Değişik bir gece


Oldukça uzun bir aradan sonra dışarıya çıktım. Alında biraz silah zoruylada olsa kuzen geldi evden aldı, saçımdan sürükledi. İyi de yaptı, sessizliğe o kadar alışmışım ki konuşmayı unutmuşum. Yürümeyi unutmuşum ve elbette yaşamayı unutmuşum. Hiç ama hiç aşina olmadığım bir plan yapılmış, bostancıda bi meyhaneye gidilcek. Fasılla başlayacağız sonra dansöz çıkcak, en sonda topik bi arkadaş bizi eğlendirecek. Beni bu noktada tutacak bir şey ararken sınırsız yerli içkiyi duydum ve kabul ettim. Hani dansöz de ilginç olabilirdi, alaturka eğlence kültürümüzde olurdu. Bir o eksikti zaten. Sonuçta eğlenceye ihtiyacım vardı, birde tanımadığım bir adamın doğum günü varmış bu sebepten tanımadığım 18 kişi de olcakmış. Değişiklik olur tabi kalanların yaş ortalaması 30 olunca biraz da genç kalacaktım ortamda.

Fasıl güzeldi, hatta çok güzeldi. Ruhumda kaç tane dikiş varsa hepsi açıldı, ne kadar kan kaybettiğimi hesaplayamadım. Darmadağın oldum, hayatıma girenler, çıkanlar, giremeden çıkanlar.. Herşey tekrardan aklımda dolaştı, damarlarımı parçaladı, acıdıkça acıdı. Kanadıkça kanadım. Sonrasında sanrılarım geldi onların şekillerine bürünerek. Bu arada fasıl iyice yavaşlamış, damarlarımın yerlerini değiştirmeye başlamıştı. Bir anda o kadar çok insanı hatırlamak insanı mezara sokabiliyor, bunu anladım. Düşünsenize bir anda acısını zaten çekmiş olduğun pişmanlıklar tekrar ortaya çıkıyor. Bir sürü insan sureti gözlerimin önünde dolaşmaya, ayrılık sözcükleri, cümleleri beynimi kemirmeye başladı. Zor bir deneyimdi benim için. Hele kişi sayısı azalıp elim telefona yaklaştığında. Üç insanı aramak istedim o anda. Biri hayatımdan çekip gitmiş bir dosttu, ona bu ortama ne kadar yabancı kaldığımı, evde oturup pain of salvation dinleyi tercih ettiğimi söylemek istedim. Ancak telefonlarımı açmadığı ve beni sildiğini hatırlayınca vazgeçtim. Diğeri yanımda olmasını başımı kıvırcık saçlarına yaslamak istediğim bir başka dosttu. Belki de bir dosttan daha fazlası, özel bir dostta. Bu sırada gecenin bir vakti olduğu için bundan da vazgeçtim. Ve sonuncusu arayıp küfretmek istediğim birisiydi, o aptal mutluluk rüyalarımdan uyanmamı sağladığı ve aşka olan inancımı yerle bir ettiği için. Ancak numarasını hatırlamadığımdan ötürü onu da arayamadım. Belki deneme yanılma ile bulabilirdim ama ne gerek var dedim kendime.

Elbette içmeye devam ettim, dansözün balık eti olmasını bekliyordum ama balina etli gelince hayal kırınlığı oldu. Bende kendi iç dünyamdaki savaşlara geri döndüm. En kötüsü de her yerde O'nu görmemdi sanırım. Aslında oldukça mutluydum ben halimden sadce bir süreliğine bağlantıları koparmıştım dünya ile. "Yaşa" dedi bana ve mecburiyetten geri döndüm hayata.

Topik arkadaş çıkınca bir süre ben buraya ait değilim diye düşünsemde dans etmeye zorlandım yeniden kuzencim tarafından. Diğer bir taraftanda yüksek duvarları olan bir kızla gece boyunca bakışıyorduk. Duvarları o kadar yüksek örmüştü ki, gözlerine doğru yaptığım her yolculukta yolumu kaybettim. Kim olduğumu unuttum, dansa davet etsem kabul ederdi. Yavaşça duvarlara tırmanır ve diğer tarafa geçerdim. Ancak buna hakkım var mıydı sanki? Ben diğer tarafa geçince bir süre sonra duvarlar yıkılacaktı ve ben gidince daha yüksek duvarlar inşa etmesi gerekecekti. Elbetteki gitmeyi düşünmüyordum başlangıçta, kalıcı olmak istiyordum elbette. Ancak hep gittim, attığım her adımda etrafımı paramparça ederken gittim hatta. Yıldızları aşıp gözlerine ulaştığımda gördüğüm güzellik orda kalmamı sağladı. Belki gitseydim, belki tırmansaydım, belki o izin verseydi! Ancak yapmadım, kendimden insanları korumaya çalışıyorum, belki yaptığım yanlıştı. Belki çok özel birisini tanıma şansını kaçırdım ama hayat bu. Bir kalp daha kırmaya dayanamam.

Son olarak ben içmeye devam ettim, başka bir kızla birbirimizden uzaklarda, başka yönlere bakarken dans ettik. Sonra sabah oldu ve geri döndüm. Değişiklik iyi oluyor bazen, sadece bazen!

Karmakarışık...


Hayat "karmakarışık" sıfatını layıkıyla taşımaya devam ediyor. Tükürdüğümüzü yalatmaktan büyük zevk alıyor tahminlerim doğrultusunda. Hatta zevkin doruğunda soluk soluğa kaldığını bile düşünüyorum. Bizde garipiz, yalayacağımızı bilerek tükürmeye devam ediyoruz. "Asla böyle yapmam" "bu olursa kesin böyle yaparım, yıkarım, yakarım..." şeklinde cümleleri bolca sarf ediyoruz. Bu arada hayatın bıyık altından güldüğünü hayal ediyorum ve bir kronometre başlatıp beklediğini. Sonra da biz yerleri yalamakla meşgulken puro ve JD eşliğinde bizi seyrettiğini. Eminim ki inanılmaz zevk alıyordur, eminim çünkü bende aynı şekilde zevk alır, tatmin olurdum. "ahahaha.. ben demiştim böyle olcağını" çok keyifli bir cümledir ancak asla hayat kadar zevk alamayız. Bu yüzden büyük konuşmaktan vazgeçtim, elimden gelse hiç konuşmayacağım. Gerek yok, nasıl olsa her cümlenin ardından g.t gibi ortada kalıyoruz. Yaşam enerjim bu şekilde çekiliyor zaten. Bir mum uzatıyor önce hayat, biz onu yakıp hayatı aydınlatacağımızı düşünüyoruz. Sonra o yanınca diğerleri sönüyor, hayat ise şöminenin karşısında ceylan derisi bir koltukta bize gülüyor.

Eskiden olsa asla umursamadığımız şeyler gün geliyor da gördüğümüzde bizi mutlu ediyor. Bir bardak suyun anlamını çölde kalırsak anlayabiliyoruz. Ancak çok geç oluyor. Öyle şeyler oluyor ki hayatımda eskiden olsa bir saniye bile düşünmeyeceğim olaylar hayatımı oluşturuyor. Sadece yaşamak için yaşıyorum. Sebepler ortadan kayboluyor, eskiden sahip olduğum hedeflerin hepsi paramparça oldu. Şimdi sadece karnımı doyursam, borçlarımı ödesem yeter diyebiliyorum. Nerede o eski idealist, aykırı insan? Üzgünüm ki o artık yok olmaya çok yakın, "bir gün daha yaşayalım" artık yeterli geliyor. Böyle olunca da yazamıyorum, isyan edecek gücüm kalmadı artık. İsyan olmayınca yazı da olmuyor, hayat ise peşpeşe orgazm oluyor. Bari o kendini tatmin etsin, mutlu olsun. Ben g.t gibi kalmaya devam ederim, nasıl olsa alışıyor insan!
Filmler kaldığımız yerden...

Filmler kaldığımız yerden...

Aslında başka şeyler yazmak istiyordum, biraz daha derinlere gömülmek güzel olurdu. Ancak sayıları an be an artan ve yorumlanmayı bekleyen filmler var. Elbette bu yorumların dikkate alındığını da öğrenince daha bir istekli oldum. Daha fazla oyalanmadan başlamak istiyorum çünkü sırada çok film var. Bu dönemde peşi sıra izlediğim dramalardan sonra birazda eğlenceli birşeyler izlemek istedim, komedi ve abd action filmleri ağırlıklı bir seçkimiz var bu sefer.

The Love Guru: İzlerken çok eğlendiğim bir filmdi. Mike Mayers oldukça başarılı bir performans ortaya koymuş. Austin Powers tan daha iyiydi bu filmde, nedense en ufak keyif almamıştım o filmden. Ayrıca Jessica Alba'nın da ön planda olması hoş olmuştu gerçekten. Sadece kızları etkilemek için guru olmak istemiş ve dünyanın ikinci en ünlü grusu olan bir karakterle karşımızda Mike. Eğlenmek için izlenebilir, güzel vakit geçiriyor insan. Aralarda da budizmden, felsefeden alıntılar var. Güzel olmuş.

Wanted: Angelina ablamız yine yapacağını yapmış. Kurşuna falso verme sahnesi ve bunu kanıtlamaya çabalanması filmle çok dalga geçmemi sağlasa da bol para harcanmış, bol efektli bir abd filmi. Hikaye kurgusu her ne kadar saklanmaya çalışılmış ve sonlara doğru etkileyici bir bitiş yapılmaya çalışılmış olsa da en başında çözmüştüm. Daha yaratıcı olmaları lazım.

Silent Hill: Oyunu çok iyiydi her ne kadar bitirebilme fırsatım olmasa da, çok güzeldi. Geneldi uyarlama filmleri sevemedim pek, oyun her zaman daha iyi olmuştur. Ancak bu sefer beklediğimden daha iyi bir film çıktı karşıma. Hala oyunun daha başarılı olduğunu savunsam da, mistik içerikli gerilim filmleri arasında başarılı bir örnek. Bu film türünü de sevdim, güzel oldu.

Iron Man: Bir başka çizgi roman uyarlaması diyerek oldukça uzun bir süre boyunca izlemedim. Zaten Tony Stark karakterini sevmezdim, gereksiz gelmişti hep bana. Ancak bu eskiklik filmde giderilmiş. Aşırı ukala karakter çok daha güzel durmuş. Daha fazla sevdim. Güzel bir uyarlamaydı bence, efektler güzeldi. Kurgu idare ederdi. İzlenebilir, keyif aldım.

Ultraviolet: Başrolde Milla Jojovich olması izlemem için yeterli bir sebepti. Zaten başka bir şey de yoktu, orta kalite bir kurgusu vardı. Bence Milla abla hariç herşey çıkarılsa daha fazla zevk alabilirdim. Efektler başarısdı, dövüşler de aynı şekilde. Kurgu kendi içinde hatalıydı. Milla abla için izlenir, gerisi yalan.

Jumper: Değişik bir kurgusu olan eğlenceli bir film. Fakat neden saklanmıyorsun da ben burdayım süper güçlerim var sonra her yere gidebiliyorum gibi salakça bir mantık benimsiyorsun. Eğlenceliydi ama karakterin yaptığı seçimlerin sebeplerinin olmaması, geçmiş hakkında eksik bilgiler gibi beni rahatsız eden hususlar vardı.

Definetly, Maybe: Uzun zaman boyunca görüp de izlemediğim filmlerden biriydi. "Two man and a girl in Pizza place" isimli dizide berg rolüyle tanıdığımız Ryan Reynolds başrollerde. Tipik bir "How I met Your Mother" şeklinde "baba bana annemle nasıl tanıştığını anlat" bir girişle başlıyor. Ancak gerçekten güzel bir romantik komedi filmi çıkmış ortaya. Yine başlarda olm o kız doğru değil bak bu daha uygun dedikten sonra arkadaşın filmin sonunda o kızla birleşmesi "biraz ukala olmamı sağladı. Güzel filmdi, eğlendim.

Kungfu Panda: İşte mükemmel eğlenceli bir film. Daha önce söylemiştim bayılıyorum bu animasyon filmlerine diye. Çok keyifliydi, çok sevdim. İzlenmesi gerekir, izleyin eğlenin.

President of Year: Yıllar geçsede Robin Williams performansından birşeyler kaybetmiyor. Bu film sanırım bunun kanıtı. "Politikacılarla dalga geçen bir adam kazara da olsa ABD başkanı olursa neler olur?" nasıl olur sorusunun güzel bir şekilde cevaplıyor. Abd siyasetine çok derin eleştrileri de içinde barındırıyor. Eğlenceli bir film.

Fireflies in the Garden: Bu kadar komik, macera filmi izledikten sonra bir dramaya ihtiyacım var dedim kendime ve bunu izledim. Harikaydı! Ryan Reynolds bu sefer ciddi bir rolde karşımıza çıkıyor ve çok da güzel oluyor. Güzel bir aile dramı, Julia Roberts da ayrı bir hava katmış. Anlatım dili, sadece ve bizden kurgusu ile oldukça etkiledi beni. Birçoğumuz benzer bir çocukluk yaşamışızdır elbette, çok tanıdık geldi bütün karakterler. Çok güzeldi!

Hala anlatmadığım 3 film kaldı artık onları da bir sonraki sefere inceleriz. Benden şimdilik bu kadar.

Sağlıcakla kalın...

İntihar provası 2

Bir gün gelecek ve ben bir hikaye anlatacağım. Paramparça bir adamın esen rüzgarlarda savruluşunun hikayesi olacak bu. Uçurumlardan sadece eğlenceli olduğu için atlayan bir adam olacak başrolde. Yapayalnız bir öykü olacak bu, kelimelerin bile sırası olmayacak. Cümleler yitip gitmiş, asla son bulmamış bir hikaye olacak. Her gece duvarlara anlattığım, ardından bileklerimi kesip satırlarla buluşturduğum bir öykü dökülecek dudaklarımdan. Aslında Sensiz geçen günlerimi anlatacağım sevgili. Her saniyenin nasıl can yaktığını, düştüğümde kırılan her kemiğimin iyleşmesinde tek bir amaç olduğunu da söyleyeceğim. Her gece duvarlara anlattığım bir hikaye olacak bu, asla gelmeyecek bir gelecek kurguladığımı ekleyeceğim elbette. Kokunu özlediğimde öyküleri, tenini özlediğimde satırları, Seni özlediğimde rüyaları nasıl araştırdığımı anlatacağım. Sonra her cümlemde intihar provaları yaptığımı da söyleyeceğim.

Gelecek ümidi olmayan bir yaşam hikayesi olacak bu. Gerçek ve gerçekdışının sınırlarında dolaştığım, çoğunlukla kim olduğumu unuttuğum, yapayalnız bir yaşam anlatacağım sana. Günün birinde, asla gelmeyecek bir gelecekte. Sen karşında durmuş boşlukta gezinen bu ruha bakıpta üzülmediğin bir gelecekte. Gerçeklik tartışmalarına yer olmadığı, farklı bir zaman ve farklı bir boyutta bir hikaye anlatacağım. Sensiz geçen zamanı kabul etmediğimi, her intihar provamın aslında başarılı olduğunu anlatacağım. Asla gel,meyecek bir günü nasıl beklediğimi ve Sana ulaşmayacağını bildiğim halde yazılmış binlerce sayfadan bahsedeceğim. O gün gelmeyecek belki sevgili! Belki başka boyutta! Belki başka zamanda!

Varsan! Yoksan! Kimin umurunda! Kesinlikle! Belki! Bir hikaye anlatacağım işte ve o hikayenin mutlu bir sonu olacak!

Ve Sen sevgili...

İntihar provaları

Karma karışığım, içimde büyük bir öfke, büyük bir nefret var sebebini bile bilmediğim. Hayat dediğin şey garip! Herşey bitti dediğin zaman ileride bir ışık görüyoruz, sonra tekrar aptal bir umut büyüyor içimizde. Gerek yok aslında umuda, hiç gerek yok. Umut olmasa acı çekmeyiz. Tekrar bastırınca karanlık umursamayız, gözlerimiz hiç alışmaz ışığa. Karanlığın çeşitlerini, siyahın tonlarını öğreniriz kötü mü olur. İstemiyorum umut etmek, herşey kötüye gidiyor aslında. Tam düzelebilir dediğimde daha da batıyorum. derinliklere. Bu şekilde geçen 24 yıla tanıklık ettim, hep bir şeyler çalındı benden. Hep kaybettim, sadece öğrendim! Ancak bunlar da bir şeyi değiştiremedi, çaresizliği öğrendim. Hep tedavisi olmayan hastalıklar buldu beni, "onlarla yaşamayı öğreneceksin" dediler. Onlarsız yaşayamaz oldum. Hep ihanetler beni buldu "onlarla yaşamayı öğrenceksin" dediler. Hayatımın her yerinde karşıma çıktı.

Her şeyi sırasıyla öğrendim, bildim, olacakları gördüm birçok defa. Bunlar olcak dedim, yapmamız gerekenler bunlar, önlem almalıyız, o adama güvenmemeliyiz. Dinletemedim, değiştiremedim olacakları. Sonra herşey öngürdüğüm gibi gelişti ama yine çaresiz kaldım. Çünkü hayat ellerimi kollarımı bağlamış, soluklarımı çalmış oldu hep. Kıpırdayamadım, anlatamadım. "Düzelecek" umudunu hep taşıdım anlamsız yere, hep taşıdım. Ben düştüğümde etrafımdaki herkes düşüyordu, bu yüzden ayak tabanlarımdan çiviledim kendimi. Hep sevdim "hacıyatmazları." Ben düştükçe hayat eğlendi. Ben kanadıkça, hayat zevk çığlıkları attı. Her seferinde duydum karanlığın kahkahalarını.

En güzeli beklentisiz yaşamaktan geçiyor aslında, hiç bir şey düşünmeyeceksin. Geldiği gibi yaşayıp, bittiğinde gideceksin. Bu yüzden intihar provalarının anlamsızlığı. Arası yok, yaşayacak veya öleceksin. Her seferinde ilerde ufak bir ışık gör, tekrar ayağa kalk, ışığa doğru koşarken gözlerin kamaşsın ve tekrar düş. Hayır, bu kadar da aptalız. Aynı bok çukuruna tekrar ve tekrar düşüp, her seferinde çıktıktan sonra üstümüzü temizliyoruz. Bırak bunları! Umut etme, gerek yok çünkü.

Karma karışığım, karanlığım son günlerde. Siyahın tonlarını öğrenmek gerek, farklı isimler vermek ve o aptal ışığı kovalamayı bırakmak. Aslında benim sadece yazmam gerekiyor, yaşayabilmem için ama o da olmuyor. Her seferinde unutuyoruz yaşadıklarımızı!

...

Ne diyordum ben.. İlerde ışık var galiba. Sanırım tekrar kalkıp koşmalıyım!

Sağlıcakla kalın...

not: Ayreon Human Equation albümünü kesinlikle tavsiye ederim, progressif metal dediğin böyle olur dedirtiyor. Mükemmel bir albüm, daha sonra bi tanıtım yazısı yazmayı planlıyorum. Orada daha detaylı bilgi verebilirim

Anlaşıl(a)mamak


Daha önce bu konuyla ilgili çok yazdım, çok vurguladım aslında. Ancak anlaşılamadığımı görüyorum ve aslında buna üzülüyorum. Sonuçta ben birşeyi defalarca tekrarlamaktan hoşlanmayan bir adamım ve eğer bir söz söylüyorsam bu doğrudur genellikle. İçinde başka anlamlar aramaya, sorgulamaya, beni zıvanadan çıkarmaya gerek yoktur böyle durumlarda. Bunu da en başında söylemişimdir zaten. Eğer ben bir şeyi yapmak istemiyor ve sebep söylemiyorsam,bu sen istediğin kadar ısrar et değişen bir şey olmayacaktır anlamına gelir. Sebep söylüyorsam ve hala ısrar ediliyorsa bu o kişinin gözümde değer kaybetiği anlamına gelir. "yalnız kalmak istiyorum" diyorsam eğer bu gerçekten de yalnız kalmak istediğim anlamına gelir. "Sessiz çığlık, görünmeyen gözyaşları" gibi melankolik bakış açılarına gerek yoktur. Bu yalnız kalmak istediğim anlamına gelir, sessiz çığlıklarım zaten duyulmaz, gözyaşlarım zaten görülmez. Kendimizi kasmaya, zorlamaya gerek yok böyle durumlarda.

Çok doluyum aslında "neden benimle hiç görüşmüyorsun?" şeklinde aylar süren diyaloglar yüzünden sinirlerim bozuldu. Hayır, aylardır evden çıkmıyorum çünkü çıkmak istemiyorum. Sebeplerim var, biliyorlar! Fakat nedir bu ısrarlar, ne gerek var bunca yırtınmaya. Yani ben dışarı çıkmıyorum dediğim zaman, bu gerçekten çıkmadığım anlamına gelir. Tekrar tekrar sormanın bir anlamı yoktur. Sonuçta yalnız kalmak istiyorum dediğimde bu tam anlamıyla "yalnız kalmak istiyorum"u ifade eder. Yalnızlığın kelime anlamı itibariyle hiçkimsenin benim yanımda olmaması da gerekir. Sonuçta yalnızlık dediğin tek kişiliktir, ikinci insana yer yoktur. Aynı rüyalar, aynı mezarlar gibi!

Tabi bu noktada ben kendi yalnızlığımla sadist ilişkiler içerindeyken birilerinin beni yanlarına almak istemeleri de ayrı bir saçmalıktır. Yahu dememişmiydim ben size, anlatmamışmıydım herşeyi. Hani ilişkileri gereksiz olarak gördüğümü, hayalden olsa da kalbimin bir sahibesi olduğunu zaten söyledim defalarca. Nedir benden beklentiniz? Öykülerimde karakter olmak için tabiri caizse bir taraflarını yırtanlara da aynı cevabı verdim, kimseyle ortak roman yazmayı planlamıyorum. Cümle açık, net. Anlaşılamayacak birşeyler de yok, çok kolay ve basit.

İnsanların neden bu kadar açık olmama rağmen hala anlamak istememelerine anlam veremiyorum. Kabullenemiyorum doğrusu. Tekrar söylüyorum "yalnız kalmak istiyorum" dediğimde cümlenin içinde gizli kalmış bir olumsuzluk eki saklı değildir. Gizli anlamlar elbette vardır her cümlemde ama bunu zaten göremiyorsunuz. Ben oyun oynayacaksam eğer, bu kadar ufak ve basit oynamam. Ayrıca zaten oyun oynamak da istemiyorum. "Sadece yalnız kalmak" istiyorum. Açık ve net...

Sağlıcakla kalın...

Yaşam


"Hayat denilen olguda nelerle karşılaşmışızdır! Bir farkına varabilsek bunların. Daha gözlerimiz açılmadan verdiğimiz ilk tepkinin ürünüdür gözyaşlarımız. Sanki ileriki yaşamda olacakların habercisidir o kanla karışık yaşlar. Anlayamayız veya anlamak dahi istemeyiz yitirdiklerimizi. Anlasak bile zaten unutup gideriz.

En büyük suçlu her zaman “umut”tur.. Duygular ise bozacının şahidi konumundadır. Bilgi veya farkındalık göz ardı edilir. Bilgi acı getirir, çünkü farkındalık hep gerçekleri gösterir. Gerçekler ise zaten acının bir diğer ismidir.

Üzerimize doğru gelen her fırtınada, can kurtarıcı edasıyla umutlara sığınırız. Bir sonraki dalgada güvenli barınağımız yok olur. Bir süre onun enkazının yanında kalırız. Gözyaşlarımızla tekrar birleştirmeye çalışırız onu. İşe yaramaz, gidenin yerine yenisi gelemez asla.

Hayatımız hep bu sığınakların yıkılmasını seyretmek ve yerine yenilerinin bulunması arayışı arasında sürüp gider. İlk sığınak bir şatodur, en kolay da o yıkılır zaten. Zamanla eski bir kulübeye, oradan da üzerini örten bir örtüden yoksun kalmış bir çadır karşılar bizi. Onun yıkılmasını bekleriz, daha iyisinin bulunabilmesi umuduyla. İşte farkındalık burada devreye girer. Yıllar boyunca göz ardı edilirken, o umarsızca büyümüştür. Artık umudun önüne buzdan bir duvar misali çekilir. Umuda yer kalmamıştır artık ve biz enkazı terk edip yenisini bulmak yerine, onun yanında kalmayı seçeriz. Belki daha iyileri olabilir ama onunda yok olmasına katlanabilir miyiz?

Akamayan gözyaşlarımız artık çare olamaz derdimize. Başlangıçta en masumlarını kaybetmişizdir yeni doğan bir çocuğun yüzündeki gülümsemeler için harcanır bir ömür.

Enkazlardan bazı parçalar getiririz yanımıza. Sonsuz hiçliğin tam ortasında hatıra adını verdiğimiz, zamanında mutluluk veya huzur şimdi ise sadece acı veren parçalar taşırız beraberimizde. Acıyı umursamadan ruhumuzu her parçanın derinliklerine gömeriz. Her şeyi tekrar ve tekrar yaşarız, küçük bir farkla artık çıkış yoktur.

Daha iyilerinin bulunabileceği düşüncesiyle nelere katlanmışızdır. Belki o ilk şatoyu yıkıldığı için terketmemişizdir belki de sadece biz terk ettiğimiz için yıkılmıştır. Zaten hayat da bu sorularla alır canımızı yavaşça.

Amacımız gül bahçesindeki en güzel gülü bulabilmekken, yolun sonuna kadar karşımıza çıkan güllerin hiçbirini beğenmeyiz. Hiçbiri bize göre yeteri kadar güzel değildir! Fark edemeyiz ilerledikçe giderek cansızlaştıklarını. Fark edemeyiz en güzelinin başlangıçta olduğunu.

Geriye dönüş yoktur, bu körlemesine ilerleyiş bizi buzdan bir çöle ulaştırır. Kandan gözyaşlarımızla bir gül çizeriz buzullara, soğuk yalnızlığımızda veya yalnızlığımızın soğuğunda… "


not: eski bir yazımdı, düşüncelerim değişmediğine göre ve aynı şeyleri yazmaktan nefret ettiğimi de hesaba katarsak, tekrar gün yüzüne çıkmasında br sakınca görmedim.


Kalın sağlıcakla...

Filmler devam...


Yeni yıla sobada elimi yakarak girdim, çok değişik ve kefiyli oldu. Bir efsaneye göre bir yıl boyunca ateşle oynamam gerekiyor, benim için sorun değil oynarım. 12 ye bir kaç dakika kala bahçeye bir dişi birde yavrusu iki at geldi. Sevdik onları, sonra gece kıvırcıkları yemişler. Babanem çok söylendi ama bence sevimlilerdi aralarda tekrardan gelirler diye umuyorum. Baykuşları da bu şekilde sevmiştim ben, değişiklik oluyor, keyifleniyor insan. Sonra sobayla oynarken parmaklarımdan birisi metal bölüme değdiği için ve metal bölümün fazla ısınmış olmasından dolayıdır ki yandı! Küçük bir acısı var ve ben çok seviyorum bu acıyı. Çok keyifli oluyor gerçekten, bu sebeple mutlaka yanık bir parmağım oluyor. Bununla birlikte film izlemeye, tırmanmaya ve çay içmeye devam ediyorum. Yeni izlediğim filmleri de anlatmak istiyorum sizlere, maksat topluma faydam olsun.

Vicky Christina Barcelona: Güzel, sıcacık bir Woody Allen filmi. Yaz aşklarını güzel bir biçimde anlatmış. Renkler, karakterler ve hikayenin akışı oldukça samimi bir şekilde aktarılmış. Diğer bir taraftan dış sesin hikayenin ilerlemesine katkıda bulunması güzel olmuş. Keyifle izlediğim bir filmdi çok büyük beklentiler olmasına gerek yok. Elbette Scarlett Johansson izlemem için yeterliydi ama olsun. Eğlendiriyor, yeterlidir.

Cars: Seviyorum bu animasyon filmleri. Çok güzel oluyor ve nedense bende garip etkiler bırakıyorlar. Cars çok güzeldi bu yüzden, nedense beni derinden etkiledi. Tamamen paramparça olmuş psikolojimden kaynaklanıyor olabilir ama ağlamak istedim izlerken. Elbette yapamadım, sonra kendime gülmeye başladım sonra film bitti. Çok keyifliydi.

Numb: Kimliğini kaybetme temelinden yola çıkmış duygusal bir komedi. Ben daha çok drama olarak algıladım ama film kendisinin duygusal komedi olduğunda çok ısrarcı. Bir süre kavga ettiysem de pek bir şeyi değiştiremedim. Güzel bir film, Matthew Perry başarılı bir performans sergiliyor. Pişman olmazsınız.

Rails and Ties: Son bir kaç günde izlediğim en başarılı filmdi. Anlatım tarzı olaylara bakışı, herşeyiyle mükemmeldi. "Kanser" olan bir kadının başrollerde olması canımı çok fazla acıttı. Çok üzüldüm, dedem aklıma geldi. O'nu ne kadar özlediğimi hatırladım, üzüldüm, yıkıldım. Film ço başarılıydı, izlenmesi gerekir. Çok başarılı bir dram.

Forrest Gump: Uzun zamandır izlemek istememe karşın bir türlü fırsat olmamıştı. Dün gece televizyonda rastladığımda ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Televizyon izlemeyen birisi olarak ekran karşısına geçmem ve izlemeyi çok istediğim bir filme rastlamam kaderin bir oyunuydu sanırım. Demek ki kader bu şekilde çalışıyormuş. Mükemmeldi, harikaydı. Başka söze gerek var mı.

Bangkok Dangerous: Nicholas Cage'in oynadığı filmleri genel olarak beğenmişimdir. Bu filmde de güzel bir oyunculuk sergilemiş. Kiralık katilin durup dururken duygusallaşmasına bir anlam veremedim ama çok da sorgulamadım. Keyifli, akıcı bir filmdi. Bu açıdan beklentilerimi karşıladı.

Bunların haricinde; Tropic Thunder, Senseless, Enduring Love gibi izlenmeye değer filmler izledim. Onları da tavsiye edebilirim.

not: sadece kendi çektiğim fotoğrafları kullanmak gibi bir takıntım olduğu ve son zamanlarda fotoğraf çekemediğim için fotoğraflar biraz konu dışında kalabiliyor. Sadece bilgilendirmek istedim.

Find Us On Facebook