Hangi silah vurabilir imanı

15 Temmuz darbe girişiminin ardından yaklaşık 1 ayda bitirebildigim şiirimi sizlerle paylaşmak istedim.

İmanla dolu bir yürek yıkılır mı sanırsın,
Bin bir zorlukla kazanılmış bu vatan bırakılır mı sanirsin,
İnsan özlemez mi sanırsın toprak altında yatanı,
Yoksa bir adam tankları durdurabiliyorsa,
Yaşlılar kurşunlara siper etmişse göğsünü,
Ya Allah bismillah allahuekber eşliğinde yürüyorsa insanlar,
Soyle ey gafil hangi silah delebilir imanı.

İnsanlar ölüme kollarını açıp yürüyorsa,
Fatih benim atamdır diyorlarsa,
Bastiklari toprak titriyorsa,
Allah oyun bozanlarin en büyüğüdür diyorlarsa,
Soyle ey gafil hangi silah vurabilir imanı.

Bir ümmet bir olmuşsa,
Tek atıyorsa tüm kalpler,
Tüm hainleri ezmeye yeminliyse gönüller,
Bu vatanı hainlere vermeyeceğiz diyorlarsa,
Soyle ey gafil hangi kurşun delebilir imanı.

Korkma diye başlayan bir marşla büyüyen çocuklar,
Tanktan, tüfekten korkar mı sandın,
Sen bilmez misin ey gafil,
Uçağı üstüne atlayarak düşürmeye çalışanı,
Söyle ey gafil hangi uçak vurabilir imanı.

Sen bizi bir avuç insan mı sanırsın,
Bizim silahlarimiz yok mu sanırsın,
Bizim gökte ordularimiz vardır bilmez misin ey gafil,
Evlatlari ölen anaların vatan sağolsun dediklerini duymaz misin,
Sokağa çıkan milyonların şehit olmak için yürüdüğünü görmez misin,
Soyle ey gafil hangi ordu yenebilir imanı.

Sen vatan nedir bilmezsin,
Anlamazsın vatan aşkını,
Bilmezsin imanın gücünü,
Tankları tek bir adam durdurur,
Yaşlı bir teyze bir orduya kafa tutar,
Sen bilmez misin ey gafil allah aşkının verdiği gücü.

Sahte bir peygambere kanmış,
Paranın köpeği olmuşsun sen,
Bu vatanda değil kalacak yerin,
Bir parça ekmeğin yoktur senin,
Biz asker doğduk, asker ölürüz,
Bilmez misin ey gafil,
Bu vatanın bir karış parçasını değil bir kum tanesini vermeyiz kimseye,
Sen bilmez misin ey gafil bu milletin ne destanlar yazdığını,
Sen bilmez misin ey gafil gökteki ordunun vurulamayacagini.


Aşkın Mezarı 26

Aşka neler olmuş olabilirdi? Bir şeyin ortadan kaybolması için ölmesi gerekirdi veya siyahlı adamlar işin içindeydi. Ancak dinlediği şarkıdaki aşk yaşıyor olamazdı o zaman ona ne olmuştu? Kafasındaki binlerce soru olmasına rağmen tamamlandığını hisssediyordu. Belki de hayatında aşk adındaki şey olmadığı için böyle hissediyordu. Belki tüm insanların hayatında aşk olmadığı için böyleydiler. Düşününce ona çok mantıklı geliyordu ama aşka ne olmuştu? İşte bu sorunun cevabını bir türlü bulamıyordu. Sistemin bir işi olmalıydı ona göre. Nasıl olsa her şeyin altından sistem çıkıyordu. Peki aşkı nasıl öldürmüştü? Yaşayan bir canlı olmadığına göre ne yapmıştı ona?

Önce aşkın ne olduğunu anlaması gerekiyor. Ona ne olduğunu daha sonradan öğrenebilirdi. Belki şapkalı adamın bu konuda bilgisi vardı. Başka türlü olsa onu bu plağa yönlendirmezdi. Başka saçma sapan şarkılara yönlendirirdi ama özellikle bu plakları işaret etmişti. Demek ki onun bazı şeyleri görmesini istiyordu. Demek ki kafasında bu soruların oluşmasını istiyordu. Peki siyahlı adam kimdi ve neden ona yardımcı oluyordu? İşte bu sorunun cevabı daha büyük bir bilmeceydi.Bu soruyu onu bir sonraki görüşünde sormayı düşündü ama bunun için daha fazla zaman vardı. Bir anda onu uzaklaştırmak istemiyordu ama elbette ona soracağı sorular vardı. Önce bunları düşünmeli ve bir sonraki görüşünde ona sormalıydı.

Aşkı sorabilirdi ona neden öldürüldüğünü de aynı şekilde. Neden ona yardım ettiğini de sormalıydı. Aşkın nasıl yok olduğu da soruları arasında yer alıyordu. Peki tekrar o bankın yanına gitse onu bulabilir miydi? Ya devamlı orada duruyordu ya da onun geleceğini önceden biliyordu. Peki bu nasıl oluyordu? Onu takip mi ediyordu? Bu düşünce ile karşılaşınca pencereye çıktı ve sokağa baktı. Şapkalı adamı görmeyi bekledi ama sokakta değildi. Daha sonra bu düşünceden de vazgeçti. Acaba onun geleceği zamanları önceden planlaması mümkün müydü? Zamanda yolculuk mu yapıyordu yoksa adam? Bu düşüncede ona çok mantıklı gelmedi. Yoksa sistemin bir adamı mıydı? Ancak böyle olsaydı çoktan siyahlı adamlar onun için gelmiş olurdu.

Banka doğru ilerlerken aklında  bu sorular vardı. Bu nedenle geçen zamanın farkına bile varmamıştı. Gök yüzünde 3 ay dolunay olarak son gecesini yaşıyordu ve yakında üçü birden kaybolacaktı. 3 ay ortadan kaybolduğu zaman kendini çok daha fazla yalnız hissederdi. En azından geceleri onlarla konuşuyordu ama onlar gittiği zaman geceleri kimseyle konuşamazdı. Güneşle konuşabilirdi ancak o da bir süre sonra ortadan kayboluyordu. Aslında aylarla konuştuğu için kendinin farklı olduğunu düşünüyordu. Herkesin aynı olduğu bir yerde farklıydı o ve bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu bilmiyordu.

Bankın yanına yaklaştığında 3 aya veda etti. Nedense her seferinde onları tekrar görememekten korkuyordu. Sistemin ele geçirmediği onlar kalmıştı. Eğer bir gün onları da ele geçirirse  geriye hiçbir şey kalmayacağını düşünüyordu. Eğer bir gün 3 ay geri gelmezse, ağaçlar ve deniz de kaybolursa sadece avize kalırdı geriye ve 3 ayı yok eden sistemin avizeyi de alması hiç de zor değildi. O günün gelebileceğini biliyordu. O geldiği zaman geriye hiçbir şey kalmayacağını da biliyordu ve o günün gelmemesi için savaşmaya kararlıydı. Gerekirse 3 aya geri gelmeleri için sebepler verecekti ve gerekirse bunu her gece yapacaktı. Aslında gökyüzüne bir kalat atıp onları geri getirmesi de mümkün değildi. Yapabilseydi ama bunu da yapardı.

Banka yaklaştığında şapkalı adamın oturduğunu fark etti. Orada oturmuş ve her zaman yaptığı gibi denizi seyrediyordu. Onun yanına yaklaşmadan önce denizle kısa bir süre için sohbet etmeye karar verdi ve denize şapkalı adamın hikayesini sordu. Elbette deniz cevap vermedi ama o sormaya devam etti. Özellikle şapkalı adamın onu takip mi ettiğini sorduğu zaman yine cevap alamadı. En azından bir şeye soru sorabiliyordu ve bu bile iyi hissetmesine yetiyordu.

Şapkalı adamın yanına gittiği zaman yanına oturdu ve hiçbir şey söylemed. Zaten fazla konuşmazdı onlar. Şapkalı adam "hoş geldin" dediği zaman hoşgeldin kelimesinin anlamını düşündü. Onun gelmesi hoşluk mu demekti? O  nasıl hoşluk getirebilirdi ki? Bu soruları çok kısa bir zaman içinde düşünürken konuşmaya devam eden şapkalı adam olmuştu "Bende seni bekliyordum?" Neden onu beklediğini de sormadı ona. Soracak daha önemli soruları vardı. Bir an için başını iki yana salladı. Amacı kafasındaki soruları sıraya dizmekti. Bu yöntein işe yarayıp yaramayacağını bilemiyordu ama denemekten zarar gelmezdi.

"Sana soracak sorularım var" dediği şapkalı adam "Elbette" diyerek cevap verdi. Şapkalı adamın bu sözü kendini iyi hissetmesine neden olmuştu. "Aşk nedir?" diye sordu ilk önce. Sanki aşkın ne olduğunu anladıktan sonra tüm soruları cevaplanacaktı.

"Aşkın ne oluğunu sana anlatamam. Bunu kendin öğrenmen gerekir. Ancak şunu söyleyebilirim sana aşk çok güçlüdür. Bu gezegen dönüyorsa bunun nedenidir aşk.

Bir cevap başka soruları da beraberinde getirmişti. "Ancak kimse aşkı bilmiyor ben dahil. O zaman dünya nasıl dönüyor ve ben aşkı nasıl öğrenebilirim?"

"Aşkın bilenlerin sayısı çok az olsa da birileri onu biliyor. Aşkı nasıl öğreneceğin sorusuna gelince aşkı öğrenme yolculuğuna çıktın bile. Bu yolda devam edersen aşkın ne olduğunu öğreneceksin ve o zaman her şeyi daha iyi anlayacaksın."

Yine başka cevapları beraberinde getiren başka bir cevap ile karşılaşmıştı. Acaba neden şapkalıa adam bu kadar gizemli konuşuyordu. Belki de onu alıştırmaya çalışıyordu. Bir anda herşeyi anlatsa beyni bile patlayabilirdi ki bunu istemezdi en azından soruları cevaplanana kadar istemezdi. "Eğer aşkı bulma yolundaysam bir sonraki diski nerede bulacağımı söyle bana" değinde bu sefer net bir cevap bekliyordu.

"Bu sefer işin çok daha zor olacak en baştan söyleyeyim. Sistem bir adamı ele geçirdi ve diskin yerini o adam biliyor. Sana adresini vereceğim anak durum biraz karışık. Adam sonsuz bir rüyada yaşıyor ve diskin yerini öğrenebilmen için onun rüyasına girmen gerekiyor. Sistemin adamı tuttuğu yeri söyleyeceğim sana. Bir makine aracılığı ile adamın rüyasına giriyorlar günde iki kez. Giriş ve çıkış saatlerini de söyleyeceğim. Siyahlı adamlar her gün onun yanına rüyasına girse de adam diskin yerini onlara söylemiyor. Bu nedenle adamın rüyasına girdiğin zaman onu ikna etmen gerekecek."

"Adamın rüyasında ne yapacağım ben? Onu nasıl bulacağım? Onu nasıl ikna edeceğim."

"Adamın rüyasına girdiğin zaman onunla karşılaşacaksın. Baştan söyleyeyim rüya dünyasının kuralları farklıdır. Bu nedenle adamın ne rüyası gördüğünü bilmediğim gibi orada hangi kuralların işlediğini de bilmiyorum. Bunların hepsini kendin öğrenmen gerekecek. Yer çekimi farklı olabilir veya zaman farklı işliyor olabilir. Başbaşka bir evrende veya uzayda geçiyor olabilir rüyası. Hazırlıklı olman gerekiyor herşeye. Unutma siyahlı adamların bile yapamadığı bir şeyi yapman gerekiyor."

"Yapacağıma inanıyorum" dediği zaman siyahlı adam bir kağıt uzattı. Kağıdın üzerinde bir adres yazıyordu ve siyahlı adamların geliş ve gidiş saatleri. Kağıda göre siyahlı adamlar her gün sabah 8 de geliyor ve 10 da çıkıyordu. Akşam da aynı şekildeydi zamanlar. Ayrıca kağıtta siyahlı adamları izleyeceği bir adres yazıyordu. İlki tane siyahlı adam geliyor ve birisi rüyaya girerken diğeri nöbetçi olarak bekliyordu. Buna göre evin etrafında bir yerde bekleyecek ve siyahlı adamlar gittiği zaman içeriye girecekti. Ayrıca makineyi çalıştırmak için gerekli olan şeyler de yazıyordu kağıtta. Okuduğu kadarıyla makineyi çalıştırmak zor olmayacaktı. Sadece rüyada yolunu bulması ve adamı ikna etmesi vardı ve bunu nasıl yapacağını deneyerek öğrenecekti.

Şapkalı adamın yanından ayrıldığı zaman eve doğru yola çıktı. Eve geçerdi ve belki biraz uyuyabilirdi. Buna pek ihtimal vermiyordu ama biraz dinlenmesi gerekiyordu. Nelerle karşılaşacağını bilmiyordu ve bu içinde bir korkunun oluşmasını sağlıyordu. "Kaybedecek bir şeyim yok" dedi kendine. En kötü aşkı anlamaya çalışırken ölürdü ve bu oldukça anlamlı bir ölüm olurdu.

Eve gittiği zaman avize ile göz göze geldi ama hiçbir şey söylemedi. Koltuğa oturdu ve ayaklarını uzattı. Şimdi sabahı beklemesi gerekecekti ve zamanın çok yavaş akacağından emindi.




Aşkın mezarı 25

5. Bölüm

Erkeğin dönüş yolu biraz daha uzun sürmüştü. Bunda hem yorulmasının payı hem de bulunmak istemediği için ara sokaklarda yürümesinin payı vardı. Eve geldiği zaman ilk iç olarak diskin fotoğrafını çekti ve onu bilgisayara aktardı daha sonra kendi yazdığı yazılım ile diski dinlenebilir hale getirdi. Bu işlem yaklaşık olarak bir saatini almıştı. O diskin içinde neler olduğuna dair hissettiği merak oldukça büyüktü ve bu onun için zamanın yavaş akmasına sebep oluyordu. Zaman algısı ne kadar da garip diye düşündü. Normalde onun için yavaş akan zaman artık akmamaya başlamıştı. Ortalama insan ömrünün 157 yıl olduğu hesaba katılırsa eğer bu şekilde bu 157 yılın bitmesi oldukça zordu. Tabi bu hesaplamaya siyahlı adamların götürdüğü insanlar dahil edilmiyordu. Yoksa bu rakam çok daha aşağılarda olurdu.

Diski dinlemeye başladığı zaman bilmediği bir enstrüman karşıladı onu. Sanki şarkı ağlıyordu durmaksızın. Evet dedi hafif sesli bir biçimde bende böyle hissediyorum. Daha sonra ilk enstürmanın sesine benzeyen başka bir tane daha eklendi ona. Bu enstrüman ise biraz daha elektronik gibi geliyordu. İlk enstrümanla büyük bir uyum içindeydi sanki. Sanki biri göz yaşıysa diğeri hüzündü. Bir süre sonra bir erkek sesi şarkı söylemeye başladı. Eksik olan şey buydu dedi kendine.Erkek sesi eklenince şarkı başka bir havaya bürünmüştü sanki. Bir süre sonra erkeğin neler söylediğini anlamaya çabaladı.

Şarkı sözleri bir adamın ağzından bir kadına söylenen sözlerden oluşuyordu. Adam kıza karşı duygularından bahsederken onu görmemesi için neler yaptığını anlatıyordu. Bu duygu nasıl bir şeydi ki ondan uzakta duruyordu. O zaman bu duygu kız için kötü bir şeydi ve ondan uzak durarak onu korumaya çalışıyordu. Demek ki adam kızın iyi olmasını istiyordu ama böyle bir şarkı yaptığına göre kendisi üzülüyordu. Neydi bu bilmediği duygunun adı?

İşin garip tarafında ise şarkının devamında kızın onu gördüğünde gözlerinde kendi yanmasını gördüğünü söylemesiydi. Madem uzak duruyordu neden yaklaşmıştı kıza. Kıza yaklaştıysa neden konuşmamıştı. Sonrasında ise yalvarır bir tonda onunla konuşmasını, biraz merhamet göstermesini istiyordu. Demek ki adam aslında kızla konuşmak istiyor ama yapamıyordu. Demek ki utangaçlık böyle bir şey oluyordu. Bu duyguyu da hiç bilmiyordu. Hatta yakınından bile geçmemişti. Bir insanı kendinden korumak gibiydi sanki.

Sana, senin görünüşüne takıntılıyım diyordu adam ve her hangi bir gün senin için ölebilirim diye ekliyordu. Bir insan neden başka biri için ölmek isterdi ki? Onun zamanında kimse başka birisi için kılını bile kıpırdatmazdı. Bir kağıda yazıp dildiğini söylüyordu şarkı. Neden yazıyordu ve neden siliyordu. Kalıcı olması için yazıyor olabilirdi ve kız okumasın diye siliyor olabilirdi. Ancak neden bunları yapıyordu? Kızı neden koruyordu?

Şarkının devamında bir yerde oturduğundan ve yalanları okuduğundan bahsediyordu. Demek ki şarkı zamanında da yalanlar vardı. Demek ki kız o yalanların dışındaydı. O zaman her şey yalanken kız gerçek olmalıydı ama onun gerçek olduğunu nasıl anlamıştı? Onunla konuşmamışken onu nasıl bu kadar iyi tanıyabiliyordu? Onu fazlasıyla takip etmişti demek ki. Aslında o da başkaları gibi birisini görse şarkıdakinin aynısını yapardı. Düşündüğü zaman herkesten farklı birisini görse onunla konuşmayı ister ama onu kendisinden korumak da isterdi. Bir başka sözde ise başını çevirdiğinden ve onu gördüğünden bahsediyordu. Onun gerçekliğini sorguluyordu ardından. Demek ki onun gerçek olmama ihtimali de vardı.

Şarkı giderek anlaşılamaz bir hale geliyordu. Seni görüyor ama sana dokunamıyorum, seni yalnız bırakamam çünkü seni görmeliyim derken de şarkı başka bir kapı açmıştı. Hele beni nasıl zincirlediğini anlamıyorum derken çok farklı yerlere gidiyordu. Zincirlenmesi, bağlanması onun için kötü bir şeydi ama ama şarkıda bu kötü olarak gösterilmiyordu. Demek ki adam kıza karşı olan hislerini zincirlenmek olarak anlatıyordu. Hele şarkıda bir kelime vardı ki onun anlamını hiç bilmiyordu. Aşk ne demekti? Aşk şarkıdaki duyguların tümü müydü? Yoksa onlardan başka bir duygu muydu?

Ona aşk şarkının ana konusu gibi geliyordu. Öyleyse aşk çok büyük bir şeydi ve onun ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Yoksa aşkda yok edilenlerden miydi? Peki neden aşk yok edilmişti? Neden birileri siliyordu duyguları? Sistem miydi bunu yapan? Bu sorunun cevabını biliyordu ama neden sistem aşkı silmişti? İnsanlara nasıl unutturmuştu? Onun bilmediği geçmişte neler yaşanmıştı? Bu kadar muhteşem şarkılar yapılmışken neden hepsi kaybolmuş ve yerlerini anlamsızlığa bırakmıştı? Neden anlamları bulmak imkansızdı?

Adamın kafasında çok fazla soru vardı ve bunların cevaplarını bilmiyordu. "Öğrenmeliyim" dedi kendine "Aşka neler olduğunu öğrenmeliyim!" Ancak önce şarkıyı tam olarak anlamalıydı yoksa cevaplara ulaşması çok mümkün değildi. İşin garip tarafı ise şarkıların ona cevapları değil soruları vermesiydi. "Doğru soruları sorarsam cevaplara ulaşabilirim" dedi kendine. Bu esnada avize ile göz göze geldi ve "Doğru soruları mı soruyorum?" diye sordu. Avizenin ışığı iki kere gidip geldi demek ki doğru soruları soruyordu. Evinin penceresine çıkıp siyah aya aynı soruyu sorduğu zaman bir bulutun ayın önünden geçtiğini gördü. Siyah ayda onayladığına göre soruları doğruydu. Demek ki cevaplara ulaşabilmek için daha fazla soru sormalıydı ve en doğru olanları bulmalıydı. Şarkıyı bir kaç kere daha dinledi ve yeni sorular belirdi zihninde ve onları takip eden başkaları. Sahi neler olmuştu da böyle bir şarkının yazılmasına sebep olan aşk yok olmuştu? En önemli soru buydu ona göre.

Aşkın mezarı 24

Yazı bir öncekinden daha fazla bilinmezlik getiriyordu beraberinde. Her cümlesini defalarca kez okumalı, incelemeliydi. Ancak onu anlayabileceğini düşünmüyordu aynı bir önceki yazı gibi eksik kalacaktı. Bu yazıyı okuduğu zaman önceki yazı daha fazla anlam kazanmıştı. Önceki yazıda kişinin kendini neden kapattığı sorusuna bir cevap olabilirdi bu yazı. Yazıyı yazan yeni yazıdaki duyguları bulamadığı için kapatmıştı kendini ve ilk yazıda kapıyı çalan kız ile ikinci yazıdaki kız aslında benzer konumdaydı. O zaman ilk yazıdaki adamın aradığı şey aşktı. Aşk ne kadar da garip bir kelimeydi ve onu cümle içinde kullanmak bile tarifi mümkün olmayan şeyler hissetttirmişti ona.

Araştırmaya hangi cümleden başlamalıydı. Kördüğüm olmuş bir ip gibi hissediyordu kendini. Ne başı ne de sonu belliydi ve o ipi çözmesi gerekiyordu. İlk cümleden başlamak en iyi diye düşündü. Aslında yazıdaki adamla aynı gibiydi sadece adam hissettiği duygulardan bahsederken o duygunun ne olduğunu bile bilmiyordu. Duyguları olmayan bir hayat anlamsızdı derken bu cümle kendine söylenmiş gibi hissetti. O zaman onun hayatı anlamsızdı. Hatta tüm yaşayanların hayatı anlamsızdı. O zaman kimsenin yaşamasına gerek yoktu ama o zaten bunu dillendiremese de biliyordu ve bildiği bir şey vardı ki kahveler hiçbir işe yaramıyordu.

Onun yaşadıkları da bir diğerinin aynısıydı. Onun hayatında da hiçbir şey değişmiyordu. Onun hayatı da tekrarlardan ibaretti. Ancak hayatı değişmeye başlamış ve yazıları bulmuştu aynı yazıdaki adamın balona mektup bağlaması gibi. Demek ki değişim bu şekilde başlıyordu. Adamın yaşamı onunla aynıydı sanki. O da gerçekleşme ihtimali olmayan bir umuda bağlamıştı hayatını. O olmasa yaşayamazdı. Acaba kendi umudu neydi onun? Yaşamak için neye tutunuyordu? Yazıları anlamaya elbette dedi kendine ama başka bir amacı daha varmış gibi geliyordu ona. O amacı da bulmalıydı en kısa zaman içinde.

“Yaptıklarıma bir bak. Sana mektup yazıyorum. Kim olduğunu, nerede olduğunu bilmeden yazıyorum hatta. Belki sana ulaşır diye umut ediyorum. Hayatım boyunca hep seni aradım ben. Bu yüzden hep kayboldum. Sensiz bir ömür yaşamak istemiyorum. Ancak cümlemin içindeki belkinin ihtimali o kadar zayıf ki başka bir kelime kullanmam gerekiyor ama o kelimeyi bilmiyorum. Bu mektubun sana ulaştığını düşünmek istiyorum ve bu mektubu okurken kendini tanımanı. Tabi diyebilirsin ki beni hiç anlatmadın ki nasıl tanıyacağım kendimi. Bu yüzden biraz senden bahsetmek istiyorum. Gözbebeklerinin içinde saklı kocaman bir evren var mesela senin. Bir gün onlara bakabilirsem eğer başka galaksiler görebilirim mesela. Başka gezegenler vardır ve her birini keşfetmeyi isterim. Siyah saçlarından bir keman yapılabilir mesela. O keman şimdiye kadar yapılmış en güzel keman olur. Kokun tüm gülleri kıskandırmaya yeter mesela. Belki insan olmaması gereken bir melektin sen. Ancak kazara insan oldun ve sonra hep üzüldün. Bazı güller hüzün kokar bilir misin? Onlar gibisin sende. Hiç kimse seni anlayamadı biliyorum. Yapayalnızın ve üzgünsün. O kadar çok kırıldı ki hayallerin, hayal kurmayı unuttun biliyorum. Kimseye güvenemiyorsun. İpekten bir koza ördün kendine ama kelebek olamayacağını düşünüyorsun. Sonra bende kalıp sana mektup yazıyorum. Söylediğim gibi bu mektubun sana ulaşma ihtimali yok denecek kadar az. Yine yazıyorum ama çünkü bir umuda ihtiyacım var. O umut olmadan ben yaşayamam. Dikkat et kendine ve seni hep bekleyeceğimi unutma. Asla vazgeçmeyeceğim senden.”

Yazıdaki bu bölüm sanki ona yazılmıştı. Yazının ne zaman yazıldığını bilmiyordu ama kağıdın eskimişliğine baktığı zaman çok uzun zaman önce yazıldığını anlayabiliyordu. Bir insanın gözlerinin içine bakıp evrenleri görebilmek mümkün müydü gerçekten? Kemanın ne olduğunu bilmiyordu aynı melekin ne demek olduğunu bilmediği gibi. Ancak tahminine göre bu cümleler çok büyüktü. "Hüzün kokan güller" bu kadar güzel bir betimleme olabilir miydi acaba. O da hüzün kokan bir gül müydü acaba? O an gülün ne kadar güzel olduğunu düşündü. 

Bundan sonra mektupların yolcuğu başlamıştı. Tabi eş kelimesinin de anlamını bilmiyordu. Herkes aslında baştaki adam gibiydi. Herkes eksik yaşıyordu aynı onun gibi. Aynı etrafındaki herkes gibi. İşin garipleştiği bölüm mektubun tekrar kıza ulaşmasındaydı. Basit bir olasılık yaptığı zaman bu ihtimalin kattirilyonda birden daha düşük olduğu buldu. O zaman okudukları gerçek değildi ama ya okudukları asıl gerçeği anlatıyorsa.Bir balonun 153 kişiye ulaşması mümkün değildi. Mümkün olamazdı. Mümkün olsaydı dünya değişebilirdi. Her şey değişebilirdi. Bir kalem aldı ve bileğinin üzerine 154 yazdı. Artık bu sayıya inanıyordu.

Yazının devamında kız ve erkek karşılaşıyordu. "Ve aşk asla gerçekleşemeyeceğini düşünülen bir ihtimalin peşinden koşmaktı."   Bu cümle ile biten yazıdaki aşk kelimesinin anlamını hala bilmiyordu. Ancak peşinden koştuğu o ihtimalse aşk o da aşka sahipti, aşkı hissediyordu. Ne güzel bir şey olmalıydı aşk. Aşka sahip olmak ne güzel olabilirdi. İhtimallere güvenmek ne güzel olurdu. Bir süre boyunca kendini sorguladı güvenebileceği bir ihtimali var mıydı onun? Yoksa aşka sahip olamaz, kaybolup giderdi. O zaman bir ihtimale güvenmeliydi. Yazıda olduğu gibi kendine benzeyen birisinin olma ihtimali güvenmeye değerdi. Eğer kendisi gibi başka birisi daha varsa ona bir mektup yazabilirdi. Bir partiden kalma uçan balonu aldı ve küçük bir kağıda "Hep seni bekliyorum ve bir gün karşılaşacağımıza inanıyorum" yazdı. Mektubun kenarına 155 yazdı. Numarayı devam ettirmek istemişti başka kimse bilmese de o yazının hatırına devam etmişti. Balon gözden kaybolana kadar onu seyretti daha sonra pencereyi kapatıp koltuğuna oturdu ve yazıyı tekrardan okumaya başladı. 


Aşkın mezarı 24

Yazı bir öncekinden daha fazla bilinmezlik getiriyordu beraberinde. Her cümlesini defalarca kez okumalı, incelemeliydi. Ancak onu anlayabileceğini düşünmüyordu aynı bir önceki yazı gibi eksik kalacaktı. Bu yazıyı okuduğu zaman önceki yazı daha fazla anlam kazanmıştı. Önceki yazıda kişinin kendini neden kapattığı sorusuna bir cevap olabilirdi bu yazı. Yazıyı yazan yeni yazıdaki duyguları bulamadığı için kapatmıştı kendini ve ilk yazıda kapıyı çalan kız ile ikinci yazıdaki kız aslında benzer konumdaydı. O zaman ilk yazıdaki adamın aradığı şey aşktı. Aşk ne kadar da garip bir kelimeydi ve onu cümle içinde kullanmak bile tarifi mümkün olmayan şeyler hissetttirmişti ona.

Araştırmaya hangi cümleden başlamalıydı. Kördüğüm olmuş bir ip gibi hissediyordu kendini. Ne başı ne de sonu belliydi ve o ipi çözmesi gerekiyordu. İlk cümleden başlamak en iyi diye düşündü. Aslında yazıdaki adamla aynı gibiydi sadece adam hissettiği duygulardan bahsederken o duygunun ne olduğunu bile bilmiyordu. Duyguları olmayan bir hayat anlamsızdı derken bu cümle kendine söylenmiş gibi hissetti. O zaman onun hayatı anlamsızdı. Hatta tüm yaşayanların hayatı anlamsızdı. O zaman kimsenin yaşamasına gerek yoktu ama o zaten bunu dillendiremese de biliyordu ve bildiği bir şey vardı ki kahveler hiçbir işe yaramıyordu.

Onun yaşadıkları da bir diğerinin aynısıydı. Onun hayatında da hiçbir şey değişmiyordu. Onun hayatı da tekrarlardan ibaretti. Ancak hayatı değişmeye başlamış ve yazıları bulmuştu aynı yazıdaki adamın balona mektup bağlaması gibi. Demek ki değişim bu şekilde başlıyordu. Adamın yaşamı onunla aynıydı sanki. O da gerçekleşme ihtimali olmayan bir umuda bağlamıştı hayatını. O olmasa yaşayamazdı. Acaba kendi umudu neydi onun? Yaşamak için neye tutunuyordu? Yazıları anlamaya elbette dedi kendine ama başka bir amacı daha varmış gibi geliyordu ona. O amacı da bulmalıydı en kısa zaman içinde.

“Yaptıklarıma bir bak. Sana mektup yazıyorum. Kim olduğunu, nerede olduğunu bilmeden yazıyorum hatta. Belki sana ulaşır diye umut ediyorum. Hayatım boyunca hep seni aradım ben. Bu yüzden hep kayboldum. Sensiz bir ömür yaşamak istemiyorum. Ancak cümlemin içindeki belkinin ihtimali o kadar zayıf ki başka bir kelime kullanmam gerekiyor ama o kelimeyi bilmiyorum. Bu mektubun sana ulaştığını düşünmek istiyorum ve bu mektubu okurken kendini tanımanı. Tabi diyebilirsin ki beni hiç anlatmadın ki nasıl tanıyacağım kendimi. Bu yüzden biraz senden bahsetmek istiyorum. Gözbebeklerinin içinde saklı kocaman bir evren var mesela senin. Bir gün onlara bakabilirsem eğer başka galaksiler görebilirim mesela. Başka gezegenler vardır ve her birini keşfetmeyi isterim. Siyah saçlarından bir keman yapılabilir mesela. O keman şimdiye kadar yapılmış en güzel keman olur. Kokun tüm gülleri kıskandırmaya yeter mesela. Belki insan olmaması gereken bir melektin sen. Ancak kazara insan oldun ve sonra hep üzüldün. Bazı güller hüzün kokar bilir misin? Onlar gibisin sende. Hiç kimse seni anlayamadı biliyorum. Yapayalnızın ve üzgünsün. O kadar çok kırıldı ki hayallerin, hayal kurmayı unuttun biliyorum. Kimseye güvenemiyorsun. İpekten bir koza ördün kendine ama kelebek olamayacağını düşünüyorsun. Sonra bende kalıp sana mektup yazıyorum. Söylediğim gibi bu mektubun sana ulaşma ihtimali yok denecek kadar az. Yine yazıyorum ama çünkü bir umuda ihtiyacım var. O umut olmadan ben yaşayamam. Dikkat et kendine ve seni hep bekleyeceğimi unutma. Asla vazgeçmeyeceğim senden.”

Yazıdaki bu bölüm sanki ona yazılmıştı. Yazının ne zaman yazıldığını bilmiyordu ama kağıdın eskimişliğine baktığı zaman çok uzun zaman önce yazıldığını anlayabiliyordu. Bir insanın gözlerinin içine bakıp evrenleri görebilmek mümkün müydü gerçekten? Kemanın ne olduğunu bilmiyordu aynı melekin ne demek olduğunu bilmediği gibi. Ancak tahminine göre bu cümleler çok büyüktü. "Hüzün kokan güller" bu kadar güzel bir betimleme olabilir miydi acaba. O da hüzün kokan bir gül müydü acaba? O an gülün ne kadar güzel olduğunu düşündü. 

Bundan sonra mektupların yolcuğu başlamıştı. Tabi eş kelimesinin de anlamını bilmiyordu. Herkes aslında baştaki adam gibiydi. Herkes eksik yaşıyordu aynı onun gibi. Aynı etrafındaki herkes gibi. İşin garipleştiği bölüm mektubun tekrar kıza ulaşmasındaydı. Basit bir olasılık yaptığı zaman bu ihtimalin kattirilyonda birden daha düşük olduğu buldu. O zaman okudukları gerçek değildi ama ya okudukları asıl gerçeği anlatıyorsa.Bir balonun 153 kişiye ulaşması mümkün değildi. Mümkün olamazdı. Mümkün olsaydı dünya değişebilirdi. Her şey değişebilirdi. Bir kalem aldı ve bileğinin üzerine 154 yazdı. Artık bu sayıya inanıyordu.

Yazının devamında kız ve erkek karşılaşıyordu. "Ve aşk asla gerçekleşemeyeceğini düşünülen bir ihtimalin peşinden koşmaktı."   Bu cümle ile biten yazıdaki aşk kelimesinin anlamını hala bilmiyordu. Ancak peşinden koştuğu o ihtimalse aşk o da aşka sahipti, aşkı hissediyordu. Ne güzel bir şey olmalıydı aşk. Aşka sahip olmak ne güzel olabilirdi. İhtimallere güvenmek ne güzel olurdu. Bir süre boyunca kendini sorguladı güvenebileceği bir ihtimali var mıydı onun? Yoksa aşka sahip olamaz, kaybolup giderdi. O zaman bir ihtimale güvenmeliydi. Yazıda olduğu gibi kendine benzeyen birisinin olma ihtimali güvenmeye değerdi. Eğer kendisi gibi başka birisi daha varsa ona bir mektup yazabilirdi. Bir partiden kalma uçan balonu aldı ve küçük bir kağıda "Hep seni bekliyorum ve bir gün karşılaşacağımıza inanıyorum" yazdı. Mektubun kenarına 155 yazdı. Numarayı devam ettirmek istemişti başka kimse bilmese de o yazının hatırına devam etmişti. Balon gözden kaybolana kadar onu seyretti daha sonra pencereyi kapatıp koltuğuna oturdu ve yazıyı tekrardan okumaya başladı. 


Aşkın mezarı 23

Bir süre daha bekledi orada. Bu sürede oturduğu yerden hiç kalkmadı. Nefes alması gerekiyordu. Ellerine baktığı zaman yangının koyu renkli dumanının onları kapladığını görüyordu. Ayrıca teninin bazı bölümleri kızarmıştı ve canı yanıyordu. Ancak hissettiği acıyı umursamadı. Ev ise arkasında yanmaya devam ediyordu. Tahminine göre bir süre daha yanmaya devam edecekti ama sönmesini beklemeye niyeti yoktu. Siyahlı adamlar gelmeden önce eve gitmeliydi ve yürümeye başladı.

İçindeki heyecan değişmiş o eski kağıt parçasında neler yazdığına dair duyduğu meraka dönüşmüştü. Bu nedenle yorgunluğu artmasına rağmen eve dönüşte daha hızlı yürüdü. Keşke ışınlanmak mümkün olsaydı diye geçirdi içinden. Zaman kaybetmezdi böylelikle ancak ışınlanma henüz bulunmamıştı ve eve kadar yürümesi gerekiyordu.

Şanslıydı ki eve ulaştığında sabah yaklaşıyordu ve sokaktaki insanlar çoktan gitmişti. Onu fazla gören olmamıştı bu nedenle. Evine vardığında ilk iş olarak koltuğa oturdu ve çantasını açıp okumaya başladı.

"Duvarları yumruklamaktan yorulmuştu adam. Kısılıp kaldığı o zindandan çıkmanın bir yolunu bulmalıydı. Yoksa tüketirdi kendini. Bir süre sonra kendi etini yemeye başlardı. Daha fazla dayanacak gücü kalmamıştı. Bir çıkış yolu bulmalıydı hayatta. Yoksa tüm kemiklerini kıracak ve mutluluğu önemsiz bir son bekleyecekti.

Tüm umutlarını teker teker mezarlıklara gömdükten sonra yüreğinde açılan boşluğu hiçbir şeyle dolduramıyordu. O kadar büyük bir boşluktu ki evren bir gün yok olmak istese onun yüreğine gidebilirdi. Var olan en büyük kara delik onun içindeydi. Sahip olduğu her şeyi, hissettiği tüm duyguları yok ediyordu. Duyguların olmadığı bir hayat anlamsızdı. Anlamı olmayan bir hayat yaşamaya değmezdi.

Duvara yumruk attığı sağ elinin derisi soyulmuş kanamaya başlamıştı. Beyaz duvarında da kan lekeleri tasarıma tat katmıştı. Evin her tarafına yapmak lazım diye düşündü elini bir bezle sararken. Fazla kan kaybetmesinin bir anlamı yoktu sonuçta yine evi kendisi temizleyecekti. Bu yüzden bir süre koltuğunda oturdu, acı bir kahve içti. Belki acı kahve onu gördüğü kabustan uyandırabilirdi. Belki eskiden rüya görüyordu ve gördüğü o rüyadan uyanmıştı. Belki onun hayatı yaşamı komik olmayan bir şakaydı ve hayat ona kahkahalarla gülmekteydi.

Koltuğun üzerinde oturmuş düşünmeye çabalarken düşüncelerindeki boşluğun büyüklüğü karşısında hayrete düştü. Zihninde iki kelime yan yana gelmiyordu cümle kurmak bir yana. Bu yüzden boş gözlerle duvarı seyrediyordu. Bir akvaryum almayı düşündü en azından renkli balıkları seyrederdi. Ancak akvaryum alsa balıkların fazla yaşamayacağını çok iyi biliyordu. Kendine bakmayı beceremezken başka bir canlı ile nasıl uğraşabilirdi ki?

Günler sonra evden çıkmaya karar verdiğinde amacı biraz uzaklaşmaktı sadece. Farklı olayların beklentisine girmekten çok uzaktaydı. Hayat hep aynıydı, her gün bir diğerinin tekrarıydı. Aynı günü yeniden yaşamaktan ibaretti her şey. Daha doğrusu birkaç farklı gün vardı ve onlar sonsuz bir döngü içerisinde hareket ederlerdi. Başkaları için belki daha fazla sayıda gün vardı. Ancak onun için o sayı birden daha büyük değildi. Bu yüzden nerede olursa olsun, nereye giderse gitsin değişmezdi yaşadıkları. Belki yaşadıkları bir parça değişebilirdi ama hissettikleri hep aynı kalıyordu.

Evden çıkmadan önce aynaya baktı ve kendinden nefret etti. Acaba kaç ay önce tıraş olmuş, en son ne zaman saçlarını taramıştı? Bu yüzden aynaları da sevmezdi, kendine hiç tahammülü kalmamıştı. Kendini boğmak için bir kaşık suya ihtiyacı kısa bir süre önce yok olmuştu. Belki ölçeklendirebilmek için bir kaşığa ihtiyacı olabilirdi ama bundan da emin değildi.

Evden çıktıktan sonra nereye gitmesi gerektiğini düşündü. Şehrin sokaklarında dolaşmak istemiyordu. Şehrin dışına da çıkmak istemiyordu. O an bulunduğu yerde sonsuza kadar durmak istiyordu. Birisi gelip onu balmumu ile kaplayıp bir heykele dönüştürse oldukça memnun olurdu. Şehrin sokaklarında dolaşırken şehirden de nefret ettiğini fark etti. Yüzünde sahte bir gülümsemeyle yanından geçen insanlardan da nefret ediyordu. Bu sebeple uzaklaşması gerektiğini anladı.

Şehrin biraz dışında eskiden gittiği bir park vardı. Daha doğrusu bir tepeydi orası. Bir taraftan şehre yüksekten bakarken diğer tarafta yemyeşil çimler görülürdü. Güney yönünde ise deniz gözükürdü. Orayı çok severdi, ne zaman mutsuz hissetse oraya gider ve kendini değil doğayı dinlerdi. Doğa ona çok fazla şey anlatırdı. Kuşlar şarkılar söyler, bulutlara bakıp hayvanat bahçesini ziyaret ederdi. Hem orada fazla insan olmazdı ki o anda en çok ihtiyacı olan şeydi.

Parka doğru giderken gökyüzü ile aynı renkte bir uçan balon aldı. Onu serbest bırakıp yükselmesini seyredecekti. Rüzgarla beraber yaptığı yolculuğa gıpta edecekti daha sonra. Parka vardığında biraz dolaştı. Köklerinin üzerine oturduğu ağaçların yanından geçti. Yalnızlığını kazıdığı çınarlara gülümsedi. Kazıyacak bir sevgisi olmadığı için o da hep hüznünü aktarmıştı ağaç gövdelerine. Daha sonra balonunun ipini sıkıca tuttu. Vedalaşması gerekiyordu onunla. Belki yüzlerce başka balon olsa onlarla beraber uçabilirdi. Belki bir gün bunu deneyebilirdi.

Onun bir umuda ihtiyacı vardı. Soluk alması için nedenleri olmalıydı. Yoksa tutardı nefesini, bir daha hiç almaz ve bayılırdı. Umudu bulamazdı insan sonuçta pazarda satılmıyordu o. Hoş sattığını iddia edenler vardı fakat şehirde yalan satmak artık bir meziyet sayılmıyordu. Bir fikir geldi aklına. İhtimalleri hesaplayınca çıkan sonucun imkansızdan milyarda bir daha imkânlı olduğunu görünce yapmaya karar verdi. Bir mektup yazacaktı ve onu balonuna bağlayacaktı. Sonra balonu serbest bırakıp o mektubun gitmesi gereken yere gitmesini bekleyecekti Milyarda bir oranında bir ihtimal bile başka bir günü beklemek için yeterli olacaktı onun için. Mektubu yazıp balonuna bağladı ve sonra onu serbest bıraktı. Balonun ondan uzaklaşması seyretti daha sonra. Milyarda birlik bir ihtimal yeterli olmalıydı.

Balon yolculuğuna devam etti. Sokaklardan geçti, sürekli yön değiştirdi. Nereye gitmesi gerektiği belli değildi. O mektubun kimse yazıldığı bilinmiyordu. Milyarda birden daha büyük bir ihtimal vardı ve belki doğru yere gider ve doğru insana ulaşırdı. Doğru insanın kim olduğu da bilinmiyordu. Balonu küçük bir çocuk buldu. Mektubu açtı ama okuma bilmediği için evlerinin önünden geçen bir kıza okutmak istedi.

Küçük çocuk balonu uzattığında kızın yüzünde bir gülümseme belirdi. Havada uçan bir balonla gelen bir mektup ilgisini çekmişti ve okumaya başladı “Yaptıklarıma bir bak. Sana mektup yazıyorum. Kim olduğunu, nerede olduğunu bilmeden yazıyorum hatta. Belki sana ulaşır diye umut ediyorum. Hayatım boyunca hep seni aradım ben. Bu yüzden hep kayboldum. Sensiz bir ömür yaşamak istemiyorum. Ancak cümlemin içindeki belkinin ihtimali o kadar zayıf ki başka bir kelime kullanmam gerekiyor ama o kelimeyi bilmiyorum. Bu mektubun sana ulaştığını düşünmek istiyorum ve bu mektubu okurken kendini tanımanı. Tabi diyebilirsin ki beni hiç anlatmadın ki nasıl tanıyacağım kendimi. Bu yüzden biraz senden bahsetmek istiyorum. Gözbebeklerinin içinde saklı kocaman bir evren var mesela senin. Bir gün onlara bakabilirsem eğer başka galaksiler görebilirim mesela. Başka gezegenler vardır ve her birini keşfetmeyi isterim. Siyah saçlarından bir keman yapılabilir mesela. O keman şimdiye kadar yapılmış en güzel keman olur. Kokun tüm gülleri kıskandırmaya yeter mesela. Belki insan olmaması gereken bir melektin sen. Ancak kazara insan oldun ve sonra hep üzüldün. Bazı güller hüzün kokar bilir misin? Onlar gibisin sende. Hiç kimse seni anlayamadı biliyorum. Yapayalnızın ve üzgünsün. O kadar çok kırıldı ki hayallerin, hayal kurmayı unuttun biliyorum. Kimseye güvenemiyorsun. İpekten bir koza ördün kendine ama kelebek olamayacağını düşünüyorsun. Sonra bende kalıp sana mektup yazıyorum. Söylediğim gibi bu mektubun sana ulaşma ihtimali yok denecek kadar az. Yine yazıyorum ama çünkü bir umuda ihtiyacım var. O umut olmadan ben yaşayamam. Dikkat et kendine ve seni hep bekleyeceğimi unutma. Asla vazgeçmeyeceğim senden.”

Kız mektubu okuduktan sonra bir süre boyunca nefes alamadı. Tekrar ve tekrar okudu. Gökyüzünden uçarak gelen bir mektubun onu anlatması ne kadar düşük bir ihtimaldi. Sanki birisi gelip onu yıllarca tanıdıktan sonra beş farklı cümle ile anlatmak istemişti. Tamamen yabancı bir insanın bilmesi çok farklı hissettirmişti. Mektubun üst tarafında bir yazıyordu. İkinci bir mektup olmalıydı belki. Bir kâğıt aldı ve onun üzerine iki yazdı. Daha sonra kendi çocukluğuna bir mektup yazmaya karar verdi. Onu ne kadar özlediğinden bahsetti ve sonra balona bağlayıp rüzgâra bıraktı.

Balon önce yaşlı bir adama ulaştı. Kızın mektubunu okurken geçmişini hatırladı. Daha sonra vefat eden eşine bir mektup yazıp gökyüzüne gönderdi. O mektubu yeni sevgili olan bir çift buldu. Başka bir çifte tavsiyeler yazdılar. Onların mektubu ilkokula giden bir çocuğa ulaştı. Ayda yaşamak istediğini anlattı çocuk. Mektup yalnız bir adama ulaştığında o da yalnızlığı anlattı cümlelerinde. Şiirler yazıldı daha sonra, resimler yapıldı ve en sonunda tekrardan kıza ulaştı.

Kız balonu aldığında tamamen başka bir yerdeydi. Aceleci bir şekilde mektubu açtı ve okumaya başladı. Birisi umutsuzluğundan bahsetmişti. Bu esnada gözü sayfanın üstündeki sayıya takıldı “153” yazıyordu. O balon tam yüz elli üç insanın arasında bir bağ olmuştu. Çok farklı bir duyguydu. Dünya ne kadar da küçük diye düşündü o an. İmkansız ne kadar imkânlı. Daha sonra başka bir mektup yazmaya başladı “Düşünsene 153 kişiye ulaştı bu balon. Onların arasında bir aracı oldu ve şimdi tekrardan bana geldi. İlk mektubunu okurken bana yazılmış olduğunu düşünmedim. Beni anlattığını hissettim ama bana olduğunu hiç düşünmedim. Çünkü imkânların dışındaydı o mektubu bana yazman ve balonun bana gelmesi. Olasılık diye bir ders görmüştüm üniversitede bu yüzden biliyordum imkânsızlıkları. İlk gönderdiğin mektubu defalarca kez okudum inan bana. Beni nasıl anlatabildiğini düşündüm hep. Tabi gözlerimde evrenler saklı değil ama ben yine de kendimi buldum. Sonra o balon dönüp dolaşıp tekrardan bana geldi. Bende sana bir mektup yazmak istedim. Eğer bana yazdıysan ve mektup bana geldiyse belki senin için yazdığım mektup sana ulaşır. İşin komiği ne biliyor musun, yokluğunu hep hissettim ben.”

Balon tekrardan uçmaya başladı. Rüzgarla şekillendi yolculuğu, tepelerin üzerinden geçti ve tekrardan başladığı yere döndü. Adam balonu gördüğünde çok şaşırmıştı. Aradan günler geçmesine rağmen hala uçabiliyordu. Balonu yakaladıktan sonra üzerindeki mektuba baktı. Onun yazdığı satırlar değildi. Daha sonra sayfanın üst köşesindeki sayıyı gördü “154” yazıyordu. Yüz elli dört kişiye ulaşmıştı balonu.

Hayretler içinde kalmış bir şekilde mektubu okumaya başladı. Ona ulaşmıştı. Tüm ihtimalsizlikleri bir kenara bırakıp ona ulaşmıştı. Hayatla kumar oynayıp milyarda bir ihtimali seçmişti. O an ne kadar doğru bir şey yaptığını düşünüyordu. Belki de bir amacı vardı yaşamının. O gerçekse eğer bir şekilde ulaşabilirdi. O gerçekse eğer soluk almasının bir sebebi olabilirdi. Mektubu tekrar ve tekrar okurken omzuna birisinin dokunduğu hissetti.

Dönüp baktığında karşısında siyah saçlı bir kız duruyordu. “Merhaba” dedi kız “balonun sana ulaşacağını biliyordum.” Erkek tam daha fazla şaşıramayacağını düşündüğü sırada daha fazla şaşırmış buldu kendisi. Söyleyecek bir kelime yoktu. Kız ilk mektubunu ona uzatırken gözlerinin içine baktı. Saklanmış evrenleri gördü daha sonra. “İlk bana geldi balon sonra bende bir şeyler yazıp gönderdim. Bayağı bir dolaşmış ve sonra tekrardan bana geldi. Beni yazdığı düşündüm satırlarında eğer bende sen yazarsam sana gelirdi” gülümsüyordu kız. O gülümserken adam kalbinde çiçeklerin açtığını hissetti. Bir süre boyunca bakıştılar sonra bolca güldüler. Geçmişlerinden hiç bahsetmediler. Ortak bir geleceğe doğru bir yol açılmıştı önlerinde ve o yolda yürümek istediler. Daha sonra olasılıksızlığın nasıl bir ihtimal yaratacağını anlatan bir yazdılar, balona bağlayıp rüzgâra bıraktılar. Balon uzaklaşırken gülümsüyorlardı.

Ve aşk asla gerçekleşemeyeceğini düşünülen bir ihtimalin peşinden koşmaktı."

Yazının başlarında adamın neler hissettiğini anlamıştı sonuçta o da duvarları yumruklamış, defalarca kez duvarları kanıyla boyamıştı. Ancak devamında neler olduğunu anlayamıyordu. İçindeki boşluğun kaybolmasını anlatıyordu yazı ama o boşluğun neden kaybolduğunu anlamak onun için çok zordu. Kız ile karşılaştığı için olabilirdi ama yazıda başka bir şey vardı. O erkek ve kadının sevişmekten başka bir şey yapamadığını öğrenmişti ama yazıda sevişmenin ötesinde bir şey vardı ve hep onu aramıştı farkına bile varmasa da.

Hele aşk diye bir kelime vardı onu daha önce hiç duymamıştı. Neydi ki aşk? Hissedilen duygunun adı mıydı? Eğer öyleyse o duyguya ne olmuştu ki onu hiç bilmiyordu. Cevapları öğrenemeyeceğini düşündüğü sırada içindeki boşluğun dolmaya başladığını hissetti. Belki bunun sebebi yeni hissetmeye başladığı o duyguydu. Belki de o duygunun boşluğunun dolmasıydı bilemiyordu ama daha fazla tamamlanmış hissediyordu. Neydi aşk, onun hakkında hiçbir şey bilmemesine karşın onu bu şekilde etkileyebiliyordu? Hikayede anlatılan olay son derece gerçek dışıydı ama bir balonun o kadar uzun bir katedip sonunda tekrar geri gelmesi acaba olasılıklara inanmasını mı gerektiriyordu. İmkansız olasılıklar gerçekten de imkanlı olabilir miydi?


Aşkın mezarı 22

Kız bir süre daha oturduğu yerden kalkmadı. Aklındaki tek düşünce o kağıdı nasıl okuyacağıydı. Mutlaka bir yolu olmalıydı okumasının ama nasıl olacağını bilmiyordu ama garip bir biçimde o yolu bulacağına inanıyordu. Bir sıvıyla temas ettiği zaman okunabilir olabilirdi veya bir ışıkla karşılaştığı zaman da okunabilirdi. Sıvıların sayısının çokluğu ve ışık çeşitlerinin çokluğu kafasını karıştırmıştı. Ayrıca sıvıları teker teker denemeye kalksa kağıt yok olabilirdi. Bu yüzden çok dikkatli olmalıydı.

Evine geçtiği zaman düşünceler giderek artıyordu. Ona göre ışıkla alakalı bir çözüm olabilirdi. Onu farklı bir ışık altında incelemeliydi. Ancak hangi ışığı seçeceğini bilemiyordu. Bu yüzden evine gittiği zaman ilk olarak farklı ışık altında denemeye başladı. İlk önce kırmızı ışığı denedi ama değişen hiçbir şey olmadı. Ardından diğer renkteki ışıkları denedi. En son olarak mor ışığı denedi ama yine değişen bir şey olmadı. Onu deneyebileceği çok fazla ışık kalmamıştı ve bu durum onda derin bir karamsarlığa neden olmuştu. Ne yapacağını bilmiyordu oysa o kağıtta yazanları okumak en çok istediği şeydi.

Güneş ışığı çok gizli ve bulunması zor olmayan bir ışık olduğu için bu şıkkı zihnine düştüğü anda eledi. Başka neler kalmış olabilirdi ki geriye. Doğal ışık olarak ay ışığı vardı. Dolunay ışığı biraz daha zor bir durumdu. 3 ayın dolunayda olması çok daha düşük bir ihtimaldi. Eğer okunmasını istemediği bir kağıdı olsa ama birileri tarafından da okunmasını istese 3 ayın dolunayda olduğu zaman okunabilen bir kağıt yapmak onun için oldukça mantıklıydı. Zaten o olayları kendi zihninde değerlendirir ve ona göre kararını verirdi.

Aklına yatan bir fikir bulduğunda hızlı bir biçimde balkonuna çıktı ve kağıdı küçük masasının üzerine koydu. 3 ayın dolunay olması hayatta bazı güzel şeyleri beraberinde getirmeli diye düşündü. Bir süre beklediği zaman kağıdın üzerinde küçük bir yazı belirdi. Yazıya baktığı zaman bir adres olduğunu fark etti. Adresin nereyi işaret ettiğini bilmiyordu ama bulabileceğini düşündü. Zaten onun hayatında kolay bir şey olmazdı ama kolay olanlara değer vermezdi zaten.

Evden çıkmadan önce adresi bir kağıda yazdı ve nasıl gidebileceğini araştırdı. Daha sonra acıkmış olabileceği ihtimaline karşılık bir şeyler atıştırdı. Açlığı hissetmiyordu ama bu durumu içindeki heyecana bağladı. İnsanda heyecan fazla olduğu zaman bedenini hissedemeyebilir diye düşündü. Belki de vücudunda adrenalin fazla miktardaydı. Zaten bu yüzden yorulan bedenini umursamadı. Kısa bir atıştırmanın ardından evden dışarıya çıktı. Saatin geç olmasının hiçbir önemi yoktu onun için.

Tahminine göre 1.5 saat kadar yürüyecekti. Eve gittiği zaman ne bulacağını da bilmiyordu. Aslında arabası olsa çok daha hızlı gidebilirdi. Ancak herkesin arabası olmazdı. Sadece bazı insanlara sistem araba verirdi ki onlar da genellikle çok daha önemli görevde olan insanlardı. Taksiye de binebilirdi ama taksiye bindiği zaman kimliği ile giriş yapardı ve sonrasında sistem onu istediği gibi takip edebilirdi. Bu nedenle taksiye binmeyi hiç sevmezdi. Zaten takip edilmemek için telefonunu kapatmıştı ve telefonun pilini çıkarmıştı. Eğer telefonun içinde başka bir takip cihazı yoksa takip edilmezdi.

Evden çıkıp adrese doğru yürümeye başladığı zaman içindeki heyecan giderek artıyordu. Bu yüzden her adımı bir öncekinden daha hızlıydı. Bir saat kadar yürüdüğü zaman yürüyüşü bozulmaya başlamıştı ancak bunun farkında bile değildi. Farkında olsaydı durup biraz dinlenmek isterdi ama fark etmek onu yavaşlatırdı ve bunu istemiyordu.

Adresteki eve vardığı zaman şehrin dışına çıkmıştı ve ilk kez oraya gidiyordu. İlginçtir ki şehrin o bölümü uzun zaman önce terk edilmiş gibiydi. Evlerin bir kısmı yıkılmış ve tekrardan yapılmamıştı. Evler genellikle bahçe içerisindeydi ama bahçedeki tüm ağaçlar ölmüştü. Bazı evlere dikkat ettiği zaman savaşın izlerini gördü. Hiç savaş görmemişti ama eski zamanlarda böyle bir şeyin olduğunu duymuştu. Savaşın nasıl olduğuna dair fazla bir bilgisi yoktu ama siyahlı adamların kullandığından daha güçlü silahlar kullanılıyor olmalıydı.

Gitmesi gereken yere gittiğinde iki katlı bir ev ile karşılaştı. Diğerlerinin aksine o ev yıkılmamıştı. Evin yıkılmamasının bir sebebi var mıdır diye düşündü bir süre daha sonra bu bilginin hiçbir işine yaramayacağını düşünerek vazgeçti düşünmekten. Ev tek katlıydı ve oldukça eski görünüyordu. Bir zaman beyaza boyalı duvarların boyası artık dökülmüştü. Eski tahta bir kapısı vardı evin ve gördüğü kadarıyla içeriye giriş yolu o kapıydı.

Kapıyı açmaya çalıştığı zaman onun kilitli olduğunu gördü. Demek ki içeriye girmenin başka bir yolu olmalıydı veya kapıyı kırmalıydı. Sert bir tekme ile kapıyı kırabileceğini düşündü. Aslında oldukça mantıklıydı ve düşündüğü gibi kapının kilit bölümüne sert bir tekme attı. Tekmesinden sonra kapının kilidi arka tarafa düştü ve kapı kırıldı. Daha sonra kırdığı kapıyı iterek içeriye girdi. Ancak içeriye girdiği zaman kulakları sağır edebilecek bir ses duydu ve evin içi bir anda alevlerle doldu. Kırmızı, alevler her yerdeydi ve değdiği her yer onlara katılıyordu. Bu esnada içerideki eşyaların daha önce yanmış olduğunu fark etti.

İki seçeneği vardı ya geri dönecek ya da alevleri umursamayarak devam edecekti. Hemen karşısında bir kasa vardı ve tahminine göre kasa şifreliydi. İçeriye doğru devam ederken alevler tenine dokunuyor ve canını yakıyordu ancak bunu umursamadı. Umursadığı tek şey o kasadaydı ve kasanın yanına gitti. İşin kötü tarafı ise şifreyi bilmiyor olmasıydı ve şifreyi bulması için fazla vakti yoktu. İlk denediği bulduğu yazıdaki harf sayısıydı ancak bu işe yaramayınca bu sefer yazıdaki kelime sayısını denedi ve kasa açıldı. Kasanın içinde eskimiş bir kağıt bulunuyordu. Kağıdı alıp dışarıya doğru koşarken elbisesinin alev aldığını hissetti. Alevler tenini yakmaya başlamıştı artık. Dışarıya çıktığı zaman kendini yere attı ve yerde yuvarlanmaya başladı. Bu sayede alevlerin durdurabilirdi. Alevler biraz azaldığı zaman elbisesini çıkarttı ve onu yere attı. Daha sonra elbisesinin üzerinde zıplamaya başladı. Ancak onu söndürmeyi başardı. Şanslıydı ki yanan sadece üstündeki gömleğiydi. Ne yapacağını bilemeden yanmış gömleğinin yanına oturdu ve derin nefes almaya başladı. Evine doğru yola çıkmadan önce biraz soluklanmalıydı yoksa yürüyemezdi ancak bekleyecek fazla zamanı yoktu yoksa siyahlı adamlar dumanları görüp oraya gelebilirdi ve bunu hiç istemiyordu.


Aşkım mezarı 21

Sahile ulaşmanın ne kadar zamanını aldığını bilmiyordu ama zaman onun için durmuş gibiydi. Sanki saat yavaşlamış, akrep ile yelkovan takılı kalmıştı. Hızlı adımlarla yürüğünü hesaba kattığı zaman 7 dakika civarında sahile ulaşmalıydı ama ona göre bu zaman birkaç saati buluyordu. Etrafındaki herkes yavaş hareket ediyordu. Keşke her yavaş hareket ederken hızlı hareket edebilseydim diye düşündü. Böylece kimseyle uğraşmak zorunda kalmaz, kendi yolunu çizebilirdi.

Sahile ulaştığı zaman aynı bankın üzerine oturdu ve şapkalı adamı beklemeye başladı. Aslında onun geleceğinden emin değildi ama geçen sefer geldiğine göre yine gelebilirdi yani gelmesi lazımdı eğer gelmezse aradığı cevaplara asla ulaşamazdı ve cevaplara ulaşamazsa eğer asla anlayamazdı. Düşünceler yine zihninden hızlı bir biçimde geçmeye başlamıştı. Öyle ki bir düşünce cümlesi tamamlanmaya hazırlanırken cümle bitmeden devam ediyor ve çok uzun düşüncelere sahip oluyordu. İnsan beyni bu kadar uzun düşünceyi kaldıramaz herhalde dedi içinden.

O içinde bir son planlamaya devam ederken bu isteğinin güçsüzleştiğini fark ettiği zaman şaşırdı. Oysa birkaç gün önce tek istediği şeydi son. O an ise hayata tutunmuş gibi hissediyordu. Hala her an bırakabilirdi onu ama nedense bırakmak istemiyordu. En azından o yazıyı anlayana kadar, başka yazılar bulana kadar tutunmaya devam etmeliydi. Belki dışarıdan tutunmak yerine içine bile girebilirdi onun ve o zaman yaşadığını söyleyebilirdi.

Gökyüzünde 3 ay dolunaya yaklaşıyordu. Kırmızı ve beyaz ayların yansıması denizin üzerine düşüyordu. Siyah ay ise her zaman olduğu gibi görünmüyordu. Kırmızı ve beyaz ayların yansımaları denizdeki hafif dalgalanma ile beraber küçük bir dans içine girmişken bu güzel görüntüyü başka kimsenin görmemesi oldukça ilgi çekiciydi. Sonuçta 71 günde 1 kez meydana gelen bu olay sadece 3 gün sürüyordu ve ayları incelemek için en uygun bu 3 günden ibaretti.

Aylar gökyüzünde yükseldikçe içindeki düşünceler değişmeye devam ediyordu. Aylara baktıkça onlarla konuşma isteği artıyordu ancak konuşmak istemiyordu onlarla. Beyaz ay için fazla karanlık hissediyordu kendini. Kırmızı ay ise ona göre fazla kızgındı ve ona her zaman kızdığını çok iyi biliyordu. Siyah ay ise aynı onun gibi saklanıyordu. Onu görmek mümkün değildi bu yüzden. Keşke o da görünmez olabilseydi belki o zaman daha kolay olurdu yaşamak.

Zaman tekrardan yavaşlamıştı ve bu sefer geçen zamanı hesaplayamıyordu. Bu duruma çok alışık değildi. Zamanın hızındaki değişimler için ışık hızına yaklaşmak gerekirdi ve ışık hızına yaklaştıkça zaman yavaşlardı. Onun ışık hızına yaklaşması mümkün olmadığına göre bu durumun başka bir sebebi olmalıydı. Bu sebebi ona çok mantıklı gelmese de düşüncelerinin zihninde çok hızlı biçimde dolaşmasına başladı. Belki de onun düşünceleri ışık hızına yaklaşıyordu. Ona mantıklı gelmese de bir açıklamaya ulaşıyor olmak ona yeterli geliyordu keşke açıklamalarına kendini inandırabilseydi.

Belirsiz bir zamanın ardından birinin ona doğru yaklaştığını hissetti. İnce ayak seslerinden anlamıştı birisinin geldiğini ve bu sesleri daha önce de duymuştu. Şapkalı adamın yaklaştığını düşündü seslerin yaklaşma hızına baktığı zaman birkaç saniye sonra yanına geleceğini düşündü. İçinde sebebini bilmediği bir heyecan vardı ve bu heyecanla birlikte kalbinin atış hızı artmıştı. Öyle ki nabzının ritmi dışında başka bir şey duyamıyordu.

Kısa bir süre geçtikten sonra sağ tarafında bir karaltı gördü ve başını o tarafa doğru çevirdi. Şapkalı adamı karşısında gördüğü zaman derin bir nefes aldı. Rahatlamıştı ve bankın üzerinde kenara çekilerek şapkalı adama oturması için yer açtı. Şapkalı adam hafifçe gülümseyerek selam verdikten sonra kızın yanına oturdu ve "geleceğini biliyordum" dedi.

"Nasıl biliyordun geleceğimi?" diyerek karşılık verdi kız. Onun cevaplarını çok merak ediyordu.

"Biliyordum yanlış bir kelime umuyordum demeliyim sanırım. Gerçekleri öğrenmek istediğini düşünüyorum ve onları öğrenmek için geleceğini düşündüm."

"Evet bana ne olup bittiğini anlamak istiyorum. Neden herkes gibi değilim ve neden kendimi ait hissedemiyorum?"

"Sorduğun soruların cevaplarını kendin bulmalısın. Bir rüyadan uyandığını düşün, yaşamın boyunca o rüyayı görüyordun ve uyandığın zaman cevaplarını öğreneceksin ama hala tam anlamıyla uyanamadın. Eğer bu yolda devam edersen uyanmayı başaracaksın."

"Artık bu kabusu görmek istemiyorum. Bana uyanmanın yolunu göster."

"Bu kağıdı al. Sana boş gibi görülebilir ama şifreli bir biçimde yazılmış. Ne yazdığını bende bilmiyorum ama bunu sen öğrenebilirsin. Sadece bu yazıyı belirli şartlar altında okuyabileceğini biliyorum. Şimdi evine dön ve yazıyı okumaya çalış. Bazı sorularının cevapları bu yazıda saklı. Yazıyı okuduktan sonra tekrar bul beni."

Şapkalı adam konuşmasını bitirdikten sonra ayağa kalktı ve kızın yanından uzaklaştı. Belli ki daha fazla konuşmak istemiyordu kız ise elinde tuttuğu boş kağıda bakıyor ve onunla ne yapacağını düşüyordu. Eve gitmeden önce biraz daha oturmaya karar verdi. Sonuçta eve ne kadar hızlı giderse gitsin kağıdı okumak için düşünmesi gerekecekti. Bu nedenle oturdu ve gökyüzüne doğru baktı. Siyah ayın olması gereken noktaya odaklandı ve "Neden her şey bu kadar anlamsız?" diye sordu onun verdiği cevabı duymadan.






Aşkın mezarı 20

Aslında o ne aradığını bilmiyordu. Sadece farklı bir hayat düşünüyor ve onu yaşamaya çalışıyordu. Bu yüzden kendi gerçekliğini yaratmıştı. Mavi çimenlerin orası onun hayal ettiği dünyaydı. Siyahlı adamın evine geldiği yer ise gerçek dünyayı sembolize ediyordu ve gerçek dünya her zaman kazanıyor ve onun acı çekmesine sebep oluyordu. Gerçek dünyadaki hiçbir şeyin onun için anlamı yoktu. Aslında o dünyada kalmanın bir yolunu bulması gerekiyordu onun. Ancak o dünya tamamlanmamış olduğu için pek bir anlamı yoktu. En azından gerçek dünyada çektiği acılar gerçekti.

Hayatında başka gerçek ne var diye sorguladı bir süre boyunca. Bu esnada sessiz bir biçimde konuşuyordu gölgesiyle. Gölgesi iyi bir dinleyiciydi aslında bu yüzden onunla konuşmak güzel olurdu. Gölgesine "bir şey değişmeye başladı ve ben ne olduğunu bilmiyorum ama her şey çok hızlı değişiyor. Siyahlı adam bana işkence etmedi mesela. Düşünsene yıllardır çekmediğim acı kalmamıştı ama bir anda değişti. Yazıyı bulmam mı sebep olmuştu buna bilmiyorum ama bir şeyler değişmeye başladı ve ben nelerin değiştiğini bilmiyorum. Değişim denilen şey bir anda mı olur acaba? Ben hiç değişin görmedim şimdiye kadar. Aynılık içinde yaşadım hep ve aynı olmamaya çabaladım."

Elbette gölgesi ona bir cevap vermedi ama o konuşmasa da kız onun ne demek istediğini anlamıştı. "Sen değişiyorsun" diyordu gölgesi. "Sonunda kabuğunu kırmaya başladın." Değişim nasıl olurdu ki bilmiyordu. Bir süre boyunca evde kalsam iyi olur diye düşündü. Bunun için de işe gitmemesi gerekiyordu. Zaten onun sürekli işe gitmesine de gerek yoktu. Evinden de yıldızları seyredebilirdi. Böylece düşünmeye daha fazla zaman bulurdu. Balkonuna çıktı ve teleskobunu açtı. Daha sonra hep hayran kaldığı uzayı seyretmeye başladı.

Ne aradığını bilmiyordu sadece farklı bir şeyler olmasını bekliyordu. Defterini açtı ve gördüklerini not etmeye hazırlandı. Uzaylıların dünyaya gelip her şeyi yok etmesini bekliyordu belki de. Sonuçta bir şey yok olmadan tekrardan başlayamazdı. Bu yüzden uzaylılar gelse güzel olur diye düşündü. Tabi bu durumun ne kadar olasılık dışı olduğunun farkındaydı ve yüzündeki tebessüm kısa bir süre sonra kayboldu.

Uzaya bakmak belki de onu en çok rahatlatan şeydi. Onun sonsuzluğunu seyrederken her şeyi unutabiliyordu ama o an bu mümkün değildi. Düşünceler zihninin içinde ışık hızından daha hızlı yolculuk yapıyordu. Hatta öyle ki bazı düşünceler zamanda yolculuk yapıp geçmişten veya gelecekten geliyordu. İlk kez böyle bir durumla karşılaşmıştı. Beyninin zihninde artan elektrik akımından dolayı yanacağını düşündü. Böyle bir şey olursa oldukça gerçek dışı olur diye düşündü. Sahi ölmek için ne kadar da farklı bir yöntemdi düşünmek.

Düşüncelerin arasında dolaşırken ne yapacağını bilemiyordu. Kolunu bile kaldıramadığını fark ettiğinde korkmaya başlamıştı. Hatta gözünü teleskobundan bile çekemiyordu. Sanki orada dona kalmıştı. Her halde bedeninin değişime ayak uydurması gerekiyordu. Sanki gezegenin atmosferinde değişiklik oluyordu da ona uyum sağlaması gerekiyordu. Mutlaka hareket edememesinin mantıklı bir açıklaması olmalıydı. Her şeyin bir açıklaması olmalıydı ona göre ama şimdiye kadar hiçbir açıklamaya ulaşamamıştı.

Bir süre sonra düşünceleri tekrardan yazıya odaklandı ve o an başka düşünceler zihnine yerleşti. Yazı neden bu şekilde etkilemişti onu. Acaba kağıdın üzerinde onu yavaş yavaş zehirleyen bir zehir mi vardı? Bu olasılık ona çok mantıklı gelmeye başlamıştı ta ki gelecekten gelen sesin duyana kadar. Ses nasıl zaman yolculuğu yapabilir diye düşündü çok kısa bir süre için. "Eğer ses ışık hızını geçerse ama ışık sesten 13333 kat daha hızlı" dedi fısıldayarak.

Gelecekten gelen ses kendi sesine benziyordu ama daha sertleşmişti ama garip bir biçimde sesinde neşe vardı. Şu anda sahip olmadığı bir özellikti bu. Demek ki geleceğinde hayatında bir çok değişecekti onun. Acaba neler değişecek diye merak etti ve bunu geleceğine sormaya karar verdi. Acaba geleceğindeki kendisi onu duyup cevap verebilecek miydi? Zaten bu da gerçek olursa fizik kurallarının yok olduğu bir anda olduğunu anlardı ve o zaman öldüğüne dair düşünceleri daha da kesinleşirdi.

"Kaç yıl sonra yaşadığını bilmiyorum ama sesin neden bu kadar neşeli geliyor?" diye sordu geleceğine en çok merak ettiği şey oydu belki de. Bir kaç an boyunca cevabın gelip gelmeyeceğini merak etti. Daha sonra bir kaç an boyunca sesin zamanda yolculuk yapmasıyla ilgili teorileri düşündü. Belki de beynindeki elektrik akımı ışık hızını geçmişti. Belki paralel evrendeki geleceği ile konuşuyordu. Toplamda 13 an sonra geleceğinden cevap geldi "Sesim iyi geliyor çünkü sen dünyayı değiştireceksin. Aramaktan sakın vazgeçme. Geleceği daha da güzel yapmak senin elinde."

Geleceğinden cevap geldikten sonra zihnindeki düşünceler hareket etmeyi bıraktı ve teleskoptan çekilerek küçük balkonunda yere oturdu ve gökyüzüne baktı. "Her şey değişecekse bu değişimi hızlandırmalıyım" dedi kendine ve oturduğu yerden kalktı. Saatin kaç olduğunu umursamadan evden çıkmalı ve şapkalı adamı bulmalıydı. Hızlı bir biçimde üstünü değiştirdi ve sahile doğru yürümeye başladı. En hızlı biçimde yürüyordu ve sokakta gezinen insanlar ilk kez olsun onun dikkatini dağıtmıyordu. Cevaplara ulaşabilmek için şapkalı adamı bulmalıydı.


Find Us On Facebook