Aşkın mezarı 17

Adam kırmızı ayın cevabını asla duyamadı. Oysa o doğruluğun ayıydı. Aslında tüm aylar doğruyu söylerdi. Beyaz ay doğruyu üstünü kapatarak söylerdi. Siyah ay ise doğruyu en acı verici biçimde söylerdi. Kırmızı ay ise doğruyu olduğu gibi söylerdi. Ancak adam kırmızı ayın cevabını duyamıyordu. Çünkü hazır değildi. Eğer hazır olsaydı ayın ona "şarkılar yalan söyleyemez" dediğini duyabilirdi "şarkılar hep doğruyu söyler eğer dinlemesini bilirsen."

Adam "peki ben ne yapmalıyım? Karşıma daha önce tanıklık etmediğim bir an çıktı ve ne yapacağımı bilemiyorum. Sonum siyahlı adamların elinde olabilir. Bilmiyorum bana ne yaparlar, beni ne ile öldürürler. Söyle en sevdiğim ay ne yapmalıyım ben." Adam yine kırmızı ayın verdiği cevabı duyamadı. Eğer duyabilseydi onun "İçindeki doğru neyi gerektiriyorsa onu yap. Kendini dinle, tüm cevaplar orada saklı" dediğini duyabilirdi.

Ancak adam kırmızı ayın cevaplarını tekrara duymadı. Ancak onun bilmediği bir şey daha vardı. Ayların özel güçleri vardı. İnsanları etkileyebilirdi aylar. Özellikle kırmızı ay bu konuda daha başarılıydı. O herkesin istediği gibi yaşamasını isterdi. Ancak bu isteği çoğunlukla gerçekleşmezdi. Hatta uzun bir süredir inzivaya çekilmişti ve adam çok uzun zamandır kendisine seslenen ilk kişiydi. Oysa eskiden herkes severdi ve konuşurdu onunla.

Bu esnada adamın zihninde bir düşünce belirdi. Düşünce ona "Sonuna kadar git diyordu. Tüm sorularının cevaplarını öğren ve içindeki eksikleri tamamla." Bu düşünce adama ilaç gibi gelmişti. Düşüncenin etkisiyle bankta oturuşu değişti ve kendine olan güveni arttı. Ancak bunları nasıl yapacağını bilmiyordu. Bir işarete daha ihtiyacı vardı onun ama diğer aylarla konuşmadı. Ona samimiyetsiz gelirdi onlar. Hayat beyaz ay kadar beyaz ne de siyah ay kadar siyahtı.

Kendi içinde düşüncelerine yaptığı yolculuk bir süre daha devam etti. Ne kadar devam ettiğini bilmiyordu ama aylar gökyüzünde biraz daha yükselmişti. Zaman geçmeye devam ediyordu ve beklediği cevap gelmiyordu. Nedense içinde şapkalı adamı tekrar göreceğine dair bir düşünce vardı ve orada olmasının asıl sebebi oydu.

Müzik çalarında yeni bulduğu şarkı vardı ve o şarkının derinliklerinde ruhsal yolculuğu devam ediyordu. Şapkalı adamın gelip yanına oturması fazla uzun sürmedi. Adam bunu ilk başka fark etmedi çünkü kırmızı ayı seyre dalmıştı. Ancak bir süre sonra başını çevirdiğinde şapkalı adamın yanında oturduğunu gördü ve kulaklıklarını çıkardı.

İlk konuşan şapkalı adam olmuştu "Geleceğini biliyordum."

Adamın şaşkınlığını üzerinden atması biraz zaman almıştı ve bu süre içinde ne söyleyeceğini bilemedi. Kendini topladığında ilk söylediği şey "neden her şey böyle" oldu. Şapkalı adam ise hafifçe gülümseyerek "Yanlış soruları soruları soruyorsun" dedi. "Doğru soruları sormak için hazır değilsin henüz. Şimdi buraya neden geldiğini söyle"

"Buraya yeni bir disk almak için geldim. Bana verebileceğin başka bir disk var mı?"

"İşte doğru soruları sormaya başladın. Bu senin doğru yolda olduğunu gösterir. Bende başka bir disk yok ama onu nerede bulabileceğini biliyorum. Zorlu bir yolculuk olacak senin için. Bu yolculuğa çıkmak istiyor musun?" şapkalı adamın yüzündeki gülümsemesi kaybolmuş ve yerini ciddi bir ifade almıştı.

"Evet, sonucu her ne olursa olsun varım" dedi adam kararlı bir biçimde.

"O zaman beni iyi dinle. Bir evde bir disk daha var. Ancak giriş kapısı şifreli. Oradaki adamı tanırdım ve siyahlı adamların peşinde olduğunu biliyorum ve bir süredir ondan haber alamıyorum. Sana eve giriş şifresini vereceğim ancak disk içeride bir kasada duruyor ve o şifreyi sen çözmelisin. Eve girerken bir şapka tak. Evde kameralar olduğu için yüzünün görünmesini istemem. Ayrıca parmak izi bırakmamak için sana vereceğim eldivenleri giy. Evin dış kapısının şifresi "1453" ve etrafta siyahlı adamlar olabilir onlara karşı dikkatli ol." Şapkalı adam konuşmasını bitirdiğinde adama üzerinde adres yazılı bir kağıt verdi. Ev şehrin biraz dışındaydı ama orayı bulabilirdi.

"Teşekkür ederim" dedi adam. Şapkalı adam ise "Tekrar geldiğinde bazı sorularına cevap bulacaksın" dedi ve ayrıldılar. İlk önce adam ayağa kalktı. İçindeki heyecan onun durmasına engel oluyordu. Önüne ne çıkarsa çıksın onu yeneceğini düşündü sebepsiz bir şekilde.

Diz üstü bilgisayarını yanına aldığı için mutlu oldu yoksa eve kadar gitmesi gerekecekti ve bu zaman kaybetmesine sebep olabilecekti. Şapkalı adamdan beyaz bir şapka da almıştı. Evin yanına gittiğinde eldivenleri giyecekti ve siyahlı adamlara karşı dikkatli olacaktı. En fazla onu da yok ederlerdi. Zaten yaşamak için bir amacı yoktu. Uzun zamandır planladığı son bu şekilde olurdu onun için ama şapkalı adamın da söylediği gibi dikkatli olmalıydı.

Eve olan yolculuğu yaklaşık 2 saat sürecekti tahminine göre. Bu yolculuk boyunca planlarını yapmalı ve hazırlanmalıydı. Sonrasında ne olacağının önemi yoktu o bir adım atmış ve adımının tüm sonuçlarına katlanacaktı. Şanslıydı ki kendini yorgun hissetmiyordu ve hızlı bir biçimde yürümeye devam etti. Eğer bu hızla yürümeye devam ederse 1.5 saat sonra evin önünde olacaktı.

Aşkın mezarı 16

Şarkıdaki adam uzun zamandır bekliyordu. Bu beklemede yaşlanmış, yorulmuştu. Daha fazla dayanamayacak gibi hissediyordu. O adamı bulup ona neden beklediğini sormak istese de sorusunun cevabı şarkının içine saklanmıştı "Beklemek en güzel yoluydu yaşamanın." Beklemek nasıl güzel bir yol olabilirdi ki yaşamak için. O da bekliyordu hatta ne beklediğini bile bilmiyordu ama beklemek ona acı veriyordu hep. Beklemek acı çekmenin en güzel yolu olabilirdi belki ama fazlası mümkün değildi.

Şarkı çalmaya devam etti. Adam ise şarkıdaki kişinin profilini çizmeye devam etti. Daha önce tanışıp tanışmadıklarından emin değildi. Emin olsaydı eğer profili tamamlayabilirdi. Belki şarkıdaki adam onu rüyasında görmüştü. Gerçekte de görme ihtimali vardı ama o ihtimal daha düşüktü. Sonra adam onu gördükten sonra hayatı boş verdiğini söylüyordu. Demek ki onda nasıl bir etki bıraktıysa adam kalan her şeyi bırakmıştı. Demek ki o kişi hayatın ötesindeydi.

O kişi gerçek olamazdı bu yüzden. Onun tanıdığı, bildiği, gördüğü kimse bu etkiyi bırakmamıştı onda. Eğer o kişi gerçek değilse adam neden böyle hissediyordu. Deliydi belki ama deliler şarkı yazabilir miydi? Belki başka biri delinin şarkısını yazmıştı? Sahi insan nasıl böyle bir şarkı yazabilirdi ki? Demek ki o insanlar çok daha üstündü ve insanlık gerilemişti. İnsanlık neden gerilerdi ki?

İşin garibi şarkıyı anlatılanların hiçbirini bilmiyordu. Beklemeyi biliyordu evet ama diğer şeyleri bilmiyordu. Ona hiç anlatılmamış, hiçbir yerde yazmamıştı bunlar. O zaman şarkı var olmayan bir şeyleri anlatıyordu. Hayali bir şarkıydı belki ama o kadar gerçek geliyordu ki ona bunun hayali olduğuna inanmak oldukça zordu.

Aynı şekilde bir diğer soru adamın kimi beklediğiydi. Bir erkeği mi yoksa kızı mı bekliyordu? O kimseyi beklememişti. Bir erkeğe yazılması mantıksızdı. Bir kıza yazılması daha mantıklıydı ama insan neden bir kızı beklerdi ki? Onların birbirinden hiçbir farkı yoktu ve sadece sevişme işine yararlardı. Bunu çok iyi biliyordu zamanında yatağını birçok kızla paylaşmış ve sonrasında onları bir daha görmemişti. İnsan neden bir kızı beklerdi ki? Hatta o kız için hayatı boş veriyordu. O kız ona neler sunacaktı acaba? "Sen cennete açılan bir kapıydın" sözünde ise cennet diye bir kavram vardı ve ne kadar araştırırsa araştırsın onu bulamıyordu. Ne vardı cennette, cennet neresiydi? Sözlere baktığı zaman ise cennetin çok güzel bir yer olduğunu tahmin edebiliyordu. Demek ki kızı bulduktan sonra o çok güzel yere gidecekti adam.

Demek ki adam o güzel yere gitmek için kıza ihtiyaç duyuyordu. Şimdi ona daha mantıklı geliyordu ama şarkı bu düşüncenin gerçek olmadığını söylüyordu ona. Öyle birini bulmasının mümkün olmadığını söylüyordu kendine. Belki o kız başka bir gezegenden gelmişti. Kendilerinden daha üstün bir topluma aitti o. Bir uzaylının yanına gelme ihtimali oldukça düşük bir olasılıktı ama bu açıdan baktığı zaman belki onun yanına da gelebilirler diye düşündü. Bu düşünce bile onun yüzünü güldürmeye yetti kıza bir süre için.

Yapacağı başka bir şey yoktu. Bir uzaylıyı beklerdi o da. Çünkü şarkıdakiler gerçek dışı geliyordu ama içindeki seslerden birisi bunun tam tersini söylüyordu. Avize bile ona yanıldığını söylemişti. Avizeye güvenemeyeceğini çok iyi biliyordu ama o an inanmak istiyordu.

Şarkıyı birkaç kere daha dinledikten sonra onu müzik çalarına attı ve sokağa çıkmaya karar verdi. Zaten gece yaklaşıyordu ve sokaklar boş olurdu. İnsanlar eğlenme mekanlarında olduğu için boş sokaklarda rahatlıkla hareket edebilirdi. Hem belki uzaylı kız onun yanına gelirdi veya şapkalı adamı tekrar görürdü ve başka bir disk alabilirdi ondan.

Bunun için önce yemeğini yedi ve ardından kısa bir duş aldı. Güzel elbiselerinden giydi. Siyah bir tişört ve siyah bir pantolon giydikten sonra evden çıktı. Evden çıkmadan önce avize ile göz göze geldi ve "onu bulacağım" dedi.

Evden çıktıktan sonra yavaş adımlarla ilerlemeye başladı. Giderken önceki seferlerin aksine etrafını inceliyor  ve uzaylı bir kız arıyordu. Acaba uzaylı bir kız neye benzer diye düşündü yürürken. İnsana benzeme olasılığı oldukça düşüktü. Farklı görünürse siyahlı adamlar onu alırdı. Belki de kılık değiştirebiliyorlardı. Kendini farklı gösterebilen bir cihaz oldukça mümkündü. Ancak böyleyse onu tanıyamazdı. Belki de tanıyabilirdi eğer uzaydan geldiyse diğerleri gibi bakmazdı etrafa. Gözlerinde bir anlam olurdu onun.

Sahile ulaştığında hiçbir uzaylı görmemiş olmanın getirdiği hayal kırıklığı ile karşılaştı. Ancak yapacak bir şey yoktu. Zaten onunla karşılaşması çok düşün bir ihtimaldi. Deniz kenarında her zaman oturduğu bankın üzerine oturdu ve geceyi seyretmeye başladı. Beyaz ay gökyüzünde yükselmeye başlamıştı ve kırmızı ay ise onun biraz gerisindeydi. Onun ışığı gökyüzünü kırmızıya boyamaya başlamıştı çoktan. Siyah ayı ise her zaman olduğu gibi göremiyordu. Aslında en çok onunla konuşmak istiyordu ama siyah ayı göremediği için onunla konuşması çok doğru olmazdı.

Bu sefer kırmızı ayla konuşmaya karar verdi. Belki onun anlatacağı farklı şeyler vardı. Konuşma konusu elbetteki şarkı ve bilinmeyenleriydi. İlk sorusunu düşündü ay gökyüzünde belirene kadar. Kırmızı ay artık görebildiği zaman ilk sorusunu sordu "O şarkıdaki anlatılanlar gerçek mi yoksa başka bir yalanı mı dinledim ben?"

Aşkın mezarı 15

Adam disk ile uğraşmaya devam ederken bir diğer taraftan da işleri ile ilgileniyordu. Evden çalıştığı için iki işi aynı anda yapabiliyordu ancak bu onun için zaman kaybetmek demekti. Zaman geçtikçe şarkıyı daha fazla anlamaya başlamıştı. Onu daha fazla hissettikçe içinde yeni dünyaların yaratıldığını hissediyordu. Sanki hiçken bir olmaya yaklaşıyordu. Bir olmak ne demekti onun için. Kendini tanımak belki, kendini anlamak veya hayatı anlamak. Hangisinin doğru olduğunu bilmiyordu ancak bildiği tek şey daha az eksik hissediyordu. İçindeki boşluk azalmaya başlamıştı.

Şarkının ne anlama geldiğini tam olarak bilemiyordu ancak ondaki yansımaları bambaşkaydı. Hayatının yalan olduğunu söylüyordu. Sanki şimdiye kadar aradıkları o şarkının içindeydi. "Seni sonsuza kadar bekleyeceğim" diyordu şarkıda. Bir insan niye başka birisini sonsuza kadar beklerdi ki? Bu sorunun cevabını bilmiyordu. "Ben hep seni aradım" diyordu şarkının başka bir yerinde. İnsan neden başka birisini arardı ki? Şarkı bilinmezlerle doluydu ve bu bilinmezler onun canını yakıyordu. Sanki içindeki dünya paramparça oluyor ve tekrardan yapılıyordu.

Parçalanan bir şey nasıl birleşebilirdi ki? İşin ilginç tarafı ise tekrardan birleştiğini hissediyordu. Şarkıdaki adam hep onu aramış olsa da hala bulabileceğine inanıyordu. Bu nasıl bir inançtı ki onun yokluğunda bile devam ediyordu. Kendisi inanmayı bırakalı uzun zaman olmuştu. Ancak şarkıyı dinlerken tekrardan inanmaya başladığını hissetti. Beklediği şey her ne ise onu bulabilirdi belki de ama önce neyi beklediğini bulması gerekiyordu.

Yazılımla uğraşırken şarkı eksik bir şekilde olsa da tekrar ediyordu ve her tekrarda kendini daha iyi hissediyordu. Şarkı hüzünlüydü ama içindeki umut bir güneş gibi açmıştı. Daha sonra ağaçlar yeşillenmiş, çiçekler açmış ve kuşlar ötmeye başlamıştı. Oysa eskiden kurumuş bir ormandı onun yüreği. Hiç çiçek olmamış, kuşlar hiçbir zaman şarkı söylememişti. Şimdi ise her şey çok farklıydı ve o ne yapacağını bilmiyordu.

Bilmemek belki de en büyük zorluktu hayatında ki o hiçbir şeyi bilmediğini düşünüyordu. Ancak öğrenmeye başladığını hissetti. Hep aradığı soruların cevaplarını bulabilecekmiş gibi hissetti bu sürede. Önce aradığı soruların ne olduğunu öğrenmeliydi.

Kendi içinde dalgalanmalar yaşıyordu. Her yeni duygu sorularla beraber geliyordu ve her soru onu tekrardan mezarlığa geri götürüyordu. Daha sonra şarkı tekrar çalmaya başlıyor ve kendini mavi çimlerde buluyordu. Mavi çim olmazdı gerçekte ama bu şarkının gerçekliğinde her şey mümkündü. Belki de gerçek olan şarkıydı ve mavi çimler mümkündü. Eğer gerçek olan şarkıysa kalan her şey sahteydi.

Sahtelikler içinde yaşadığını her zaman biliyordu ama şu an sahteliğin ne kadar büyük olduğunu daha iyi anlıyordu.Yaşadığım her şey bu an içinmiş dedi kendine. Hatta biraz yüksek sesle söylediği için avize konuşacak gibi oldu ama bunu yapmadı. Avize konuşmazdı sonuçta. Sadece bir an için adamla göz göze gelmiş ve ona "beni hiç dinlemedin" demişti. Avizeyi dinleseydi eğer herkes gibi olurdu ve bu şarkıyı asla duymazdı. Bu yüzden avizeyi bir kenara bıraktı ve şarkıyla ilgilenmeye devam etti.

Yazılımı tam anlamıyla ayarladıktan sonra gözlerini kapattı ve şarkıyı dinledi. Şarkıda bir adam birisini bekliyordu. Mavi çimlere oturmuş ve gözlerini hiç kapatmıyordu. Adam perişan haldeydi. Belki de uzun zaman boyunca yürümüştü ve artık daha fazla yürüyemiyordu. İnanması için hiçbir sebep yoktu ama o inanmaya devam ediyordu. Elinde ona vermek için bir şey tutuyordu. Elbet ona ait olanı gelip alacaktı. Kalbini verecekti ona.

Kalbini vermenin ne demek olduğunu merak etti bu sürede. Kalbini verirse insan ölürdü. Ancak şarkıya göre insan kalbini verdikten sonra ölür ve yeniden doğardı. Başka birisi olurdu belki de tekrardan hayata dönerdi. Hangisinin gerçek olduğunu bilemedi. Hangisinin gerçek olduğunun bir önemi yoktu. Sadece müziği dinliyor ve şarkının onu götürdüğü yerlere gidiyordu.

Şarkıyı birkaç kere daha dinledikten sonra kendine bir kahve yapmak için ayağa kalktı. Mutfağa gittiğinde suyu ısıtmaya başladı ve bardağa kahveden koydu. Yine kahveyi bolca koymuştu çünkü onun uyumaması gerekiyordu. Bu esnada aklına bir soru geldi "Şapkalı adam kimdi?" "O şapkalı adam konserdeki kişiyle aynı mıydı? yoksa birden fazla şapkalı adam mı vardı?" "O adam niye ona yardım etmişti?" "Nasıl bir çıkarı vardı bundan?" "Acaba diski o da dinleyemiyordu da dinlemek için böyle yapmıştı?" "Ancak o kadar samimi gelmişti ki onun böyle şeyler yapmayacağını düşünüyordu?"

Başka bir soru daha geldi aklına "Acaba şapkalı adamda başka disk var mıydı?"

Kahvesini bitirip bilgisayarının yanına geldiğinde şarkıyı dinlemeye devam etti. Bu esnada başka disklerin olup olmadığı sorusu zihninde dolaşıyordu. Eğer varsa onları bulması gerekliydi ancak acelesi yoktu ve şarkıyı dinlemeye devam etti. Önce onu anlamalıydı.

Aşkın mezarı 14

Çalan şarkı onda bambaşka duygular uyandırmıştı. Hiç birinin adını bilmiyor, onları tanımıyordu ama hissettiği duygular çok başkaydı. Hala şarkıyı tam anlamıyla dinleyemiyordu. Hızı tam anlamıyla ayarlayamıyor, diskin üzerindeki iğne doğru sesi çıkartamıyordu. Adamın söylediği bölümü tam anlayamasa da çok farklı hissediyordu. Hayatında ilk kez yaşadığını hissetmişti.

Gözlerini kapatmış ve koltuğuna yaslanmıştı. Sanki eksik bir şarkıyı dinlerken notaların arasında dolaşıyordu. Sanki bir şey tüm bedenini dolaşıyordu. Sanki birisi kanına bir madde enjekte etmiş ve o madde tüm damarlarında geziniyordu. Bu diski dinlemenin bir yolu olmalıydı. Hayatındaki her şey olmuştu o disk. Kalan her şey anlamını kaybetmişti. Şimdiye kadar yaşadığı hayatın anlamı olmadığını düşündü. O an tek istediği şey o müziği anlamaktı.

Ancak bilmediği çok şey vardı ve onları öğrenmek için önce diski tam anlamıyla dinleyebilmeliydi. Hissettiği kadarıyla şarkıda hüzün vardı ama hüznün yanında başka bir duygu daha bulunuyordu. İşte tanımadığı o duyguydu. O duyguyu öğrenmeliydi. Sanki zifiri bir gecede açan güneş gibiiydi o duygu. O bölümü dinlerken tüm sorular kafasından uçuyordu.

Bir saate yakın bir dinlemenin ardından aklına bir fikir gelmişti. Eğer diski yazılıma aktarabilirse orada istediği gibi oynayabilirdi. Sadece biraz karışık bir yazılım yazmalıydı. Diskin hareket hızını, iğnenin kalınlığını değiştirebileceği ve iğnenin çizgilere değmesini canlandırabileceği bir yazılıma ihtiyacı vardı. Ayrıca diskin fotoğrafını çekeceği için yazılımın çizgileri ayırt etmesi gerekiyordu.

Şarkı çalmaya devam ederken bilgisayarının başına geçti ve yazılımını yazmaya başladı. İlk önce diski tanımlaması gerekliydi. Bunun için fotoğrafını çekti ve bilgisayara aktardı. Daha sonra çizgilerin ses içeridiği bilgisini bilgisayara aktardı. Ardından bu çizgilerin nasıl aktif hale geleceğini ekledi. Daha sonra iğne özellikleri ve çeşitlerini ayarladı. En son olarak diskin dönme hızını değiştirebilmesi gereken özellikleri ekledi.

Şansı vardı ki uyuması gerekmiyordu. Yine de yazılımı bitirmesi 2 gününü almıştı. Bu iki gün gün boyunca hiç uyumamış ve sadece kahve ile beslenmişti. Bazı zamanlar atıştırmak için dolaptan bir şeyler alıyor ve yazılımla uğraşırken onları yiyordu. Kaç tane kahve içtiğini bilmiyordu ama içtiği kahvenin fazlalığını kahve stoğundaki azalma sayesinde anlayabilirdi.

Yazılımı bitirdiğinde arkasına yaslandı ve derin bir nefes aldı. İçinde büyük bir korku vardı. Ya yazılım çalışmazsa ne yapacaktı? Başka bir yöntem bulabilir miydi? Aradığı her şey o diskin içindeydi ve aradıklarına ulaşamama düşüncesi onu korkutuyordu. Bu korku yüzünden yazılımı çalıştırması birkaç dakikasını almıştı.

Yazılım çalıştığı zaman seste bazı hatalar fark etti. Öncelikle disk olması gerekenden çok hızlı dönüyordu. İlk olarak onu düzeltti. Daha sonra fark ettiği noktada iğne ayarlarında olan sorundu. Ses çok cızırtılı geliyordu ve bunu düzelmek oldukça zordu çünkü gerçek iğnenin neye benzediğini bilmiyordu. Sürekli olarak deneme yapması gerekliydi.

Her denemesinde ayarlaması gereken parametrelerin çokluğu ise bu sürenin uzun olacağı anlamına geliyordu. Bu yüzden düzeltmelere başlamadan önce kendine bir kahve yaptı. Bu esnada aklına diskin iğne ile olan temasında bir sorun olabileceği aklına geldi. Demek ki işleri daha da uzayacaktı.

Kendine bir ara vermek istedi. Bu sayede biraz daha mantıklı düşünebilirdi. Hem belki kahve iyi gelebilirdi ona şimdiye kadar hiç iyi gelmese de. Bir taraftan eksik şarkıyı dinliyor bir diğer taraftan gözlerini kapatıyordu. Aradığı her şey bir adım uzağındaydı ama o adımı bir türlü atamıyordu. Dünyayı parçalamak isteği o an düşmüştü zihnine. Elinde olsa kendi dahil her şeyi yok edebilirdi.

En kötü tarafı ise kendini başarısız hissetmesiydi. Aslında hissettiği duygu tam olarak istediği bir işi başaramamanın getirdiği boşluk ve acı ile birlikte umutsuzluk olarak adlandırılabilirdi. Ancak bu adlandırmayı yapmadı. İlk kez hissettiği duygunun tadını çıkardı her ne kadar tadı son derece acı olsa da onun için çok önemliydi bu deneyim. Bu diskte çok şey var diye düşündü.

Acaba o diskin çıkardığı sesler insan beynine etki mi ediyordu. Hatta sesle duygu transferi mi yapıyordu disk. Aslında böyle bir şey olsa çok güzel olabilirdi. Belkide eskiden bu teknolojiye insanlar sahipti ama o teknolojiye ne olmuştu. Diskin ne kadar eski olduğunu bilmediğine göre eski teknoloji şimdikinden nasıl daha iyi olabilirdi? Düşündükçe başka sorularla karşılaşıyordu ve bu soruların bir cevabı yoktu. Sorularla uğraşmayı bir kenara bırakarak kahvesinden bir yudum aldı ve ardından bir tane daha. Önünce uzun geceler olacaktı.

Aşkın mezarı 13

3. Bölüm

Adam evine geçmişti ve aldığı yuvarlak diski inceliyordu. Onu ne yapacağını bilmiyordu. Koltuğuna oturmuş ve elinde tuttuğu diske bakıyordu. İki yüzü de siyahtı. Bir yüzünde bir yazı ve diğer yüzünde ise sim siyahtı. Diskin çizgili olan bölümünün içinde bir şeyler saklı olmalıydı. Yani tek tarafı kullanılabilirdi diskin. Çizgiler ise içinde veri olduğunu gösteriyordu. Ancak o verilere nasıl ulaşabileceğini bilmiyordu.

Böyle bir teknolojiyi daha önce hiç görmemişti. Demek ki uzun zaman öncesine aitti ancak ne kadar önceye ait olduğunu bilmiyordu. O an için bunun bir önemi yoktu. O diski nasıl çalıştıracağı en önemli olan şeydi. Biraz daha inceledi. Ancak hiçbir yol bulamıyordu. Bir şekilde onu çalıştırmalıydı.

En önemli konu diskin içinde ne olduğuydu. İçinde her şey olabilirdi onun. Çizgileri incelediğinde bu yazılıma benzemediğini düşünmüştü. Demek ki onu çalıştıracak fiziksel bir cihaz gerekiyordu. Ancak nasıl bir cihaz onu çalıştırabilirdi? Parmağını çizgilerin üzerinde gezdirdi ama hiçbir şey olmadı. Demek ki onun çalışma biçimi farklıydı ve o yöntemi bulmalıydı. Diskin eski döneme ait olması da içindekileri daha fazla merak etmesini sağlamıştı.

O diski çalıştıracaktı ve onun neler sakladığını öğrenecekti. Aslında güneşin neler söylediğini duyabilseydi hayatının değişmek üzere olduğunu anlardı ancak güneşin sözlerini duymamış ve hayatının değişeceğinden bir haberdi. Zaten o değişimlere inanmazdı. Hatta değişimin ne anlama geldiğini bile bilmiyordu. Ona göre göre değişim her gün olan olayların dışında başka bir olayın olmasıydı ve kendi tanımına göre değişimin içindeydi.

Elinde tuttuğu diske sahip olduğu her şeymiş gibi bakıyordu. O diski çalıştırmak yaşamasının amacı olmuştu ve bu hayatındaki ilk amaçtı. Çizgiler diskin etrafında dönüyor ve diskin yüzeyini kaplıyordu. Bu açıdan baktığı zaman diskin üzerindeki veri miktarını tahmin edebiliyordu. Ancak bu veri miktarı oldukça azdı. Teknolojinin geri olmasına bağlamıştı bu durumu.

Eğer diskin üzerindeki çizgiler bir yazılım ürünü ise küçük bir yazılım  olurdu ancak yazılımla o çizgileri anlamlandırabilmek oldukça zordu. Demek ki disk yazılımla alakalı değildi. O zaman onu çalıştıracak bir mekanizmaya ihtiyacı vardı. Nedense o çizgilerin üzerinde dolaşan bir şeyin onu çalıştırabileceğini düşünmüştü. Eğer böyleyse o şeyi bulduğu zaman diski çalıştırabilirdi.

Diski incelemekle geçen birkaç saatin ardından diski yanına koydu ve sırtını koltuğa yasladı. Başını hafifçe kaldırarak avize ile bakıştı ve "Ne olur yardım et bana" dedi. Ancak her zaman olduğu gibi avizeden cevap gelmedi. Eğer avize konuşabilseydi ona kızacağını ve söyleneceğini çok iyi biliyordu. Bunu batmakta olan güneşin ışınları avizedeki lambaya çarptığında çıkan kırmızı ışıktan anlıyordu. Sanki avize onu engellemek istiyor, yapma diyordu. Ancak o avizeyi hiçbir şekilde dinlememişti.

Belki güneşi veya denizi dinleyebilirdi ama avizeye güvenemiyordu bir türlü. Zaten onlar konuşsa da duyamıyordu. Diskin üzerindeki çizgiler veri çizgileri ise onun çalışması için iki şeye ihtiyacı vardı. Bunlardan birincisi diskteki çizgilere temas edecek bir aletti. Diğeri ise diskin kendi etrafında dönmesini sağlayan bir mekanizmaydı. Eğer o mekanizma olmazsa diskin tamamını çalıştıramazdı. Diskin üzerinde bulunan parça diskin tamamında hareket etmeliydi. Ancak bu şekilde onu çalıştırabilirdi.

Diskin kendi etrafında dönmesini sağlamak daha kolaydı. Bir elektrik motoruyla bunu halledebilirdi. Elektrik motorunu yuvarlak bir levhaya bağlar ve bu sayede diskin dönmesini sağlardı. Ancak burada diskin dönme hızını ayarlayabilmesi gerekiyordu. Onun çalışmak için ne kadar hızlı dönmesi gerektiğini bilmediği için bunu yapmak için bayağı denemesi gerekiyordu. Ancak deneme yanılma ile başarabilirdi.

Sıra diski çalıştıracak parçaya geldiği zaman ise işi daha zordu. O parçanın fazla sert olmaması gerekiyordu. Eğer sert olursa diske zarar verebilirdi. Bunu yaparsa diski kullanılamaz hale gelirdi ve bunu istemiyordu. Bunları düşünürken diski kucağına koymuştu ve parmağını üzerinde gezdiriyordu. Eğer tahminleri doğru ise sivri bir cisim onu çalıştırmaya yarayabilirdi. Bu düşünceyi takiben tırnağını kemirmeye başladı ve tırnağının uç kısmını sivrileştirdi.

Tırnağını diskin etrafında döndürdüğünde bazı sesler duyduğunu sandı. Ancak sesler o kadar zayıftı ki onu duyması mümkün değildi. Daha sonra diski kulağına yaklaştırdı ve tırnağını etrafında döndürmeye başladı. Önce çok yavaş bir şekilde döndürdü. Bazı sesler duyuyordu ama onları anlamak için hala çok zayıftılar.

Demek ki ses çıkmasını sağlayacak sivri bir cisim bulacaktı ve onu diskin üzerine yerleştirecekti. Daha sonra disk kendi etrafında dönmeye başlayınca ses çıkacaktı. Ancak çıkan sesi güçlendirmek için o cihazı bir kolona bağlaması gerekiyordu. Tabi bu esnada diskin dönme hızını da elle ayarlayabilemesi gerekliydi. Doğru parçaları bulduktan sonra diski çalabilirdi. Bir şarkı vardı sanki diskin içinde ve o şarkı dinlediği hiçbir şeye benzemiyordu.

İlk olarak diski çalacak parçayı bulmaya karar verdi ve diski yanına bırakıp ayağa kalktı. Evinde o işe yarayabilecek bir şeyler olmalıydı. Bildiği tek şey ise o şeyin ince olmasıydı. İlk olarak iğne ile denedi ancak iğne çok sivriydi ve diski çizebilirdi. Böylece iğnenin ucunu biraz daha yuvarlaklaştırmaya karar verdi.

Onu yuvarlaklaştırmayı bitirdiği zaman daha net bir ses geldiğini fark etti. Daha sonra bir mikrofon aldı ve onu hoparlöre bağladı. Yani çıkan sesi bu sayede güçlendirebilirdi. İlk denemesinde iğneyi biraz hızlı gezdirmişti ve bu sebeple çıkan ses biraz hızlıydı. Biraz daha yavaş gezdirdiğinde ise çıkan sesin bir şarkı olduğunu anladı ve çalan şarkı şimdiye kadar duyduğu en güzel şeydi.


Aşkın mezarı 12

Kız evine doğru olan mesafeyi hızlı adımlarla katederken aklındaki tek düşünce o kağıtta nelerin yazdığı ile alakalıydı. Yıllarca başka bir yazıyı bulmak için beklemişti ve sonunda o yazı yanındaydı. Okumak için sabretmekte zorluk çekiyordu. Ancak dışarıdayken yazıyı açıp okuyamazdı. Okumaya başlarsa siyahlı adamlar gelir ve onu alırdı. Daha sonra yazıya bakar ve içinde uygunsuz şeyler yazıyorsa onu tarihten silerlerdi.

Bu yüzden eve gidene kadar beklemeliydi. Hayatında ilk kez zamanın bu kadar yavaş aktığını görmüştü. Evine 10 dakika kadar bir yol olmasına rağmen o yol ona bir ömürden daha uzun gelmişti. Zamanın göreceliği böyle olmalı diye düşündü. Hep okuduğu araştırdığı bir kurama ilk kez tanıklık etmişti. Elbette bu zamanın yavaşlaması ile alakalı bir durum değildi. Zamanı yavaşlatabilmek için ışık hızına yakın bir hızla yolculuk etmeliydi. O anki durumun tek sebebinin içinde olduğu psikoloji olduğunu çok iyi biliyordu. Hayatında ilk kez kalbinin daha hızlı attığını hissediyordu ve bu çok güzeldi.

Evine doğru giderken insanlardan kaçmadı, yolu uzatmadı onları görmemek için. Yolu uzatırsa eve geç kalırdı ve o yazıyı okumadan ölmek istemiyordu. Bu yüzden yanından geçen insanları umursamadı, hatta onları görmedi bile. Çantasını önüne almış ve sol eliyle ona sarılmıştı. Onun en değerli şeyi o çantanın içindeydi o an ve onu korumak için her şeyi yapardı.

Evine geldiği zaman basamakları atlayarak çıktı. O kadar heyecanlıydı ki anahtarı dış kapının kilidine sokmaya çalışırken oldukça zorlandı. Kapıyı açtığı zaman içeriye girdi ve kapıyı kapattı. Koltuğuna oturacak ve yazıyı okuyacaktı. Hızlı adımlarla koltuğunun yanına gitti ve oturduğu anda çantasını açıp yazıyı çıkardı.

Okumaya başlamadan önce kağıda göz gezdirdi. Kağıdın uzun yıllardır beklediğini düşündü önce. Bir zamanlar beyaz olan kağıt sararmış ve kenarları yıpranmıştı. Acaba kaç yüz yıllık diye düşündü. Aslında biraz uğraşarak onun kaç yaşında olduğunu bulabilirdi ancak kağıdı evden çıkarması siyahlı adamların gelmesi anlamına gelirdi ve bunu kesinlikle istemiyordu ve yazıyı okumaya başladı. Daha fazla dayanamıyordu.


""Oysa ben kapatmıştım kendimi. Kimseyle konuşmuyordum bu yüzden. Yapabilseydim bir çınarın gölgesine saklanır ve bir daha çıkmazdım oradan ama yapamadım. Bu yüzden kilitledim kalbimin kapılarını. Pencerelere tahtalar çaktım, kapıyı zincirledim kimse gelemesin diye. Kendi başıma kalırdım hep. Bu yüzden o da gelemeyecekti ama zaten inancım kalmamıştı olasılıklara. İhtimaller kalmayınca olmuyor, yapamıyor insan. Karanlık bir odadasın ve dışarıya çıkamıyorsun. Kimse yanına gelemiyor senin. Öyle ki gölgen bile terk ediyor seni.
Yalnızlığın kelime anlamını boş verelim şimdilik ve biraz da yalnızlığı inceleyelim. Yalnızlık etrafında kimsenin olmaması değildi aslında. Yalnızlık yanına gelecek kimsenin olmamasıydı. Tek kişilik bir ömürdü yalnızlık. Bende yalnızlığa gömmüştüm kendimi. Zaten kimsede gelmedi. Kimse gelip kapımı bile çalmadı. Oysa eskiden insanlarla doluydu yüreğim. Gelenler giderdi bir süre sonra ama başkaları geldiği için sorun olmazdı. O zamanlar kimsenin hayatımda kalmamasını yalnızlık sanırdım ama yanılmışım. Yalnızlık kimsenin gelmemesiydi aslında.
Mesela bir gün gelse birisi ve kapımızı çalsa. Ben yanlış gelmiştir diye kıpırdamasam ama o tekrar çalsa. Sonra kapının yanına gidip kim olduğunu ve ne istediğini sorsam. Çay içmeye geldim dese bana. Çay bayatlamış desem ona, çay günlerdir demleniyor. O önemli değil dese bana. Bahane arıyoruz ya hep bu sefer ona çay zaten bitmişti desem. O ise tekrardan demlersin dese bana o güzel sesiyle. Bahane aramaya devam edip ama hiç çayım kalmadı diye bir yalan uydursam ona. Çayını ben getiririm dese mesela. Ben kapıyı açıp açmama arasında kalsam ama söyleyecek bir yalanım da kalmasa.
Kapıyı açamam desem ona. Gülümsese. Ben burada hapisim desem ve o gülümsemeye devam etse. O gülümsediği zaman aydınlansa karanlık odam ve ben onu merak etsem. Neye benzediğini, nasıl göründüğünü merak etsem. Sonra kapıyı açamam, attım anahtarı desem ve o kapının kilidini açıp içeriye gelse. Hiçbir şey söylemeden mutfağa gidip çay demlese mesela. Kendi evi gibi hareket etse yüreğimin içinde. Sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi baksa bana. Onu yeni tanımama rağmen yıllardır beni izliyormuş gibi konuşsa.
Sonra çayımızı içsek ve o ayağa kalkıp burayı temizlemek lazım dese. Elimden tutum beni kaldırsa ve içeriyi temizlemeye başlasak. Pencerelere çaktığım tahtaları söksek beraber. Sonra yine çay içsek. Yaşadığım her şeyi ona ulaşabilmek için yaşadığımı düşünsem ve şükretsem çektiğim tüm acılara.
Sonra o gelse, elimi tutsa ve ben gitmeyeceğim dese." 
Hayaller çok garip aslında. Yüreğimin içine hapsetmişim kendimi ve bu karanlık dünyamda tek başıma kalmışım. Yalnızlığın kelime anlamının çok ötesini öğrenmişim bu evde ama bir gün oluyor ve birisi geliyor. Kapıyı çalmıyor ama. Kapıyı çaldığı zaman ne olacağını bilmiyorum. Zaten çalmıyor kapımı ama evimin, yüreğimin etrafında dolaşıyor. Öyle ki onun içeriye gelmesini istiyorum ama kapıları açacak cesaretim yok. Kapıları açtığımda yine canım yanarsa daha fazla dayanamayacağımı düşünüyorum. Keşke kapıyı çalsa diyorum hatta. O kapıyı çalsa ve çay istese benden. 
O kapıyı çalsa ve içeriye gelse. Sonra ezberlediğim tüm cümleleri unuttursa bana. İyi ki varsın dese mesela. 
Kalbimin kapıları kilitledim ben, pencerelere tahtalar çaktım. Bir zamanlar cümbüş yeri olan yüreğimi susturdum. O kadar susturdum ki yazı bile yazmadım. Yazmamak işkenceydi benim için ve yalnızlığım için bunu bile göze aldım. Ancak şimdi o kapının etrafında dolaşıyor ve ben onu içeriye almak istiyorum. Acaba gelip kapıyı çalacak mı? Yoksa sessizce gidecek mi yüreğimin kıyılarından. Bilmiyorum ve bu bilinmezlik benim canımı yakıyor. Belki de ismimi değiştirip yalnızlık yapmalıyım. Damarlarında yalnızlık dolaşan birisinin yapabileceği fazla bir şey yoktu aslında. "

Yazıyı okuması oldukça uzun sürmüştü aslında. Bunun nedeni okuduklarını anlamaya çalışmasıydı. Yazı kendini anlatıyordu ancak yazının devamını anlama şansı yoktu. Neden başka birisinin gelmesi önemliydi? Neden kalbini kapatmıştı? Neden o kişi içeriye girmekte bu kadar ısrarcı? Neden diğeri onu almamaya çalışıyor? Anlamı neydi o duyguların?

Aklından yüzlerce soru geçerken bildiği tek bir şey vardı yazı ona iyi gelmişti. Uzun zamandan sonra ilk kez kendini iyi hissediyordu ve bu bile çok önemliydi. Okurken gözlerinden aşağıya doğru bir sıvının aktığını fark etmişti. Neden böyle olmuştu ki? Yazının içinde zehir mi vardı ama bunun zehirden olmadığını biliyordu. Peki neden böyle olmuş, yazıyı okurken gözlerinden sıvılar akmaya devam etmişti. İlk kez böyle bir şey gelmişti başına ve ne yapacağını umursamıyordu. Sadece yazıyı umursuyor ve onu anlamaya çalışıyordu. 

Yalnızlık ne demekti acaba? Okuduklarına ve anladıklarına göre yalnızlık onu anlatan bir kelimeydi. Demek ki böyle hisseden insanlara yalnızlık deniyordu. Demek ki yalnızlık insanlara verilen bir isimdi ama böyle olması mantıksızdı. Damarlarında yalnızlık dolaşan birisi olduğu için ismini yalnızlık yapmalıydı. Acaba yalnızlık kanın içinde dolaşan bir şey miydi? Böyle de olamazdı. Yalnızlık bir durum olmalıydı. Yanına gelecek kimsenin olmaması demişti yalnızlık için. Demek ki onun yanına gelecek kimse olmadığı için yalnızlıktı o. 

Ancak yazının kalan kısımlarını anlaması zaman alacaktı. Çünkü her cümle başka bir soruyu beraberinde getiriyordu. Tekrar ve tekrar okudu yazıyı ama anlamamaya devam ediyordu. İnsanın yüreğine gelmesi veya gelmemesi ne demekti? Orada yazanların hiçbir karşılığı yoktu. Bu yazının neyi anlattığını anlayamıyordu. Bir süre sonra yazıyı yanına koyup gözlerini kapattı. Farkında değildi ama içinde yeni dünyalar yaratılmaya başlamıştı.

Aşkın mezarı 11

Aradığı sayfayı bulamadığı için o kadar kızgındı ki her yeri paramparça etmek istiyordu. İlk olarak kitaplığını duvara vurarak parçalamak ardından duvarları yıkmak ve enkazın altında kalmak istiyordu. Ancak bunların hiçbirini yapabilecek kadar güçlü değildi. Eğer gerçekten o kadar güçlü olsaydı gezegeni yerle bir edebilirdi ki o gezegende onun için hiçbir şey yoktu.

Böyle bir hayat nasıl değişebilirdi diye sordu kendine. Yatak odasını büyük bir hızla terk etmiş ve oturma odasına geçmişti. Avize ile göz göze geldiği sırada sormuştu bu soruyu ama avize her zaman olduğu gibi hiçbir cevap vermemişti. O sessizliğini hiç sevmiyordu, konuşsaydı onun için çok daha iyi olurdu ancak avize konuşmazdı. Zaten hiçbir şey konuşmuyordu onunla. Bir çokların söyleyecek bir kelimesi bile yoktu. Bu yüzden sevmiyordu insanları.

Kendisi de konuşamıyordu aslında. Söyleyecek kelimeleri yoktu ama konuşmaya çalışıyordu. Durmaksızın kelimeleri araştırıyordu. Beklemek diyordu yazıda, o beklemenin ne demek olduğunu biliyordu. Bilmemesi daha iyiydi belki de ama herkes gibi olmak istemediği için başka bir şansı yoktu.

Evde kaldığı süre boyunca katlanarak artan düşüncelerinden dolayı kafasının patlamak üzere olduğunu düşündü. Belki de evden bir süre uzaklaşmak iyi gelebilirdi yani iyi gelmesi gerekiyordu ama bu hiçbir zaman işe yaramamıştı. Elbiselerini seçerken fazla zaman kaybetmedi, makyaj yapmadı. Yanına hiçbir şey almadan çıktı evden. Belki hayatını değiştirecek olay dışarıda olacaktı.

Evden çıktıktan sonra etrafına baktı. Hangi yönü seçmesi bir değişikliğe sebep olmayacaktı. Bu yüzden etrafına bir kere daha baktı ve sahile gitmeye karar verdi. Belki denize bakmak ona iyi gelebilirdi ama hiçbir zaman denizi görmek ona iyi gelmemişti. Yine de milyarda bir bile olsa o ihtimali denemeliydi. Belki de denize bakmanın ona iyi gelme ihtimali hayatının değişme ihtimalinden çok daha büyüktü ama bunu umursamadı ve denize doğru kısa ama hızlı adımlarla ilerledi.

Etrafında gördüğü kimseyi tanımıyordu aslında, kimseyi merak etmiyordu. Herkes yanından uzaklaşıyor ve kayboluyordu. Aynı kişiyi iki kez görse onu tanıyamayacağından emindi. Bu yüzden sadece önüne baktı ve etrafını hiç umursamadı. Denizi görmek istiyordu. Güneş batmaya hazırlanıyor olmalıydı. Belki gökyüzü kırmızıya bürünürdü. Severdi gökyüzünün kırmızılığını ama o kırmızı ona başka şeyler hatırlatırdı. Kırmızı kötü bir renkti ona göre. Tüm gece klüpleri, barlar kırmızı renkliydi. Kırmızı anlamsız insanların rengi diye düşünürdü hep ve bu yüzden kırmızıyı sevmezdi. Ancak gökyüzü insanlar gibi olmamalıydı. Bu yüzden gökyüzünün kırmızısını daha fazla severdi.

Eviyle deniz arasında fazla bir mesafe yoktu. Sadece biraz yürümeliydi ama o fazla insanla karşılaşmamak için yolunu uzatmıştı. Böylesi daha güzeldi yoksa insanların yüzlerindeki anlamsız ifadeyi gördükçe beyninde düşüncelerin sayısı artıyordu.

Sahile ulaştığı zaman boş bir banka oturdu. Biraz dinlenmek iyi gelebilirdi ona ve denizin sonsuzluğunu seyretmeye başladı. Gökyüzü hafifçe kızarmaya başlamıştı ve gün batana kadar orada kalabilirdi. Belki zihnindeki düşünceler azalmamıştı ama dışarıda olmak iyi gelmişti yani böyle olması gerekirdi. Kendinden uzakaşmak için nereye gitmesi gerektiğini düşündü ama öyle bir yer olmadığını fark ettiğinde denizin ona iyi gelmediğini fark etti.

Batmakta olan güneşle konuşmadı ama veya denizle de konuşmadı. Onların sessizliği canını sıkıyordu. Bu yüzden denizi seyretmeye devam etti ta ki birisi yanına oturana kadar.

Başını çevirip kimin oturduğuna baktığı zaman yanına oturmuş orta yaşlı, şapkalı bir adam gördü. Onu tanımıyordu herhalde boş bank yok diye düşündü ama tüm banklar boştu. Yine de konuşmadı onunla. Konuşmak en son istediği şeydi onun.

Konuşmayı şapkalı adam başlattı "İnsan denize doğru bakarken sonsuz olmak istiyor." Şapkalı adam cümlesini bitirdiği zaman kız onun düşüncelerini söylediğini düşündü ama hiç tepki vermedi. Ancak yaşlı adam konuşmaya devam etti "Başka yerlere gitmek istiyorum bazen. Kimsenin bilmediği bir yere gidip her şeyden uzak olmak istiyorum."

Şapkalı adam onun cümleleri ile konuşmaya devam ediyordu. Acaba yanında oturan adam gerçek miydi diye sordu kendine. Ancak cevabı bulabilmek için konuşması gerekiyordu. Zaten o hiç böyle şeyler görmezdi. Sadece siyahlı adam vardı ve o çok farklıydı. "Öyle bir yer var mıdır acaba?"

"Sanırım var. Geçen bir yazı bulmuştum ve orada başka bir dünyadan bahsediyordu."

Kız bu cümle karşısında heyecanlanmıştı "O yazıyı nerede? Okuyabilir miyim?" Konuşurken sesi heyecandan titriyordu. Öyle bir yazı gerçekten var mıydı?

"Elbette okuyabilirsin." Adam yanındaki siyah çantasını açtı ve bir kağıt çıkarıp kıza uzattı. Kız kağıdı aldı ve hızlı bir şekilde göz gezdirdi. Ardından bu bende kalabilir mi diye sordu ve şapkalı adamın hafifçe gülümsemesi ve başıyla onaylaması ile kağıdı çantasının içine koydu.

Yaşlı adama "şimdi gitmeliyim. Tekrar görüşmek üzere" diyerek ayağa kalktı. Yaşlı adamın çok yakında tekrar görüşeceğiz dediğini duymadı ve evine doğru hızlı ve büyük adımlarla ilerlemeye başladı.

Aşkın mezarı 10

Saatlerdir oturuyor olmasından dolayı bacakları uyuşmuştu. Her na kadar kahve yapmak için ayağa kalkmış olsa da tekrar oturduğu için değişen pek bir şey olmamıştı. Düşüncelerinin ağırlığı belki de tonlarca olsa da ayağa kalkması gerekiyordu ve oldukça zorlanarak da olsa ayağa kalktı. Evinde biraz dolaşması onu kendine getirebilirdi en azından bacaklarındaki kaslara yeterli miktarda kan ulaşırdı ve kendisi rahatlayamasa da bedeni bir parça da olsa normale dönebilirdi.

Evi büyük değildi. Bir tane oturma odası vardı ve bir tane yatak odası. Salonun küçük bir bölümünde yemek pişiriyordu. Zaten bütün evler onunki gibiydi. Herkes tek başına yaşadığı için evin küçük olması sorun olmuyordu. Zaten gece eğlenceleri bir günlük olduğu için daha büyük eve ihtiyaç yoktu. Bu yüzden evlerin neden bu kadar küçük olduğunu sorgulamadı bile. Onun için o kadar önemsiz bir konuydu ki düşünmeye bile gerek duymadı. Düşünmesi gereken daha önemli konular vardı ama onların ne olduğunu bilmiyordu.

Oturma odasının etrafında birkaç tur attıktan sonra pencerenin önüne geldi ve sokağa baktı. Şehrin griliğini görmesi ile tekrar geriye dönmesi eş zamanlı olmuştu. Şehri görmeye tahammülü bile kalmamıştı onun. Küçük adımlarla yatak odasına doğru gitti. Bir yatak ve bir elbise dolabından başka bir şey yoktu odasında. Birde kitaplarını içinde barındıran kitaplığı vardı. Fazla kitabı yoktu ama bulabildiği tüm kitapları alırdı ve genellikle hepsi uzayla alakalı olurdu.

Kitapların kapaklarına hızlıca göz gezdirdikten sonra gözlerini kapattı ve bu odaya ne zaman gelse yaptığı şeyi tekrar etmeye başladı. Kitaplıktaki tüm kitapları teker teker indirdi önce. Daha sonra sayfalarını hızlıca değiştirdi. Kitaplıktaki tüm kitaplar bittikten sonra kitaplığının arkasına ve yatağının altına baktı. Aramalarından memnun olmamış bir şekilde elbise dolabını açtı ve karıştırmaya başladı. Küçük bir kağıt nasıl ortadan kaybolabilirdi.

O kağıdı hep saklamak istemişti. Günlerden bir gün 7 veya 8 yaşındaydı. Çocuk evlerinden birisinden kaçmış ve sokakta dolaşmaya başlamıştı. Genelde çocuklar sokakta dolaşmadığı için insanlar ona farklı bakmıştı ama şanslıydı ki hiçbirisi siyahlı adamları çağırmamıştı. Sokakta dolaşırken bir adamın sokağın kenarında durmuş bir şeyler söylediğini fark etmişti. Elbette adamın ne söylediğini merak etmişti ve ona doğru yürümeye başlamıştı.

Adamın yanına yaklaştığında adamı elindeki bir kağıttaki bir şeyi okuduğunu görmüştü. Adamın okuduğu şeyleri daha önce hiç duymamıştı. O kadar farklıydı ki onun anlattıklarını bilmediğini anlamıştı. Öyle bir şey vardı ki yazıda kalan her şeyi unutmasını sağlamış ve onu başka bir diyara götürmüştü. Sonrasında siyahlı adamlar gelmiş ve o adamı almışlardı. Ona dair hatırladığı tek şey kahverengi bir şapkasının olduğuydu.

Adamı kollarından tutup götürürlerken şapkalı adam onunla göz göze gelmiş ve elindeki kağıdı onun önüne doğru atmıştı. O ise ayakkabılarını bağlayacakmış gibi yapıp yere eğilmiş ve kağıdı almıştı. Yerden aldığı kağıdı cebine saklamış ve oradan hızlı bir şekilde uzaklaşmıştı. Gidecek bir yeri olmadığı için çocuk evine gitmişti. Tek başına bir çocuk dışarıda yaşayamazdı en azından çocuk evinde diğer çocuklar ile birlikte olurdu.

Gece olduğunda uyumamış ve dışarıdan gelen loş ışık altında yazıyı okumuştu. Ne yazdığını hatırlayamıyordu aslında çünkü onu bulduktan 4 yıl sonra kaybetmişti ve ezberlemeye fırsat bulamamıştı. Daha doğrusu o yaşlarda ezberlemek aklına gelmemişti. Kaybedene kadar her gece yazıyı tekrardan okuyup anlamaya çalışıyordu ancak orada yazanlar anlam sınırının çok ötesindeydi.

Sadece birkaç cümleyi hatırlıyordu o yazıda "Biz en çok beklemeyi severdik" bunlardan birisiydi. Bir diğeri ise "Şimdi hiç görmediğim bir sokağın hiç bilmediğim bir yerindeyim ve beklenen gelmediği sürece tüm sokaklar aynı gelir insana" yazıyordu. Bu cümleleri unutmamıştı, unutamazdı zaten. Yazıyı ilk bulduğu andan itibaren beklemeye başlamıştı. Belki yazıyı yazan neyi beklediğini de yazsaydı o da bilebilirdi. Bu yüzden neyi beklediğini bilmeden bekliyordu o. Özellikle son yıllarda bekleme hayatının en önemli parçası olmuştu.

Teleskobuyla gökyüzüne bakarken de beklerdi o. Daha önce görmediği bir şey görmeyi bekliyordu ama içinde olduğu durum bundan çok ötedeydi. Neyi beklediğini bilmiyordu o ve bu yüzden bekledi şey her ne ise onu gördüğü zaman tanıyamamaktan korkuyordu. Bu korku onu bitiriyor, diğerlerinden ayrı bir noktaya sürüklüyordu. Geride kalanların en ufak bir beklentisi olmadığını çok iyi biliyordu bu yüzden onlarla paylaşacak hiçbir şey bulamıyordu. Her şey anlamsız geliyordu ona.

O yazıyı bulma arayışı yine başarısızlıkla sonuçlanmıştı. İşin kötü tarafı ise onu nerede kaybettiğini bilmemesiydi. Belki o yazıyı bulsa bazı soruları cevaplanırdı ama o sorularla yaşamaya devam ediyordu. Hatta sorular her geçen gün artıyordu. Artan soruların cevaplarının olmaması ise onu çıkmaz bir yola sürüklüyordu.

Tek başına yaşamaya çalışıyordu. Aslında herkes tek başınaydı ama onun konumundaki farklılık cevaplara ulaşabilmesi için başka birisinin yardımını gerekli kılıyordu ama kimsenin ona yardım edemeyeceğinden emindi. O kadar emindi ki kimse ile konuşmuyor ve onları yok sayıyordu. Kimse ile konuşmadığı zaman daha iyi yaşadığını fark etmişti. Böylelikle insanlardan uzakta, defteriyle ve avize ile sohbet etmeye başlamıştı. Defteriyle arası güzeldi ama avize onu çok sorguluyordu. Bazen dayanamıyor ve evinin ışıklarını kapatıyordu onu susturmak için.

Aşkın mezarı 9

Düşünme sırası yine değişmiş ve siyahlı adamın ona bıraktığı nota dönmüştü. Her şey nasıl değişebilirdi ki hiçbir şeyin değişmediği bir hayatta? 27 yıldır yaşıyordu kız ve şimdiye kadar en ufak bir değişiklik bile görmemişti. Değişikliğin nasıl bir şey olduğunu bile bilmiyordu aslında. Olağanın dışında olan bir olay diye düşündü, evet değişikliğin tanımı bu olmalıydı. Ancak kendine sürekli tekrar ettiği gibi hiçbir şey değişmiyordu ve bunu görebilen birisinin olduğuna inanmıyordu.

Kısa bir düşüncenin ve peşi sıra gelen soruların ardından tekrar aynı noktaya geliyordu "her şey nasıl değişebilirdi?" Bekle demişti ona siyahlı adam. Hep bekliyordu o neyi beklediğini bile bilmeden. Arabaların geçmediği bir yerde onu istediği yere götürecek bir araba bekliyordu o veya yanından geçen hiçbir araba onu istediği yere götüremezdi. Sahi nereye gitmek istiyordu o?

Zaten onun için nereye gideceğinin pek önemi yoktu en azından şimdilik yoktu. Önemli olan hayatının ne zaman değişeceğiydi. Ayrıca nasıl değişeceği de önemli bir konuydu. Elbette ona acı çektiren siyahlı adamın neden bu sefer ona farklı davrandığı da önemli bir noktaydı. Yoksa onu asla bitmeyecek bir beklentiye sokup daha fazla acı çektirmeye mi çalışıyordu. Bu soruların cevaplarını bilmiyor ve bilmediği her soru onu biraz daha derine sürüklüyordu.

Her halde o an en önemsiz sorulardan bir tanesi bacaklarının ve ellerinin neden kızarmış olduğuydu. En azından bu sefer duvar yerine bacaklarını yumrukladığı için şanslı hissediyordu kendini. Yoksa parmaklarının üst kısmı soyulacak, elleri ve duvarlar kan içinde kalacaktı. Neden bunları yaşıyordu bilmiyordu. Zaten bir sebebin olduğuna da inanmıyordu. Belki farklı olmanın bir bedeliydi yaşadıkları. Belki de farklı olan herkesin duvarlarla bazı yaşanmışlığı vardı. Farklı olan başka birisi var mıydı acaba sorusu zihninde fazla yer bulamayıp hızlı bir biçimde ortadan kaybolmuştu.

Ayrıca siyahlı adamın bıraktığı kağıtta beklemesi yazıyordu. Acaba beklemek kadar acı verici başka bir şey var mıydı diye düşündü. Zaten hep bekliyordu ama neyi beklediğini bilmiyordu şimdi ise bir farklılık bekliyordu ve beklemek en zor şeydi ona göre. Hele beklediğini bilmek oldukça yorucuydu.

Hala koltuğundan kalkmamasının sebebi elbette düşüncelerindeki yoğunluktu. Düşüncelerin ağırlığı olsa mesela koltuğu kırar, tabandaki duvarı parçalar ve arzın merkezine doğru yolculuğa başlardı. Şanslıydı ki düşüncelerin bir ağırlı yoktu yoksa uzayı bükebilir, zamanı paramparça edebilirdi.

Uzay ne kadar da garip geliyordu ona. Anlamaya çalışıyor, anlamak için uğraşıyor ama yapamıyordu. Ne zaman uzayı incelese onun sonsuz hiçliğine hayran kalıyordu. İçinde hiçbir şeyin olmadığı o kadar büyük bir boşluktu ki uzay anlamak mümkün değildi. Yıldızlar vardı, gezegenler vardı, karadelikler, süpersonavalar, amaçsızca gezinen astroitler ve bu kadar büyüklüğün içinde bir kum tanesi kadar bile olmayan bir gezegen ve sadece o gezegende yaşam vardı.

Düşündüğü zaman yaşamın sadece bu gezegende olması çok mantıklı değildi. Eğer başka bir gezegende yaşam varsa orada yaşamak istiyordu. Bir uzay gemisine binip milyarlarca ışık yılı öteye gitmek istiyordu. Aslında zamanı bükmeyi başarabilse mesafeleri kısaltabilirdi ama onu yapamadığı için milyarlarca ışık yılı uzağa gitmesi gerekiyordu. Elbette ömrü bu yolculuğun sonunu görmeye yetmeyecekti. Aslında ışık hızıyla yolculuk yapacağı için onun için zaman duracak ve ve o hiç yaşlanmayacaktı. Ancak ışık hızıyla yolculuk yapmak da mümkün değildi.

Durum böyle olunca koltuğundan kalkmıyordu. Nasıl olsa gidecek hiçbir yerin anlamı yoktu onun için. Zaten haftada 5 gün işe gidiyor ve yıldızları seyrediyordu. Kendini dinlediği o anı seviyordu ama geriye kalan zaman çok anlamsızdı. Ona kalsa uzayı sonsuza kadar seyredebilirdi. Bu yüzden evinin çatısındaki teleskop ile geceleri yıldızları seyrederdi. Yazılarındaki dünya da çok uzaklardaki bir gezegende geçiyordu bu yüzden.

Gece boyunca uyumazdı o. Uyumak anlamsızdı ona göre bu nedenle uyumazdı. Elbette bir noktaya kadar dayanabilir ve sonunda kendini uykuya bırakırdı. Aslında eskiden böyle değildi ama büyüdükçe uyumanın ne kadar anlamsız olduğunu fark etmişti. Uyumak hep kaçmak istediği bir hayattan kaçış yoluydu ama o yol elbette bitip geri döneceği için istemiyordu uyumayı. Hep uyumak isterdi mesela ve bir gün gün uyandığında her şeyin değişmiş olmasını düşlerdi.

Yine düşünceleri değişmek kelimesine ulaşmış ve siyahlı adamın bıraktığı not aklına gelmişti ve her şey tekrardan başlıyordu. Düşüncelerinden çıkmak için teleskobunun yanına gitmek istedi ama hava hala aydınlık olduğu için bu yapamazdı. Evindeki küçük teleskopla bunu yapmak pek mümkün değildi. Aslında kendini milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki bir gezegene gönderebilecek bir ışınlanma makinesi olsaydı onu kullanır ve giderdi ama bu da pek mümkün değildi.

Defteri alıp tekrardan mavi çimlerin yanına gitmeyi düşündü ama bunu yapacak kadar güçlü hissetmiyordu kendini. Hele oraya gittikten sonra tekrar siyahlı adamı görmeye dayanamazdı. Büyük ihtimalle damarlarında çok hızlı dolaşan güçsüz bir damara fazla baskı yapar ve oracıkta beyin kanamasından ölürdü. Ölmek bir kurtuluş muydu diye düşündü bir süre boyunca. Sonra hiçbir şeyin olmadığı bir yerden hiçbir şeyin olmadığı başka bir yere gitmenin işe yaramayacağını hatırladı. Ne işe yarayabilirdi ki? Hayatında nasıl bir değişiklik olabilirdi.

O tekrardan beklemeye başladığı sırada aslında ömrü boyunca hep beklediğini fark etti. O gün televizyonda bir futbol maçı vardı ve onu izlemeye karar verdi. Bir bardak kahve alırdı ve belki kısa bir süre düşünmeyi bırakabilirdi. Kahve bir işe yaramalıydı şimdiye kadar hiç işe yaramamış olsa da. Hayatında bir şeyler değişecekse bu kahveden başlayabilirdi ama tabi ki istediği gibi olmadı ve televizyonda insanlar bir yerden başka bir yere koşuştururken o düşünmeye devam ediyordu. Ne kadar da anlamsız bir oyundu. Oyunun tek amacı insanları aptallaştırmak olması ne kadar da acıydı ve televizyonu kapattı.






Aşkın mezarı 8

Bu yüzden koltuğuna oturdu ve sırtını yasladı. Gözlerini kapattı ve ellerini iki yana bıraktı. Mavi çimenlerde olduğunu ve pembe tavşanın etrafta koşturduğunu hayal etti. Renklerin neden bu şekilde olduğunu bilmiyordu. Nedenleri umursamıyordu. Sadece oranın farklı olmasını istemişti. Normalde tavşanın ona yol göstermesi gerekiyordu ama bunu da önemsemiyordu. O dünya onun kendi başına kalıp dinlenebildiği tek yerdi.

Orada olmadığı zamanlarda beyni saçma sapan şeylerle doluyordu ve bunu istemiyordu. Zaten önceki gecenin etkileri hala üzerindeydi ve onlardan bir süre boyunca kurtulamayacaktı. Bu yüzden mavi çimenler onun tek kurtuluşuydu. Başka gidecek hiçbir yeri olmadığı için her çıkmaz sokakta kendini orada buluyordu. Ancak yazdıklarının bir sonu yoktu. Sonlarda ne olacağını bilmediği için sonları kurgulayamıyordu.

Mavi çimenlere oturuyor ve gözlerini kapatıyordu. Başka bir kaçış bilmiyordu eğer bilseydi bir saniye bile durmaz, giderdi. Ancak kaçış yolu bilmediği için koltuğundan bile kalkmıyordu. Hareket ederse her şeyin eskisi gibi olacağını düşünüyordu aslında ve eskisi gibi olmak gibi bir niyeti yoktu. Eğer eskisi gibi olmak saçma sapan şarkılar dinleyip, anlamsızca yaşamaksa onu istemiyordu. Hatta kendine söz verdiği zamandaydı. Bir daha yaptıklarını tekrar etmeyecekti. Zaten anlamı yoktu yaşadıklarının.

Bir anlam bulana kadar oturacak ve hiç yerinden kalkmayacaktı. Tabi bu mümkün olmayacaktı ama en azından hareket etmeyi en aza indirebilirdi. Eğer hareket etmek onun canını yakıyorsa kıpırdamadan durabilirdi. Teorik olarak kendi içine çekilip, mavi çimlerin üzerinde yaşayabilirdi. Sadece bunun için bolca sayfaya ve hiç tükenmeyen bir kaleme ihtiyacı vardı. Tek kurtuluşu olarak bildiği şey bile kurtulmasına yeterli gelmiyordu ve bu düşünce bakışlarındaki ışığın giderek azalmasını sağlıyordu. Neden her şey bu kadar saçmaydı?

Hayatında hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilmesine rağmen yine de bekliyordu. Neyi beklediğini bilmese de beklemeye devam ediyordu. En azından küçük bir farklılığın oluşması beklemeye değerdi ona göre. O beklemeye devam ederken odasında değişiklikler olmaya başladığını fark etti. Zaman gelmişti ve bundan kaçacak hiçbir yol yoktu. Koltuğunda biraz daha rahat bir şekilde oturdu ve içindeki korkunun büyümesine izin verdi.

Önce duvarındaki saatler erimeye başladı ve damlalar halinde yere döküldü. Odasında fazla renk olmamasına rağmen renkler sırasıyla odasını terk etti. Camlar kapandı ve içerisi karanlığa büründü daha sonra. Nereden geldiğini bilmediği bir ışık odasının ortasına vuruyordu. Duvarların hareket ettiğini hissettiğinde duvarlar içe doğru çökmeye başlamıştı. Çöken duvarların arka tarafında ise siyah bir hiçlik bulunuyordu.

İçindeki korku büyümeye devam ederken bu etkiyle soluk alış verişi hızlanmış ve nabız sayısı yükselmişti. Bir susuzluk isteği hissettiği zaman mutfağının yerinde olmadığını fark etti. Neden böyle olduğunu bilmiyordu. Mavi çimenlere istediği zaman gidiyordu ama şu an olduğu yer onun isteğine bağlı değildi. Sanki o ne zaman mavi çimenlerde kendini dinlense buraya geliyor ve eskisinden daha kötü oluyordu. Anlayamadığı şeylerin başındaydı bu durum. Mavi çimenlere gitmek için yazması yeterliydi ama şimdi yazmıyordu.

Aslında önce burası başlamıştı. Daha sonra dengeyi sağlamak için mavi çimenleri yazmıştı. Yoksa daha fazla dayanamaz, daha önce kendini bulduğu yüksek bir binanın tepesinde olurdu. Hissettiği tek duygunun korku olması onun hareket etmesine engel oluyordu. Yoksa kaçmayı deneyebilir veya o siyah boşluğa atlayabilirdi. Ancak saatlerdir aynı yerde oturması sonucu bacaklarını hareket ettirmek onun için oldukça zordu.

Tam bu esnada yıkılmış duvarlardan birinden içeriye bir adam girdi. Simsiyah giyinmişti ve yüzü belli olmuyordu. Elinde tuttuğu bıçağından kan damlıyordu ve damlayan kanın kokusu midesinin kalkmasına neden olmuştu. Kimin kanıydı o, yine kimin canını almıştı gibi sorular zihnine dolaştı. Şimdi onun canını almaya gelmiş olmalıydı. Onun için değişen bir şey olmazdı ama hayatla arasında çok ince bir iplik vardı.

Adam biraz daha yaklaştığı zaman cebinden bir kağıt çıkardı ve yere bıraktı. Daha sonra adam hiçbir şey söylemeden yokluğun içinde kayboldu. Adam gittikten sonra kız yerdeki kağıdı aldı ve okumaya başladı. Gariptir ki sadece bir cümle yazıyordu kağıtta. "Bekle, yakında her şey değişecek."

Genelde bu şekilde olmazdı. Siyahlı adam onu defalarca kez bıçaklar, işkence ederdi ama bu sefer her şey değişecek demişti. Bunu anlaması mümkün değildi, anlamaya da çalışmadı. Nasıl değişebilirdi ki onun hayatı. Her şeyin aynı olduğu bir yerde nasıl farklılık oluşabilirdi. Yapacak bir şey olmadığı için beklemeye devam etti.

Evin kalanı da yıkıldığı zaman kendini yokluğun ortasında buldu. Düşüyordu ve bu düşüşün sonu evi olacaktı. Evine geldiği zaman hala koltuğunda oturduğunu gördü demek ki bu sefer etrafa saldırmamıştı. Sadece bacaklarının üst bölümünün kollarının acıdığını fark etti ve bacaklarına baktı. İki bacağının üstü kızarmıştı ve parmakları aynı kırmızılıktaydı. Ne olduğu belliydi, düşünmeye gerek bile yoktu.


Aşkın mezarı 7

İkinci Bölüm

Kız evinde oturuyor ve boş gözlerle duvarı seyrediyordu. Yerinden kalkmak ona zor geliyordu. Hele hareket etmek o an için yapması çok mümkün değildi. Kendine sorduğu tek bir soru vardı "Neden yaptım?"

Hatırlamamak istiyordu ama bunu başarması mümkün değildi. Geçen gecenin hatıraları zihnini tamamen doldurmuştu. Başka bir şey düşünemiyor, hareket bile edemiyordu. Düşünmemenin bir yolunu da bilmiyordu. Bilse o yöntemi uygular ve düşüncelerini yok ederdi.

Gece bir konsere gitmişti. Çok ünlü bir DJ gelecekti ve onu dinlemek istemişti. Aslında müzikleri anlamıyordu ama zaman öldürmek için güzel bir seçenekti. Konser başlamıştı ve kısa bir süre sonra içeriye giren siyahlı adamlar şapkalı bir adamı alıp götürmüştü. Her zaman çıkardı siyahlı adamlar ve birilerini götürürdü. Neden bunu yaptıklarını bilmezdi sadece götürdükleri kişi bir suç işlemiş olduğu bilinirdi ama ne yaptıkları açıklanmaz ve götürdükleri kişi bir anda ortadan yok olurdu.

Sevmezdi siyahlı adamları, aslında sevmediği çok şey vardı ama listelemeye kalksa kendisinin de götürülebileceğinden korkardı. Siyahlı adamlar gittikten sonra ortam eski haline dönmüştü ve insanlar eğlenmeye devam ediyordu. Herkes piste çıkmış ve dans etmeye başlamıştı. Keyif aldığı söylenemezdi onun. Dans etmeyi de sevmezdi hele müzikten hiç zevk alamıyordu. Durum böyle olunca biraz daha oturup kalkmayı düşünüyordu.

Daha sonra yanına bir adam gelmişti. Kim olduğunu bilmiyordu onun, büyük ihtimalle bir daha onu göremeyecekti. Adam yanına yaklaştıktan sonra onu dansa kaldırmıştı. Bir süre boyunca onunla dans etmiş ve birbirlerinin bedenlerini keşfetmişlerdi. Zaten neler olduğunu çok fazla hatırlamıyordu. Damarlarında dolaşan alkol onun hatırlamasına engel oluyordu. Önemi de yoktu yaşadıklarının, onun için bir anlamı olmasa da herkes böyle yapardı.

Dans biraz daha devam ettikten sonra bir eve geçmişlerdi. Fazla uzun sürmeyen bir öpüşmeden sonra elbiselerini çıkarıp yatağa uzanmıştı. Adam ise onun üstüne çıkmış ve hareket etmeye başlamıştı. Hatırladığı tek şey hiç bir şey hissetmemesiydi. Adam ise aldığı zevkin etkisi ile garip sesler çıkartıyor ve bunlar kıza komik geliyordu.

Neden orada olduğu veya ne kadar kaldığını bilmiyordu bilse de değişen bir şey olmayacaktı. Herkes böyle yapardı ve başka bir şey bilmiyordu. O kadar anlamsız geliyordu ki yaşadıkları bunları kendine anlatması bile mümkün değildi. Mümkün olsaydı mantıklı bir açıklama bulur ve kendine onu söylerdi. Ancak yapamıyor ve bu nedenle yerinden kalkamıyordu.

Adamın evinde ne kadar kaldığını bilmediği gibi birkaç saat sürdüğünü tahmin edebilirdi. En fazla 2 saat diye geçirdi içinden. Ancak bu süre boyunca yattığı yerden hiç kalkmamış adam ise sürekli olarak üzerinde hareket etmişti. Ne kadar da anlamsızdı yaşadıkları. Neden yağmıştı ki bunu? Zaman geçsin diye yapmıştı ama o andan sonraki geçen zamanı mahvetmişti yaşadıkları.

Adam uyuduktan sonra elbiselerini giyip evinden çıkmış ve kendi evine kadar yürümüştü. Hava hafif yağmurluydu ve serindi. Belki yüzüne çarpan yağmur damlaları onu kendine getirirdi. Ancak yağmur hiçbir işe yaramamıştı ve kız evine geldiğinde kendini düşüncelerin arasında bulmuştu. Neden anlamsız şeyler yaşıyordu ki? Kendini unutup başka birisi olmaya çalışıyordu?

Eğer bu çabadan vazgeçerse ne yapacağını bilmiyordu aslında. Bilse yaşadıklarını elinin tersi ile iter ve kendisi olurdu. Ancak bunun imkanı yoktu. Herkes gibi olmak zorundaydı yoksa siyahlı adamlar onun için gelirlerdi ki onları görmek niyetinde değildi. Aslında yok olmak güzel bir seçenek gibi geliyordu ona. Bazı zamanlar yok olduğunu hayal ederdi.

O düşüncelerinin arasında kaybolduğu sırada bacağına bir şeyin sürtündüğünü gördü. Hafifçe doğrulup baktığı zaman pembe bir tavşanın ona baktığını gördü. Yolculuk zamanı başlamıştı. Pembe tavşanla bakıştıktan sonra tavşan hızlı biçimde koşmaya başladı ve kız da onu takip etmeye. Aslında yaşadığı ev o kadar büyük değildi. Ancak ona göre saatlerce koşmuştu. Yorulduğunu hissedip durmaya karar verdiği sırada etrafına göz gezdirdi ve kendini masmavi bir çayırda buldu.

Mor ağaçlar etrafında uzanıyor ve yeşil gökyüzündeki sarı bulutlar etrafını çevreliyordu. İmkanı olsa hep burada yaşamak isterdi. Özellikle mor güneşi görmek onun gülümsemesine yetiyordu. Bir süre boyunca mavi çimlere oturdu ve başını büyükçe mor bir ağaca yasladı. Ağacın dallarından çok renkli birkaç tane meyve alıp yedi. Tatları o kadar güzeldi ki şehrindeki hiçbir şeyde yoktu o tat.

Biraz daha oturdu ve bir şeylerin olmasını bekledi. Neyi beklediğini bile bilmiyordu. Bilmediği bir şeyin gerçekleşmesi zaten mümkün değildi. Mümkün olsa bile o gerçekleştiği zaman onu tanıyamaz ve değişen hiçbir şey olmazdı. Bu yüzden önündeki beyaz kağıda başka bir şey yazmayıp onu yırttı. Yırttı çünkü yazısı eksikti onun. Aynı kendisi gibi hep eksik yazıyordu. Ne yazacağını bilmediği için böyle oluyordu hep. Hep eksik şeyler yazıyordu ve eksik bir yaşam yaşıyordu.

Yazı onun iyi hissettiği tek yerdi ve her güzel şey gibi oldukça kısa sürüyordu. Ona sorsalar mavi çimenlikte sonsuza kadar oturabilirdi ki o sonsuza inanmayı da bırakmıştı.

Aşkın mezarı 6

Şapkalı adamla ilgili düşünceler eve dönüş yolunda ona eşlik ediyordu. Onun kim olduğunu bilmiyordu, neden onu sıklıkla gördüğünü de bilmiyordu ama kafasındaki binlerce soruya bir yenisi eklenmişti. Elbette gördüğü adamın başka birisi olma ihtimali de vardı ama bu ihtimal ona olası gelmiyordu. Olasılıklara inanmayan bir insanın onlardan bahsetmesi oldukça ironikti aslında.

Eve doğru ilerlerken güneş artık saklandığı yerden çıkmış ve yükselmeye başlamıştı. Bu ise insanların sokaklara çıkacağı anlamına geliyordu. ve bu süreç çoktan başlamıştı. Onun hızlı davranması ve kimseyi görmeden eve dönmesi gerekiyordu. Ancak düşüncelerinin sayısı fazla olduğu zaman yürümekte zorlanıyordu. Sanki düşüncelerini taşımak için yeterince güçlü değilmiş gibi hissediyordu.

Sokakta ilerlerken insanlara bakmadı. Hiçbirinin bir önemi yoktu onun için. Bir an önce eve geçmek ve kendi başına kalmak istiyordu. Belki şarkısını dinler ve rahatlardı bu sayede. Ancak eve gitmeden önce bir bankta oturmak ve biraz daha denizi seyretmek istemişti. Sonsuzluğu seyretmek ona iyi gelebilirdi. Yani şimdiye kadar iyi gelmemişti ama belki bu sefer olabilirdi. Olasılıklara inanmasa da hayatını olasılıklara bağlamıştı aslında.

Sahilde biraz yürüyüş yaptıktan sonra bir banka oturmaya karar verdi. Özellikle en eski bankı seçti kendine. O da aynı kendisi gibi eskimiş ve yıpranmıştı ama bankla konuşmaya niyeti yoktu. Sonsuz olmanın neden bu kadar zor olduğunu düşündü daha sonra.

Biraz daha denizi seyrettikten sonra yanına birisi oturdu. Kafasını çevirip baktığında 40'lı yaşlarda bir adam gördü karşısında. Onu daha önce bir yerde mutlaka görmüştü ama hatırlamıyordu. O kadar düşüncenin arasında hatırlamak oldukça güç bir uğraştı.

"Merhaba" dedi adam ve o aynı şekilde karşılık verdi. İnsanlar genelde birbirlerine merhaba demezdi.

Adam gevezeydi galiba ve konuşmaya başladı. Aslında onu dinlemeye hiç niyeti yoktu ve kalkıp gitmek istedi ama adamın söylediği bir söz ile yerinden hiç kalmamıştı. "Ne kadar da anlamsız bir hayat."

Bu cümle karşısında ne yapacağını bilmedi adam. Ne cevap vereceğinden de emin değildi. Ayrıca onun sistemin bir adamı olma ihtimali de vardı ve gözlerini kısarak onu incelemeye başladı. Mavi renkli bir tişört ve gri renkli bir pantolon giyiyordu. Dökülmeye başlayan saçları ve orta uzunlukta bir sakalı vardı. Kendini fazla önemsemediği belli oluyordu ona bakıldığı zaman ama kirli gibi de durmuyordu. Ona güvenebilir miydi yoksa susması mı gerekliydi.

Adam denize bakarken konuşmaya devam etti "Deniz hep bana anlamsızlığı hatırlatır. Sonsuzluğa gitmek varken burada kapana kısılmış yaşıyoruz. Uzaklaşmak isterim hep ona bakınca ama gideceğim bir yer bile bulamam."

Adam aklından geçen cümleleri söylüyordu ona. O cümleleri biliyor olamazdı. Onları avizeye bile söylemezdi o. Herkesten saklardı ama adamın biri gelmiş ve düşüncelerini dile getiriyordu. "Çekinmene gerek yok şurada biz bize konuşuyoruz. Kimse bizi takip etmiyor, kimse bizi dinlemiyor." Adam cümlesi boyunca etrafına baktı. Ne demek istediğini hemen anlamıştı, etrafta hiç kamera yoktu.

Hafifçe gülümsedi bunun üzerine demek ki o adam onunla konuşmak için kimsenin olmadığı bir yer bulmuştu. Neden onunla konuşmak isteyeceğini ise hiç bilmiyordu. "Evet" dedi "hayat çok anlamsız.

"Bu konuda yalnız olmadığımı biliyordum. Bir çok insan boşuna yaşıyor, esen bir rüzgarda dalından kopmuş yapraklar gibiler. Rüzgar nereye eserse oraya gidiyorlar. Ben onu yapmıyorum ama. Rüzgarlarla işim yok benim."

"İnsanları anlamayı bırakalı çok oldu benim. Zaten anlayacak bir durum da yok. Hepsi aynı ve hiç bir şey değişmiyor."

"O kadar doğru söyledin ki insan farklı bir şey arıyor ama bulamıyor aradığını. Aynıların dünyasında farklı olmaya çalışıyor ama farklı olmayı bilmiyor. Dahası aynıların dünyasında farklıların yeri yoktur ve farklı olmaya korkuyor"

 Adam biraz daha rahatlamıştı "Farklı olmayı önemsemiyorum ben sadece kendim olmak istiyorum. Ancak nasıl kendim olabileceğimi de bilmiyorum. Bir yolu yok sanırım bu döngüden çıkmanın."

"Gerçeği söylemek gerekirse bilmiyorum o yolu. Kurgunun dışında bir yolun varlığından bile emin değilim. Ancak insan istediğini başarır bence. İnsan yeter ki istemesini bilsin her şey mümkündür."

"Kafamdaki binlerce düşünceyi bir kaç katına çıkardığın için teşekkür ederim. Sayende uykusuz gecelerimin sayısı artacak."

"Sana cevaplar vermeyi çok isterdim ama cevaplar bende değil. Kimde olduğunu da bilmiyorum. Ancak bir süre önce bir şey buldum, ne işe yaradığını da bilmiyorum. İstersen onu sana verebilirim. Belki sen anlarsın ne olduğunu." Adam cümlesini bitirdiğinde omuzuna asılı siyah çantasını açtı ve içinden büyükçe yuvarlak bir plaka çıkardı. Plakanın ortası siyah renkteydi ve geri kalan kısmı ise koyu gri. Siyah bölümün ortasında küçük bir delik vardı ve siyah bölümün üstünde iki cümle yazıyordu. Birisi isim olmalıydı ama diğerinin ne olduğunu bilmiyordu. "Sessizliğin sesi" yazıyordu ikinci cümlede.

"Bakabilir miyim?" diye sordu adam ve yanında oturan adamın ona uzattığı diski eline aldı. Yazının olduğu yüzeydeki gri bölmenin üzerinde çizgiler boşluklar vardı. Parmağını çizgilerin üzerinde bir süre boyunca gezdirdi. Bir taraftan ise çizgileri inceliyordu. Büyük ihtimalle içinde bilgi saklıydı diskin. Çok eski olmalı diye düşündü biraz daha inceledikten sonra. Ancak düşündüklerini adama söylemedi.

"Bende kalabilir mi?" diye sordu "onu incelemek istiyorum. Yanında oturan adam ise başını eğerek karşılık verdi ve plağı çantasına koydu. "Şimdi gitmem gerek, biraz işlerim var onları tamamlamalıyım" dedikten sonra adamla vedalaştı ve ayağa kalktı. Eve gitmeli ve onun içinde ne olduğunu öğrenmeliydi. İlk kez hayatında bir değişiklik olmuştu ve eve dönerken kafasındaki düşünceler biraz azalmış ve yüzüne bir gülümseme yerleşmişti.

Hayatı değişmeye başlamıştı bile ama o bunun farkında değildi.




Aşkın mezarı 5

Adam oturduğu yerden kalktı ve güneşi başını eğerek selamladı. Tekrar gelecek ve yine içindekileri anlatacaktı ama güneş yine cevap vermeyecekti. Zaten bir cevap beklentisi içinde anlatmıyordu yoksa güneşin ona cevap vermesi ihtimallerin çok ötesindeydi. Aslında güneş ona cevabını yakın zamanda görecekti ancak adam bundan habersiz bir şekilde sahil boyunca yürümeye başladı. Yeni uyanmaya başlayan şehir henüz sokaklara çıkmamıştı. Bu yüzden yalnızlıkta yolculuk yapmak onun için çok önemliydi. Nasıl olsa insanlar sokaklara geldiği zaman evine dönecekti ki bu  en fazla birkaç saat sürecekti. Bu yüzden yolculuğunu güzel planlamalıydı. Üzerindeki zaman baskısını hiç sevmiyordu. Her zaman gece olan kimsesiz bir yere gitmeliydi o ama hep olduğu gibi istekleri karşılıksız kalıyordu.

Güneşten istiyor cevap alamıyordu, aydan istiyor yine cevap alamıyordu, geceden veya ışıktan istemesi de sonucu değiştirmiyordu. Başka neyden isteyeceğini bilmediği için yapacak hiçbir şey bulamıyor aynı hayatına devam ediyordu. Normalin aksine ağır adımlarla ilerliyor, denizin tadını çıkartıyordu. Aslında bu yolculukları yapmasının tek sebebi evinin dışında yalnız kalmak istemesiydi yoksa evinde oturup avize ile göz göze gelmek istemiyordu.

Sahil boyunca yürüdü, banklarda oturdu ve denizi seyretti.Denizi her zaman onu rahatlatırdı. Denizin sonsuzluğuna dalar ve onu seyrederdi. Sonsuzlukta yok olmak isteyen birisi için deniz ne kadar da güzeldi. Ancak denizle konuşmadı. Denizle konuştuğu zaman onun göründüğü kadar sakin olmadığını görürdü ve denizin içindeki fırtınalara şahit olurdu. Bir keresinde yine sabah kalkmış ve denizle konuşmak için sahile gitmişti ama bir süre sonra büyük bir fırtına başlamıştı. Hatta öyle ki deniz onu kendine almak istemişti ki büyük dalgalar onu almaya çalışmıştı. Bu yüzden denizle konuşmak çok mantıklı değildi. Onunla konuşmayı çok fazla istemesine rağmen tek kelime etmemişti. Denizin öfkesi ile karşılaşmaya hazır değildi.

Biraz daha ilerledikten sonra çok eski bir ağaç gördü. Tahminine göre birkaç yüzyıllık olmalıydı o ağaç. Onun yanına geldiğinde köklerinin dibine oturdu ve başını ağacın gövdesine yasladı. Ne zaman dayanamayacak gibi hissettiğinde oraya gider ve ağacın onu sarmasına izin verirdi. "Acaba bir gün ağaç gerçekten beni saracak mi" diye düşündü. Ağaç onu sararsa eğer tutar ve toprağın içine çekerdi. Belki onun sayesinde yıllardır kurumuş olan bedeni tekrardan yaprak açardı. Bir ağacı yeşertmek için ölmek ne kadar da güzel bir düşünceydi onun için. Bir amacı yoksa ölmek de anlamsız diye düşündü, nasıl olsa yaşamın da bir amacı olmadığı için değişen hiçbir şey olmuyordu.

"Sen anlat bari ağaç, ben nerede yanlış yaptım? Neden ayak uyduramıyorum? Neden hiç bir yere ait hissedemiyorum ve neden içimde bu kadar büyük bir boşluk var? Sana da oluyor mu böyle? Aslında birbirimize çok benziyoruz. Senin de kurumuş dalların var benim de. Senin de kırılmış dalların var benim de. Biz nasıl eskisi gibi olabiliriz söyle lütfen. Nasıl tekrardan yeşerebiliriz? Eskisi gibi demek yanlış olur elbette çünkü ben eskiden de böyleydim. Nasıl normal olabiliriz daha doğru bir soru olur. Normal olmak istemiyorum sanırım ama bu şekilde olmak acı veriyor. Acılardan yaşamlar kurmayı da becerebildiğim söylenemez. Lütfen cevap ver ağaç ne yapmalıyım şimdi?"

Cümlesini bitirdiği zaman küçük bir kuş ötmeye başladı. Ağaç cevapları bu şekilde verirdi. Elbette kuşun ne demek istediğini anlamazdı ama kuşun sesindeki hüzün ağacın tepkisini anlatıyordu. Kuşu görebilmek için başını yukarıya doğru kaldırıp ağacın kırık dallarına baktı ama onu göremedi. Demek ki onu görmesinin zamanı gelmemişti. Acaba o zaman bir gün gelecek miydi diye merak etti.

"Ne demek istediğini anlamıyorum ağaç ama benim için üzüldüğün belli oluyor. Zaten bir tek sen üzülüyorsun bana. Ayrıca bir çıkış olmadığını da anlıyorum sözlerinden. Çıkış olsaydı sesin daha neşeli gelirdi değil mi? Demek ki bu acıları çekmeye devam edeceğim belki sonsuza kadar bu işkence ile yaşayacağım ama önemli değil. Alışmak istemiyorum ama yapacak başka bir şeyin yok. Kendine çok dikkat et ağaç, unutma sen çok önemlisin. En azından sadece benim için bile olsa çok önemlisin bunu sakın unutma."

Konuşmayı bitirdikten sonra bir süre daha yerinden kalkmadı. Bunun yerine gözlerini kapattı ve ağacın sıcaklığını hissetti. Bu sıcaklığı başka hiçbir yerde bulamadığı için tadını çıkardı o anın. Biraz daha zaman geçtikten sonra ayağa kalktı ve yolculuğuna devam etmeye hazırlandı. Önce uyuşan bacaklarının normale dönmesi için bir süre bekledi ve daha sonra yürümeye başladı. Gidecek hiçbir yeri yoktu onun ama önemli değildi. Yürümek iyi gelmeliydi ona.

Sahile geldiği zaman yürümeye devam etti. Zamanı giderek azalsa da daha bir saati vardı ve bu zamanı boşa harcamak istemiyordu. Biraz daha yürüdükten sonra yanından geçen bir adam dikkatini çekti. Bu evden çıktığından beri gördüğü ilk kişiydi. İşin garip tarafı ise onu tanıdığını düşünmesiydi. Başını çevirdiği zaman büyük bir şapka takan birisini gördü. Ancak onu nereden gördüğünü hatırlamıyordu. Onun uzaklaşmasını seyrederken bir an şapkalı adam durdu ve denize baktı. Yüzünün bir kısmını görmüştü bu sayede ama hala onu hatırlayamıyordu.Zihninin derinliklerinde yolculuk yaparken şapkalı adam yürümeye devam etti geriye bir çok soru bırakarak.

Hatırladığı kadarıyla geçen gece şapkalı bir adam görmüştü. Ancak o kargaşa anında onun yüzünü görememişti. Bu yüzden onu tanıması mümkün değildi. Aslında duruşu gördüğü kadarıyla ona benziyordu. Emin olması mümkün değildi. Geçen gece gördüğü adamsa eğer nasıl dışarı çıkmıştı çünkü siyahlı adamlar kimseyi bırakmazdı ve aldıkları adam tarihten silinip giderdi. Düşünmesi cevapları bulmaya yetmeyeceği için geri dönmeye karar verdi. O şapkalı adam kimdi ve neden onu tanıdığını hissediyordu. Bir açıklaması olmalıydı yaşadıklarının.



Aşkın mezarı 4

Adam kahvesini bitirdikten sonra tekrardan uzanmadı. Aynı rüyayı bir kez daha görmeye dayanamazdı. Herhalde fazla gelirdi ona düşünceler ve orada beyin kanaması geçirirdi. Beyni kaldıramazdı o kadar düşünceye ve bulmak istediği cevaplar varken ölmek mantıklı bir yol olmazdı.Ölmeyi zaman zaman düşünürdü. Bir anda dünyadan yok olması, silinip gitmeyi ve kaybolmayı. Ölen kişi yok olurdu ki onlara gerçekte ne olduğunu bilmiyordu. Bir kişi öldüğü zaman onun cansız bedenini alırlar ve onu yok ederlerdi.

Elbette bunlar zihnindeki düşüncelerin çok küçük bir kısmıydı. Sadece onları dillendirecek kadar güçlüydü ama diğer düşünceler kelimelerle ifade edilemiyordu. Bir diğer kelimelerle ifade edebildiği düşüncesi ise "içindeki boşluğu nasıl dolduracağı" ile alakalıydı ama düşüncesinin karşılığındaki cümlelerin bir tek kelimesini bile bilmiyordu. Sanki o boşluğa bütün bir evren sığabilir ve yine de boş yer kalırdı.

Ancak düşünceler ile olan savaşında ona yardımcı olan bir şey vardı "şarkısı." Onu tekrar ve tekrar dinliyor ve biraz da olsa düşünmemeyi başarabiliyordu. Düşünmemenin bir yolunu bulmaya çok çalışmış, kafasını duvarlara bile vurmuştu. Ancak bunların ona bir faydası olmuyordu ve o düşünceler okyanusunda boğulmaya devam ediyordu.

Sabah olana kadar koltuğunda oturmaya devam etti ve elbette kahvesi bittikçe kahvesini tazeledi. Uykuya yenik düşmemenin bildiği tek çözümüydü kahve. Ancak onu ne kadar içerse içsin uyku kontrolü ele geçiriyordu. "En azından 4" gün boyunca uyumam diye düşündü. Bu 4 gün boyunca aynı rüyayı görmeyeceği anlamına geliyordu. Aynı rüyayı görmemek bir parça da olsun düşüncelerinin sayısını azaltabilirdi ancak rüyayı görmese de düşündüğü için değişen çok bir şey olmuyordu.

Orada oturup beklemek istemiyordu gün doğumuna kısa bir süre kalmışken. Odasına gitti pantolonunu giydi. Üstüne mavi bir gömlek de giydi. Özensiz görünmek istemiyordu. Güneş doğarken onu selamlamak güzel bir fikirdi. Hem güneşle dertleşirdi biraz. Mutlaka onun bildikleri vardı. Bazen güneşle konuşmaya gider ve bazı sorularının cevaplarını bulurdu. Ancak güneş pek konuşkan olmadığı için her zaman cevap alamazdı ondan. Yine de denemeye değer diye düşündü. Güneş belki de gece kadar güzeldi ve onu yaşama bağlayan nedenler arasındaydı.

Güneş hala doğmamıştı yani yaklaşık olarak 20 dakikası daha vardı. Bu yüzden hızlıca hareket etti sonuçta güneşi bekletmek istemezdi. Güneş beklerse güzel olmazdı. Mesela kızsa onun gezegenini küle dönüştürebilirdi bu yüzden güneşe iyi davranmak gerekiyordu. Evden çıktığı zaman güneşe bakıp hiç bir şey anlamayan milyarlarca insanı düşündü. Belki de aradıkları tüm cevaplar onun içindeydi ama kimse bunu bilmiyordu. Her sabah doğan güneş her akşam batıyordu muhteşem manzaralar eşliğinde. Ona doğumu ve ölümü hatırlatıyordu bu döngü. Her 29 saatte bir tekrar eden bir döngüydü bu ve asla son bulmuyordu. Ancak onun da bir sonu olduğunu biliyordu.

Gecenin en karanlık saatinde sahile doğru yürüyordu. Sahil evine yakın olduğu için fazla yürümesi gerekmiyordu. Bu yüzden yavaş adımlarla yürüdü. Şehrin boş sokaklarını seyretti şehri bu saatlerde seviyordu. Sessiz, sakin ve kimsenin olmadığı. Sahile ulaştığında güneşin doğmasına birkaç dakika kalmıştı. Deniz kenarında yere oturdu ve beklemeye başladı. Küçük dalgaların ayakkabılarına çarpmasını istiyordu. Denizi de severdi o. Denize baktığında içindeki fırtınalar biraz sakinleşirdi ve onda sonsuzu görürdü. Sonsuz ve hiçlik ne kadar aynı ve ne kadar farklıydı birbirlerinden.

Güneş doğmaya başladığı sırada kendini toplamayı başarmıştı az da olsa. O yavaşça denizin üstünden yükselirken onun güzelliğini hayranlıkla seyrediyordu.

Biraz daha yükseldikten sonra "Merhaba Güneş, yine de. Biliyorum sıkıldın artık. Hatta belki benim gelmemden hoşlanmıyorsundur ama senden başka kimsem yok benim. Avize ile kavgalıyım biliyorsundur bunu. Zaten senin her şeyi bilmen de oldukça garip ama sonuçta kendi kendime konuşuyorum. Senden cevap bekleyecek kadar delirmedim daha. Yani sanırım delirmedim çünkü senden cevap gelme olasılığı yoktan biraz daha fazla.

Ne demek istediğini anlamıyorum Güneş. Nasıl her şey değişebilir. Hiç bir şeyin değiştiği yok bunu görmüyor musun? Her şey aynı çok uzun zamandır. Hiç bir şey değişmiyor. Hayır bana yanıldığımı söyleme. Sende avize gibi yapıyorsun farkında mısın? İçimdeki boşluğa bir şeyler atsan ne olur ki? Yok olup giderler. Evrenin sonunun içimdeki boşlukla alakalı olduğunu biliyor musun? Senin için onu içimde tutuyorum, yok olmanı istemem. Merak ediyorum Güneş sena benim kadar değer veren başka biri var mıdır acaba? Hatta sana değer veren başka birisi var mıdır?

Hayır hiç bir şey değişmeyecek. Değişmesine imkan yok." Başlarda fısıltı olarak başladığı konuşmasında sesi giderek yükselmişti. Sesi yükseldikçe ses tonuna hayata olan kızgınlığı da katılıyor ve ses tonu farklı hallere bürünüyordu. "Neden canımı yakmak istiyorsun anlamıyorum. Bana her şeyin aynı kalacağını söylesen bende aynı şekilde yaşamaya devam ederdim ama sen bana değişeceğini söylüyorsun? Neden beni beklentiye sokuyorsun? Bir kere de sorularıma cevap ver Güneş. Öyle uzaktan konuşmak kolay tabi. Bir gün yer değiştirelim belki o zaman daha iyi anlarsın beni. Yoksa sende benim gibi misin? Koskoca uzayda tek olmak nasıldır bilirim. Kimse yanında değildir. Bazen sen bile gitmek istersin kendinden. Sen hiç gitmek istedin mi her şeyi bırakıp uzaklara. Milyarla ışık yılı uzağa belki ama o da yeterli gelmez sana. Değişen bir şey olmayacaktır. Etrafında dolaşan gezegenler vardır ama hepsi anlamsızdır. Onları yaşatmak için varsındır ama sen içten içe ölmeyi istersin. Yok olmak güzel gelir sana. Ben gidiyorum, seni de üzdüm. En güzeli gitmek değil mi. Tekrar gelirim merak etme, gidecek başka yerim yok biliyorsun."

Gün doğumu bittiği zaman oturduğu yerden kalktı ve yürümeye başladı. Nereye gideceğini bilmiyordu ama yürümek iyi gelmeliydi belki düşünmesine engel olabilirdi şimdiye kadar hiç bir işe yaramasa da.


Aşkın mezarı 3

Adam avize ile konuşmayı bitirdiğinde başını tekrardan avuçlarının arasına aldı ve sessizliği dinlemeye çalıştı. Eğer içinde kopan fırtınalar olmasaydı sessizliğin içinde olduğu söylenebilirdi ancak düşen yıldırımlar onun duymasına engel oluyordu. Avizeyle konuştuktan sonra kafasındaki düşüncelerin sayısı azalmıştı. Bir diğer taraftan azalan düşünceler büyüyor ve zihnini dolduruyordu.

Düşüncelerin kelimelerden oluşması gerekirdi. Yoksa onları anlaması imkansız olurdu insanın.Ancak onun düşünceleri kelimelerden oluşmuyordu. Hayır görüntülerden de oluşmuyordu. Düşünceler zihninden içi boş bir şekilde geçiyor ve onun nefes almasını engelliyordu. Zihninin o kadar ağırlaştığını hissediyordu ki koltuğundan kalkacak gücü kendine bulamıyordu. Bu yüzden kendini kıpırdayamaz hissediyordu. Düşüncelerine çivilenmişti sanki ve kurtulmasının bir yolu yoktu. Uyumak belki ah keşke uyuyabilse.

Uykusuz bir gece daha onu bekleyecekti. Keşke hiç sabah olmasa diye düşündü bu esnada. En azından gece karanlık oluyordu. İnsan gece olduğunda gerçeklerin tamamını göremezdi. Şehre gece çöktüğü zaman bir çok şeyin üstü kapanırdı ve bu yüzden o en çok geceleri severdi. Elinde olsa gündüzleri hiç dışarıya çıkmaz şehri hiç görmezdi ama buna izin yoktu. Onun da herkes gibi olmak, görünmek için dışarıya çıkması gerekiyordu yoksa fark edilir ve siyahlı adamlar tarafından götürülürdü.

Her zaman yaptığı gibi düşüncelerini bir anlığına kenara bıraktı ve ayağa kalktı. Düşünceler onunla birlikte yolculuk yapacaktı ama sabaha kadar orada oturmaya niyeti yoktu. Mutfağa gitti ve kendine sert bir kahve yaptı. Kahvenin ona yardımcı olması gerekirdi. Şimdiye kadar pek bir faydasını görmemiş olsa da en azından acı bir kahve onu kendine getirirdi.

Kahveyi aldıktan sonra bilgisayar masasındaki sandalyeye oturdu ve ekranını açtı. Bilgisayarı sürekli olarak çalıştığı için onu açmasına gerek yoktu. Ekranına görüntü geldiğinde siyah arkaplanını gördü daha sonra bilgisayarının internet bağlantısını kesti. Böylece takip edilmekten kurtulabilirdi. Daha sonra kendi yazdığı bir programı açtı. O program sayesinde müzik yapabiliyordu. Yaptığı müzikler en fazla 29 saniye kadar sürse de onu tekrara alıp saatlerce dinleyebiliyordu. O müzikten anlamıyordu sonuçta ve farklı bir müziği nasıl yapabileceğini bilmiyordu.

İlk önce ayarlarla biraz oynadı. Ses tonunu ayarladı, daha sonra bas ve tizleri ayarladı. Fazla bir şey yapmasına gerek yoktu. Başka şarkılardan aldığı bölümleri birleştirmeye başladı daha sonra. Tüm şarkılar hızlı ve anlamsız olduğu için onlardan başka bir şey yapması oldukça zordu. Ancak seslerin uzunluğunu değiştirerek hızlı ritmleri değiştirebiliyordu. Bu sayede şarkıyı yavaşlatmış oluyordu.

Bir kaç saat boyunca uğraştıktan sonra kısa şarkısının son halini dinledi ve tekrara aldı. Şarkı çalarken gözlerini kapatıyor ve kendini müziğe bırakıyordu. Belki de rahatlamanın bulabildiği tek yöntemiydi bu. Bilgisayar başında otururken koltuğuna yaslandı ve gözlerini kapattı. Sessizliği dinleyebildiği en nadir anlardan birisindeydi o an.

Öyle bir andaydı ki aklındaki her şeyi unutmuştu. Bunun kısa süreceğini biliyordu ama önemsemedi. Kısa da olsa biraz uzaklaşmaya ihtiyacı vardı. Başka türlü uzaklaşması mümkün olmuyordu hele zihnindeki düşünceler peşini bırakmadığı sürece bu pek mümkün değildi.

Bilgisayar başında bir süre daha oturduktan sonra koltuğuna geçmeye karar verdi. Böylece uzanabilir ve daha rahat oturabilirdi. Belki uyurdu bile. Uyumak genelde gereksiz gelirdi ona ve uykuları daha çok bayılma şeklindeydi. Dayanacak gücü kalmadığı zaman bayılırdı ama o zaman gelene kadar uyumazdı. Uyumayı sevmiyordu o. Uyumayı hiç bir zaman sevmemişti. Zaman geçirmek için uyumaya ihtiyacı yoktu.

Ancak koltuğa uzandığı zaman o kadar rahatlamış hissediyordu ki bir süre sonra gözlerini kapattı ve bir süre daha geçtikten sonra nefes alış verişi yavaşladı. Şehrin içinde buldu kendini ve tek isteği şehirden uzaklaşmaktı. Bu nedenle ileriye doğru yürümeye başladı. Gündüz yerini geceye bıraktı ama o durmadı. Kaç gün boyunca yürüdüğünü bilmiyordu ama şehirden uzaklaşmıştı. Hep istediği şeyi sonunda başarmıştı.

Şehirden uzaklaştığında simsiyah bir hiçliğinde ortasında buldu kendini. Aslında orada siyah bile bulunmuyordu. Işığın yokluğuysa siyah orada ışık yoktu. Hatta orada hiçbir şey yoktu. Hep istediği yerdeydi. Ancak kısa bir zaman geçtikten sonra hiçliğin içinde bir boşluk belirdi ve her yeri kapladı. O boşluğun nereden geldiğini anlamamıştı veya ondan nasıl kurtulacağını da.

İlk önce boşluğu kapatmaya çabaladı. Etrafındaki eşyaları içine attı önce ancak işe yaramayınca onlardan bir duvar örmeye çalıştı. Boşluk duvarı yok ettiği zaman ne yapabileceğini bilmiyordu. Boşluk nasıl yok edilebilirdi ki. İşin garip tarafı ise hiçliğin tadına varamıyordu bu yüzden. Ne zaman rüya görse aynı rüyayı görüyor ve uyandığı zaman bir daha uyumamaya yemin ediyordu. Ancak birkaç gün sonra dayanamayıp tekrar uyuyordu.

Hep aynı rüyayı görmekten sıkılmıştı artık. Rüyasının devamında kendini boşluğa atması da bu yüzdendi. Boşlukta çok uzun bir süre boyunca düşmüş ve kendini koltuğunda bulmuştu. Uyandığında başını iki yana salladı ve kendine birkaç hafif tokat attı. Bu sayede ayılmayı planlıyordu ve yapabilse rüyasını unutmayı. Ancak bu mümkün değildi o rüya uzun bir süre daha kafasını kurcalayacaktı aynı önceki rüyaların yaptığı gibi.

Bu nedenle koltuğundan kalktı ve başını soğuk suyun altına soktu. Belki biraz kendine gelebilirdi. İşe yarayacağını sanmadığı gibi. Daha sonra kendine sert bir kahve yapacaktı ve kendine gelmeye çalışacaktı. Kendinde değildi ki kendine gelebilsin. Kendini kaybeden bir insan nasıl kendine gelebilirdi ki.

O da başkalarının yaptığı gibi düşünmemek için içse, otlardan kullansa belki bu şekilde hissetmezdi ancak o bunları yapmak istemiyordu. Hayatında gördüğü tek gerçek acı olduğu için ona sarılmaktan başka bir çare yoktu. Acı onun her şeyi olup çıkmıştı bir de yarım şarkıları vardı. Acaba bir gün bir şarkısını tamamlayabilecek miydi? Acaba bir gün rüyasında gördüğü o boşluğu doldurabilecek miydi? Acaba bir gün?

Kahvesini aldıktan sonra tekrardan koltuğuna oturdu. Tüm saatleri parçalamak istedi o an ama yapmadı. Yapması bir şeyi değiştiremeyecekti sonuçta. Zaten o hiç bir şeyi değiştiremiyordu. Bu yüzden kahvesini yudumladı ve onun acısını içine çekti içinde yeterince acı yokmuş gibi.




Find Us On Facebook