Hayat, herşeye rağmen devam etmek ve Evergrey'in yeni albümü

Sevgili blog son zamanlarda çok boşladım seni, farkındayım ama bir sor neden. Bir süre boyunca yazmaya hazır hissedemedim kendimi ve sonrasında ise yeni öykü, roman kurgularının içinde buldum kendimi. Güzel de gidiyor kurgulama bölümü, çok eğleniyorum bu süreçte bakalım neler çıkacak, neler yaratıp neler öldüreceğim satırlarımda. Eh hayat böyle bir şeyler yaratırlen bir şeyleri de öldürmek zorunda kalıyoruz. Öldürdükten sonrada onların mezarlarında yas tutuyoruz uzunca bir süre.

Bunların haricinde hayatım çok keyifli geçiyor, insan bir süre sonra herşeye "rağmen" gülmeye başlıyor. "kaçınılmazsa zevk almaya başlayacaksın" demiş bilge bir kişi bende aynen böyle yapıyorum. Hayata bakıyorumda "Oğuz yazı yaz, sen yazmazsan ben yazdırırım..." baskısı yapıyor bana ve beni herşekilde yazıya yöneltiyor. Eh bizde bunlardan da destek alıp güçlenerek yazıyorum. Hayat çok şerefsiz bir dost, "dost acı söyler yetmezse acı çektirir olmadı kolunu bacağını bile kırar gerekirse" mantığını benimsiyor anlayabilene tabi. Kalanlar için sadece "şerefsiz" o. Benim için hep özel bir dost oldu eh seviyoruz onu. Çok özel insanlarla güzel günler geçiriyorum bu arada, dün okula gittim hocalarımla saatlerce sohbet ettik güzeldi. Sonrasında üniversiteden arkadaşlarla buluştuk ordan da kuzenime uğradım valla keyifliydi. İşte yarın arkadaşlarım bize geliyor frp atarız bi ortaya, magic vs :D Güzel gidiyor güzel, bir dostun kahve falı gerçek oluyor galiba, güzel haberlerde var. Eh başka ne isterim. Sonra dayım evleniyor bu vesile ile Rize den akrabalarım buraya geliyor. Annanem, teyzem ve ailesi bu hafta sonu, sonraki haftasonu diğer teyzelerim ve aileleri, sonraki hafta dayımlar ve düğün olcak :D Buralar acayip şenlenecek anlayacağınız.

Gelelim yazının son bölümüne yani Evergreyin yeni albümü (aslında 2008 de çıkmış ama ben yeni fark ettim :(( *olan Torn a. Özlemişim bu adamları ve gerçekten de ihtiyacım varmış yeni bir şeylere. Eski albümlerine göre daha öfkeliler, daha sert ritmler vokalde daha farklı bir hüzün var. Closure gibi drama üzerine kurulu değil şarkılar belki de hayata karşı bir güçsüz hissetme ve bununla birlikte yoğun bir öfke var. Yaralardan, acılardan dikenlerden, kırık kanatlardan ve baki kalan yalnızlıktan bahsetmişler. Çok da iyi yapmışlar. Herkese tavsiye ederim =)

Neyse kalın sağlıcakla...

can sıkıntısı, oyunlar, yaratıcılık


Evet efendim yazsam yazsam da hayatı uzak tutsam derken kısa öyküler haricinde bir şey yazamaz olmuşum. Şimdi bir kaç cümle yazarak hala hayatı uzak tutmayı planlıyorum, lafı uzatırsam çünkü satırlarıma işlememe ihtimali yok. Hatta daha üçüncü cümlede olmama rağmen çoktan başlamış bile. Çok şerefsizsin be hayat, olsun biz seni böyle seviyoruz üzülme sen.

Neyse efendim bu süreçte bir çok oyun denedim, canı sıkıldığında oyun oynayan insanlardan birisiyim ben. Oyun oynarken de canım sıkılınca oyun içinde oyun yaratıyorum kendime. F.E.A.R oynarken aynen böyle oldu, oyunda eğlenceli anları "print screen" tuşuna basarak kaydettim ve ilginç bir arşivim oldu. Onları paylaşacağım, benim gibi bir adama çivi atan bir silah verirseniz neler yapabilir az sonra göreceksiniz :D

not: resimler büyük boyutludur, daha fazla detay için tıklayabilirsiniz. zorlama yok tabi rahat olun :D

iyi seyirler...

"bu adamlar nereye bakıyor"
"evladım kulağından tavana çivilerim seni!"
"kırmızı ve tonları" üzerine deneysel çalışmam
"teknoloji bizi öldürüyor" valla
"sonu görünce imana gelen insan" veya "ateş tanrısına tapınmak""roketatar ve insan"
"uzun eşşek" "damlaya damlaya göl olur mu?""halka daki bacımızın kuzeni"
"aile sevgisi" (öncesi ve sonrası ile)
Perşembe, yalnız bir evrenin hikayesi...

Perşembe, yalnız bir evrenin hikayesi...

Neler oluyor bana! Bu hikayeye asla başlamalıydım, siz de bu hikayeyi asla okumamalıydınız. Daha fazla dayanamıyorum eğer bu hikayeyi anlatmadan ölürsem amaçsız olarak gideceğim. Bir parçam bu dünyada kalacak sonra, hissediyorum bunu. Sonra kimliğimi çalıp üçüncü sınıf bir korku filmi yapacaklar benden kalanlardan. Kimse beğenmeyecek orada anlatılanları ama benim için bir önemi kalmayacak. Daha fazla dayanamıyorum anlatmam lazım sizde hala vaktiniz varken uzaklaşın burdan ve asla geri gelmeyin. Hadi gidin!!!

Her şey bir perşembe günü başlamıştı, sıradan hiçbir özelliği olmayan bir perşembe. Ben bu koca evrende yalnız olduğumuza inandığımız ve bildiğimiz hiçbir şeyin gerçek olmadığını böyle bir perşembede öğrenmiştim ama önemi yok artık. Zaten bunların hepsi başka bir hikaye, hayatın başka bir ağrısı üzerine kurulu başka bir sanallık. Hepimiz hayatın bir ağrısı üzerine kurulu bir yaşam yaşıyoruz, bir düşünelim bakalım nelermiş bu ağrılar. Hayat hangi ağrılarını azaltmak için bizi kullanıyor bir düşünelim. Neden bu kadar umutsuz insan, bu kadar kırık kalp var etrafımızda biraz da bunları sorgulayalım. Merak etmeyin hepsi anlatacağım hikaye ile bağlantılı bunların hepsi sadece biraz ara verip cevaplamaya çalışın soruları. Belki daha kolay olaiblir herşey. En iyisi siz boşverin ve gidin ardınıza dönüp bakmadan!

Her şey bir perşembe günü başlamıştı, o zamanlar daha günlere isim koyulmamıştı ya hani önemi yok artık. Bildiğimiz bütün aşk hikayelerinden, yalanlardan, ihanetlerden, asla kavuşamayan sevgililerden çok daha önce bir perşembe günü. Bir söylentiye göre evren o perşembeden sonra yaratılmıştı ilk canlılar o perşembenin çocuklarıydı. Bildiğimiz anlamda hayat o perşembe başlamıştı. Hayatın herkesi bir ağrısını azaltmak için kullandığını söylemiştim yukarıda evet kullanıldığımızı biliyorduk ama bu kadar da büyük bir oyunun içerisinde yer almayı kabullenemiyor insan.

Hani bir masal vardır ve bize hep anlatılır "tabiat çift yaratılmıştır" diye. Herşeyin bir diğeri olduğunu dinlemişizdir, "diğer yarın", "ruh ikizin" ... Aslında bunların hepsi büyük bir yalandı. Evren tek yaratılmıştı ve o bu dengeyi bozmaya çalışırken bu hale gelmiştik. Uzun zaman önce henüz yıldızların bile var olmadığı bir perşembede tek kişilik ömründen sıkılan evren kendi çiftini bulmaya karar vermişti. Tekil ömrünü ya sonlandıracaktı ya da değiştirecekti. Bu yüzden öncelikle tanrılara gitti ve onlara sorununu anlattı. Onlara bu sonsuz yalnızlıkta var olmak istemediğini söyledi elbette ama onların fikri değişmemişti. Tanrılardan umudu kalmayınca kendisi bir yollar bulmalıydı. Eğer bir başka evren yaratamıyorsa kendisini bölebilirdi ki o zamanlar bildiğimiz anlamda bir evren söz konusu bile değildi. Birileri "büyük patlama" dedi, "birileri evrim", "birileri yaratılış" ama aslında bunların hepsi "evrenin yalnızlık hikayesiydi".

Evren kendini ikiye bölmeye kalkıştığı ilk denemesinde tanrıların sert uyarılarıyla birlikte başarısız olmuştu. Ona demişlerdi ki "tek kişilik bedeninden yarattığın her şey çift olacak ama sen hep yalnız kalacaksın. Onların eşlerini bulmasıyla acı çekecek ve giderek güçsüzleşeceksin" bu evrenin aldığı ilk ve en güçlü lanetti aslında ama o vazgeçmedi ve ikinci denemeyi gerçekleştirdi. Bu sefer tanrılar daha güçlü bir ses ile konuşmuşlardı "senden olacak herşey yaşadıkça sen acı çekecek ve acını azaltabilmek için onların da acı çekmesine çabalayacaksın ama hep sen kaybedeceksin." İkinci laneti de bu şekildeydi ama evren vaz geçmedi ve üçüncü kez denedi ve en büyük laneti de o perşemde de aldı "senden bir parça daha olacak ama o seni tamamlayan değil yok eden olacak. Sen hem onu isteyeceksin, hemde ondan kaçacaksın. İkiniz bir araya geldiğinde her şey yok olacak ve siz bu yüzden ayrı kalacaksınız hep"

O perşembe günü evrenin yaratıldığı söylenir ve o zamandan bu zamana ve hatta geleceğe kadar da hep acısını azaltmak için çiftleri ayırmaya çabaladığını. O zamandan bu zamana kadar kaç perşembenin geçtiğini kimse hesaplayamadı ama ne zaman birileri yalnızlıktan sıkılsa evrenin acısı hafiflermiş bir süreliğine. Her kim sevdiğine kavuşamadan ölürse evren çok kısa bir süre güler ve sonrasında kendi sonunu düşünüp ağlarmış. Bu yüzden evren, hayat, kader her ne isim verirseniz verin hep insanlara karşıymış. Bu yüzden canlılar kısa süreli kazanır, evren hep kaybedermiş çünkü acı çektirdiği her canlı da onun parçalarından oluşmuştur.

Evren bir gün yok olacak, hayat bir gün bitecek," madde antisiyle karşılaşacak, devasa bir kara delik bütün evreni yok edecek, zaman kendi içine doğru çöküp yok olacak" bunlar bilimin evrenin yok oluşuyla ilgili senaryoları. Belki de onlar doğrudur ama hepsinde bir şeyler eksik onu da ben söyleyeyim evren bir gün dayanamayıp intihar edecek ve herşey o anda bitecek. Ondan gelen herşeyle birlikte yalnız bir şekilde ölecek o da ve bitecek...

Oğuz Marangoz...

bitirdim ve haftalar sonra tekrardan uyuyabileceğim artık. hoşçakalın

küçük bir gül hikayesi...


Uzun yıllar önce şimdi adını bile hatırlayamacağım bir kız tanımıştım. Aslında ismini hiç öğrenemedim onun. Hiç bir zaman teninin kokusunu bilecek kadar yakın olamadım. Gariptir bugün aklıma geldi, hiç olmadık yerde. Hiç olmadık bir zamanda gelir, hatıralarımın içerisinden çıkar ve gittiğinde beni o can sıkıcı yalnızlığımla baş başa bırakır. Sebeplerini bilemiyorum neden böyle oluyor. Neden gözlerinde yansımamı hiçbir zaman görmemişken bende bıraktığı bu izin derinliği? Bilemedim ve sanırım bilmek de istemiyorum. Şimdi size bir hikaye anlatayım izninizle bu onun, benim ve kırmızı bir gülün hikayesi!

Uzun yıllar önce ben yine benzer anlamsızlık derecesinde bir hayat yaşamaktayım. Lise de yeni bitmiş, dershaneler, deneme sınavları uğraşmakla geçiyor zamanım. Tutunacak bir dal arıyo ama bulamıyordum. Çok zor zamanlardı, dersleri ekip sahilde oturmaya başlamıştım. Beşiktaş'ı bilenler bilir deniz otobüslerinin iskelesini geçtikten sonra küçük kayalık bir alan vardır. Hep sevmişimdir orayı, ne zaman canım sıkılsa oraya gider ve ordan boğazı izlerdim. Birkaç hafta geçmişti bu şekilde, her gün aynı yere gidiyor ve saatlerce oturuyorum. Zor zamanlardı. Derken o geldi yanıma. Adımlarını duymamıştım, başını omuzuma yaslayana kadar varlığını hissetmemiştim bile. Gözlerinin rengi dünyayo kıskandıracak kadar güzeldi, o kadar güzeldi ki birkaç saniyeden fazla bakamıyordunuz. O kadar güzeldi ki gözleri birkaç saniyeden fazla bakarsanız bir daha asla hiçbir şeye güzel demeyebilirdiniz.

Konşmadı, konuşamıyordum! Tek kelime etmedi geldiğinde aynı giderken yaptığı gibi. Ne zaman birşeyler söylemeye kalksam işaret parmağını dudaklarıma bastırıyor ve bana susmamı öğütlüyordu. Dediğini yaptım ve konuşmadım. Nefes alıp verişini dinledim bir süre, sonra tekrardan gözlerinin içine baktım. Saçlarının rengini de bu sırada fark ettim ama bu kadar detayı paylaşmayacağım sizinle, üzgünüm. Biraz zaman geçti ki asla ne kadarının geçtiğini ve ne kadarının kaldığını öğrenemeyeceğim. Derken ilk kelimem döküldü dudaklarımdan "kimsin?". Tamam kabul ediyorum en saçma kelimeydi ama sorarım size başka ne söyleyebilirdim. İnsan ona bakarak Tanrının varlığına inanabilirdi ben ise dönüp ona sadece güzelsin mi demeliydim?"gözlerin çok güzel". Evet güzeldi o, ismini öğrenebilseydim sözlükte güzel kelimesinin bütün karşılıklarını siler ve adını yazardım. "çok güzel bir gün" cümlesinin anlamı onu gördüğün bir gün olmalıydı çünkü başka hiçbir gün o kadar güzel olamazdı.

Dudaklarımdan çıkan o tek kelimenin bitmesiyle yerinden kalktı ve gözlerimi kapattı. Yanlış bir şey söylediğimi biliyordum ama yapacak hiçbir şeyim yoktu. İsteseydi canımı verirdim, isteseydi gözlerine biraz daha fazla bakmak için ruhumu satardım kim almak isterse ona. Ancak ruhuma alıcı çıkmadı ve o gitti. Geldiği gibi sessiz ve derinden. Saatler boyunca geri gelecek diye gözlerimi açmadım. Üşümeye başlamıştım ve polislerden birisi yanıma gelip bir sorun olup olmadığını sordu. Gece olmuştu, ben son 6 saatimi orada gözlerim kapalı geçirmiştim ve o gitmişti bende kalan gözlerinden bir tutam haricinde bir şey bırakmayarak. Birde çantama koyduğu kırmızı bir gül vardı ki ben o zamandan sonra başka bir gülü beğenemez oldum.

Seneler geçti ama hala birşeyi merak ediyorum. Acaba o gerçek miydi? Gerçek değilse eğer ben kendime bir oyun mu oynamıştım? Acaba gerideki çingeneden bir gül alıp onu da çantamda mı saklamış ve sonrasında kendimi kandırmıştım? Acaba gerçekte ben kimdim? Belki sadece onun gözlerinde bir tutsaktım. Uzun zaman geçti o günkü çantamı hale saklarım ve içinde her zaman kırmızı gül yaprakları saklarım. Onun hatırına, gözlerinin hatırına ve küçük kırmızı bir gülün hatırına...
küçük bir öykü...

küçük bir öykü...

"günlerden yalnızlık, aylardan hüzündü. bir öykü için yanlış zamandı, bu zamanda başlayan her öykü acıyla sonlanırdı." Seni ilk kez böyle bir öyküde görmüştüm. Hatırlıyorum da gözyaşların yanaklarını parçaladıktan sonra buraya kadar demiş ve en ışıltılı ihanete tırmanmıtın. Atlayacak ve bitirecektin herşeyi, bedenini karanlık sulara gömecek ve gidecektin. İşte ben seni böyle bir öyküde sevmiştim. Bense renksiz bir dünyada renkleren kulübeler yapmaya çabalıyordum yaşamak için elbette. Başka bir amacım yoktu ki bunu bana uçurumdaki ilk buluşmamızda söylemiştin. Bu yüzden di belki seni düşerkne gördüğümde kurtarmak istemem, belki de sadece kendi yarım benliğimi tamamlamak gibi bencilce bir amacım vardı. Oysa evim için kırmızı güzel bir renk olabilirdi sen düştükten sonra ama bunu seçmedim ben. Son kalan umutlarımı serdim sana bir şey olmasın diye, fazladan aldığın her nefes benim için yaşamdı. Teşekkür etmedin bana, kızdın hatta, her şeyi zorlaştırıyorsun dediğinde dudakların dudaklarıma yeni değmişti. Ayrılıkları korkunç oluyordu her defasında, ruhlarımız tam birleşecekken parçalanıyor ve bir süre boyunca konuşamıyorduk. Evet, herşey benim suçumdu. Düşmeni izleyip ardından atlamalıydım, tam seni yakalayacakken önce sen sonra ben çarpmalıydık gerçekliğe. Baştan sona yalanlar üzerine kurulu bir hikaye olmalıydı ama okuyucular bu sahnede duygulanıp gözyaşlarına boğulmalıydı. Ben seni böyle bir öyküde sevdim. Bu yüzden gittiğinde yıkılışım, dediğin gibi biz farklı yanılgıların çocuklarıydık, kelimelerin tanrısı asla birleşmemize izin vermeyecekti. İkimizde biliyorduk bunu, ikimizde olacakları biliyorduk. Fazladan aldığın her nefes sayesinde yaşıyordum ben ama sen gitmedin. Bensiz yaşamaktansa hiçliğe razı geldiğini söylemiştin. Yarınının gelmeyeceğini bilerek mutlu olunabilir mi bilemem ama biz huzurluyduk. Sonra kelimelerin tanrısı seni benden almaya karar verdi, bu öykünün bu şekilde bitmesine izin veremezdi. Sen atladın sonra aşkımızın sınırlarından, yavaşça düştün. Bense gölgemden duvara çivilenmiş kıpırdayamaz bir haldeydim. Oysa ben gözlerinde ölmek , kalbinde gömülmek istemiştim sadece, oysa ben sadce..

"günlerden yalnızlık, aylardan hüzündü. bir öykü için yanlış zamandı, bu zamanda başlayan her öykü acıyla sonlanırdı." ve ben seni böyle öykünün bitiminde kaybettim....

not: sadece yazmak istedim, mesaj veya gizli reklam içermemektedir. yalnızlığın reklamını yapacak kadar öğrenemedim bu hayatı...
dinlediklerim...

dinlediklerim...

Belirli dönemlerde belirli şarkılara bağımlı olurum, bu sıralar Ensiferum'a tam anlamıyla bağımlı olmuş durumdayım. Lafı fazla uzatmadan bağımlısı olduğum bu şarkıları sizinle de paylaşmak istedim. Dinleyiniz :P

Ensiferum_ Abondened
http://www.ktunnel.com/index.php/1010110A/d9b34f269d16c7d24e98cd64f193aab222d0a97aea7a85ebbee0bbab01795e217d173aa5e0d8b9b816510

Ensiferum_ Lost in Despair
http://www.ktunnel.com/index.php/1010110A/d9b34f269d16c7d24e98cd64f193aab222d0a97aea7a85ebbee0bbab0147060131273f9bc1fd90b816510

Dream Threatre_ Wither
http://www.ktunnel.com/index.php/1010110A/d9b34f269d16c7d24e98cd64f193aab222d0a97aea7a85ebbee0bbab015421776a097cd9fef2b1ff16510

Black Label Society_ Killing time
http://www.ktunnel.com/index.php/1010110A/d9b34f269d16c7d24e98cd64f193aab222d0a97aea7a85ebbee0bbab015a2f2147253e9ffdc29df716510

Thrice_ Music Box
http://www.ktunnel.com/index.php/1010110A/d9b34f269d16c7d24e98cd64f193aab222d0a97aea7a85ebbee0bbab011a0c01486629bedaa9a2b816510

iyi dinlemeler =))

...


Çok bilinmeyenli bir denklemin eşitsizliklerine ismimi kazıyorum,
En büyük yalancısın ve inandığın her şey sanal,

“her şey”

“neden?” diye soruyorum hayata, “neden hep karanlığa çıkıyor gölgemin iz düşümü?”
Kalbimin sarp kıyılarına hiçliğin azgın dalgaları çarpıyor, parça parça dökülüyorum aynanın diğer tarafında,
Ayın karanlık yüzünde yazmaz olaydım, yaşamaz olaydım,
Her şey doğar, ölür ve yaşlanır, hangi basamağındayım yanılgıların,
Gözlerim siyanür üretmekle meşgul ve ben sanrılarımın hıçkırıklarında boğuluyorum,
-aydınlık neden karanlık?-

“herkes”

Sağ bileğimden aşağıya doğru durmaksızın kanıyorum, sol elimde kırmızı bir bileklik saklıyorum tenimin şafağında,
Geçmiş boynumda taşıdığım en ağır pranga, anla-ya-mazsınız en iyi ben bilirim,
Güzlerim, günlerim, dünlerimi
Ayrılık en kutsal ibadet oluyor çok sesli sevişmelerde,
“intikam” için yalvarıyor asi çocukluğum,
“artık çok geç” diyorum satır aralarında bir roman yakarken ruhumun, anılarımın gözlerini oymuşum, çok mu?
“istisnalar yoktur”

“her yer”

Attığım her adım arzın merkezine doğru, kansız otopsilerimde bolca görev alıyorum,
Neşteran kesikler atıyorum soluk borumun düğümlerine, gelecek geçmişimde göçebe
Ve ben kendi bilincimi sıfırlayıp, en son yazılarımı yüklüyorum,
Uzak sözlerime bile yabancı,
Ve o anlamsız kahpe umursamazlıklar, uykusuz gecelerimin lanetini salıyorum üzerinize,
Boğaz manzaralı bir akıl hastanesi için neleri feda etmek gerek?
Kalmak, gitmekten daha zor oluyor bazen, eski bir altıpatlar bağlıyorum bir martının kırık kanadına,
“al ve bitir her şeyi!”
İstediğiniz koltuk çoktan tutuldu cenazemde, üzgünüm bir sonraki oyunumuza bekleriz “gözyaşlarının intikamı”

“sahte!!”
Geriye ne kaldı söyleyecek, artık bitti…


Oğuz Marangoz..
04.03.2007


not: eskilerdeyim biraz, günümüze tutunmaya çabalıyorum olmuyor, neresinden tutsam parmaklarım kayıyor, düşüyorum. yarın durmaksızın kaçıyor benden yetişemiyorum bir türlü. bir tek geçmiş kalıyor bende eski günlerin hüzünlerinde yıkanıp, o güzel sülfürü çekiyorum içime. geçmiş kalıyor geriye, eskiler kalıyor, acıların azlığında mutlu oluyorum. ne güzel değil mi?

Find Us On Facebook