Mutlu yıllar herkese :D


2009 bitiyor dostlar. Ben hala geçen günlere, kayıplarıma üzülüyorum 2010 a sevinmek yerine. Neyse bunları anlatmayacağım yeni yıl huysuzluğum başlamadan önce sizin için güzel dilekler dileyip yeni yıl kutlamalarından geçmişlerini silen insanlara olan eleştirilerimi yazmayacağım =))

Herkese 2010 yılının hayırlı olmasını, bol mutluluk (eğer para ile gelcekse para, aşk ile gelcekse aşk, sağlık ile gelcekse sağlık), bolca huzur sonra yüzünüzde açan kocaman ama kocaman gülümsemeler getirmesini diliyorum. Dilerim bu sene "her şey gönlünüzce olsun" sözü gerçek olur ve gönlünüz nasılsa o şekilde yaşarsınız. Dilerim ki her şey gönlünüz gibi olur. Acı çektirirseniz acı çekersiniz misliyle, mutlu ederseniz de mutlu olursunuz misliyle [ohhh yaa )=) ] :D Dilerim 2010 güzel bir yıl olur sizin için ben 2009 a üzülüyorum bir taraftan zamanı gelince 2010 a da üzülürüm :D

Eh sevgili okuyucularım mutlu yıllar sana ve tüm sevdiklerine =))

Ayrılığın son günlerinde aşk...

Aralık ayının son günleri düşlenilenin aksine güneşli geçiyordu. Hava sıcaktı sahte ilkbahar günleri gibi, sevmiyorum mevsimlerin bile yalancı olmasını. Ayrılık ayıdır Aralık, ağaçlar son kalan yapraklarına insanlar son kalan sevdiklerine veda eder. Güneş daha az görünür bu ayda. Eğer bir gün gidecek, ayrılacaksa dünyadan bu Aralık ayında olabilirdi ancak. Terk edişlerin mevsiminde yalnızlık ayı. Yalnızlık ayıdır Ocak. Herkes kendi kabuğuna çekilir bu ayda. Ayrılanlar sıcak evlerinde soğuk yalnızlıklarıyla yüzleşir. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir aydır Ocak. Şubat ise sevgililer gününü barındırır yalanları da barındırdığı gibi. Sahte aşkların ayıdır şubat, yalan gülümsemelerin günleridir. O kadar yalan barındırır ki için bu yüzden kısadır diğerlerine göre. Evren bile şaşırırmış normalmiş gibi söylenen yalanların büyüklüğüne.

Hikayemiz ne Ocak ta ne de Şubat ta geçiyordu. Ne sonbaharda, yaprakların döküldüğü, ayrılıkların başladığı mevsimde de geçmiyordu. Son baharın bitiminde başlayıp aralığın son günlerine kadar devam eden mevsimlere rağmen yaşayan bir aşktı hikayede anlatılan. Aynı ağaçtan düşmekten korkmak yerine diğerinin daha uzun süre yaşaması için çabalayan bir aşktı hikayenin kahramanı. Fırtınaların ortasında ağaçlara değil ama birbirlerine tutunan yaprakların hikayesiydi bu. Düşmemek için değil ama aynı yere düşmek için dua eden çiftlerin masalıydı.

Yılın ilk karının yağmasından haftalar önceydi. O zamanlar melekler daha yer yüzüne inmek için sabırsızlanmıyorlardı. Ağaçları çıplak bırakan rüzgarların vaktinde ayrı yönlerde seyreden iki yolcu. Ayrı yerlerden gelip ayrı yerlere gidecek olan kişi. Rastlaşmalarına kader dedi bir çok kişi, rastlantı dediler ama onlar hiç bir şey söyleyemedi. Birisi yanlış otobüse binmiş ve yanlış bir durakta inmişti diğeri ise yanlış kişilere adresi sormuştu. Belki onların tanışmaları erkeği yanlış otobüse, kızı ise yanlış adrese yönlendirenlerdi. O gün ikisi de gitmek istedikleri yere gidememişti. O gün karşılaşmamışlardı zaten, aynı caddenin farklı taraflarında yürümüş ama birbirlerini fark etmemişlerdi. Bu yüzden o gün ikisi de yanlış yöne gitmişlerdi.

Ertesi gün aynı otobüs garında, aynı zamanda kalkacak iki otobüsü aynı yerde beklerken de karşılaşmamışlardı. O gün orada birbirlerini görmemelerinin tek mantıklı açıklaması kaderle alakalıydı. Ancak bunu ikisi de kabul etmek istememişti onlara hatırlatıldığında. iki ayrı yaprak aynı ağaçtan kopmuş, birbirlerinin farkına bile varmadan aynı rüzgarda dans etmişti. O günün sabahında aynı çay bahçesinde kahvaltı etmişler ama yinede karşılaşmamışlardı birbirlerine.

Ertesi hafta yılın ilk karının şehre düşmesine sayılı günler kalmıştı. Melekler kendi aralarında kavga etmeyi bırakmış ve kimlerin yer yüzüne ineceğini kararlaştırmışlardı. Sağanak yağış fırtınaya dönmüş ve bütün bir şehri sular altında bırakmıştı. Onlar yağmurlu, karanlık bir günde çarpışarak da tanışmamışlardı. Kızın kitapları düşüp erkek onları almak için eğildiğinde birbirlerine gülümsememişlerdi. O gün başka insanlarla tanıştılar ama bir daha asla dinleyemeyecekleri şarkıları dinlediler.

İkisi de ayrılık mevsimine kendilerinden ayrılarak girmişlerdi. Ağaçların yapraklarının gidişini izlediği günlerde umutlarının gidişini izlemişlerdi. O zamanlarda ne bir altı patlar ne de bir tutam siyanür bulabilmişlerdi. Dar ağacının önünden geçerken karşılaşmamaları da bu zamanlara denk gelmişti. Birbirlerine doğru bakıp birbirlerini görememeleri de bu yüzdendi. Bu yüzdendi yaralarının asla iyileştirecek merhemleri asla bulamaları.

Ancak onlar yinede karşılaştı, her şeye rağmen karşılaştılar. Fırtınalı bir akşamda aynı çay bahçesine geldiler. Aynı kitabı okudular aynı anda çaylarını içerken. Aynı bulutlarda aynı şekilleri hayal ettiler. Sonra aynı anda ayağa kalktılar oradaki herkes tanışacaklarını umut etti ama birisi sağ kapıdan diğeri sol kapıdan çıktı.

Aynı caddeyi karşıya geçip aynı otobüs durağında bekleyeceklerdi. Siyah şemsiyelerinin altına girmişlerdi. Işık yeşil yanınca aynı anda yürümeye başladılar. Bu esnada tanıştılar birbirleriyle, bu zaman diliminde her şeyi paylaştılar. Attıkları belki de sadece bir kaç adımdı ama onlar bu kısa zamana birlikte koca bir hayat sığdırdılar. Evlendiler bu saniyeler içerisinde, çocukları oldu ve birlikte ölüp aynı mezara gömüldüler. Belki bunların hiçbiri olmadı hayatlarında. Onların yaşamları orada aynı arabanın çarpması sonucu aynı saniyede sona erdi. Araba çarptıktan sonra aynı yere sürüklendiler, ellerini tuttular birbirlerinin. Bu yüzden son baharın bitiminde başlayıp ayrılığın son günlerine kadar mevsimlere rağmen devam eden bir aşktı bu. Belki günlere değil ama anlara sığan ve bütün bir geçmişi kaplayan çok büyük bir aşktı. Araba çarptıktan sonra aynı denize düştüler ve ikisi bir daha bulunamadı. Aynı hayatı yaşayamadılar belki ama aynı mezara gömüldüler ve yılın ilk karı onların üzerine yağdı. Onlar ise en son olarak gökyüzünden dudaklarına doğru inen iki küçük kar tanesinin üzerindeki iki küçük meleği görmüştü…



Oğuz Marangoz
Bir kalbin hava durumu

Bir kalbin hava durumu

Önümüzdeki bir süre boyunca yalnızlık mevsim normallerinin üzerinde seyredecek. Gündüzleri dalgın ve karışık. Geceleri ise yağışlı ve soğuk olacak. Sürekli bir kendini suçlama ve hayattan kaçış görülecek. Bu zaman zarfında sinir krizlerine ve delilik belirtilerine karşı tüm yetkilileri önlem almaya davet ediyoruz. Yoksa çıkabilecek fırtınalar ve depremlerde bir yüreğin paramparça olma ihtimali var. Önümüzdeki günler boyunca yalnızlığın mevsim normallerinin çok üstüne çıkacağını tekrar hatırlatıyoruz. İntihar düşüncelerine karşın gerekli önlemlerin alınmasını dileriz...


Bir meleğin anatomisi

Bir meleğin anatomisi


O karşına çıkan kızlardan hiçbirisine benzemiyordu. Cümleler onun karşısında boynunu büküyor, kelimeler ise sessizce ağlıyordu. Onun hikayesi karşılaşabileceğin hikayelerden hiçbirisine benzemiyordu. Aynı onun gibi eşsiz, soğuk ve hüzünlüydü hikayesi. Kimse o hikayeyi duyacak kadar yaklaşamadı ona, ben dahil. Oysa o hikayenin birkaç cümlesini onun güzel dudaklarından duyabilmek için nelerimi feda ederdim bir bilsen. Anlatacaklarımın hepsi onun bendeki yansıması olacak. Aslında bunu yapmaktan hiç hoşlanmıyorum. Sanki onu bir kalıba sıkıştırmaya çalışıyormuşum gibime geliyor. Ancak başka türlü nasıl sadece bir dokunuşuyla açılan bütün yaraları iyileştirdiğini, ölmüş bütün çiçeklere tekrardan yaşamı verdiğini nasıl anlatabilirim. Bunların bilinmesi gerekiyor, bilmiyorum onu betimlemeye gücüm yetecek mi. Yine de onu anlatmadan ölürsem eğer borçlu hissederim kendimi. Bu yüzden bu satırları yazıyorum.

Gözleri gece kadar siyahtı, sanki bir şey gözlerinden renkleri almış gibiydi. Renkler gitmeden önce yeşil olmalıydı gözleri. Öyle bir yeşildi ki doğa ona imrenirdi, kıskanırdı doğa onun gözlerini. Bakan herkes o an aşık olurdu ona, kim olduğunu bilmezlerdi asla. Nereden geldiğini, nereye gittiğini asla sorgulamazlardı. Sadece gözlerine biraz daha bakma arzusuyla yanıp tutuşur ve ona sahip olmak için ellerinden geleni ardlarına koymazlardı. Bu yüzden kaç cinayet işlendiğini öğrenemedim bir türlü ama eminim ki onun ellerinde ölen kimse şikayetçi olmamıştır.

O konuştuğu zaman cennetin melodisi duyulurdu. Bir çokları melek olduğuna bile inanmıştı, ben dahil. Ağzından çıkan her kelime bir sorunun cevabıydı. Hayatı anlamak isteyen birisi onu dinlemeliydi başka bir yol yoktu. İnsanın aradığı her şeydi o, bütün sorular ve bütün cevaplardı. Onsuz geçen her an anlamsızdı, onu görmeyen birisi ben doğdum diyemezdi. O aklına gelebileceklerin hepsiydi. O konuşurken sanki evren ağzından çıkacak bir kelimeye bakardı. Kıyamet belkide onun dudaklarından dökülecek tek bir kelime ile kopabilirdi.

Ancak o konuşmazdı! Hayatının en kötü anında gelir, gözlerinin içine bakar ve giderdi. O anda bütün soruların cevaplanır, sen yaşamak için milyonlarca neden bulurdun ama o yinede giderdi. Sanki seni boynundaki ilmekten o kurtarmamış gibi giderdi hemde. Anlam kazanan hayatın o anda biterdi. Bedenin nefes alırdı evet, ama yaşamak bir daha asla aynı olmazdı onsuz. Tekrar gelir diye intihar provaları düzenlerdin evinde, yapayalnız ve çaresiz bir şekilde onu beklerdin. O gerçek bir melek olsa dönerdi, hayatını yarım bırakmazdı senin. Yinede ölemezdin sen o bir kez daha gelir diye. Bir kez daha görürsün onu diye, sen yaşardın.

Beklemeyi bu şekilde öğrenirdin. Uzun, sonsuz bir bekleyişi çok iyi bilirdin onu gördükten sonra. Tenin kokusunu asla unutamazdın mesela, hani en güzel çiçeklerin özlerini kaybetmeden birleştiğini düşün. Aynı anda hepsinin kokusunu alırdın, hepsi onun teninde birleşirdi. Tenine bir kez için bile dokunabilmek uğruna hayatının sonuna kadar işkence görmeyi kabul ederdin. Bir meleğe dokunabilmek için cehenneme gitmeyi göze alırdın. Eğer yapabilsen beynine onun resmini kazıtırdın, gözün başka bir şey görmesin, tenin başka bir şey hissetmesin diye. Ancak o asla onu görebileceğin kadar yaklaşmazdı sana. Bu yüzden asla bilemezdin teninin kokusunu, yine de unutamazdın. O güzel olan herşeydi çünkü.

Eğer bir gün yanına gelmiş olsa mesela, açık bütün yaralarını iyileştirse. Sonra onun gözlerinin neden yeşil olmadığını merak etsen, hayata neden bu kadar karamsar baktığını sorgulasan. Onun için bulduğun üç sıfat "eşsiz, soğuk, hüzünlü" olsa mesela. Sonra onu anlatmak, daha detaylı hatırlamak için bir yazı yazmak istesen ama onu kalıplara sokmaktan korksan yalnızlıktan korkutuğun kadar. Ne demek istediğimi anlardın ve neden bu yazıyı yazdığımı. O karşına çıkabilecek hiçbir meleğe benzemiyordu. Evet, o kanatları olan ama senin asla göremeyeceğin bir melekti. Aynı benim de göremediğim gibi...

Hüzün denizi...


Yazmak için fazla karışığım son günlerde. Sürekli bir baş ağrısı, zaman ve gerçeklik konusunda yaşadığım karmaşalar, hastalık+ilaçlar falan derken bayağı zor zamanlar geçiriyormuşum şimdi fark ettim. İnsanlara yardım etmek istiyorum, sonra bir küçük, aptal bir ışıkda görmek istiyorum bu karanlıkta. Eğer bir çıkış varsa gitmek istiyorum buradan. Hava soğuk, ben üşüyorum. Gece karanlık, güneş doğmuyor. Çığlık atsam sesimi duyan olmuyor. Ya kendi gölgeme gömüleceğim yada çekip gideceğim bu diyardan. Ancak ikisi de olmuyor, kendi gölgem bile kabul etmiyor bedenimi.

Nerede yanlış yaptığımı, yolu nerede karıştırdığımı anlamaya çalışıyorum. O da olmuyor. "İlk yalnızlıktan sola dön, ilk aşkının etrafından dolaş karşına bir deniz çıkacak. İşte o hüzün denizi onu yüzerek geçmen gerek. Bu sırada çoğu zaman kolların kulaç atmaktan bitap düşecek, devam edemeyecek gibi olacaksın. Geri dönmeyi düşleyeceksin sürekli olarak, en büyük hayalin eski yalan günlerin olacak. Geçmiş sana oyunlar oynayacak, sanki ardında bıraktığın her şey harikaymış gibi gelecek sana. Eğer burada bırakırsan, kurtulamazsın. Devam etmen gerekir. Ne zaman bu aldatmacaların farkına varırsan o zaman işte gerçekten ilerlemeye başlayacaksın. Yolculuğun boyunca küçük adalar göreceksin ki oralarda dinlenme fırsatın olacak. Ancak hiçbirinde uzun süre kalamayacaksın, asla bir evin olamayacak senin. Asla güneşin doğuşuna tanıklık edemeyeceksin, eğer adalardan ayrılmazsan güneş bir daha doğmayacak. Nice yolcularla karşılaşacaksın senin gibi. Onlardan yardım beklememen gerekir, yardım beklersen boğulursun. Ama senin onlara yardım etmen gerekecek, karşılık beklemeden. Seni kimsenin anlamayacağını bilerek anlatacaksın gerçekleri. Kimisi geri dönecek, kimisi boğulacak o denizde. Sen onlar için hiçbir şey yapamayacaksın ama. Onların o sahte illüzyonda acı çekmelerini izlemekten başka bir şey gelmeyecek elinden. Seni asıl bu tüketecek. Onların acı çığlıkları kulaklarında yankılandıkça gülmeyeceksin bir daha. Onların acıların seninde acın olacak. Çabalamayı bırakıp boğulmak isteyeceksin hemen hemen her gün, her gün ölmeyi dileyeceksin sen. Yolculuğun asla bitmeyecek, asla gerçekten sevilmeyeceksin. Yardımına kimse gelmeyecek, kimse onlar için yaptıklarını hatırlamayacak. Sonra bir gün gelecek ve ben nerede hata yaptın diyeceksin benim gibi. Cevabı asla öğrenemeyeceksin sonra başka bir yolcuya gidip onu kurtaracaksın sonra başkasına. Ve sen hüzün denizini geçip karaya adımını attığında öleceksin." demişti yaşlı bir adam.

Çok yorgunum ve geri dönmek istiyorum, düşlediğim tek şey ise boğulmak. Canımı en çok başkalarına yardım edememek yakıyor, beni derinliklere sürüklüyor bu duygu. Neden hala yüzüyorum bilemiyorum. Neden hala yardım ediyorum onu da bilemiyorum. Karaya ulaşmama çok var evet ama ben çok yoruldum. O yaşlı adamın anlattığı gibi bende başkalarına anlatmalıyım bu hikayeyi, belki acım diner bir parça...

Hikayeler...


Şu güne kadar bir çok hikaye anlattım. Bir kısmını yazdım bir kısmı ise hiçbir zaman tanışamadı sayfalarla. Bazı hikayeleri unutmak için anlattım, onları duyan olmadı. Bazılarını ise hatırlamak için yazdım. Kimisi acımı dindirdi, kimisi tenimi parçaladı, kimsi sinir krizlerime ev sahipliği yaptı. Bazı hikayeler yalnızlıktan doğdu, bazıları çaresizlikten. Mutlulukla büyümüş bir hikayem olmadı benim, kelimelerim hep kan koktu. Yazdıkça sonra kanın o acımsı kokusunu parmaklarımdan çıkarabilmem yıllarımı aldı, belki fazlasını. Ancak hep yarımdı hikayelerim, son yazamadım ben. "ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar" diyemedim mesela. Bütün karakterlerim yalnızdı benim, aksini anlatamadım hiç. Bazı hikayelerde öldüm, öldürüldüm veya yeniden doğdum. Kimliğimi kaybettim bir çok öykümde, yamalar yaptım yaralarıma. Yaşadığım için yazmadım ben, yazdığım için yaşadım.

Ancak bir Seni yazamadım. Senle başlayıp, Senle biten bir öyküm olmadı hiç. Bu yüzden hep yetimdi kelimelerim. Her cümlemin sonunda boşluklar vardı bir gün gelirsin diye. Her nokta rahatsızdı yerinden. Sensiz biten her cümle eksikti, yapayalnızdı. Sayfalar boyunca tenini betimleyemedim, mutluluğun haritasını dudaklarının coğrafyası dersinde anlatamadım. Yarım öyküler yazdım ben ve çeyrek yaşamlar yaşadım. Sensiz biten her hikaye ölümdü benim için. Bir gün sona erecek hayatım. V o gün sensiz bir hikayenin bitimi olacak...


Vaktinden önce

Vaktinden önce

Her şeyin bir vakti vardı sana göre. Doğmanın, ölmenin, sevmenin, sevilmenin belki. Zamanından önce sevsen anlamsız olurdu, bu yüzden istemezdin. Zamanından önce sevilsen, anlayamamaktan korkardın. Zamanından önce gülsen mesela, bir daha gülememekten çekinirdin. Bu yüzden hep asıktı yüzün. Bu yüzden hep kilitliydi yüreğin.

Vakti gelmeden mutlu olmayı hiçbir zaman istemedin, bunu kavramlarının anlamlarını yitirmemesi için. Gerçek acıyı tadana kadar hiç acı çekmedin mesela, daha doğrusu yaşadığın hiçbir şeye acı demedin. Bu yüzden hiç ağlayamadın sen, ılık bir gözyaşı pürüzsüz teninde hiç yuvarlanmadı.

Hiç hayal kurmadın sen, hiçbir zaman vaktinden önce huzurlu olmayı dilemedin. Her şeyin bir zamanı vardı, bunu bildiğin için "seviyorum"lu cümleler kurmadın hiç. Duyguların seni yiyip bitirse de asla bir bedende kalıcı olmadın. Hep kendini tükettin sen, sürekli olarak zamana sığındın. Oysa zamanın ne kadar büyük bir yalancı olduğunu vaktinden önce öğrenmiştin.

İnsanlara olan inancını asla kaybetmedin. Sırtına saplanan onca hançere rağmen ölmeyi hiç arzulamadın. Doğru zamanda olması gerekir dedin ama kimse bunu dinlemedi. Vaktinden anladın hayatın kurallarını sonra doğru zaman gelene kadar rol yaptın anlamamışsın gibi.

Evimin önünden çok geçtin sen, defalarca gözlerimin içine baktın ve her seferinde dönüp gittin. Zamanım gelmemişti senin için, hazır değildin cümlelerime ev sahibi olmaya. Çok acılar çektin yapayalnız ömründe, doğruyu söyleme zamanın gelene kadar hep yalan söyledin. Bu yüzden insanlar yeşil gözlerinin hep güldüğünü zannetti.

Bir süre sonra evimin önünden geçmemeye başladın, senin için endişelendim. Takip ettim bir süre boyunca seni. Nerelere gidiyorsun, neler yapıyorsun diye merak ettim, özledim teninin kokusunu. Vaktim gelmemişti benim, asla da gelmeyecekti. Biliyordun bunu. Dudaklarının coğrafyasını öğrenemeyecektim ve asla senin olamayacaktım. Bunların hepsi benim hatamdı, vaktinden önce tanışmıştın sevgime buladığım kelimelerimle. Vaktinden önceydi her şey, ama ben dayanamadım.

Bilmiyorum, doğru zaman var mı bizim için? Daha ne kadar beklemen gerek? Kaç gece daha karanlık düşlere katlanacaksın? Kaç uçurumdan düşeceksin daha? Vakti gelmeyecek mi mutlu olmanın? Yalnızlığının hiç tükenmeyecek mi senin? Hala aşkın vaktini mi bekleyeceksin yoksa?

Veya farkında olacak mısın beni vaktinden çok önce öldürdüğünü? Boğazıma doladığım ellerin benim değil, senin olduğunu anlayabilecek misin bir gün? Vaktinden önce, evet...
...

...

ölürken hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden falan geçmesin, istemiyorum,
çocukluğumu, hüzünlerimi görmesemde bir şey değişmez,
bir gözlerin olsun,
yanaklarındaki küçük gamzeler belki,

öldükten sonra cennete gitmek istemiyorum mesela,
sen gibi koksa kara toprak bana yeter,
bide gözlerin olsun,

ölünce beni yüreğinde saklasalar mesela,
hep orada yatsam,
veya dudaklarımızın yolları bir kez olsun kesişse,

mezarıma çiçek diye seni dikseler mesela
gömseler beni en ıssız çölün, en yalnız karanlığına,
köklerin bedenime sarılsa, ben kendimi cennet bahçesinde zannetsem

çocukluğumu falan görmek istemiyorum öldüğümde,
dudaklarından bir çift kelime dökülsün,
ben kelimeler gerçeğe dokunduğunda öleyim yeter,
bir tek cesedim ulaşsa sana, birde darağacındaki kelimelerim,
tarih bu aşkı kanla değil ama gözyaşıyla yazsa...


not: şiir falan yazamam ben, yok öyle bir yeteneğim. lakin şu günlerde başka bir şey gelmiyor elimden, kusura bakma sevgili, cümlelerimin boynu hala bükük kalıyor düşlerinin karşısında...

...

...

bir gün atlasam ve sen beni tutmasan,
sadece düşsem,
dudaklarından evsiz bir kelime gibi dökülsem
hiçbir anlamım olmasa,
bir gün yanlışlıkla söylesen, amaçsız esen bir rüzgar gibi,
nedensiz yere gülsen sonra, çölde açan güller gibi
gülsen, cennet seni kıskansa,
gözlerinden düşen bir damla yaşta boğulsam mesela,
cennetin sınırından dökülen bir çağlayan gibi sarsan beni,
sımsıkı sarsan, yaşlı ölümün kollarına özenip,
ölümüm olsan, alsan beni,


bir gün dudaklarından düşsem ben, sen beni tutmasan,
sanır mısın öldüğüme üzülürüm,
sanır mısın?
karışık ama mutlu :D

karışık ama mutlu :D

biraz kızgın, biraz karamsar, biraz mutlu ve biraz umutluyum. bu duygulardan herhangi biri üzerine ne yazsam yalan olacak. zaten şu sıralar yazacağım her kelime detaylı incelemelerden geçeceği için tam olarak da anlatmak istediklerimi yazamıyorum. hatta hiçbirini yazamıyorum da neyse. ancak blog insanın canını sıkan karnıyarığı sana tercih eden birisinin anlamsız tripleri, inan bana çok saçma bunlar. neyse önemli değil o kadar herkes kendi kaderini, seçimlerini yaşar. herkese seçimleriyle mutluluklar dilerim. bende bir seçim yaptım ve onunla çok mutluyum. ;))

salı veya çarşamba starwars serisini izleyeceğiz birlikte, bayılana kadar :D LOTR extended trilogy izledikten sonra efsane serileri tekrar izleme kararı aldım, peşpeşe aralıksız izleyeceğim. eh bu süreçte yalnız olmayacağını bilmek de insana mutluluk veriyor. daha ne olsun değil mi :D
karmakarışık bir hayatta LOTR extended trilogy izlemek...

karmakarışık bir hayatta LOTR extended trilogy izlemek...

Hala aynı anlamsızlık seviyesinde sürdürmekteyim hayatımı. Öncelikli olarak geçen gün damarlarıma enjekte edilen sebepsiz hüzün hala varlığını koruyor. Hissettiğim bu duygular ile uzay&zaman kuramlarının ne ölçüde ilişkisi var bilemiyorum ama öyle olduğunu düşünmek ve bu şekilde sebepleri kendimden uzaklaştırmaya çabalıyorum sanırım. İnsan kaçtığı şeylerle yüzleşmemek için oyunlar yaratırmış. Eğer bu durumdaysam vay halime vat, eminim ki paralel bir evrendeki Oğuz bile üzülürdü buna. Hüzün, öfke, mutluluk, reddetme ve bunlar bir çok duyguyu büyükçe bir kazana atalım, sonra ılık ateşte yarım saat pişirdikten sonra ortaya çıkan duygu yemeği gibi hissediyorum. Yalan söylemiyorum daha fazla yemekte mutluluktan yok pek, hatta hiç yok...

Yazılara ara vermekten nefret ediyorum blog, inan bana nefret ediyorum. O anı tamamen kaybedebiliyorsun ki ben yukarıda yazdığım duyguların hepsini aynen hissetmeme rağmen şu anda kelimeleri birleştirip cümle oluşturacak kadar kendimi güçlü hissetmiyorum. Bir manyaklık yapı kuzeninle LOTR Extended Trilogy izlemeye başladık. Kesilmemiş sahneler bile var :P İlk iki film bitti ve on dakikalık ihtiyaç molasından sonra üçüncüye başlayacağız. Sanırım 7 saate yakın bir süredir aralıksız izliyoruz. Gözlerimi kapadığımda Rohan süvarileri ve ork kafaları görüyorum. Bu seriyi extended olarak onlarca defa izlemişimdir ama yinede çok mükemmel :D Neyse fazla uzatmayıp son filmi de 4 küsür saatin sonunda bitirmem gerekiyor. Kazamız mübarek olsun =))

not: hala iyi hissetmiyorum, Allah belanı versin paralel evrendeki Oğuz )=)

Alternatif evrendeki üzgün Oğuz...


Şu anda o kadar karışık duyguların etkisi altındayım ki bir anda her şey renklerini kaybetmiş gibi geliyor. Sadece siyah ve beyaz varmış gibi. Sebepsiz yere içinde olduğum bir durum bu, çikolata işe yaramıyor. Lake of Tears dinliyorum sürekli ki bunun beni daha gerçek bir hüzüne sürüklemesi gerekiyor ama olmuyor. Sanki alternatif bir evrendeki Oğuz'un başına kötü bir şey gelmiş de etkisi bana yansımış gibi. Sanki deli gibi sevdiği sevgilisinden ayrılmış ve bir şişe şarapla birlikte Lake of dinlemeye başlamış gibi. Hem hüznüm hemde Lake of Tears dinleme ihtiyacım bir anda geldiği için başka bir açıklama bulamıyorum. Garip ağlamak istiyorum şu anda, garip gerçekten garip. Sebepler yok, uğruna göz yaşı dökeceğim kimsem yok. Üzülmemeliyiz, sanırım şu anda bu durumdan kendimi kurtarmam ve gerçekte de bu tarz bir bağ varsa ona mutluluğu yansıtmam gerekiyor. Neden her şey bu kadar zor olmak zorunda. Üzgünüm alternatif bir evrendeki üzgün Oğuz...
Ben kaydı yayınla tuşuna bastıktan birkaç milisaniye sonra elektrikler kesildi
eğer yayınlanmamış olsaydı başka bir şeyler yazacaktım. Ancak şu anda
hüznümün sebebini az önce keşfettim. Paralel evrendeki Oğuz benim
az önce yaptığım şeyi bir saat kadar önce yapmış sanırım.

Doğruyu yapınca insan ne kadar da mutlu oluyor =))
Ancak hala içimde bir hüzün var, bu alternatif evrendeki Oğuz da amma dertli!!!


Katilim olur musun?

Katilim olur musun?

Karmaşık rüyalar görüyorum bir süredir. Hani gecenin köründe uyanmanıza sebep olan ve sizi bir süre boyunca da alıkoyan rüyalar varya onlar gibi. Gecenin bir köründe nefes nefese uyanıyorum. Uyandığımda tek hatırlayabildiğim onun gözleri oluyor. Mutlu uyanıyorum her seferinde ve mutlu olabildiğim bir rüyadan vakitsizce uyanmanın acısını çekiyorum. O kadar garip ki bazen onun gözlerinin gölgesi altında öldürüldüğümü görüyorum ve ölümüm uyanmam oluyor. En kötü tarafı ise onun parmakları boğazıma dolanmış, dudakları dudaklarıma bir ışık yılı uzaktayken uyanmak. Bir sonraki anda ne olacağını bilemiyorum, öldürecek mi yoksa öpecek mi? Bu bilinmezlik korkunç, sonuçta iki olasılıkta da mutlu oluyorum. Daha doğrusu birinde mutlu oluyorum, ötekinde mutlu ölüyorum. Ancak o mutluluğu bir tarafa bırakarak uyanıyorum ve uyandığında hiçbir şeyim olmuyor. Boş bir yatakta kendime sarılıyorum çünkü başka yapacak bir şeyim yok. Karanlık bir odanın gölgelerinde onun yüzünü arıyorum sonra. Mutluluğunun onun parmaklarından olduğunu biliyorum ve diyorum ki kendime bu yüzden asla mutlu olamayacaksın sen. Sonra bari o öldürse beni, güzel gözlerini görsem son anlarımda diye dua ediyorum. Ki bu benim için mutluluğun tanımı oluyor.

Yaşamım olamayacak kadar utangaçsın eyvallah. Peki katilim olur musun?
:(

:(

Evet bayram geldi, hoş geldi. Herkesin bayramını tekrardan kutlarım. Ancak moralim çok bozuk blog. "www.mininova.com" sitesi küçülme kararı aldı ve artık sadece sınırlı sayıda torrenti paylaşacak. Bu da demektir ki ben her gün oraya gidip torrentleri araştıramayacağım, çok moralim bozulmuş durumda. Büyük ihtimalle büyük oyuncular siteye büyük paralar verdi ve o da bağımsız program, film, müzik, kitap, oyun felsefelerinden vazgeçti. Başka bir açıklama yok blog, senden indirdiğim her dosya için ayrı ayrı teşekkürler Mininova. Asla unutulmayacaksın!!!

Alternatif bir torrent sitesi arayanlar için çok harika bir site. Her ne kadar kullanım kolaylığı açısından eski! Mininova ile boy ölçüşemeyecek olsa da ondan daha fazla sonuç verdiği kesin. Hayat devam ediyor ve bizde onunla birlikte ilerlemeliyiz...

http://torrent-finder.com/open/1-bt%20junkie/
Yarın bayram :D

Yarın bayram :D

Yarın bayram ve ben bayramları çok fazla severim. Bir sürü akraba gelir, her yerde sevdiklerin olur. Sonra insanlar birbirini arar, hal hatır sorar. Kocaman bir tatil olur bayramlarda =)) Sonra baklavalar, şekerler çikolatalar gelir. İnsanları birbirine yaklaştırır bayramlar karmakarışık bir dünyada ait olduğu yeri bulmasına yarar. Çok severim ben. Her bayram güzeldir ama kurban bayramını ayrı bir severim malum bol bol mangal yapılır, kavurmalar, biftekler :D Tamam bayramların midem açısından çok önemli bir yeri vardır, tartışmasız ama yinede beynim ve ruhum içinde ayrı önem taşırlar. Yarın bayram şimdi sabah camiden döndükten sonra Barış Manço, Bügün Bayram açıp dinlemek istiyorum. İstisnasız her bayramda yaparım, yenileri de giyeriz böyle küçük çocuklar gibi. Baklavalar, mangallar valla harika güzel görünüyor şimdiden =))

Herkesin Kurban Bayramı mübarek olsun, dilerim çok güzel zaman geçirir, çok da mutlu olursunuz bu bayramda.

Sağlıcakla kalın...
yalnızlığı tek yol seçtim ben ama sen asla göremedin çocukluğum acılarını. seni en güzel düşlerle büyüttüm ben kabus denizinde boğulurken. yalnızlığı tek yol seçtim, artık güzel düşlerinin olmaması inan bana benim suçum değil. ölüyorken elimden bile tutmadın benim. masallarla besleniyordun, ben masal yaratmayı bıraktım ve ihtişamlı bir mezarlık yaptım gölgelere. asla anlayamadın gölgelerin renklerini, yazık olmuş...
316 kez Darkness dinlemek...

316 kez Darkness dinlemek...

29 saatlik aralıksız Lacrimosa Darkness dinledikten sonra hikayemi bitirmiş bulunmaktayım. Yaklaşık olarak 316 kere Darkness dinlemek beni depresyon çukuruna çok feci bir biçimde atmış oldu. Sanırım birkaç hafta boyunca kendimi toparlayamayacağım. Şu anda hatırasız, duygusuz, duyusuz, kimliksiz bir şekilde kalakalmış durumdayım. Size bu sıradışı deneyimim ile ilgili tek bir şey söyleyebilirim "SAKIN EVDE DENEMEYİN". Pişman olabilirsiniz!
Lacrimosa Darkness

Lacrimosa Darkness

Son 14 saattir aralıksız olarak Lacrimosa Darkness dinliyorum ve tam amaçladığım gibi psikolojim darmadağın olmuş durumda. Sadece bir hikaye yazabilmek daha doğrusu onu hissetmek için bunu yaptığım bilinse çok keyifli olaylar yaşayabilirim. Kendimi kötü hissediyorum son 14 saattir, amaçsızım, duygusuzum, ağlamak isteyip de ağlayamama modundayım. Sanırım bir kaç hafta daha devam edecek duygusal bunalımım. Hikaye bitene kadar dinlemeye devam edeceğim, merhaba ölüm!

not: insan sürekli aynı şarkıyı dinlediğinde zaman hareket etmiyormuş gibi hissediyor. garip bir metafor ama deneyimlemenizi tavsiye ederim.
not 2: 24 oldu yaşasın...


my heart, my love
one word, and gone
to stay, i will
believe, and pray
to see, to feel
to hear, to be and gone
how can i get close to you?
how can i the foolish one?

beauty can't be seen but only kissed
i have so much love to give
but where are you and how to be reached?

can i talk, can i speak?
and can i lay my head on you?
can i choose and can i say
i love you!!!

darkness surrounding me
my head hangs low
your arms are far
your breath takes me
besides i am in love
i'm loving you but you
so far from me i'm holding out
your words your face your breath
your touch your heart should cover me
but all you do is watching me
so i dismiss the grace of you
and far beyond the darkness grows
which leads me back to all my roots
the longing and the pain
in darkness and disgrace
the longing and the pain
in darkness and disgrace

beauty can't be seen but only kissed, but only kissed
i have so much love to give
but where are you and how to be reached?

beauty can't be seen but only kissed, but only kissed
i have so much love to give
but where are you and how to be reached?
how to be reached?
how to be reached?
bir "Sen" yarası

bir "Sen" yarası

İnsan uzun bir süre boyunca yalnız kalınca kendisini ameliyat etmeyi öğrenir. Hançer yaralarına dikiş atmak, pansuman.. Karşı taraf hangi silahı kullanırsa kullansın, insan kendisini tedavi etmesini bilir. Gerekirse kesip atabilir kolunu veya bacağını veya yanlış dikse bile sorun olmaz. Sadece tek bir yarayı dikemez insan. Her şeyi yapabilir ama bir "Sen"in açtıklarını tedavi edemez. Kesip atamaz onları veya yokmuş gibi de davranamaz insan bir "Sen" yarasında.

İnsan kendini kesebilir eğer umudu varsa kırabilir lades kemiğini. Ancak senin yaralarının karşısında boynu bükük bir kuğu gibi, çaresiz kalır. Unutsa değil ölse bile kanar o yaralar. Uzun tırnaklı parmaklar, koyu kırmızı bir oje sürülmüş, eller kremli, yumuşacık. Alkolik bir cerrah kadar ustaca kesiyorsun. Tırnakların kalbin derinliklerine doğru giderken öyle bir uyuşturuyorsun ki karşı tarafı, ölüm bile önemsiz geliyor. Canı yanarken gülümsüyor insan, onunla ilgilendiğin için. Acının yoğunluğunda çığlık atmaması sırf bu yüzden, gülümsemen kırılır diye. Bir cümlesinde özne oldun diye cennette olduğunu zanneder. Kalbimi "Sen" parçaladın diyebilmek için her şeye katlanır. O anda ölse pişman mı olur zannedersin. Bir cümlesinde özne oldun ya, umurunda mıdır başka bir şey.

Tırnakların onun kalbine saplanıyor, parmaklarından aşağıya oluk oluk kan boşalırken gülümsüyorsun. Sen gülümseyince o unutuyor acılarını. Sonra parçalamaya başlıyorsun kapakçıkları, yırtıyorsun karşına ne çıkarsa çıksın. Ki bunları tek bir kaburgayı bile kırmadan yapıyorsun. Söyle bu yaralar nasıl iyileşir? Dikmeye kalksa en az üç kaburgayı kırmalı, sonra güçlü bir yapıştırıcı ve iplik. Kalp yanlış dikilmez ki, "Sen"in açtığın asla yaraların kapanmaz ki. Bunlar işe yarar mı sanıyorsun? Komik olma lütfen, pişman değilsin, yalan söyleme.

Söküp atsa kalbini yaşayamaz daha fazla, yama yapsa yama tutmaz. Gülüyorsun, o ise cennette olduğunu zannediyor. Yapabilse söker o anda kalbini, yerine herhangi bir şey koyar. Bir poşet mesela, veya metalden bir kutu. Yapabilse ölür o anda. "O" öldürdü beni diyebilmek için. "O sadece sevdiklerini öldürür" diyebilmek için yapar bunu. Katilinden gurur duyar, gurur! Sen yokken ölmek ister ama yapamaz çünkü bir cümlesine özne olmuşsundur "Sen". Gerçek özne, hayallerden değil diğer cümlelerinde olduğu gibi.

Tek bir cümle için hayatını verir insan. İçinde "Sen"in olduğun bir cümle içinse yaşar. Anlamıyorsun değil mi katillerin en güzeli, en acımasızı.


İntihar provaları 3...

İntihar provaları 3...

Acı bir kahve içiyorum, şekersiz, 7 belki 8 kaşık kahve de içinde. Bir film izlediğimi hatırlıyorum ve sonra o bitmişti. Ben kendimi düşüncelerin dünyasında gezintiye çıkardığımda zamanla ve mekânla olan bağlarımı koparmıştım. Paralel bir boyutta birçok olay oldu, betimlemelerimin imkânlar sınırında olmadığı şeyler gördüm. Kendime bile açıklayamayacağım kadar acı çektim. Sonra yanımda sarkılan sicimlerden birini tuttum ve zamana geri çekildim. Masamda acı bir kahve, bilgisayarımda yazılmış bir kaç satır. Film bitmiş çoktan ki sonunu hatırlamadığım için tekrardan okumam gerekecek. "Okumam" diyorum, filmler okunmaz ki. Filmler izlenir, o halde benimde izlemem gerekiyor. Yanlış eylemleri yanlış zamanlarda kullanıyorum ki bu benim hayatta olan uzaklığımın bir göstergesi oluyor.

Bir yudum daha alıyorum kahvemden, çoktan soğumaya başlamış. Oysa bir an önce içerken dudaklarım yanmıştı. Bir müzik olsa keşke, epitaph çalsa mesela. Ben tam bu arada gözyaşlarımı silsem. Müzik açacak değilim elbette, seçeneklerin sayısını arttırmaya hiç niyetim yok. Kahvem ve kelimelerimin arasında gezinmeliyim ben, müzik açmakla uğraşacak kadar boş vaktim yok. Telefonum çalıyor, telefonumun müziği değişmiş. Arayan gizli numara ve epitaph çalıyor. Açmayacağım, bunu ikimizde biliyoruz. Seçenekleri arttırmanın anlamı yok. Ben o telefonu açacağım sırada kaç kelime kaybedeceğimden haberi olan var mı? Kahve! Evet, bir yudum kahve içmem gerek. Hala acı, hala genzimden aşağıya süzülürken canımı yakıyor. Kendimde değilim ben, evet, evet!

Telefonum sustu, arayan birçok insandan herhangi birisi olabilir. Belki de sadece terbiyesiz bir yanlış numaradır, sevmeyiz biz yanlış numaraları. Telefon sapıkları gibidirler, birisi bizi arıyor diye mutlu oluruz hep. Sonra hayallerimiz parçalanır, uzun tırnaklı bir el kalbimize saplanır. Acı çekeriz sebepsiz yere. Cümlelerim tükeniyor ve kahve istiyorum. Eğer kelimelerimin gittiğini kabul edersem ben bu satırda ölürüm. Sonra boşlukta süzülürken bir başka sicime tutunur ve tek bir cümlenin bile yazılmamış olduğu bir zamana giderim. Kahve, evet kahve içmeliyim. Hala acı, soğumuş ve küf kokuyor. Yanılmışım, tenimdeki yaralardan geliyor koku. Sağ elim acıyor, sebebini bilmiyorum. Yazmaya sol elimle devam ediyorum, sanırım sağ elimin orta parmağı kırılmış olmalı. Hareket ettiremiyorum, elimin üst kısmı kan kaplanmış. "K ve Ş" harflerinin üstü kırmızıya bulanmış. Kahveye ihtiyacım var ve bir ağrı kesiciye.

Soğumuş kahvelerden nefret ederim, sen seversin ama. Bardağı duvara fırlatmak istiyorum nedense. Sanırım sağ işaret parmağımda kırıldı ve yanımdaki duvarda kan lekeleri var. Hatırlamıyorum hiçbirini, yazmak güçleşiyor. Kahveye ihtiyacım var, telefonum tekrardan çalıyor. Yine açmayacağım nasılsa ama neden Epitaph çalmıyor. Darkness, bu şarkıda hep ölürüm ben, bilirsin. Boğazımı kestiğin gece de kalbimi söktüğün gece de hep bu şarkı çalardı. Belki arayan sensin, tekrardan öldürmek için geldin ve kapımda bekliyorsun. Yana devrilmiş bir ilaç kutusu var, içi boş. Daha geçenlerde aldığımı hatırlıyorum, gittiğim doktor vermişti. Evet, doğru deli doktorlarına gidiyorum ben. Tabi ki senin için, seni anlamam gerekiyor. Yoksa yapamıyorum seninle. Yapamıyorum seninle, anlıyor musun? Seninle anlaşamazsam gitmem gerekir benim. Evet, evet, ben gitmek istiyorum

Kahve, evet kahveye ihtiyacım var. Şu anda uyumak istemiyorum. Birkaç cümlem daha var. Kahvem bitti, uyumamalıyım. Uyumamalıyım. Uyumama...

Umut!!!


Umut çok garip bir şey blog. Eksikliğinde hayatımız darmadağın oluyor, yaşama amacımız kalmıyor, içten bir şekilde gülemiyoruz. "Yarın olmayacak yaşasın" diyemiyoruz mesela veya "çok mutluyum hayatımdaki her şey. bombok" gibi bir bakış açısı asla gerçek olmuyor. "Umut fakirin ekmeğidir (Aristotales)" deniyor ama asla karın doyurmuyor. "Umut sadece eziyetin süresini artırır(Nietzsche)" Başka bir bakış açısı tabi, umut yaşadıkça o durumla ilgili acı devam eder. "Her şey güzel olacak" umudunu taşıdığımız sürece güzel olmayan her şey için acı çekeriz. Umut olmazsa beklentiler de olmaz. Mesela eğer düzgün bir ilişki yaşayacağımız konusunda umutlarımız olmazsa bizde kötü ilişkilerde hayal kırıklığına uğramayız, inancımız zayıflamaz. Umut inançtır evet, hasta birisinin iyileşeceğine olan inancı gibidir. Veya her şey güzel olacak kadar yalandır umut, "canını sıkma düzelir, sabret sadece!" Aslında bunu söyleyende, bunu dinleyende hiçbir şeyin düzelmeyeceğini, her şeyin güzel olmayacağını bilir ama inanmak ister. Çünkü aynı zamanda umut acıyı da azaltır. "Yarın güneş doğacak nasıl olsa" diyerek insan karanlıkta geçen zamanlarından bir kurtuluşu olduğunu zanneder ama kurtuluş yoktur. Hiçbir şey düzelmez, hayat böyledir çünkü. "Ekonomik durum düzelse sağlık kötüye gider, sağlık düzelse evlilikte sorunlar çıkar, çocuk alkolik olur vs.." O halde umut nedir, yaşamamızın sebebi midir? Bilemiyorum ama bu yalanı çokça söylerim insanlara. Birisinin bunu içten bir şekilde söylemesi gerekir, insan ister be blog. "Abi düzelcek bak her şey" gibi bir içten bir cümle duymak isteriz.

Geçen kış Beykoz dan Yeniköye motor ile geçerken bir adam görmüştüm. Dokunsalar ağlayacak denir ya öyleydi adam, günlerdir uyumamıştı, inançları tükenmişti onun. Etrafını boş gözlerle seyrediyor, kimsenin ona bakmadığını düşündüğü sırada gözyaşlarını siliyordu. Bir çocuğu vardı, içeride oturan. Çocuğun iki yanında koltuk değnekleri, yanlarına yaslanmış MR dosyası ve başka raporlar. Çocuk babasını çağırıp sıkıldığını söylediğinde adam onu sırtına alıp dışarıya çıkarmıştı. Sonra aynı şekilde yerine koydu, adam sigara üstüne sigara içiyordu. Belliydi adamın ciğerleri parçalanıyordu orada, denize bakıyor belkide atlamayı planlıyordu. Çocuğunun çok ciddi bir hastalığı vardı, belliydi kemikleri incelmiş neredeyse kolunu bile kaldıramaz bir hale gelmişti. Adam fakirdi, elbiseleri yıpranmıştı. Belkide çocuğunun tedavisi için kendi rızkından ödün veriyordu. Onun yanına gittim, "abi düzelecek her şey" dedim "lütfen canını sıkma, derdi veren Allah dermanını da verir.." gibi cümleler kurdum. Bana sarıldı ve ağlamaya başladı, buna ihtiyacı vardı. Birisinin ona "düzelecek, oğlun iyileşecek" demesine ihtiyacı vardı. Teşekkür etti bana defalarca, sonra motor iskeleye yanaştığı sırada içeriye geçip çocuğunu tekrardan sırtına aldı. Sonra hızlı adımlarla uzaklaştı, belki ona enjekte ettiğim bir parça umutla, belki birkaç damla gözyaşıyla.

Şimdi birisi bana "her şeyin düzeleceğini" söyleyebilir mi? ve ben yalan olduğunu bilmeme rağmen inanabilir miyim?

"Umut insanı uyandıran bir rüyadır. Aristoteles"
Frp ve onunla gelen mutluluk...

Frp ve onunla gelen mutluluk...

Mutluyum sevgili blogcum, bu hafta sonuna Changeling the Lost oyunu açıyorum. Uzun zamandır oynatmak istediğim bir senaryoydu sonunda bu şansa sahip oldum. Özlemişim oyun hazırlıklarını falan. Güzel şeyler bunlar ve bende mutluyum, Beykoz sahilinde oturup demli çayımı yudumlarken oyun hazırlamak çok keyifli oluyor. Bu arada Beykozda çok güzel bir kafe buldum, Hünkar kafe isminde. Hemen Shell in yan tarafında, işi olanlar uğrayabilir :D
Teninin kokusu...

Teninin kokusu...

Dün dışarı çıktığımda ne seni gördüm nede sana dokundum. Yıllar olmuştu tenine dokunamayalı, yıllar oldu sen gittiğinden beri. Ancak dün eve döndüğümde sol elim sen gibi kokuyuyordu. Unutmamışım teninin kokusunu, unutmamışım mutluluğunun esansını. Gözlerimi kapatıp saatlerce seni kokladım, tenim tenine değiyormuş gibi hayal ettim. Sanki sen başını omzuma yaslamış ve uykuya dalmışsın gibi, eskisi gibi. Garipti, belki birisi senin parfümünden sıkmış ve bindiğim minibüse binmişti. Bu şekilde de kokun bana bulaşmıştı ama senin buralardan geçmiş olduğunu düşünmek daha heyecan verici. Bir gün tekrardan yeşil gözlerini görebilirim belki, uzaktan seyrederim fark ettirmeden. Seni izler, kokunu doyasıya çekerim ciğerlerime. Sen bilmezsin, zamansız gidişimi bilirsin sadece. Geçmişi hatırladığım gibi izlerim gözlerini. Gölgene sarılırım, evsiz bir çocuğa sarılır gibi. Bilemezsin hatıralarına anlattığım masalların sayısını, bilemezsin..

Garip doğrusu geçen onca zamana rağmen unutmamışım teninin kokusunu, unutmamışım...
hüzün denizi

hüzün denizi

Bazı zamanlar vardır insan sebepsiz yere mutlu olur veya üzülür, darmadağın olur bazen. İşte böyle bir zamanda değilim. Hüznümün sebepleri var, yıllarca birikmiş bütün gözyaşlarımın daha fazla durmak istemediklerine inanıyorum. "Her şeyin bir sebebi var" bu noktada durup düşünmeli ve sebepleri bulmalıyım sanırım. Anlatmak istediklerim..

Bilmiyorum sebepli bir hüzün denizinde yüzmeye çabalamıyorum. Yavaşça derinlere batmak kadar keyif verici bir şey yoktur. Ciğerlerindeki hava kaburgana baskı yapmaya başlar, sonra cı çekmeye başlarsın. Bu esnada oksijenin bitmektedir ve senin acilen havaya ihtiyacın vardır. Daha az düşünmeye başlarsın çünkü bu sırada beynine yeteri kadar oksijen gitmiyordur. Yavaşça görüşün kararır ve bir şey hatırlamazsın. Denizde derinlere doğru ilerlerken bunlar olur ama hüzün denizi böyle değildir. Görüşün kararır, hayat anlamsızlaşır, kalbindeki kan baskı yapmaya başlar düşüncelerine, yaralarına attığın üstün körü dikişlerin parçalanır. Kanamaya başlarsın bu noktada, açılan her dikişte bir şeyleri hatırlar, bir şeyleri unutursun. Beynine yeteri kadar yaşama nedeni veremezsin, umutlarının son kullanma tarihleri bittiği için çürümeye başlar. Çok kısa bir sürede olur bunların hepsi, en azından sen böyle düşünürsün. Aslında onlarca yılın birikimidir hepsi, içine atıp unuttuğun bütün yaşanmışlıkların tekrar su yüzüne çıkar. Sen nefes alamazken umutlarının çürümesini izlersin. Sonra beynine giden oksijenin azalır ve kalbine tekrardan dikiş atmaya başlarsın. Bir şeyler ölür sende, kurtara bildiğin umutlarını kurtarırsın. Kalanlar için gösterişsiz bir cenaze düzenlersin sonra ve devam edersin. Hüzün denizinden mümkün olduğu kadar uzakta bir yerde yaşamayı düşlersin, deniz görmeyen bir kara parçası ararsın. Bir çöl bulmak istersin, orada kumların arasında uzanmak istersin sonsuza. ama olmaz!!!


Evrenin 11. boyutunda dizi izlemek,

Evrenin 11. boyutunda dizi izlemek,

Hayat fena değil şu sıralar, eğer sıradanlığı ve dalgalanmaları güzel olarak nitelendirirsek güzel bile denebilir. Zamanımın büyük bir bölümünü oluşturan birkaç aktivite var, onlarla geçiyor. İlki diziler, 7 farklı diziyi takip etmeye başladım. İkincisi Pes te become a legend modunda kendi Ronaldinyo mu yaratmaya çabalamam ve üçüncüsü de düşünme denemelerim. İzlediğim diziler hakkında bir kaç paragraf sonra açıklama yapmayı düşünüyorum Pes ile ilgili de söyleyecek pek bir şeyim yok, keyif alıyorum oynarken. Ozaman geriye düşünme bölümü kalıyor ondan bahsedelim biraz. Şu sıralar iki temel konu üzerinde düşünmekte, kafamı patlatmaya çabalamaktayım. İlki gelecek hikayelerimin kurgusu, elimde 5 tane hikaye kurgusu var ve aynı anda 5 ile ilgilenmek zorundayım. İnan bana gerçekten zor, ama oldukça da keyif verici. Beynimin büyük bir bölümünü bu düşünce sistemine ayırmaktayım sonuçta kalan herşey gereksiz geliyor bana. Öyküler yaşamamı sağlıyor, bazan satır aralarında onun gözlerini görüyorum. Bir başka ne isterki? İkinci üzerine düşündüğüm konu ise sicim teorisi, herşeyin teorisi, evrenin 11. boyutu gibi isimlerle alınan fizikteki en son gelişmeler. Sen işletmeci adamsın ne işin olur bunlarla diyebilirsin, demesen bile ben senin adına söyledim. Her zaman bu konularda eğitim görmek istemiştim hatta össde İ.Ü Fizik te okuyabilirdim ama akıl sağlığımın zarar göreceğine inandığım için işletme okudum. Çünkü ben bu konularda takıntılıyımdır, sadece zaman konusunu bile kendimi bildim bileli kurcalamışımdır. Şimdi ise süper sicim kuramı ve evrenin 11. boyutuna kafayı takmış durumdayım. Günlerdirde sürekli bu konular üzerine araştırıp, okuyorum. İleride eğer tam olarak anlarsam ve size aktarabilecek kadar yetkin hissedersem kendimi bu konuda bir yazı bile yazabilirim. En azından ilgilenenler için bir kaynakça tarzında bir yazı hazırlarım.

Gelelim dizilere =))

Fringe: Sıradışı fizik üzerine deneyler yapılıyor ve ortaya oldukça ilginç ve garip sonuçlar çıkıyor. ABD de de bu konularla ilgili araştırma yapan özel bir bölüm var Fringe. Sürekli olarak farklı bir vakayı çözmeye çalışan özel ajanları seyrediyoruz. Yarı deli bir prof, onun 196 I.Q lu oğlu ve güzel dedektifimiz eğlenceli macareları. Büyük bir keyifle izliyorum ve sizede tavsiye edebilirim.

Flash forward: Konu olarak beni oldukça heyecanlandıran bir dizi. Dünya üzerindeki bütün insanların 2.13 dakika boyunca hafızalarını kaybettiğini ve bu süreçte geleceği gördüğünü düşünün. Ortaya oldukça farklı ve kaliteli bir kurgu çıkıyor. Bunun haricinde oyuncular oldukça başarılı, konu güzel. Bence izlenmeyi hak eden bir dizi, tabi uzay zaman açısından konuyu düşündüğümüzde bazı yerlerde yanlışlıklar görüyorum kurguda umarım düzeltirler :)

Stargate Universe: Efendim Stargate filmine tutkun birisiyimdir. Ancak dizileri ve diğer iki filmini beğenmemişimdir. Fakat bu sefer gerçekten farklı olacağa benziyor. Ekip çok kaliteli bir kere ve hikaye de yeni bir şeyler var. Çok kaliteli bir yapım, izlenmesi gerekir.

Sanctuary: İnsanlar ve hayvanlar mutasyon sonucu değişime uğramışlar ve onlara abnormal, normal olmayan deniliyor. Ve onları toplayıp yardımcı olmaya çalışan bir Sanctuary yani sığınak var. Her ne kadar bu şekilde anlatınca X-Men miş gibi dursa da aslında öyle değil. Garip bir şekilde izlerken çok büyük bir keyif aldığımı fark ettim. Belki bunun sebebi bilim-kurgu ve dedekiflik üzerine fazlaca dizi izleyip biraz daha heyecanlı bir şeyler izlemeye ihtiyaç duymamdı. Bilemiyorum ama izlenebilir, pişman olmazsınız.

Dollhouse: Buffy ve Angel dizilerinin yönetmeni olan Joss Whedon amcamızdan bir dizi. Ayrıca Buffyde Feint isimli ablayı canlandıran Eliza Dushku ablamızın başrollerde oynuyor. Bu ikisi izlemeye başlamam için yeterliydi. Hikaye ise şu şekilde dollhouse isimli bir kuruluş var ve bunlar insanlarla anlaşma yapıp bedenlerini bir süre için alıyorlar yüklü bir meblağ karşılığında. Sonrasında o insanların hafızalarını silip, yapılan anlaşmalara göre tasarlanmış hafızalar yüklüyorlar. Tabiki bir doll her rolü üstlenebiliyor; sex kölesi, katil, dedektif, ara bulucu, arkadaş, geçici anne gibi. Konu olarak harika ama olay uygulamaya geldiğinde o kadar da başarılı değil. Yinede sadece Eliza Dushku abla için bile izlenebilir. ;)

How i met you mother: Fazla söze gerek ama son sezonu beğenmiyorum ben. Barney ve Robin arasındaki ilişki oldukça iğrenç ve diziyi baltalamakta.

The Big Bang Theory: İzlerken sürekli olarak gülmemi ve üst düzeyde eğlenmemi sağladı. Birbirinden dahi olan, sosyal yaşamları Starwars ve Halo oynamak üzerine kurulu bir gurup bilim adamını konu alıyor. Karakterlerde bir parça kendimden buldum sanırım ve bu yüzden çok sevdim. İzleyin, çok eğleneceksiniz.

evet dizileri de anlattığıma göre izninizi isteyerek gidiyorum Kalın sağlıcakla...

...

...

gözlerinde ölmek istememin nesi yanlış anlamıyorum. evrendeki en güzel yere gömülmenin nesi yanlış? yanına gelemiyorum bari cesedimi al diyorum yine kabul etmiyorsun. bu oyundan hiçbir şey anlamadım. yardımcı olur musun? gözlerinde ölmek istememin neresi yanlış, lütfen söyle...

Hayat garip, insanlar garip, sen garipsin, ben garibim!!!




























Hayat garip, insanlar garip, sen garipsin, ben garibim! İnan bana bir çok olayı anlamıyorum, insanlar saçma sapan davranıyor, olaylar anlamsız geliyor ve bütün bunların bütününde mantıklı sebepler arıyorum. Sevgili blogcum bazı olaylar oluyor, inan bana bir ceviz kabuğunu dolduramayacak olaylar ama garip. Şöyle ki eskiden kız arkadaşım olmaya çok yakınlaşmış bir kız -hala hayatımda olması benim hatam sanırım- olası yeni kız arkadaşlarımda tripler atıyor, sorunlar çıkartıyor. İşin garip olan kısmı ise benim ona defarca tekrar deneyelim dememe rağmen oluyor bunlar. İlişki olursa seni kaybederim, bunu istemiyorum diyor ama ben birisiyle özel bir şeyler yaşamaya başladığım sırada bir dünya olay oluyor. Bir kez o üzülmesin diye çok güzel olabilecek bir ilişkiden vazgeçtim ama bu bir daha olamaz. Bütün bu olaylar bir sözü doğruluyor sanırım "eski sevgiliden dost olmaz". Ancak diğer taraftan tekrardan görüşmeye başladığım bir eski sevgilim var. Çok sorunlu bir şekilde bitmişti vaktinde, devenin tellal olduğu zamanlardaydı işte. Onunla çok keyifli sohbetler ediyoruz ki o bile olası ilişkim konusunda destek oluyor. Garip kısmı da bu ya be blog, dostum dediğin insan böyle yapıyor, yakınında olsa boğazını sıkabileceğin birisi ise böyle. Diyeceksin ki niye anlattın bunları, hemen söyleyeyim. İnsanlar gariptir sözümü kanıtlamak için elbette. Hayat gariptir sözü için tekrardan açıklama yapmaya üşeniyorum eğer bu konuda söyleyeceklerimi merak ediyorsan blogumun eski mesajlarına bakabilirsin, hayatın garipliği üzerine onlarca yazı var =))

Bir arkadaşımla konuşurken zaman "nasıl da geçiyor!" tarzı bir cümle kurdum ve Erkin Koray dan Öyle Bir Geçer Zaman ki" dinlemek istedim. Hatıralarda garip! Hatırlarken sadece parça parça sesler, resimler, görüntüler oluyor. Zamanla onlar gidiyor ve hatırlayamıyoruz. Yaşarken çok mutlu olduğumuz bir olay yıllar sonra sadece küçük bir tebessüm olabiliyor. Geçmişte sevdiğimiz birisini hatırladığımızda hiçbir şey hissetmeyebiliyoruz. Garip işte herşey gibi. İnsanların, hayatın, hatıraların neden garip olduğunu açıkladım. Şimdi sırada sen neden garipsin var. Yaptığın iki olay birbiriyle örtüşmüyor, dün sevmediğini bugün sevebiliyorsun. Ne yapacağın kestirilemiyor, kendini anlayamıyorsun ama insanların seni anlamalarını bekliyorsun. Ben neden garibim kalıyor geriye, şu yazdıklarıma, yaşadıklarıma, yaptıklarıma, düşündüklerime bir baksana garibim tabi. Garip kelimesinin Türkçe deki karşılığıyım ben. Bu kadar şey yazdım ama hiçbiri aslında sana anlatmak istediklerim değil. Ne anlatmak istiyorum? Bilmiyor taklidi yapıyorum bu noktada çünkü bildiklerim canımı yakacak ve canım yanarken sen olmayacaksın yanımda. Anlamadın değil mi? Boş ver önemli değil pek. Can yanar, acısı geçer, olanlar unutulur. Hayat böyle işte, garip! Garip işte, garip, garip...

Özel arkadaşlar, Rüstem ler...


Birazda ailemizin farklı bireylerini tanıtmak istedim, herkes için olmasa da benim için çok değerliler ve onlarla geçirdiğim her an çok keyifli. Lafı fazla uzatmadan bu mükemmel dostlarla başbaşa bırakıyorum sizi.,

Öncelikli olarak Ragıp ile başlamak gerekir. Tam ismi Ragıp TheDark. the Dark tamamen Dragonlance okurken gördüğü Dalamar Thedark isimli karakteri kıskandığı için eklenmiştir. Kendisi bizim biricik hayali dostumuz, kardeşimiz, kuzenimiz kısaca her şeyimizdir. Birde Rıfkı var fakat o fotoğraf çektirmeyi sevmediği için ve biz uyurken bütün fotoğraflarını sildiği için, onun fotoğraflarını ekleyemiyoruz.

Şimdi sırada benim çok özel dostlarım olan Rüstem ler var. Herbirini teker teker saymam mümkün olmadığı için birkaç tanesini tanıtarak bu yazıyı bitireceğim.

Karşınızda Peygamber Devesi Rüstem var, kendisi ile geçen pazar çok eğlendik. Her ne kadar fotoğraf çekimi esnasında ön ayaklarındaki dikenleri parmaklarıma saplasa da bir hata yaptı diyerek affettim. Delikanlı bir çocuktu kız arkadaşı ile ayrıldığı için biraz emo modlarındaydı ama yinede düzgün bir çocuk. Sırası ile kolumdaki fotoğrafı ve sonrasında emo gibi gözüktüğü komik fotoğrafı ve Babası Rüstem'in vefat etmeden önceki son fotoğrafı ile bitirmek istiyorum. Baba Rüstem'i çok özlediğimi ve şu anda her neredeyse çok mutlu olmasını dilediğimi belirtmek isterim.



Son olarak Balon rüstem ve Fındık Faresi Rüstemi tanıtarak bu yazıyı da bitireceğim. Herkese iyi günler dilerim, sağlıcakla kalın...



neden...

neden...

ağlarken neden ciğeri acır insanın? neden alevler içerisinde kalır yüreği? kelimeleri kan kokar eğer konuşmayı başarabilirse. cümlelerinde ölü çocuklar saklanır, asla doğmayacak, asla nefes alamayacak. tükenir hayalleri, umutları çocukların. gözyaşlarında doğar o çocuklar, orada büyür ve kuruduklarında ölürler. neden olur bunlar? neden insan ağladığında hayat susar, unutturur her şeyi? bir düşe gider insan, ağladığında olamamışa ağlar, yaşanamamışlara üzülür. asla doğamayacak çocuğunun hatıralarıyla yüzleşir. ağlarken nedeni parçalanır? neden küller içerisinde kalır yüreği? neden pıhtılaşır kelimelerinin yüzeyi? ve neden hep kanar cümleleri? neden?

Duvar



Tenim teninde bir süre boyunca konuk olmuştu. Kaçamak dokunuşlar, masum misafirliklerdi belki sadece. Sanırım bunu asla öğrenemeyeceğim. Aramızdaki mesafe kapanıyordu yavaşça. Bir gün batımında gökyüzü pastel renklerin tümüne birden bulanmıştı. Mükemmel bir an olmalıydı, tüm küçük ayrıntılarıyla birlikte. Aramızda bir duvar vardı ama. İkimizinde ötesine geçemeyeceğimiz, görünmez, sadece hatıralarda olan bir duvar. Arkasına baktığımızda düşlerimizi gördüğümüz. O duvarın iki tarafında da farklı bir yaşam, başka mutluluklar vardı. Geçmişi değiştirdik kendi taraflarımızda ve iki tarafta da tenlerimiz farklı şekillerde birleşti. Asla gerçeği bilemeyeceğiz ve sanırım bunun pek de bir önemi yok. Bir duvarın ardında durup geçmişin hayalleri ile yüzleşeceğiz bir süre daha. Sonra pişmanlıklar da bitecek, biz bilmesek hatırlamasak da aramızda bir duvar olacak ve ne zaman o yöne baksak düşlerle karşılaşacağız eğer başımızı çevirmezsek. Bir duvar var aramızda ve hiçbir zaman ortadan kalkmayacak. acımasız bir gerçeklik ile bölünmüş bir düşe sahip olacağız, her tarafta farklı şekillenmiş olacak. Kimse diğer tarafı bilemeyecek ve bu duvar hakkında başka bir cümle yazılamayacak. Unutup gideceğiz bir gün ama o şeffaf gerçeklik duvarı hep var olacak. Oysa gerçeklikte...

Dark City


Dark City isimli bilimkurgu şaheserini az önce izledim ve bu yazıyı yazmak zorunda hissettim kendimi. Önce biraz filmi tanıtmak istiyorum veya biraz konusundan bahsederim. Aslında ne yazacağımı bilemediğim anlar sadece çok heyecanlandığımda olur ve inanın bana şu anda ne yazacağıma dair en ufak bir fikrim yok. Mükemmel bir hayat eleştirisi yapıyor aslında film, hayatı sistemi, insanları ve hatta gerçekleri harika bir şekilde eleştiriyor. Büyük bir hayal gücüne tanıklık ediyyorsunuz 2 saat boyunca, olaylar kavramlar ve kullanılan bütün metaforlar tam yerinde Size konusundan behsetmek istemiyorum çünkü ufak da olsa birşeyleri fazladan söylersem alacağınız zevki azaltabilirim. Bu yüzden izlediğim en iyi 100 film listemde ilk 10 içine girebileceğini söylemem yeterli olur (bu listeyi yapmanın gerekliliğini şu anda fark etmiş bulunmaktayım. İnsanlığın geleceğinin olmadığı bir dünya düşünün ki güneş asla doğmuyor orada ve hayat bizim kontrolümüzde değil. Düşündüğümüz herşey sahte, kurmaca, fabrikasyon karakterlerden oluşan bir dünya. Sadece bunlar için bile izlenmeli derim.

User Rating: 7.8/10 56,267 votes
Director: Alex Proyas
Writers: Alex Proyas (story)
Cast:
Alex Proyas hakkında daha detaylı bilgi için: http://www.imdb.com/name/nm0001639/


Mezar yeri seçiminde çevresel faktörler ve rüşvetin ziyaretçiler üzerine etkisi ile ilgili bir kurgu =))

Geçen yazımda ölümü fazlasıyla ciddiye aldıktan sonra biraz da onunla dalga geçmem gerektiğini hissettim. Bu yüzden de bu yazıyı ve benim sonrası için kurguladığım ufak bir senaryodan bahsedeceğim.

Mezar yeri seçimi ölen için önemli değildir doğru. Ancak şöyle bir olay var ki doğru yer seçimi ziyarete gelecekler için doğrudan etkilidir. Malum insanlar gelip birer Fatiha okuması güzel bir olay eh fazlan duaya da kimsenin itirazı olacağını zannetmiyorum. O halde bu sayıyı nasıl arttırabiliriz bunu da düşünmek gerekir ki ben düşündüm. Hatta oldukça uzun bir süre boyunca kafa patlattım bu konuya. Düşünün ki yerimiz boğaz gören bir tepede. Manzara harika güzel, insan anlatım bozukluğu yapıyor o derece. İnsanlar beni tanımasa bile ziyarete geliyor (sadece boğazı görmek için olsa bile )=)) Sayıyı arttırdık bu sayede. Şimdi ziyaretleri sürekli kılmak lazım. Eğer ileride çok param olursa birazdan anlatacaklarımı yapabilrim, kesinleşsin zaten buraya yazarım sizde faydalanırsınız. Yakınlardaki bir çay bahçesi ile bir anlaşma yaparım, kim beni ziyarete gelip dua ederse ona bir çay verceksin benden. Bir fatiha= bir çay :D Parasını da peşin veririz, tamamdır. Keyfe bak be, git duanı et sonra boğaza karşı iç çayını. Mesela birisi hatim indirmek istedi orda, saatlerce oturdu ona benden bir kapuçino, isterse kahve, yanına da çift kaşarlı tost. Kötü olmaz mı? Bir düşünün. Tamam, biraz rüşvet vermiş gibi oluyorum ama olsun. Niyetim iyi amacım insanlar güzel vakit geçirsinler arada bir iki dua da biz alalım. Anlaşma güzel, şartlarda güzel. Eğer ilgileniyorsanız ben bu planı gerçekleştirebilecek ekonomik yeterliliğe eriştiğimde size haber veririm. Bir çayımı içersiniz artık ;)
Ölüm

Ölüm

Bu yazıyı yazıp yazmama konusunda çok kararsız kaldım öncelikle bunu söylemeliyim ama zihnimde beliren kelimelerin cümle olma isteğine karşı koyamadım.

Ölüm garip şey doğrusu. Düşünsenize yıllarca madde olarak yaşamış, dokunmuş, hissetmiş, konuşmuş, ağlamış olan sen artık madde olmaktan vaz geçiyorsun. Tamam senin seçim hakkın yok bu konuda ama sonuç önemli olan. Madde olamıyorsun artık. Onlarca yıl yaşayıp bir şeyler yapan senden tarih bahsetmiyor. Başkalarının cümleleri seni anlatmak için -miş-li geçmiş zaman kullanıyor. Bu noktada inançları anlatıma katmak niyetinde değilim, yaparsam da bağışlayın. Ancak madde olan sen bir anda tamamen soyut bir kavrama dönüşüyor. İnsanlar artık somut olan sen ile ilgilenmiyor, soyut bir sen yaratılıyor o anda hatıralarından. Herkesteki sen de birbirinden farklı oluyor elbette. Kişilik bölünmesi yaşıyorsun bir anda garip olsa gerek. Elbette o sen hayalini kurgulayan kaç kişi gerçek seni tanıyor bu da ayrı bir konu. Maddesel sen gidiyorsun bu hayattan, artık duygular yok, hissedemiyorsun. Zaman üzerineki etkin tükeniyor. Peki ya geriye ne kalıyor, hatıraların. Başka zihinlerde, başka bedenlerdeki hatıraların. Hep gülüp eğlendiğin bir arkadaşında mesela o kahkaha atarken ki halin kalıyor, onda hep gülüyorsun. Omuzlarında ağladığın, göz yaşlarının tanığı birisinde ise farklı bir yerin oluyor. Sen bu noktada hepsi ve hiçbiri oluyorsun ama madde sen veya fikir dünyandaki soyut sen ortada yok. Başkalarındasın artık. Bu noktada iyi izlenim bırakmalıyız, iyi hatırlanalım muhabbetlerine hiç girmeyeceğim. Nasıl olsa madde sen artık yok. Bitti herşey.

Anlatmak istediklerim bu kadardı aslında bundan sonrası anlatmak istemediklerim olarak kayda geçsin. Başkalarındaki sen de gideceksin bir süre sonra, sadece kısa bir kahkaha kalcak büyük ihtimalle. "gözden ırak olan gönülden de.." sözünde olduğu gibi kekremsi bir tat, buruk bir gülümseme halini alacaksın. Hoca cemaate soracak "nasıl bilirdiniz" diye "iyi bilirdik" diyecekler, iyi bilmeseler bile. Bu ensana da sadece hoca için bir süre madde olacaksın, sonrasını malum zaten, herkes biliyor madde olan sana neler olacağını. Bunları anlatmak istemiyorum ama ben. Sadece gidenleri çok özledim ve özlemimi dindirebilmek için bunları yazdım. Dedemin o şefkatli bakışlarını, Kerim abinin o neşeli sesini özledim. Ağlamak istediğim ama kendim dahil kimsenin hatırasında ağlayamadığım için yapamadım. Belki insanlardaki ve kendimdeki izdüşümlerimi değiştirebilirsem bunu başarabilirim. Farkındayım uzattım biraz. O kadar konuyu değiştirmeyi denemiş olsam da başaramadım. İnsan ensesinde o soğuk nefesi hissettiği sürece değiştiremez zaten konuyu.

Böyle bilinsin o zaman hayat, hadi sağlıcakla kalın...
Hayal Kurmak, Paha biçilemez

Hayal Kurmak, Paha biçilemez

Hayatta her şeyin bir bedeli vardır. Uçak bileti=90 TL, tatil=300TL, Yeme içme=100TL, Hayal Kurmak= paha biçilemez.. Kalan herşey için...

O halde hayal kurmaya devam edelim, bedeli olmayan şeyler için.. veya fiyatını belirleyip yaşamın, ona göre ilerleyelim. Kaç para ediyorsa artık duygular...
Geçmişi temize çekmek mümkün mü?

Geçmişi temize çekmek mümkün mü?

"Geçmişi temize çekmek mümkün mü?" merak ediyorum doğrusu. Eskiden yaptığımız hataları, nefretleri, ihanatleri silip yeni temiz! bir sayfada başlamak olası mı kural kitaplarında? Bunları da merak ediyorum, Sezarın hakkını zamanı geçsede olması gerektiği ölçüde Sezara geri verebilir miyiz? Geçmişin üstünü örtebilir miyiz mesela? Söylediğimiz yalanları, uğradığımız ihanetleri veya bütün herşeyi silebilir miyiz? Silebildiğini söyleyenler var, ne ölçüde samimiler acaba. Yoksa geçmiş bir takıntı mı, küçük bir olay sahiden bütün sonraları değiştirebilir mi? Yoksa "insanın içinde olmayacak be güzelim" tarzı doğru bir bakış açısı mı? Aslında herşey biz onları bile bile yürüdüğümüz için mi oldu. "Ohh.. iyi oldu sana hakketmiştin!" dedikleri zaman doğruları mı söyler insanlar? Peki biz geçmişi bu günden değiştirebilir miyiz? Belki olabilir ne dersiniz? Yaşanan bir olayın bu güne düşen etkilerini değiştirirsek eğer, geçmişte yaşanan olay da değişmiş olur mu? Belki kendimizin değişime kadar olan süreçte yaşadıklarını değiştiremeyiz(kısaca zamanı) ama bu günden itibaren bakış açımızı değiştirebiliriz. "Bunu yaparsak eğer gerçekte neyi başarmış oluruz" dite sormayın sakın, çünkü bilmiyorum. İlk sorumuza geri dönelim ve sorularla ilerleyen bir yazı da böylece bitmiş olsun "Geçmişi temize çekmek mümkün mü?"
Renk ve kişilik testleri...

Renk ve kişilik testleri...

Aradan aylar geçtikten sonra testleri yenilemek gerekir diye düşünüyorum ve işte yeni sonucum. Sizde deneyin, oldukça başarılı ve eğlenceliler. İlki olddukça kolay ama ikincisi biraz İngilizce istiyor yine de pişman olmazsınız. Sonuçlar gerçeğe oldukça yakın. hile yapmak yok, ona göre =))



ColorQuiz.comOğuz Marangoz took the free ColorQuiz.com personality test!

""Not a team player and is unwilling to be involved..."


Click here to read the rest of the results.



Disorder Rating Information
Paranoid:High more info | forum
Schizoid: Moderate more info | forum
Schizotypal: Very High more info | forum
Antisocial: Moderate more info | forum
Borderline: Moderate more info | forum
Histrionic: Moderate more info | forum
Narcissistic: Moderate more info | forum
Avoidant: Moderate more info | forum
Dependent: High more info | forum
Obsessive-Compulsive: High more info | forum




yeni isim...

yeni isim...

Dreaming yani rüyalarla blogumun içeriğinin pek uyuşmadığını düşünüyordum. Elbette isterdim sizlere daha güzel yaşamlar, yüksek sesli, bol kahkahalı gülümsemeler anlatmayı ama olmadı. Bu sebeple bir isim değişikliğine gitme kararı aldım ve elbette bu isme uygun bir zamanlar tasarladığım bir resim. Belki daha güzel olur, belki de olmaz. Ancak bunları sadece zaman gösterecek. Uzun lafın kısası rüyaların muhteşemliğini anlatana kadar bu ismi kullanacağım.

Saygılar, hürmetler...
Ne mübarek şeysin be Bayram :D

Ne mübarek şeysin be Bayram :D

Şimdi bir bayram nasıl daha güzel olur bilemiyorum valla. Hani çok sevdiğin insanlarla vakit geçirmenin, baklava+çikolata+şeker üçlemesi ile salgıladığın endorfinin yanında gezdiğin yerler, içtiğin nargileler bile çok güzel bir bayram geçirmene yetiyor. Ancak son 3 de en az bunlar kadar önemli olaylar oldu. Sonata Arctica The Days of Grays isimli mükemmel albümünü çıkardı, cidden tekrardan dinlemek harika geldi. Sonraki gün Ensiferum un From Afar albümü buldum o da çok yeni sürülmüş piyasaya, Viking Metal de en çok sevdiğim gruptur Ensiferum. Son olarak da Kamelot yeni bir karma albüm piyasaya sürmüş, eski albümlerin bazı özel versiyonlarındaki bonus şarkıları derlemişler harika bir karma olmuş Myths & Legends Of Kamelot ismindeki albümleri. Ayrıca yakın zamanda yeni albümleri de gelecekmiş. Şimdi sorarım size sevgili okuyucum daha başka ne isterki insan :D

Bu arada bütün albümleri çok terbiyesiz bir şekilde mininovaya eklemişler valla olmaz dedim böyle şey, yazık adamlara. Eğer sizde benim gibi bu olaya tepkinizi göstermek istiyorsanız Mininova.com sitesine bir göz atabilirsiniz. ;)
Bayramınız Mübarek Olsun =)))

Bayramınız Mübarek Olsun =)))

Herkesin Ramazan bayramı mübarek olsun. Dilerim her şey sizin için en güzeliyle olur, yaşadığınız her anın tadını çıkardığınız, mutluluklarla dolu bir bayram geçirmeniz dileklerimle. =))

not: Ramazan bayramına şeker bayramı diyerek onun anlamını ve önemini azaltamaya çalışanları da bu vesile ile kınayıp, toplumumuzun değiştirilmeye çalışılan değerlerine dair ufak bir hatırlatma yapayım...

Ruhunu Şeytana Sat Hayatın Kurtulsun, Turizm, İthalat, İhracat, Otomotiv LTD ŞTİ.. Kendini bütün istediklerinin gerçek olmasına hazırla :D


Bugün bambaşka bir konudan bahsedeceğim sizlere. Geçenlerde düşünüyordum ruhumu Mephistoya satsam ne kadar kazanırım diye bugünde bu kurguyu biraz geliştirdim ve paylaşmak istedim. Hikayeyi hepiniz biliyorsunuz zaten baş şeytan Mephisto yardıma muhtaç, düşkün insanları dolaşıp istedikleri herşey karşılığıda ruhlarını alıyormuş. Anlaşmayı kabul edenler bu dünyada zenginlikler için şu Adriana Lima senin, bu Eva Mendez benim takılıyormuş. Hani böyle takılan insanları gördüğümüze göre ve hayatlarımızı kıyasladığımızda neden olmasın diyor insan. Life for rent dinliyordum az önce Dido bacıdan, kiralık yaşamlar, satılık ruhlar falan derken bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Düşünün ki ben yine herşey kötü, hayat kötü, kızlar kötü içerim ben bu akşam modlarımdan birisindeyken Mephiso amca siyah takım elbisesi elinde gümüş saplı bastonuyla gelsin. Anlatsın işte olayları ruhları topluyorum, sat bana ben de seni çok zengin yapayım, bütün düşlerine kavuşursun falan filan... Vaatleri güzel ama daha güzel bir boyutu var aslında olayın. Mephisto ya bu işin masrafı ne kadar, ruh başına kaç papel kalıyor diye sorarım ben. Çünkü Türküm ve gelecekte bilirkişi amcalardan birisi olmak gibi bir amacım var. Büyük ihtimalle şaşırır veya benim gibi binlerce Türk ile anlaşma yapmıştır alışıktır böyle muhabbetlere. Vereceği tepki ne olursa olsun onu kafalamaya çabalarım mesela. "Abi bak şimdi sen bu işten ne kadar kazanıyorsun? Çünkü ben daha fazla kazanmanın yollarını biliyorum!" burada abi gibi samimi ifadeleri kullanarak amacım ortamı yumuşatmak. Hepimiz biliyoruz ki aslında o kediye bile zarar veremez, hep hayat onu bu yollara itti. "Bak şimdi yaptığın iş toplumun hayrına! Yardıma muhtaçlara yardım ediyorsun sonra ekonomiye verdiğin destek tartışılmaz. Ancak yöntemlerin eski, bak ben bu işin okulunu okudum" işte kilit cümle budur, ben bu işin okulunu okudum! Hani sen baş şeytansın, milyonlarca yıldır bu işi yapıyorsun ama cahilsin, ben bu işin okulunu okudum senden daha fazla biliyorum :D

Diyalog bu şekilde devam eder büyük ihtimalle "Senin milyonlarca yıla dayanan tecrüben var benim de ise bu farklı bakış açılarım. Gel bu ikisini birleştirelim, hem sen kazan hem ben kazanayım." işte amacımı bu noktada belli ederim ben, ortaklık istiyorum. Yok öyle ruhumu satayım da her şey benim olsunculuk. Bileğimin hakkıyla kazancam ben onları :D "Bak şimdi sana bir internet sitesi açarız başlangıçta, güzelcene süsleriz. Eski müşterilerinden bir kaçının hayat hikayesini de ekledik mi müşteriler 100 katına çıkar. Hem de sen kapı kapı dolaşmaktan kurtulursun. Bak kaç yaşına geldin artık biraz dinlenmen gerek." işte teklif budur, Bu teklife karşı koymak da zordur hani. Düşünsene Mephisto olsan mesela kapı kapı dolaşmayı mı yoksa oturduğun yerden ruhların sana gelmesini mi tercih edersin. Cevap belli :D

Eğer kabul ederse teklifimi işi nerelere götürürüm bir bakın hele " internet reklamları ile başlarız işe sonra bir kaç gazeteye ve televizyona bir kaçar milyon dolar aktardık mı reklamlarımız dakka başı televizyonda olur. Sonra internet sitesinde sözleşme koyarım bir tane, hemen tek tık ile ruh alımı şeklinde. Bir sonraki aşamada sms ile ruh alımı var ki çok mükemmel. Ruhumu satmak istiyorum yazıp 1313 e mesaj atarsın sözleşme gelir sonra evet yazıp 6666 ya attın mı olay bitmiştir." İdda ediyorum çok kısa bir sürede milyarlarca ruhumuz olur. Sonuçta ben bu işin okulunu okudum, eh kafamızda çalışır bu işlere :D Mephistonun bile Global dünyaya ayak uydurması lazım, vahşi kapitalizmi kullanmalıyız. Sonra "Titan saadet zinciri" kıvamında bir örgütlenme de olabilir bir tane "Call Center" atarız biraç zebaniyi oraya. Sektör inanılmaz büyük, bak Mephisto buradan sana sesleniyorum.. Bunların hepsi yaparım ama kazancım %30 olur :D

sensizliği betimlemek

sensizliği betimlemek

Gün gelecek ve beni seni bulduğumda sana sensizliği anlatmam gerekecek. Umudum zayıf ama hala var o güne dair. Gerçeklik her ne kadar sana dair umutlarımı almaya çabalasa da, başaramıyor. O gün ben sana ne anlatabilirimi düşünüyorum uzun zamandır. Kötü olan herşeyi sıralayıp sensizlik böyle demek gerekiyor. Yeterli değil ancak, sensizlik anlatılabilecek kadar basit değil. Bir karanlık düşün zifiri de, hiç bir şey yok içinde. Sensizlik böyle benim için ve o karanlığın ucunda bir ışık. O da sensin. Oraya gidebilir miyim? Karanlığı aşmam kaç ömür sürer? O ışık gerçek mi? Ben gerçek miyim senin karşında? Sen şu evrende güzel olan her şeysin, o halde sensizlik güzel olan herşeyden mahrum olmaktır. Cenneti görüp cehennemde yaşamaktır belki bir ömür boyu. Düşünsene yazdığım onca satır sadece gelecekte sana sensizliği betimleyebilmek için. Düşünsene rüyalarda sana rastlamam imkansız gibi gözükse de hala gözlerini düşünerek gidiyorum rüyalar diyalarına. Zaten başka bir sebep yok, sende olmasan uyumazdım. Rüya görmezdim asla, sensiz cennet cehennem bana. İhtimalsiz bir yok oluş benim yaşadığım, kabullenmem gereken ama yapamadığım. Cümleler, öyküler, kitaplar yazdım hala anlatamıyorum. Ne güzelmiş sensizlik!

Find Us On Facebook