Hangi silah vurabilir imanı

15 Temmuz darbe girişiminin ardından yaklaşık 1 ayda bitirebildigim şiirimi sizlerle paylaşmak istedim.

İmanla dolu bir yürek yıkılır mı sanırsın,
Bin bir zorlukla kazanılmış bu vatan bırakılır mı sanirsin,
İnsan özlemez mi sanırsın toprak altında yatanı,
Yoksa bir adam tankları durdurabiliyorsa,
Yaşlılar kurşunlara siper etmişse göğsünü,
Ya Allah bismillah allahuekber eşliğinde yürüyorsa insanlar,
Soyle ey gafil hangi silah delebilir imanı.

İnsanlar ölüme kollarını açıp yürüyorsa,
Fatih benim atamdır diyorlarsa,
Bastiklari toprak titriyorsa,
Allah oyun bozanlarin en büyüğüdür diyorlarsa,
Soyle ey gafil hangi silah vurabilir imanı.

Bir ümmet bir olmuşsa,
Tek atıyorsa tüm kalpler,
Tüm hainleri ezmeye yeminliyse gönüller,
Bu vatanı hainlere vermeyeceğiz diyorlarsa,
Soyle ey gafil hangi kurşun delebilir imanı.

Korkma diye başlayan bir marşla büyüyen çocuklar,
Tanktan, tüfekten korkar mı sandın,
Sen bilmez misin ey gafil,
Uçağı üstüne atlayarak düşürmeye çalışanı,
Söyle ey gafil hangi uçak vurabilir imanı.

Sen bizi bir avuç insan mı sanırsın,
Bizim silahlarimiz yok mu sanırsın,
Bizim gökte ordularimiz vardır bilmez misin ey gafil,
Evlatlari ölen anaların vatan sağolsun dediklerini duymaz misin,
Sokağa çıkan milyonların şehit olmak için yürüdüğünü görmez misin,
Soyle ey gafil hangi ordu yenebilir imanı.

Sen vatan nedir bilmezsin,
Anlamazsın vatan aşkını,
Bilmezsin imanın gücünü,
Tankları tek bir adam durdurur,
Yaşlı bir teyze bir orduya kafa tutar,
Sen bilmez misin ey gafil allah aşkının verdiği gücü.

Sahte bir peygambere kanmış,
Paranın köpeği olmuşsun sen,
Bu vatanda değil kalacak yerin,
Bir parça ekmeğin yoktur senin,
Biz asker doğduk, asker ölürüz,
Bilmez misin ey gafil,
Bu vatanın bir karış parçasını değil bir kum tanesini vermeyiz kimseye,
Sen bilmez misin ey gafil bu milletin ne destanlar yazdığını,
Sen bilmez misin ey gafil gökteki ordunun vurulamayacagini.


Aşkın mezarı 39

"Hoş geldin. Bu akşam bir çok soruna cevap vermeye çalışacağım. Gerçekleri görmenin vakti geldi."

"Bir çok şeyi bilmiyorum. Neler oluyor? Aşk neden yok? Ona ne oldu? Şarkılar neden dinlediklerim gibi değil?"

"Bazı sorularına şimdi cevap vermeyeceğim ama onun da zamanı gelecek birazdan. Sana biraz bizden bahsetmek istiyorum. Kendimize aşkın koruyucuları diyoruz. Tarihin başlangıcından beri varız. Amacımız aşkı korumak ve onu yaşatmak. Çok eskilerden bunun için şarkılar yazdık, hikayeler anlattık ama öye bir zaman geldi ki aşk yok olmaya başladık. Karşımızdaki güç o kadar büyüktü ki hiçbir şey yapamadık. Sadece bekledik. Doğru zamanın gelmesini bekledik, aşkın tekrardan yaşadığı günün gelmesi için bekledik."

"Eskiden aşk vardı ve dinlediğim şarkılar o zamanlarda yazılmıştı. Peki bu ne kadar önceydi?"

"Binlerce yıl belki tam tarih veremem sana ama sadece çok uzun zaman önce diyebilirim, tahmin edeceğinden bile daha önce."

"Bu binlerce yılda aşk yok oldu. Peki neden böyle oldu? Kimse savaşmadı mı aşk için? Ondan bu kadar mı kolay vazgeçtik?"

"Elbette savaş oldu hatta çok büyük bir savaş. Tahminlerimize göre toplam nüfusun yarısından fazlası bu savaşta öldü ve biz güçsüzleştik. Artık sadece birkaç kişiyiz ve tahmin edebileceğin gibi sistem peşimizde. Bu yüzden saklanıyoruz."

"Doğru zaman demiştin o ne zaman gelecek?"

"Az kaldığını düşünüyorum. Bu konuda daha fazla bilgi veremem sana ama merak etme zamanla öğreneceksin."

"Anlamıyorum, aşkı da anladığım söylenemez ama onun çok güzel olduğunu biliyorum. O kadar güzel ki sadece onun için yaşanabilir sanki."

"Aşkı tam olarak bende yaşamadım ama zamanla benim bildiklerimi sende öğreneceksin hata benden daha fazla öğreneceksin sen."

"Senden daha fazla nasıl öğrenebilirim. Sen herşeyi biliyorsun."

"Hayır, ben herşeyi bilmiyorum. Bilmediklerim çok daha fazla."

"Anlamıyorum."

"Anlayacaksın yakında. En büyük savaşı yakında vereceğiz ve aşk tekrardan özgür olacak. Sadece biraz daha kaldı ve yakında herşey değişecek. O savaşta sistem kaybedecek."

"Nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsun?"

"Sorunun cevabını burada öğreneceksin ama biraz daha zaman tanı bana."

"Neden anlatmıyorsun?"

"Birisini daha bekliyorum. Aynı senin gibi aşkı arayan birisini."

"Bir kız mı yoksa?"

"Sen bunu nereden biliyorsun?"

"Nasıl anlatacağımı bilmiyorum ama siyah ay söyledi bana."

"Siyah ay mı?"

"Evet, yaşlı adamın rüyasındayken siyah ay ile konuştum ve yakında bir kızla tanışacağımı söyledi bana."

"Evet, bir kızla tanışacaksın ve sorularının çoğuna cevap bulacaksın. Bu akşam bizim için çok önemli. Savaşın başlangıcı burası olacak."

Adam bir an için sustu ve kendini gelecek kızı düşünürken buldu. Neye benziyordu acaba? Aşkı biliyor muydu? Onu bilirse ondan çok şey öğrenebilirdi. Eğer bilmiyorsa aşkı onunla birlikte arayabiliridi. Belki aşkı birlikte bulurlardı.

"Kusura bakma bir an için düşündüm."

"Önemli değil. Zaten şu anda daha fazla konuşmak istemiyorum."

"O zaman başka bir soru sormak istiyorum. İçerisi nasıl dışarıdan daha büyük olabilir?"

"Konuşmanın başından beri bu soruyu bekliyordum. Şöyle anlatayım sana burası başka bir yerde. Evrende başka bir yerde. Kapıdan geçtiğin zaman buraya geldin bu nedenle rahatsız edilmeyeceğiz."

"Nasıl yani buraya başka biri giremez mi?"

"Hayır, benim istemediğim kimse buraya giremez."

"Anladım, bu yüzden bu kadar rahat konuşuyorsun."

"Saklanmak zorunda olmayınca daha güzel oluyor."

Cümlesini bitirdiğinde şapkalı adam gülümsedi. Konuşmaya başladığı zamandan beri yüzünde olan acı ve hüzün kayboldu bir anda.

"Geldi."

İkisi birlikte kapıya bakmaya başladı. Kısa bir süre sonra kapı açıldı ve siyah uzun saçlı bir kız içeriye girdi. Kız ilk önce tam karşısında oturan şapkalı adamı gördü ve hemen ardından onun yanındaki koltukta oturan başka bir adamı. Daha sonra başını iki yana salladı ve yüzünde şaşkın bir ifade oluştu.

"Evet, içerisi dışarısından daha büyük."

Şapkalı adam dolu olan koltuğu işaret ederek "Merak etme o da senin gibi aşkı arayan birisi. Sizinle konuşacaklarım var. Sende otur." dediği zaman kızlı hızlı ve heyecanlı adamlarla adamın yanındaki koltuğa oturdu ve bir an için adamla bakıştılar. Bir kaç saniye boyunca birbirlerinin gözlerinin içine baktılar.

Geçen uzun birkaç saniyenin ardından şapkalı adam konuşmaya başladı "Hoşgeldin. Buraya sorularınızı cevaplamak için çağırdım sizi. Elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağım. Ayrıca bu akşam geçmişten gelen bir mesejı ilk kez dinleyeceğiz. Şimdi rahatınıza bakın birazdan başlaması lazım."

Kız ve erkek tekrardan bakıştılar ve gülümsediler. O gülümseme tarihe son gerçek gülümselerden birisi olarak geçti ve beklediler.


Aşkın mezarı 38

Şarkı tekrar ve tekrar değişiyor, o her dinlediği zaman yeni anlamlar buluyordu. Şarkı o kadar güzeldi ki öyle bir şeyi daha önce hiç yaşamamıştı. Hatta yaşayan birisinin olduğuna inanmıyordu. Aslında birilerinin yaşama ihtimali güzel olurdu ama buna ihtimal vermekte zorlanıyordu. Bir süre sonra rahatladığını hissetti ve kafasındaki sorular yok olup giti. Bir süre daha sonra gözlerini kapattı ve şarkının uçsuz bucaksız bir deniz olduğunu hayal etti. O ise uçsuz bucaksız denide yolculuk yapan bir gemiydi.

O gemide yolculuk yapıyordu ve 3 ay tüm güzellikleriyle birlikte gökyüzündeydi. Hafif bir rüzgar esiyor ve serin esen rüzgar onun tenini okşuyordu. Her zaman olmak istediği yerdeydi aslında. Hafif dalgaların üzerinde yolduluk ederken dalgaların gemiye çarparken çıkardığı ses o anın müziği oluyordu. Sanki denizin bestesinin içinde dinlediği şarkılardan parçalar vardı ama bu durumu önemsemedi. Geminin arka tarafında uzanmış  ve 3 ayı seyrediyordu. Sanki her birinin ona baktığını düşündü. Sanki 3 ayda onu seyrediyordu.

Bir an geminin durduğunu hissetti. Gemi neden dururdu ki? Dalgalar durmuş olamazdı öyle olsa bile gemi bir süre daha yolculuk eder daha sonra dururdu. Bir gariplik olduğunu düşündüğü sırada ayağa kalktı ve geminin uç kısmına doğru koşmaya başladı.

Geminin uç kısmına geldiğinde gördükleri karşısında kayretler içinde kaldı. Devasa bir şey, bir yaratık, bir başka bir şey karşısında durmuştu. Gemi ise onun bacaklarından birisine çarpmıştı. Ancak o gemi ile ilgilenmiyordu. Bir elini havaya kaldırmış ve beyaz ayı yakalamıştı. Daha sonra da diğer elini kaldırıp ayı iki eliyle tutmaya başladı.

Beyaz ayı iki eliyle kendine doğru çekiyor ve beyaz ay yavaş bir biçimde ona doğru ilerliyordu. Ne olduğunu anlamadı, nerede olduğunu da anlamadı ama karşısındaki yaratık beyaz ayı yakalamak istiyordu. Daha sonra yaratık öfkeli bir biçimde haykırarak beyaz ayı bıraktı ve siyah ayı tutmaya başladı. Siyah ay beyaz aya göre daha dayanıksızdı ve daha hızlı bir biçimde yaratığa doğru geliyordu.

"Siyah ayı almana izin veremem" diye bağırdı adam ve yaratığın bacağına vurmaya başladı. Ancak yaratık onu hissetmiyordu bile. "Bunu yapmana asla izin veremem"

Adam yaratığın bacağına tırmanmaya başladığı sırada siyah ay iyice yaklaşmıştı. Ancak yaratık o kadar büyüktü ki adam ona tırmanana kadar siyah ayı yakalamış olacaktı.

Siyah ay iyice yaklaştığı ve denizin üzerinde siyah bir leke oluşturduğu zaman adam yaratığın karnına bile gelmemişti. Bu esnada yaratığın kahkalar attığını duydu ve gözünden aşağıya doğru bir sıvı akmaya başladı. Sıvı aktıkça daha hızlı hareket edebildiğini fark etti ve daha sonra büyümeye başladığını. Öyle ki birkaç an sonra yaratıkla aynı boyuta ulaşmıştı. Yaratığın siyah ayı tutan elini tuttu ve kenara doğru fırlattı. Bu hareketin şaşkınlığı içinde olan yaratık adama baktığında içini bir korku kapladı. Bu esnada adam yaratığa doğru yumruk atmaya başladı. Attığı her yumruk yaratığın yüzüne çarpıyor ve teninin değdiği her yer parçalanıyordu.

Yaratığa yumruklarını attıktan sonra yaratığın suratı paramparça olmuştu. Daha sonra iki eliyle yaratığın bir kolunu tuttu ve kendine doğru çekti. Yaratığın kolu adamın ellerindeydi ve kopan kolu denize fırlattı. Denize düşen kolun yarattığı dalgalar bacaklarına çarparken diğer kolunu tuttu ve onu da kopardı. Yaratıktan yeşil kanlar dökülüyor ve deniz koyu yeşil renge bürünüyordu. Yaratık çığlıklar atarken onun kafasını iki eliyle tuttu ve kendine doğru çekti. Vucudundan ayrılan kafaya önce bir süre boyunca baktı ve ardından kafayı da denize fırlattı. Kafası ve kolları kopan yaratık denize doğru düşerken o bir elini siyah ayın üzerine koydu ve "Kimsenin seni almasına izin vermeyeceğim" dedi.

O an siyah ayın gülümsediğini hissetti. Siyah ayı kurtarmıştı hatta diğer ayları da kurtarmıştı. Elini siyah ayın üzerinde gezdirdiği sırada içinde bir ses duydu "Şimdi yapman gerekenleri yapma zamanı geldi. Hadi uyan."

Gözlerini açtığında koltuğunda olduğunu fark etti. Uyumuştu demek ki ama gördüğü o rüya ne anlama geliyordu, o yaratık kimdi ve siyah aydan ne istiyordu? Ayrıca onun yapması gereken şey neydi? Şapkalı adam, evet şapkalı adamın yanına gitmeliydi. Pencereden dışarıya baktığında güneşin doğmuş olduğunu gördü ve hızlı bir şekilde evden dışarıya çıktı.

Adımları da evden çıkışı kadar hızlıydı. Sokakta yürürken hiçbir şeyi umursamadı. Aklında sadece kafasındaki sorular vardı ve onların cevaplarını sadece şapkalı adamda bulabilirdi. Sokakta yürürken birisi omuzuna çarptı. Adam dengesini kaybettiği sırada kafasını kaldırıp ona kimin çarptığına baktı. O kadar sinirliydi ki ona çarpan kişiyi oracıkta öldürebilirdi. Birisinin onunla cevapların arasına girmesine asla izin veremezdi hele onunla aşkın arasına girmeye kimsenin gücü yetmezdi.

Başını kaldırdığında karşısında şapkalı adamı gördü. Şapkalı adam ciddi bir şekilde duruyordu ve elini kaldırıp işaret parmağını dudaklarına koydu. Bu sus işaretiydi. Ardından şapkalı adam yanına yaklaştı ve "kusura bakmayın." dedi. Daha sonra "iyi misiniz?" diye sorduğunda adamın elini tuttu ve o an adam şapkalı adamın elinde bir kağıt olduğunu fark etti.

Hemen ardından ise şapkalı adam uzaklaşmaya başladı. Şapkalı adam uzaklaşırken elinde tuttuğu kağıda baktı ve orada bir adres yazdığını gördü. Yazan adres şehrin biraz dışındaydı ama birkaç saate yürüyebilirdi. Neden böyle olmuştu? Neden her zaman oturdukları bankta oturmamışlardı ve neden şapkalı adam bu kadar gergindi? Bir şeyler oluyor olmalıydı ve nelerin olduğunu öğrenmesi gerekiyordu.

Gideceği yeri biliyordu. Hatta kağıtta oraya nasıl gideceği detaylı bir biçimde yazıyordu. Oraya gelene kadar hızlı bir biçimde ilerlemiş olsa da şapkalı adamın davranışları şüphelenmesine sebep olmuştu. Bu nedenle yürürken daha yavaş yürümeye ve dikkat çekmemeye çabaladı. Şapkalı adam bu şekilde davrandığına göre kötü bir şeyler oluyor olmalıydı. Ne olmuş olabilirdi ki? Şimdiye kadar hep rahat olduğunu gördüğü adam neden bir anda değişmişti.

Tüm gücüyle koşmak istese de mantığı ona yavaş hareket etmesini söylüyordu. Hatta bunu o kadar sık tekrar ediyordu ki istese bile koşamazdı artık. Ağır adımlarla ilerlerken neler olmuş olabileceğini düşündü. Sistem şapkalıyı öğrenmiş olabilirdi ve belki de şapkalı bir kaçma planı yapıyordu. Kaçarlarsa eğer sistem onları bulurdu. Bu yüzden kaçmak çok mantıklı değildi. Belki bir süre boyunca saklanmaları gerekiyordu ama o saklanmak da istemiyordu. Kaybedecek bir zamanı yoktu onun.

Ağır adımlarla ilerlemeye devam ederken dikkat çekmediğini düşündü. Etrafından insanlar geçiyor ve hiçbiri ona bakmıyordu. Yarım saat kadar yürüdü ve ana caddeden ayrılmaya karar verdi. Ara sokaklarda daha hızlı hareket edebilirdi ama ara sokaklarda bile koşmadı sadece hızlı bir biçimde yürüdü. Kimsenin onu fark etmemesi onu rahatlatıyordu.

Tahmini olarak yarım saat daha geçtikten sonra kağıtta yazan yere ulaşmıştı. Karşısında küçük bir ev vardı ve evin yanına gidip kapıyı çaldı ama hiçbir cevap gelmedi. Biraz daha bekledi ve kapıyı bir kere daha çaldı. Kapı tekrardan açılmayınca kendisi açmayı denedi ve açılan kapıdan içeriye girdi. İçeriye girdiği zaman ilk olarak şapkalı adamı beyaz bir koltukta oturduğunu gördü. Daha sonra ise içeriye girdiği kapı arkasından kapandı. İlginç bir biçimde dışarıdan küçük bir ev olarak gördüğü yer tahminine göre gördüğünün neredeyse 10 katı daha büyüktü.

O şaşkınlık içinde bakarken şapkalı adam diğer koltuğu işaret etti ve "Evet, içi dışından daha büyük. Otur, seninle konuşacaklarımız var" dedi.

Aşkın mezarı 37

Erkek evine giden yol boyunca hala kiminle tanışacağını düşünüyordu. Herhalde şapkalı adam gibi birisi ile tanışacaktı ama siyah ay ona bir kadınla tanışacağını söylemişti. Tanıdığı, bildiği bütün kadınlar ona yardımcı olamaz, sorularına cevap bulamazdı. "Senin gibi" demişti siyah ay demek ki o da onun gibi bir arayıştaydı. Bu düşünce onu daha fazla heyecanlanmıştı.

Aynı zamanda yol boyunca yeni bulduğu diski de düşündü. Hangisini daha fazla düşündüğünü bilmiyordu ama tahminine göre tanışacağı kız daha öncelikliydi. Sonuçta diski eve geçince dinleyecekti ama kızla ne zaman tanışacağını bilmiyordu. Demek ki bu konu kafasını uzunca bir süre meşgul edecekti. Düşünceler ve sorular arasında bir süre daha yol aldıktan sonra eve geldi. İlk önce bilgisayarını açtı ve diski bilgisayarına aktarmaya başladı. Bu ensada ise kızı düşünüyordu.

Ona nasıl yardımcı olabilirdi ki? Belki de onda da diskler vardı ama öyle olsaydı şapkalı adam onu en başta kıza gönderirdi. Belki onun bilmediği bazı şeyleri biliyordu. Belki de bazı cevaplar ondaydı. Belki aşkın ne demek olduğunu biliyordu. Belki de onda diskten başka bir şeyler vardı. Ne olabilirdi ki onda? Acaba nasıl gibisiydi? Gözleri ne renkti mesela veya saçları nasıldı? Bu soruları neden sorduğunu düşündü bir süre boyunca. Neden onu bu kadar merak ediyordu ki neden nabzı bu kadar hızlı atıyordu? Neden soluk alış verişi bu kadar hızlanmıştı?

Bu esnada diski bilgisayara aktarma işlemi sona erdi ve onu dinlemeye başladı. Disk ince bir sesle başlamıştı. Bu sesin neye ait olduğunu bilmiyordu ama ses onun içine işlemeye başladı. Bir kaç saniyenin ardından gözlerini kapattı ve kendini müziğe bıraktı. En başta duyduğu o ses fazlasıyla hüzünlüydü. Her şeyini kaybetmiş gibi hissetti bir süre boyunca daha sonra başlangıçtaki o hüzün yerini yavaş yavaş başka bir şeye bıraktı.

Yeni gelen duygunun aşk olduğunu düşündü. Öyle bir duyguydu ki baştaki hüzün kaybolmuş ve yerini sonsuzluğa bırakmıştı. Evet, o an sonsuzlukta olduğunu hissetti. Sanki istediği herşey onundu, sanki o dünyada eksik hissetmiyordu. Bu şekilde hissedip hissetmeyeceğini düşündü bir kaç an boyunca. Daha sonra hissedeceğini söyledi kendine. En azından aşkın ne olduğunu öğrenecekti. "Aşkı anlamadan ölmeyeceğim" dedi kendisine. "Aşkı bulacağım."

Şarkı biraz daha ilerledikten sonra müziğe tekrardan hüzün eklendi. Ancak bu farklı bir hüzündü. Az önce herşeye sahip olduğunu hissederken o an herşeyin ondan gittiğini hissediyordu. Demek ki aşk gitmişti ve giderken ona dair ne varsa götürmüştü. O kadar büyük bir boşlukta hissediyordu ki kendini şimdiye kadar hiç öyle hissetmemişti. Çaresizdi ve bunu değiştirecek hiçbir şey yapamıyordu.

Şarkının sonlarına doğru ise hüzün biraz azalmıştı. Alışmış mıydı yoksa vaz mı geçmişti. Ancak vazgeçemezdi. Belki de onun yokluğunu kabullenmişti. "O gelmeyecek" demişti belki de veya sevdiğini siyahlı adamlar öldürmüştü. Evet, siyahlı adamlar hep böyle yapardı. Bu esnada farkında olmadan tırnaklarını avuç içine geçirmişti. Bunu şarkı bittiği zaman tekrar başlatmak için gözlerini açtığında fark etti. Ancak çektiği acı hiçbir işe yaramamış ve öfkesi devam ediyordu. İmkanı olsa siyahlı adamların hepsini yok ederdi ama zamanı gelmemişti daha. Ve şarkıyı tekrardan başlattı ama bu sefer gözlerini kapatmadı. Gözlerini açık tutup düşünmeye devam etti.

Düşündüğü konu tekrardan tanışacağı kız olmuştu. Şarkı onu biraz sakinleştirmişti ama şarkıyı değilde kızı düşünmeye başladığında nabzı yine artmıştı. Kız mı onu böyle yapmıştı. Eğer böyle ise onu düşünmek çok güzel değildi ama onun düşündükçe iyi hissediyordu kendini. Hem siyah ay ona "yakında" demişti. Demek ki yakında kız ile tanışacaktı. Acaba ne zaman tanışacaktı. Arada geçen zaman diliminin "hemen" olmayacağını tahmin ettiği için nabzını yavaşlatmayı denedi. Ancak bu çabalar hiçbir işe yaramıyordu.

Yine uykusuz bir gece onu bekliyordu. Bu esnada kendini müziğe odaklamaya çabaladı. Ancak bunu yapması oldukça güçtü. Sanki içi hava dolu bir balonu suya batırmaya çalışıyormuş gibiydi. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın o balon tekrardan su üstüne çıkıyordu. Bu nedenle bu uğraşından da vazgeçti. Bir şekilde kendini sakinleştirmesi gerekiyordu ve başını çevirip avizeye doğru döndü. Belki avize ile konuşmak ona iyi gelebilirdi.

"Ben niye böyle oldum ki avize? Neden bu kadar heyecanlıyım?"

Avizeden her zaman olduğu gibi hiçbir cevap gelmedi ama o konuşmaya devam etti. Zaten bir cevap beklentisi içinde değildi.

"Kiminle tanışacağım ben? Siyah ay söylediği için hiç korkum yok ama kiminle tanışacağımı çok merak ediyorum. Sen biliyor musun?"

Avizeden hala bir cevap gelmiyordu ama erkek konuşmaya devam etti. Zaten avizeden bir cevap gelmesi çok olasılık dışıydı ama yakın zamanda olasılıkların dışında çok şey yaşamıştı.

"O ne zaman gelecek biliyor musun? Sana yalvarırım bana cevap ver!"

İlk anda avizeden hiç cevap gelmedi ama daha sonra oda bir an karanlığa büründü ve daha sonra tekrardan aydınlandı. Bu ne anlama geliyor olabilirdi ki? "Bir" mi demek istemişti. Bir demek istediyse bir saat miydi yoksa bir saniye mi yoksa bir gün mü yoksa bir yıl mı? Bir saniye içinde gelmesi oldukça zordu, bir dakika da aynı şekilde bir saat de oldukça zordu çünkü evde biraz dinlenmek istiyordu. Bir gün olabilirdi beki ama bir yıl çok uzundu. Bir gün yarın demekti ama bir yıl yarından bile çok uzaktı ve o an yarını bile bekleyemeyeceğini hissediyordu.

"Seni anlamıyorum ben. 1 mi demek istiyorsun. Bir çok uzak ama. Bir saniye bile çok uzak ve ben bekleyemiyorum. Bunca yıl hep bekledim ama şimdi beklemek çok zor geliyor. Ne yapmam gerekiyor söyle?"

Yine bir an boyunca hiçbir şey değişmedi ama daha sonra bir ses duydu. Duyduğu avizenin sesi miydi yoksa o kendini kaybetmeye mi başlamıştı. O sesi tekrardan duyduğu zaman ise dinlemeye başladı.

"Bekleyemem diyorsun ama beklemezsen hiçbir şeyin olmayacağını çok iyi biliyorsun. Dayanamayacağım diyorsun ama dayanacağını da çok iyi biliyorsun. Ne yapman gerektiğini bilmiyorum diyorsun ama ne yapacağını çok iyi biliyorsun. İyi düşün ve ne yapacağına karar ver."

Kim konuşmuştu. Avizenin konuşma imkanı yoktu yoksa var mıydı. Acaba siyah ay mı konuşmuştu çünkü bir kadın sesi duymuştu. Yoksa avize kadın mıydı yoksa tanışacağı kız onun içinde miydi. Son düşüncesi ona çok saçma geldi ve bu düşünceden vazgeçti. Siyah ayla konuşması avize ile konuşmasından çok daha olasıydı sonuçta onunla bir kere konuşmuştu. Belki de avize daha öncede konuşuyordu ama onu hiç duymamıştı. Siyah ayda daha önce konuşuyor olabilirdi. Eğer böyleyse onu da duymamıştı. Belki de aşkı aradığı için onları duymaya başlamıştı ve belki de bunların hiçbiri gerçek değildi ve o delirmişti.

Delirmiş olma ihtimalinin ona hiçbir şey katmadığını fark ettiğinde bu düşünden vazgeçti ve ne yapacağını düşünmeye başladı. Bir süre boyunca düşündü ama hiç tanımadığı, hakkında bir şey bilmediği bir kızı nasıl bulacağını bilmiyordu. Bu şekilde onu bulması imkansızdı o zaman başka bir yol bulmalıydı. "Şapkalı adam" biliyor olmalıydı. Sonuçta o herşeyi bilirdi yani bilmesi gerekiyordu. Yani buraya kadar gelmişken vazgeçemezdi. Belki de kızda yaşlı adam gibi esir tutuluyordu. Böyleyse onu kurtarması gerekiyordu. Ancak önce biraz dinlenmeliydi, hatta yapabiliyorsa biraz uyumalıydı. Şapkalı adam biraz daha bekleyebilirdi.

Şarkıyı sürekli tekrara ayarladı ve koltuğuna uzandı. Biraz dinlenmeliydi kısa sürede o kadar çok şey yaşamıştı ki dinlenirse düşüncelerinin yerine oturacağını düşündü. Hem dinlenmezse şapkalı adamın yanına gidemezdi. Şapkalı adamın yanına gidemezse sorularına cevap bulamazdı. Sorularına cevap bulamazsa ölürdü. "Aşkı anlamadan ölmeyeceğim" dedi kendine ve gözlerini kapatıp şarkıyı dinlemeye başladı her tekrarda yeni duygular hissederek.

Aşkın mezarı 36

"Onsuz yaşamak mümkünmüş gibi söyledi hatta. Ben her ne kadar yaşamaya çalışsam da hep eksik kaldım.Onu bulamadım, yarım bile değildim ben. Sanki bir parçamı benden almıştı. Kaybettektiklerimin yerine yazıyı koydum bende. Yazdıkça onu hissettim ama bir daha göremedim. Yazdıkça onun kokunu çektim içime ama bir daha koklayamadım. Ona dokunmak kaç tane hikaye yazdığımı bilemezsin ama ona dokunamadım. Onu bulabilmek ümidiyle yaşadım ben ve aradan 12 yıl geçti. Ben hala herşeyin başladığı yerdeyim. Gidecek başka yerim yok benim. Olasılık kitaplarını yırtıp attım ben. Yaşamak beklemekmiş bunu anladım. Yaşamak ümit etmekmiş."

"Ümit etmeyi bilmiyorum ben"

"Ümit etmek bir şeyin gerçekleşmesini beklemektir. Herşeyin güzel olacağını beklemek gibi düşün, güzel olmayabilir hatta daha da kötüye gidebilir ama sen yine de beklersin."

"Aynı benim aşkı anlayabileceğime inanmam gibi."

"Aynen öyle aşkı anlayabileceğini bilimiyorsun ama yine de inanıyor ve onun için yaşıyorsun. Aynı benim O'nu bulabileceğime inanmam gibi."

"Onu bulunca ne olacak peki?"

"Bilmiyorum ve bilmek önemli değil. Önemli olan onun için yaşamaktır. Ben onu bulmak için yaşıyorum. Aşkı öğrenmek için yaşadığını söylüyorsun, aşk onun için yaşamaktır."

Adam gülümsemeye başlar, gülümsemesi yüzündeki kırışıkları ortaya çıkartır ve konuşmaya devam eder. "Madem buraya aşkı anlamak için geldiğini söylüyorsun o zaman sana bir yazımı okutayım."

Etraf bir anda karardı ve kız çekildiğini hissetti kısa bir süreliğine. Karanlık gittiği zamanbir odada olduğunu farketti. Mor bir koltukta oturuyordu ve bir defter tutuyordu elinde. Defterii bacağının üzerine koymuş ve sağ elindeki kalem ile yazı yazıyordu. İlk başta orada ne olduğu anlamadı ama daha sonra adamın hikayeyi yazdığı zamanda olduğunu fark etti ve adamın yazdıklarını okumaya başladı. Bir taraftan yazıyor diğer taraftan okuyordu. İşin garip tarafı ise adamın ne yazacağını bilmesindeydi.

"Günlerden dündü. Salıydı galiba, şubatın 30 u. Salı, seni gördüğüm gün yani dün. Hatırlıyorum ayak tabanların yere değmeden yürüyordun sessizce. Yanaklarında hafif bir tebessüm vardı bir şarkı mırıldanıyordun belki sadece kendinle konuşuyordun. Herkes konuşur kendinle, hayaller kurar, tartışır bazen ise komik şakalar yapar. Son damla yağmurun toprağa değmesinin üzerinden 11 saat 23 dakika 37 saniye ve 47 salise geçmişti. Saçların hala ıslaktı ama belli ki yağmur damlalarını saklıyordun kim bilir neden. Saçların kıvır kıvırdı, yanaklarındaki gamzelere gömülmek isterdim doğrusu. Fazlasında gözüm yoktu, kalbin için bedenim fazla kirliydi bu yüzden gamzelerine gömülmek yeterli geliyordu o anda.

Sonra sen gittin bir anda gözlerimin önünden kayboldun. Hangi otobüse bindiğini göremedim, peşinden ne kadar koşsam da yetişemedim sana. Öylece gidiverdin, hayatında birisi vardı belki yoktu. Belki birisinin özlemi içerisindeydin belki hayatına kimseyi istemeyecek kadar acı çekmiştin. Yaralarını iyileştirebilir miydim bilemiyorum ama sen ruhumdaki bütün kanamaları durdurabilir kendi yaralarını açabilirdin. Sorun olmazdı inan bana tenin tenime bir kez olsun değse beni istediğin gibi öldürebilirdin. Sadece bir kez olsun duyabilseydim güzel dudaklarından dökülen tek bir kelimeyi kafi gelirdi bana. Fazlasında gözüm yoktu.

Sonra başka bir gün daha doğrusu aradan tam 7907 saat ve 1543 saniye sonra tekrar görmüştüm seni. Gözlerinin etrafındaki çizgiler derinleşmiş, gamzelerine göz yaşların birikmişti. Tuzluydu senin göz yaşların, oraya gömülsem çürümezdim belki. Hüzünlüydün belki erkek arkadaşından ayrılmıştın belki sadece o gün ters tarafından kalkmıştın. Seni takip ettim günlerce aylarca. O kadar güzeldin ki seninle aynı kadraja girsem kirleneceğinden korktum hep."


"Bir insan neden zamanı bu kadar önemser ki? Normalde bu kadar önemsemez aslında. Sanırım aşkın büyüklüğünü anlatmak için bu şekilde anlatıyor. Bir insanın gamzelerine gömülmek ne demekti veya neden isterdi insan bunu. Evet, ona yakın olmak hiç ayrılmamak için ama ölürse yaşayamazdı ama aşk böyleydi galiba" kız bir an için derin bir nefes aldı düşüncelerini serbest bıraktı ve daha sonra yazmaya devam etti."

"Evet, eski erkek arkadaşını ben öldürdüm. Sana herkesin içinde vurmaya kalktığında onu durduran da bendim. Sen beni görmedin bile, tanımadın asla bilmedin ama bu en güzeliydi biliyor musun. Eski erkek arkadaşını önce kör bir iple astığımı sonra ise buna intihar süsü verdiğimi bilmiyorsun. Onu öldürürken eldiven giydim sadece hayatında parmak izlerim kalmasın diye. Yüzünde bir gülümseme daha açması için her şeyi yapardım. Yüreğine bir gül dikebilmeyi çok isterdim inan bana. Çok isterdim senin yanında durmayı tenine dokunmayı belki. Ancak hepsi için fazla günahkarım biliyorum. Sen cennete açılan bir kapıydın daha doğrusu sen cennettin.

Kıvırcık saçlarına fön çektirmeni sevmiyordum, bir gece gizlice odana girip fön makinanı bozan bendim. Evinin çaprazındaki eski apartmanın üçüncü katındaki kırık pencereli evde ben yaşıyordum. Belki dikkatini çekerde bir gün beni fark edersin diye o camı ben kırmıştım. Kendi ellerimle kırmıştım hatta eğer fark etseydin duvardaki kırmızı lekelerin kan olduğunu da anlayabilirdin. Bunların hiçbiri olmadı ama sen hayatına devam ettin bense bastığın kaldırımları düzelttim, bozulan bulaşık makinanı tamir ettim sen uyurken. Gönderdiğim çiçeklerden bahsetmiyorum bile. Hepsini aldıktan sonra yeni erkek arkadaşını nasıl tutkuyla öptüğünü izledim. Hepsi senin içindi, hepsi o güzel yüzünün bir kez daha gülebilmesi içindi.

"Aşık olan o işin herşeyi göze alırdı demek ki. Bunları bilmeden yaşadığım her an ne kadar boş ve anlamsızmış. Benim hayatımda bu kadar değer verdiğim, yani sevdiğim (bu kelimeye alışmam lazım sanırım) birisi olmadı hiç. Onun gülümsemesi için her şeyden vazgeçmek ne kadar da uzak bir kavram bana." Bu esnada adam zor nefes alıyordu. Bunun sebebinin yazdıklarının yoğunluğu olduğunu düşündü başlangıçta ama adamın hissettiği herşeyi hissettiği için yazmasının zorluğunun içindeki o kıza dair duygular olduğunu fark etti. Bu zamana kadar bu duygularla nasıl başa çıktığını sordu kendine.

"Düğünündeki uzaklardan gelen akraba bendim, elindeki küçük keseye tüm mal varlığımı bırakan da bendim. Hatta erkek arkadaşın ile tanışmanı bile ben sağladım hepsi sadece seni mutlu kılabilmek içindi. Evlendin şimdi çocukların var. Oysa seni daha dün görmüştüm.

Bu mektubu sana senin kollarında can verdikten kısa bir süre sonra yazıyorum. Aldığım zehir damarlarımda dolaşırken acı çekmedim hiç. Karşımda hayalin varken böyle bir ihtimal olmamıştı hiç. Gözlerinin içine baktım uzunca, en son gözlerini görmek istemiştim. İstediğim gibi oldu sadece gamzelerine gömülemedim olsun önemi yok artık. Ben dün seni gördüğüm yerde öldüm anlıyor musun. Bu mektubu hiç yazmadım ben sadece kısa bir süre için düşledim ve orada ani bir kalp krizi ile öldüm. Gömleğimin cebinde bu mektubu bulabilirsin yine de dikkate alma, seni bu hayattan daha fazla sevdiğimi asla bilme. Ben seni ilk gördüğümde öldüm aradan geçen 147 bin küsür saatin hiçbir önemi yok.

Ben seni ilk gördüğüm gün öldüm. Şu anda cesedimin yanında elinde bu mektup ağlıyorsun. Seni çok sevdiğimi düşünürdüm ama yeteri kadar sevmiyormuşum. Ağlamana sebep oldum asla affetmeyeceğim kendimi."

Kız yazıyı bitirdiğinde kendini tekrardan adamın yanında buldu ve "Bunların hepsini yaşadın mı?" diye sordu.

"Elbette hepsini yaşamadım ama hepsini hissettim. İnsan yaşamadığı bir şeyi başka türlü yazamaz. Bu yazının devam etmesini istiyorum belki birkaç bölüm daha yazarım ona. Yazının sonunda belki ona kavuşurum. Benim ona kavuşmaktan başka bir amacım yok. Ben hissettiklerimi yaşadım ve yaşadıklarımı yazıyorum. Yazıdan başka bir yerde ben hissedemiyorum."

Adam konuşmayı bitirdiğinde kız tekrardan çekildiğini hissetti ve bir anda kendini şapkalı kızın yanında makineye bağlı buldu. 

"Demek geri döndün? Çok ilginç bir şey oldu sen makinedeyken. Bir an makinenin içinde kayboldun. Makinenin sınırlarının dışına çıktın. Neden olduğunu bilmiyorum ama sanırım zamanda bir iz bıraktın."

"Evet, o zamanlarda kalamazdım ve ne demek istediğini anlamadım. Şimdi boşver bunları bana bir kağıt vermelisin. Gördüklerimi yazmalıyım yoksa unuturum onları."

"Unutmayacaksın hatta birisi sorarsa eğer hepsini anlatacaksın birer birer. Şimdi git, giderken normal bir şekilde yürü ve hiçbir şeyi belli etme."

Kız şapkalı kadının yanından ayrıldı ve evine doğru yola çıktı. Yol boyunca aklında tek bir düşünce vardı "Aşkı anlamaya başlıyorum." Yüzündeki gülümseme gezegendeki gerçek olan tek düşünceydi ve o bunun farkında bile olmadan ilerledi. 


Aşkın mezarı 35

İçindeki ses yine ona bir şey söylüyordu ve onun ne demek istediğini anlamak için biraz bekledi. Kendi DNAsının içinde yolculuk ediyorsa içindeki ses de o DNAdaki bilgilerle alakalı olmalıydı. Harekete geçmeden önce etrafını inceledi biraz. Küçük, renkli çiçekler vardı ve bir çok farklı çiçek bulunuyordu. Acaba hangisi güzel kokuludur diye düşünüp birkaç tanesini kokladı ve hiçbiri kokmuyordu. Demek ki onlar da sahteydi demek ki daha çiçeklere koksunlar diye koku sıkmaya başlamamışlardı.

Ancak o her renkteki çiçekleri koklamaya devam etti. Hatta adım başı eğilip çiçekleri kokluyordu. Çiçeklerin kokusunu merak etmişti aslında onun zamanında çiçekler kokmazdı çünkü. Ancak neden olduğunu bilmiyordu ama canı hiçbir şey yapmak istemiyordu o an. Belki de zihnine kazınmış kan kokusundan kurtulmak istiyordu. Yere oturmak ve öylece beklemek istiyordu. Garip bir biçimde yorgun hissediyordu kendini. Yorgun hissetmesinin sebebi kokulu çiçek bulaması olamazdı. O zaman başka birşey olmalıydı ama ne olduğunu bilmiyordu.

Biraz zaman geçtikten sonra ki bu arada o hala çiçekleri kokluyordu, bir ses duydu. Başta çok önemsemedi ama daha sonra herhangi birisidir diye düşündü. En son olarak "hey sen, mor renkli küçük olanları kokla. Onlar çok güzel kokar" dedi. Başını çevirdiği zaman ağacın altında oturan adamın ona seslendiğini fark etti. Buraya onun için gelmişti hatırlıyordu ama onu neden onutmuştu. Çiçekler mi sebep olmuştu unutmasına?

Uzun saçlı adama hafifçe gülümsedikten sonra mor renkli çiçeklerin yanına gitti ve onları kokladı. Muhteşem kokuyorlardı. Hatta şimdiye kadar karşılaştığı en güzel kokuydu onlar. 5 kere derin derin kokladı onları ve bir an başının döndüğünü hissetti. Ağaca tutunarak dizlerinin üstüne çöktü. Neden böyle olmuştu ki. Neden kokular onu bu kadar etkiliyordu. Gerçekler böyle mi yapardı insana?

Fazla uzun zaman olmamıştı o ise yere bakıyor ve kendine gelmeye çalışıyordu ancak boşuna bir uğraştı bu. Hala ne olup bittiğini anlayamıyordu ve bir elin omuzuna dokunduğunu hissetti. Başını hafifçe yukarıya doğru kaldırıp ve yana çevirdiğinde uzun saçlı adamı gördü.

"İyi misin?"

"Bilmiyorum. Bir anda kendimi kaybettim. Daha önce hiç böyle olmamıştım."

"Hastaneye götüreyim mi seni?"

"Hstane nedir ki?"

"İyi olmayan insanların gittiği ve iyi oldukları yerdir hastane."

"Birazdan kendime gelirim ben. Sanırım gelirim, yani gelebilirim."

"Hafızanı mı kaybettin sen. Bir insan nasıl hastaneyi bilmez ki?"

Aslında herşeyi hatırlıyordu. Gelecekten gelmişti o. Hafızasında bir sorun yoktu onun. Peki bunu adama nasıl anlatabilirdi?

"Hafızamda bir sorun yok benim. Her şeyi hatırlayabiliyorum. Sadece benim geldiğim yerde hestana yok diyebilirim. Birazdan kendime gelirim ben sanırım gerçek çarptı beni." kız cümlesini bitirirken hafifçe gülümsedi. İlgiçtir ki o an davranışları gerçekti.

"İyi olacağını söylüyorsan öyledir ve evet gerçek arada çarpar insanı. Hele gerçek çok ağırsa insan kim olduğunu bile unutur bazen."

"Ben kim olduğumu bilmiyorum."

"Neden nerede braktın kimliğini."

"Sanırım hiçbir zaman bilemedim kim olduğumu ama onu bulmak için çıktım yola." tam o anda neden orada olduğunu hatırladı ve cümlesine devam etti "neredeyim ben?"

"Yok oluşun başladığı yerde, karanlığın merkezine olan yolculuktasın."

"Ben yok oluşun sonunu da gördüm, karanlığın en derininde de bulundum."

"Ne varmış karanlığın sonunda. Karanlığın sonunda hiçbir şey yok. Duygular yok mesela. Hiçbiri yok, güzel kokulu çiçekler bile yok."

"Gelecekten bahsediyorsun sen!"

"Evet, gelecekten geliyorum ben."

Adam bir an için duraksadı. Gelecekten nasıl gelebilirdi o. Her halde abartıyor diye düşündü ama kızın sesinde öyle bir ton vardı ki sanki sadece gerçekleri söylüyordu.

"Gelecekten geldiğini kanıtlayabilir misin?"

"Aslında kanıtlayamam ama buraya bunun için gelmedim. Kendi DNAmdaki geçmişte yolculuk yapıyorum ve buraya geldim. Aşkı anlamak istiyorum."

Benimle gel dedi adam ve kızı yanına alıp ağacın yanına gitti ve yerdeki defterini aldı ve kalemini. Daha sonra kızla birlikte bir bankın üzerine oturdu.

"Anlattıklarından hiçbir şey anlamadım ama eğer anlattıkların doğruysa bunlardan güzel bir roman olur. Uzun zamandır yazmak istiyorum ama bir türlü hikayeyi tamamlayamadım. Belki bir anlattıklarından esinlenir ve yazarım"

"Evet sen yazıyorsun." kızın yüzünde büyük bir gülümseme belirdi o göremese de gözlerinin içinde bir yıldız parladı. "Bana yazıyı anlatır mısın?"

"Yazıyı anlatamam ki sana, kelimelerim yetmez anlatmaya. Asla ulaşamayacağın bir şeye dokunmak gibi veya gözleri görmeyen bir adamın renkleri görmesi gibidir yazmak. Hep istediğin ama asla kavuşamadığın şeydir yazı."

"Peki senin çok istediğin ama asla kavuşamadığın şey nedir?" kız konuşmanın doğru yönde ilerlediğini düşündü birazdan konu aşka bağlanacaktı biliyordu.

"Söylediklerin doğruluk payını hesaba katarak tüm sorularına cevap vereceğim. Yazı nedir diye sormuştun ya bana, yazı onsuz bir hayatı o varmış gibi yaşamaya çalışmaktır. Yazı yokluktan bir sevgili yaratmaya çalışmaktır."

"Sevgilinin anlamını bilmiyorum ben."

"Sevgili, hayatını adadığın insandır. Aşkın sözlükteki karşılığıdır sevgili. Baktığın her yerde gördüğün kişidir."

"Aşkı anlamaya başladım sanırım. Benim geldiğim yerde bunların hiçbiri yok. Merak ediyorum hayat neden onsuz ve neden o varmış gibi yaşamaya çalışıyorsun."

"Aşk ölmek üzere ve onu bulursam aşkı da bulacağım. O varmış gibi yaşamaya çalışıyorum çünkü diğer türlü anlamı yok yaşamanın. Onun yokluğuna sarılıyorum, yokluğu kanımı dondursa da başka çarem yok yoksa ölürüm ben. Neden o varmış gibi yaşadığımı anlamışsın, o yok çünkü onu tanımıyorum."

"Tanımadığın birisine nasıl yazı yazabilirsin ki?"

"O varmış gibi yazıyorum. Tüm sıfatlardan uzakta yazıyorum, Ayrıca bilindik anlamda olmasa da onu tanıyorum ben."

"Onu tanımadığını söyledin bana ama şimdi tanıdığını söylüyorsun. Onu görmemişken nasıl görebilirsin ki?"

"Uzun bir hikaye ama şöyle söyleyeyim sana. Bundan birkaç yıl önce buraya gelmiştim yine ve yine yazı yazıyordum. Gece olmuştu saati hatırlamıyorum bile. Ben gökyüzüne bakıp yıldızları göremediğim için şehrin ışıklarına küfrediyordum. Hava sıcaktı, gece olmasına rağmen sıcaktı. Hatırlıyorum da o an ölmeyi düşünüyordum ben sanırım nasıl öleceğimi kurguluyordum. Neyse böyle bir gecede serin bir rüzgar esti öyle ki ben donacağımı hissettim. Rüzgarın geldiği yöne başımı çevirdiğim zaman karşımda bir kız duruyordu. Saçları simsiyahtı ve gördüğüm en güzel kızdı. Daha sonra bana bir adım attı ve saçları kırmızı oldu. Uzun olan saçları kısaldı bir anda. Yanıma geldiğinde ayağa kalktım ve onu inceledim. Evet aradığım kızdı o. Daha sonra bana gerçek olmadığını söyledi. Ancak bir gün buluşacağımı da ekledi ve bana yaşa dedi. Yaşamak sanki çok mümkünmüş gibi.


Aşkın mezarı 34

Kızın sorusu karşısında kadın başını avuçlarının arasından yukarıya doğru kaldırdı ve o an onun kızarmış gözlerini ve ıslanmış yanaklarını gördü. Onu incelediği zaman eskimiş elbiselerin zayıf bedenine bol olduğunu gördü. Kadın bir süre boyunca cevap vermedi. O esnada kızı ölçüp biçtiğini düşündü. Elbette onun yanına yeni elbiselerle gittiği için onu normal karşılamaması doğaldı.

Kadın cevap verdiği zaman sesindeki yıpranmışlığı hissetti kız "nerede olmayı bekliyorsun?"

Kadının ne demek istediğini anlamamıştı ama sesinde alaycı bir ton vardı yine de aynı ses tonuyla devam etti konuşmaya "neler oldu burada?"

"Dünyanın sonundasın!"

"Dünya burada son bulmayacak. Hangi zamanda olduğumu bilmiyorum ama devam edecek zaman."

"Dünyanın sonu nedir senin için? Herkesin öldüğü yer midir yoksa her şeyin bittiği yer mi?"

"İkisi de sanırım."

"Güzel, her şeyin bittiği yerdesin şimdi."

Anlamıyordu ve anlaması için bir şeyler yapmalıydı ancak ne yapacağını bilmiyordu. İlk önce kadına doğru yaklaşıp elini yüzüne doğru uzattı. Kadın başlangıçta kendini geriye doğru çekti ama kız yanaklarındaki ıslaklıkları sildiği zaman hafifçe gülümsedi. Gülümsemesinin gerçek olmadığını anlamıştı ama yapabileceği hiçbir şey yoktu.

"Gelecekten geliyorum ben daha doğrusu kendi dnamdaki hatıralar arasında yolculuk ediyorum." gerçeği söylemek avantajına olabilirdi.

"Gelecekten geliyorsun demek ki ve dnandaki hatıralarda yolculuk ediyorsan ben gerçek değilim, sadece bir hatırayım."

"Evet, ama ilginç bir biçimde hatıra olmana rağmen benimle konuşabiliyorsun."

"Söyle bakalım gelecek nasıl? Herşey güzel olacak mı?"

"Olmayacak. Sistem herşeyi ele geçirmiş durumda ve insanlar anlamsız bir şekilde yaşıyorlar. Bir süredir duyguları arıyorum ama daha bulamadım. Buraya da bunun için geldim onları anlamak istiyorum, aşkı öğrenmek istiyorum."

"Demek sistem aşkı yok etmeyi başardı. Önce tüm kitapları yok etti, sonra şarkıları. Daha sonra duyguları olanları öldürdü. Şimdi o zamandayız işte. Duyguları öldürüp onları bitirmeye çalışıyor."

"Başarıyor da ama herşey bitmiş değil. Hala mücadele ediyorum, benim gibi başkaları da var biliyorum."

"Madem buraya aşkı öğrenmek için geldin sana onu anlatayım. Duyguların son anlarındayız şimdi ve biliyorum ki bir süre sonra onlar da kalmayacak. Sana onunla tanışma hikayemi anlatayım istersen. Savaşın başladığı zamanlardaydım sanırım 1 yıl kadar önceydi. Ben hastanede çalışıyordum ve yaralılarla ilgileniyorduk. Bir gün hastaneye bir erkek geldi. Bir kolu kopmuştu ve ağır yaralıydı. Kopan kolunu diktik ve onunla ben ilgilendim. Bir süre sonra kendine gelmeye başlamıştı ve daha sonra yürümeye başlamıştı. Tekrardan savaşa gitmek istedi ama onu göndermedik çünkü bir bacağını da kesmek zorunda kalmıştık. Ancak yerinde duramıyordu. Birkaç ay bu şekilde geçti ve garip bir biçimde yakınlaşıyorduk. Daha sonra bir gün hastaneye saldırdılar ve o gün birçok insanı kaybettik. Nasıl oldu bilmiyorum ama onu yanıma alarak kaçmayı başardık oradan. Birkaç gün boyunca sadece kaçtık. Ne yiyecek bir şeyimiz vardı ne de içecek suyumuz. Sokaktaki çöpleri yiyorduk hep. Daha sonra bir ev bulduk ve oraya sığındık. Evin küçük bir bahçesi vardı ve oradaki sebzeleri ve meyveleri yiyorduk. Birkaç ay da öyle geçti. Sonra bir gün siyahlı adamlar bizi buldu. O bastonuna yaslanıp kapının dışarıya çıktı. Eski bir silah vardı elinde ve onu kurşunladılar. Ben ise pencereden kaçmış ve olanları izliyordum...."

O anda kız kendini evin dışında buldu. Her yer yanıyordu ve her yerden patlama sesleri geliyordu. Etrafına baktığı zaman yerde yatan parçalanmış bedenleri gördü. Birçoğu kurtlanmıştı ve gerçekten çok kötü kokuyorlardı. Nefes bile alamadığını o an fark etti. Daha sonra elinde tahta baston olan bir adamın evin kapısının önünde durduğunu fark etti. Boşta olan elinde bir silah tutuyordu ve etrafı siyahlı adamlarla çevrilmişti. O an nefes bile alamadığını hissetti kız. Sanki ona bir şey olursa bütün bir evren kendi içine çökecek ve yok olacaktı. Bir an sonra silah seslerini duydu ve adam kanlar içinde yere yığıldı. O an bedeni yere çöktü ve gözlerinden sular akmaya başladı. Ayağa kalkıp siyahlı adamların yanına gitmek istedi ama kıpırdayamıyordu. Onu da öldürmelerini o kadar istiyordu ki ama öldürmediler. Bir süre sonra siyahlı adamlar uzaklaştı ve o sürünerek adamın yanına gitti. Cansız bedenine sarıldı, soğumaya başlamış tenini öptü. Adam gülümsüyordu, bir insan neden ölüme gülümser diye düşündü. O an tüm renkler yok olmuştu onun için. Sadece adamın cansız bedeninden akan kan kırmızıydı ve kırmızı geriye kalan tek renkti. Daha sonra yıkılmış, parçalanmış binalar unufak olmaya başladı. Onun için hiçbir şeyin anlamı yoktu. Başını adamın kanlar içindeki göğrsüne yasladı. Bir süre boyunca ölmeyi bekledi ama o ölemedi. Yıldızlar gökyüzünden teker teker dökülüyordu ve dünyanın sonu diye düşündü ama hiçbir şey olmadı. Onsuz yaşamanın hiçbir anlamı yoktu ama onsuz yaşayacaktı. Nefes almadan yaşamak gibiydi sanki ve o orada ölmüştü. 

"Ne oldu sana?" diye sordu kadın.

"Anlattıklarının hepsini yaşadım. Onun ölümünü gördüm, onun kokusunu hissettim. Ona karşı duygularını bile hissettim. Onun kaybını, acısını, yokluğunu, ölme isteğini."

Kadın hafifçe gülümsedi ama bu sefer gülümsemesi daha sahiciydi. "Benim yaşadıklarımı yaşadın. Keşke onu ne kadar sevdiğimi de anlayabilseydin."

"Evet sevmek, bulduğum yazılarda vardı o ama anlamıyordum şimdi anlıyorum ama sevmeyi de aşkı da. Sadece daha fazla öğrenmeliyim. Kalbimin attığını hissediyorum şu an sanki yaşamaya daha yeni başladım."

"Umarım bir gün sende bu duyguları hissedersin. Gelecekte neler olur bilmiyorum ama bildiğim tek bir şey var o da aşkın seni en umutsuz zamanında bulacağıdır. Şimdi gitmen gerekiyor galiba"

Tam "bilmiyorum" dediği sırada zaman tekrardan geriye doğru akmaya başladı ve kendini ağaçlık bir yerde buldu. Ağaçlık alan oldukça büyüktü ve tam ortadan bir yol geçiyordu. Etrafına baktığı zaman birkaç tane ev gördü ve o an geçmişe doğru uzun bir yolculuk yaptığını anladı. Biraz ileride büyükçe bir ağaç vardı ve ağacın altında uzun saçlı bir adam elindeki bir deftere bir şeyler yazıyordu.

Aşkın mezarı 33

Hiç hiçbir şey görememesine rağmen başına bir şey gelebileceğine olan inancı azalmıştı. Siyahlı kız, siyahlı adamları öldürdüğüne göre ona inanabilirdi. Zaten şapkalı adam onun başına bir şey gelmesini istemezdi. Aslında bundan da emin değildi ama şimdiye kadarki davranışları aksini gösteriyordu. Siyahı kız onu korurdu. Böyle yapması gerekirdi yani. Yoksa anlamsız olurdu herşey ve daha fazla öğrenemez, aşkı hiçbir zaman anlayamazdı.

İlerlerken kaç adım attığı saymadı. Hangi yöne döndüklerini de aklında tutmaya çalışmadı. Bunun yerine siyahlı kız ipi hangi yönde çekerse o yönde devam etti yürümeye. Ancak geçen zamanı saydı. Bu şekilde geçen zamanı hesaplayabilirdi. Aslında bu bilgi onun bir işine yaramazdı ama hiçbir şey göremeden geçen zamanı bir şekilde doldurmalıydı.

Bir yerde durdular ve bir kapının açılma sesini duydu. Açılan kapıdan çıkan sese göre kapının eski ahşap bir kapı olduğunu düşündü. O zamana kadar 71473 saniye geçmişti ki siyahlı kız onu tekrardan çekmeye başladı. 7 adım attıkdan sonra kapının kapanma sesini duydu ve siyahlı kız kafasındaki örtüyü çıkarttı. İçerisi loş bir ışıkla aydınlanıyordu. Burada ne yapacaklarını merak ediyordu ancak tek kelime etmedi.

Siyahlı kız "Beni takip et" dediğinde onun peşinden ilerledi. Önce bir odaya girdiler ardından siyahlı kız duvardaki birkaç tane yere dokundu ve karşılarındaki duvar sessiz bir biçimde açıldı. O duvara baktığı zaman duvarın açılabileceğine inanamazdı. Beraber açılan duvardan geçtiler ve siyahlı kız bir taşa daha dokundu ve duvar kapandı.

Duvar kapandıktan sonra siyahlı kız "Burayı kimsenin bulamamasını istiyoruz. Korkmana gerek yok" dedi. Sesi eskisine oranla daha sakin ve rahatlatıcıydı. "Kormuyordum zaten" diyerek cevapladı kız.

"Burası çok eski bir sığınak. Yerini kimse bilmiyor bu nedenle rahatız. Zaten burayı bulamazlar." diyerek anlatmaya devam etti siyahlı kız.

"Buraya ne için geldik?" diye sordu kız artık ne olacağını bilmek istiyordu.

"Seni küçük bir yolculuğa çıkaracağız ve o yolculukta aklındaki birçok soruya cevap bulacaksın."

"Nereye gideceğim?"

"Aslında bir yere gitmeyeceksin. Pek anlatılmaz ama dnalarının arasında sana ait olmayan bazı bilgiler mevcuttur. Senden önceki nesilden gelen bilgiler gibi düşünebilirsin bunları. Bu bilgiler arasında bir yolculuğa çıkacaksın ve orada sorularının cevabını arayacaksın."

"Bu nasıl olabilir?"

"Eski zamanlarda teknoloji çok daha ileriymiş ve daha sonra bütün bu teknolojiler yok edilmiş. Sadece birkaç tane kaldı onlardan."

Biraz daha ilerledikten sonra bir asansöz kapısının önüne geldiler ve siyahlı kız düğmeye bastığı zaman asansörün kapısı açıldı. Daha sonra birlikte içeriye girdiler ve kapı kapandı. Siyahlı kız -13. numaraya bastı ve asansör aşağıya doğru hareket etmeye başladı.

Asansör aşağıya doğru inerken siyahlı kız konuşmaya devam ediyordu "Seni bir makineye bağlayacağız ve bu sayede geçmiş hatıralarda yolculuğa çıkacaksın: Aslında geçmiş hatıralar senin zihninde tekrar şekillecek ve aslında kendi hayal gücünde olacak bu yolculuk ama geçmiş yaşamlardan kesintiler göreceksin."

"Hangi geçmişe gideceğim belli mi?"

"Hayır, yolculuk rastgele olacak ama gideceğin yerler senin ne istediğin ile ilgili olacak. Gittiğin yerlerin aslında kendi zihninde olduğunu unutma ve sakin olmaya çalış."

-13. kata geldiklerinde kapı açıldı ve dışarıya çıktılar. Dışarıya çıktılarında bir süre boyunca yürüdüler ve bir odaya girdiler. Odanın ortasında büyükçe bir makine ve bir koltuk bulunuyordu. Kız koltuğa oturdu ve siyahlı kız başına bir başlık taktı. "Sende bu yolcuğa çıktın mı" diye sordu kız ve siyahlı kız "evet" diyerek cevapladı.

"Şimdi rahatla ve derin bir nefes al"

Kız siyah bir yerde buldu kendini ve bir an sonra şehirdeki bir sokaktaydı. Ancak sanki her şey geçmişe dönüşüyordu. Eskimiş binalar yenileniyor bazıları yıkılıyor ve bazıları yeniden yapılıyordu. Bütün bunların bir anda olması kafasını karıştırmıştı. Zaten bu yolcuğun kaç sürdüğünü hiçbir zaman anlayamadı. Zamanın geri çekilmesi durduğunda kendini yıkılmış bir şehirde buldu. Patlama sesleri her yerden duyuluyordu ve gökyüzünü siyah bir bulut kaplamıştı.

Gördüğü binaların birçoğu paramparça olmuştu. Tam nerede olduğunu anlamaya çalışırken gökyüzünden aşağıya doğru hızla inen siyah bir nesne gördü. Kısa bir süre sonra siyah nesne yere çarptı ve büyük bir patlama oldu. Patlamanın etkisiyle kız yere düştü. Siyah şey daha yakına düşseydi ölecekti belki de. Tekrardan ayağa kalktığı zaman kendine gelmek için başını birkaç kere iki yana salladı. Nasıl bir yere gelmişti böyle? Acaba hiç canlı var mı diye düşündü yıkılmış bir şehrin içinde yürürken.

Nereye gideceğini bilmiyordu ama içindeki bir sesi takip etti ve o ses onu kısmen yıkılmış bir binaya götürdü. Kız ahşap kapıyı açıp içeriye girdiğinde eski bir  koltukta oturan bir kadın gördü. Kadın başını iki elinin asında almıştı ve gözlerinden aşağıya doğru su damlaları düşüyordu. Kadının yanına yaklaşırken ne söyleyeceğini düşündü. Oturan kadın ise onu duymamıştı ya da duymamazlıktan gelmişti.

Bir süre bekledikten sonra kız aklındaki en büyük soruyu sordu "Neredeyim ben?"

Aşkın mezarı 32

Kız hiçbir şey göremiyordu. Görememek çok farklıydı onun için. Etrafında ne olup bittiğinden habersizdi. Bir taraftan nereye gideceğini merak ediyor diğer taraftan siyahlı kıza güvenip güvenemeyeceğini düşünüyordu. Bu iki düşünce arasında dolaşırken bir aşka düşünceye aralarda uğruyor ve sonunun ne olacağını merak ediyordu. Ne kadar böyle devam edeceğini bilmediği için sabırsızlanıyordu.

Bu sebeple kendine küçük bir oyun geliştirmişti. Attığı adımları ve döndüğü yönleri sayıyordu. İlk önce ileriye doğru 71 adım attıktan sonra sağa dönmüş ve 39 adım atmışlardı. Daha sonra 173 adım atıp sola dönmüşlerdi. Nerede olduklarına dair hiçbir fikri olmasa da her ihtimale karşın kaçma durumu oluşursa kendine bir dönüş rotası bulmak için yapıyordu bunu. Aslında şapkalı adamın onun başını belaya sokabileceğine ihtimal vermiyordu ama siyahlı kız? Hiç tanımadığı birisine herşeyini teslim etmişti. Onu istediği an öldürebilirdi mesela ve aylarca işkence edebilirdi.

Aralarda biraz çırpınıyor ve gerçek süsü vermeye çalışıyordu. Siyahlı kız ise onu çekiştiriyor ve kendini değersiz hissetmesini sağlıyordu. Bunların hiçbiri gerçek değil diyordu kendine. Gerçek olsaydı kendini bu kadar kolay teslime etmezdi. Acaba siyahlı adamlar onun yaptıklarını mı öğrendi diye düşündü. Böylece onu yakalayıp öğrendiği herşeyi anlayabilirlerdi. Daha sonra onu tarihten silerlerdi. Adı bile kalmazdı onun. Zaten adının ne anlamı vardı ki onun. Birkaç harf ve sayı onun adıydı. İlk harf yaptığı meslekti. Sonraki sayılar o meslekteki konumunu gösteriyordu. Ondan sonraki harfler evinin yerini ve sonraki sayılar ise daire numarasını gösteriyordu. Evet o hep aynı evde oturuyordu.

Biraz daha ilerleyip geriye döndüler ve 347 adım attılar. Ancak adımlarını sayması ve yönleri aklında tutması zor geliyordu ona. Sanki siyahlı kız onu şaşırtmak için sürekli yön değiştiriyordu. Bunu neden yaptığını bilmiyordu ama bu düşünce içindeki teorileri güçlendirmekten başka bir işe yaramıyordu. Böyle olunca da düşüncelerin sayısı artıyordu. Göremediği zaman kulaklarının daha hassas olduğunu fark etmişti. Siyahlı kızın nefes alış verişini bile duyabiliyordu. Onun soluk alış verişindeki bir farklılık başının belaya girdiğini gösterebilirdi. Ayrıca kaçma durumunda yerini bulmasını sağlayacak sesleri ayırt etmeye çalışıyordu ancak etraf gece kadar sessizdi.

Aslında bulunduğu durumun kendi yaşamı ile benzerlikleri çok fazlaydı. O da nereye gideceğini bilmiyordu. Sadece onun görmesine izin verilen şeyleri görebiliyor, sadece ona izin verilen kadar yaşayabiliyordu. Onlar istemezse hiçbir şey bilemezdi mesela. Ancak o bir şeyleri öğrenmeyi başarmıştı ve kendini başarılı hissetti bu sebepten dolayı. Şapkalı adam olmazsa hiçbir şey yapamayacağını düşündü daha sonra. Onu kötü bir duruma düşürmezdi o yoksa bu kadar uğraşmazdı.

Bir süre daha yürüdüler, birkaç kere yön değiştirdiler. Daha sonra bir araba sesi duydu. Hemen ardından araba yavaşladı ve iki kapı açıldı ve hemen ardından tok bir sesle kapandı. Daha sonra iki kişi arabadan indi ve onlara doğru yürümeye başladı. Bunu ayak seslerinden anlayabiliyordu. Acaba kim gelmişti?

Hemen o anda bir erkek sesi duydu "nereye?" Soru kısa ve sertti. O an siyahlı adamlarla karşı karşıya olduğunu düşündü ve kafasındaki düşünceler tekrar yükselişe geçti.

"Sorguya gidiyorum" diye cevap verdi siyahlı kız. Onun sesi de en az diğerleri kadar sert ve keskindi.

"Kimi götürüyorsun?"

"Bu bilgiyi size veremem. Gizli bir sorgu bu."

"Söylemen gerekiyor. Şu anda bu bölgede tüm sorumluluk bizde ve bize sorgudan bahsedilmedi."

Kızın onlara bir şey gösterdiğini düşündü çünkü siyahlılardan diğeri "Bu hiçbir şeyi kanıtlamaz" dediğini duydu.

"Bu sizden daha yetkili olduğumu kanıtlar. Eğer işkencemi görmek isterseniz buyrun sizde gelin" kız cümlesini bitirdiği zaman içindeki düşünceler her yeri kaplamıştı ve kaçma planları yapmaya başlamıştı bile.

"Seninle geliyoruz."

Bir süre daha yürüdüler. Önce sola sonra sağa döndüler daha sonra. Ayağı düz bir yere çarptığında bir merdivenin karşısında olduğunu düşündü. Merdiveni çıkarken birkaç kere düşme tehlikesi atlattı. Orada düşseydi kimsenin onu tutmayacağını çok iyi biliyordu.

Biraz merdiven çıktıktan sonra durdular ve bir kapı açıldı. Kapıdan içeriye girdi daha sonra ve kendini bir anda yerde buldu. Daha sonra bir el boğazını sıktı ve başka bir el başındaki bezi çıkarttı. İleriye doğru baktığında karşısında 3 tane siyahlı adam görüyordu. Yani 2 siyahlı adam ve bir siyahlı kadın.

Siyahlı kadın "Konuş!" diye emir verdi ancak kız ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu. Bu sebeple susmayı tercih etti. O cevap vermediği zaman siyahlı kızın sağ eli havaya kalktı ve yüzüne doğru ilerledi. Siyahlı kızın yumruğu yüzüne sert bir şekilde çarptıktan sonra burnundan aşağıya doğru bir sıvının aktığını hissetti.

"Konuş diyorum sana!"

"Ne anlatacağımı bilmiyorum."

"Söyle aşkın korucuları ile nasıl tanıştın?"

"Onları tanımıyorum bile. Neyden bahsediyorsun." O esnada gerçeği söylüyordu. Aşkın korucularını hiç duymamıştı. Aşkı bile yeni öğrenmişti.

Bu esnada kafasına iki yumruk daha geldi. İlk yumruk çenesine doğru ikincisi ise alnına doğru isabet etti. "Doğru söylüyorum." Burnundan akan sıvının kan olduğunu o anda fark etmişti.

Siyahlı kadın belinden silahını çıkardı ve kıza doğru tuttu. "Çabuk konuşsan iyi olur."

Siyahlı adamların gözlerinde öyle bir ifade vardı ki oradan kurtulamayacağını düşünüyordu."

Siyahlı kız bir kaç adım geriye giderek siyahlı adamların arkasına geçti ve parmağı silahını ateşlemek için hazırdı.

Kız gözlerini kapattı ve iki el silah sesi duydu. Ölmemişti galiba. Güçlü bir yere düşme sesi duyduktan sonra gözlerini açtı ve siyahlı adamların kanlar içinde yerde yattığını gördü.

"Umarım canını fazla acıtmamışımdır."

"Önemli değil. Biraz burnum kanadı sadece."

"Güzel, daha gidecek yolumuz var."

"Bir şey sormak istiyorum sana. Aşkın koruyucuları nedir?"

"Anlatıcam ama şimdi değil. Çok hızlı hareket etmeliyiz. Birazdan siyahlı adamlar burada olur."

Kız hiçbir cevap vermedi ve beraber evden çıktılar. Daha sonra siyahlı kız bezi tekrardan kafasına geçirdi ve yürümeye başladılar. Kafasındaki soruların bir kısmı kaybolmuştu.

Aşkın mezarı 31

6. bölüm

Kız okuduklarını bir süre daha düşündü. Nasıl olurdu da birisi gerçek olduğundan emin olmadığı bir hayalin peşinden koşabilirdi. Kendinin bir hayali bile olmadığını düşündüğü zaman daha anlamsız oluyordu düşünceleri. Ancak her geçen gün daha fazla şey öğreniyordu ve daha fazla anlayabiliyordu yazılanları. Okuduklarının gerçekliğini sorguladı bir süre boyunca ve en sonunda hepsinin gerçek olduğuna karar verdi. Yalanlar bu şekilde hissettirmezdi ona göre. Ne hissettiğini bilmiyordu ama bu sonucu değiştirmiyordu.

Bir süre daha kendi hayalini sorguladı. Şimdiye kadar hiç hayali olmamıştı onun. Belkide bu sebeple her yazı girişimi başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Onun bir hayali vardı ama. Adına aşk denilen bir şey en büyük hayaliydi onun ve aşkı anlaması gerekiyordu. Bu nedenle şapkalı adamı bulmalıydı. Saatin kaç olduğunu umursamadan evden çıktı ve şapkalı adamın yanına doğru ilerledi. Güneşin doğmasına fazla zaman kalmamıştı bu nedenle hızlı hareket etmeliydi. İnsanlarla karşılaşmak istemiyordu.

Nedense şehir ona bir farklı geliyordu. Gecenin en karanlık olduğu zaman olmasına rağmen ona daha aydınlık geliyordu. Onun için hiçbir anlam ifade etmeyen renkler önem kazanmıştı. Siyah beyaz bir dünyası vardı onun ve dünyasında hiçbir şey yoktu. Hayatı anlamsızlıklar üzerine kuruluydu ve şimdiye kadar hiçbir amacı yoktu. Aşkı bulmak, öğrenmek onun tek amacı olmuştu. Bunun nasıl yapacağını bilmiyordu ama önemi yoktu onun için. İçinde başarabileceğine dair bir düşünce vardı ve bu düşünce diğer hepsini susturuyordu. Avize bile konuşmaz olmuştu bu ise doğru yolda olduğunu gösteriyordu.

Bankın yanına geldiğinde şapkalı adamın bankın üzerinde otururken gördü. Demek ki onu bekliyordu, demek ki onun geleceğini biliyordu. Şapkalı adamın yanına gitmeden önce derin bir soluk aldı ve kafasının içinden geçen "beni neden bekliyor?", "geleceğimi nasıl biliyor? gibi soruları bir kenara fırlattı bu süre boyunca. Şapkalı adamın yanına geldiğinde "Geldim." dedi ve şapkalı adamın yanına oturdu.

"Hoş geldin" diye cevapladı şapkalı adam. Yüzünde hafif bir gülümseme belirmişti ve kız onu ilk kez gülümserken gördü. Onun gülümsemesi o kadar gerçek görünüyordu ki bundan öncekilerin hepsinin yalan olduğuna yemin edebilirdi.

"Bu gün seni daha zor bir yolculuk bekliyor" şapkalı adam konuşurken gözlerini kısmış ve sesini ciddi bir ton kaplamıştı. Aslında amacı kızın tepkisini ölçmekti ancak kız yüzündeki ciddi ve kararlı duruş değişmemiş, gözbebekleri biraz daha keskinleşmişti.

"Bana ne yapmam gerektiğini söyle!"

"Bu kararlı duruşunu sevdim. Eskiden böyle değildin hiç şimdi kendine bir bak, ne kadar da değiştin."

"Sen beni eskiden de tanıyor muydun?"

"Bunu daha sonrada konuşabiliriz zamanımız dar biliyorsun ama evet seni takip ediyordum ama beni görmemişsindir bile."

"Bunların hepsini biliyor muydun yani, seninle konuşacağımı, yazıları arayacağımı? Nasıl bilebilirsin bunların hepsini?"

"Sen diğerleri gibi değildin ve dikkatimi bu çekti. Sonra seni takip etmeye başladım ve bir gün yollarımız keşişti. İnan bana buraya kadar geleceğini düşünmemiştim ve sadece yardımcı olmak istemiştim sana yoksa içindeki boşluk tüm evreni kaplayacaktı ve sen yok olacaktın."

"Bunların hepsini daha sonra konuşalım en iyisi. Şimdi bana ne yapmam gerektiğini söyle?"

"Bir tanıdığımı bekliyorum o da birazdan gelir diye düşünüyorum. O seni bir yere götürecek ve sana ne yapman gerektiğini anlatacak. Daha sonra bir yolculuğa çıkacaksın."şapkalı adam konuşmasını bitirdikten sonra bir süre boyunca konuşmadılar. Geçen uzunca bir sürenin ardından (ki bu süre kız için bir ömür kadar uzundu) şapkalı adam hafifçe gülümsedi. Kız ise neden gülümsediğini anlamak için başını çevirdi ve karşısında siyahlara bürünmüş birisini gördü. Onu tanıyordu siyahlı adamlardan birisiydi o ve onu öldürmek için oraya gelmişti. "Bana yalan söyledin!" diye bağırdıktan sonra yerinden fırladı ve denize doğru konuşmaya başladı. Belki yüzerek kurtulabilirdi siyahlı adamdan.

Ancak deniz ile arasında fazla mesafe olmamasına rağmen denize ulaşamamıştı. Şapkalı adamın kemikli parmakları kızın bileğinin etrafına dolanmış ve onun gitmesini engelliyordu. "Sandığın gibi değil" dediği sırada iki kolunu kızın beline doladı ve kızın yüzünü siyahlı adama doğru çevirdi.

Siyahlı adam omuzunda asılı duran silahını çıkarttı ve yere koydu. Daha sonra sağ eliydi kafasındaki siyah maskeyi çıkarttı ve onu da yere koydu. Kız şaşkına dönmüştü, karşısında uzun siyah saçları olan bir kız duruyordu. Kızın yüzünde büyük bir gülümseme vardı ve o gülümseme çırpınmayı bırakmasına sebep olmuştu. Vuvarlak hatlara sahip bir yüzü vardı siyahlı kadının. Çenesi genişçeydi ve kızık koyu renkli gözleri vardı.

"Korkmana gerek yok. Sana yardım etmek için buradayım."

"İşte sana bahsettiğim tanıdığım."

"Şimdi senin yüzüne bir maske takacağım ve ellerini bağlayacağım. Bunu sokakta tanınmamak için yapacağız. Aynı zamanda sistem kameralarında seni esir almış bir yere götürüyormuşum gibi gözükecek. Gideceğimiz yere yaklaştığımızda ise maskeni çıkaracağım ve sana her şeyi anlatacağım. Şimdi bu maskeyi kafana tak. Daha sonra ellerini bağlayacağım ve ipin ucu bende olacak. Fark edilmemek için seni yol boyunca çekiştireceğim. Biraz yavaş hareketler, kurtulma çabaları güzel olur. Şimdi hazırsan başlayalım."

Siyahlı kızın verdiği şapkayı kafasına taktığı zaman hiçbir şey göremediğini fark etti. Daha sonra siyahlı kız bileklerini kalın bir iple bağladı ve yürümeye başladı. O yürüdükçe ip geriliyor ve kıza yürümesi gerektiğini hatırlatıyordu. Bu esnada kızın aklında tek bir soru vardı "Siyahlı birisi iyi olabilir miydi ve onu nereye getiriyordu?"



Aşkın mezarı 30

İçinde bulunduğu karanlık sadece bir an sürmüştü. Elbette bulunduğu yerde bir anın ne kadar sürdüğü tartışma konusuydu. O karanlık süresince neler olup bittiğini merak bile etmedi. Yaşlı adamla konuşmaya başlamıştı ve önemli olan tek şey buydu.

Karanlık gittiğinde kendini simsiyah bir yerde buldu. Havaya doğru baktığı zaman mavi bir gezegen gördü. Orası geldiği yer miydi diye düşündü bir süre boyunca. Eğer öyleyse uzayda olmalıydı. Uzayın hangi bölümünde olduğunun bir önemi yoktu ama tahminine göre küçük bir meteorun üzerindeydi. Zeminde kraterler haricinde başka bir şey yoktu ve etrafında hiçbir bitki yetişmiyordu. Tahminine göre atmosferde bulunmuyordu. Nefes alabildiğine göre rüyalara daha fazla alışıyordu veya yaşlı adam ona izin veriyordu.

Meteorun üzerinde biraz daha yürüdükten sonra ileride yaşlı adamı bir bankın üzerinde otururken gördü. Kesinlikle onun rüyasındaydı ve kesinlikle kuralları o koyuyordu. Bu rüyada garip olan ise yaşlı adamın kızın peşinde koşmamasıydı. Demekki o rüya ona özel hazırlanmıştı.Yaşlı adama biraz daha yaklaştığı zaman yaşlı adam hemen karşısındaki bir bankı işaret etti. Aslında o bank bir an kadar önce orada değildi. Banka oturduğu zaman yaşlı adam  gülümsedi ve "anlat" dedi.

En zor yere gelmişti öyle şeyler söylemeliydi ki yaşlı adamı ikna edebilsin. Siyahlı adamların bunu başaramadığını düşündüğü zaman işinin ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyordu. "Seni anlatmamı istemiştin benden" dedi adam. "Senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Tek bildiğim on yıllardır uyutulduğun. Şimdi eski bir evin içinde makineye bağlı yaşıyorsun. Kaç yaşındasın bilmiyorum ama yüz yıldan fazla zamandır yaşamaktasın."

"Demek o kadar oldu, demek ki onlarca yıldır kendimde değilim. Sahi kaç yaşındaydım ki ben? Öldüm ama ben, onu kaybettiğimde öldüm. Nefes almak insanın yaşaması için yeterli değil biliyor musun? Ölmedim ben evet ama yaşamıyorum. O gittikten sonra oldu hep. Önce onu öldürdüler sonra beni yakaladılar. Niye öldürdüler ki onu, beni niye yakaladılar? Hatırlamam lazım hepsini." yaşlı adam başını avuçlarının arasına aldı ve dirseklerini bacaklarına dayadı. Yüzü ifadesizdi ve sesi giderek kısılıyordu.

"Tahmin yürütebilir miyim. Aşk adında bir kelime var. Onun hakkında söylediklerin onu hatırlattı bana. Bir diskin içinde duymuştum onu. Hala ne olduğunu bilmiyorum ama anlattıkların aşka benziyor. Siyahlı adamlar da aşkı yasaklamış ve kimse ne olduğunu bilmiyor. Aşkı öğrenmek için buraya geldim ben ve evet ölmedin ama makineye bağlı yaşıyorsun. Aşka engel olmak için öldürdüler onu."

"Aşk, evet yasaklanan bir kelime o. Aşk nedir biliyor musun? Aşk başka bir insanı her şeyden çok sevmektir. Sevmeyi de bilmiyorsundur sen. Sevmek bir insanı her şeyden daha fazla önemsemektir. Onu da bilmiyorsan sana anlatamam ama zamanla öğreneceksin. Bir zamanlar aşk varmış derler, aşka insanlar ulaşabilirmiş ama sonra sistem onu yok etmeye karar vermiş. Sistem bunu yapınca aşkı kimse bilemez olmuş. Ancak ben öğrendim onu, şapkalıyla da o zaman tanıştım. Başkalarıyla da tanıştım. Şimdi nasıl bir yerdesin bilmiyorum ama benim zamanımda aşkı bilen çok az kişi vardı. Şapkalı yaşıyor demek ki sayı çok azalmamış ama bir kişi ölmüş. Onların emanetleri sende mi?"

"Evet, iki tane disk var bende."

"Onları çok iyi sakla çünkü siyahlı adamlar peşinde olacak senin. Şapkalıya selamımı söyle sana diskin yerini söyleyeceğim ama iki şey yapmanı istiyorum. İlki bir başka sınav. Bir sonraki rüya sana ait olacak ve onu da geçersen diskin yerini söyleyeceğim. İkincisi ise beni öldürmeni istiyorum. Beni öldür ki o her nereye gittiyse onun yanına gideyim. Aynı rüyayı defalarca kez görüyorum ve her seferinde baştan başlıyorum. Eğer rüyanı başarıyla geçersen sana diskin yerini söyleceğim ve beni öldürürsen acımı dindirecek ve bana iyilik yapmış olacaksın."

...

Adam siyah bir yerde buldu kendini. Üzerine bastığı toprak siyahtı, başını kaldırdığı zaman gördüğü gökyüzü de siyahtı. Bastığı toprakta hiçbir şey yoktu ve bu hiçlik onu rahatsız etmişti. Ayaklarının yanına baktığı zaman kırmızı bir çiçek gördü. Evet o çiçeği dikmesi gerekiyordu. Hayatında renk olmayan bir insanın rekleri bulması gerekiyordu. Elleriyle toprağı kazmaya başladı. Sanki toprağa hiç yağmur yağmamış gibiydi. Toprak parmaklarının arasında ufalanıyordu.

Toprağı kazıp açtığı çukura çiçeği yerleştirdikten sonra toprağı çukura doldurdu ama çiçeğin büyümesi için su vermesi gerekiyordu. Yanında beliren şişeden çiçeğin alt kısmına su dökmeye başladı. Bir şişe su bitiyor ve bir diğerine geçiyordu. Bu ıssız yerde çiçek yetişir miydi acaba? Yetişmese bile onun büyümesi için her şeyi yapmaya hazırdı. Ancak aralıksız olarak sulamasına rağmen çiçek büyümüyordu. Yeşil yaprakları zamanla kuruyor ve üst kısmında bulunan çiçek bir türlü açmıyordu.

"Ne olur çiçek" dedi adam "ne olur bu karanlık dünyayı renklendir." Adam bunu söyleyince çiçeğin solmaya başlayan yaprakları tekrar yeşerdi. "Sana yalvarırım çiçek ne olur renksiz olan hayatımı renklendir" dediğinde ise çiçeğin üst kısmında bulunan tomurcuk bir parça açıldı ve tomurcuğun içindeki çiçek gözükmeye başladı. Kırmızı renkliydi ve onu görmek adamı daha iyi hissettirmişti.

Bu esnada sulamaya devam ediyor ve çiçeğe yalvarıyordu ancak tomurcuk bir türlü açmıyordu. O esnada garip bir duygu hissetti. Önca boğazı doldu ardından kalbi sıkışmaya başladı. Neden böyle olmuştu ki? Daha sonra ise o sıkışmışlık duygusu bedeninin kaplamaya başladı. Çiçeğin başında dizleri üzerinde dururken ona doğru eğildi ve "yalvarırım çiçek sana ihtiyacım var" dedi. Aslında konuşmaya devam etmek istiyordu ama konuşamadığını fark ettiğinde oldukça şaşırdı. Sanki içinde bir şey büyüyor ve onun konuşmasına engel oluyordu.

Çiçeğin biraz daha üzerine eğildiğinde gözlerinden aşağıya doğru akan bir sıvı hissetti. Bu esnada nefes almakta zorlanıyordu. Sıvı yanaklarından aşağıya doğru süzüldü ve dudaklarının kıyısından geçti. Çenesine doğru ilerledi daha sonra ve bir damla sıvı çiçeğin üzerine düştü. Ardından çiçek bir anda açıldı ve onun güzel kokusu yer yeri kapladı. Çiçek büyüdükten sonra daha dik durmaya karar verdi ve o an her yerin kırmızı çiçeklerle dolduğunu gördü.

Tam bu esnada siyah elbiseli bir kadın ona döğru yürümeye başladı. Onu tanıyor gibiydi ama onu daha önce görmediğinden emindi. Siyah elbiseli kızın beline kadar uzanan siyah saçları vardı. Siyah saçları bembeyaz teniyle büyük bir tezatlık oluşturuyordu. Siyah elbiseli kız yanına geldiği zaman "çiçekler nasıl açtı?" diye sordu adam.

"Çok istedin çünkü." cevabını verdi siyah elbiseli kadın. "Evet, beni tanıyorsun. Ben siyah ayım."

"Peki, nasıl olur bu?" diye sordu adam şaşkınlıklar içinde.

"Bir rüyada olduğunu unutuyorsun galiba. Burada her şey mümkün olabilir."

Evet, o bir rüyadaydı. Evet, yaşlı adamın rüyasına girmişti. Evet, diski almak istiyordu.

"Bana onca kez seslendikten sonra seninle tanışmak istedim."

"Peki bütün bunlar gerçek mi?"

"Gerçek nedir senin için? Gördüklerin midir gerçek yada hissettiklerin mi? Bir rüyadasın ama ben gerçeğim ve benimle konuşuyorsun."

"Neden her şey bu kadar anlamsız? Neden seni görebilmek için rüya dünyasına gelmek zorundayım?"

"Çünkü senden öncekiler her şeyi yok etti. Senin yeni keşfetmeye başladığın şeyleri onlar yok etti. Ancak seni hesaba katmadılar. Onların anlamsızlığında birisinin aramaya başladığını hesaba katmadılar. Senin gibi başkaları var ama. Onlar da senin gibi aramaya devam ediyorlar."

"Başarmak için ne yapmam gerekir?"

"Asla vazgeçmemelisin. Seni ne kadar engellemeye çalışırlarsa çalışsınlar asla korkuya kapılmamalısın. Merak etme başarı çok sadece biraz daha zaman var. O gün geldiği zaman hazır ol."

"Beni duyup duymadığını bile bilmiyordum. Seni göremiyordum bile ama birisiyle konuşmam gerekiyordu ve benden avizeden ağaca kadar hepsiyle konuştum. Avizeyle konuşmayı sevmiyordum ama sen hep dinledin beni, anlaşıldığımı hissettim."

"Hep duydum seni ama cevap veremezdim sana çünkü benimle burada karşılaşman gerekiyordu senin. Asla yalnız hissetme kendini senin gibi başkaları da var. Hatta yakın zamanda onlardan bir tanesiyle tanışacaksın. Hazır ol ve o sana yardımcı olacak. Onu nasıl tanıyacaksın sorusuna gelince onu gördüğün zaman anlayacaksın."

Tam bu esnada siyah ay kaybolur ve yaşlı adam ona doğru yaklaşır. "Başaracağına inanmak istiyordum ve inancımın boşa çıkmadığını görmek benim için çok önemli. Siyahlı ayı da ikna ettiğine göre diskin yerini söylüyorum sana. Banyoda soldan 13. sıradaki 7. parçanın altında disk var. Oraya git ve konuştuğumuz gibi onu al. Daha sonra da yine konuştuğumuz gibi ona ulaşmama yardımcı ol ve beni öldür."

Adam uyandığı zaman yaşlı adamın yanındaki koltukta olduğunu gördü. Yaşlı adamın dediği gibi yaparak banyoya gitti ve 13. sıradaki 7. parçanın altından diski aldı. Daha sonra tekrardan yaşlı adamın yanına geldi. Onu nasıl öldürecekti ki? Bilmiyordu daha önce kimseyi öldürmemişti. Bir an için duraksadı daha sonra sırayla yaşlı adama bağlı olan hortumları çıkarttı ve makineyle olan bağlarını. Bağları çıkarttıktan bir süre sonra makineden gelen ritmik sesler yerini tek bir sese bıraktı. Yaşlı adam ölmüştü ve o kızın yanına gitmesini istediğini fark etti. Acaba gerçekten de öldükten sonra gidilebilecek bir yer var mıydı?

Evden çıkıp yürüdüğü yoldan geriye doğru gelirken aklında tek bir soru vardı "Kiminle tanışacağım ben?"









Aşkın mezarı 29

Pembe bulutları gördüğü zaman tamamen farklı bir yerde olduğunu anladı. Pembe bulutların olması renkli bir rüyada olduğunu gösteriyor olabilirdi. Ancak renkli bir rüyaad olması onun güvende olduğu anlamına gelmiyordu. Anladığı kadarıyla yaşlı adamın bir kabusu vardı ve bu kabus o kaçan kız ile alakalıydı. O kızın neden kaçtığını anlaması gerekiyordu. Bu düşüncelerin arasında gerçek dünya ile rüya dünyası arasındaki zaman farklılığı merak etti. Bir rüyanın birkaç saniye sürdüğü hesaba kattığı zaman burada fazla zaman geçirmemiş olduğunu düşündü.

Bulutların üzerinde gezinirken yaşlı adamı aradı. Havaya zıpladığında daha geniş bir açıdan baktığı için onu görmesi fazla uzun sürmemişti.Yine kızın peşinden koşuyor ama ona yetişemiyordu. Neler olup bittiğini anlaması için biraz daha yaklaşmalıydı. Öyle bir andaydı ki bu kovalamacanın hiçbir zaman bitmeyeceğini düşündü. Bir insan neden imkansızın peşinde koşardı? İmkansızı arayan birisi elbette onun peşinde ilerlerdi. Hem belli mi olur belki de ulaşabilridi. Sahte bir hayat yaşadığını düşündüğü zaman gerçeğe ulaşmak için herşeyi yapabileceğini fark etti. Demek ki de o da imkansızın peşinde koşuyordu.

Yaşlı adam kıza yaklaşıyor ve elini uzatıyordu ama onu tutmayı başaramıyordu. Başarmasını istediğini fark etti. Bu esnada ise aklına dinlediği diskler geldi. Belki de o da aşkın peşinde koşuyordu. Aşkı yakalamak bu kadar zormuydu? Belki de önemli olan onun peşinde geçirdiği zamandı. Eğer böyleyse o da doğru yolda ilerliyordu. Aşkı anlamadan ölmeyeceğim dedi kendine. Ancak bunu içinden geçirmek istesede sesli bir biçimde söylemişti ve yaşlı adam kızı kovalamayı bırakıp ona döndü. O an yaşlı adamın yüzündeki öfkeyi gördüğü zaman bir an için nefes almayı bıraktı ve  pembe bir bulutun üstüne düştü. Yine öldürecekti onu ama belki bu sefer konuşmak için biraz zamanı olabilirdi.

Ancak konuşmak için fazla zamanı olmadı onun. Yaşlı adam bir yanda yanında belirdiğinde tüm bulutların siyaha döndüğünü fark etti. Fazla zamanı kalmamıştı. Bir sonraki anda ise yaşlı adamın büyümeye başladığını gördü. Anın bitiminde yaşlı adamın tırnağı büyüklüğünde olduğunu anladı. Bir sonraki anda yaşlı adam onu iki parmağı ile havaya kaldırdı ve "ne istiyorsun benden?" diye sordu.

Sahi ne istiyordu ki o? Yaşlı adama diskin yerini öğrenmek istiyorum diyemezdi. Böyle söylerse onun yerini asla öğrenemezdi. "Hepsi senin yüzünden" dedi yaşlı adam ve diğer eliyle onun kolunu yakaladı. Kolunu çektiğinde kolunun adamın elinde kaldığını gördü. Bir an için kanlar fışkırdıktan sonra yaşlı adam diğer kolunu da kopardı.

"Konuş şimdi" dediğinde bir bacağını çoktan kaybetmişti bile. "Ben sadece yardım etmek istiyorum" acıdan konuşmakta zorlanıyordu. "Yardım etmek istiyorsan git buradan!" diye bağıran yaşlı adam diğer bacağını da kopardı ve üzerinde durduğu siyah bulut akan kanından dolayı kırmızıya döndü. Hatırladığı son anda ise bedeni gövdesinden ayrılmıştı ve sonra karanlık vardı.

Ona göre karanlık sadece bir an sürmüştü. Belki de çok daha uzun sürmüştü ama anlayamıyordu geçen zamanı. Kendine geldiği zaman ters bir dünyada buldu kendini. Ağaçlar tersti mesela. Karşısında gördüğü eski ev bile ters duruyordu. Ağacın kökleri bulutlara doğru uzanıyor, ev çatısının üzerinde yükseliyordu. İleriye doğru birkaç adım attığı zaman attığı her adımdan sonra zeminin yok olduğunu gördü. Demek ki yaşlı adamın derinliklerine doğru ilerliyordu. Bu onun için oldukça önemliydi. Derinliklerine doğru indikçe daha fazla şey öğrenecekti ve tehlike daha da artacaktı. Ancak aynı zamanda yaşlı adamın savunması zayıflayacaktı diye düşündü. Düşüncelerinde yanılmamış olmayı ne kadar fazla istediğini fark ettiğinde diğer ihtimalde asla başarayamayacağını anladı.

Ters bir dünya ne anlama geliyor olabilirdi diye düşündü. Adamın iç dünyasına doğru yolculuğa devam ettikçe daha fazla şaşıracaktı. Aslında bir sonraki rüyaya geçmesi onun derinliklerine indiği anlamına geliyordu. Demek ki her rüya ona doğru açılan bir kapıydı. Ancak eğer yalnış bir şey yaparsa daha fazla derinlere gidemezdi.

Ters dünyada ters eve doğru ilerledi. Yaşlı adamın orada olduğunu tahmin edebiliyordu. Evin yanına geldiğinde içeriden bazı sesler duydu. Sesleri anlayabilmek için pencereye yaklaştığı zaman içeriden ayak sesleri geldiğini anladı. İçeride birisi koşuyordu. Pencereden içeriyi görmek mümkün olmadığı için bunun yerine ters evin ters kapısından içeriye girdi. Adam tek başına içi dışından daha büyük olan bir evin içinde koşuyordu ve kız ise kaçıyordu.

İçeriye girdiği zaman "Dur" diye bağırdı. Onu duyan yaşlı adam ise durdu ve ona kızgın gözlerle bakmaya başladı. Yaşlı adam belinden uzun bir kılıç çektiği zaman adam konuşmaya başladı "Dur, gördüklerin gerçek değil. Bir rüyanın içindesin ve bu yüzden onu yakalayamıyorsun."

Yaşlı adam için bu cümleler anlamsızdı ama bir an için sorguladı. Öyle ki ne kadar zamandır düşünmediğini hatırlamıyordu bile. "Seni öldürmemem için bir sebep söyle bana. Hatta daha güzelini yap ve bana nerde olduğumu anlat."

"Öncelikle beni daha önce 2 kere öldürdüğünü söylemeliyim. Eski bir evde bir makineye bağlı yaşıyorsun. Tahminime göre 100 yaşın üzerindesin belki 200. Siyahlı adamlar senin rüyalarına girip bir şeyi öğrenmek istiyorlar. Onları da öldürüyorsun büyük ihtimalle. Ben ise seninle konuşmak için geldim. Şapkalı adam gönderdi beni buraya." Adam cümlesini bitirdiği zaman yaşlı adam kılıcını sert bir biçimde savurdu. O an ne olacağını biliyordu ama eğer rüyaya ortaksa eğer kendi kurallarını koyabilirdi. Yüksek bir hızla boynuna çarpan kılıç paramparça oldu. Boynunu metale dönüştürmüştü. Yaşlı adam bir anlık şaşkınlığın ardından yere eğildi elini yumruk yaptı. Daha sonraki anda ise elini sivri uçlu bir kılıca dönüşmüştü ve kılıç alevler içerisinde yanıyordu. Demek ki rüyayı kontrol etmesi biraz daha zaman alacaktı. Bıçak bedeninden içeriye girdiğinda hiçbir şey hissetmedi. Acıyı da engellemeyi öğrenmişti ama öleceğini çok iyi biliyordu ve bir an sonra sadece karanlık vardı.

Karanlıkta bir süre bekledikten sonra kendini yeşil ile mavi karışımı bir yerde buldu. Etrafında bir sıvı her yeri kaplıyordu. Yukarıya doğru baktığı zaman yukarıdan gelen ışığı gördü ve nefes almaya çalıştığında etrafını kaplayan sıvının ağzına dolduğunu. Demek ki denizdeydi o. Çok uzun süre nefesini tutamazdı. Bu yüzden bir çıkış yolu bulmalıydı. Yüzeye kadar yüzebilir ve nefes almayı deneyebilirdi. Ancak yüzey ile arasındaki mesafe oldukça fazlaydı ve yaşlı adamı kaçırmış olurdu. Başka bir çözüm bulmalıydı kendine.

Zaman geçerken akciğerlerindeki baskının arttığını, nefes alma ihtiyacının yoğunlaştığını hissetti. Fazla zamanı kalmamıştı. Bu esnada az ilerisinde yaşlı adamı gördü. İleriye doğru etrafındaki balıklarla birlikte yüzüyordu. Başını hafifçe çevirerek ona bakmış ve sanki onu denizin altına sokarak ölmesini planlamıştı. Ancak bu onların ortak rüyasıydı ve kurallarda kendisi de pay sahibiydi. Denizin altında nefes alabileceğini düşündü ve akciğerlerindeki baskı sona erdi.

Biraz daha yüzdükten sonra yaşlı adamın kızın peşinden ilerlediğini gördü. İleride bir ev vardı ve ikiside ona doğru ilerliyordu. Bir süre sonra yaşlı adam durdu ve yüzünü ona doğru döndü. Birkaç kulacın ardında yaşlı adamın yanına gelmişti.

"Senden kurtulamayacak mıyım?" diye sordu yaşlı adam sesi kızgın ve şaşırmıştı.

"Aradığımı bana verene kadar kurtulamayacaksın.!" konuşurken hafifçe gülümsemişti bunu neden yaptığını bilmiyordu ama güven kazanmak için olduğunu düşündü.

"Ne arıyorsun peki?"

"Aşkı arıyorum. Onun ne olduğunu bile bilmiyorum ama onu bulmak için herşeyimi verebilirim."

"Aşk demek. Onun hakkında ne biliyorsun bakalım?"

"Aşkın en güçlü duygu olduğunu biliyorum. Aşkı bilmeyen insan aslında yaşamamış sayılır. Bir insan onu bulmak için yaşamalı ve aşkı bulmak en güzel amaçlardan birisidir.

"Güzel cevapların var ama bunlar sana ezberletilmiş olabilir. Bana aşkı nasıl öğrendiğini anlat."

"Şapkalı adamla karşılaştım ve bana bir tane disk verdi. Onu dinlemek için bir makine bile yaptım. Dinlediğim zaman eksik olan herşeyin o şarkıda saklandığını anladım. Daha sonra şapkalı adam başka bir diskin yerini daha söyledi bana. Ölü bir adamın evindeydi. Oraya gittiğim zaman ev yanmaya başladı ama ben diskin saklı olduğu kasayı açıp onu alabildim ve sonrasında siyahlı adamlar ateş etti bana. Birkaç yerimden yaralandım ama diski almıştım gerisi önemli değildi. Son olarak da şapkalı adam buranın adresini verdi bana ve senin rüyana girmemi istedi."

"Öldü mü o." yaşlı adamın yüzünde büyük bir hüzün ifadesi oluştu.

"Onu tanıyor muydun?"

"Evet çok yakından tanıyordum. Şimdi bir sonraki rüyada konuşmaya devam edelim ve benim hakkımda bir şeyler anlat bana."

Yaşlı adam cebinden silahını çıkardı ve peşpeşe ateş etmeye başladı. O ise elini kaldırıp gelen kurşunları durdurdu. Daha doğrusu önce zaman yavaşladı ve kurşunların ağır ağır, suyun içinde daireler çizerek ilerlemesini seyretti. Daha sonra bir duvara çapmış gibi tüm kurşunlar denizin derinlikle doğru düşmeye başladı. Artık rüyanın sonuna gelmişti ve yaşlı adam gitmişti. Bir an sonra karanlığın içindeydi.





Aşkın mezarı 28

Uyanması gerekiyordu onun. Gördüğü rüyadan bir an önce uyanmalıydı ve siyah ayı gördüğü rüyasındaki diskler onun uyanmasına yardımcı olacaktı. Acaba gördüğü kadın gerçekten siyah ay mıydı? Onu gerçekten çok çağırmış, sadece ona güvenmişti. Bazı zamanlar o görünmese de onu gördüğüne inanırdı. Demek ki o bir hayali yaşamıyordu. Kendi dünyasındaki her şey gerçekti. Amaçlarına bir tanesi daha eklenmiş ve siyah ayın bahsettiği rüyadan uyanmak amaçlarından bir tanesi olmuştur.

Rüyadan nasıl uyanacağını bilmiyordu. Keşke bir kırmızı bir hap aldığında uysansam diye düşündü. Ancak bu mümkün değildi acaba çektiği acılar onun uyanmasını mı sağlayacaktı. Eğer böyle olsaydı çoktan uyanmış olurdu veya yeteri kadar acı çekmemişti. Bunun olasılığını düşündü bir süre için. Ancak fazla düşünecek zamanı yoktu. Saat 7ye yaklaşıyordu buda uyuyan adamın yanına gitmek için zamanının azaldığını gösteriyordu. Kendine atıştırmalık birşeyler hazırladıktan sonra hızlı bir şekilde yemeye başladı. Normalde kahve de içerdi ama kahve için yeteri kadar vakti yoktu. Yemeğini bitirdikten sonra hızlı bir şekilde giyindi ve dışarıya çıktı. Gideceği yer şehrin dışındaydı ve hızlı adımlarla yürümekten başka bir şansı yoktu.

Tahminine göre 2 saat kadar yürüyecekti. 9 gibi evin orada olacaktı ve siyahlı adamların gitmesini bekleyecekti. Onlar gittikten sonra bir süre daha bekleyecek ve sonrasında eve girecekti. Sonrasında neler olacağını bilmiyordu. Nasıl bir makine ile karşılaşacağını da bilmiyordu hele rüyanın içine nasıl gireceğine dair hiçbir fikri yoktu. Demek ki şapkalı adam ona inanıyordu, demek ki başarabilirdi.

Evden çıktığında saat 7yi 13 geçiyordu ve yürümeye başladı. Şehir hala uykuda olduğu için insanlar onu için endişe kaynağı değildi. Ancak kameraların sürekli açık olması onun için tehlikeydi bu yüzden çantasının içine birkaç tane şapka koydu. Tanınmamak için belirli aralıklarla şapkasını değiştirecekti.

Yürüdükçe şehrin merkezinden uzaklaşıyordu. Merkezden uzaklaştıkça binalar eskimeye başlıyor ve şehir kimlik değiştiriyordu sanki. 1 saat kadar yürüdükten sonra etrafındaki evler daha fazla eskimişti. Biraz daha ilerledikçe evler kimsesizleşmeye başladı ve ardından binalar yıkılmaya. Acaba zamanda ileri mi yoksa geriye doğru mu yolculuk yapıyordu? Bunun başka açıklaması olamazdı. Birkaç saat önce şehir yepyeniyken bir anda kendini yıkılmış bir yerde bulmuştu. Bazı binalarda delikler vardı, bazılar yanmış, bazıları ise tamamen yıkılmıştı. Şehrin bu bölümlerine kimse gelmezdi. Demek ki orada birşeyler olmuştu. Deliklere baktığında siyahlı adamların silahlarındaki kuşunları andıran izler gördü. Peki ya binalar nasıl yıkılmıştı.

Eve yaklaştığında evin önünde siyah aracı gördü. Demek ki siyahlı adamlar daha gitmemişti. Saatine baktığı zaman 15 dakikası daha olduğunu anladı. Demek ki bekleyecektı. Şehrin o bölümünde yaşam olmadığı için görülmesi tehlikeli olabilirdi. Bu yüzden çalılıkların arasına saklandı ve yere yattı. Araba sesini duymayı bekleyecekti daha sonra başını kaldıracak ve siyahlı adamların gittiğinden emin olacaktı. Şapkalı adam ona bir uyarıda bulunmadığı için içeriye girdiğini anlayabilecek bir sistem olmadığını düşündü. Aksi olsaydı şapkalı adam onu sona göndermiş olurdu ve buna inanmıyordu.

Biraz daha bekledi bu esnada sürekli olarak saatine bakıyordu. Saati hiçbir zaman sevmemişti o. Sanki geçen zamanın bir anlamı varmış gibi ona değer veriliyordu ve bunu anlayamıyordu. Sürekli saatine baktığı için zamanın yavaşladığını düşündü. Bunun sebebi çok fazla düşünmesi olabilirdi. Düşüncesi zamanı yavaşlatmaya yeter miydi acaba diye sordu kendine ancak bir cevap bulamadı. Fazla düşünmesine gerek olmadan siyah arabanın çalıştığını duydu ve birkaç saniye sonra başını kaldırdı. Arabanın içinde iki tane siyahlı adam vardı ve bir süre sonra gözden kaybolmuşlardı. Şimdi onun hareket etme zamanıydı.

Evin yanına gittiğinde kapının yıkılmış olduğunu gördü ve bir an bile yavaşlamadan içeriye girdi. Ev oldukça küçüktü ve bir bölümü yıkılmıştı. Dar bir yoldan gittikten sonra biraz daha geniş bir odaya ulaştı. Odanın ortasında bir adam yatakta yatıyor ve ona bağlı bir çok alet vardı. Başlı olan serumları gördüğü zaman adamın onlarla beslendiğini düşündü. Belki de sakladıklarını öğrenmek için uyutuyorlardı onu. Adama biraz daha yaklaştığı zaman şaşkınlığından bir süre nefes alamadı. Adam şimdiye kadar gördüğü en yaşlı kişiydi. Her halde yüzlerce yıldır bu şekilde uyutuluyordu. Yüzlerce yıldır uyutuluyorsa o kadar zamandır sakladıklarını öğrenmeye çalışıyorlardı ve şimdi sakladıklarını birkaç saat içinde öğrenmesi gerekiyordu.

Adama bağlı olan kablolardan 7 tanesi adamın kafasındaydı ve bir makineye başlıydı. Makinenin diğer tarafında bir koltuk bulunuyordu ve koltuğun üzerinde 7 tane kadar daha kablo vardı. Demek ki koltuğa oturacak ve kabloları başına takacaktı. Siyahlı adamların fazla zeki olmadığını tahmin ettiği için makinenin çalışmasının kolay olduğunu düşünü. Düşüncelerinde yanılmadığını makinenin üzerindeki çalıştır düğmesin gördüğü zaman anlamıştı.

Koltuğun üzerine oturdu ve kabloların ucunu başına yapıştırdı. Bunu yaparken uyuyan adamın kafasındaki kablolar ile aynı noktaları seçmeye özen gösterdi. Kabloları yerleştirdikten sonra üzerinde çalıştır yazan düğmeye bastı ve birkaç saniye boyunca hiçbir şey olmadı. Daha sonra düştüğünü hissetti. Sanki siyah bir delik tarafından çekiliyordu. Ne kadar hızlı gittiğini bilmiyordu ama bildiği tek şey var olan herşeyden daha hızlı gittiğiydi. Bazen rüya görmeden önce düşmeyi hissettiğini hatırlıyordu. Bir süre sonra hiçbir şey düşünmemeye başladı.

Düşünmeme kendini mor bir çimenlikte bulana kadar devam etti. Etrafındaki ağaçlar kırmızı renteydi ve her ağacın yapraklarından kan damlıyordu. Bu nedenle havada kan kokusu vardı. Neden renkler farklıydı ve neden her yerde kan vardı? Uyuyan adamın rüyasında olduğuna göre gördükleri adamın yaşadıklarıydı büyük ihtimalle. Turuncu renkte bir gölün yanına gelene kadar yürümeye devam etti. Gölün yanına vardığında yaşlı bir adamı gördü. Yaşlı adam silik bir kızın arkasından koşuyordu. Ancak ne kadar hızlı koşarsa koşsun onu yakalayamıyordu. Kız neden silikti? Neden ona ulaşamıyordu ve neden onun peşinden koşuyordu? Cevabını öğrenmesi gereken sorularla karşılaşmıştı.

Yaşlı adam ve silik kız bir evin kapısından içeriye girene kadar onların peşinden koştu ve onlardan biraz sonra kapıdan içeriye girdi. Karşısında sonunu göremediği bir koridor vardı ve koridor kaynağını bilmediği bir ışıkla aydınlanıyordu. Yaşlı adam ise silik kızın peşinden koşmaya devam ediyordu o ise onları takipteydi. Aslında bu kadar koşmanın ardından nefes nefese kalması gerekliydi ancak şapkalı adamın söylediklerini hatırladı, rüyada fizik kuralları geçerli değildi. Bir süre sonra kız ortadan kayboldu ve yaşlı adam koşmayı bıraktı. Aslında yaşlı adam kızı yakalamak üzereyken kız kaybolmuştu.

Yaşlı adam yüzünden büyük bir acı ifadesiyle ona doğru döndü ve yüzündeki acı ifadesi yerini büyük bir öfkeye bıraktı. O an yaşlı adamın elinde bir silah belirdi ve peşpeşe 3 el silah sesi duydu. Sonrasında tekrar karanlıktaydı ve tekrar düşüyordu. Demek ki bu şekilde oluyor ve bir rüya bittiğinde bir başkasına bu şekilde ulaşıyordu.

Kendine geldiğinde ilk gördüğü şey pembe bir zeminde olduğuydu. Daha sonra pembe zeminin aralarında boşluk olduğunu fark etti ve boşluklardan aşağıya doğru baktığında çok yukarıda olduğunu gördü. Aşağıda mor çimenleri görebiliyordu. Demek ki gökyüzündeydi ve pembe bulutların üzerinde yürüyordu. Demek ki yer çekimi farklı işliyordu, bunu havaya hıpladığında havada asılı kaldığını gördüğünde anladı. Demek ki uçabiliyordu.

Find Us On Facebook