Mutlu yıllar herkese!


Öncelikli olarak mutlu yıllar demeliyim herkese, tüm insanlığa dünyaya. Ardından 2009 un 2008 e benzememesi dileklerimi de eklemeliyim. Ben herkes gibi yeni yıla sevinen insanlardan değilim hep bir önceki yılın gidişine üzüldüm. Hoşçakal 2008 diyerek olanları bir kenara atmayı beceremedim, bu yüzden eski ajandaları sakladım. Duvarlardan inen takvimleri uzunca bir süre atmadım. Çünkü bazı şeyler pek de beklediğimiz istediğimiz gibi olmuyor. Hele bu zamanda yeni yıl kutlamaları saçma geliyor bana. Her geçen gün daha da kötüleşiyor dünya, daha fazla insan öldürülüyor, daha fazla acı çekiliyor ve bu şekilde devam ediyor. Diğer bir taraftada biz insanlar yaşasın yeni yıl geldi de bir bok olmuş gibi içiyor eğleniyoruz. Sanki herşey düzelecek Filistin'de akan kan duracakmış gibi partilere,eğlencelere akıyoruz. Televizyonlarda yılbaşı eğlenceleri veriliyor sadece unutturmak için, insanların içine aptal bir umut vermek için. Duygularımı çalmak için yapılıyor bunların hepsi, kimliklerimizi çalmak için! Bir tarafta vahşet devam ederken, camiler bombalanır, çocuklar öldürülürken bize için siz deniyor. "koy götüne rahvan gitsin" ne güzel ya yeni hayat felsefemiz bu oluyor. Bir diğer taraftan da yeni yıl yaşasın çam ağacı süsleyelim, noel baba gelsin çocuklara hediye versin. Yapmayın Allah aşkına beynimiz yıkanıyor, kimliğimiz bizden çalınıyor ama hiçbirimizin umurunda değil. Eğlenelim, içelim, kop kop! Bu mudur hayat? Bu mudur insanlık? Yeni yıl gelecek diye seviniyoruz ne güzel!

Ben ise geçen yıla üzülüyorum, kayıplarıma üzülüyorum, yitirdiklerimize üzülüyorum ve kimliğimizin elimizden çalınmasına üzülüyorum asıl. Biz bu değildik oysa şimdi neyimiz kaldı sorarım size. Yeni bir yılın avutmasıyla eski unutturulmaya çalışıyor bize.
Eh sistem hep kazanır değil mi? Aptalca bir ilizyonda yaşıyoruz ama kimin umurunda? Zaten Filistin'de olanlar bizim sorunumuz değil! İsteyen üstüne alınsın ama öfkem Taksim'deki yeni kutlamaları iptal edildiği için üzülenlere. Taksim'i "taxim" diye yazanlara!
Siz gidip eğlenin, isterseniz çam süsleyin, isterseniz başka şeyler yapın o çamla! Ben bu gece 2008 e üzüleceğim. Kayıplara ağlaycağım.

Yine de herkese mutlu yıllar, umarım herşey gönlünüzce olur...

Sağlıcakla kalın..

Koleksiyon


Sarı not kağıtlarım sağ olsun "koleksiyonculuk" içeriğini taşıyan bir yazı yazmam gerektiğini hatırlamış oldum. Başka konulara da değinmeden tamamlamak ve not kağıdımın üzerine bir çizgi çekmek istiyorum. Bu sebeple hemen başlayalım yoksa konudan sapabilirim ve anlatmak istediğim bir çok şey var.

Aslında bu konuda kafamda tasarlamış olduğum bir yazı vardı fakat onu da unutmuş olduğumdan dolayıdır ki biraz doğaçlama takılmaya karar verdim. Her zaman koleksiyon yapmayı sevmişimdir, koleksiyon yaptıklarımın ne niteliklerini umursarım ne de niceliklerini. Temel amaç koleksiyon yapmaktır sonra zaman geçtikçe daha özel konularda çalışmışımdır.

Şimdi isterseniz en başa dönüp neler biriktirmişim biraz bahsedeyim. İlk önce kızkaçıran, torpil, vb patlayıcıları evdekilerden gizli bir şekilde biriktirmeye başladım ilkokula başlamamıştım henüz sonrasında açığa çıktığım için hepsi atıldı. Bu arada eş zamanlı olarak ufak metal araba biriktirmeye başladım onlarda kayboldu. Sonrasında uzaktan kumandalı araba motorlarını ve lastiklerini biriktirdim fazla kalabalık olunca atıldı (hatta oynamadan bozduğum için bir süre araba alınmadı bana. İlk okula başladığımda her çocuk gibi misket biriktirmeye başladım fakat kardeşim onları bulup yemeye başlayınca bu sevda pek uzun sürmedi. Sonrasında ise pil toparlamaya başladım. Yatağımın altı torbalarca pille dolmuştu, bir çocuk bakkala gittiğinde nasıl şeker alırsa ben pil alıyordum. Bir sürü rengarenk, farklı pilim vardı fakat miktarları çok artınca onları da attılar (bir de bazıları eriyip her yeri batırmıştı). Birkaç çizgiroman, kalem, silgi şeker kağıdı, şekerin kendisi gibi koleksiyon denemelerim pek uzun süreli olmadı. Hele ölü böcekleri kurutup bir defter yapma fikrime anında engel olundu.

Bu arada büyüdüm ve kitap biriktirmeye başladım, aralarda dergileri arşivledim ama en keyiflisi kitaplardı. Lise sonda başlayıp hala devam eden bir sevda kitap biriktirmek. Öyle bir sevdaki gelecekte devasa bir kütüphanem olmasını istiyorum. Asla okumayacaklarıma bile sahip olmak istiyorum fakat paraya çok sıkışınca arşivimin bir kısmını elden çıkarmak zorunda kaldım. Çok param olunca yenilerini alırım diye düşünerek. Bu arada zar koleksiyonu yaptım ufaktan, kayboldu bazıları. Ayrıca MTG kartları, frp karakter kağıtları (bütün biten oyunların karakter kağıtları bendedir arada bakar gülümserim, yüzlerce var). Sonrasında müzik koleksiyonu yaptım, hala yaparım (tahminlerime göre 60GB lık bir arşivim var). Şimdi de film koleksiyonuna başladım. Aralarda elbette çizgiroman (öss de bir darbe yediğim zaman hepsini yaktım, yerli, yabancı onlarca serim vardı), çakıltaşları, karikatür dergileri, gazete küpürleri, vs gibi bir çok şe biriktirdim. Bazılarını hala saklarım, bazılarını ise gelecekte tekrardan biriktirmek üzere beklerim.

Şimdi gelelim işin ilginç tarafına. Ben eğer bir şeyi biriktiriyorsam eğer onun her an elimin altında olmasını isterim. Şöyleki bilgisayarımda asla tekrardan dinlemeyeceğim şarkılar vardır, onları yedeklerim ama silmem. Eğer zorunda kalırsam silme kararını verebilmem en az 3 günümü alır ancak hepsi gerek cdlerde gerekse diğer bilgisayarlarda mutlaka kayıtlıdır. Aynı şekilde frp kitapları içinde geçerli. 10Gb lık bir arşivim var, hepsini okumaya kalksam ömrüm yetmek belkide ama canım sıkkın olduğu zaman klasörleri dolaşır ve onları incelerim. Onları severim ben, biriktirdiğim herşeyi severim. Aslında anılarımı, gördüğüm, yaşadığım, hissettiğim herşeyi de saklamak istiyorum. Tekrardan aynı duyguları hissetmek, tekrardan aynı acıları çekmek de istiyorum. Mesela bütün mutlu olma anlarımı ve o anlık bütün duygularımı arşivlemek isterim aynı şekilde bütün sinir krizlerimi, bütün sanrılarımı da saklamak istiyorum. Örnek olarak, uzun saçlarımı (evet, bir zamanlar uzundu) hala saklarım. Garip bir koleksiyon arzusu var içimde, rüzgarları, kelebekleri, saniyeleri saklamak istiyorum. Kimseyle paylaşmamak, sadece onların var olduğunun bilinciyle yaşamak istiyorum.

Mesela sen bu yazıyı okurken aklından geçenleri de bir yerlere kaydetmek ama asla bilmemek istiyorum. Böyle garip fikirlerim ve isteklerim var işte benim. Yapacak bir şey yok.

Unutmadan söyleyeyim ben arşivci olmak istiyorum, asronot olmaktan vaz geçtim hemde.

Neyse kalın sağlıcakla...
Filmler devam...

Filmler devam...

Daha önceki yazılarımın birisinde unutkanlığımı yenebilmek için notlar aldığımı fakat onları da unuttuğumdan bahsetmiştim. Öyle olmaya devam ediyor bu sebepten dolayıdır ki bloga yazmak istediklerimi yazamıyorum. Bayağı bir birikimim oldu bu konuda ve kendimi inanılmaz tembel hissediyorum. 21 tane film izlemişim bu da demektir ki 21 tane film yazmam gerekiyor bunun haricinde anlatmak istediğim 4 başlık daha var. Fakat hepsini yazmak ve anlatmak konusunda "tembelim" hatta çok tembelim. Bu sebepten dolayıdır ki en iyi filmleri yazmaya karar verdim, ilerleyen vakitlerde puanlama sistemine geçmek de istiyorum. Fakat şimdilik alışkanlıkları bozmaya niyetim yok.

Ben X: Beni paramparça eden filmlerden biriysi, izlemeye karar vermemin sebebi online oyunlarla ilgili konusuydu ve bu yüzden parçalanan bir hayatı anlatmasıydı. Fakat daha sonra işin içine otizim girdi, sonrasında aşk ve asla bitmeyecek bir aşağılanma. Hayattan uzaklaşma, insanlardan ve kendi evrenine çekilme ile sona erdi. Ardından mükemmel bir son, kendimi gördüm bu filmde. Bambaşka bir evrende mutlu ama kimsenin seni anlayamadığı bir şekilde. Olası sonlarımdan birisiydi! Kesinlikle izlenmesi gerektiği kanaatindeyim.

Wristcutters A Love Story: İntihar edenler üzerine kurulmuş buram buram yaratıcılık kokan bir film. Bambaşka bir bakış açısı var, kara mizah ile gülümsetebiliyor aralarda ama bu gülümsemeler bile insanın canını yakıyor. Gerek hikeye kurgusu, gerek sürükleyiciliği, gerekse müzikleri ile izlenmeyi hak eden bir film. Güzel bir son ve etkileyici bir anlatım, bir insan başka ne ister ki.

Ghost Town: Güzel bir komedi filmi, sıradan bir konuya farklı bir bakış açısı yakalanmış. Hayaletlerle ile konuşan bir adamın hikayesi bize hep korkunç olarak gösterildi ama hiç de öyle olmuyormuş. Elbette arkalarda bir yerlerde yatan güzel de bir kurgusu var. Tavsiye ederim. Ben çok keyif aldım.

İzlediklerim arasında beni en çok etkileyenler bu ikisiydi. Bunların haricinde Strictly Sexual, Ghost Rider, My Daughter My Angel, den ratte komma in, Keith, Sisterhood of Traveling Pants gibi güzel vakit geçirmenizi sağlayacak filmlerde izledim. Tavsiye ederim pişman olmazsınız.

Havalar soğudukça hiç bir şey yapmak istemiyorum doğrusu, yazmak bile zor geliyor şu günlerde. Bir sonraki yazımda arşivci olmak istediğimi anlatmak istiyorum. Bakalım zaman neler gösterecek.

Sağlıcakla kalın..

not: Wristcutters A Love Story soundtrackinden bir şarkıyı paylaşmak istedim sizinle. Umarım beğenirsiniz =))

http://www.ktunnel.com/index.php/1010110A/e26c86e7e6a6a852b0c8b1366b8b032b204612d614bc366cc602eeb18edd55a7c2ae1ff3d73978ff18982

Gerçek ve hayal arasındaki ince çizgi

Karmakarışığım son günlerde, gerçek ve hayal arasındaki çizgi artık iyice kaybolmaya başladı. Güldüğüm zamanlar sebepleri sadece ben bilir oldum, herhangi bir var oluş canımı sıkamıyor, istesem bile üzülemiyorum. İki evren arasıda sıkışıp kalmıştım ve bir seçim yapmam gerekiyordu. Sanırım seçim şansım elimden alındı ve ben başka boyutları seçtim. Bu yüzden sanırım sanrılarımın zevk çığlıkları, garipler işte. Fakat hala onların sanrı olduğunun bilincinde olabilmem ihtimallerin devam ettiğini söylüyor. Neyse (bu şekilde kesip atmayı çok seviyorum) asıl anlatmak istediğim bunlar değil. Biraz dün akşamdan ve O'nun geri gelişinden bahsetmek istiyorum. Bilenler bilir O benim hayali sevgilimdir, o benim Hayal'im. Gerçekti, değildi gibi anlamsız tartışmalara asla girmediğim, hayatımı defalarca kurtarmış ve yazmamın tek sebebidir O. Yüzlerce mektup, onlarca hikaye, birkaç roman yazmamı sağlayan sevgilidir O. Gerçek midir? yoksa bir "Hayal" mi? bilemem ama ben yaşadıklarımı bilirim. 5 yıldan beri O'nsuz geçen günlerimin acısını, sadece bir anlığına gördüğümde dünyanın en mutlu insanı olduğumu sadece ben bilirim. Gerçek olamayacak kadar güzel olduğunu, teninin kokusunun en güzel gülleri kıskandırdığını da anlatabilirim ve hatta sadece gözlerinin tasfiriyle dolu romanlar yazabilirim.

Konumuza geri dönmemiz gerekiyor sanırım çünkü dün geceden bahsetmek istiyorum. Kardeşim ve küçük kuzenim film izlemek istediklerinde "My Sassy Girl"ün uygun bir seçim olacağını düşündüm ve ikinci kez izlemeye başladım. Gerçekten çok başarılı bir film, tekrardan tavsiye ederim. İlk seferde çok etkilemişti beni, yalnızlığımı kor demirler edasıyla ruhumun derinliklerine saplamıştı. Tekrar aynısı oldu, şaşırmadım. Ancak bu dünyayla olan bağlarım kopmaya başladığı sırada sol omuzumda bir el hissettim. Omuzumu sıkıca kavramış, ince hafif kemikli bir el. Kokuyu tanıyordum, ısıyı tanıyordum. O parmakları tanıyordum. O gelmişti! Omuzumu bırakmadan sandalyemin arkasına geçti ve diğer eliyle saçlarımla oynamaya başladı. Bir gece rüyamda "ben uyurken saçlarımla oynamayı çok sevdiğini söylemişti" ardından onu yıllarca görmemiştim. Sonrasında bana "sabret" demişti. Ardından omuzumu tutan parmaklarını gevşetti ve kaburgalarıma doğru ilerletti. Parmakları yavaşça derimin altına doğru ilerledi, kaburgalarımı geçerken çektiğim acı inanılmazdı. "Mutluluk böyle bir şey olmalı" diye düşündüm, gülümsedi. O güldüğü zaman ben yeniden doğardım, o güldüğü zaman her hücrem yaşama daha bir sarılırdı. Bilirdim o güldüğü zaman dünyanın bile ömrü uzardı, bilirdim o güldüğü zaman ben kendimi bulurdum. Dudakları boynuma küçük dokunuşlar yapıyordu, ılık nefesini tenimde hissediyordum. Bu aşktı! Gerçek aşk!

Kaburgalarımı geçen parmakları kalbime kadar ulaşmıştı, onu avucunun içine aldı ve sıkmaya başladı. Eğer dudaklarm dudaklarında kilitlenmemiş olsaydı çığlık atardım acıdan ama kalbimin bir süre atmamasının hiç bir sakıncası yoktu benim için. Nefes almamamın da aynı şekilde hiçbir anlamı yoktu artık. Dudaklarında gömülmek istiyordum, bedeninde ölmek istiyordum. Sonra tamamen benden çekilip "sabret" dedi ve gitti. Bu yüzden karmakarışığım işte.

Kardeşim ve kuzenim her zaman olduğu gibi hiç bir şey görmemişti, beklemiyordum da. Başlangıçta söylediğim gibi O benim hayali sevgilimdi. Gerçek yada değil!

Kalın sağlıcakla...

not: Bu sefer O'na dair ilk kitabımın kapağını paylaşmak istedim, hala O'na ulaşmak için bir yol bulamamış olsa da!

not 2: Kapak fotoğafı için babama teşekkür etmeliyim tekrardan daha fazlası için http://photo.net/photos/kerim

not 3: eskiden olsa bu yaşadıklarımı öyküleştir ve kitaba koyardım nedense artık O'nu öyküleştirmek istemiyorum

Sanrılar ve Unutkanlık Üzerine

Son zamanlarda kitaplığımın kenarına küçük sarı kağıtlar yapıştırmak suretiyle notlar alıyorum. Genellikle şunu yap, bunu unutma türünden değilde o an için aklıma gelen bir kaç cümle, bir hikaye kurgusunu okunması oldukça güç bir yazıyla yazıyorum. Unutuyorum çünkü bir çok şeyi, kafamda dolaşan bir sürü zamazingo var, bir konuya odaklanamıyorum bile. Bu yüzden de küçük sarı not kağıtlarını kullanıyorum, "geçmişini düşün ve acı çek" gibi sadistçe notlar bile almışım. Ancak genellikle notları okumayı da unuttuğum için sorun oluşturmuyor pek. "Dragonland, Forever Walking Alone" dinle yazıyor bol miktarda, bu şarkıyı ne zaman kendimi yalnız hissetsem dinliyorum. Bu yüzden de her zaman dinlemek gerekiyor, dinledikçe de acı çekiyorum, acayip keyifli oluyor. Ancak neden böyle şeyler yazdığımı veya ne zaman yazdığımı hatırlamıyorum, sanırım bu da kendime karşı oynadığım başka bir oyun. Seviyorum bu tarz kişilik bölme denemelerimi aslında oldukça da keyifli oluyor. Diğer bir taraftan da geleceğe mektuplar yazıyorum daha doğrusu alternatif bir geleceğe notlar bırakıyorum. Çoğunlukla anlamsız gibi görünse de asla gelmeyecek bir geleceğe bu tarz notlar bırakmak hoşuma gidiyor. Sonrasında zarflayıp, mühürlüyorum onları ve bir yerlere saklıyorum. Nerelere sakladığımı da hatırlamıyorum, bu da her şeyi daha da eğlenceli kılıyor.

Oyun içinde oyun oynuyorum kendimle ve sanal yaşamlar kurgulayıp, onlarda yaşıyorum bu şekilde de anımı kaçırıyor, hep kaybediyorum. Sanrılarımdan kaçmanın en güzel yolu olarak bunu buldum fakat başaramadığım zamanlarda, daha güçlü geliyorlar. Sayıları artıyor sopalar yerlerini kılıçlara ve hançerlere bırakıyor. Bu günlerde sanrılarım sadece ince kılıç ve hançer kullanıyor oysa eskiden çok daha vahşiydiler.

Evet, bu konuları da işlediğime göre not kağıdındaki "sanrılar ve unutkanlık üzerine blog yaz" yazısını çizebilir ve "psikolojik hastalıkları incele" maddesine geçebilirim.

Hadi sağlıcakla kalın..

yolculuklar..


Yolculukları çok severim doğrusu. Uzun yollar gitmeyi, bolca düşünmeyi sonrasında hiç bilmediğin bir yerde oturup koyu bir çay içmeye bayılırım. Ancak en sevdiğim yolcuklar hep içeriye yapılanlardır. Bir kitabın sayfalarına gömülüp yazarı keşfe çıkmak, yeni tanıştığımız birisinin göz bebeklerinden içeriye usulca süzülüp yeni diyarlar keşfetmek çok hoşuma gider. Ancak en zevklisi kendi içimde yaptığım yolculuklar olmuştur, geçmişteki davranışlarımın sebeplerini sorgular bütün o mantıksız davranışların arkasında yatan gizli gerçekleri anlamaya çabalarım.

Bazen ise şarkılarda yolculuk yaparım. Güzel bir arşivim var bu sebepledir ki hiç sıkılmam yolculuklardan. "Gitmek" en sevdiğim uğraştı benim için. Sokaklardan, şehirlerden, insanlardan ama en çok kendimden gitmek! Giderken bir dizi ipucu bırakarak kendimi bulmaya çabalarım. Bir gün korkuyorum asla bulunamayacağım diye ama ecele faydası yoktur diye çok da umursamıyorum. Aylardan beri uzaklardayım kendimden, biraz sessizlik güzel gelir demiştim. Biraz dinlenmeye bedenimin de ihtiyacı vardır diye düşünmüştüm fakat mola zamanı doldu. Sanrılarımın gelişi ve parmaklarımdaki sızı yeniden yaşamam gerektiğini hatırlatıyor. Geri dönmeli ve tekrar kanamalıyım. Hep böyle olmaz mı? Önce düşer sonra tekrar düşmek için tekrar kalkarız. Ancak her seferinde farklı olur düşüşler, bazen kolumuz, bazen ise bacağımızı kırarız. Hepsinin acısı farklıdır ve bu acıdan aldığımız zeklerde. Ben de tekrar düşmek, tekrar yazmak için geri geldim.

Müzikten bahsetmek istiyordum aslında, rastgeleliği ne kadar sevdiğimden ve bu şekilde kendimi nasıl parçaladığımı anlatmak istiyordum. Hatta bu rastgeleliği yakalamak için bütün arşivimi medya oynatıcıma atarak saatlerce rastlantısal olarak dinlediğimi itiraf etmeliydim. Rastlantılara inanırım hayatta on bin civarında şarkı atar ve ritme göre psikolojimi ayarlamaya çabalarım. Bu yüzden Pain of Salvation_ Undertow çalarken uçurumdan atlar yere doğru düşerken aşağıdaki kayalıkları seyrederim. Bedenim havanın sürtünmesi sonucu ısınır ve ardından gelen Iron Maiden_ Aces High ile düşmekten vaz geçip uçmaya başlarım. Kayalara çarpmamam bu noktada rastlantıdır, eğer başka bir şarkı gelse kayalara çarpar, paramparça olabilirim. Sonra toparlanmak için başka bir şarkı gelir, tekrar atlarım. Bazen alevlerin içine dalarım, sıcaklık göz bebeklerimi acıtır ama umursamam ve bir sonraki şarkıya geçerim. Hayatı kurgulamayı bırakmak çok hoşuma gidiyor bazı zamanlarda, çok da keyif alıyorum bu yolculuklardan.

Bir hayalde gömülmek..


Hayat hep beni şaşırtmak, canımı yakmak mümkünse birazda kanımı akıtmak zorunda sanırım. Herşeye eyvallah diyoruz, "kriz var" tamam buna da eyvallah! Ancak bir noktadan sonra hayat bu ılımlı, sessiz benden de sıkılıyor ve bover sen "eyvallahı" diyor. "isyan et sen, isyan gözlerine çok yakışıyor" hadi ordan ya hayat, bırak peşimi. Hayır ben sorunluyum, sen benden de betersin . Bir konuda anlaşalım derim ben "bir şey gösteriyorsan, ver!" .Tamam sapıkça gelebilecek bir cümle ama böyle bir anlaşma istiyorum ben. Bana cenneti gösterip zindanlara hapsetme. Çok zor değil, değil mi?

Sanrıları görmezden geldiğim zamanlarda onlar bile gittiler. Gitmedilerse binbir türlü geyik yaparak kaçırdım. Her gece kırmızı gözler görüp sonrasında popomu dönüp uyudum, umursamadan. "Deli olmadığımı" bola tekrarladım kendime. Fakat olmuyor işte yapamıyorum. Ben ne kadar kaçmaya çalışsam da hayat peşimi bırakmıyor. Düşünsene be blog dün O'nu tekrardan gördüm! Düşünsene ya, yıllar sonra tekrar gördüm. Beynimin bana oynadığı bir oyundur dese de insanlar buna inanmak çok güç gerçekten. Araba biraz daha yavaş gitse veya kapıyı açıp atladığımda ölmeyeceğimi bilsem atlardım. Gerçekten de atlardım, belki amacı buydu bilemiyorum ama neden canımı yakmak istesin ki? Düşünsene blog atlasam ve bir şekilde canlı kalabilsem -100 km ile giderken pek mümkün değil ama- ve O'nu gördüğüm yere gittiğimde orda olmayacak. Yanından geçtikten sonra başımı çevirerek O'na bakmaya devam ettim. Gözlerini gördüm, o güzel yeşil gözlerini! O karanlıkta zümrütleri kıskandıracak şekilde parlayan yeşil gözlerini. O cennetten kovulma gülümsemesini hissettim tekrardan. Yüzünün her kıvrımında ölmek istedim blog. O'nda gömülmek istedim! Ancak her zaman ki gibi O bir hayal edasıyla kayboldu, bense gerçeğin bok çukuruna kafa üstü düştüm.

Zor zamanlar blog, anlaşılmayı beklemekten vazgeçeli uzun zaman oldu. Hayattan bir şeyler beklemekten vaz geçelide oldukça uzun zaman oldu. Ancak yine de zor zamanlar, inan bana çok zor zamanlar. Bir hayale platonik aşığım ben, elden ne gelir!

"Eee, hayat anlaşmamıza var mısın? Yok musun?"
Notebook

Notebook

Bir film ne kadar güzel olabilir ki? Bir film insanı nasıl mahvedebilir? Zannetmiyorum ki "Notebook" yönetmeni bilincimde dolaşan düşünceleri tahmin edebilsin. Çok daha iyilerini izlediğimi söylemeliyim, filmin kurgusunu en başından beri tahmin ettiğimi de eklemeliyim. Gerçeği söylemek gerekirse sonunu bildiğim bir filmdi. "Sonsuza kadar mutlu yaşadılar" evet, ben biliyorum. Söylemeye gerek yok, devamlı tekrarlamaya da gerek yok. Ancak öyle saniyeler vardı ki içinde paramparça oldum.

Hikaye bir not defterine yazılmış bir aşk hikayesi üzerinden anlatılıyor ve belirli aralıklarla okunma zamanına dönüyor, yani günümüze. Titanik'e benzeyen bir anlatım söz konusu bu noktada. Ancak günümüzde gelişen olaylara derinlik katılmış, anlatım kesiliyor ve başka bir gün devam ediyor. Arada gelişen olaylarda cabası. Klasik bir zengin kız ve fakir ama gururlu erkek hikayesi yazılı not defterine. Kızın ailesinin baskıcı olması, çocuktan ayırması sonrasında çocuğun askere gitmesi ve gelmesi de eklenmelidir. Tabi kız ayrıldıktan sonra çocuğun ona bir yıl boyunca her gün için bir mektup yazması ve kötü kalpli annenin bunları kıza vermemesi de tanıdık gelebilir. Sonra kız yeni birisini bulur, zengin ve duygusuz birisinin evlenme teklifini kabul eder. Buraya kadar çok sıradan bir hikaye, arkaplanında çok yaratıcı olduğu söylenemez. Ancak filmin tamamını anlatmak istemiyorum. Hikaye bu noktadan öyle bir dönüş yapıyor ve o kadar başarılı bir sonla bitiyor ki! Ben bu satırları yazmak zorunda kalıyorum. Bir insan sevdiği için neler yapabilir? Ne kadar dayanabilir onu görüp ona dokunamazken? Günler, aylar, yıllar belki bir ömür! İzlenmesi gereken bir film, en azından ideal ilişki mükemmel evlilik üzerine sorunları olan izlemeli derim. Sonra hayatımızı ne şekilde heba ettiğimiz sorgulamalı, kendimizi suçlamalıyız. Eski bir şarkı açmalı eğer imkan varsa bir kadeh kırmızı şarap almalı ve yavaşça içmeliyiz.

Hepsi benim suçumdu belki, daha öncede yazmıştım ya hani "dokunduğum her gül kurudu diye" öyle de oldu. Bu yüzden güller haram ya bana. Ben kadehimi yalnızlığa kaldırdım ama umarım sizin daha güzel şeyleriniz vardır.

Kalın sağlıcakla...

can sıkıntısı, bilgisayarla konuşmak ve film türleri



Bu akşam birkaç konudan bahsetmek istiyorum size. Öncelikli olarak iletişim kurmaktan, bilgisayarla konuşmak ve internet sitelerine sövmekten bahsedeceğim. Sonrasında gördüğüm bir kaç film konseptini anlatıp, hangi amaçlara hizmet edeceğini açıklaycağım. En son olarak can sıkıntısının insana neler yaptırabileceğini sizin anlamanızı bekleyeceğim. Anlaşmamızı ve şartlarımızı da ortaya koyduktan sonra başlayabiliriz.

1) İletişim kurmak insanoğlunun en büyük becerilerinden birisidir. Kimimiz fazla, kimimiz ise az iletişim kurarız. "Geveze" veya "sessiz" derler ama sonuçta bu temel ihtiyaçlarımızdandır. Affedersizin Maslow'a göre sosyal ihtiyaçlar arasına giriyor, sonuçta yemek, barınmak ve yaşamak temel ihtiyaçlarımızı oluşturuyor. Neden bu konudan bahsediyorum hemen açıklayayım, şu sıralar gölgelerle, duvarlarla, Ragıp ve Rıfkı gibi hayali dostlarla konuşmanın da ötesine geçmiş bulunuyorum. Bilgisayarımla konuşmak! Sohbet etmek, veya herhangi bir sayfayı kapamasını istemek de oluyor bazen ama uzun sohbetleri çok keyifli. Nasıl veya neden başladı bilemiyorum ama her şey Google da arama yaparken "sevgili google amca bana ... hakkında bilgi bulabilir misin?" yazmamla başladı. Saolsun google amcada istediğim bilgileri buldu, bu şekilde muhabbet de iyice ilerledi. Bugün nette dolaşırken, firefox'um istemediğim bir sekmeyi kapattı kendiliğinden. Çok mutlu oldum, demekki ilişkimizde ilerlemeler var. İnsanı mutlu ediyor tabi bu şekilde küçük oyunlar ama Rıfkı ve Ragıp da böyle başlamıştı. Sonra uykusuz gecelerimde sırdaşım olup çıktılar. Bugün windowsun temasını değiştirdim, uygun arkaplan ve sonra firefoxu da ayarladım onlara göre. Saatler harcadım aslında bu işler için, madem sohbet ediyoruz biraz da ona bakmak gerek değilmi? Evdekiler ise onlarla mı yoksa bilgisayarla mı konuştuğumu anlayamıyorlar. Çok keyifli oluyor "anne bi saniye, bilgisayarla konuşuyorum" demek çok eğlenceli. Bir o kadar da acıklı aslında ama pek de umursamıyorum, biz mutluyuz halimizden :))

2) Son zamanlarda fazlasıyla film izlediğim sanırım blog kayıtlarıma bakarak anlaşılabilir. Bu yüzden tekrarlamak istemiyorum. Anlatmak istediğim bu filmlerin hangi kitlelere hitap ettiği yönünde. Bakalım neler bulabilmişim.

a) param da var, efektim de bol türünde filmler: genel olarak Hollywood filmleri dediğimiz, büyük bütçeli, sanatsal boyutu parçalanan araba sayısından ölçülen filmler: Büyük bir ego tatmini var bu tarz filmlerde, param da bol efektimde diyor adamlar ve her yerde patlayan arabalar, düşen uçaklar vs görüyoruz. Tüketici de bunlara bayıldığı için gişe rekorları kırılıyor vs.

b) çok güzel senaryom var ama efekte param yok cinsinden filmler: Bu tarz filmler genellikle birkaç sahnesi çekilmemiş filmlerdir bunu hikaye kurgusu içindeki boşluklardan anlayabiliyoruz. "bu film eksik be" gibi bir cümlenin ağzınızdan çıkmasına sebep olurlar. Genellikle macera filmi ise duygusal sahneler, drama ise bir kaç hareketli sahne çıkartılmıştır.

c) bir film yaparım kimse anlamaz, efekte koyarım kimse görmez cinsinden anlaşılmaz filmler: Bu tarz filmlerde ise amaç anlaşılamamaktır ve eleştirilerin karşısında "modern sanat bu kardeşim" demektir. Genellikle insanı düşündüren, afallatan filmlerdir ama işin garip yanı ise sebeplerin var olmamasıdır.

d) Senaryom çok kısıtlı bu yüzden her sahneyi en az 1 dk daha uzatalım böylece uzun bir filmimiz olur diye düşünen filmler: Genellikle daha düşük bütçeli filmlerde karşımıza çıkıyor, bir sahnenin gereğinden uzun olmasından anlıyorsuz bu türü. Eğer evde izliyorsak biraz ileriye alarak, yok sinemadaysak da başka şeylerle ilgilenerek bu açığı gidermeye çalışırız.

e) korku filmi olayım da sabahın köründe genç çiftler beni izlemeye gelsin çünkü diğer yerler kapalı diye düşünen filmler: Fazla açıklamaya gerek yok amaç belli, hedef müşteri kitlesi belli. Sanatsal özelliklerin var olmadığı, genellikle bir kaç gerilim efekti ile hedef kitlesinin yakınlaşmasına sebep olan filmler.

f) ben asla bir film olamam bu yüzden başka filmlerle dalga geçeyim ki kimse beni ciddiye almasın diye düşünen günümüzün en kolpa film çeşitleri: her filmle dalga geçen, bir iki yarı çıplak bayan veya yetişkin fimleriyle ünlü bir kaç oyuncu ile kadrosunu güçlendirirler. Senaryoları gişede güzel para basmış filmlerin sahne başına birkaç cümlesinin değiştirilmesiyle yazılır. Espiriler genellikle belden aşağı veya ayak bileklerinden yukarıdadır. Özellikle bir kahramanın beceriksizliği vurgulanarak izleyiciye sunulur.

g) amerikadaki gençlik varya, off off, siz yaşamıyorsunuz kardeşim, burda bir hatunlar var felsefesini benimseyen filmler: İlk örnekleri güzel ve eğlenceli olmasına rağmen, ergenlik çağındaki gençlerin hormonları üzerinden komedi yapmaktan ötede bir şey değillerdir. Özellikle amerika dışındaki gençlerin beyinlerinin yıkanması ve ağızlarının sularının akıtılması amacını taşırlar. Her geçen gün artmalarına karşın ilgide azalma görülmemektedir pek. Sanatsal hiç bir boyutları yoktur, ergenliğe yeni girmiş bir gencin beyni nasıl çalışıyorsa onlar da öyledir.

h) konu kalmadı, içine kötü bir şeyler koyalım sonra bir de gece çekelim ki ucuz olsun ve mekan kirası vermemek için ormanda geçsin şeklinde ilerleyen fimler: Başka bir değişle artık hiç de korkunç olmayan korku filmleri bu kategoriye girer. Zombiler ve hayaletler başlıca konuları oluştururlar. Başlarda güzel olmalarına karşın "amannn yine mi zombi, yak sen onu, yak. vampir mi kazık sapla, kazık" şeklinde izleyicide bağışıklık uyandırmışlardır.

ı) belirli bir obje etrafında kaç çeşit fantazi yapılabileceğini düşünmüş ve bunları izleyici ile paylaşmak isteyen filmler: testere,matkap, vidanjör (güzel fikirmiş), kazma, ağaç motoru gibi gündelik hayatımızda sıklıkla karşımıza çıkan objeleri ve bolca kadavra kullanırlar. İkincil bir amaç da insan anatomisini, iç organlarını izleyiciye tanıtarak bilgilendirici bir görev almaktır. Lise biyoloji dersinde izlettirilirse, herkesin çok iyi notlar alacağı düşünmekteyim.

i) çizgi romanı, çizgi filmi çocukların gönlünde taht kurmuş süper kahramanların bir de filmlerini yapıp, daha çok kazanalım, hep kazalım diyen fimler: Günümüz gişe filmlerinin çoğunluğunu oluştururlar ama kazanmak hep kazanmaktır.

daha uzayıp gidebilecek bir liste bu ama şimdilik ara vermek istiyorum müsadenizle.

3) Merak etmeyin bu madde en kısa olanı. "Can sıkıntısı insana yukardaki gibi bir yazı yazdırabiliyor" :=)))

Hadi kalın sağlıcakla...

Hayat, filmler ve yalnızlık üzerine




Başlık yazmayı sevmiyorum hala, gereksiz uğraş işte. Bende bu yazıda anlatmak istediğim üç kavramı sıraladım güzelde oldu sanırım. Hayat pek bir değişiklik olmadan ilerliyor, düşüyor ve yine düşüyorum. Bu aşamada aklıma eski bir şiirimden bir dize geliyor, gülümsüyor ve devam ediyorum "Söylesene şehir neden çıkışı yok çukurlarının?". İnsan yalnızlığını en çok düşerken hissedermiş, hiç bir kaya parçasına tutunamadığında anlarmış kaderin cilvesini. Sonra eskilerden bir şarkı söyler, acı bir kahve içer ve yalnızlıkla olan sevişmesine devam eder. Gün gelir film izler, gün gelir "sevgili blog -eskiden günlükler vardı, hey gidi günler hey- bil bakalım bugün ne oldu..." şeklinde sohbet eder gölgelerle, gün gelirde sadece yazdığı başlığı tamamlasın diye bir yazıyı uzatıp gider. Oysa tek istediği birkaç film eleştirisi yazmaktı. =))

Gelelim filmlere, günde 2 veya 3 film izleyerek geçiyor ömrüm. Bazılarını gerçekten beğensemde, bazıları da gerçekten çok kötü. Bakalım yakın zamanda neler izlemişim.

My Sassy Girl: Yanlış hatırlamıyorsam bir Kore filminden uyarlama olarak çekilmiş ama nette araştırırken orjinalinin çok daha iyi olduğunu okumuştum. Bir zaman onu da izlemek istiyorum. İzlemeden önce "başka bir sıkıcı romantik komedi" filmi dedim ama yanılmamı sağladı film. Özellikle son bölüm gerçekten etkileyiciydi. "Keşke gerçekte böyle olsa" dediğim içimi acıtan, melankolik bir kaç nefes almamı sağlayan güzel bir bitişi de vardı. İzlenmesi gereken bir film.

Memento: Mükemmel bir kurgu, harika bir anlatım. "Kısa süreli hafızası"olmayan birisinin nasıl yaşaya-maya-cağını anlatıyor. Düşündüren, düşündürürken de güldürmekle uğraşmayan çok kaliteli bir film. İlk 100 film listeme girebilecek kalitede.

Hancock: Güzel bir anti-kahraman karakteri var ancak hikayenin önü biraz kısıtlanmış gibime geldi. Daha yaratıcı ve güzel sahneler olabilirdi, kurguya katkısı olacak bir çok detay eklenebilirdi ama sanırım yönetmen ihtiyaç duymamış. Eğlenceli bir Holywood filmiydi, fazlasını beklemeye de gerek yok.

Science of Sleep: "Eternal Sunshine of a spotless mind" filminin yönetmeninin elleriden çıkmış bir film. İsmi itibariyle izlememe sebep oluşturan, gerçek ve rüya arasında durmaksızın gidip gelen bir film. Başroldeki karakter ikisinin ayrımını yapamıyor ve kesinlikle çok farklı, güzel bir film ortaya çıkıyor. Anlatım tekniklerini oldukça başarılı buldum, zaten rüya kavramıyla beni filmi izlemeden yakalamıştı. Değişik bir tat bıraktı bende.

Scent of a Woman: Kesinlikle muhteşem derecesinde etkileyici. Al Pacino'nun mükemmel oyunculuğu da cabası. İzleyin izlettirin.

The Tracey Fragments: İşte farklı bir film daha, anlatım dilini çok beğendim. Tek görüntü ve tek anlatım yerine aynı anda karelerde farkı açılardan yansıtmak, farklı bakışlar katmak gerçekten çok hoşuma gitti. Bunun haricinde hikayenin anlatış sırası da tekdüze olmadığı için izleyiciyi zorlayan bir film. Ben çok beğendim.

Jane Austen Book Club: Bu seferde isimdeki "kitap kulübü" ibaresi izlememi sağladı. Her ne kadar Jane Austen okumasamda izlerken keyif aldım. Üniversitede kitap tartıştığımız günler aklıma geldi, nostaji yaptım. Filmde keyifliydi, güzeldi.

Meet Dave: Eddie Murphy uzaylı gemisi rolünde karşımıza çıkıyor. Çok yaratıcı bir fikirdi, minyatür uzaylıların insan şeklinde bir uzay gemisi ile gelmeleri ile dünyaya gelmeleri güzeldi. Fakat sanırım bütçenin azlığından dolayı filmi kısa tutmak istemişler ve anlatılması gerekenleri anlatmamışlardı. Keyifli bir filmdi ama izledikten sonra "eksik bu film" dedim.

Cube: İzlerken hep keyif aldığım bir filmdir, hatta bi ara acaba diğer odalarda nasıl tuzaklar olabilir diye bolca düşünmüştüm. Tekrar izledim, hala keyifliydi.

Bunun haricinde Virgin Terrority, Epic Movie, Young People Fucking, Stargate The Ark gibi hiç bir yaratıcılığı olmayan, izlerken bolca sıkıldığım filmlerde izledim. Virgin Terrority aralarında en başarılısıydı ama ayrı bir başlık açılmasını da hak etmiyordu. Bolca güzel abla vardı bu sebeple izlenebilir.

Başka filmlerde izledim ama gerisi pek de mühim değildi, hala izleyecek 38 adet film mevcut. Ben izledikçe devam ederim anlatmaya.

Sağlıcakla kalın..

İnsanı şaşırtmak için vardır hayat...



Bayramın son günü pek bir keyifsizdim şu günlerde, istediklerim pek gerçekleşmiyordu. Ruhum bedenime dar gelmeye başlamıştı, bilirim huyunu. Ne zaman gitmek istese bana uzak diyarları, farklı boyutları gösterir ve bu dünyayla olan bağlarımı koparmaya çalışırdı. Bu günlerde öyle geçiyor, yeniden sanrılar başlıyor ardından kırmızı gözler beni çağırıyor çareyi gölgelerle ettiğim sohbetlerde arıyorum. Bu süreç tekrardan başlamış, uzaklardan gelen çığlıkların seni beni çağırır olmuştu. Alıştığımdan mıdır yoksa yorgunluğumdan mıdır bilemem pek umursamadım bu sefer. Onlarda "ne halin varsa gör" şeklinde rahat bıraktılar ama böyle zamanlarda hançerlerin dostluğuna alışmış olduğum için herşeyi daha da zora sokmuştum. Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü yirmi dört yıllık hayatımda iki kere deneyimlediğim bir olay bu gün tekrarladı. Amacım ilki bir ay kadar önce ikincisi ise bugün olan bu deneyimi paylaşmak. Bu yüzden sanrılarımdan, kabuslarımdan ve sessizliklerimden daha fazla bahsetmek istemiyorum. Hele Sen'sizliklerden bahsetmeye kalkarsam bu yazıyı bitirmeye gücüm yetmez ağlarım, ki bilirsin bunu yapamam.

Bir ay kadar önce: Hava ılıktı, kapalıydı. Rüzgar serin esiyor insanın içini üşütüyordu. Bu tür havaları hiç sevmem garip bir karanlıkları vardır. Evden çıktığımda yürümek istiyordum ve tepeye doğru tırmanmaya başladım. Uzun zamandır da çıkmamıştım yukarılara. Yukarıya çıkana kadar gölgelerle yaptığım savaştan bahsetmek istemiyorum ama yorulmuştum. Özellikle çok sevgili hastalığım astım onu unutmama izin vermemişti. Güneş tek sıra çamların arkasında kalmış, gri bulutların arkasına sığınmıştı. Uzunca bir süre boyunca güneşin yüzünü göstermesini bekledim boşuna. Uzakta İstanbulun siluetini görürdüm eskiden, Levent civarı gökdelenler Beykoz'dan bile gözükürdü. Eski evim, sorunları tekrar hatırladım, kamburum giderek belirginleşti. Dedemin rahatsızlığı geldi aklıma, zamanı durdurmak istedim ve dizlerimin üstüne çöküp dua etmeye başladım. "Aldığım şu kesin soluğa bile şükürler olsun" dedim, "hayat herşeye rağmen güzel" diye de ekledim ama gerisini hatırlamıyorum. Elbette birçok şey söylemişimdir ama çok da önemi yoktu. Ayağa kalktığımda bulutlar bir parça aralanmıştı ve güneş o aralıktan kendisini gösteriyordu. Ve o güneş ışığı sadece benim üstüme düşüyor, sadece beni ısıtıyordu. Bir anda içime büyük bir huzur çökmüştü, kuru olan gözlerim ıslandı yavaşça. Ayağa kalkım sırtım dik geri döndüm. Çok garipti aslında, olaylar çok garipti. Dönüşte ne gölgelerden nede sanrılardan eser yoktu. Ve o döndüğümde yayınevinden göreşelim cevabını almıştım. Allah'ın varlığından bir kes daha emin olmuştum.

Bugün, gün batarken: İçimdeki sıkıntıdan, ruhumun parçalanmasından bahsetmiştim zaten girişte bu yüzden tekrar etmek istemiyorum. Tekrardan tırmanmaya başladım, geçen bir aydaki en büyük değişiklik dedemin kaybıydı. Nefesim daha yolun başlarında kötüleşti pek de umursamadım, zorluklara bu kadar kolay boyun eğmeyecektim ve devam ettim. Tepeye ulaştığımda bu sefer gökyüzü açıktı ve güneş tam karşımdaydı. Dua etmeya başladım bir süre hayatı sorguladıktan sonra. Benzer bir huzur kapladı içimi ve eve döndüm. Nefesim için Ventolin aldım bu seferde babamın fotoğrafları ile ilgili bir gelişme olmuştu. Bir takvimde basılması için yetersiz bir miktar önermişlerdi daha doğrusu hakaret bile sayılabilirdi. Yeterli olmadığını belirtmiştik ve ben geldiğimde cevap gelmişti, çok daha yüksek bir teklif getirmişti adam. O kadar ihtiyacımız vardı ki, babamın bir cümlesi her şeyi açıklıyordu aslında bu yazıyı da o cümlenin hatırına yazdım "Yüce yarabbim, tam da süper düşmüşken yardım ediyorsun." Kesinlikle böyle yapıyor =))

Böyle olaylarda bana ayakta kalmak için sebepler veriyor, hacıyatmaz gibi :)

Hadi kalın sağlıcakla...


"Nerede o eski bayramlar?"



Öncelikle mübarek kurban bayramınızın niec hayırlara vesile olmasını diliyorum. Umarım kültürümüzün unutulmadığı, yozlaştırılmadığı nice bayramlara tanıklık edebiliriz. Dilerim ki gelecek hepimiz için çok güzel olur.

Bayramları severim bize bir çok akrabamız gelir, gelenlerin bir çoğuna değer veririm iyi insanlardır. Bakklavalar yapılır tatlılar, çikolatalar bizim ev pek bir kalabalık olur severim de bu kalabalığı. "Nerede o eski bayramlar" ile başlayan cümlelere bayılır, bolca söylerim. Ben hiçbir yere gitmem malum dedem en büyük herkes bize gelir. Ramazan bayramında bi günde 45 misafir görmüşlüğüm vardır, çok keyifliydi. Ancak bu bayram pek keyifli değilim, baklava yemedim gibi bir şey. Geçmişimden gelen gölgeler, kendi ellerimle gömdüğüm sanrılarım pek peşimi bırakmıyor. Neden şimdi ortaya çıkıyorlar, neden dün değil neden yarın değil de şimdi? Cevapsız sorularıma sürekli olarak yenileri ekleniyor, yenileri eklendikçe de ben daha da silikleşiyorum hayattan. Eski yazılarımı okuyor, eski şarkıları dinliyorum, eskiden kalma kokuları hatırlıyorum. Hayatıma kim girmişse bir an konaklıyor bilincimde, bütün güzel anlar geçiyor gözlerimin önünden. Bilincim oyun oynamak istiyor yeniden, eh bende izin verdim bir süre eğlensin, mutlu olsun. Şimdiden kaçıp geçmişe veya yarına saklanmak kolaydır hep, bırakıyorum da bu sefer kolaya kaçsın bilincim.

Eski yazılar, kayıp mektuplar, küçük hediyeler.. Bir çoğu bende olmasa da hepsini bir bir hatırlıyorum, hüzünler, mutluluklar hepsi damarlarımda dolaşıyor. Elbette bir yandan da bu güne tutunmaya çabalıyorum. Hatalarım vardı elbette ama ben sadece yardımcı olmak istemiştim hayatıma kim girdiyse. Bir süre sonra bana ihtiyaçları kalmadığında ise gittim bunu kimse anlamadı ama bu yüzden vardım ben. Hayatlarındaki eksiklikleri bir süreliğine ben tamamladım. Geçici bir görevdi benimkisi, sonrasında anlaşamamaya başladık, hakaret etmek yerine gitmeyi tercih ettim. Fırtınada güvenli bir sığınaktım, güvenli durgun bir limandım ama güneş çıkınca insanlar gitmeyi tercih etti. Hoşçakal dedim sadece sonra başka bir yere taşındım, sahip olduklarımı hep yanımda götürdüm. İz bırakmamaya çabaladıkça da derin yaralar açtım. Bir çokları kanımın ısısını asla bilemediler, bir çoğu içinse sadece geçici bir besindim. Herşeyi bildim ama görebildiğim geleceği değiştirmek için de çok çaba sarf ettim. Olmadı yapamadım ama pes etmedim uğraşmaktan. Faydam olsun dedim, öyküler anlattım, masallar yazdım, tekil doğruların anlamsızlığı açıkladım hep. Ancak hep kalabilmeyi düşledim, olmadı! Geçmişe küfretmek alışkanlığım değildi, anlaşılamadım. Anlaşıldıysam da artık bir önemi yoktu. Sonrasında yoluma devam ettim, "yalnızlık benim alın yazım" dedim ve bugündeyim! Aslında biraz dünde, biraz da yarındayım. Aslında ben başka bir diyardayım, hep de orda kaldım. İki dünya arasında sıkışıp hiçbirinden vaz geçmedim. İkisi farklı yönlere uzaklaştığında ise ben çaresiz kaldım. Ve şimdideyim! Kendime rağmen bugündeyim.

Bu bayram sessiz geçiyor, pek kimse gelmedi sanırım kriz bayramları da vurdu. Sanırım kriz insanlığında ırzına geçti! Sanırım maskelerimiz bizi ele geçirdi! Ne dersiniz?

not: senin sesin olmadan bayramlar geçmiyor be dedeciğim, çok özlüyorum seni! Huzur içinde uyu!
not: Bu mükemmel resmin ve dostluğun için tekrardan teşekkür etmek istedim Shalafi.

"Yalnızlık" başka bir başlık olabilir miydi acaba?



Hayatı anlamlandırmaya çabalarken yine elime yüzüme bulaştırdım. Ruhumun dikişleri attı, yaptığım bütün yamalar parçalandı ve ben yeniden neye sahip olduğumu bilemeden kala kaldım. Sanki derim parçalanmış, kemiklerim kırılmış gibi hissediyorum veya sadece yalnızlık soluduğum hava oluyor. Pek de farklı değiller sanırım, insan hatıralarıyla yanlışlarıyla ve yanılgılarıyla yüzleştikçe hep böyle oluyormuş, her defasında daha kuvvetli. "ama o yarayla işim bitmişti benim, hani sen kabuk bağlamıştın!" diye düşünürken o da kanamaya başlıyor işte. Acılar katlanarak artıyor, alışmış olmamız gerekir diye düşünüyoruz ama insan alışamıyor işte. Belki sadece kabullenemiyor. Hadi bir deneme yapalım ve tekrarlayalım, "ben yalnızım, yanımda kaç tane suretin olduğu, dün gece kiminle birlikte olduğum, telefonda kiminle konuştuğum ve elbette kiminle uyuduğum çok da önemli değil. Ben de herkes kadar yalnızım! Kabullenmek istemesem de bu satırları okurken kendimize ne kadar gülsek ve dalga geçsek de, böyle." En azından ben bunu derinliklerimde hissediyor, biliyor ve söylüyorum. "ahh şu şarkılar da olmasa!"

Yazmak istediğim başka şeyler vardı elbette ama ah şu şarkılar, insana soluduğu havayı, kabullendiği acıları bile unuttururuyor. Unutmak ne de kolay değil mi zaten bu yüzden çok severiz unutmayı. Bir noktada defterleri atıp yenilerini yazmaya çalışırız tarihin tozlu sayfalarına -"tarihin sayfaları neden tozludur?" sorusunu sorup devam edelim"- Eh istediğimiz gibi olmaz asla, pek de mümkün değildir. Bir şarkı da, bir kokuda veya sadece bir gün batımında köşe bucak kaçtığımız hayaletlerle yüzleşiriz. Sonra mı, başka yalanlar ve başka kaçışlar. Asla bitmeyecek bir döngüden bahsediyorum oysa her kaçışı kahkalarla tasarlıyoruz. Ne kadar da güzel değil mi, yavaşça yalancı kahkahalara geliyoruz ama bu da konumun dışında yaratıcılığınızı kullanın devamı için.

Bu akşam ki, yarın ki ve yazdığım süre boyunca anlatılarımın temel kurgusu olacak "yalnızlığa" geri dönelim hep beraber. İsteyen bu noktada ayrılabilir, sorun değil! Zaten asla okunmayacağını hesaba katarak yazıyoruz hep, bu yüzdendir kelimelerimin boynu büküklüğü. Bu yüzdendir çığlıklarımın sessizliği. "yalnızlık" daha fazla söze gerek var mı acaba, ne dersiniz?

Hiç bir şeyi olmayan bir adamın kaybedeceği tek şey nedir? Güzel bir soru sanırım, bütün gün boş durmadım cevabını düşündüm, sanırım yarın ve sonraki günlerimi bu konuya ayırabilirim. Şimdilik elimde pek bir şey yok ama "kaybedilecek tek şeyin "hiçbir şey" olması gerekiyor. İnsan o mükemmel hiç bir şeyini de kaybederse ne olur acaba? Acaba insan o kusursuz yalnızlığında kendisini de kaybederse ne olur? Çok soru sorduğumun farkındayım ama ne yapayım cevaplara ulaşmanın yolu sorulardan geçer ancak sorular arayan bir adam için bu yöntem çok daha doğru.

Daha çok yazasım var aslında ama olmuyor işte. Ben kuytu bir geceye sığınmaya gidiyorum, sessizliğin ritminde dans etmeye gidiyorum. Çok anlaşılamadım hayat tarafından, inanlar hep yaban gördü maskelerimi. Ancak bazen bu mutluluğun tek yolu oluyor değer verdiklerimize, sonuçta kim yalnızlığıma ortak olmaya çabaladıkça hep yıkıldı. Bu yüzdendir çekip gidişlerim, insanlar anlasa da anlamasa da! Sadece yazmak geldi içimden.

Ben "yalnızım" diyebiliyorum sonuçta. Hadi hoşçakalın ve umarım yanılıyorumdur. En azından sizin mutluluğunuz için ben yanılmayı kabul ederim..

Hoşçakalın...

Boşa geçen zaman...




İnsan kriz döneminde iş aramaya çabaladıkça dibe batıyormuş önce bunu öğrendim. "şey kriz var biz eleman çıkarıyoruz" evet evet bende böyle diyordum zaten, kriz var! Neyse anlatmak istediklerim bunlar değil ama insan kendisiyle başbaşa kaldıkça konuşmayı unutuyor. Konuşmadıkça hayalleri kayboluyor, kendi kendine saplıyor hançerleri ve düşünemez, hayal kuramaz aslında yazamaz oluyor. Hele benim gibi yazılarında nefes alan bir adam için çok zor geçiyor günler. Sanırım sistem "dur kardeşim, seni çok aykırı gördük." diyerek seni kırmaya çalışıyor, küçük parçalara bölüp tekrardan bir sen yaratmak istiyor belki. Sen olmayan bir sen! "Oysa benim hayallerim vardı" diyorsun "biz sana haber vereceğiz" cevabı geliyor. Saygı duyuyorum elbette ancak benim hayallerim var.

Bu geçen zamanda animeler izledim, oyun oynadım ve şu sıralar film izliyorum. Beğendiğim animeleri, oyunları ve filmleri tanıtayım da eğer birisi bu satırları okursa bir gün faydam olmuş olur, mutlu olurum.

Animeler:
Code Geass lelouch of rebellion: İzlediğim en müthiş animelerden birisi kesinlikle ezber bozuyor
Evangelion: Kendi türünde bir baş yapıt, duygular mekanik dünya ile iç içe geçmiş durumda. Karamsarlık ve hayat korkusu çok başarılı bir şekilde anlatılmış. Özellikle son bölümler inanılmaz.
Claymore: Çok güzel bir anime daha ancak bitişi beni tatmin edemedi, anlatılacak koca bir dünya varken neden bıraktılar anlamadım ama tavsiye ederim.
Elfen Lied: Mükemmel

Oyun olarak derim, Shadows of Undertide ve yanında Hordes of Underdark. Mükemmel üçlü :)

Filmler:
V for Vendetta: ben yaşıyorum diyen herkesin izlemesi gereken bir film, gerek konusu, isyanı, anlattıklarıyla ben buyum dedim bir çok kez.
Lost in Translation: Yalnızlık, kelimelerde kaybolmak, yalnızlıktan kaçışı bulup kapının eşiğinden geri dönmek. Hayat peşimizi bırakmıyor. Çok beğenmiştim, çok güzeldi.
Mirrormask: Nail Gaiman ve Dave Mckean isimleri sanırım bu filmi izlememin nedenidir. Nail Gaiman'ın mükemmel hikaye örgüsüne Dave'in mükemmel tasarımları eklenince ortaya çok farklı bir film çıkıyor. Anlatım tarzı, efekleri ve hikaye örgüsüyle izlenmeye değer.
Requirem for a Dream: Hayallerin, düşlerin nasıl kaybolduğunu güzel bir biçimde anlatmış. Hayatın derinliklerinde ilerleyen bir kurgusu var.
The Air i Breathe: Hayatın 4 köşe taşını yani 4 duyguyu anlatmış film. Bu duyguların veriliş biçimi ve aktarılması çok başarılıydı. İzlenmesi gerek, farklı bir tat arayanlar için.
How To Lose Friends And Alienate People: İzlememin sebebi Kristen Dunst ve Megan Fox tu elbette ama çok eğlenceli bir film izledim. Holywood'un o şaşalı dünyasına güzel bir gönderme.
Feast of Love: Aşkı anlatan harika bir film, kesinlikle bildiğimiz aşk filmleri gibi sıkıcı değil. İzlenmesi gerekir
Max Payne: Oyunu çok daha keyifliydi, Mona ablamız daha güzel olabilirdi ama izledikten sonra pişman olmadım. Keyifliydi.
The Dark Knight: Joker abimiz olmasaydı kötü bir film derdim ama joker abimiz sağolsun bütün bir filmi kurtardı. Popülarizmi sevmediğimden dolayı geçan hafta izledim. Joker abimiz tek başına götürmüş filmi, batman amca ise kötüydü. Zaten bir yerlerde okuduğum kadarıyla yakın zaman içerisinde DC batman serisini sonlandıracakmış. Eh her güzel şeyin bir sonu vardır =))
The Other Boleyn Girl: Güzeldi izlenmeye değer
Snow Angels: Yazımı değiştirmeme sebep olacak kadar güzel bir film izledim 5 dk kadar önce. İnanılmazdı, izlenmeli ve yaşamımızı tekrardan sorgulamalıyız. Hatalarımızı görmeli, sonuçlarını düşünmeliyiz. Hayat devam ediyor bunu da unutmamalıyız her ne olursa olsun.

Aslında bir çok film anime ve oyun daha var fakat bunlar şu anda aklıma gelen ve bende iz bırakmış olanlar. Yazmak, yaşamak istiyorum artık. Yaşamak, solumak, uyanmak bu karanlık geceden. Evet, benim hayallerim var ve onlara ulaşabilecek gücüm. Direnmeye devam o halde, evet haklısınız kriz var!

Oğuz Marangoz

Nikahta keramet vardır!


Garip şeyler oluyor hayatımda, iki hafta önce dedem vefat etti. Yıkıldık ailecek, ağla(ya)madım her zaman olduğu gibi, dik durmak insanların morallerini düzeltmem gerekiyordu. Eh en güzelinden yaptık tabi elimizden gelenleri. Ölenle ölünmüyor tabi, hayat devam ediyor vs vs.. "Huzur içinde uyu dedecim, mekanın cennet olsun"

Hayatın neler getirdiğini, neler götürürken ayakta kalmamız için neler yaptığından bahsetmek istedim biraz. Geçen hafta bi yayıneviyle konuştum telefonda olumlu cevap aldım hatta, gel konuşalım dediler tamam dedim haftaya görüşürüz(yani bu hafta. İşte bu haftada onlarla konuştum. Fakat bu haberi anneme verince ağlarken gülmeye başladı, köydeki herkes de aynı şekilde mutlu oldu. Hayat devam ediyor tabi biz her ne kadar durdurmak, saatlerce ağlamak istesek de o devam ediyor. Ya yeni bir şeyler veriyor, ya da bir şeyler götürüyor bizden.

İşte çarşamba günü yayınevine gittim, sıcak insanlar 3 saat falan sohbet ettik. Kriz var dedik kim neden kitap alsın hem bu zamanda kitap çıkarılmaz, 2009 da daha ayrıntılı konuşalım dedik bu konuları. Şartlar uygun olunca yayınlarız, güzel ve verimli bir sohbetti. Türk kızlarının sorunlu olduğu düşünen birisiyle daha karşılaştım vs..

Gelelim bugüne küçük amcamın düğünü vardı, giydik elbiselerimizi gelin arabası ne olcak nasıl gidilcek, traş olalım berbere gidelim fotoğraf çekelim derken bir de baktık nikah salonundayız. Herkes giymiş takımları, saçlar jöleli. "evet" "evet" dediler alkışladık. Sonrasında bana nikah şekerlerini dağıtma görevi düştü kabul ediyorum çok kutsal bir görevdi. Bi tane daha ver diye elini uzatmış gözlerini kocaman açmış küçük çocuklarla doluydu, işte orda da iş bitti. Haydi yemek yiyelim dedik. Büyük Çamlıcada bi lokanta, orda da güzel vakit geçirdik yemekler harikaydı. Tabi yine bolca "abi işler nasıl?" "kriz var koçum ya!" "kriz" 40 yıl öncede varmış hala var, ve bu gidişle var olmaya devam edecek. Eh herşeyle yaşamaya alışıyoruz, krizle de yaşamaya alışalım. Neyse amcam evlendi bütün gözler kuzene döndü o da evlenir bir seneyi bulmaz ve bütün ailenin ilgisi bana dönecek. Artık kaçabildiğimiz kadar kaçmaya devam.

Öyle yada böyle hayat devam ediyor, kayıplarımız var, büyük kayıplarımız, geceleri gözlerimin dolmasına sebep olan, içimde buruk bir acı ve asla dinmeyecek bir özlemi de beraberinde getiren bir kayıp. Diğer bir taraftan da hayata tutunmamızı sağlayan bir çok şey de var; evlilikler, mutluluklar bizde kalanlarla yetinebilmek işte kendimizi avutuyoruz işte. Hayat devam ediyor içinde biz olsak da olmasak da. Bir durmak istesek de istemesek de...

*Huzur içinde yat dedeciğim, mekanın cennet olsun.

Oğuz Marangoz
Farklı anlatılarım olacak bu gece

Farklı anlatılarım olacak bu gece

Farklı anlatılarım olacak bu gece, büyük ihtimalle duyduğunuzda umursamayacaksınız. Bazılarınız son cümleye kadar dayanamayacak. Amacım sadece anlatmak, yanlışları, pişmanlıkları ve elbette anlamsızlıkları açıklamak.

Şimdi her şeye en başından başlayalım..

Birisi bir kızı sevmişti, hani o da erkeği sevdiğini söylüyordu ya. Anlatımın orta yeri burası gerisinde farklı insanlar ve aynı kelimeler var ve sonrasında yeniden farklı insanlar ve aynı kelimeler. Bunun neresi anlatılmaya değer diyebilirsiniz, anlayışla karşılarım. Peki ya kelimeler, bir gece ansızın gelip boğazına yapışmazlar mı sizin? Hani olur ya bir gün sizden köşe bucak saklanmaz mı?

Birisi ayrılır ve sonrasında diğerinin bir parçasını öldürdüğünü söyler. Hepimiz söylemişizdir, “kalbimi kırdı” gibi cümleler sarf ederiz, “Bana yalan söyledi”. Elbette söylemiştir, zaten hayatın kendisi yalan. Ancak her şey karşılıklıdır yani öldüren ve ölen vardır bazen iki kişi bir silah kullanır veya benim çok sevdiğim kabzası olmayan hançerler vardır. Yeminler edilir karşılıklı ve ihanetler karanlık köşelere yerleşir.

Sonra bütün bu olanların aksine birisi çıkar birisinin karşısına. Farklı olur o işte diğerlerinden. Bir hırsız bir şey çaldığında ona ait bir şeyi de geride bırakır, “onurunu”. Benzer bir şekilde birisi başka birinin kalbini parçalayıp bir kısmını çaldıysa diğeri de ondan bir şey çalmıştır. Yani yama kalpler kalır geriye!

Ancak o beklenen farklı olan için fazla günahkâr sayılır yaşananlar. Kelimeler usulca damarları keser sırasıyla, o boşa harcanan “özel” sözcükler geri gelmez işte. Sonra o gider. Geriye ne kalır bilir misiniz? Yapayalnız bir ömür!

Benden son bir söz size; “siz, siz olun kelimeleri kirletmeyin çünkü onları temizleyecek hiçbir şey yok şu dünyada. Her ne kadar bazı reklamlar kirlenmek güzeldir dese de!”

Biraz zaman geçsin ve devam edelim burada “öteki” üzerine birkaç cümle yazayım. Her gün uzun bir yolcuğun parçası oluyoruz aslında. Benim ki de öyle her sabah kalk Beykoz, Üsküdar arası sonra geri gel. Uzun bir yolculuk hele kimseyi tanımıyorsanız, Allah’tan dolmuşlar hızlı da yol çabuk bitiyor. İşte bir gün eve dönüş yolundayım, dolmuşlar 2.5 Ytl alıyor bu hızlı yalnızlığın karşılığında. Bilirsiniz işte herkes parasını öne uzatır ve varsa para üstünü alır.

Cam kenarlarını çok severim en azından uyuma imkânı verir insana ama o gün cam kenarları kapılmıştı. Ne yapalım diyerek yerime oturdum. Sonra yanıma birisi oturdu; çok güzel değildi en baştan söylemek gerekirse. Ona baktığımda içimde bir şeyler de kopmadı, kafatasıma herhangi bir kurşun saplanmadı. Her şey normaldi anlayacağınız üzere. Sonra dolmuş harekete başladı, bozuk param olmadığı için bütün çıkardım. Şansa bakın ki onda ise metal vardı. Avucunu açtı ve parasını bana uzattı, büyük kolaylık oluyordu bu şekilde. Ben iki kişi diyecek ve uzatacaktım. Hani birbirimizi tanıyormuş gibi, sonra teşekkür edecek ve farklı yönlere bakacaktık yeniden. İşte ben ne diyeceğimi bilemedim, “iki kişi” mi demeliydim yoksa “iki tane uzatır mısınız?” ama ben onu tanımıyordum “iki kişi ama birbirimizi tanımıyoruz, tanışma ihtimalimiz de yok pek. Bu yüzden ayrı alın siz.” Normalde pek konuşmayı sevmem ama çenem düşmüştü, sanırım bir saniye falan bolca gevezelik yaptım. Duydu mu bilemiyorum, belki de duymuştur. “İki kişi” desem, “ben seni tanımıyorum terbiyesiz” diyerek bağırma hakkına sahipti. Tek kelime bile söyleyemezdim onun karşısında.

Bir süre bakıştık, gözlerinin rengi mi yoksa yüzündeki ufak gülümseme miydi beni etkileyen bilemiyorum ama kasılıp kalmıştım. Belki onu tanısaydım “iki kişi” diyebilirdim, belki “iki kişi” deseydim onu tanıyabilirdim ama biz “ötekiydik” birbirimize. Biz “ötekiydik” dünyaya.

Bir soru ile bitirelim “ Biz aynı topraklarda yaşarken birbirimizden bu kadar ayrı kalmamızın sebebi nedir? Neden biz biriz diyemiyoruz, damarlarımızda aynı kan dolaşsa bile?” Sadece merak ettim işte.

Kelimeler boğazımı sıkıyor son zamanlarda, size de oluyor mu arada sırada?

Oğuz Marangoz

Hatıralar bu günkü yalnızlığın çıkış noktasını oluştursun ama elbette her zaman olduğu gibi yaralardan ölçüyoruz yalanların derecesini. Bir şeyleri mutlaka ölçmemiz gerekir ya hani, yalanları da ölçelim bu cümle bitene kadar, sonra boyutu ömürleri aşanları anlatalım. Sanki hepsi farklıymış gibi, yalanları gümüş tepside sunalım aperatif niyetine. Varsın böyle olsun aslında, en azından geçmişe bakıp bir şeyler kaldı diyebiliriz.

Çocukken de çok farklı değildir hani, ne zaman dizlerimizde güzel yaralar oluşsa koparıp kanamasını seyrederdik. Sonra o yaralar giderek büyür ve yıllar sonraya bile işaretler bırakır ve bizde yaşlandıkça yara izlerimizle övünürüz. Geçmiş yara izleridir bir bakıma ama övünemediğimiz yaralar ne olacak? Hani boyutlarını ölçemediğimiz yalanlar?

Eğer yaralarımızla övünüyorsak sebepleri nelerdir merak ediyorum. Hani “bir kız vardı, ne yalanlar söylemiş” veya “şerefsizin biri çıktı o herif ama biliyordum böyle olacağını” denir mesela sonrasında “olsun vurdum tekmeyi gitti!” deriz sanki yalanlar bize değil de başkasına söylenmiştir. Hatta övünürüz bazen uğradığımız durak sayısından, kötüdür gerçekten. Hani bazı şeyler söyleriz sonra “böyle olacağını biliyordum” deriz mesela.

Yaralarla övünmek pek inandırıcı gelmiyor bana ama hayat da bunu öğütlüyor işte. Güzel günler değil de kötüleri hatırlanır ya gerçekler değil yalanlar akılda kalır. Paramparça olan gururdan mıdır bilinmez ama yaraları çok normal karşılarız, düştükten sonra saatlerce ağlamayan bir çocuk varmış gibi!

Sahi eğer yaralar canımızı yakmıyorsa, ne anlamı kalır ki yaşamanın?

Bugün başka bir konuyu benzer bir anlatım kullanarak aktaracağım “Parçalar”. Geçenlerde oynattığım oyundaki bir karakter bu satırları yazmamı sağladı. Oyuncak bir bebek çalınan parçalarını arıyordu, aslında bir zamanlar insan olan oyuncak bir bebek. Sonrasında kaybolan parçaları yüzünden insanlığını kaybetmişti ve en sonunda eksik parçalarını kaçırdığı insanlardan temin ediyordu. İnsanlıktan çıktığını söylemiştim zaten. Canlandırırken büyük zevk aldığım bir karakterdi ama beni düşüncelere sürükledi işte.

Hepimizin bir şeyleri çalındı, parçalara ayrılıp sürüklendik bir yerden başka bir yere doğru ve parçalarımız dört bir yanına dağıldı hayatın. Biz ise aynı oyuncak bebeğin yaptığını yapıp başkalarından çaldık kayıplarımızı veya çalmaya çalıştık. Başarılı olabildik mi, inanmıyorum! Sadece insan kavramını yitirdik yavaşça, çalınan umudumuzu geri alabilmek için başkalarının umutlarından beslendik. Hazin bir sonla biten aşkları başkalarının ilişkilerini bitirerek tamamlamaya çabaladık sadece kaybettiğimiz “aşk” kavramını yeniden tadabilmek için. Oyuncak bebek’e benzedikçe onun yaptıklarını da yapıyoruz. Sonrasında ise etrafımız yavaşça plastik bebeklerle doluyor, insanlık kavramı ise içler acısı durumda.

Soru ile bitirmek gelenek olsun yazıları,

“Sizce insanı insan yapan şey nedir?” Biraz da bunu düşünelim, ne dersiniz?

Uzun zamandır yazmıyordum buraya ancak daha fazla dayanamadım yine benzer bir konudan yani insanlardan bahsedeceğim size ama bu sefer farklı bir açıdan bakacağız. Bugün anlaşılabilme korkusunu irdelemek istiyorum. Hani daha önce mutlaka bahsetmişimdir insan gariptir diye eğer söylemediysem bu ilk olsun. İnsan gariptir işte bir taraftan kimse beni anlamıyor diye yakınırken diğer taraftan da insanların bizi anlayamaması için çabalar dururuz.

Sebepler her zaman vardır kişinin kendini saklamasında ama garip işte! Düşünsenize kişi dışarıdan çok kendisiyle konuşur bolca gevezelik yapar, kendisini belli etmemek için kaçar. Sebep olarak çekilen acılar örnek gösterilebilir ama bu ne kadar yeterli gelebilir? Büyük bir tartışma konusu!

Bazen de iki insan arasında uçurumlar olur, kelimelerin arasında sessizlikler ve pişmanlıklar yaşar. Gözler her şeyi anlatır derler ama bazen gözler bile yalan söylemeye zorlanır veya sadece kişi gerçekliği değiştirmeye çabalıyordur.

İlk olarak unutur, unutabilmek için de susar, sanırım bu yüzdendir derin sessizlikler. Bazen de konuşur hiç durmaksızın sadece içindekileri bastırabilmek için konuşur çünkü iç ses hep can yakar aynı dışarıdan gelen sesler gibi.

Sanırım insanlar anlaşılabilmek için yanıp tutuşurken anlaşılamamak için çabalar. Bence bu noktada tek bir soru var o da katilimizin kim olmasını istediğimizle alakalı “kendimiz mi? yoksa başkaları mı?”

Elbette pek sorulmayan ikinci bir soru daha var biraz cesaret gerektiriyor ama sormalı ve bu yazıyı bitirmeliyim “ Peki ya o başkaları katil değilse?”

Oğuz Marangoz

Sensizlikte kanar bütün satırlar..


Sensizlikte kanar bütün satırlar..

Yazmak anlatmak istediğim öyle çok şey var ki hayalim, ah bir bilsen! İstediklerini yapmaya hayatıma devam etmeye çalışıyorum, gerçekten bunu yapabileceğime inandın mı? Seni ilk gördüğüm yerde geçiyor ömrüm, seni düşünmek, seni yaşamak. Anlıyorsundur umarım. Yanımda olsan da ayaklarına kapansam, yanımda olsan da saatlerce yakarsam! Ne kadar uzağımdasın onu bile bilmiyorum söyle ne yapmalıyım. Sensiz geçen gecelerin hesabını kime sormalıyım, söyle kim suçlu?

Yüzsüz dolaşıyorum sokaklarda, sessizce ağlıyorum. Kim bilir? Belki, elbet… Taşıdığım umutlar sana dair olduğu sürece hayalim, ben ne yapayım bu satırlarda. Mülteciyim… Senden uzakta bir garibim. Güçlü olmalıyım haklısın, istediklerin için elimden geleni yapıyorum ama söyle lütfen senden başka kimi sevebilir bu gönül. Senden başka kim tutar ellerimden. Söyle hayalim lütfen söyle.

Gel düşünelim biraz beraberce, kaç ömür daha beklememiz gerek. Sadece bir zaman söyle gün, ay, yıl fark etmez sadece umuduma biraz güç ver. Kitabın hala sana ulaşma yolunda ilerliyor, bir yol bulmam lazım hayal. Seni sana anlatabilmeliyim, ellerinden tutup yanıma çekmeliyim. Gerçek olmalısın artık, hayalim, umudum. Başka sıfatlar var elbette gereksiz kullanıp kirlettiğim, sana layık olmayan.

Evi olmayan bir garip yolcuyum şimdi.

Bazı hayatların boşa yaşanmışlığını anlatan hikâyeler vardı ve hikâyelerden yoksun geçip giden ömürler. Bazı hikâyeler vardı, satırlarda hep yarım kalan. Bazı yazarlar vardı elbette ayak izi bırakmadan giderlerdi hayattan, sessizce.

Hani yükler vardır ya hayatta, taşıyamazsın sırtında büyür, yüreğinden hiç eksik olmaz. Anlaşılamıyorum dimi onca şey söyleyip onca şey yaşadıktan sonra kapını araştırıyorum yeniden. Kızma lütfen bana, yokluğun en büyük çaresizlik. Yelkensiz bir gemi gibi, akıntı nereye sürüklerse.

Yüreğime kar yağıyor, üşüyorum yatağımda. Kendimdeyim, ayaktayım da istediğin gibi. Zor ama çok zor! Bil istedim sadece, yokluğunun nelere kadir olduğu bil. Sayfaya bakıp da hiçbir şey yazamamanın nasıl bir şey olduğu anlatmam gerekiyor. İşte benim acizliğim! Yazmayı en çok istediğim hikâyelerin yakınından bile geçemiyor kalemim. Üşüyorum, kâğıdı kalemi yakasım geliyor bazen, bütün ağaçları kesip çölleştirmek istiyorum hayatı. Bir tek zamandan ne ölçüde nefret ettiğimi biliyorum, yanlış anlama “sensiz geçen her zaman” ruhumun karanlığı. Rüyalarıma konuk ol bu gece. lütfen gel..

“bir varmış bir yokmuş” aynı Senin gibi, bir varsın bir yok. Aynı benim gibi bir var bir yok. Yazdıkça, okudukça seni hissetmek canımı yakıyor, sensizlik geziniyor damarlarımda. Seni hatırlamak bile ömürler götürüyor ama ben gözlerin hariç hiçbir şey bilmiyorum. Alkolü bıraktım, şarap içmiyorum daha fazla. Hem sensiz nasıl doldururum kadehimi dimi sevgili. Ah boşu boşuna kullandığım şu sıfatlar, bilgisayarımı açıp seni her okuduğum da canım yanıyor. Zaten eski defterlere bakamaz oldum, kapağını açtığımda öykülerimin telefonum çalsa, arayan da sen olsan. Bir evren uzağındayım desen, beklesem sabırla.

İşte yine tükeniyor kelimelerim, anlayamıyorum sevgili! Neden içinde seni barındırmayan öyküler anlatabilirken, sana gelince neden tükensin cümlelerim. Belki layığını bulamıyorumdur, belki ama belki senin olmadığın gibi seni anlatacak kelimeler de bulunmamıştır tarihte ama ya varsan ve ben o tek dizeyi bulduğumda karşıma çıkacaksan. ”boşuna bir çaba” diyor bütün dış sesler, boşuna bir yaşam ama sen yaşamalısın diyorsun, “bensiz yaşamalısın”! Sensiz gülmemi istiyorsun sevgili, sensiz üzülmememi istiyorsun!

Birisini hiç bulmadan kaybetmek nedir bilir misin? Yaşamak nedir böyle zamanlar da bilir misin sevgili? Yoksa sende göçüp gittin mi umutlardan?

Sahi nerde, hangi yalnızlıkta kayıpsın?

Çok konuşuyorum yeniden haklısın ama sessizlik sensizliğin tamamlayanı işte. İkisini de istemiyorum biliyorsun ama isteklerimiz neleri değiştirebildi şimdiye kadar.

Hoşça kal sevgili, hoşça kal Hayal…

01.02.2008

lucian..

Aradan sekiz sensiz gün geçmesine rağmen bende değişen hiçbir şey yok sevgili. Hala aynı yerde aynı zamandayım, geceleri uyuyamıyorum adını sayıklamaktan. Belki gölgeni tekrardan görebilirim diye saatlerce bekliyorum. Sonra sesler duyuyorum, senin sesin veya kendimle konuşuyorum o saatlerde. Senin yokluğunda sessizlik tek ses oluyor işte, başımı hangi yöne çevirsem de yaşam hep aynı. Anlık mutluluklar uzun süreli acıları iç ceplerinde saklıyor hep. Hayat buymuş demek, dinlediğimiz o güzel masallarda olduğu gibi değilmiş aslında. Biz kuklalarız sevgili, kukla oynatmaktan anlamayanların kuklaları.

Cümlelerim bitiyor yeniden, oysa öyle çok şey var ki anlatmak istediğim. Senin yokluğunda bile hala bir umut var içinde, zaman zaman sönmeye yüz tutsa da mum bitene kadarmış bütün aydınlıklar. Özlüyorum, seninle geçirebileceğim zamanları arıyorum takvimlerde ama sen hangi zamanda benimlesin onu bile bilemiyorum. Gözlerimi kapadığımda seni bulamıyorum, düşlerimde köşe bucak arıyorum seni. Yoksa düşlerimden de mi göçtün sevgili, umutlarımdan da mı gittin?

Gitmem gerek şimdi, yazacağım kelimelerin yokluğundan değil aslında yaşamamı istediğin hayatın boşluğundan gidiyorum. Sevgili seni hiç unutmadım, hayatıma kim girdiyse senin gölgende yaşadı. Lütfen kızma bana, hiç kimse senin gibi olamaz biliyorsun.

Hoşça kal sevgili, hoşça kal ve lütfen bu gece konuk ol düşlerime…

Söyle kim suçlu?

lucian

08.02.2008

Bir hafta geçti aradan, her gün sana sayfalarca yazmak istesem de engel oldum kendime işte. Bazen susmayı seçeriz, kelimelerden bile kaçarız uzunca bir süre. Cümleler bana Seni vermiyorsa eğer susmak gerekir değil mi? Zamanı anlamsız işlere ayırmak, bolca uyumak belki ama hiçbiri bana seni vaat etmiyor. Yazamıyorum sevgili, biraz da yaşayamıyorum son günlerde. Zaman çok hızlı geçiyor, buna da anlam veremiyorum ya neyse. Belki Sensiz günlerimin bir çırpıda geçmesi daha iyidir düşünsene bir süre sonra aklımda sen hariç pek de bir şey kalmaz. Merak etme ayaktayım hala, aynı söz verdiğim gibi.

Hava soğuk, kar yağıyor hafiften. Biz hiç karda el ele yürümedik dimi sevgili, biz hiç karda yuvarlanmadık saatlerce. Ellerin çabuk üşürdü senin, ruhumu sen ısıtırdın ama bunların hiçbiri olmadı dimi sevgili? Ben hiç elini tutmadım, yeşil gözlerini hiç görmedim. Güneş hiç doğmadı dimi bizim için? Yoksa bunlar birer kâbus mu, yani ben hiç sensiz olmadım dimi sevgili? Yanımdan hiç ayrılmadın!

Gözlerimizin içine bakardık uzun saatlerce, sonra tek kelime bile konuşmaz başımı omzuna yaslardım. Yokluğunda duvarlar hep canımı acıttı, hangi duvara yaslansam o anda yıkıldı. Altında kaldım enkazların, kimse gelmedi yardımıma. Bir sen vardın, bir sen yoktun. Aynı masallar gibi sevgili bir varmış bir yokmuş..

16.02.2008

Oğuz Marangoz

Yavaşça sokuldum yanına, sen uyanma diye, sen görme diye sevgili. Sen bilme diye, bir düş gibi hayatından çıkmayayım diye. Sessizce yürüdüm ahşap parkelerde, yavaşça adım adım. Sonra sen kıpırdamaya başladın, uyandırabilir miydim ben seni. Sonra bir rüzgâr esti ve ben gittim, hayatına girmeye cesaretim var mıydı benim?

Ertesi gece odana geldiğimde gözlerin açıktı, yaklaşamadım bile, kokunu öyle özlemişim ki! Geri dönmek her zaman zordur sevgili, hele seni görüp, dokunmadan dönmek! Hele seni ne kadar sevdiğimi söyleyemeden dönmek! Sessizliği hep pelerin niyetine giydim. Sensizlik ayaklarımda prangalar oldu ve ben yürümeyi unuttum.

Her gece ama istinasız her gece, kapını çaldım yıllarca. Kaç sabah kapının önünde uyukladım, sonra boynu bükük martılar gibi gittim? Gitmek zordur sevgili, her gece gideceğini bilerek kapına kadar gelip, hiçbir şey olmamış gibi geri dönmek. Hele ki senden gitmek!

Senden gidip gerçekle yüzleşmek, işte en zoru da buydu sevgili. Sensiz bir hayata nasıl gerçek derim ben, bir süre kapında yatmadım evet. Pencerelerine siyah perdeler çekilmiş, kapın en az 3 kere kilitli. Oysa ben sadece görmek, sadece sevmek istemiştim.

Üşüyorum sevgili, ne kadar kalın giyinirsem giyineyim. Hayatımda ne olursa olsun üşümeme engel olamadı işte. Bir sen vardın, kapını çaldığımda açmadın. Bir sen vardır, yalvarsam da duyamadın.

Zaten bir sen vardın…

Oğuz Marangoz.. 18.02.2008

Yitik bir gün doğdu sensizliğime yeniden, ne ben zevk alabildim gördüklerimden ne de hayat. Yavaşça eriyorum, bir suçlu yok elbette ama hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden. Lütfen kızma, ne olur yapma bunu. Zor zamanlar insanlar için vardır o halde zorda kalana üzülmemek de gerekir. Sonuçta her güçlük sonundaki güzelliği anlatabilmek için vardır ve bana da katlanmak düşüyor ama bir şikâyetim olduğu söylenemez.

Sensiz geçen koca bir ömre katlanmak. Yazamıyorum şu günlerde bir mektupların var o kadar fazlasında gözüm yok zaten. Bilmiyorum hangi güzelliktesin, burada havalar soğuk üşüyorum. Anlıyorsun değil mi sevgilim? Anlıyorsun dimi bir tanem, canım benim..

Keşke yanımda olsan da tekrar görebilsem seni. Keşke hiç gitmesen, olmadı rüyalarıma konuk olsan ama gelsen yanıma. Sessizce gelsen, hani seni beklemediğim bir an olsa o zaman gel diyeceğim ama kusura bakma sevgilim ama öyle bir zamana hiç tanıklık etmedim. Hayat gelip geçiyor, bir mola verdik yol devam edecek.

Mola da olmazsan, sonrasında bulurum seni veya sen beni bulursun. Nasıl bulabilirim hiçbir fikrim yok ama olsun. Bu arada kitabın için hala haber gelmedi, bekliyorum boşuna ama emin ol bir yolunu bulacağım her şeyin. Sadece güven bana, buna ihtiyacım var.

Başka bir zamanda görüşmek üzere, acaba bir gün bu satırları okuyabilecek misin? Karamsar olmamalıyım sevgilim, sonra okurken gözlerinin ıslanmasını istemem elbette.

Görüşmek üzere,

Oğuz Marangoz, 22.02.08 15:33

İki gün daha geçti yazmayacağım diyorum ama olmuyor işte, yazmazsam eğer eksik kalıyorum. Belki bir parçam tamamlanır diye sevgili, belki çıkıp gelirsin diye dumanlardan. Küçük bir umut işte, küçük bir kelimenin beraberinde taşıdığı ufak bir umut. Sahi başka ne kaldı ki senden bana, biraz gözyaşı, yastığımın üzerinde biraz sülfür ve sol avucumda başlangıcı olmayan bir iz.

Bahar kapıda, havalar ısınıyor yavaşça. Eski günlerde olduğu gibi ısıtmıyor ama güneş, rüzgarlar alıp götüremiyor yalnızlığı. Algımın önünde garip bir pus var, görsem işitmiyorum, işitsem hissedemiyorum. Yavaşça yatağıma uzanıp bekliyorum, sensizliğin içinde barındırdığı her acıyı tadıyorum. Neden bilmiyorum ama içinde sen olduğun sürece sensizlik mutlu ediyor beni. Merak etme sevgili küskün değilim hayata, sadece kırgınım biraz.

Anlıyorsun değil mi sevgili? Hiç seni görmemiş olsam ben olamazdım, seni bulamayınca da eksik kalıyorum, sahi repliklerim mi karışıyor? Nedendir anlamıyorum? Bir elmanın iki yarısıyız ama bıçak ortadan bölünce o elmayı, nasıl birleşebiliriz bilemiyorum. O lanet çeliğin izi kalacak boyunlarımızda.

Hala ayaktayım merak etme sakın sadece bugün hava karanlık biraz. Geçen hafta kar yağıyordu aslında üşümüyordum, ama şimdi çok soğuk. Beni benden alan çaresizlikten başka bir şey değil zaten, merak etme alışırım. Nede olsa sadece basit bir insanım değil mi?

Ben şimdi gitmeliyim sevgili. Sadece gölgen yanımda kalmaya devam etsin. Fazlasında gözüm yok..

Oğuz Marangoz, 24.02.2008 14.06

Havalar ısınmaya devam ediyor ama yalancı bahar deniyor haberlerde. Yalanın yer almadığı bir yer var mı diye merak ediyorum aslında, öyle bir yer olsa neye benzerdi? Yalancı bahar, ikiyüzlü yaz! Yoksa evrende insanlara mı ayak uyduruyor ne dersin sevgili? Neden böyle bir giriş yaptım bilemiyorum ama elbet bir yerlere bağlanır satırlarım.

Belki yorgunluktandır her şey. Gerçeği söylemek gerekirse dün gece uyumadım, uyuyamadım değil uyumadım işte. O saatler süren karanlığı görmek istemiyorum daha fazla. Lütfen sevgili kızma bana, yorgunluğum hayattan dolayı değil ki uyuduğumda geçsin. Yaşlanıyorum galiba hiçbir şey yapmak istemiyorum şu günlerde. Bahar gelmiş, komik bir yalan sadece.

Ben her ne kadar içime kapansam da sevgili, hayat buna ne kadar izin verir tartışma konusu. Evimden çıkacağım yeniden, uzun yollar aşıp, akşam geri geleceğim. Değişen şey ne olacak biliyor musun? Sensizlik biraz daha çökecek omuzlarıma sonra kamburum biraz daha büyüyecek. Gölgem yeniden kanamaya başlayacak ama dudaklarından ne bir kelime duyacağım ne de..

Merak etme toparlarım kendimi, zaten yeşil gözlerini hayal ettiğim süre boyunca aksi ne kadar mümkün? Hadi üzülme, yalanları sevmiyorum ondandır hüznüm endişelenme. Sahi her nerdeysen oralarda yalanlar yoktur şimdi, beni de alsan yanına! Güzel olurdu değil mi?

Olmuyor ama ben ne kadar yakarsam, ne kadar yalvarsam, ne kadar arzulasam bazı gerçekler asla değişmiyor işte. Ben mutlu olamıyor, sensiz yapamıyorum ama sen unut beni! Satırlarım nasıl olsa ulaşamaz sana, eksikliğimin farkına varmazsın belki beni hatırlamazsın. Mutlu ol sevgili, hayalini sakın benden ama sen umutlu kal. Belki o bir gün asla gelmeyecek, belki asla gerçek olamayacaksın.

Zaten sana layık olamayacak kadar günahkârım, yalvarmam bir işe yaramaz. Şimdi gidiyorum, Satırlardan bir süre mülteci yaşamak istiyorum. Söz verdiğim gibi hayatıma devam etmem gerek! Sensiz hayat ne anlama geliyorsa, bir duble daha ondan!

Hoşça kal..

Oğuz Marangoz..

Garip bir gün bugün sevgilim, üstüme sinen hüzün bu satırları yazmaya zorladı beni. Olmuyor işte, yazmadan olmuyor hayat. Sana yazmayı bıraktığımda bütün kelimelerim terk etti beni, çırılçıplak kaldım. Olmuyor işte, olmuyor! Yapamıyorum! İçinde Seni barındırmayan bir güne bile tahammül edemiyorum.

Tekrar buradayım işte, aradan aylar hatta yıllar geçti ben madalyonun bu yüzünde yıprandım yavaşça. Yıprandık belki bilemiyorum. Hayat garip be sevgili! İnsanlar, sokaklar, şehir çok garip. Onları da anlayamıyorum ya önemli değil aslında. İnan ki denedim, şu hayata tutunmayı çok denedim ama olmadı. Bu ev, bu yaşam, bu hatıralarla yapamıyorum.

Ve artık gidiyorum! Nereye ve nasıl bilmiyorum ama sadece gitmek istiyorum bu şehirden, belki çok uzaklara. Başıboş bir yolcuyum şimdi, rüzgâr nereye sürüklerse artık. Sana ulaşamıyorum, denemediğim kaç yol kaldı bilemiyorum. Satırlardan, öykülerden, insanlardan! Bir Senden gidemiyorum işte! sakın pişman olduğumu düşünme sevgili. Bu bizim kaderimizmiş, böyle yazılmış, böyle çizilmiş.

Sen bu şehirde olabilirsin diye bazı mektuplarımı bırakıyorum ardımda. Hiçbir sevgi boşlukla sallandırılmalı değil mi sevgili? Hiçbiri! Belki bir gün sana ulaşabilirler diye ümit ediyorum. Zaten eğer burada değilsen, izlerini takip etmek için gidiyorum. Keşke yürürken ardında ayak izlerin kalsaydı ama önemli değil artık.

Şimdi izninle gittim!

Hoşça kal.

Oğuz Marangoz…

Find Us On Facebook