Hangi silah vurabilir imanı

15 Temmuz darbe girişiminin ardından yaklaşık 1 ayda bitirebildigim şiirimi sizlerle paylaşmak istedim.

İmanla dolu bir yürek yıkılır mı sanırsın,
Bin bir zorlukla kazanılmış bu vatan bırakılır mı sanirsin,
İnsan özlemez mi sanırsın toprak altında yatanı,
Yoksa bir adam tankları durdurabiliyorsa,
Yaşlılar kurşunlara siper etmişse göğsünü,
Ya Allah bismillah allahuekber eşliğinde yürüyorsa insanlar,
Soyle ey gafil hangi silah delebilir imanı.

İnsanlar ölüme kollarını açıp yürüyorsa,
Fatih benim atamdır diyorlarsa,
Bastiklari toprak titriyorsa,
Allah oyun bozanlarin en büyüğüdür diyorlarsa,
Soyle ey gafil hangi silah vurabilir imanı.

Bir ümmet bir olmuşsa,
Tek atıyorsa tüm kalpler,
Tüm hainleri ezmeye yeminliyse gönüller,
Bu vatanı hainlere vermeyeceğiz diyorlarsa,
Soyle ey gafil hangi kurşun delebilir imanı.

Korkma diye başlayan bir marşla büyüyen çocuklar,
Tanktan, tüfekten korkar mı sandın,
Sen bilmez misin ey gafil,
Uçağı üstüne atlayarak düşürmeye çalışanı,
Söyle ey gafil hangi uçak vurabilir imanı.

Sen bizi bir avuç insan mı sanırsın,
Bizim silahlarimiz yok mu sanırsın,
Bizim gökte ordularimiz vardır bilmez misin ey gafil,
Evlatlari ölen anaların vatan sağolsun dediklerini duymaz misin,
Sokağa çıkan milyonların şehit olmak için yürüdüğünü görmez misin,
Soyle ey gafil hangi ordu yenebilir imanı.

Sen vatan nedir bilmezsin,
Anlamazsın vatan aşkını,
Bilmezsin imanın gücünü,
Tankları tek bir adam durdurur,
Yaşlı bir teyze bir orduya kafa tutar,
Sen bilmez misin ey gafil allah aşkının verdiği gücü.

Sahte bir peygambere kanmış,
Paranın köpeği olmuşsun sen,
Bu vatanda değil kalacak yerin,
Bir parça ekmeğin yoktur senin,
Biz asker doğduk, asker ölürüz,
Bilmez misin ey gafil,
Bu vatanın bir karış parçasını değil bir kum tanesini vermeyiz kimseye,
Sen bilmez misin ey gafil bu milletin ne destanlar yazdığını,
Sen bilmez misin ey gafil gökteki ordunun vurulamayacagini.


Aşkın mezarı 29

Pembe bulutları gördüğü zaman tamamen farklı bir yerde olduğunu anladı. Pembe bulutların olması renkli bir rüyada olduğunu gösteriyor olabilirdi. Ancak renkli bir rüyaad olması onun güvende olduğu anlamına gelmiyordu. Anladığı kadarıyla yaşlı adamın bir kabusu vardı ve bu kabus o kaçan kız ile alakalıydı. O kızın neden kaçtığını anlaması gerekiyordu. Bu düşüncelerin arasında gerçek dünya ile rüya dünyası arasındaki zaman farklılığı merak etti. Bir rüyanın birkaç saniye sürdüğü hesaba kattığı zaman burada fazla zaman geçirmemiş olduğunu düşündü.

Bulutların üzerinde gezinirken yaşlı adamı aradı. Havaya zıpladığında daha geniş bir açıdan baktığı için onu görmesi fazla uzun sürmemişti.Yine kızın peşinden koşuyor ama ona yetişemiyordu. Neler olup bittiğini anlaması için biraz daha yaklaşmalıydı. Öyle bir andaydı ki bu kovalamacanın hiçbir zaman bitmeyeceğini düşündü. Bir insan neden imkansızın peşinde koşardı? İmkansızı arayan birisi elbette onun peşinde ilerlerdi. Hem belli mi olur belki de ulaşabilridi. Sahte bir hayat yaşadığını düşündüğü zaman gerçeğe ulaşmak için herşeyi yapabileceğini fark etti. Demek ki de o da imkansızın peşinde koşuyordu.

Yaşlı adam kıza yaklaşıyor ve elini uzatıyordu ama onu tutmayı başaramıyordu. Başarmasını istediğini fark etti. Bu esnada ise aklına dinlediği diskler geldi. Belki de o da aşkın peşinde koşuyordu. Aşkı yakalamak bu kadar zormuydu? Belki de önemli olan onun peşinde geçirdiği zamandı. Eğer böyleyse o da doğru yolda ilerliyordu. Aşkı anlamadan ölmeyeceğim dedi kendine. Ancak bunu içinden geçirmek istesede sesli bir biçimde söylemişti ve yaşlı adam kızı kovalamayı bırakıp ona döndü. O an yaşlı adamın yüzündeki öfkeyi gördüğü zaman bir an için nefes almayı bıraktı ve  pembe bir bulutun üstüne düştü. Yine öldürecekti onu ama belki bu sefer konuşmak için biraz zamanı olabilirdi.

Ancak konuşmak için fazla zamanı olmadı onun. Yaşlı adam bir yanda yanında belirdiğinde tüm bulutların siyaha döndüğünü fark etti. Fazla zamanı kalmamıştı. Bir sonraki anda ise yaşlı adamın büyümeye başladığını gördü. Anın bitiminde yaşlı adamın tırnağı büyüklüğünde olduğunu anladı. Bir sonraki anda yaşlı adam onu iki parmağı ile havaya kaldırdı ve "ne istiyorsun benden?" diye sordu.

Sahi ne istiyordu ki o? Yaşlı adama diskin yerini öğrenmek istiyorum diyemezdi. Böyle söylerse onun yerini asla öğrenemezdi. "Hepsi senin yüzünden" dedi yaşlı adam ve diğer eliyle onun kolunu yakaladı. Kolunu çektiğinde kolunun adamın elinde kaldığını gördü. Bir an için kanlar fışkırdıktan sonra yaşlı adam diğer kolunu da kopardı.

"Konuş şimdi" dediğinde bir bacağını çoktan kaybetmişti bile. "Ben sadece yardım etmek istiyorum" acıdan konuşmakta zorlanıyordu. "Yardım etmek istiyorsan git buradan!" diye bağıran yaşlı adam diğer bacağını da kopardı ve üzerinde durduğu siyah bulut akan kanından dolayı kırmızıya döndü. Hatırladığı son anda ise bedeni gövdesinden ayrılmıştı ve sonra karanlık vardı.

Ona göre karanlık sadece bir an sürmüştü. Belki de çok daha uzun sürmüştü ama anlayamıyordu geçen zamanı. Kendine geldiği zaman ters bir dünyada buldu kendini. Ağaçlar tersti mesela. Karşısında gördüğü eski ev bile ters duruyordu. Ağacın kökleri bulutlara doğru uzanıyor, ev çatısının üzerinde yükseliyordu. İleriye doğru birkaç adım attığı zaman attığı her adımdan sonra zeminin yok olduğunu gördü. Demek ki yaşlı adamın derinliklerine doğru ilerliyordu. Bu onun için oldukça önemliydi. Derinliklerine doğru indikçe daha fazla şey öğrenecekti ve tehlike daha da artacaktı. Ancak aynı zamanda yaşlı adamın savunması zayıflayacaktı diye düşündü. Düşüncelerinde yanılmamış olmayı ne kadar fazla istediğini fark ettiğinde diğer ihtimalde asla başarayamayacağını anladı.

Ters bir dünya ne anlama geliyor olabilirdi diye düşündü. Adamın iç dünyasına doğru yolculuğa devam ettikçe daha fazla şaşıracaktı. Aslında bir sonraki rüyaya geçmesi onun derinliklerine indiği anlamına geliyordu. Demek ki her rüya ona doğru açılan bir kapıydı. Ancak eğer yalnış bir şey yaparsa daha fazla derinlere gidemezdi.

Ters dünyada ters eve doğru ilerledi. Yaşlı adamın orada olduğunu tahmin edebiliyordu. Evin yanına geldiğinde içeriden bazı sesler duydu. Sesleri anlayabilmek için pencereye yaklaştığı zaman içeriden ayak sesleri geldiğini anladı. İçeride birisi koşuyordu. Pencereden içeriyi görmek mümkün olmadığı için bunun yerine ters evin ters kapısından içeriye girdi. Adam tek başına içi dışından daha büyük olan bir evin içinde koşuyordu ve kız ise kaçıyordu.

İçeriye girdiği zaman "Dur" diye bağırdı. Onu duyan yaşlı adam ise durdu ve ona kızgın gözlerle bakmaya başladı. Yaşlı adam belinden uzun bir kılıç çektiği zaman adam konuşmaya başladı "Dur, gördüklerin gerçek değil. Bir rüyanın içindesin ve bu yüzden onu yakalayamıyorsun."

Yaşlı adam için bu cümleler anlamsızdı ama bir an için sorguladı. Öyle ki ne kadar zamandır düşünmediğini hatırlamıyordu bile. "Seni öldürmemem için bir sebep söyle bana. Hatta daha güzelini yap ve bana nerde olduğumu anlat."

"Öncelikle beni daha önce 2 kere öldürdüğünü söylemeliyim. Eski bir evde bir makineye bağlı yaşıyorsun. Tahminime göre 100 yaşın üzerindesin belki 200. Siyahlı adamlar senin rüyalarına girip bir şeyi öğrenmek istiyorlar. Onları da öldürüyorsun büyük ihtimalle. Ben ise seninle konuşmak için geldim. Şapkalı adam gönderdi beni buraya." Adam cümlesini bitirdiği zaman yaşlı adam kılıcını sert bir biçimde savurdu. O an ne olacağını biliyordu ama eğer rüyaya ortaksa eğer kendi kurallarını koyabilirdi. Yüksek bir hızla boynuna çarpan kılıç paramparça oldu. Boynunu metale dönüştürmüştü. Yaşlı adam bir anlık şaşkınlığın ardından yere eğildi elini yumruk yaptı. Daha sonraki anda ise elini sivri uçlu bir kılıca dönüşmüştü ve kılıç alevler içerisinde yanıyordu. Demek ki rüyayı kontrol etmesi biraz daha zaman alacaktı. Bıçak bedeninden içeriye girdiğinda hiçbir şey hissetmedi. Acıyı da engellemeyi öğrenmişti ama öleceğini çok iyi biliyordu ve bir an sonra sadece karanlık vardı.

Karanlıkta bir süre bekledikten sonra kendini yeşil ile mavi karışımı bir yerde buldu. Etrafında bir sıvı her yeri kaplıyordu. Yukarıya doğru baktığı zaman yukarıdan gelen ışığı gördü ve nefes almaya çalıştığında etrafını kaplayan sıvının ağzına dolduğunu. Demek ki denizdeydi o. Çok uzun süre nefesini tutamazdı. Bu yüzden bir çıkış yolu bulmalıydı. Yüzeye kadar yüzebilir ve nefes almayı deneyebilirdi. Ancak yüzey ile arasındaki mesafe oldukça fazlaydı ve yaşlı adamı kaçırmış olurdu. Başka bir çözüm bulmalıydı kendine.

Zaman geçerken akciğerlerindeki baskının arttığını, nefes alma ihtiyacının yoğunlaştığını hissetti. Fazla zamanı kalmamıştı. Bu esnada az ilerisinde yaşlı adamı gördü. İleriye doğru etrafındaki balıklarla birlikte yüzüyordu. Başını hafifçe çevirerek ona bakmış ve sanki onu denizin altına sokarak ölmesini planlamıştı. Ancak bu onların ortak rüyasıydı ve kurallarda kendisi de pay sahibiydi. Denizin altında nefes alabileceğini düşündü ve akciğerlerindeki baskı sona erdi.

Biraz daha yüzdükten sonra yaşlı adamın kızın peşinden ilerlediğini gördü. İleride bir ev vardı ve ikiside ona doğru ilerliyordu. Bir süre sonra yaşlı adam durdu ve yüzünü ona doğru döndü. Birkaç kulacın ardında yaşlı adamın yanına gelmişti.

"Senden kurtulamayacak mıyım?" diye sordu yaşlı adam sesi kızgın ve şaşırmıştı.

"Aradığımı bana verene kadar kurtulamayacaksın.!" konuşurken hafifçe gülümsemişti bunu neden yaptığını bilmiyordu ama güven kazanmak için olduğunu düşündü.

"Ne arıyorsun peki?"

"Aşkı arıyorum. Onun ne olduğunu bile bilmiyorum ama onu bulmak için herşeyimi verebilirim."

"Aşk demek. Onun hakkında ne biliyorsun bakalım?"

"Aşkın en güçlü duygu olduğunu biliyorum. Aşkı bilmeyen insan aslında yaşamamış sayılır. Bir insan onu bulmak için yaşamalı ve aşkı bulmak en güzel amaçlardan birisidir.

"Güzel cevapların var ama bunlar sana ezberletilmiş olabilir. Bana aşkı nasıl öğrendiğini anlat."

"Şapkalı adamla karşılaştım ve bana bir tane disk verdi. Onu dinlemek için bir makine bile yaptım. Dinlediğim zaman eksik olan herşeyin o şarkıda saklandığını anladım. Daha sonra şapkalı adam başka bir diskin yerini daha söyledi bana. Ölü bir adamın evindeydi. Oraya gittiğim zaman ev yanmaya başladı ama ben diskin saklı olduğu kasayı açıp onu alabildim ve sonrasında siyahlı adamlar ateş etti bana. Birkaç yerimden yaralandım ama diski almıştım gerisi önemli değildi. Son olarak da şapkalı adam buranın adresini verdi bana ve senin rüyana girmemi istedi."

"Öldü mü o." yaşlı adamın yüzünde büyük bir hüzün ifadesi oluştu.

"Onu tanıyor muydun?"

"Evet çok yakından tanıyordum. Şimdi bir sonraki rüyada konuşmaya devam edelim ve benim hakkımda bir şeyler anlat bana."

Yaşlı adam cebinden silahını çıkardı ve peşpeşe ateş etmeye başladı. O ise elini kaldırıp gelen kurşunları durdurdu. Daha doğrusu önce zaman yavaşladı ve kurşunların ağır ağır, suyun içinde daireler çizerek ilerlemesini seyretti. Daha sonra bir duvara çapmış gibi tüm kurşunlar denizin derinlikle doğru düşmeye başladı. Artık rüyanın sonuna gelmişti ve yaşlı adam gitmişti. Bir an sonra karanlığın içindeydi.





Aşkın mezarı 28

Uyanması gerekiyordu onun. Gördüğü rüyadan bir an önce uyanmalıydı ve siyah ayı gördüğü rüyasındaki diskler onun uyanmasına yardımcı olacaktı. Acaba gördüğü kadın gerçekten siyah ay mıydı? Onu gerçekten çok çağırmış, sadece ona güvenmişti. Bazı zamanlar o görünmese de onu gördüğüne inanırdı. Demek ki o bir hayali yaşamıyordu. Kendi dünyasındaki her şey gerçekti. Amaçlarına bir tanesi daha eklenmiş ve siyah ayın bahsettiği rüyadan uyanmak amaçlarından bir tanesi olmuştur.

Rüyadan nasıl uyanacağını bilmiyordu. Keşke bir kırmızı bir hap aldığında uysansam diye düşündü. Ancak bu mümkün değildi acaba çektiği acılar onun uyanmasını mı sağlayacaktı. Eğer böyle olsaydı çoktan uyanmış olurdu veya yeteri kadar acı çekmemişti. Bunun olasılığını düşündü bir süre için. Ancak fazla düşünecek zamanı yoktu. Saat 7ye yaklaşıyordu buda uyuyan adamın yanına gitmek için zamanının azaldığını gösteriyordu. Kendine atıştırmalık birşeyler hazırladıktan sonra hızlı bir şekilde yemeye başladı. Normalde kahve de içerdi ama kahve için yeteri kadar vakti yoktu. Yemeğini bitirdikten sonra hızlı bir şekilde giyindi ve dışarıya çıktı. Gideceği yer şehrin dışındaydı ve hızlı adımlarla yürümekten başka bir şansı yoktu.

Tahminine göre 2 saat kadar yürüyecekti. 9 gibi evin orada olacaktı ve siyahlı adamların gitmesini bekleyecekti. Onlar gittikten sonra bir süre daha bekleyecek ve sonrasında eve girecekti. Sonrasında neler olacağını bilmiyordu. Nasıl bir makine ile karşılaşacağını da bilmiyordu hele rüyanın içine nasıl gireceğine dair hiçbir fikri yoktu. Demek ki şapkalı adam ona inanıyordu, demek ki başarabilirdi.

Evden çıktığında saat 7yi 13 geçiyordu ve yürümeye başladı. Şehir hala uykuda olduğu için insanlar onu için endişe kaynağı değildi. Ancak kameraların sürekli açık olması onun için tehlikeydi bu yüzden çantasının içine birkaç tane şapka koydu. Tanınmamak için belirli aralıklarla şapkasını değiştirecekti.

Yürüdükçe şehrin merkezinden uzaklaşıyordu. Merkezden uzaklaştıkça binalar eskimeye başlıyor ve şehir kimlik değiştiriyordu sanki. 1 saat kadar yürüdükten sonra etrafındaki evler daha fazla eskimişti. Biraz daha ilerledikçe evler kimsesizleşmeye başladı ve ardından binalar yıkılmaya. Acaba zamanda ileri mi yoksa geriye doğru mu yolculuk yapıyordu? Bunun başka açıklaması olamazdı. Birkaç saat önce şehir yepyeniyken bir anda kendini yıkılmış bir yerde bulmuştu. Bazı binalarda delikler vardı, bazılar yanmış, bazıları ise tamamen yıkılmıştı. Şehrin bu bölümlerine kimse gelmezdi. Demek ki orada birşeyler olmuştu. Deliklere baktığında siyahlı adamların silahlarındaki kuşunları andıran izler gördü. Peki ya binalar nasıl yıkılmıştı.

Eve yaklaştığında evin önünde siyah aracı gördü. Demek ki siyahlı adamlar daha gitmemişti. Saatine baktığı zaman 15 dakikası daha olduğunu anladı. Demek ki bekleyecektı. Şehrin o bölümünde yaşam olmadığı için görülmesi tehlikeli olabilirdi. Bu yüzden çalılıkların arasına saklandı ve yere yattı. Araba sesini duymayı bekleyecekti daha sonra başını kaldıracak ve siyahlı adamların gittiğinden emin olacaktı. Şapkalı adam ona bir uyarıda bulunmadığı için içeriye girdiğini anlayabilecek bir sistem olmadığını düşündü. Aksi olsaydı şapkalı adam onu sona göndermiş olurdu ve buna inanmıyordu.

Biraz daha bekledi bu esnada sürekli olarak saatine bakıyordu. Saati hiçbir zaman sevmemişti o. Sanki geçen zamanın bir anlamı varmış gibi ona değer veriliyordu ve bunu anlayamıyordu. Sürekli saatine baktığı için zamanın yavaşladığını düşündü. Bunun sebebi çok fazla düşünmesi olabilirdi. Düşüncesi zamanı yavaşlatmaya yeter miydi acaba diye sordu kendine ancak bir cevap bulamadı. Fazla düşünmesine gerek olmadan siyah arabanın çalıştığını duydu ve birkaç saniye sonra başını kaldırdı. Arabanın içinde iki tane siyahlı adam vardı ve bir süre sonra gözden kaybolmuşlardı. Şimdi onun hareket etme zamanıydı.

Evin yanına gittiğinde kapının yıkılmış olduğunu gördü ve bir an bile yavaşlamadan içeriye girdi. Ev oldukça küçüktü ve bir bölümü yıkılmıştı. Dar bir yoldan gittikten sonra biraz daha geniş bir odaya ulaştı. Odanın ortasında bir adam yatakta yatıyor ve ona bağlı bir çok alet vardı. Başlı olan serumları gördüğü zaman adamın onlarla beslendiğini düşündü. Belki de sakladıklarını öğrenmek için uyutuyorlardı onu. Adama biraz daha yaklaştığı zaman şaşkınlığından bir süre nefes alamadı. Adam şimdiye kadar gördüğü en yaşlı kişiydi. Her halde yüzlerce yıldır bu şekilde uyutuluyordu. Yüzlerce yıldır uyutuluyorsa o kadar zamandır sakladıklarını öğrenmeye çalışıyorlardı ve şimdi sakladıklarını birkaç saat içinde öğrenmesi gerekiyordu.

Adama bağlı olan kablolardan 7 tanesi adamın kafasındaydı ve bir makineye başlıydı. Makinenin diğer tarafında bir koltuk bulunuyordu ve koltuğun üzerinde 7 tane kadar daha kablo vardı. Demek ki koltuğa oturacak ve kabloları başına takacaktı. Siyahlı adamların fazla zeki olmadığını tahmin ettiği için makinenin çalışmasının kolay olduğunu düşünü. Düşüncelerinde yanılmadığını makinenin üzerindeki çalıştır düğmesin gördüğü zaman anlamıştı.

Koltuğun üzerine oturdu ve kabloların ucunu başına yapıştırdı. Bunu yaparken uyuyan adamın kafasındaki kablolar ile aynı noktaları seçmeye özen gösterdi. Kabloları yerleştirdikten sonra üzerinde çalıştır yazan düğmeye bastı ve birkaç saniye boyunca hiçbir şey olmadı. Daha sonra düştüğünü hissetti. Sanki siyah bir delik tarafından çekiliyordu. Ne kadar hızlı gittiğini bilmiyordu ama bildiği tek şey var olan herşeyden daha hızlı gittiğiydi. Bazen rüya görmeden önce düşmeyi hissettiğini hatırlıyordu. Bir süre sonra hiçbir şey düşünmemeye başladı.

Düşünmeme kendini mor bir çimenlikte bulana kadar devam etti. Etrafındaki ağaçlar kırmızı renteydi ve her ağacın yapraklarından kan damlıyordu. Bu nedenle havada kan kokusu vardı. Neden renkler farklıydı ve neden her yerde kan vardı? Uyuyan adamın rüyasında olduğuna göre gördükleri adamın yaşadıklarıydı büyük ihtimalle. Turuncu renkte bir gölün yanına gelene kadar yürümeye devam etti. Gölün yanına vardığında yaşlı bir adamı gördü. Yaşlı adam silik bir kızın arkasından koşuyordu. Ancak ne kadar hızlı koşarsa koşsun onu yakalayamıyordu. Kız neden silikti? Neden ona ulaşamıyordu ve neden onun peşinden koşuyordu? Cevabını öğrenmesi gereken sorularla karşılaşmıştı.

Yaşlı adam ve silik kız bir evin kapısından içeriye girene kadar onların peşinden koştu ve onlardan biraz sonra kapıdan içeriye girdi. Karşısında sonunu göremediği bir koridor vardı ve koridor kaynağını bilmediği bir ışıkla aydınlanıyordu. Yaşlı adam ise silik kızın peşinden koşmaya devam ediyordu o ise onları takipteydi. Aslında bu kadar koşmanın ardından nefes nefese kalması gerekliydi ancak şapkalı adamın söylediklerini hatırladı, rüyada fizik kuralları geçerli değildi. Bir süre sonra kız ortadan kayboldu ve yaşlı adam koşmayı bıraktı. Aslında yaşlı adam kızı yakalamak üzereyken kız kaybolmuştu.

Yaşlı adam yüzünden büyük bir acı ifadesiyle ona doğru döndü ve yüzündeki acı ifadesi yerini büyük bir öfkeye bıraktı. O an yaşlı adamın elinde bir silah belirdi ve peşpeşe 3 el silah sesi duydu. Sonrasında tekrar karanlıktaydı ve tekrar düşüyordu. Demek ki bu şekilde oluyor ve bir rüya bittiğinde bir başkasına bu şekilde ulaşıyordu.

Kendine geldiğinde ilk gördüğü şey pembe bir zeminde olduğuydu. Daha sonra pembe zeminin aralarında boşluk olduğunu fark etti ve boşluklardan aşağıya doğru baktığında çok yukarıda olduğunu gördü. Aşağıda mor çimenleri görebiliyordu. Demek ki gökyüzündeydi ve pembe bulutların üzerinde yürüyordu. Demek ki yer çekimi farklı işliyordu, bunu havaya hıpladığında havada asılı kaldığını gördüğünde anladı. Demek ki uçabiliyordu.

Aşkın mezarı 27

Biraz uyuması iyi olurdu onun için. Böylece sabahın daha kolay gelmesini sağlayabilirdi. Ancak nasıl uyuyacağını bilmiyordu. Ona göre kalbi normalden birkaç daha fazla hızlı atıyordu. Onu sakinleştirmesinin bir yolunu da bilmiyordu. Acaba bu şekilde devam ederse kalbi patlayabilir miydi diye merak etti. Daha sonra bu düşünceden vazgeçti. Belki ilk kez ölmeyi istemiyordu ki bu onun için oldukça önemli bir gelişmeydi.

Düşünmemeye çabaladı. Koltuğuna oturdu, gözlerini kapattı ve ilk bulduğu diski tekrardan dinlemeye başladı. Ayaklarını küçük bir sehpanın üzerine doğru uzattı. Belki bu şekilde rahatlayabilirdi. Kendini müzikteki notaların arasında bir yolculuğa bıraktı. Belki de şimdiye kadar yaptığı en güzel yolculuktu onun. Her bir notada başka bir diyara konuk oluyordu. Gittiği her diyar biraz daha rahatlamasını sağlıyor ve o diyarları görme isteğini arttırıyordu. Onun geçmişe, o şarkıların yazıldığı zamanlara gitmesi gerekiyordu. Yoksa hiçbir zaman kendini tamamlanmış hissetmeyecekti.

Notalardan birisine tutunmuş ve bilmediği bir diyara doğru ilerliyordu. Bilmediği bir enstürmandan çıkıyordu o nota. Her yeni ses bir eskisini tamamlıyor ve harika bir uyum oluşturuyordu. Tutunduğu o notayla birlikte yolculuğu devam etti. Daha sonra O gittiği başka diyarı gökyüzünden seyretti. Notayla birlikte uçabiliyor, diyarları başka kimsenin göremediği gibi görebiliyordu.

Bir süre sonra gittiği diyarları hatırlamamaya başladı. Gittiği her yer onun için çok farklıydı ve nerede olduğunun bir önemi yoktu. Bir süre sonra etraf kararmıştı ve tutunduğu nota artık yoktu. Neden böyle olmuştu ki? Neden o renkli diyarlar bir anda kaybolmuştu. Ne yapacağını bilmediği için koşmaya başladı. Zifiri karanlığın içinde ne kadar koştuğunu bilmiyordu ancak bir süre sonra kendini odasında bulmuştu.

Odanın duvarları paramparça olmuştu ve odasının içi tamamen yanmıştı. Şaşırmış bir şekilde odanın içinde dolaşırken, yangının nefes kokusu nefes almasını engelliyordu. Evinin içindeki herşey yanmıştı. Onların hiçbirinin önemi yoktu ama disklerde yanmıştı ve onları görmek gözlerinden bir sıvının aşağıya doğru akmasını sağlamıştı. O sıvının ne olduğunu bilmiyordu ama soğuktu o sıvı ve yanaklarına doğru süzülürken canını yakıyordu.

Yanmış bilgisayarının yanında erimiş 3 tane disk gördü. Ancak o şimdiye kadar 2 tane disk bulmuştu. Yani 1 tane daha bulacaktı. Peki her şey neden yanmıştı? Diskleri bulduğu için mi yanmıştı her şey? Yoksa siyahlı adamlar onu bulmuş ve her şeyi ateşe mi vermişti? Eğer böyle olduysa kendisi neredeydi? Kendini tanıyorsa eğer asla diskler bırakıp gitmezdi. Peki kendisine ne olmuştu.

Zamanın neresindeydi acaba? Geleceğe mi gitmişti? Geleceğe gittiyse eğer gördüklerinin hepsi yaşanacaktı. Peki geleceğe gittiyse nasıl geri dönecekti ve kendisine ne olmuştu? Bu soruların cevapları zihninde dolaşırken odasının içinde dolaşmaya devam etti. Bir süre sonra odasının arka tarafına baktığında orada kendisini yerde yatarken gördü. Yanmamıştı ama sadece vücudunda çok fazla sayıda delik vardı. Demek ki siyahlı adamlar onu öldürmüştü. Peki yanmadığına göre önce odası yakılmış daha sonra öldürülmüştü. Cesedin yanına yaklaştığı zaman onun elinde yanmış bir kağıt buldu. Kağıdın üzerindetek bir kelime haricinde hiçbir şey okunmuyordu "aşk."

Demek ki aşkı bulacaktı bir şekilde ama ölmüştü. Eğer öldüyse aşkı bulamazdı. Belki de aşkı bulduktan sonra ölecekti. Bu onun için yeterliydi. Başka bir beklentisi yoktu zaten. Bir anda kocaman bir elin kalbini sıktığını hisseti ve nefes alamamaya başladı. Bir süre boyunca dayanmaya çabaladı ama dayanamayacağını hissettiği zaman "Yeter" diye bağırdı ve sesinin gücüyle yanmış odasının tüm duvarları parçalandı.

Odası bir anda ortadan kaybolmuştu ve o gri bir yerde yürümeye başladı. Denizin yanına varıncaya kadar yürüdü ama ilginçtir ki denizin rengi de griydi. Her şey griydi aslında. Gri bir bankın üzerine oturup gri denizi seyretmeye başladı. Neden her şey bu kadar garipti? Yoksa ölmüş müydü o? Ölümden sonra hayat var mıydı ki?

Bu sorularla kafası tıka basa dolduğu zaman nerede olduğunu anlamaya karar verdi. Önce etrafa bakmaya başladı. Önce sağa sonra sola baktı. Sola baktığı zaman karşısında simsiyah giyinmiş bir kız gördü. Ona baktığı zaman nefesi tekrardan kesildi ancak bunun sebebi ne korkuydu ne de siyahlı kızın sıradışı güzelliğiydi. Sanki onu daha önce görmüştü. O duyguyu çok biliyordu. Geceleri deniz kenarına gittiği zaman başını kaldırıp siyah ayla konuşurdu o.

"Sen" dedi adam ve cümlesini devam ettiremedi.

Karşısındaki kız ona bir adım daha yaklaştı ve yanına oturdu. Daha sonra çok hafifçe gülümsedi ve onun titremeye başlayan elini tuttu. "Evet" dediğinde adam derin bir nefes verdi sanki aynı nefesi bir daha alamayacaktı.

Siyahlı kız konuşmaya devam etti "Beni o kadar çağırdın ki sonunda seninle konuşmak istedim. Evet ben senin deyiminle Siyah Ay'ım. Beni hiç görmemiş olmana rağmen herkesten daha fazla sevdin. Kimse beni umursamazken senin benimle olmayı istedin. Bu yüzden yanına geldim senin. Bana iyice bak. Şu anda uyuyorsun ve uyandığun zaman benim neye benzediğimi unutacaksın. Sadece benimle konuştuğunu ve sözlerimi hatırlayacaksın "Şimdi bu rüyadan uyan ve ardından gördüğün diğer rüyadan da uyan. Aradığın her şey o rüyanın diğer tarafında ve unutma hep yanındayım senin."

Siyahlı kadın elleriyle adamın gözlerini kapattı ve bir an sonra adam gözlerini açtı. Koltuğunda uyuya kalmıştı ve sadece siyah ayın söylediklerini hatırlıyordu.

Aşkın Mezarı 26

Aşka neler olmuş olabilirdi? Bir şeyin ortadan kaybolması için ölmesi gerekirdi veya siyahlı adamlar işin içindeydi. Ancak dinlediği şarkıdaki aşk yaşıyor olamazdı o zaman ona ne olmuştu? Kafasındaki binlerce soru olmasına rağmen tamamlandığını hisssediyordu. Belki de hayatında aşk adındaki şey olmadığı için böyle hissediyordu. Belki tüm insanların hayatında aşk olmadığı için böyleydiler. Düşününce ona çok mantıklı geliyordu ama aşka ne olmuştu? İşte bu sorunun cevabını bir türlü bulamıyordu. Sistemin bir işi olmalıydı ona göre. Nasıl olsa her şeyin altından sistem çıkıyordu. Peki aşkı nasıl öldürmüştü? Yaşayan bir canlı olmadığına göre ne yapmıştı ona?

Önce aşkın ne olduğunu anlaması gerekiyor. Ona ne olduğunu daha sonradan öğrenebilirdi. Belki şapkalı adamın bu konuda bilgisi vardı. Başka türlü olsa onu bu plağa yönlendirmezdi. Başka saçma sapan şarkılara yönlendirirdi ama özellikle bu plakları işaret etmişti. Demek ki onun bazı şeyleri görmesini istiyordu. Demek ki kafasında bu soruların oluşmasını istiyordu. Peki siyahlı adam kimdi ve neden ona yardımcı oluyordu? İşte bu sorunun cevabı daha büyük bir bilmeceydi.Bu soruyu onu bir sonraki görüşünde sormayı düşündü ama bunun için daha fazla zaman vardı. Bir anda onu uzaklaştırmak istemiyordu ama elbette ona soracağı sorular vardı. Önce bunları düşünmeli ve bir sonraki görüşünde ona sormalıydı.

Aşkı sorabilirdi ona neden öldürüldüğünü de aynı şekilde. Neden ona yardım ettiğini de sormalıydı. Aşkın nasıl yok olduğu da soruları arasında yer alıyordu. Peki tekrar o bankın yanına gitse onu bulabilir miydi? Ya devamlı orada duruyordu ya da onun geleceğini önceden biliyordu. Peki bu nasıl oluyordu? Onu takip mi ediyordu? Bu düşünce ile karşılaşınca pencereye çıktı ve sokağa baktı. Şapkalı adamı görmeyi bekledi ama sokakta değildi. Daha sonra bu düşünceden de vazgeçti. Acaba onun geleceği zamanları önceden planlaması mümkün müydü? Zamanda yolculuk mu yapıyordu yoksa adam? Bu düşüncede ona çok mantıklı gelmedi. Yoksa sistemin bir adamı mıydı? Ancak böyle olsaydı çoktan siyahlı adamlar onun için gelmiş olurdu.

Banka doğru ilerlerken aklında  bu sorular vardı. Bu nedenle geçen zamanın farkına bile varmamıştı. Gök yüzünde 3 ay dolunay olarak son gecesini yaşıyordu ve yakında üçü birden kaybolacaktı. 3 ay ortadan kaybolduğu zaman kendini çok daha fazla yalnız hissederdi. En azından geceleri onlarla konuşuyordu ama onlar gittiği zaman geceleri kimseyle konuşamazdı. Güneşle konuşabilirdi ancak o da bir süre sonra ortadan kayboluyordu. Aslında aylarla konuştuğu için kendinin farklı olduğunu düşünüyordu. Herkesin aynı olduğu bir yerde farklıydı o ve bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu bilmiyordu.

Bankın yanına yaklaştığında 3 aya veda etti. Nedense her seferinde onları tekrar görememekten korkuyordu. Sistemin ele geçirmediği onlar kalmıştı. Eğer bir gün onları da ele geçirirse  geriye hiçbir şey kalmayacağını düşünüyordu. Eğer bir gün 3 ay geri gelmezse, ağaçlar ve deniz de kaybolursa sadece avize kalırdı geriye ve 3 ayı yok eden sistemin avizeyi de alması hiç de zor değildi. O günün gelebileceğini biliyordu. O geldiği zaman geriye hiçbir şey kalmayacağını da biliyordu ve o günün gelmemesi için savaşmaya kararlıydı. Gerekirse 3 aya geri gelmeleri için sebepler verecekti ve gerekirse bunu her gece yapacaktı. Aslında gökyüzüne bir kalat atıp onları geri getirmesi de mümkün değildi. Yapabilseydi ama bunu da yapardı.

Banka yaklaştığında şapkalı adamın oturduğunu fark etti. Orada oturmuş ve her zaman yaptığı gibi denizi seyrediyordu. Onun yanına yaklaşmadan önce denizle kısa bir süre için sohbet etmeye karar verdi ve denize şapkalı adamın hikayesini sordu. Elbette deniz cevap vermedi ama o sormaya devam etti. Özellikle şapkalı adamın onu takip mi ettiğini sorduğu zaman yine cevap alamadı. En azından bir şeye soru sorabiliyordu ve bu bile iyi hissetmesine yetiyordu.

Şapkalı adamın yanına gittiği zaman yanına oturdu ve hiçbir şey söylemed. Zaten fazla konuşmazdı onlar. Şapkalı adam "hoş geldin" dediği zaman hoşgeldin kelimesinin anlamını düşündü. Onun gelmesi hoşluk mu demekti? O  nasıl hoşluk getirebilirdi ki? Bu soruları çok kısa bir zaman içinde düşünürken konuşmaya devam eden şapkalı adam olmuştu "Bende seni bekliyordum?" Neden onu beklediğini de sormadı ona. Soracak daha önemli soruları vardı. Bir an için başını iki yana salladı. Amacı kafasındaki soruları sıraya dizmekti. Bu yöntein işe yarayıp yaramayacağını bilemiyordu ama denemekten zarar gelmezdi.

"Sana soracak sorularım var" dediği şapkalı adam "Elbette" diyerek cevap verdi. Şapkalı adamın bu sözü kendini iyi hissetmesine neden olmuştu. "Aşk nedir?" diye sordu ilk önce. Sanki aşkın ne olduğunu anladıktan sonra tüm soruları cevaplanacaktı.

"Aşkın ne oluğunu sana anlatamam. Bunu kendin öğrenmen gerekir. Ancak şunu söyleyebilirim sana aşk çok güçlüdür. Bu gezegen dönüyorsa bunun nedenidir aşk.

Bir cevap başka soruları da beraberinde getirmişti. "Ancak kimse aşkı bilmiyor ben dahil. O zaman dünya nasıl dönüyor ve ben aşkı nasıl öğrenebilirim?"

"Aşkın bilenlerin sayısı çok az olsa da birileri onu biliyor. Aşkı nasıl öğreneceğin sorusuna gelince aşkı öğrenme yolculuğuna çıktın bile. Bu yolda devam edersen aşkın ne olduğunu öğreneceksin ve o zaman her şeyi daha iyi anlayacaksın."

Yine başka cevapları beraberinde getiren başka bir cevap ile karşılaşmıştı. Acaba neden şapkalıa adam bu kadar gizemli konuşuyordu. Belki de onu alıştırmaya çalışıyordu. Bir anda herşeyi anlatsa beyni bile patlayabilirdi ki bunu istemezdi en azından soruları cevaplanana kadar istemezdi. "Eğer aşkı bulma yolundaysam bir sonraki diski nerede bulacağımı söyle bana" değinde bu sefer net bir cevap bekliyordu.

"Bu sefer işin çok daha zor olacak en baştan söyleyeyim. Sistem bir adamı ele geçirdi ve diskin yerini o adam biliyor. Sana adresini vereceğim anak durum biraz karışık. Adam sonsuz bir rüyada yaşıyor ve diskin yerini öğrenebilmen için onun rüyasına girmen gerekiyor. Sistemin adamı tuttuğu yeri söyleyeceğim sana. Bir makine aracılığı ile adamın rüyasına giriyorlar günde iki kez. Giriş ve çıkış saatlerini de söyleyeceğim. Siyahlı adamlar her gün onun yanına rüyasına girse de adam diskin yerini onlara söylemiyor. Bu nedenle adamın rüyasına girdiğin zaman onu ikna etmen gerekecek."

"Adamın rüyasında ne yapacağım ben? Onu nasıl bulacağım? Onu nasıl ikna edeceğim."

"Adamın rüyasına girdiğin zaman onunla karşılaşacaksın. Baştan söyleyeyim rüya dünyasının kuralları farklıdır. Bu nedenle adamın ne rüyası gördüğünü bilmediğim gibi orada hangi kuralların işlediğini de bilmiyorum. Bunların hepsini kendin öğrenmen gerekecek. Yer çekimi farklı olabilir veya zaman farklı işliyor olabilir. Başbaşka bir evrende veya uzayda geçiyor olabilir rüyası. Hazırlıklı olman gerekiyor herşeye. Unutma siyahlı adamların bile yapamadığı bir şeyi yapman gerekiyor."

"Yapacağıma inanıyorum" dediği zaman siyahlı adam bir kağıt uzattı. Kağıdın üzerinde bir adres yazıyordu ve siyahlı adamların geliş ve gidiş saatleri. Kağıda göre siyahlı adamlar her gün sabah 8 de geliyor ve 10 da çıkıyordu. Akşam da aynı şekildeydi zamanlar. Ayrıca kağıtta siyahlı adamları izleyeceği bir adres yazıyordu. İlki tane siyahlı adam geliyor ve birisi rüyaya girerken diğeri nöbetçi olarak bekliyordu. Buna göre evin etrafında bir yerde bekleyecek ve siyahlı adamlar gittiği zaman içeriye girecekti. Ayrıca makineyi çalıştırmak için gerekli olan şeyler de yazıyordu kağıtta. Okuduğu kadarıyla makineyi çalıştırmak zor olmayacaktı. Sadece rüyada yolunu bulması ve adamı ikna etmesi vardı ve bunu nasıl yapacağını deneyerek öğrenecekti.

Şapkalı adamın yanından ayrıldığı zaman eve doğru yola çıktı. Eve geçerdi ve belki biraz uyuyabilirdi. Buna pek ihtimal vermiyordu ama biraz dinlenmesi gerekiyordu. Nelerle karşılaşacağını bilmiyordu ve bu içinde bir korkunun oluşmasını sağlıyordu. "Kaybedecek bir şeyim yok" dedi kendine. En kötü aşkı anlamaya çalışırken ölürdü ve bu oldukça anlamlı bir ölüm olurdu.

Eve gittiği zaman avize ile göz göze geldi ama hiçbir şey söylemedi. Koltuğa oturdu ve ayaklarını uzattı. Şimdi sabahı beklemesi gerekecekti ve zamanın çok yavaş akacağından emindi.




Aşkın mezarı 25

5. Bölüm

Erkeğin dönüş yolu biraz daha uzun sürmüştü. Bunda hem yorulmasının payı hem de bulunmak istemediği için ara sokaklarda yürümesinin payı vardı. Eve geldiği zaman ilk iç olarak diskin fotoğrafını çekti ve onu bilgisayara aktardı daha sonra kendi yazdığı yazılım ile diski dinlenebilir hale getirdi. Bu işlem yaklaşık olarak bir saatini almıştı. O diskin içinde neler olduğuna dair hissettiği merak oldukça büyüktü ve bu onun için zamanın yavaş akmasına sebep oluyordu. Zaman algısı ne kadar da garip diye düşündü. Normalde onun için yavaş akan zaman artık akmamaya başlamıştı. Ortalama insan ömrünün 157 yıl olduğu hesaba katılırsa eğer bu şekilde bu 157 yılın bitmesi oldukça zordu. Tabi bu hesaplamaya siyahlı adamların götürdüğü insanlar dahil edilmiyordu. Yoksa bu rakam çok daha aşağılarda olurdu.

Diski dinlemeye başladığı zaman bilmediği bir enstrüman karşıladı onu. Sanki şarkı ağlıyordu durmaksızın. Evet dedi hafif sesli bir biçimde bende böyle hissediyorum. Daha sonra ilk enstürmanın sesine benzeyen başka bir tane daha eklendi ona. Bu enstrüman ise biraz daha elektronik gibi geliyordu. İlk enstrümanla büyük bir uyum içindeydi sanki. Sanki biri göz yaşıysa diğeri hüzündü. Bir süre sonra bir erkek sesi şarkı söylemeye başladı. Eksik olan şey buydu dedi kendine.Erkek sesi eklenince şarkı başka bir havaya bürünmüştü sanki. Bir süre sonra erkeğin neler söylediğini anlamaya çabaladı.

Şarkı sözleri bir adamın ağzından bir kadına söylenen sözlerden oluşuyordu. Adam kıza karşı duygularından bahsederken onu görmemesi için neler yaptığını anlatıyordu. Bu duygu nasıl bir şeydi ki ondan uzakta duruyordu. O zaman bu duygu kız için kötü bir şeydi ve ondan uzak durarak onu korumaya çalışıyordu. Demek ki adam kızın iyi olmasını istiyordu ama böyle bir şarkı yaptığına göre kendisi üzülüyordu. Neydi bu bilmediği duygunun adı?

İşin garip tarafında ise şarkının devamında kızın onu gördüğünde gözlerinde kendi yanmasını gördüğünü söylemesiydi. Madem uzak duruyordu neden yaklaşmıştı kıza. Kıza yaklaştıysa neden konuşmamıştı. Sonrasında ise yalvarır bir tonda onunla konuşmasını, biraz merhamet göstermesini istiyordu. Demek ki adam aslında kızla konuşmak istiyor ama yapamıyordu. Demek ki utangaçlık böyle bir şey oluyordu. Bu duyguyu da hiç bilmiyordu. Hatta yakınından bile geçmemişti. Bir insanı kendinden korumak gibiydi sanki.

Sana, senin görünüşüne takıntılıyım diyordu adam ve her hangi bir gün senin için ölebilirim diye ekliyordu. Bir insan neden başka biri için ölmek isterdi ki? Onun zamanında kimse başka birisi için kılını bile kıpırdatmazdı. Bir kağıda yazıp dildiğini söylüyordu şarkı. Neden yazıyordu ve neden siliyordu. Kalıcı olması için yazıyor olabilirdi ve kız okumasın diye siliyor olabilirdi. Ancak neden bunları yapıyordu? Kızı neden koruyordu?

Şarkının devamında bir yerde oturduğundan ve yalanları okuduğundan bahsediyordu. Demek ki şarkı zamanında da yalanlar vardı. Demek ki kız o yalanların dışındaydı. O zaman her şey yalanken kız gerçek olmalıydı ama onun gerçek olduğunu nasıl anlamıştı? Onunla konuşmamışken onu nasıl bu kadar iyi tanıyabiliyordu? Onu fazlasıyla takip etmişti demek ki. Aslında o da başkaları gibi birisini görse şarkıdakinin aynısını yapardı. Düşündüğü zaman herkesten farklı birisini görse onunla konuşmayı ister ama onu kendisinden korumak da isterdi. Bir başka sözde ise başını çevirdiğinden ve onu gördüğünden bahsediyordu. Onun gerçekliğini sorguluyordu ardından. Demek ki onun gerçek olmama ihtimali de vardı.

Şarkı giderek anlaşılamaz bir hale geliyordu. Seni görüyor ama sana dokunamıyorum, seni yalnız bırakamam çünkü seni görmeliyim derken de şarkı başka bir kapı açmıştı. Hele beni nasıl zincirlediğini anlamıyorum derken çok farklı yerlere gidiyordu. Zincirlenmesi, bağlanması onun için kötü bir şeydi ama ama şarkıda bu kötü olarak gösterilmiyordu. Demek ki adam kıza karşı olan hislerini zincirlenmek olarak anlatıyordu. Hele şarkıda bir kelime vardı ki onun anlamını hiç bilmiyordu. Aşk ne demekti? Aşk şarkıdaki duyguların tümü müydü? Yoksa onlardan başka bir duygu muydu?

Ona aşk şarkının ana konusu gibi geliyordu. Öyleyse aşk çok büyük bir şeydi ve onun ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Yoksa aşkda yok edilenlerden miydi? Peki neden aşk yok edilmişti? Neden birileri siliyordu duyguları? Sistem miydi bunu yapan? Bu sorunun cevabını biliyordu ama neden sistem aşkı silmişti? İnsanlara nasıl unutturmuştu? Onun bilmediği geçmişte neler yaşanmıştı? Bu kadar muhteşem şarkılar yapılmışken neden hepsi kaybolmuş ve yerlerini anlamsızlığa bırakmıştı? Neden anlamları bulmak imkansızdı?

Adamın kafasında çok fazla soru vardı ve bunların cevaplarını bilmiyordu. "Öğrenmeliyim" dedi kendine "Aşka neler olduğunu öğrenmeliyim!" Ancak önce şarkıyı tam olarak anlamalıydı yoksa cevaplara ulaşması çok mümkün değildi. İşin garip tarafı ise şarkıların ona cevapları değil soruları vermesiydi. "Doğru soruları sorarsam cevaplara ulaşabilirim" dedi kendine. Bu esnada avize ile göz göze geldi ve "Doğru soruları mı soruyorum?" diye sordu. Avizenin ışığı iki kere gidip geldi demek ki doğru soruları soruyordu. Evinin penceresine çıkıp siyah aya aynı soruyu sorduğu zaman bir bulutun ayın önünden geçtiğini gördü. Siyah ayda onayladığına göre soruları doğruydu. Demek ki cevaplara ulaşabilmek için daha fazla soru sormalıydı ve en doğru olanları bulmalıydı. Şarkıyı bir kaç kere daha dinledi ve yeni sorular belirdi zihninde ve onları takip eden başkaları. Sahi neler olmuştu da böyle bir şarkının yazılmasına sebep olan aşk yok olmuştu? En önemli soru buydu ona göre.

Aşkın mezarı 24

Yazı bir öncekinden daha fazla bilinmezlik getiriyordu beraberinde. Her cümlesini defalarca kez okumalı, incelemeliydi. Ancak onu anlayabileceğini düşünmüyordu aynı bir önceki yazı gibi eksik kalacaktı. Bu yazıyı okuduğu zaman önceki yazı daha fazla anlam kazanmıştı. Önceki yazıda kişinin kendini neden kapattığı sorusuna bir cevap olabilirdi bu yazı. Yazıyı yazan yeni yazıdaki duyguları bulamadığı için kapatmıştı kendini ve ilk yazıda kapıyı çalan kız ile ikinci yazıdaki kız aslında benzer konumdaydı. O zaman ilk yazıdaki adamın aradığı şey aşktı. Aşk ne kadar da garip bir kelimeydi ve onu cümle içinde kullanmak bile tarifi mümkün olmayan şeyler hissetttirmişti ona.

Araştırmaya hangi cümleden başlamalıydı. Kördüğüm olmuş bir ip gibi hissediyordu kendini. Ne başı ne de sonu belliydi ve o ipi çözmesi gerekiyordu. İlk cümleden başlamak en iyi diye düşündü. Aslında yazıdaki adamla aynı gibiydi sadece adam hissettiği duygulardan bahsederken o duygunun ne olduğunu bile bilmiyordu. Duyguları olmayan bir hayat anlamsızdı derken bu cümle kendine söylenmiş gibi hissetti. O zaman onun hayatı anlamsızdı. Hatta tüm yaşayanların hayatı anlamsızdı. O zaman kimsenin yaşamasına gerek yoktu ama o zaten bunu dillendiremese de biliyordu ve bildiği bir şey vardı ki kahveler hiçbir işe yaramıyordu.

Onun yaşadıkları da bir diğerinin aynısıydı. Onun hayatında da hiçbir şey değişmiyordu. Onun hayatı da tekrarlardan ibaretti. Ancak hayatı değişmeye başlamış ve yazıları bulmuştu aynı yazıdaki adamın balona mektup bağlaması gibi. Demek ki değişim bu şekilde başlıyordu. Adamın yaşamı onunla aynıydı sanki. O da gerçekleşme ihtimali olmayan bir umuda bağlamıştı hayatını. O olmasa yaşayamazdı. Acaba kendi umudu neydi onun? Yaşamak için neye tutunuyordu? Yazıları anlamaya elbette dedi kendine ama başka bir amacı daha varmış gibi geliyordu ona. O amacı da bulmalıydı en kısa zaman içinde.

“Yaptıklarıma bir bak. Sana mektup yazıyorum. Kim olduğunu, nerede olduğunu bilmeden yazıyorum hatta. Belki sana ulaşır diye umut ediyorum. Hayatım boyunca hep seni aradım ben. Bu yüzden hep kayboldum. Sensiz bir ömür yaşamak istemiyorum. Ancak cümlemin içindeki belkinin ihtimali o kadar zayıf ki başka bir kelime kullanmam gerekiyor ama o kelimeyi bilmiyorum. Bu mektubun sana ulaştığını düşünmek istiyorum ve bu mektubu okurken kendini tanımanı. Tabi diyebilirsin ki beni hiç anlatmadın ki nasıl tanıyacağım kendimi. Bu yüzden biraz senden bahsetmek istiyorum. Gözbebeklerinin içinde saklı kocaman bir evren var mesela senin. Bir gün onlara bakabilirsem eğer başka galaksiler görebilirim mesela. Başka gezegenler vardır ve her birini keşfetmeyi isterim. Siyah saçlarından bir keman yapılabilir mesela. O keman şimdiye kadar yapılmış en güzel keman olur. Kokun tüm gülleri kıskandırmaya yeter mesela. Belki insan olmaması gereken bir melektin sen. Ancak kazara insan oldun ve sonra hep üzüldün. Bazı güller hüzün kokar bilir misin? Onlar gibisin sende. Hiç kimse seni anlayamadı biliyorum. Yapayalnızın ve üzgünsün. O kadar çok kırıldı ki hayallerin, hayal kurmayı unuttun biliyorum. Kimseye güvenemiyorsun. İpekten bir koza ördün kendine ama kelebek olamayacağını düşünüyorsun. Sonra bende kalıp sana mektup yazıyorum. Söylediğim gibi bu mektubun sana ulaşma ihtimali yok denecek kadar az. Yine yazıyorum ama çünkü bir umuda ihtiyacım var. O umut olmadan ben yaşayamam. Dikkat et kendine ve seni hep bekleyeceğimi unutma. Asla vazgeçmeyeceğim senden.”

Yazıdaki bu bölüm sanki ona yazılmıştı. Yazının ne zaman yazıldığını bilmiyordu ama kağıdın eskimişliğine baktığı zaman çok uzun zaman önce yazıldığını anlayabiliyordu. Bir insanın gözlerinin içine bakıp evrenleri görebilmek mümkün müydü gerçekten? Kemanın ne olduğunu bilmiyordu aynı melekin ne demek olduğunu bilmediği gibi. Ancak tahminine göre bu cümleler çok büyüktü. "Hüzün kokan güller" bu kadar güzel bir betimleme olabilir miydi acaba. O da hüzün kokan bir gül müydü acaba? O an gülün ne kadar güzel olduğunu düşündü. 

Bundan sonra mektupların yolcuğu başlamıştı. Tabi eş kelimesinin de anlamını bilmiyordu. Herkes aslında baştaki adam gibiydi. Herkes eksik yaşıyordu aynı onun gibi. Aynı etrafındaki herkes gibi. İşin garipleştiği bölüm mektubun tekrar kıza ulaşmasındaydı. Basit bir olasılık yaptığı zaman bu ihtimalin kattirilyonda birden daha düşük olduğu buldu. O zaman okudukları gerçek değildi ama ya okudukları asıl gerçeği anlatıyorsa.Bir balonun 153 kişiye ulaşması mümkün değildi. Mümkün olamazdı. Mümkün olsaydı dünya değişebilirdi. Her şey değişebilirdi. Bir kalem aldı ve bileğinin üzerine 154 yazdı. Artık bu sayıya inanıyordu.

Yazının devamında kız ve erkek karşılaşıyordu. "Ve aşk asla gerçekleşemeyeceğini düşünülen bir ihtimalin peşinden koşmaktı."   Bu cümle ile biten yazıdaki aşk kelimesinin anlamını hala bilmiyordu. Ancak peşinden koştuğu o ihtimalse aşk o da aşka sahipti, aşkı hissediyordu. Ne güzel bir şey olmalıydı aşk. Aşka sahip olmak ne güzel olabilirdi. İhtimallere güvenmek ne güzel olurdu. Bir süre boyunca kendini sorguladı güvenebileceği bir ihtimali var mıydı onun? Yoksa aşka sahip olamaz, kaybolup giderdi. O zaman bir ihtimale güvenmeliydi. Yazıda olduğu gibi kendine benzeyen birisinin olma ihtimali güvenmeye değerdi. Eğer kendisi gibi başka birisi daha varsa ona bir mektup yazabilirdi. Bir partiden kalma uçan balonu aldı ve küçük bir kağıda "Hep seni bekliyorum ve bir gün karşılaşacağımıza inanıyorum" yazdı. Mektubun kenarına 155 yazdı. Numarayı devam ettirmek istemişti başka kimse bilmese de o yazının hatırına devam etmişti. Balon gözden kaybolana kadar onu seyretti daha sonra pencereyi kapatıp koltuğuna oturdu ve yazıyı tekrardan okumaya başladı. 


Aşkın mezarı 24

Yazı bir öncekinden daha fazla bilinmezlik getiriyordu beraberinde. Her cümlesini defalarca kez okumalı, incelemeliydi. Ancak onu anlayabileceğini düşünmüyordu aynı bir önceki yazı gibi eksik kalacaktı. Bu yazıyı okuduğu zaman önceki yazı daha fazla anlam kazanmıştı. Önceki yazıda kişinin kendini neden kapattığı sorusuna bir cevap olabilirdi bu yazı. Yazıyı yazan yeni yazıdaki duyguları bulamadığı için kapatmıştı kendini ve ilk yazıda kapıyı çalan kız ile ikinci yazıdaki kız aslında benzer konumdaydı. O zaman ilk yazıdaki adamın aradığı şey aşktı. Aşk ne kadar da garip bir kelimeydi ve onu cümle içinde kullanmak bile tarifi mümkün olmayan şeyler hissetttirmişti ona.

Araştırmaya hangi cümleden başlamalıydı. Kördüğüm olmuş bir ip gibi hissediyordu kendini. Ne başı ne de sonu belliydi ve o ipi çözmesi gerekiyordu. İlk cümleden başlamak en iyi diye düşündü. Aslında yazıdaki adamla aynı gibiydi sadece adam hissettiği duygulardan bahsederken o duygunun ne olduğunu bile bilmiyordu. Duyguları olmayan bir hayat anlamsızdı derken bu cümle kendine söylenmiş gibi hissetti. O zaman onun hayatı anlamsızdı. Hatta tüm yaşayanların hayatı anlamsızdı. O zaman kimsenin yaşamasına gerek yoktu ama o zaten bunu dillendiremese de biliyordu ve bildiği bir şey vardı ki kahveler hiçbir işe yaramıyordu.

Onun yaşadıkları da bir diğerinin aynısıydı. Onun hayatında da hiçbir şey değişmiyordu. Onun hayatı da tekrarlardan ibaretti. Ancak hayatı değişmeye başlamış ve yazıları bulmuştu aynı yazıdaki adamın balona mektup bağlaması gibi. Demek ki değişim bu şekilde başlıyordu. Adamın yaşamı onunla aynıydı sanki. O da gerçekleşme ihtimali olmayan bir umuda bağlamıştı hayatını. O olmasa yaşayamazdı. Acaba kendi umudu neydi onun? Yaşamak için neye tutunuyordu? Yazıları anlamaya elbette dedi kendine ama başka bir amacı daha varmış gibi geliyordu ona. O amacı da bulmalıydı en kısa zaman içinde.

“Yaptıklarıma bir bak. Sana mektup yazıyorum. Kim olduğunu, nerede olduğunu bilmeden yazıyorum hatta. Belki sana ulaşır diye umut ediyorum. Hayatım boyunca hep seni aradım ben. Bu yüzden hep kayboldum. Sensiz bir ömür yaşamak istemiyorum. Ancak cümlemin içindeki belkinin ihtimali o kadar zayıf ki başka bir kelime kullanmam gerekiyor ama o kelimeyi bilmiyorum. Bu mektubun sana ulaştığını düşünmek istiyorum ve bu mektubu okurken kendini tanımanı. Tabi diyebilirsin ki beni hiç anlatmadın ki nasıl tanıyacağım kendimi. Bu yüzden biraz senden bahsetmek istiyorum. Gözbebeklerinin içinde saklı kocaman bir evren var mesela senin. Bir gün onlara bakabilirsem eğer başka galaksiler görebilirim mesela. Başka gezegenler vardır ve her birini keşfetmeyi isterim. Siyah saçlarından bir keman yapılabilir mesela. O keman şimdiye kadar yapılmış en güzel keman olur. Kokun tüm gülleri kıskandırmaya yeter mesela. Belki insan olmaması gereken bir melektin sen. Ancak kazara insan oldun ve sonra hep üzüldün. Bazı güller hüzün kokar bilir misin? Onlar gibisin sende. Hiç kimse seni anlayamadı biliyorum. Yapayalnızın ve üzgünsün. O kadar çok kırıldı ki hayallerin, hayal kurmayı unuttun biliyorum. Kimseye güvenemiyorsun. İpekten bir koza ördün kendine ama kelebek olamayacağını düşünüyorsun. Sonra bende kalıp sana mektup yazıyorum. Söylediğim gibi bu mektubun sana ulaşma ihtimali yok denecek kadar az. Yine yazıyorum ama çünkü bir umuda ihtiyacım var. O umut olmadan ben yaşayamam. Dikkat et kendine ve seni hep bekleyeceğimi unutma. Asla vazgeçmeyeceğim senden.”

Yazıdaki bu bölüm sanki ona yazılmıştı. Yazının ne zaman yazıldığını bilmiyordu ama kağıdın eskimişliğine baktığı zaman çok uzun zaman önce yazıldığını anlayabiliyordu. Bir insanın gözlerinin içine bakıp evrenleri görebilmek mümkün müydü gerçekten? Kemanın ne olduğunu bilmiyordu aynı melekin ne demek olduğunu bilmediği gibi. Ancak tahminine göre bu cümleler çok büyüktü. "Hüzün kokan güller" bu kadar güzel bir betimleme olabilir miydi acaba. O da hüzün kokan bir gül müydü acaba? O an gülün ne kadar güzel olduğunu düşündü. 

Bundan sonra mektupların yolcuğu başlamıştı. Tabi eş kelimesinin de anlamını bilmiyordu. Herkes aslında baştaki adam gibiydi. Herkes eksik yaşıyordu aynı onun gibi. Aynı etrafındaki herkes gibi. İşin garipleştiği bölüm mektubun tekrar kıza ulaşmasındaydı. Basit bir olasılık yaptığı zaman bu ihtimalin kattirilyonda birden daha düşük olduğu buldu. O zaman okudukları gerçek değildi ama ya okudukları asıl gerçeği anlatıyorsa.Bir balonun 153 kişiye ulaşması mümkün değildi. Mümkün olamazdı. Mümkün olsaydı dünya değişebilirdi. Her şey değişebilirdi. Bir kalem aldı ve bileğinin üzerine 154 yazdı. Artık bu sayıya inanıyordu.

Yazının devamında kız ve erkek karşılaşıyordu. "Ve aşk asla gerçekleşemeyeceğini düşünülen bir ihtimalin peşinden koşmaktı."   Bu cümle ile biten yazıdaki aşk kelimesinin anlamını hala bilmiyordu. Ancak peşinden koştuğu o ihtimalse aşk o da aşka sahipti, aşkı hissediyordu. Ne güzel bir şey olmalıydı aşk. Aşka sahip olmak ne güzel olabilirdi. İhtimallere güvenmek ne güzel olurdu. Bir süre boyunca kendini sorguladı güvenebileceği bir ihtimali var mıydı onun? Yoksa aşka sahip olamaz, kaybolup giderdi. O zaman bir ihtimale güvenmeliydi. Yazıda olduğu gibi kendine benzeyen birisinin olma ihtimali güvenmeye değerdi. Eğer kendisi gibi başka birisi daha varsa ona bir mektup yazabilirdi. Bir partiden kalma uçan balonu aldı ve küçük bir kağıda "Hep seni bekliyorum ve bir gün karşılaşacağımıza inanıyorum" yazdı. Mektubun kenarına 155 yazdı. Numarayı devam ettirmek istemişti başka kimse bilmese de o yazının hatırına devam etmişti. Balon gözden kaybolana kadar onu seyretti daha sonra pencereyi kapatıp koltuğuna oturdu ve yazıyı tekrardan okumaya başladı. 


Aşkın mezarı 23

Bir süre daha bekledi orada. Bu sürede oturduğu yerden hiç kalkmadı. Nefes alması gerekiyordu. Ellerine baktığı zaman yangının koyu renkli dumanının onları kapladığını görüyordu. Ayrıca teninin bazı bölümleri kızarmıştı ve canı yanıyordu. Ancak hissettiği acıyı umursamadı. Ev ise arkasında yanmaya devam ediyordu. Tahminine göre bir süre daha yanmaya devam edecekti ama sönmesini beklemeye niyeti yoktu. Siyahlı adamlar gelmeden önce eve gitmeliydi ve yürümeye başladı.

İçindeki heyecan değişmiş o eski kağıt parçasında neler yazdığına dair duyduğu meraka dönüşmüştü. Bu nedenle yorgunluğu artmasına rağmen eve dönüşte daha hızlı yürüdü. Keşke ışınlanmak mümkün olsaydı diye geçirdi içinden. Zaman kaybetmezdi böylelikle ancak ışınlanma henüz bulunmamıştı ve eve kadar yürümesi gerekiyordu.

Şanslıydı ki eve ulaştığında sabah yaklaşıyordu ve sokaktaki insanlar çoktan gitmişti. Onu fazla gören olmamıştı bu nedenle. Evine vardığında ilk iş olarak koltuğa oturdu ve çantasını açıp okumaya başladı.

"Duvarları yumruklamaktan yorulmuştu adam. Kısılıp kaldığı o zindandan çıkmanın bir yolunu bulmalıydı. Yoksa tüketirdi kendini. Bir süre sonra kendi etini yemeye başlardı. Daha fazla dayanacak gücü kalmamıştı. Bir çıkış yolu bulmalıydı hayatta. Yoksa tüm kemiklerini kıracak ve mutluluğu önemsiz bir son bekleyecekti.

Tüm umutlarını teker teker mezarlıklara gömdükten sonra yüreğinde açılan boşluğu hiçbir şeyle dolduramıyordu. O kadar büyük bir boşluktu ki evren bir gün yok olmak istese onun yüreğine gidebilirdi. Var olan en büyük kara delik onun içindeydi. Sahip olduğu her şeyi, hissettiği tüm duyguları yok ediyordu. Duyguların olmadığı bir hayat anlamsızdı. Anlamı olmayan bir hayat yaşamaya değmezdi.

Duvara yumruk attığı sağ elinin derisi soyulmuş kanamaya başlamıştı. Beyaz duvarında da kan lekeleri tasarıma tat katmıştı. Evin her tarafına yapmak lazım diye düşündü elini bir bezle sararken. Fazla kan kaybetmesinin bir anlamı yoktu sonuçta yine evi kendisi temizleyecekti. Bu yüzden bir süre koltuğunda oturdu, acı bir kahve içti. Belki acı kahve onu gördüğü kabustan uyandırabilirdi. Belki eskiden rüya görüyordu ve gördüğü o rüyadan uyanmıştı. Belki onun hayatı yaşamı komik olmayan bir şakaydı ve hayat ona kahkahalarla gülmekteydi.

Koltuğun üzerinde oturmuş düşünmeye çabalarken düşüncelerindeki boşluğun büyüklüğü karşısında hayrete düştü. Zihninde iki kelime yan yana gelmiyordu cümle kurmak bir yana. Bu yüzden boş gözlerle duvarı seyrediyordu. Bir akvaryum almayı düşündü en azından renkli balıkları seyrederdi. Ancak akvaryum alsa balıkların fazla yaşamayacağını çok iyi biliyordu. Kendine bakmayı beceremezken başka bir canlı ile nasıl uğraşabilirdi ki?

Günler sonra evden çıkmaya karar verdiğinde amacı biraz uzaklaşmaktı sadece. Farklı olayların beklentisine girmekten çok uzaktaydı. Hayat hep aynıydı, her gün bir diğerinin tekrarıydı. Aynı günü yeniden yaşamaktan ibaretti her şey. Daha doğrusu birkaç farklı gün vardı ve onlar sonsuz bir döngü içerisinde hareket ederlerdi. Başkaları için belki daha fazla sayıda gün vardı. Ancak onun için o sayı birden daha büyük değildi. Bu yüzden nerede olursa olsun, nereye giderse gitsin değişmezdi yaşadıkları. Belki yaşadıkları bir parça değişebilirdi ama hissettikleri hep aynı kalıyordu.

Evden çıkmadan önce aynaya baktı ve kendinden nefret etti. Acaba kaç ay önce tıraş olmuş, en son ne zaman saçlarını taramıştı? Bu yüzden aynaları da sevmezdi, kendine hiç tahammülü kalmamıştı. Kendini boğmak için bir kaşık suya ihtiyacı kısa bir süre önce yok olmuştu. Belki ölçeklendirebilmek için bir kaşığa ihtiyacı olabilirdi ama bundan da emin değildi.

Evden çıktıktan sonra nereye gitmesi gerektiğini düşündü. Şehrin sokaklarında dolaşmak istemiyordu. Şehrin dışına da çıkmak istemiyordu. O an bulunduğu yerde sonsuza kadar durmak istiyordu. Birisi gelip onu balmumu ile kaplayıp bir heykele dönüştürse oldukça memnun olurdu. Şehrin sokaklarında dolaşırken şehirden de nefret ettiğini fark etti. Yüzünde sahte bir gülümsemeyle yanından geçen insanlardan da nefret ediyordu. Bu sebeple uzaklaşması gerektiğini anladı.

Şehrin biraz dışında eskiden gittiği bir park vardı. Daha doğrusu bir tepeydi orası. Bir taraftan şehre yüksekten bakarken diğer tarafta yemyeşil çimler görülürdü. Güney yönünde ise deniz gözükürdü. Orayı çok severdi, ne zaman mutsuz hissetse oraya gider ve kendini değil doğayı dinlerdi. Doğa ona çok fazla şey anlatırdı. Kuşlar şarkılar söyler, bulutlara bakıp hayvanat bahçesini ziyaret ederdi. Hem orada fazla insan olmazdı ki o anda en çok ihtiyacı olan şeydi.

Parka doğru giderken gökyüzü ile aynı renkte bir uçan balon aldı. Onu serbest bırakıp yükselmesini seyredecekti. Rüzgarla beraber yaptığı yolculuğa gıpta edecekti daha sonra. Parka vardığında biraz dolaştı. Köklerinin üzerine oturduğu ağaçların yanından geçti. Yalnızlığını kazıdığı çınarlara gülümsedi. Kazıyacak bir sevgisi olmadığı için o da hep hüznünü aktarmıştı ağaç gövdelerine. Daha sonra balonunun ipini sıkıca tuttu. Vedalaşması gerekiyordu onunla. Belki yüzlerce başka balon olsa onlarla beraber uçabilirdi. Belki bir gün bunu deneyebilirdi.

Onun bir umuda ihtiyacı vardı. Soluk alması için nedenleri olmalıydı. Yoksa tutardı nefesini, bir daha hiç almaz ve bayılırdı. Umudu bulamazdı insan sonuçta pazarda satılmıyordu o. Hoş sattığını iddia edenler vardı fakat şehirde yalan satmak artık bir meziyet sayılmıyordu. Bir fikir geldi aklına. İhtimalleri hesaplayınca çıkan sonucun imkansızdan milyarda bir daha imkânlı olduğunu görünce yapmaya karar verdi. Bir mektup yazacaktı ve onu balonuna bağlayacaktı. Sonra balonu serbest bırakıp o mektubun gitmesi gereken yere gitmesini bekleyecekti Milyarda bir oranında bir ihtimal bile başka bir günü beklemek için yeterli olacaktı onun için. Mektubu yazıp balonuna bağladı ve sonra onu serbest bıraktı. Balonun ondan uzaklaşması seyretti daha sonra. Milyarda birlik bir ihtimal yeterli olmalıydı.

Balon yolculuğuna devam etti. Sokaklardan geçti, sürekli yön değiştirdi. Nereye gitmesi gerektiği belli değildi. O mektubun kimse yazıldığı bilinmiyordu. Milyarda birden daha büyük bir ihtimal vardı ve belki doğru yere gider ve doğru insana ulaşırdı. Doğru insanın kim olduğu da bilinmiyordu. Balonu küçük bir çocuk buldu. Mektubu açtı ama okuma bilmediği için evlerinin önünden geçen bir kıza okutmak istedi.

Küçük çocuk balonu uzattığında kızın yüzünde bir gülümseme belirdi. Havada uçan bir balonla gelen bir mektup ilgisini çekmişti ve okumaya başladı “Yaptıklarıma bir bak. Sana mektup yazıyorum. Kim olduğunu, nerede olduğunu bilmeden yazıyorum hatta. Belki sana ulaşır diye umut ediyorum. Hayatım boyunca hep seni aradım ben. Bu yüzden hep kayboldum. Sensiz bir ömür yaşamak istemiyorum. Ancak cümlemin içindeki belkinin ihtimali o kadar zayıf ki başka bir kelime kullanmam gerekiyor ama o kelimeyi bilmiyorum. Bu mektubun sana ulaştığını düşünmek istiyorum ve bu mektubu okurken kendini tanımanı. Tabi diyebilirsin ki beni hiç anlatmadın ki nasıl tanıyacağım kendimi. Bu yüzden biraz senden bahsetmek istiyorum. Gözbebeklerinin içinde saklı kocaman bir evren var mesela senin. Bir gün onlara bakabilirsem eğer başka galaksiler görebilirim mesela. Başka gezegenler vardır ve her birini keşfetmeyi isterim. Siyah saçlarından bir keman yapılabilir mesela. O keman şimdiye kadar yapılmış en güzel keman olur. Kokun tüm gülleri kıskandırmaya yeter mesela. Belki insan olmaması gereken bir melektin sen. Ancak kazara insan oldun ve sonra hep üzüldün. Bazı güller hüzün kokar bilir misin? Onlar gibisin sende. Hiç kimse seni anlayamadı biliyorum. Yapayalnızın ve üzgünsün. O kadar çok kırıldı ki hayallerin, hayal kurmayı unuttun biliyorum. Kimseye güvenemiyorsun. İpekten bir koza ördün kendine ama kelebek olamayacağını düşünüyorsun. Sonra bende kalıp sana mektup yazıyorum. Söylediğim gibi bu mektubun sana ulaşma ihtimali yok denecek kadar az. Yine yazıyorum ama çünkü bir umuda ihtiyacım var. O umut olmadan ben yaşayamam. Dikkat et kendine ve seni hep bekleyeceğimi unutma. Asla vazgeçmeyeceğim senden.”

Kız mektubu okuduktan sonra bir süre boyunca nefes alamadı. Tekrar ve tekrar okudu. Gökyüzünden uçarak gelen bir mektubun onu anlatması ne kadar düşük bir ihtimaldi. Sanki birisi gelip onu yıllarca tanıdıktan sonra beş farklı cümle ile anlatmak istemişti. Tamamen yabancı bir insanın bilmesi çok farklı hissettirmişti. Mektubun üst tarafında bir yazıyordu. İkinci bir mektup olmalıydı belki. Bir kâğıt aldı ve onun üzerine iki yazdı. Daha sonra kendi çocukluğuna bir mektup yazmaya karar verdi. Onu ne kadar özlediğinden bahsetti ve sonra balona bağlayıp rüzgâra bıraktı.

Balon önce yaşlı bir adama ulaştı. Kızın mektubunu okurken geçmişini hatırladı. Daha sonra vefat eden eşine bir mektup yazıp gökyüzüne gönderdi. O mektubu yeni sevgili olan bir çift buldu. Başka bir çifte tavsiyeler yazdılar. Onların mektubu ilkokula giden bir çocuğa ulaştı. Ayda yaşamak istediğini anlattı çocuk. Mektup yalnız bir adama ulaştığında o da yalnızlığı anlattı cümlelerinde. Şiirler yazıldı daha sonra, resimler yapıldı ve en sonunda tekrardan kıza ulaştı.

Kız balonu aldığında tamamen başka bir yerdeydi. Aceleci bir şekilde mektubu açtı ve okumaya başladı. Birisi umutsuzluğundan bahsetmişti. Bu esnada gözü sayfanın üstündeki sayıya takıldı “153” yazıyordu. O balon tam yüz elli üç insanın arasında bir bağ olmuştu. Çok farklı bir duyguydu. Dünya ne kadar da küçük diye düşündü o an. İmkansız ne kadar imkânlı. Daha sonra başka bir mektup yazmaya başladı “Düşünsene 153 kişiye ulaştı bu balon. Onların arasında bir aracı oldu ve şimdi tekrardan bana geldi. İlk mektubunu okurken bana yazılmış olduğunu düşünmedim. Beni anlattığını hissettim ama bana olduğunu hiç düşünmedim. Çünkü imkânların dışındaydı o mektubu bana yazman ve balonun bana gelmesi. Olasılık diye bir ders görmüştüm üniversitede bu yüzden biliyordum imkânsızlıkları. İlk gönderdiğin mektubu defalarca kez okudum inan bana. Beni nasıl anlatabildiğini düşündüm hep. Tabi gözlerimde evrenler saklı değil ama ben yine de kendimi buldum. Sonra o balon dönüp dolaşıp tekrardan bana geldi. Bende sana bir mektup yazmak istedim. Eğer bana yazdıysan ve mektup bana geldiyse belki senin için yazdığım mektup sana ulaşır. İşin komiği ne biliyor musun, yokluğunu hep hissettim ben.”

Balon tekrardan uçmaya başladı. Rüzgarla şekillendi yolculuğu, tepelerin üzerinden geçti ve tekrardan başladığı yere döndü. Adam balonu gördüğünde çok şaşırmıştı. Aradan günler geçmesine rağmen hala uçabiliyordu. Balonu yakaladıktan sonra üzerindeki mektuba baktı. Onun yazdığı satırlar değildi. Daha sonra sayfanın üst köşesindeki sayıyı gördü “154” yazıyordu. Yüz elli dört kişiye ulaşmıştı balonu.

Hayretler içinde kalmış bir şekilde mektubu okumaya başladı. Ona ulaşmıştı. Tüm ihtimalsizlikleri bir kenara bırakıp ona ulaşmıştı. Hayatla kumar oynayıp milyarda bir ihtimali seçmişti. O an ne kadar doğru bir şey yaptığını düşünüyordu. Belki de bir amacı vardı yaşamının. O gerçekse eğer bir şekilde ulaşabilirdi. O gerçekse eğer soluk almasının bir sebebi olabilirdi. Mektubu tekrar ve tekrar okurken omzuna birisinin dokunduğu hissetti.

Dönüp baktığında karşısında siyah saçlı bir kız duruyordu. “Merhaba” dedi kız “balonun sana ulaşacağını biliyordum.” Erkek tam daha fazla şaşıramayacağını düşündüğü sırada daha fazla şaşırmış buldu kendisi. Söyleyecek bir kelime yoktu. Kız ilk mektubunu ona uzatırken gözlerinin içine baktı. Saklanmış evrenleri gördü daha sonra. “İlk bana geldi balon sonra bende bir şeyler yazıp gönderdim. Bayağı bir dolaşmış ve sonra tekrardan bana geldi. Beni yazdığı düşündüm satırlarında eğer bende sen yazarsam sana gelirdi” gülümsüyordu kız. O gülümserken adam kalbinde çiçeklerin açtığını hissetti. Bir süre boyunca bakıştılar sonra bolca güldüler. Geçmişlerinden hiç bahsetmediler. Ortak bir geleceğe doğru bir yol açılmıştı önlerinde ve o yolda yürümek istediler. Daha sonra olasılıksızlığın nasıl bir ihtimal yaratacağını anlatan bir yazdılar, balona bağlayıp rüzgâra bıraktılar. Balon uzaklaşırken gülümsüyorlardı.

Ve aşk asla gerçekleşemeyeceğini düşünülen bir ihtimalin peşinden koşmaktı."

Yazının başlarında adamın neler hissettiğini anlamıştı sonuçta o da duvarları yumruklamış, defalarca kez duvarları kanıyla boyamıştı. Ancak devamında neler olduğunu anlayamıyordu. İçindeki boşluğun kaybolmasını anlatıyordu yazı ama o boşluğun neden kaybolduğunu anlamak onun için çok zordu. Kız ile karşılaştığı için olabilirdi ama yazıda başka bir şey vardı. O erkek ve kadının sevişmekten başka bir şey yapamadığını öğrenmişti ama yazıda sevişmenin ötesinde bir şey vardı ve hep onu aramıştı farkına bile varmasa da.

Hele aşk diye bir kelime vardı onu daha önce hiç duymamıştı. Neydi ki aşk? Hissedilen duygunun adı mıydı? Eğer öyleyse o duyguya ne olmuştu ki onu hiç bilmiyordu. Cevapları öğrenemeyeceğini düşündüğü sırada içindeki boşluğun dolmaya başladığını hissetti. Belki bunun sebebi yeni hissetmeye başladığı o duyguydu. Belki de o duygunun boşluğunun dolmasıydı bilemiyordu ama daha fazla tamamlanmış hissediyordu. Neydi aşk, onun hakkında hiçbir şey bilmemesine karşın onu bu şekilde etkileyebiliyordu? Hikayede anlatılan olay son derece gerçek dışıydı ama bir balonun o kadar uzun bir katedip sonunda tekrar geri gelmesi acaba olasılıklara inanmasını mı gerektiriyordu. İmkansız olasılıklar gerçekten de imkanlı olabilir miydi?


Find Us On Facebook