Hangi silah vurabilir imanı

15 Temmuz darbe girişiminin ardından yaklaşık 1 ayda bitirebildigim şiirimi sizlerle paylaşmak istedim.

İmanla dolu bir yürek yıkılır mı sanırsın,
Bin bir zorlukla kazanılmış bu vatan bırakılır mı sanirsin,
İnsan özlemez mi sanırsın toprak altında yatanı,
Yoksa bir adam tankları durdurabiliyorsa,
Yaşlılar kurşunlara siper etmişse göğsünü,
Ya Allah bismillah allahuekber eşliğinde yürüyorsa insanlar,
Soyle ey gafil hangi silah delebilir imanı.

İnsanlar ölüme kollarını açıp yürüyorsa,
Fatih benim atamdır diyorlarsa,
Bastiklari toprak titriyorsa,
Allah oyun bozanlarin en büyüğüdür diyorlarsa,
Soyle ey gafil hangi silah vurabilir imanı.

Bir ümmet bir olmuşsa,
Tek atıyorsa tüm kalpler,
Tüm hainleri ezmeye yeminliyse gönüller,
Bu vatanı hainlere vermeyeceğiz diyorlarsa,
Soyle ey gafil hangi kurşun delebilir imanı.

Korkma diye başlayan bir marşla büyüyen çocuklar,
Tanktan, tüfekten korkar mı sandın,
Sen bilmez misin ey gafil,
Uçağı üstüne atlayarak düşürmeye çalışanı,
Söyle ey gafil hangi uçak vurabilir imanı.

Sen bizi bir avuç insan mı sanırsın,
Bizim silahlarimiz yok mu sanırsın,
Bizim gökte ordularimiz vardır bilmez misin ey gafil,
Evlatlari ölen anaların vatan sağolsun dediklerini duymaz misin,
Sokağa çıkan milyonların şehit olmak için yürüdüğünü görmez misin,
Soyle ey gafil hangi ordu yenebilir imanı.

Sen vatan nedir bilmezsin,
Anlamazsın vatan aşkını,
Bilmezsin imanın gücünü,
Tankları tek bir adam durdurur,
Yaşlı bir teyze bir orduya kafa tutar,
Sen bilmez misin ey gafil allah aşkının verdiği gücü.

Sahte bir peygambere kanmış,
Paranın köpeği olmuşsun sen,
Bu vatanda değil kalacak yerin,
Bir parça ekmeğin yoktur senin,
Biz asker doğduk, asker ölürüz,
Bilmez misin ey gafil,
Bu vatanın bir karış parçasını değil bir kum tanesini vermeyiz kimseye,
Sen bilmez misin ey gafil bu milletin ne destanlar yazdığını,
Sen bilmez misin ey gafil gökteki ordunun vurulamayacagini.


Aşkın mezarı 19



3. Bölüm

Kız yazıyı düşünmeye devam ediyordu. Ertesi gün ise gitmeyecek olması onun için önemliydi. Böylece sabaha kadar yazıyı düşünebilir ve onu anlamaya çalışabilirdi. Sanki aradığı tüm cevaplar yazıda gizliydi ve yazıyı anlarsa cevaplara ulaşabilecek gibi hissediyordu. Bu yüzden onu tekrar ve tekrar okudu. İçinde yeni oluşmaya başlayan düşüncelere bıraktı kendini ve kendini uzak bir diyarda buldu.

Mavi çimlerin yanındaydı yine. Bu sefer bir farklılık vardı ama. Gittiği dünya daha renkliydi bu sefer. Çiçeklerin kokusu daha gerçekti. Soluduğu hava bile ona daha gerçek geliyordu. Daha önce defalarca kez gittiği bu dünyaya daha fazla ait hissediyordu.

Bu sefer yaşlı ağacın yanına oturmak yerine biraz dolaşmayı tercih etti. Her çiçeği kokladı mesela. Her kuşu uzunca inceledi. Neden dünyası farklılașmıștı bunu bilmiyordu. Okuduğu yazı ile ilgili olmalı diye düşündü ve tek bir yazı bile ona neler katmıştı. Acaba yazıyı daha fazla anladığı zaman neler olacaktı. Ancak bunların hiçbirini fazla düşünmedi. İlk defa böyle hissetmiști ve hissettiklerini anlatması mümkün değildi.

Aradığı bir çok cevap vardı. Ancak o hiçbirini bulamamış onun yerine tahmin bile edemeyeceği şeyler öğrenmişti. Aslında öğrendiğini düşünmüyordu sadece onun bilmediği şeyler olduğunu anlamıştı. Onları anlamak zamanını alacaktı ama zaman konusunda bir sıkıntısı yoktu.

Mavi çimlere olan yolculuğu bittiği zaman kelimelerle dolu bir kağıdın yanında buldu kendini. Yaşadıkları çok güzeldi. Sanki şimdiye karar hiç çalışmamış bir organını çalıștırmıștı ve yaşadıkları onunla alakalıydı.

İki kağıdı üst üste koydu ve sayfalar arasında bir etkileşimin olmasını bekledi. Ancak hiçbir şey olmadı. Mürekkebin akıp tek bir sayfada yeni bir yazı oluşturmasını beklemişti belki de. Bunun gerçek olamayacağını çok iyi biliyordu ama yine de bu düşünceyi kafasından atamıyordu.

Küçük bir kutunun içinde sakladığı düşünceleri etrafa saçılmıştı ve saçılan düşünceler arasında ne yapabileceğini bilmiyordu. Kötü rüyalarını süsleyen, ona çeşitli acılar çektiren siyahlının yanına gitme zamanı yaklaşıyordu.

Acaba onun yanında da değişen şeyler olacak mı diye merak etti. Kendinin değiştirdiğini, daha da büyüdüğünü hissediyorken onun da değişmesi gerekiyordu. En azından siyahlı ona yol gösterebilirdi.

Odasının ortasında beyaz ışığın belirmesi de aynı zamana denk gelmişti. Beyaz ışık belirdikten sonra duvarlar yıkılmaya başladı ve içeriye serin bir rüzgar geldi. Bir süre sonra siyahlı içeriye girdi. Bu sefer bıçağından kan damlamıyordu. İçeriye girdikten sonra kızın yanına geldi ve bir süre boyunca bakıştılar. İlginçtir ki kız artık korkmadığını fark etti. Daha doğrusu daha az korktuğunu fark etti. Ona acılar çektiren birisinden daha az korkması mantıklı değildi ama mantığın çok önemi yoktu.

Aradan geçen kısa olmayan bir sürenin ardından adam kızın yanına geldi ve onun yanına oturdu. Uzun siyah paltosunum cebinden bir kağıt çıkardı ve kıza uzattı. Kız kağıdı aldığında ne yapacağını bilemedi bir süre. Ardından hafifçe gülümsedi ve "teşekkür ederim" dedi. O an farkında değildi ama gözlerinin içi gülüyordu yüzünden daha fazla.

Kağıdı aldıktan sonra "neden?" diye sordu. "neden bunlar oluyor?

Siyahlı adam hiç bir değişiklik göstermeden" çünkü doğuyorsun ve her doğum acı ile olur dedi. Bu sözü söyledikten sonra siyahlı adam ayağa kalktı ve odanın dışına doğru yürümeye başladı.

Adam evi terk edip ev eski haline döndüğü zaman kız elindeki kağıdı okumaya başladı. "Aradığın tüm cevaplara ulaşacaksın" yazıyordu kağıtta.

Aradığı tüm cevaplara ne zaman ulaşacaktı?  Daha soruları bile bilmezken cevaplara nasıl ulaşacaktı? Cevaplar için ne yapması gerekiyordu? Bunların hiçbirini bilmiyordu ama bildiği tek bir şey vardı. Önünde yeni ve çok büyük bir kapı açılmıştı ve o kapıdan geçebilirse başka dünyalara gidebilirdi.


Aşkın mezarı 18

Aslında bir taksiye binerek daha hızlı gidebilirdi ancak fark edilmek istemiyordu. Sistemi hep arkasında hissettiği için şapkalı adamım yanından ayrılırken telefonunu kapatmıştı. Ne yaptığını bilmiyordu ama her ne yapıyorsa onun yasak olduğunu biliyordu ve bu durum onu karanlıklarda yaşamaya istiyordu. Eskisinden daha fazla karanlığa gömülürken aslında hiç sevmediği şehrinden daha fazla uzaklașıyordu. Garip bir biçimde kendini güneşe ve aya daha yakın hissediyordu.

İlerlemeye devam ettikçe yorulmaya başladığını hissetmeye başlamıştı ama dinlenmeye zaman ayıracak değildi. 1 saate yakın yürürüdükten sonra adresteki evin yanına gelmişti.

İlk önce şapkalı adamın söylediği gibi etrafı incelemeye başladı. Aradığı şey siyahlı adamlara dair bir işaretti. O işaret ise siyahlı adamların kullandığı siyah minibüstü. Siyah bir logo vardı minibüsün üstünde. Küçük siyah bir logonun içinde daha siyah bir 6 köşeli yıldız ve onun içinden geçen daha da koyu bir kılıç. Bu logoyu daha önce görmüştü. Ne anlama geldiğini anlayabilmek için sembolleri araştırmış hatta logodaki desenleri fotoğrafını çekip renk tonlarını bilgisayarda inceledikten sonra fark etmişti.

Kapıya yaklaşırken her adımında etrafı kolluyorum. Ancak hiçbir işaret yoktu ve kapının yanına vardığında şapkalı adamın ona verdiği eldivenleri giydi. Parmak izi bırakmaması gerekiyordu. Giderken şapka taktığı için yüzünün görünmesi de oldukça zordu. Daha sonra şapkalı adamın ona verdiği şifreyi tușladı ve kapı açıldı.

Kapıyı açıp içeriye girdiğinde içeride çok kötü bir koku fark etti. Öyle ki koku yüzünden nefes almakta zorlanıyordu hatta midesindeki sıvının ağzına doğru hareket etmeye başladığını fark etti.

Eliyle ağzını kapatıp Kokunun kaynağına doğru ilerlediginde odanın ortasında yerde yatan ölü bir adam fark etti. Midesindeki sıvı o an ağzına iyice yaklaşmıştı. Hızlı bir şekilde ilerleyip odanın camını açtı ve kafasını camdan dışarıya çıkarttı. Adamın üzerinde sayısını bilmediği kurşun izleri vardı ve zemin onun kanıyla kaplanmıştı. Ceset çürümeye başlamış ve cesedin üzerinde kurtçuklar dolaşmaya başlamıştı.

Bir süre sonra tekrardan başını içeriye soktu ve şapkalı adamın bahsettiği kasayı aramaya başladı. Duvardaki kırılmış bölümü fark edince kasayı bulmuş oldu. Demek ki siyahlı adamlar kasaya ulaşmak için duvarı parcalamıștı. Kasayı en kısa sürede açması gerekiyordu.

Kasanın şifresini deneme yanılma yöntemiyle bulması çok uzun sürecekti. Bu sebeple bilgisayarını açtı ve kasanın fotoğrafını çekti ve bilgisayara yükledi. Böylece en çok basılan tuşları bulabilecekti. Daha sonra kasanın yazılımına sızıp kasayı kolayca açabilirdi. En azından planları bu șekildeydi.

En çok kullanılan sayıları bulduktan sonra kasanın veri kablosuna ulaşması gerekiyordu ama veri kablosu sisteme bağlı olduğu için sistemin oraya gelmesi daha kısa sürebilirdi.

Ancak yapacak fazla şeyi olmadığı için bu riski göze aldı ve kasanın yazılımına girdi. Normalde kasanın yazılımından onun şifresini öğrenmek mümkün değildi aslında sistem tüm şifreleri bilirdi demek ki kasa özel bir sistemle korunuyordu. Kasanın yazılımı ile oynayarak girdiği şifreyi doğru kabul etmesini sağlayacaktı. Bu yöntemi yıllar önce öğrenmişti sistemden kaybolan insanlara ne olduğu bilgisini almak istediğinde. Ancak o zaman karşısına çıkan başka bir engel yüzünden basaramamıștı.

Şimdi karşısında başka bir engel olmadığı için basarabilecegine inanıyordu. Elinde en çok kullanılan iki sayı da olduğu için kalan 99 sayıyı sırası ile girmeye başladı. 30. sayiya geldiği zaman kapıya yaklaşan bir araba sesini duydu. Kapının açılma sesini duydu ve insanların ayak seslerini. Daha sonra cam kırıldı ve kırıktan içeriye bir şey atıldı. Hemen hemen aynı anda içerisi sisle dolmaya başladı.

Tuşlara daha hızlı basmaya başlamıştı. Şifre 1453tu ve kasayı hızlı bir biçimde açıp içindeki diski aldı ve pencereye doğru koşmaya başladı. Birkaç adım attıktan sonra silah sesleri duyulmaya başladı ve pencereden atladı.

Olanca gücüyle koşmaya başlamıştı. En kısa yoldan ormanın içine girip ordan devam etti. Siyahlı adamlardan daha hızlı olmak zorundaydı. Biraz daha ilerlediğini ormanın içinde bir oyuk gördü ve içine girmeden önce ayak izlerini farklı bir yöne yönlendirdi ve ayak izlerini silerek oyuğun içine girdi. Ve gidebileceği en derin yere giderek nefes almayı bıraktı. Şimdi bulunmamasi gerekiyordu ve bunun için kıpırdamaması.




Aşkın mezarı 17

Adam kırmızı ayın cevabını asla duyamadı. Oysa o doğruluğun ayıydı. Aslında tüm aylar doğruyu söylerdi. Beyaz ay doğruyu üstünü kapatarak söylerdi. Siyah ay ise doğruyu en acı verici biçimde söylerdi. Kırmızı ay ise doğruyu olduğu gibi söylerdi. Ancak adam kırmızı ayın cevabını duyamıyordu. Çünkü hazır değildi. Eğer hazır olsaydı ayın ona "şarkılar yalan söyleyemez" dediğini duyabilirdi "şarkılar hep doğruyu söyler eğer dinlemesini bilirsen."

Adam "peki ben ne yapmalıyım? Karşıma daha önce tanıklık etmediğim bir an çıktı ve ne yapacağımı bilemiyorum. Sonum siyahlı adamların elinde olabilir. Bilmiyorum bana ne yaparlar, beni ne ile öldürürler. Söyle en sevdiğim ay ne yapmalıyım ben." Adam yine kırmızı ayın verdiği cevabı duyamadı. Eğer duyabilseydi onun "İçindeki doğru neyi gerektiriyorsa onu yap. Kendini dinle, tüm cevaplar orada saklı" dediğini duyabilirdi.

Ancak adam kırmızı ayın cevaplarını tekrara duymadı. Ancak onun bilmediği bir şey daha vardı. Ayların özel güçleri vardı. İnsanları etkileyebilirdi aylar. Özellikle kırmızı ay bu konuda daha başarılıydı. O herkesin istediği gibi yaşamasını isterdi. Ancak bu isteği çoğunlukla gerçekleşmezdi. Hatta uzun bir süredir inzivaya çekilmişti ve adam çok uzun zamandır kendisine seslenen ilk kişiydi. Oysa eskiden herkes severdi ve konuşurdu onunla.

Bu esnada adamın zihninde bir düşünce belirdi. Düşünce ona "Sonuna kadar git diyordu. Tüm sorularının cevaplarını öğren ve içindeki eksikleri tamamla." Bu düşünce adama ilaç gibi gelmişti. Düşüncenin etkisiyle bankta oturuşu değişti ve kendine olan güveni arttı. Ancak bunları nasıl yapacağını bilmiyordu. Bir işarete daha ihtiyacı vardı onun ama diğer aylarla konuşmadı. Ona samimiyetsiz gelirdi onlar. Hayat beyaz ay kadar beyaz ne de siyah ay kadar siyahtı.

Kendi içinde düşüncelerine yaptığı yolculuk bir süre daha devam etti. Ne kadar devam ettiğini bilmiyordu ama aylar gökyüzünde biraz daha yükselmişti. Zaman geçmeye devam ediyordu ve beklediği cevap gelmiyordu. Nedense içinde şapkalı adamı tekrar göreceğine dair bir düşünce vardı ve orada olmasının asıl sebebi oydu.

Müzik çalarında yeni bulduğu şarkı vardı ve o şarkının derinliklerinde ruhsal yolculuğu devam ediyordu. Şapkalı adamın gelip yanına oturması fazla uzun sürmedi. Adam bunu ilk başka fark etmedi çünkü kırmızı ayı seyre dalmıştı. Ancak bir süre sonra başını çevirdiğinde şapkalı adamın yanında oturduğunu gördü ve kulaklıklarını çıkardı.

İlk konuşan şapkalı adam olmuştu "Geleceğini biliyordum."

Adamın şaşkınlığını üzerinden atması biraz zaman almıştı ve bu süre içinde ne söyleyeceğini bilemedi. Kendini topladığında ilk söylediği şey "neden her şey böyle" oldu. Şapkalı adam ise hafifçe gülümseyerek "Yanlış soruları soruları soruyorsun" dedi. "Doğru soruları sormak için hazır değilsin henüz. Şimdi buraya neden geldiğini söyle"

"Buraya yeni bir disk almak için geldim. Bana verebileceğin başka bir disk var mı?"

"İşte doğru soruları sormaya başladın. Bu senin doğru yolda olduğunu gösterir. Bende başka bir disk yok ama onu nerede bulabileceğini biliyorum. Zorlu bir yolculuk olacak senin için. Bu yolculuğa çıkmak istiyor musun?" şapkalı adamın yüzündeki gülümsemesi kaybolmuş ve yerini ciddi bir ifade almıştı.

"Evet, sonucu her ne olursa olsun varım" dedi adam kararlı bir biçimde.

"O zaman beni iyi dinle. Bir evde bir disk daha var. Ancak giriş kapısı şifreli. Oradaki adamı tanırdım ve siyahlı adamların peşinde olduğunu biliyorum ve bir süredir ondan haber alamıyorum. Sana eve giriş şifresini vereceğim ancak disk içeride bir kasada duruyor ve o şifreyi sen çözmelisin. Eve girerken bir şapka tak. Evde kameralar olduğu için yüzünün görünmesini istemem. Ayrıca parmak izi bırakmamak için sana vereceğim eldivenleri giy. Evin dış kapısının şifresi "1453" ve etrafta siyahlı adamlar olabilir onlara karşı dikkatli ol." Şapkalı adam konuşmasını bitirdiğinde adama üzerinde adres yazılı bir kağıt verdi. Ev şehrin biraz dışındaydı ama orayı bulabilirdi.

"Teşekkür ederim" dedi adam. Şapkalı adam ise "Tekrar geldiğinde bazı sorularına cevap bulacaksın" dedi ve ayrıldılar. İlk önce adam ayağa kalktı. İçindeki heyecan onun durmasına engel oluyordu. Önüne ne çıkarsa çıksın onu yeneceğini düşündü sebepsiz bir şekilde.

Diz üstü bilgisayarını yanına aldığı için mutlu oldu yoksa eve kadar gitmesi gerekecekti ve bu zaman kaybetmesine sebep olabilecekti. Şapkalı adamdan beyaz bir şapka da almıştı. Evin yanına gittiğinde eldivenleri giyecekti ve siyahlı adamlara karşı dikkatli olacaktı. En fazla onu da yok ederlerdi. Zaten yaşamak için bir amacı yoktu. Uzun zamandır planladığı son bu şekilde olurdu onun için ama şapkalı adamın da söylediği gibi dikkatli olmalıydı.

Eve olan yolculuğu yaklaşık 2 saat sürecekti tahminine göre. Bu yolculuk boyunca planlarını yapmalı ve hazırlanmalıydı. Sonrasında ne olacağının önemi yoktu o bir adım atmış ve adımının tüm sonuçlarına katlanacaktı. Şanslıydı ki kendini yorgun hissetmiyordu ve hızlı bir biçimde yürümeye devam etti. Eğer bu hızla yürümeye devam ederse 1.5 saat sonra evin önünde olacaktı.

Aşkın mezarı 16

Şarkıdaki adam uzun zamandır bekliyordu. Bu beklemede yaşlanmış, yorulmuştu. Daha fazla dayanamayacak gibi hissediyordu. O adamı bulup ona neden beklediğini sormak istese de sorusunun cevabı şarkının içine saklanmıştı "Beklemek en güzel yoluydu yaşamanın." Beklemek nasıl güzel bir yol olabilirdi ki yaşamak için. O da bekliyordu hatta ne beklediğini bile bilmiyordu ama beklemek ona acı veriyordu hep. Beklemek acı çekmenin en güzel yolu olabilirdi belki ama fazlası mümkün değildi.

Şarkı çalmaya devam etti. Adam ise şarkıdaki kişinin profilini çizmeye devam etti. Daha önce tanışıp tanışmadıklarından emin değildi. Emin olsaydı eğer profili tamamlayabilirdi. Belki şarkıdaki adam onu rüyasında görmüştü. Gerçekte de görme ihtimali vardı ama o ihtimal daha düşüktü. Sonra adam onu gördükten sonra hayatı boş verdiğini söylüyordu. Demek ki onda nasıl bir etki bıraktıysa adam kalan her şeyi bırakmıştı. Demek ki o kişi hayatın ötesindeydi.

O kişi gerçek olamazdı bu yüzden. Onun tanıdığı, bildiği, gördüğü kimse bu etkiyi bırakmamıştı onda. Eğer o kişi gerçek değilse adam neden böyle hissediyordu. Deliydi belki ama deliler şarkı yazabilir miydi? Belki başka biri delinin şarkısını yazmıştı? Sahi insan nasıl böyle bir şarkı yazabilirdi ki? Demek ki o insanlar çok daha üstündü ve insanlık gerilemişti. İnsanlık neden gerilerdi ki?

İşin garibi şarkıyı anlatılanların hiçbirini bilmiyordu. Beklemeyi biliyordu evet ama diğer şeyleri bilmiyordu. Ona hiç anlatılmamış, hiçbir yerde yazmamıştı bunlar. O zaman şarkı var olmayan bir şeyleri anlatıyordu. Hayali bir şarkıydı belki ama o kadar gerçek geliyordu ki ona bunun hayali olduğuna inanmak oldukça zordu.

Aynı şekilde bir diğer soru adamın kimi beklediğiydi. Bir erkeği mi yoksa kızı mı bekliyordu? O kimseyi beklememişti. Bir erkeğe yazılması mantıksızdı. Bir kıza yazılması daha mantıklıydı ama insan neden bir kızı beklerdi ki? Onların birbirinden hiçbir farkı yoktu ve sadece sevişme işine yararlardı. Bunu çok iyi biliyordu zamanında yatağını birçok kızla paylaşmış ve sonrasında onları bir daha görmemişti. İnsan neden bir kızı beklerdi ki? Hatta o kız için hayatı boş veriyordu. O kız ona neler sunacaktı acaba? "Sen cennete açılan bir kapıydın" sözünde ise cennet diye bir kavram vardı ve ne kadar araştırırsa araştırsın onu bulamıyordu. Ne vardı cennette, cennet neresiydi? Sözlere baktığı zaman ise cennetin çok güzel bir yer olduğunu tahmin edebiliyordu. Demek ki kızı bulduktan sonra o çok güzel yere gidecekti adam.

Demek ki adam o güzel yere gitmek için kıza ihtiyaç duyuyordu. Şimdi ona daha mantıklı geliyordu ama şarkı bu düşüncenin gerçek olmadığını söylüyordu ona. Öyle birini bulmasının mümkün olmadığını söylüyordu kendine. Belki o kız başka bir gezegenden gelmişti. Kendilerinden daha üstün bir topluma aitti o. Bir uzaylının yanına gelme ihtimali oldukça düşük bir olasılıktı ama bu açıdan baktığı zaman belki onun yanına da gelebilirler diye düşündü. Bu düşünce bile onun yüzünü güldürmeye yetti kıza bir süre için.

Yapacağı başka bir şey yoktu. Bir uzaylıyı beklerdi o da. Çünkü şarkıdakiler gerçek dışı geliyordu ama içindeki seslerden birisi bunun tam tersini söylüyordu. Avize bile ona yanıldığını söylemişti. Avizeye güvenemeyeceğini çok iyi biliyordu ama o an inanmak istiyordu.

Şarkıyı birkaç kere daha dinledikten sonra onu müzik çalarına attı ve sokağa çıkmaya karar verdi. Zaten gece yaklaşıyordu ve sokaklar boş olurdu. İnsanlar eğlenme mekanlarında olduğu için boş sokaklarda rahatlıkla hareket edebilirdi. Hem belki uzaylı kız onun yanına gelirdi veya şapkalı adamı tekrar görürdü ve başka bir disk alabilirdi ondan.

Bunun için önce yemeğini yedi ve ardından kısa bir duş aldı. Güzel elbiselerinden giydi. Siyah bir tişört ve siyah bir pantolon giydikten sonra evden çıktı. Evden çıkmadan önce avize ile göz göze geldi ve "onu bulacağım" dedi.

Evden çıktıktan sonra yavaş adımlarla ilerlemeye başladı. Giderken önceki seferlerin aksine etrafını inceliyor  ve uzaylı bir kız arıyordu. Acaba uzaylı bir kız neye benzer diye düşündü yürürken. İnsana benzeme olasılığı oldukça düşüktü. Farklı görünürse siyahlı adamlar onu alırdı. Belki de kılık değiştirebiliyorlardı. Kendini farklı gösterebilen bir cihaz oldukça mümkündü. Ancak böyleyse onu tanıyamazdı. Belki de tanıyabilirdi eğer uzaydan geldiyse diğerleri gibi bakmazdı etrafa. Gözlerinde bir anlam olurdu onun.

Sahile ulaştığında hiçbir uzaylı görmemiş olmanın getirdiği hayal kırıklığı ile karşılaştı. Ancak yapacak bir şey yoktu. Zaten onunla karşılaşması çok düşün bir ihtimaldi. Deniz kenarında her zaman oturduğu bankın üzerine oturdu ve geceyi seyretmeye başladı. Beyaz ay gökyüzünde yükselmeye başlamıştı ve kırmızı ay ise onun biraz gerisindeydi. Onun ışığı gökyüzünü kırmızıya boyamaya başlamıştı çoktan. Siyah ayı ise her zaman olduğu gibi göremiyordu. Aslında en çok onunla konuşmak istiyordu ama siyah ayı göremediği için onunla konuşması çok doğru olmazdı.

Bu sefer kırmızı ayla konuşmaya karar verdi. Belki onun anlatacağı farklı şeyler vardı. Konuşma konusu elbetteki şarkı ve bilinmeyenleriydi. İlk sorusunu düşündü ay gökyüzünde belirene kadar. Kırmızı ay artık görebildiği zaman ilk sorusunu sordu "O şarkıdaki anlatılanlar gerçek mi yoksa başka bir yalanı mı dinledim ben?"

Aşkın mezarı 15

Adam disk ile uğraşmaya devam ederken bir diğer taraftan da işleri ile ilgileniyordu. Evden çalıştığı için iki işi aynı anda yapabiliyordu ancak bu onun için zaman kaybetmek demekti. Zaman geçtikçe şarkıyı daha fazla anlamaya başlamıştı. Onu daha fazla hissettikçe içinde yeni dünyaların yaratıldığını hissediyordu. Sanki hiçken bir olmaya yaklaşıyordu. Bir olmak ne demekti onun için. Kendini tanımak belki, kendini anlamak veya hayatı anlamak. Hangisinin doğru olduğunu bilmiyordu ancak bildiği tek şey daha az eksik hissediyordu. İçindeki boşluk azalmaya başlamıştı.

Şarkının ne anlama geldiğini tam olarak bilemiyordu ancak ondaki yansımaları bambaşkaydı. Hayatının yalan olduğunu söylüyordu. Sanki şimdiye kadar aradıkları o şarkının içindeydi. "Seni sonsuza kadar bekleyeceğim" diyordu şarkıda. Bir insan niye başka birisini sonsuza kadar beklerdi ki? Bu sorunun cevabını bilmiyordu. "Ben hep seni aradım" diyordu şarkının başka bir yerinde. İnsan neden başka birisini arardı ki? Şarkı bilinmezlerle doluydu ve bu bilinmezler onun canını yakıyordu. Sanki içindeki dünya paramparça oluyor ve tekrardan yapılıyordu.

Parçalanan bir şey nasıl birleşebilirdi ki? İşin ilginç tarafı ise tekrardan birleştiğini hissediyordu. Şarkıdaki adam hep onu aramış olsa da hala bulabileceğine inanıyordu. Bu nasıl bir inançtı ki onun yokluğunda bile devam ediyordu. Kendisi inanmayı bırakalı uzun zaman olmuştu. Ancak şarkıyı dinlerken tekrardan inanmaya başladığını hissetti. Beklediği şey her ne ise onu bulabilirdi belki de ama önce neyi beklediğini bulması gerekiyordu.

Yazılımla uğraşırken şarkı eksik bir şekilde olsa da tekrar ediyordu ve her tekrarda kendini daha iyi hissediyordu. Şarkı hüzünlüydü ama içindeki umut bir güneş gibi açmıştı. Daha sonra ağaçlar yeşillenmiş, çiçekler açmış ve kuşlar ötmeye başlamıştı. Oysa eskiden kurumuş bir ormandı onun yüreği. Hiç çiçek olmamış, kuşlar hiçbir zaman şarkı söylememişti. Şimdi ise her şey çok farklıydı ve o ne yapacağını bilmiyordu.

Bilmemek belki de en büyük zorluktu hayatında ki o hiçbir şeyi bilmediğini düşünüyordu. Ancak öğrenmeye başladığını hissetti. Hep aradığı soruların cevaplarını bulabilecekmiş gibi hissetti bu sürede. Önce aradığı soruların ne olduğunu öğrenmeliydi.

Kendi içinde dalgalanmalar yaşıyordu. Her yeni duygu sorularla beraber geliyordu ve her soru onu tekrardan mezarlığa geri götürüyordu. Daha sonra şarkı tekrar çalmaya başlıyor ve kendini mavi çimlerde buluyordu. Mavi çim olmazdı gerçekte ama bu şarkının gerçekliğinde her şey mümkündü. Belki de gerçek olan şarkıydı ve mavi çimler mümkündü. Eğer gerçek olan şarkıysa kalan her şey sahteydi.

Sahtelikler içinde yaşadığını her zaman biliyordu ama şu an sahteliğin ne kadar büyük olduğunu daha iyi anlıyordu.Yaşadığım her şey bu an içinmiş dedi kendine. Hatta biraz yüksek sesle söylediği için avize konuşacak gibi oldu ama bunu yapmadı. Avize konuşmazdı sonuçta. Sadece bir an için adamla göz göze gelmiş ve ona "beni hiç dinlemedin" demişti. Avizeyi dinleseydi eğer herkes gibi olurdu ve bu şarkıyı asla duymazdı. Bu yüzden avizeyi bir kenara bıraktı ve şarkıyla ilgilenmeye devam etti.

Yazılımı tam anlamıyla ayarladıktan sonra gözlerini kapattı ve şarkıyı dinledi. Şarkıda bir adam birisini bekliyordu. Mavi çimlere oturmuş ve gözlerini hiç kapatmıyordu. Adam perişan haldeydi. Belki de uzun zaman boyunca yürümüştü ve artık daha fazla yürüyemiyordu. İnanması için hiçbir sebep yoktu ama o inanmaya devam ediyordu. Elinde ona vermek için bir şey tutuyordu. Elbet ona ait olanı gelip alacaktı. Kalbini verecekti ona.

Kalbini vermenin ne demek olduğunu merak etti bu sürede. Kalbini verirse insan ölürdü. Ancak şarkıya göre insan kalbini verdikten sonra ölür ve yeniden doğardı. Başka birisi olurdu belki de tekrardan hayata dönerdi. Hangisinin gerçek olduğunu bilemedi. Hangisinin gerçek olduğunun bir önemi yoktu. Sadece müziği dinliyor ve şarkının onu götürdüğü yerlere gidiyordu.

Şarkıyı birkaç kere daha dinledikten sonra kendine bir kahve yapmak için ayağa kalktı. Mutfağa gittiğinde suyu ısıtmaya başladı ve bardağa kahveden koydu. Yine kahveyi bolca koymuştu çünkü onun uyumaması gerekiyordu. Bu esnada aklına bir soru geldi "Şapkalı adam kimdi?" "O şapkalı adam konserdeki kişiyle aynı mıydı? yoksa birden fazla şapkalı adam mı vardı?" "O adam niye ona yardım etmişti?" "Nasıl bir çıkarı vardı bundan?" "Acaba diski o da dinleyemiyordu da dinlemek için böyle yapmıştı?" "Ancak o kadar samimi gelmişti ki onun böyle şeyler yapmayacağını düşünüyordu?"

Başka bir soru daha geldi aklına "Acaba şapkalı adamda başka disk var mıydı?"

Kahvesini bitirip bilgisayarının yanına geldiğinde şarkıyı dinlemeye devam etti. Bu esnada başka disklerin olup olmadığı sorusu zihninde dolaşıyordu. Eğer varsa onları bulması gerekliydi ancak acelesi yoktu ve şarkıyı dinlemeye devam etti. Önce onu anlamalıydı.

Aşkın mezarı 14

Çalan şarkı onda bambaşka duygular uyandırmıştı. Hiç birinin adını bilmiyor, onları tanımıyordu ama hissettiği duygular çok başkaydı. Hala şarkıyı tam anlamıyla dinleyemiyordu. Hızı tam anlamıyla ayarlayamıyor, diskin üzerindeki iğne doğru sesi çıkartamıyordu. Adamın söylediği bölümü tam anlayamasa da çok farklı hissediyordu. Hayatında ilk kez yaşadığını hissetmişti.

Gözlerini kapatmış ve koltuğuna yaslanmıştı. Sanki eksik bir şarkıyı dinlerken notaların arasında dolaşıyordu. Sanki bir şey tüm bedenini dolaşıyordu. Sanki birisi kanına bir madde enjekte etmiş ve o madde tüm damarlarında geziniyordu. Bu diski dinlemenin bir yolu olmalıydı. Hayatındaki her şey olmuştu o disk. Kalan her şey anlamını kaybetmişti. Şimdiye kadar yaşadığı hayatın anlamı olmadığını düşündü. O an tek istediği şey o müziği anlamaktı.

Ancak bilmediği çok şey vardı ve onları öğrenmek için önce diski tam anlamıyla dinleyebilmeliydi. Hissettiği kadarıyla şarkıda hüzün vardı ama hüznün yanında başka bir duygu daha bulunuyordu. İşte tanımadığı o duyguydu. O duyguyu öğrenmeliydi. Sanki zifiri bir gecede açan güneş gibiiydi o duygu. O bölümü dinlerken tüm sorular kafasından uçuyordu.

Bir saate yakın bir dinlemenin ardından aklına bir fikir gelmişti. Eğer diski yazılıma aktarabilirse orada istediği gibi oynayabilirdi. Sadece biraz karışık bir yazılım yazmalıydı. Diskin hareket hızını, iğnenin kalınlığını değiştirebileceği ve iğnenin çizgilere değmesini canlandırabileceği bir yazılıma ihtiyacı vardı. Ayrıca diskin fotoğrafını çekeceği için yazılımın çizgileri ayırt etmesi gerekiyordu.

Şarkı çalmaya devam ederken bilgisayarının başına geçti ve yazılımını yazmaya başladı. İlk önce diski tanımlaması gerekliydi. Bunun için fotoğrafını çekti ve bilgisayara aktardı. Daha sonra çizgilerin ses içeridiği bilgisini bilgisayara aktardı. Ardından bu çizgilerin nasıl aktif hale geleceğini ekledi. Daha sonra iğne özellikleri ve çeşitlerini ayarladı. En son olarak diskin dönme hızını değiştirebilmesi gereken özellikleri ekledi.

Şansı vardı ki uyuması gerekmiyordu. Yine de yazılımı bitirmesi 2 gününü almıştı. Bu iki gün gün boyunca hiç uyumamış ve sadece kahve ile beslenmişti. Bazı zamanlar atıştırmak için dolaptan bir şeyler alıyor ve yazılımla uğraşırken onları yiyordu. Kaç tane kahve içtiğini bilmiyordu ama içtiği kahvenin fazlalığını kahve stoğundaki azalma sayesinde anlayabilirdi.

Yazılımı bitirdiğinde arkasına yaslandı ve derin bir nefes aldı. İçinde büyük bir korku vardı. Ya yazılım çalışmazsa ne yapacaktı? Başka bir yöntem bulabilir miydi? Aradığı her şey o diskin içindeydi ve aradıklarına ulaşamama düşüncesi onu korkutuyordu. Bu korku yüzünden yazılımı çalıştırması birkaç dakikasını almıştı.

Yazılım çalıştığı zaman seste bazı hatalar fark etti. Öncelikle disk olması gerekenden çok hızlı dönüyordu. İlk olarak onu düzeltti. Daha sonra fark ettiği noktada iğne ayarlarında olan sorundu. Ses çok cızırtılı geliyordu ve bunu düzelmek oldukça zordu çünkü gerçek iğnenin neye benzediğini bilmiyordu. Sürekli olarak deneme yapması gerekliydi.

Her denemesinde ayarlaması gereken parametrelerin çokluğu ise bu sürenin uzun olacağı anlamına geliyordu. Bu yüzden düzeltmelere başlamadan önce kendine bir kahve yaptı. Bu esnada aklına diskin iğne ile olan temasında bir sorun olabileceği aklına geldi. Demek ki işleri daha da uzayacaktı.

Kendine bir ara vermek istedi. Bu sayede biraz daha mantıklı düşünebilirdi. Hem belki kahve iyi gelebilirdi ona şimdiye kadar hiç iyi gelmese de. Bir taraftan eksik şarkıyı dinliyor bir diğer taraftan gözlerini kapatıyordu. Aradığı her şey bir adım uzağındaydı ama o adımı bir türlü atamıyordu. Dünyayı parçalamak isteği o an düşmüştü zihnine. Elinde olsa kendi dahil her şeyi yok edebilirdi.

En kötü tarafı ise kendini başarısız hissetmesiydi. Aslında hissettiği duygu tam olarak istediği bir işi başaramamanın getirdiği boşluk ve acı ile birlikte umutsuzluk olarak adlandırılabilirdi. Ancak bu adlandırmayı yapmadı. İlk kez hissettiği duygunun tadını çıkardı her ne kadar tadı son derece acı olsa da onun için çok önemliydi bu deneyim. Bu diskte çok şey var diye düşündü.

Acaba o diskin çıkardığı sesler insan beynine etki mi ediyordu. Hatta sesle duygu transferi mi yapıyordu disk. Aslında böyle bir şey olsa çok güzel olabilirdi. Belkide eskiden bu teknolojiye insanlar sahipti ama o teknolojiye ne olmuştu. Diskin ne kadar eski olduğunu bilmediğine göre eski teknoloji şimdikinden nasıl daha iyi olabilirdi? Düşündükçe başka sorularla karşılaşıyordu ve bu soruların bir cevabı yoktu. Sorularla uğraşmayı bir kenara bırakarak kahvesinden bir yudum aldı ve ardından bir tane daha. Önünce uzun geceler olacaktı.

Aşkın mezarı 13

3. Bölüm

Adam evine geçmişti ve aldığı yuvarlak diski inceliyordu. Onu ne yapacağını bilmiyordu. Koltuğuna oturmuş ve elinde tuttuğu diske bakıyordu. İki yüzü de siyahtı. Bir yüzünde bir yazı ve diğer yüzünde ise sim siyahtı. Diskin çizgili olan bölümünün içinde bir şeyler saklı olmalıydı. Yani tek tarafı kullanılabilirdi diskin. Çizgiler ise içinde veri olduğunu gösteriyordu. Ancak o verilere nasıl ulaşabileceğini bilmiyordu.

Böyle bir teknolojiyi daha önce hiç görmemişti. Demek ki uzun zaman öncesine aitti ancak ne kadar önceye ait olduğunu bilmiyordu. O an için bunun bir önemi yoktu. O diski nasıl çalıştıracağı en önemli olan şeydi. Biraz daha inceledi. Ancak hiçbir yol bulamıyordu. Bir şekilde onu çalıştırmalıydı.

En önemli konu diskin içinde ne olduğuydu. İçinde her şey olabilirdi onun. Çizgileri incelediğinde bu yazılıma benzemediğini düşünmüştü. Demek ki onu çalıştıracak fiziksel bir cihaz gerekiyordu. Ancak nasıl bir cihaz onu çalıştırabilirdi? Parmağını çizgilerin üzerinde gezdirdi ama hiçbir şey olmadı. Demek ki onun çalışma biçimi farklıydı ve o yöntemi bulmalıydı. Diskin eski döneme ait olması da içindekileri daha fazla merak etmesini sağlamıştı.

O diski çalıştıracaktı ve onun neler sakladığını öğrenecekti. Aslında güneşin neler söylediğini duyabilseydi hayatının değişmek üzere olduğunu anlardı ancak güneşin sözlerini duymamış ve hayatının değişeceğinden bir haberdi. Zaten o değişimlere inanmazdı. Hatta değişimin ne anlama geldiğini bile bilmiyordu. Ona göre göre değişim her gün olan olayların dışında başka bir olayın olmasıydı ve kendi tanımına göre değişimin içindeydi.

Elinde tuttuğu diske sahip olduğu her şeymiş gibi bakıyordu. O diski çalıştırmak yaşamasının amacı olmuştu ve bu hayatındaki ilk amaçtı. Çizgiler diskin etrafında dönüyor ve diskin yüzeyini kaplıyordu. Bu açıdan baktığı zaman diskin üzerindeki veri miktarını tahmin edebiliyordu. Ancak bu veri miktarı oldukça azdı. Teknolojinin geri olmasına bağlamıştı bu durumu.

Eğer diskin üzerindeki çizgiler bir yazılım ürünü ise küçük bir yazılım  olurdu ancak yazılımla o çizgileri anlamlandırabilmek oldukça zordu. Demek ki disk yazılımla alakalı değildi. O zaman onu çalıştıracak bir mekanizmaya ihtiyacı vardı. Nedense o çizgilerin üzerinde dolaşan bir şeyin onu çalıştırabileceğini düşünmüştü. Eğer böyleyse o şeyi bulduğu zaman diski çalıştırabilirdi.

Diski incelemekle geçen birkaç saatin ardından diski yanına koydu ve sırtını koltuğa yasladı. Başını hafifçe kaldırarak avize ile bakıştı ve "Ne olur yardım et bana" dedi. Ancak her zaman olduğu gibi avizeden cevap gelmedi. Eğer avize konuşabilseydi ona kızacağını ve söyleneceğini çok iyi biliyordu. Bunu batmakta olan güneşin ışınları avizedeki lambaya çarptığında çıkan kırmızı ışıktan anlıyordu. Sanki avize onu engellemek istiyor, yapma diyordu. Ancak o avizeyi hiçbir şekilde dinlememişti.

Belki güneşi veya denizi dinleyebilirdi ama avizeye güvenemiyordu bir türlü. Zaten onlar konuşsa da duyamıyordu. Diskin üzerindeki çizgiler veri çizgileri ise onun çalışması için iki şeye ihtiyacı vardı. Bunlardan birincisi diskteki çizgilere temas edecek bir aletti. Diğeri ise diskin kendi etrafında dönmesini sağlayan bir mekanizmaydı. Eğer o mekanizma olmazsa diskin tamamını çalıştıramazdı. Diskin üzerinde bulunan parça diskin tamamında hareket etmeliydi. Ancak bu şekilde onu çalıştırabilirdi.

Diskin kendi etrafında dönmesini sağlamak daha kolaydı. Bir elektrik motoruyla bunu halledebilirdi. Elektrik motorunu yuvarlak bir levhaya bağlar ve bu sayede diskin dönmesini sağlardı. Ancak burada diskin dönme hızını ayarlayabilmesi gerekiyordu. Onun çalışmak için ne kadar hızlı dönmesi gerektiğini bilmediği için bunu yapmak için bayağı denemesi gerekiyordu. Ancak deneme yanılma ile başarabilirdi.

Sıra diski çalıştıracak parçaya geldiği zaman ise işi daha zordu. O parçanın fazla sert olmaması gerekiyordu. Eğer sert olursa diske zarar verebilirdi. Bunu yaparsa diski kullanılamaz hale gelirdi ve bunu istemiyordu. Bunları düşünürken diski kucağına koymuştu ve parmağını üzerinde gezdiriyordu. Eğer tahminleri doğru ise sivri bir cisim onu çalıştırmaya yarayabilirdi. Bu düşünceyi takiben tırnağını kemirmeye başladı ve tırnağının uç kısmını sivrileştirdi.

Tırnağını diskin etrafında döndürdüğünde bazı sesler duyduğunu sandı. Ancak sesler o kadar zayıftı ki onu duyması mümkün değildi. Daha sonra diski kulağına yaklaştırdı ve tırnağını etrafında döndürmeye başladı. Önce çok yavaş bir şekilde döndürdü. Bazı sesler duyuyordu ama onları anlamak için hala çok zayıftılar.

Demek ki ses çıkmasını sağlayacak sivri bir cisim bulacaktı ve onu diskin üzerine yerleştirecekti. Daha sonra disk kendi etrafında dönmeye başlayınca ses çıkacaktı. Ancak çıkan sesi güçlendirmek için o cihazı bir kolona bağlaması gerekiyordu. Tabi bu esnada diskin dönme hızını da elle ayarlayabilemesi gerekliydi. Doğru parçaları bulduktan sonra diski çalabilirdi. Bir şarkı vardı sanki diskin içinde ve o şarkı dinlediği hiçbir şeye benzemiyordu.

İlk olarak diski çalacak parçayı bulmaya karar verdi ve diski yanına bırakıp ayağa kalktı. Evinde o işe yarayabilecek bir şeyler olmalıydı. Bildiği tek şey ise o şeyin ince olmasıydı. İlk olarak iğne ile denedi ancak iğne çok sivriydi ve diski çizebilirdi. Böylece iğnenin ucunu biraz daha yuvarlaklaştırmaya karar verdi.

Onu yuvarlaklaştırmayı bitirdiği zaman daha net bir ses geldiğini fark etti. Daha sonra bir mikrofon aldı ve onu hoparlöre bağladı. Yani çıkan sesi bu sayede güçlendirebilirdi. İlk denemesinde iğneyi biraz hızlı gezdirmişti ve bu sebeple çıkan ses biraz hızlıydı. Biraz daha yavaş gezdirdiğinde ise çıkan sesin bir şarkı olduğunu anladı ve çalan şarkı şimdiye kadar duyduğu en güzel şeydi.


Aşkın mezarı 12

Kız evine doğru olan mesafeyi hızlı adımlarla katederken aklındaki tek düşünce o kağıtta nelerin yazdığı ile alakalıydı. Yıllarca başka bir yazıyı bulmak için beklemişti ve sonunda o yazı yanındaydı. Okumak için sabretmekte zorluk çekiyordu. Ancak dışarıdayken yazıyı açıp okuyamazdı. Okumaya başlarsa siyahlı adamlar gelir ve onu alırdı. Daha sonra yazıya bakar ve içinde uygunsuz şeyler yazıyorsa onu tarihten silerlerdi.

Bu yüzden eve gidene kadar beklemeliydi. Hayatında ilk kez zamanın bu kadar yavaş aktığını görmüştü. Evine 10 dakika kadar bir yol olmasına rağmen o yol ona bir ömürden daha uzun gelmişti. Zamanın göreceliği böyle olmalı diye düşündü. Hep okuduğu araştırdığı bir kurama ilk kez tanıklık etmişti. Elbette bu zamanın yavaşlaması ile alakalı bir durum değildi. Zamanı yavaşlatabilmek için ışık hızına yakın bir hızla yolculuk etmeliydi. O anki durumun tek sebebinin içinde olduğu psikoloji olduğunu çok iyi biliyordu. Hayatında ilk kez kalbinin daha hızlı attığını hissediyordu ve bu çok güzeldi.

Evine doğru giderken insanlardan kaçmadı, yolu uzatmadı onları görmemek için. Yolu uzatırsa eve geç kalırdı ve o yazıyı okumadan ölmek istemiyordu. Bu yüzden yanından geçen insanları umursamadı, hatta onları görmedi bile. Çantasını önüne almış ve sol eliyle ona sarılmıştı. Onun en değerli şeyi o çantanın içindeydi o an ve onu korumak için her şeyi yapardı.

Evine geldiği zaman basamakları atlayarak çıktı. O kadar heyecanlıydı ki anahtarı dış kapının kilidine sokmaya çalışırken oldukça zorlandı. Kapıyı açtığı zaman içeriye girdi ve kapıyı kapattı. Koltuğuna oturacak ve yazıyı okuyacaktı. Hızlı adımlarla koltuğunun yanına gitti ve oturduğu anda çantasını açıp yazıyı çıkardı.

Okumaya başlamadan önce kağıda göz gezdirdi. Kağıdın uzun yıllardır beklediğini düşündü önce. Bir zamanlar beyaz olan kağıt sararmış ve kenarları yıpranmıştı. Acaba kaç yüz yıllık diye düşündü. Aslında biraz uğraşarak onun kaç yaşında olduğunu bulabilirdi ancak kağıdı evden çıkarması siyahlı adamların gelmesi anlamına gelirdi ve bunu kesinlikle istemiyordu ve yazıyı okumaya başladı. Daha fazla dayanamıyordu.


""Oysa ben kapatmıştım kendimi. Kimseyle konuşmuyordum bu yüzden. Yapabilseydim bir çınarın gölgesine saklanır ve bir daha çıkmazdım oradan ama yapamadım. Bu yüzden kilitledim kalbimin kapılarını. Pencerelere tahtalar çaktım, kapıyı zincirledim kimse gelemesin diye. Kendi başıma kalırdım hep. Bu yüzden o da gelemeyecekti ama zaten inancım kalmamıştı olasılıklara. İhtimaller kalmayınca olmuyor, yapamıyor insan. Karanlık bir odadasın ve dışarıya çıkamıyorsun. Kimse yanına gelemiyor senin. Öyle ki gölgen bile terk ediyor seni.
Yalnızlığın kelime anlamını boş verelim şimdilik ve biraz da yalnızlığı inceleyelim. Yalnızlık etrafında kimsenin olmaması değildi aslında. Yalnızlık yanına gelecek kimsenin olmamasıydı. Tek kişilik bir ömürdü yalnızlık. Bende yalnızlığa gömmüştüm kendimi. Zaten kimsede gelmedi. Kimse gelip kapımı bile çalmadı. Oysa eskiden insanlarla doluydu yüreğim. Gelenler giderdi bir süre sonra ama başkaları geldiği için sorun olmazdı. O zamanlar kimsenin hayatımda kalmamasını yalnızlık sanırdım ama yanılmışım. Yalnızlık kimsenin gelmemesiydi aslında.
Mesela bir gün gelse birisi ve kapımızı çalsa. Ben yanlış gelmiştir diye kıpırdamasam ama o tekrar çalsa. Sonra kapının yanına gidip kim olduğunu ve ne istediğini sorsam. Çay içmeye geldim dese bana. Çay bayatlamış desem ona, çay günlerdir demleniyor. O önemli değil dese bana. Bahane arıyoruz ya hep bu sefer ona çay zaten bitmişti desem. O ise tekrardan demlersin dese bana o güzel sesiyle. Bahane aramaya devam edip ama hiç çayım kalmadı diye bir yalan uydursam ona. Çayını ben getiririm dese mesela. Ben kapıyı açıp açmama arasında kalsam ama söyleyecek bir yalanım da kalmasa.
Kapıyı açamam desem ona. Gülümsese. Ben burada hapisim desem ve o gülümsemeye devam etse. O gülümsediği zaman aydınlansa karanlık odam ve ben onu merak etsem. Neye benzediğini, nasıl göründüğünü merak etsem. Sonra kapıyı açamam, attım anahtarı desem ve o kapının kilidini açıp içeriye gelse. Hiçbir şey söylemeden mutfağa gidip çay demlese mesela. Kendi evi gibi hareket etse yüreğimin içinde. Sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi baksa bana. Onu yeni tanımama rağmen yıllardır beni izliyormuş gibi konuşsa.
Sonra çayımızı içsek ve o ayağa kalkıp burayı temizlemek lazım dese. Elimden tutum beni kaldırsa ve içeriyi temizlemeye başlasak. Pencerelere çaktığım tahtaları söksek beraber. Sonra yine çay içsek. Yaşadığım her şeyi ona ulaşabilmek için yaşadığımı düşünsem ve şükretsem çektiğim tüm acılara.
Sonra o gelse, elimi tutsa ve ben gitmeyeceğim dese." 
Hayaller çok garip aslında. Yüreğimin içine hapsetmişim kendimi ve bu karanlık dünyamda tek başıma kalmışım. Yalnızlığın kelime anlamının çok ötesini öğrenmişim bu evde ama bir gün oluyor ve birisi geliyor. Kapıyı çalmıyor ama. Kapıyı çaldığı zaman ne olacağını bilmiyorum. Zaten çalmıyor kapımı ama evimin, yüreğimin etrafında dolaşıyor. Öyle ki onun içeriye gelmesini istiyorum ama kapıları açacak cesaretim yok. Kapıları açtığımda yine canım yanarsa daha fazla dayanamayacağımı düşünüyorum. Keşke kapıyı çalsa diyorum hatta. O kapıyı çalsa ve çay istese benden. 
O kapıyı çalsa ve içeriye gelse. Sonra ezberlediğim tüm cümleleri unuttursa bana. İyi ki varsın dese mesela. 
Kalbimin kapıları kilitledim ben, pencerelere tahtalar çaktım. Bir zamanlar cümbüş yeri olan yüreğimi susturdum. O kadar susturdum ki yazı bile yazmadım. Yazmamak işkenceydi benim için ve yalnızlığım için bunu bile göze aldım. Ancak şimdi o kapının etrafında dolaşıyor ve ben onu içeriye almak istiyorum. Acaba gelip kapıyı çalacak mı? Yoksa sessizce gidecek mi yüreğimin kıyılarından. Bilmiyorum ve bu bilinmezlik benim canımı yakıyor. Belki de ismimi değiştirip yalnızlık yapmalıyım. Damarlarında yalnızlık dolaşan birisinin yapabileceği fazla bir şey yoktu aslında. "

Yazıyı okuması oldukça uzun sürmüştü aslında. Bunun nedeni okuduklarını anlamaya çalışmasıydı. Yazı kendini anlatıyordu ancak yazının devamını anlama şansı yoktu. Neden başka birisinin gelmesi önemliydi? Neden kalbini kapatmıştı? Neden o kişi içeriye girmekte bu kadar ısrarcı? Neden diğeri onu almamaya çalışıyor? Anlamı neydi o duyguların?

Aklından yüzlerce soru geçerken bildiği tek bir şey vardı yazı ona iyi gelmişti. Uzun zamandan sonra ilk kez kendini iyi hissediyordu ve bu bile çok önemliydi. Okurken gözlerinden aşağıya doğru bir sıvının aktığını fark etmişti. Neden böyle olmuştu ki? Yazının içinde zehir mi vardı ama bunun zehirden olmadığını biliyordu. Peki neden böyle olmuş, yazıyı okurken gözlerinden sıvılar akmaya devam etmişti. İlk kez böyle bir şey gelmişti başına ve ne yapacağını umursamıyordu. Sadece yazıyı umursuyor ve onu anlamaya çalışıyordu. 

Yalnızlık ne demekti acaba? Okuduklarına ve anladıklarına göre yalnızlık onu anlatan bir kelimeydi. Demek ki böyle hisseden insanlara yalnızlık deniyordu. Demek ki yalnızlık insanlara verilen bir isimdi ama böyle olması mantıksızdı. Damarlarında yalnızlık dolaşan birisi olduğu için ismini yalnızlık yapmalıydı. Acaba yalnızlık kanın içinde dolaşan bir şey miydi? Böyle de olamazdı. Yalnızlık bir durum olmalıydı. Yanına gelecek kimsenin olmaması demişti yalnızlık için. Demek ki onun yanına gelecek kimse olmadığı için yalnızlıktı o. 

Ancak yazının kalan kısımlarını anlaması zaman alacaktı. Çünkü her cümle başka bir soruyu beraberinde getiriyordu. Tekrar ve tekrar okudu yazıyı ama anlamamaya devam ediyordu. İnsanın yüreğine gelmesi veya gelmemesi ne demekti? Orada yazanların hiçbir karşılığı yoktu. Bu yazının neyi anlattığını anlayamıyordu. Bir süre sonra yazıyı yanına koyup gözlerini kapattı. Farkında değildi ama içinde yeni dünyalar yaratılmaya başlamıştı.

Aşkın mezarı 11

Aradığı sayfayı bulamadığı için o kadar kızgındı ki her yeri paramparça etmek istiyordu. İlk olarak kitaplığını duvara vurarak parçalamak ardından duvarları yıkmak ve enkazın altında kalmak istiyordu. Ancak bunların hiçbirini yapabilecek kadar güçlü değildi. Eğer gerçekten o kadar güçlü olsaydı gezegeni yerle bir edebilirdi ki o gezegende onun için hiçbir şey yoktu.

Böyle bir hayat nasıl değişebilirdi diye sordu kendine. Yatak odasını büyük bir hızla terk etmiş ve oturma odasına geçmişti. Avize ile göz göze geldiği sırada sormuştu bu soruyu ama avize her zaman olduğu gibi hiçbir cevap vermemişti. O sessizliğini hiç sevmiyordu, konuşsaydı onun için çok daha iyi olurdu ancak avize konuşmazdı. Zaten hiçbir şey konuşmuyordu onunla. Bir çokların söyleyecek bir kelimesi bile yoktu. Bu yüzden sevmiyordu insanları.

Kendisi de konuşamıyordu aslında. Söyleyecek kelimeleri yoktu ama konuşmaya çalışıyordu. Durmaksızın kelimeleri araştırıyordu. Beklemek diyordu yazıda, o beklemenin ne demek olduğunu biliyordu. Bilmemesi daha iyiydi belki de ama herkes gibi olmak istemediği için başka bir şansı yoktu.

Evde kaldığı süre boyunca katlanarak artan düşüncelerinden dolayı kafasının patlamak üzere olduğunu düşündü. Belki de evden bir süre uzaklaşmak iyi gelebilirdi yani iyi gelmesi gerekiyordu ama bu hiçbir zaman işe yaramamıştı. Elbiselerini seçerken fazla zaman kaybetmedi, makyaj yapmadı. Yanına hiçbir şey almadan çıktı evden. Belki hayatını değiştirecek olay dışarıda olacaktı.

Evden çıktıktan sonra etrafına baktı. Hangi yönü seçmesi bir değişikliğe sebep olmayacaktı. Bu yüzden etrafına bir kere daha baktı ve sahile gitmeye karar verdi. Belki denize bakmak ona iyi gelebilirdi ama hiçbir zaman denizi görmek ona iyi gelmemişti. Yine de milyarda bir bile olsa o ihtimali denemeliydi. Belki de denize bakmanın ona iyi gelme ihtimali hayatının değişme ihtimalinden çok daha büyüktü ama bunu umursamadı ve denize doğru kısa ama hızlı adımlarla ilerledi.

Etrafında gördüğü kimseyi tanımıyordu aslında, kimseyi merak etmiyordu. Herkes yanından uzaklaşıyor ve kayboluyordu. Aynı kişiyi iki kez görse onu tanıyamayacağından emindi. Bu yüzden sadece önüne baktı ve etrafını hiç umursamadı. Denizi görmek istiyordu. Güneş batmaya hazırlanıyor olmalıydı. Belki gökyüzü kırmızıya bürünürdü. Severdi gökyüzünün kırmızılığını ama o kırmızı ona başka şeyler hatırlatırdı. Kırmızı kötü bir renkti ona göre. Tüm gece klüpleri, barlar kırmızı renkliydi. Kırmızı anlamsız insanların rengi diye düşünürdü hep ve bu yüzden kırmızıyı sevmezdi. Ancak gökyüzü insanlar gibi olmamalıydı. Bu yüzden gökyüzünün kırmızısını daha fazla severdi.

Eviyle deniz arasında fazla bir mesafe yoktu. Sadece biraz yürümeliydi ama o fazla insanla karşılaşmamak için yolunu uzatmıştı. Böylesi daha güzeldi yoksa insanların yüzlerindeki anlamsız ifadeyi gördükçe beyninde düşüncelerin sayısı artıyordu.

Sahile ulaştığı zaman boş bir banka oturdu. Biraz dinlenmek iyi gelebilirdi ona ve denizin sonsuzluğunu seyretmeye başladı. Gökyüzü hafifçe kızarmaya başlamıştı ve gün batana kadar orada kalabilirdi. Belki zihnindeki düşünceler azalmamıştı ama dışarıda olmak iyi gelmişti yani böyle olması gerekirdi. Kendinden uzakaşmak için nereye gitmesi gerektiğini düşündü ama öyle bir yer olmadığını fark ettiğinde denizin ona iyi gelmediğini fark etti.

Batmakta olan güneşle konuşmadı ama veya denizle de konuşmadı. Onların sessizliği canını sıkıyordu. Bu yüzden denizi seyretmeye devam etti ta ki birisi yanına oturana kadar.

Başını çevirip kimin oturduğuna baktığı zaman yanına oturmuş orta yaşlı, şapkalı bir adam gördü. Onu tanımıyordu herhalde boş bank yok diye düşündü ama tüm banklar boştu. Yine de konuşmadı onunla. Konuşmak en son istediği şeydi onun.

Konuşmayı şapkalı adam başlattı "İnsan denize doğru bakarken sonsuz olmak istiyor." Şapkalı adam cümlesini bitirdiği zaman kız onun düşüncelerini söylediğini düşündü ama hiç tepki vermedi. Ancak yaşlı adam konuşmaya devam etti "Başka yerlere gitmek istiyorum bazen. Kimsenin bilmediği bir yere gidip her şeyden uzak olmak istiyorum."

Şapkalı adam onun cümleleri ile konuşmaya devam ediyordu. Acaba yanında oturan adam gerçek miydi diye sordu kendine. Ancak cevabı bulabilmek için konuşması gerekiyordu. Zaten o hiç böyle şeyler görmezdi. Sadece siyahlı adam vardı ve o çok farklıydı. "Öyle bir yer var mıdır acaba?"

"Sanırım var. Geçen bir yazı bulmuştum ve orada başka bir dünyadan bahsediyordu."

Kız bu cümle karşısında heyecanlanmıştı "O yazıyı nerede? Okuyabilir miyim?" Konuşurken sesi heyecandan titriyordu. Öyle bir yazı gerçekten var mıydı?

"Elbette okuyabilirsin." Adam yanındaki siyah çantasını açtı ve bir kağıt çıkarıp kıza uzattı. Kız kağıdı aldı ve hızlı bir şekilde göz gezdirdi. Ardından bu bende kalabilir mi diye sordu ve şapkalı adamın hafifçe gülümsemesi ve başıyla onaylaması ile kağıdı çantasının içine koydu.

Yaşlı adama "şimdi gitmeliyim. Tekrar görüşmek üzere" diyerek ayağa kalktı. Yaşlı adamın çok yakında tekrar görüşeceğiz dediğini duymadı ve evine doğru hızlı ve büyük adımlarla ilerlemeye başladı.

Aşkın mezarı 10

Saatlerdir oturuyor olmasından dolayı bacakları uyuşmuştu. Her na kadar kahve yapmak için ayağa kalkmış olsa da tekrar oturduğu için değişen pek bir şey olmamıştı. Düşüncelerinin ağırlığı belki de tonlarca olsa da ayağa kalkması gerekiyordu ve oldukça zorlanarak da olsa ayağa kalktı. Evinde biraz dolaşması onu kendine getirebilirdi en azından bacaklarındaki kaslara yeterli miktarda kan ulaşırdı ve kendisi rahatlayamasa da bedeni bir parça da olsa normale dönebilirdi.

Evi büyük değildi. Bir tane oturma odası vardı ve bir tane yatak odası. Salonun küçük bir bölümünde yemek pişiriyordu. Zaten bütün evler onunki gibiydi. Herkes tek başına yaşadığı için evin küçük olması sorun olmuyordu. Zaten gece eğlenceleri bir günlük olduğu için daha büyük eve ihtiyaç yoktu. Bu yüzden evlerin neden bu kadar küçük olduğunu sorgulamadı bile. Onun için o kadar önemsiz bir konuydu ki düşünmeye bile gerek duymadı. Düşünmesi gereken daha önemli konular vardı ama onların ne olduğunu bilmiyordu.

Oturma odasının etrafında birkaç tur attıktan sonra pencerenin önüne geldi ve sokağa baktı. Şehrin griliğini görmesi ile tekrar geriye dönmesi eş zamanlı olmuştu. Şehri görmeye tahammülü bile kalmamıştı onun. Küçük adımlarla yatak odasına doğru gitti. Bir yatak ve bir elbise dolabından başka bir şey yoktu odasında. Birde kitaplarını içinde barındıran kitaplığı vardı. Fazla kitabı yoktu ama bulabildiği tüm kitapları alırdı ve genellikle hepsi uzayla alakalı olurdu.

Kitapların kapaklarına hızlıca göz gezdirdikten sonra gözlerini kapattı ve bu odaya ne zaman gelse yaptığı şeyi tekrar etmeye başladı. Kitaplıktaki tüm kitapları teker teker indirdi önce. Daha sonra sayfalarını hızlıca değiştirdi. Kitaplıktaki tüm kitaplar bittikten sonra kitaplığının arkasına ve yatağının altına baktı. Aramalarından memnun olmamış bir şekilde elbise dolabını açtı ve karıştırmaya başladı. Küçük bir kağıt nasıl ortadan kaybolabilirdi.

O kağıdı hep saklamak istemişti. Günlerden bir gün 7 veya 8 yaşındaydı. Çocuk evlerinden birisinden kaçmış ve sokakta dolaşmaya başlamıştı. Genelde çocuklar sokakta dolaşmadığı için insanlar ona farklı bakmıştı ama şanslıydı ki hiçbirisi siyahlı adamları çağırmamıştı. Sokakta dolaşırken bir adamın sokağın kenarında durmuş bir şeyler söylediğini fark etmişti. Elbette adamın ne söylediğini merak etmişti ve ona doğru yürümeye başlamıştı.

Adamın yanına yaklaştığında adamı elindeki bir kağıttaki bir şeyi okuduğunu görmüştü. Adamın okuduğu şeyleri daha önce hiç duymamıştı. O kadar farklıydı ki onun anlattıklarını bilmediğini anlamıştı. Öyle bir şey vardı ki yazıda kalan her şeyi unutmasını sağlamış ve onu başka bir diyara götürmüştü. Sonrasında siyahlı adamlar gelmiş ve o adamı almışlardı. Ona dair hatırladığı tek şey kahverengi bir şapkasının olduğuydu.

Adamı kollarından tutup götürürlerken şapkalı adam onunla göz göze gelmiş ve elindeki kağıdı onun önüne doğru atmıştı. O ise ayakkabılarını bağlayacakmış gibi yapıp yere eğilmiş ve kağıdı almıştı. Yerden aldığı kağıdı cebine saklamış ve oradan hızlı bir şekilde uzaklaşmıştı. Gidecek bir yeri olmadığı için çocuk evine gitmişti. Tek başına bir çocuk dışarıda yaşayamazdı en azından çocuk evinde diğer çocuklar ile birlikte olurdu.

Gece olduğunda uyumamış ve dışarıdan gelen loş ışık altında yazıyı okumuştu. Ne yazdığını hatırlayamıyordu aslında çünkü onu bulduktan 4 yıl sonra kaybetmişti ve ezberlemeye fırsat bulamamıştı. Daha doğrusu o yaşlarda ezberlemek aklına gelmemişti. Kaybedene kadar her gece yazıyı tekrardan okuyup anlamaya çalışıyordu ancak orada yazanlar anlam sınırının çok ötesindeydi.

Sadece birkaç cümleyi hatırlıyordu o yazıda "Biz en çok beklemeyi severdik" bunlardan birisiydi. Bir diğeri ise "Şimdi hiç görmediğim bir sokağın hiç bilmediğim bir yerindeyim ve beklenen gelmediği sürece tüm sokaklar aynı gelir insana" yazıyordu. Bu cümleleri unutmamıştı, unutamazdı zaten. Yazıyı ilk bulduğu andan itibaren beklemeye başlamıştı. Belki yazıyı yazan neyi beklediğini de yazsaydı o da bilebilirdi. Bu yüzden neyi beklediğini bilmeden bekliyordu o. Özellikle son yıllarda bekleme hayatının en önemli parçası olmuştu.

Teleskobuyla gökyüzüne bakarken de beklerdi o. Daha önce görmediği bir şey görmeyi bekliyordu ama içinde olduğu durum bundan çok ötedeydi. Neyi beklediğini bilmiyordu o ve bu yüzden bekledi şey her ne ise onu gördüğü zaman tanıyamamaktan korkuyordu. Bu korku onu bitiriyor, diğerlerinden ayrı bir noktaya sürüklüyordu. Geride kalanların en ufak bir beklentisi olmadığını çok iyi biliyordu bu yüzden onlarla paylaşacak hiçbir şey bulamıyordu. Her şey anlamsız geliyordu ona.

O yazıyı bulma arayışı yine başarısızlıkla sonuçlanmıştı. İşin kötü tarafı ise onu nerede kaybettiğini bilmemesiydi. Belki o yazıyı bulsa bazı soruları cevaplanırdı ama o sorularla yaşamaya devam ediyordu. Hatta sorular her geçen gün artıyordu. Artan soruların cevaplarının olmaması ise onu çıkmaz bir yola sürüklüyordu.

Tek başına yaşamaya çalışıyordu. Aslında herkes tek başınaydı ama onun konumundaki farklılık cevaplara ulaşabilmesi için başka birisinin yardımını gerekli kılıyordu ama kimsenin ona yardım edemeyeceğinden emindi. O kadar emindi ki kimse ile konuşmuyor ve onları yok sayıyordu. Kimse ile konuşmadığı zaman daha iyi yaşadığını fark etmişti. Böylelikle insanlardan uzakta, defteriyle ve avize ile sohbet etmeye başlamıştı. Defteriyle arası güzeldi ama avize onu çok sorguluyordu. Bazen dayanamıyor ve evinin ışıklarını kapatıyordu onu susturmak için.

Aşkın mezarı 9

Düşünme sırası yine değişmiş ve siyahlı adamın ona bıraktığı nota dönmüştü. Her şey nasıl değişebilirdi ki hiçbir şeyin değişmediği bir hayatta? 27 yıldır yaşıyordu kız ve şimdiye kadar en ufak bir değişiklik bile görmemişti. Değişikliğin nasıl bir şey olduğunu bile bilmiyordu aslında. Olağanın dışında olan bir olay diye düşündü, evet değişikliğin tanımı bu olmalıydı. Ancak kendine sürekli tekrar ettiği gibi hiçbir şey değişmiyordu ve bunu görebilen birisinin olduğuna inanmıyordu.

Kısa bir düşüncenin ve peşi sıra gelen soruların ardından tekrar aynı noktaya geliyordu "her şey nasıl değişebilirdi?" Bekle demişti ona siyahlı adam. Hep bekliyordu o neyi beklediğini bile bilmeden. Arabaların geçmediği bir yerde onu istediği yere götürecek bir araba bekliyordu o veya yanından geçen hiçbir araba onu istediği yere götüremezdi. Sahi nereye gitmek istiyordu o?

Zaten onun için nereye gideceğinin pek önemi yoktu en azından şimdilik yoktu. Önemli olan hayatının ne zaman değişeceğiydi. Ayrıca nasıl değişeceği de önemli bir konuydu. Elbette ona acı çektiren siyahlı adamın neden bu sefer ona farklı davrandığı da önemli bir noktaydı. Yoksa onu asla bitmeyecek bir beklentiye sokup daha fazla acı çektirmeye mi çalışıyordu. Bu soruların cevaplarını bilmiyor ve bilmediği her soru onu biraz daha derine sürüklüyordu.

Her halde o an en önemsiz sorulardan bir tanesi bacaklarının ve ellerinin neden kızarmış olduğuydu. En azından bu sefer duvar yerine bacaklarını yumrukladığı için şanslı hissediyordu kendini. Yoksa parmaklarının üst kısmı soyulacak, elleri ve duvarlar kan içinde kalacaktı. Neden bunları yaşıyordu bilmiyordu. Zaten bir sebebin olduğuna da inanmıyordu. Belki farklı olmanın bir bedeliydi yaşadıkları. Belki de farklı olan herkesin duvarlarla bazı yaşanmışlığı vardı. Farklı olan başka birisi var mıydı acaba sorusu zihninde fazla yer bulamayıp hızlı bir biçimde ortadan kaybolmuştu.

Ayrıca siyahlı adamın bıraktığı kağıtta beklemesi yazıyordu. Acaba beklemek kadar acı verici başka bir şey var mıydı diye düşündü. Zaten hep bekliyordu ama neyi beklediğini bilmiyordu şimdi ise bir farklılık bekliyordu ve beklemek en zor şeydi ona göre. Hele beklediğini bilmek oldukça yorucuydu.

Hala koltuğundan kalkmamasının sebebi elbette düşüncelerindeki yoğunluktu. Düşüncelerin ağırlığı olsa mesela koltuğu kırar, tabandaki duvarı parçalar ve arzın merkezine doğru yolculuğa başlardı. Şanslıydı ki düşüncelerin bir ağırlı yoktu yoksa uzayı bükebilir, zamanı paramparça edebilirdi.

Uzay ne kadar da garip geliyordu ona. Anlamaya çalışıyor, anlamak için uğraşıyor ama yapamıyordu. Ne zaman uzayı incelese onun sonsuz hiçliğine hayran kalıyordu. İçinde hiçbir şeyin olmadığı o kadar büyük bir boşluktu ki uzay anlamak mümkün değildi. Yıldızlar vardı, gezegenler vardı, karadelikler, süpersonavalar, amaçsızca gezinen astroitler ve bu kadar büyüklüğün içinde bir kum tanesi kadar bile olmayan bir gezegen ve sadece o gezegende yaşam vardı.

Düşündüğü zaman yaşamın sadece bu gezegende olması çok mantıklı değildi. Eğer başka bir gezegende yaşam varsa orada yaşamak istiyordu. Bir uzay gemisine binip milyarlarca ışık yılı öteye gitmek istiyordu. Aslında zamanı bükmeyi başarabilse mesafeleri kısaltabilirdi ama onu yapamadığı için milyarlarca ışık yılı uzağa gitmesi gerekiyordu. Elbette ömrü bu yolculuğun sonunu görmeye yetmeyecekti. Aslında ışık hızıyla yolculuk yapacağı için onun için zaman duracak ve ve o hiç yaşlanmayacaktı. Ancak ışık hızıyla yolculuk yapmak da mümkün değildi.

Durum böyle olunca koltuğundan kalkmıyordu. Nasıl olsa gidecek hiçbir yerin anlamı yoktu onun için. Zaten haftada 5 gün işe gidiyor ve yıldızları seyrediyordu. Kendini dinlediği o anı seviyordu ama geriye kalan zaman çok anlamsızdı. Ona kalsa uzayı sonsuza kadar seyredebilirdi. Bu yüzden evinin çatısındaki teleskop ile geceleri yıldızları seyrederdi. Yazılarındaki dünya da çok uzaklardaki bir gezegende geçiyordu bu yüzden.

Gece boyunca uyumazdı o. Uyumak anlamsızdı ona göre bu nedenle uyumazdı. Elbette bir noktaya kadar dayanabilir ve sonunda kendini uykuya bırakırdı. Aslında eskiden böyle değildi ama büyüdükçe uyumanın ne kadar anlamsız olduğunu fark etmişti. Uyumak hep kaçmak istediği bir hayattan kaçış yoluydu ama o yol elbette bitip geri döneceği için istemiyordu uyumayı. Hep uyumak isterdi mesela ve bir gün gün uyandığında her şeyin değişmiş olmasını düşlerdi.

Yine düşünceleri değişmek kelimesine ulaşmış ve siyahlı adamın bıraktığı not aklına gelmişti ve her şey tekrardan başlıyordu. Düşüncelerinden çıkmak için teleskobunun yanına gitmek istedi ama hava hala aydınlık olduğu için bu yapamazdı. Evindeki küçük teleskopla bunu yapmak pek mümkün değildi. Aslında kendini milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki bir gezegene gönderebilecek bir ışınlanma makinesi olsaydı onu kullanır ve giderdi ama bu da pek mümkün değildi.

Defteri alıp tekrardan mavi çimlerin yanına gitmeyi düşündü ama bunu yapacak kadar güçlü hissetmiyordu kendini. Hele oraya gittikten sonra tekrar siyahlı adamı görmeye dayanamazdı. Büyük ihtimalle damarlarında çok hızlı dolaşan güçsüz bir damara fazla baskı yapar ve oracıkta beyin kanamasından ölürdü. Ölmek bir kurtuluş muydu diye düşündü bir süre boyunca. Sonra hiçbir şeyin olmadığı bir yerden hiçbir şeyin olmadığı başka bir yere gitmenin işe yaramayacağını hatırladı. Ne işe yarayabilirdi ki? Hayatında nasıl bir değişiklik olabilirdi.

O tekrardan beklemeye başladığı sırada aslında ömrü boyunca hep beklediğini fark etti. O gün televizyonda bir futbol maçı vardı ve onu izlemeye karar verdi. Bir bardak kahve alırdı ve belki kısa bir süre düşünmeyi bırakabilirdi. Kahve bir işe yaramalıydı şimdiye kadar hiç işe yaramamış olsa da. Hayatında bir şeyler değişecekse bu kahveden başlayabilirdi ama tabi ki istediği gibi olmadı ve televizyonda insanlar bir yerden başka bir yere koşuştururken o düşünmeye devam ediyordu. Ne kadar da anlamsız bir oyundu. Oyunun tek amacı insanları aptallaştırmak olması ne kadar da acıydı ve televizyonu kapattı.






Aşkın mezarı 8

Bu yüzden koltuğuna oturdu ve sırtını yasladı. Gözlerini kapattı ve ellerini iki yana bıraktı. Mavi çimenlerde olduğunu ve pembe tavşanın etrafta koşturduğunu hayal etti. Renklerin neden bu şekilde olduğunu bilmiyordu. Nedenleri umursamıyordu. Sadece oranın farklı olmasını istemişti. Normalde tavşanın ona yol göstermesi gerekiyordu ama bunu da önemsemiyordu. O dünya onun kendi başına kalıp dinlenebildiği tek yerdi.

Orada olmadığı zamanlarda beyni saçma sapan şeylerle doluyordu ve bunu istemiyordu. Zaten önceki gecenin etkileri hala üzerindeydi ve onlardan bir süre boyunca kurtulamayacaktı. Bu yüzden mavi çimenler onun tek kurtuluşuydu. Başka gidecek hiçbir yeri olmadığı için her çıkmaz sokakta kendini orada buluyordu. Ancak yazdıklarının bir sonu yoktu. Sonlarda ne olacağını bilmediği için sonları kurgulayamıyordu.

Mavi çimenlere oturuyor ve gözlerini kapatıyordu. Başka bir kaçış bilmiyordu eğer bilseydi bir saniye bile durmaz, giderdi. Ancak kaçış yolu bilmediği için koltuğundan bile kalkmıyordu. Hareket ederse her şeyin eskisi gibi olacağını düşünüyordu aslında ve eskisi gibi olmak gibi bir niyeti yoktu. Eğer eskisi gibi olmak saçma sapan şarkılar dinleyip, anlamsızca yaşamaksa onu istemiyordu. Hatta kendine söz verdiği zamandaydı. Bir daha yaptıklarını tekrar etmeyecekti. Zaten anlamı yoktu yaşadıklarının.

Bir anlam bulana kadar oturacak ve hiç yerinden kalkmayacaktı. Tabi bu mümkün olmayacaktı ama en azından hareket etmeyi en aza indirebilirdi. Eğer hareket etmek onun canını yakıyorsa kıpırdamadan durabilirdi. Teorik olarak kendi içine çekilip, mavi çimlerin üzerinde yaşayabilirdi. Sadece bunun için bolca sayfaya ve hiç tükenmeyen bir kaleme ihtiyacı vardı. Tek kurtuluşu olarak bildiği şey bile kurtulmasına yeterli gelmiyordu ve bu düşünce bakışlarındaki ışığın giderek azalmasını sağlıyordu. Neden her şey bu kadar saçmaydı?

Hayatında hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilmesine rağmen yine de bekliyordu. Neyi beklediğini bilmese de beklemeye devam ediyordu. En azından küçük bir farklılığın oluşması beklemeye değerdi ona göre. O beklemeye devam ederken odasında değişiklikler olmaya başladığını fark etti. Zaman gelmişti ve bundan kaçacak hiçbir yol yoktu. Koltuğunda biraz daha rahat bir şekilde oturdu ve içindeki korkunun büyümesine izin verdi.

Önce duvarındaki saatler erimeye başladı ve damlalar halinde yere döküldü. Odasında fazla renk olmamasına rağmen renkler sırasıyla odasını terk etti. Camlar kapandı ve içerisi karanlığa büründü daha sonra. Nereden geldiğini bilmediği bir ışık odasının ortasına vuruyordu. Duvarların hareket ettiğini hissettiğinde duvarlar içe doğru çökmeye başlamıştı. Çöken duvarların arka tarafında ise siyah bir hiçlik bulunuyordu.

İçindeki korku büyümeye devam ederken bu etkiyle soluk alış verişi hızlanmış ve nabız sayısı yükselmişti. Bir susuzluk isteği hissettiği zaman mutfağının yerinde olmadığını fark etti. Neden böyle olduğunu bilmiyordu. Mavi çimenlere istediği zaman gidiyordu ama şu an olduğu yer onun isteğine bağlı değildi. Sanki o ne zaman mavi çimenlerde kendini dinlense buraya geliyor ve eskisinden daha kötü oluyordu. Anlayamadığı şeylerin başındaydı bu durum. Mavi çimenlere gitmek için yazması yeterliydi ama şimdi yazmıyordu.

Aslında önce burası başlamıştı. Daha sonra dengeyi sağlamak için mavi çimenleri yazmıştı. Yoksa daha fazla dayanamaz, daha önce kendini bulduğu yüksek bir binanın tepesinde olurdu. Hissettiği tek duygunun korku olması onun hareket etmesine engel oluyordu. Yoksa kaçmayı deneyebilir veya o siyah boşluğa atlayabilirdi. Ancak saatlerdir aynı yerde oturması sonucu bacaklarını hareket ettirmek onun için oldukça zordu.

Tam bu esnada yıkılmış duvarlardan birinden içeriye bir adam girdi. Simsiyah giyinmişti ve yüzü belli olmuyordu. Elinde tuttuğu bıçağından kan damlıyordu ve damlayan kanın kokusu midesinin kalkmasına neden olmuştu. Kimin kanıydı o, yine kimin canını almıştı gibi sorular zihnine dolaştı. Şimdi onun canını almaya gelmiş olmalıydı. Onun için değişen bir şey olmazdı ama hayatla arasında çok ince bir iplik vardı.

Adam biraz daha yaklaştığı zaman cebinden bir kağıt çıkardı ve yere bıraktı. Daha sonra adam hiçbir şey söylemeden yokluğun içinde kayboldu. Adam gittikten sonra kız yerdeki kağıdı aldı ve okumaya başladı. Gariptir ki sadece bir cümle yazıyordu kağıtta. "Bekle, yakında her şey değişecek."

Genelde bu şekilde olmazdı. Siyahlı adam onu defalarca kez bıçaklar, işkence ederdi ama bu sefer her şey değişecek demişti. Bunu anlaması mümkün değildi, anlamaya da çalışmadı. Nasıl değişebilirdi ki onun hayatı. Her şeyin aynı olduğu bir yerde nasıl farklılık oluşabilirdi. Yapacak bir şey olmadığı için beklemeye devam etti.

Evin kalanı da yıkıldığı zaman kendini yokluğun ortasında buldu. Düşüyordu ve bu düşüşün sonu evi olacaktı. Evine geldiği zaman hala koltuğunda oturduğunu gördü demek ki bu sefer etrafa saldırmamıştı. Sadece bacaklarının üst bölümünün kollarının acıdığını fark etti ve bacaklarına baktı. İki bacağının üstü kızarmıştı ve parmakları aynı kırmızılıktaydı. Ne olduğu belliydi, düşünmeye gerek bile yoktu.


Aşkın mezarı 7

İkinci Bölüm

Kız evinde oturuyor ve boş gözlerle duvarı seyrediyordu. Yerinden kalkmak ona zor geliyordu. Hele hareket etmek o an için yapması çok mümkün değildi. Kendine sorduğu tek bir soru vardı "Neden yaptım?"

Hatırlamamak istiyordu ama bunu başarması mümkün değildi. Geçen gecenin hatıraları zihnini tamamen doldurmuştu. Başka bir şey düşünemiyor, hareket bile edemiyordu. Düşünmemenin bir yolunu da bilmiyordu. Bilse o yöntemi uygular ve düşüncelerini yok ederdi.

Gece bir konsere gitmişti. Çok ünlü bir DJ gelecekti ve onu dinlemek istemişti. Aslında müzikleri anlamıyordu ama zaman öldürmek için güzel bir seçenekti. Konser başlamıştı ve kısa bir süre sonra içeriye giren siyahlı adamlar şapkalı bir adamı alıp götürmüştü. Her zaman çıkardı siyahlı adamlar ve birilerini götürürdü. Neden bunu yaptıklarını bilmezdi sadece götürdükleri kişi bir suç işlemiş olduğu bilinirdi ama ne yaptıkları açıklanmaz ve götürdükleri kişi bir anda ortadan yok olurdu.

Sevmezdi siyahlı adamları, aslında sevmediği çok şey vardı ama listelemeye kalksa kendisinin de götürülebileceğinden korkardı. Siyahlı adamlar gittikten sonra ortam eski haline dönmüştü ve insanlar eğlenmeye devam ediyordu. Herkes piste çıkmış ve dans etmeye başlamıştı. Keyif aldığı söylenemezdi onun. Dans etmeyi de sevmezdi hele müzikten hiç zevk alamıyordu. Durum böyle olunca biraz daha oturup kalkmayı düşünüyordu.

Daha sonra yanına bir adam gelmişti. Kim olduğunu bilmiyordu onun, büyük ihtimalle bir daha onu göremeyecekti. Adam yanına yaklaştıktan sonra onu dansa kaldırmıştı. Bir süre boyunca onunla dans etmiş ve birbirlerinin bedenlerini keşfetmişlerdi. Zaten neler olduğunu çok fazla hatırlamıyordu. Damarlarında dolaşan alkol onun hatırlamasına engel oluyordu. Önemi de yoktu yaşadıklarının, onun için bir anlamı olmasa da herkes böyle yapardı.

Dans biraz daha devam ettikten sonra bir eve geçmişlerdi. Fazla uzun sürmeyen bir öpüşmeden sonra elbiselerini çıkarıp yatağa uzanmıştı. Adam ise onun üstüne çıkmış ve hareket etmeye başlamıştı. Hatırladığı tek şey hiç bir şey hissetmemesiydi. Adam ise aldığı zevkin etkisi ile garip sesler çıkartıyor ve bunlar kıza komik geliyordu.

Neden orada olduğu veya ne kadar kaldığını bilmiyordu bilse de değişen bir şey olmayacaktı. Herkes böyle yapardı ve başka bir şey bilmiyordu. O kadar anlamsız geliyordu ki yaşadıkları bunları kendine anlatması bile mümkün değildi. Mümkün olsaydı mantıklı bir açıklama bulur ve kendine onu söylerdi. Ancak yapamıyor ve bu nedenle yerinden kalkamıyordu.

Adamın evinde ne kadar kaldığını bilmediği gibi birkaç saat sürdüğünü tahmin edebilirdi. En fazla 2 saat diye geçirdi içinden. Ancak bu süre boyunca yattığı yerden hiç kalkmamış adam ise sürekli olarak üzerinde hareket etmişti. Ne kadar da anlamsızdı yaşadıkları. Neden yağmıştı ki bunu? Zaman geçsin diye yapmıştı ama o andan sonraki geçen zamanı mahvetmişti yaşadıkları.

Adam uyuduktan sonra elbiselerini giyip evinden çıkmış ve kendi evine kadar yürümüştü. Hava hafif yağmurluydu ve serindi. Belki yüzüne çarpan yağmur damlaları onu kendine getirirdi. Ancak yağmur hiçbir işe yaramamıştı ve kız evine geldiğinde kendini düşüncelerin arasında bulmuştu. Neden anlamsız şeyler yaşıyordu ki? Kendini unutup başka birisi olmaya çalışıyordu?

Eğer bu çabadan vazgeçerse ne yapacağını bilmiyordu aslında. Bilse yaşadıklarını elinin tersi ile iter ve kendisi olurdu. Ancak bunun imkanı yoktu. Herkes gibi olmak zorundaydı yoksa siyahlı adamlar onun için gelirlerdi ki onları görmek niyetinde değildi. Aslında yok olmak güzel bir seçenek gibi geliyordu ona. Bazı zamanlar yok olduğunu hayal ederdi.

O düşüncelerinin arasında kaybolduğu sırada bacağına bir şeyin sürtündüğünü gördü. Hafifçe doğrulup baktığı zaman pembe bir tavşanın ona baktığını gördü. Yolculuk zamanı başlamıştı. Pembe tavşanla bakıştıktan sonra tavşan hızlı biçimde koşmaya başladı ve kız da onu takip etmeye. Aslında yaşadığı ev o kadar büyük değildi. Ancak ona göre saatlerce koşmuştu. Yorulduğunu hissedip durmaya karar verdiği sırada etrafına göz gezdirdi ve kendini masmavi bir çayırda buldu.

Mor ağaçlar etrafında uzanıyor ve yeşil gökyüzündeki sarı bulutlar etrafını çevreliyordu. İmkanı olsa hep burada yaşamak isterdi. Özellikle mor güneşi görmek onun gülümsemesine yetiyordu. Bir süre boyunca mavi çimlere oturdu ve başını büyükçe mor bir ağaca yasladı. Ağacın dallarından çok renkli birkaç tane meyve alıp yedi. Tatları o kadar güzeldi ki şehrindeki hiçbir şeyde yoktu o tat.

Biraz daha oturdu ve bir şeylerin olmasını bekledi. Neyi beklediğini bile bilmiyordu. Bilmediği bir şeyin gerçekleşmesi zaten mümkün değildi. Mümkün olsa bile o gerçekleştiği zaman onu tanıyamaz ve değişen hiçbir şey olmazdı. Bu yüzden önündeki beyaz kağıda başka bir şey yazmayıp onu yırttı. Yırttı çünkü yazısı eksikti onun. Aynı kendisi gibi hep eksik yazıyordu. Ne yazacağını bilmediği için böyle oluyordu hep. Hep eksik şeyler yazıyordu ve eksik bir yaşam yaşıyordu.

Yazı onun iyi hissettiği tek yerdi ve her güzel şey gibi oldukça kısa sürüyordu. Ona sorsalar mavi çimenlikte sonsuza kadar oturabilirdi ki o sonsuza inanmayı da bırakmıştı.

Aşkın mezarı 6

Şapkalı adamla ilgili düşünceler eve dönüş yolunda ona eşlik ediyordu. Onun kim olduğunu bilmiyordu, neden onu sıklıkla gördüğünü de bilmiyordu ama kafasındaki binlerce soruya bir yenisi eklenmişti. Elbette gördüğü adamın başka birisi olma ihtimali de vardı ama bu ihtimal ona olası gelmiyordu. Olasılıklara inanmayan bir insanın onlardan bahsetmesi oldukça ironikti aslında.

Eve doğru ilerlerken güneş artık saklandığı yerden çıkmış ve yükselmeye başlamıştı. Bu ise insanların sokaklara çıkacağı anlamına geliyordu. ve bu süreç çoktan başlamıştı. Onun hızlı davranması ve kimseyi görmeden eve dönmesi gerekiyordu. Ancak düşüncelerinin sayısı fazla olduğu zaman yürümekte zorlanıyordu. Sanki düşüncelerini taşımak için yeterince güçlü değilmiş gibi hissediyordu.

Sokakta ilerlerken insanlara bakmadı. Hiçbirinin bir önemi yoktu onun için. Bir an önce eve geçmek ve kendi başına kalmak istiyordu. Belki şarkısını dinler ve rahatlardı bu sayede. Ancak eve gitmeden önce bir bankta oturmak ve biraz daha denizi seyretmek istemişti. Sonsuzluğu seyretmek ona iyi gelebilirdi. Yani şimdiye kadar iyi gelmemişti ama belki bu sefer olabilirdi. Olasılıklara inanmasa da hayatını olasılıklara bağlamıştı aslında.

Sahilde biraz yürüyüş yaptıktan sonra bir banka oturmaya karar verdi. Özellikle en eski bankı seçti kendine. O da aynı kendisi gibi eskimiş ve yıpranmıştı ama bankla konuşmaya niyeti yoktu. Sonsuz olmanın neden bu kadar zor olduğunu düşündü daha sonra.

Biraz daha denizi seyrettikten sonra yanına birisi oturdu. Kafasını çevirip baktığında 40'lı yaşlarda bir adam gördü karşısında. Onu daha önce bir yerde mutlaka görmüştü ama hatırlamıyordu. O kadar düşüncenin arasında hatırlamak oldukça güç bir uğraştı.

"Merhaba" dedi adam ve o aynı şekilde karşılık verdi. İnsanlar genelde birbirlerine merhaba demezdi.

Adam gevezeydi galiba ve konuşmaya başladı. Aslında onu dinlemeye hiç niyeti yoktu ve kalkıp gitmek istedi ama adamın söylediği bir söz ile yerinden hiç kalmamıştı. "Ne kadar da anlamsız bir hayat."

Bu cümle karşısında ne yapacağını bilmedi adam. Ne cevap vereceğinden de emin değildi. Ayrıca onun sistemin bir adamı olma ihtimali de vardı ve gözlerini kısarak onu incelemeye başladı. Mavi renkli bir tişört ve gri renkli bir pantolon giyiyordu. Dökülmeye başlayan saçları ve orta uzunlukta bir sakalı vardı. Kendini fazla önemsemediği belli oluyordu ona bakıldığı zaman ama kirli gibi de durmuyordu. Ona güvenebilir miydi yoksa susması mı gerekliydi.

Adam denize bakarken konuşmaya devam etti "Deniz hep bana anlamsızlığı hatırlatır. Sonsuzluğa gitmek varken burada kapana kısılmış yaşıyoruz. Uzaklaşmak isterim hep ona bakınca ama gideceğim bir yer bile bulamam."

Adam aklından geçen cümleleri söylüyordu ona. O cümleleri biliyor olamazdı. Onları avizeye bile söylemezdi o. Herkesten saklardı ama adamın biri gelmiş ve düşüncelerini dile getiriyordu. "Çekinmene gerek yok şurada biz bize konuşuyoruz. Kimse bizi takip etmiyor, kimse bizi dinlemiyor." Adam cümlesi boyunca etrafına baktı. Ne demek istediğini hemen anlamıştı, etrafta hiç kamera yoktu.

Hafifçe gülümsedi bunun üzerine demek ki o adam onunla konuşmak için kimsenin olmadığı bir yer bulmuştu. Neden onunla konuşmak isteyeceğini ise hiç bilmiyordu. "Evet" dedi "hayat çok anlamsız.

"Bu konuda yalnız olmadığımı biliyordum. Bir çok insan boşuna yaşıyor, esen bir rüzgarda dalından kopmuş yapraklar gibiler. Rüzgar nereye eserse oraya gidiyorlar. Ben onu yapmıyorum ama. Rüzgarlarla işim yok benim."

"İnsanları anlamayı bırakalı çok oldu benim. Zaten anlayacak bir durum da yok. Hepsi aynı ve hiç bir şey değişmiyor."

"O kadar doğru söyledin ki insan farklı bir şey arıyor ama bulamıyor aradığını. Aynıların dünyasında farklı olmaya çalışıyor ama farklı olmayı bilmiyor. Dahası aynıların dünyasında farklıların yeri yoktur ve farklı olmaya korkuyor"

 Adam biraz daha rahatlamıştı "Farklı olmayı önemsemiyorum ben sadece kendim olmak istiyorum. Ancak nasıl kendim olabileceğimi de bilmiyorum. Bir yolu yok sanırım bu döngüden çıkmanın."

"Gerçeği söylemek gerekirse bilmiyorum o yolu. Kurgunun dışında bir yolun varlığından bile emin değilim. Ancak insan istediğini başarır bence. İnsan yeter ki istemesini bilsin her şey mümkündür."

"Kafamdaki binlerce düşünceyi bir kaç katına çıkardığın için teşekkür ederim. Sayende uykusuz gecelerimin sayısı artacak."

"Sana cevaplar vermeyi çok isterdim ama cevaplar bende değil. Kimde olduğunu da bilmiyorum. Ancak bir süre önce bir şey buldum, ne işe yaradığını da bilmiyorum. İstersen onu sana verebilirim. Belki sen anlarsın ne olduğunu." Adam cümlesini bitirdiğinde omuzuna asılı siyah çantasını açtı ve içinden büyükçe yuvarlak bir plaka çıkardı. Plakanın ortası siyah renkteydi ve geri kalan kısmı ise koyu gri. Siyah bölümün ortasında küçük bir delik vardı ve siyah bölümün üstünde iki cümle yazıyordu. Birisi isim olmalıydı ama diğerinin ne olduğunu bilmiyordu. "Sessizliğin sesi" yazıyordu ikinci cümlede.

"Bakabilir miyim?" diye sordu adam ve yanında oturan adamın ona uzattığı diski eline aldı. Yazının olduğu yüzeydeki gri bölmenin üzerinde çizgiler boşluklar vardı. Parmağını çizgilerin üzerinde bir süre boyunca gezdirdi. Bir taraftan ise çizgileri inceliyordu. Büyük ihtimalle içinde bilgi saklıydı diskin. Çok eski olmalı diye düşündü biraz daha inceledikten sonra. Ancak düşündüklerini adama söylemedi.

"Bende kalabilir mi?" diye sordu "onu incelemek istiyorum. Yanında oturan adam ise başını eğerek karşılık verdi ve plağı çantasına koydu. "Şimdi gitmem gerek, biraz işlerim var onları tamamlamalıyım" dedikten sonra adamla vedalaştı ve ayağa kalktı. Eve gitmeli ve onun içinde ne olduğunu öğrenmeliydi. İlk kez hayatında bir değişiklik olmuştu ve eve dönerken kafasındaki düşünceler biraz azalmış ve yüzüne bir gülümseme yerleşmişti.

Hayatı değişmeye başlamıştı bile ama o bunun farkında değildi.




Find Us On Facebook