Mutlu yıllar herkese :D


2009 bitiyor dostlar. Ben hala geçen günlere, kayıplarıma üzülüyorum 2010 a sevinmek yerine. Neyse bunları anlatmayacağım yeni yıl huysuzluğum başlamadan önce sizin için güzel dilekler dileyip yeni yıl kutlamalarından geçmişlerini silen insanlara olan eleştirilerimi yazmayacağım =))

Herkese 2010 yılının hayırlı olmasını, bol mutluluk (eğer para ile gelcekse para, aşk ile gelcekse aşk, sağlık ile gelcekse sağlık), bolca huzur sonra yüzünüzde açan kocaman ama kocaman gülümsemeler getirmesini diliyorum. Dilerim bu sene "her şey gönlünüzce olsun" sözü gerçek olur ve gönlünüz nasılsa o şekilde yaşarsınız. Dilerim ki her şey gönlünüz gibi olur. Acı çektirirseniz acı çekersiniz misliyle, mutlu ederseniz de mutlu olursunuz misliyle [ohhh yaa )=) ] :D Dilerim 2010 güzel bir yıl olur sizin için ben 2009 a üzülüyorum bir taraftan zamanı gelince 2010 a da üzülürüm :D

Eh sevgili okuyucularım mutlu yıllar sana ve tüm sevdiklerine =))

Ayrılığın son günlerinde aşk...

Aralık ayının son günleri düşlenilenin aksine güneşli geçiyordu. Hava sıcaktı sahte ilkbahar günleri gibi, sevmiyorum mevsimlerin bile yalancı olmasını. Ayrılık ayıdır Aralık, ağaçlar son kalan yapraklarına insanlar son kalan sevdiklerine veda eder. Güneş daha az görünür bu ayda. Eğer bir gün gidecek, ayrılacaksa dünyadan bu Aralık ayında olabilirdi ancak. Terk edişlerin mevsiminde yalnızlık ayı. Yalnızlık ayıdır Ocak. Herkes kendi kabuğuna çekilir bu ayda. Ayrılanlar sıcak evlerinde soğuk yalnızlıklarıyla yüzleşir. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir aydır Ocak. Şubat ise sevgililer gününü barındırır yalanları da barındırdığı gibi. Sahte aşkların ayıdır şubat, yalan gülümsemelerin günleridir. O kadar yalan barındırır ki için bu yüzden kısadır diğerlerine göre. Evren bile şaşırırmış normalmiş gibi söylenen yalanların büyüklüğüne.

Hikayemiz ne Ocak ta ne de Şubat ta geçiyordu. Ne sonbaharda, yaprakların döküldüğü, ayrılıkların başladığı mevsimde de geçmiyordu. Son baharın bitiminde başlayıp aralığın son günlerine kadar devam eden mevsimlere rağmen yaşayan bir aşktı hikayede anlatılan. Aynı ağaçtan düşmekten korkmak yerine diğerinin daha uzun süre yaşaması için çabalayan bir aşktı hikayenin kahramanı. Fırtınaların ortasında ağaçlara değil ama birbirlerine tutunan yaprakların hikayesiydi bu. Düşmemek için değil ama aynı yere düşmek için dua eden çiftlerin masalıydı.

Yılın ilk karının yağmasından haftalar önceydi. O zamanlar melekler daha yer yüzüne inmek için sabırsızlanmıyorlardı. Ağaçları çıplak bırakan rüzgarların vaktinde ayrı yönlerde seyreden iki yolcu. Ayrı yerlerden gelip ayrı yerlere gidecek olan kişi. Rastlaşmalarına kader dedi bir çok kişi, rastlantı dediler ama onlar hiç bir şey söyleyemedi. Birisi yanlış otobüse binmiş ve yanlış bir durakta inmişti diğeri ise yanlış kişilere adresi sormuştu. Belki onların tanışmaları erkeği yanlış otobüse, kızı ise yanlış adrese yönlendirenlerdi. O gün ikisi de gitmek istedikleri yere gidememişti. O gün karşılaşmamışlardı zaten, aynı caddenin farklı taraflarında yürümüş ama birbirlerini fark etmemişlerdi. Bu yüzden o gün ikisi de yanlış yöne gitmişlerdi.

Ertesi gün aynı otobüs garında, aynı zamanda kalkacak iki otobüsü aynı yerde beklerken de karşılaşmamışlardı. O gün orada birbirlerini görmemelerinin tek mantıklı açıklaması kaderle alakalıydı. Ancak bunu ikisi de kabul etmek istememişti onlara hatırlatıldığında. iki ayrı yaprak aynı ağaçtan kopmuş, birbirlerinin farkına bile varmadan aynı rüzgarda dans etmişti. O günün sabahında aynı çay bahçesinde kahvaltı etmişler ama yinede karşılaşmamışlardı birbirlerine.

Ertesi hafta yılın ilk karının şehre düşmesine sayılı günler kalmıştı. Melekler kendi aralarında kavga etmeyi bırakmış ve kimlerin yer yüzüne ineceğini kararlaştırmışlardı. Sağanak yağış fırtınaya dönmüş ve bütün bir şehri sular altında bırakmıştı. Onlar yağmurlu, karanlık bir günde çarpışarak da tanışmamışlardı. Kızın kitapları düşüp erkek onları almak için eğildiğinde birbirlerine gülümsememişlerdi. O gün başka insanlarla tanıştılar ama bir daha asla dinleyemeyecekleri şarkıları dinlediler.

İkisi de ayrılık mevsimine kendilerinden ayrılarak girmişlerdi. Ağaçların yapraklarının gidişini izlediği günlerde umutlarının gidişini izlemişlerdi. O zamanlarda ne bir altı patlar ne de bir tutam siyanür bulabilmişlerdi. Dar ağacının önünden geçerken karşılaşmamaları da bu zamanlara denk gelmişti. Birbirlerine doğru bakıp birbirlerini görememeleri de bu yüzdendi. Bu yüzdendi yaralarının asla iyileştirecek merhemleri asla bulamaları.

Ancak onlar yinede karşılaştı, her şeye rağmen karşılaştılar. Fırtınalı bir akşamda aynı çay bahçesine geldiler. Aynı kitabı okudular aynı anda çaylarını içerken. Aynı bulutlarda aynı şekilleri hayal ettiler. Sonra aynı anda ayağa kalktılar oradaki herkes tanışacaklarını umut etti ama birisi sağ kapıdan diğeri sol kapıdan çıktı.

Aynı caddeyi karşıya geçip aynı otobüs durağında bekleyeceklerdi. Siyah şemsiyelerinin altına girmişlerdi. Işık yeşil yanınca aynı anda yürümeye başladılar. Bu esnada tanıştılar birbirleriyle, bu zaman diliminde her şeyi paylaştılar. Attıkları belki de sadece bir kaç adımdı ama onlar bu kısa zamana birlikte koca bir hayat sığdırdılar. Evlendiler bu saniyeler içerisinde, çocukları oldu ve birlikte ölüp aynı mezara gömüldüler. Belki bunların hiçbiri olmadı hayatlarında. Onların yaşamları orada aynı arabanın çarpması sonucu aynı saniyede sona erdi. Araba çarptıktan sonra aynı yere sürüklendiler, ellerini tuttular birbirlerinin. Bu yüzden son baharın bitiminde başlayıp ayrılığın son günlerine kadar mevsimlere rağmen devam eden bir aşktı bu. Belki günlere değil ama anlara sığan ve bütün bir geçmişi kaplayan çok büyük bir aşktı. Araba çarptıktan sonra aynı denize düştüler ve ikisi bir daha bulunamadı. Aynı hayatı yaşayamadılar belki ama aynı mezara gömüldüler ve yılın ilk karı onların üzerine yağdı. Onlar ise en son olarak gökyüzünden dudaklarına doğru inen iki küçük kar tanesinin üzerindeki iki küçük meleği görmüştü…



Oğuz Marangoz
Bir kalbin hava durumu

Bir kalbin hava durumu

Önümüzdeki bir süre boyunca yalnızlık mevsim normallerinin üzerinde seyredecek. Gündüzleri dalgın ve karışık. Geceleri ise yağışlı ve soğuk olacak. Sürekli bir kendini suçlama ve hayattan kaçış görülecek. Bu zaman zarfında sinir krizlerine ve delilik belirtilerine karşı tüm yetkilileri önlem almaya davet ediyoruz. Yoksa çıkabilecek fırtınalar ve depremlerde bir yüreğin paramparça olma ihtimali var. Önümüzdeki günler boyunca yalnızlığın mevsim normallerinin çok üstüne çıkacağını tekrar hatırlatıyoruz. İntihar düşüncelerine karşın gerekli önlemlerin alınmasını dileriz...


Bir meleğin anatomisi

Bir meleğin anatomisi


O karşına çıkan kızlardan hiçbirisine benzemiyordu. Cümleler onun karşısında boynunu büküyor, kelimeler ise sessizce ağlıyordu. Onun hikayesi karşılaşabileceğin hikayelerden hiçbirisine benzemiyordu. Aynı onun gibi eşsiz, soğuk ve hüzünlüydü hikayesi. Kimse o hikayeyi duyacak kadar yaklaşamadı ona, ben dahil. Oysa o hikayenin birkaç cümlesini onun güzel dudaklarından duyabilmek için nelerimi feda ederdim bir bilsen. Anlatacaklarımın hepsi onun bendeki yansıması olacak. Aslında bunu yapmaktan hiç hoşlanmıyorum. Sanki onu bir kalıba sıkıştırmaya çalışıyormuşum gibime geliyor. Ancak başka türlü nasıl sadece bir dokunuşuyla açılan bütün yaraları iyileştirdiğini, ölmüş bütün çiçeklere tekrardan yaşamı verdiğini nasıl anlatabilirim. Bunların bilinmesi gerekiyor, bilmiyorum onu betimlemeye gücüm yetecek mi. Yine de onu anlatmadan ölürsem eğer borçlu hissederim kendimi. Bu yüzden bu satırları yazıyorum.

Gözleri gece kadar siyahtı, sanki bir şey gözlerinden renkleri almış gibiydi. Renkler gitmeden önce yeşil olmalıydı gözleri. Öyle bir yeşildi ki doğa ona imrenirdi, kıskanırdı doğa onun gözlerini. Bakan herkes o an aşık olurdu ona, kim olduğunu bilmezlerdi asla. Nereden geldiğini, nereye gittiğini asla sorgulamazlardı. Sadece gözlerine biraz daha bakma arzusuyla yanıp tutuşur ve ona sahip olmak için ellerinden geleni ardlarına koymazlardı. Bu yüzden kaç cinayet işlendiğini öğrenemedim bir türlü ama eminim ki onun ellerinde ölen kimse şikayetçi olmamıştır.

O konuştuğu zaman cennetin melodisi duyulurdu. Bir çokları melek olduğuna bile inanmıştı, ben dahil. Ağzından çıkan her kelime bir sorunun cevabıydı. Hayatı anlamak isteyen birisi onu dinlemeliydi başka bir yol yoktu. İnsanın aradığı her şeydi o, bütün sorular ve bütün cevaplardı. Onsuz geçen her an anlamsızdı, onu görmeyen birisi ben doğdum diyemezdi. O aklına gelebileceklerin hepsiydi. O konuşurken sanki evren ağzından çıkacak bir kelimeye bakardı. Kıyamet belkide onun dudaklarından dökülecek tek bir kelime ile kopabilirdi.

Ancak o konuşmazdı! Hayatının en kötü anında gelir, gözlerinin içine bakar ve giderdi. O anda bütün soruların cevaplanır, sen yaşamak için milyonlarca neden bulurdun ama o yinede giderdi. Sanki seni boynundaki ilmekten o kurtarmamış gibi giderdi hemde. Anlam kazanan hayatın o anda biterdi. Bedenin nefes alırdı evet, ama yaşamak bir daha asla aynı olmazdı onsuz. Tekrar gelir diye intihar provaları düzenlerdin evinde, yapayalnız ve çaresiz bir şekilde onu beklerdin. O gerçek bir melek olsa dönerdi, hayatını yarım bırakmazdı senin. Yinede ölemezdin sen o bir kez daha gelir diye. Bir kez daha görürsün onu diye, sen yaşardın.

Beklemeyi bu şekilde öğrenirdin. Uzun, sonsuz bir bekleyişi çok iyi bilirdin onu gördükten sonra. Tenin kokusunu asla unutamazdın mesela, hani en güzel çiçeklerin özlerini kaybetmeden birleştiğini düşün. Aynı anda hepsinin kokusunu alırdın, hepsi onun teninde birleşirdi. Tenine bir kez için bile dokunabilmek uğruna hayatının sonuna kadar işkence görmeyi kabul ederdin. Bir meleğe dokunabilmek için cehenneme gitmeyi göze alırdın. Eğer yapabilsen beynine onun resmini kazıtırdın, gözün başka bir şey görmesin, tenin başka bir şey hissetmesin diye. Ancak o asla onu görebileceğin kadar yaklaşmazdı sana. Bu yüzden asla bilemezdin teninin kokusunu, yine de unutamazdın. O güzel olan herşeydi çünkü.

Eğer bir gün yanına gelmiş olsa mesela, açık bütün yaralarını iyileştirse. Sonra onun gözlerinin neden yeşil olmadığını merak etsen, hayata neden bu kadar karamsar baktığını sorgulasan. Onun için bulduğun üç sıfat "eşsiz, soğuk, hüzünlü" olsa mesela. Sonra onu anlatmak, daha detaylı hatırlamak için bir yazı yazmak istesen ama onu kalıplara sokmaktan korksan yalnızlıktan korkutuğun kadar. Ne demek istediğimi anlardın ve neden bu yazıyı yazdığımı. O karşına çıkabilecek hiçbir meleğe benzemiyordu. Evet, o kanatları olan ama senin asla göremeyeceğin bir melekti. Aynı benim de göremediğim gibi...

Hüzün denizi...


Yazmak için fazla karışığım son günlerde. Sürekli bir baş ağrısı, zaman ve gerçeklik konusunda yaşadığım karmaşalar, hastalık+ilaçlar falan derken bayağı zor zamanlar geçiriyormuşum şimdi fark ettim. İnsanlara yardım etmek istiyorum, sonra bir küçük, aptal bir ışıkda görmek istiyorum bu karanlıkta. Eğer bir çıkış varsa gitmek istiyorum buradan. Hava soğuk, ben üşüyorum. Gece karanlık, güneş doğmuyor. Çığlık atsam sesimi duyan olmuyor. Ya kendi gölgeme gömüleceğim yada çekip gideceğim bu diyardan. Ancak ikisi de olmuyor, kendi gölgem bile kabul etmiyor bedenimi.

Nerede yanlış yaptığımı, yolu nerede karıştırdığımı anlamaya çalışıyorum. O da olmuyor. "İlk yalnızlıktan sola dön, ilk aşkının etrafından dolaş karşına bir deniz çıkacak. İşte o hüzün denizi onu yüzerek geçmen gerek. Bu sırada çoğu zaman kolların kulaç atmaktan bitap düşecek, devam edemeyecek gibi olacaksın. Geri dönmeyi düşleyeceksin sürekli olarak, en büyük hayalin eski yalan günlerin olacak. Geçmiş sana oyunlar oynayacak, sanki ardında bıraktığın her şey harikaymış gibi gelecek sana. Eğer burada bırakırsan, kurtulamazsın. Devam etmen gerekir. Ne zaman bu aldatmacaların farkına varırsan o zaman işte gerçekten ilerlemeye başlayacaksın. Yolculuğun boyunca küçük adalar göreceksin ki oralarda dinlenme fırsatın olacak. Ancak hiçbirinde uzun süre kalamayacaksın, asla bir evin olamayacak senin. Asla güneşin doğuşuna tanıklık edemeyeceksin, eğer adalardan ayrılmazsan güneş bir daha doğmayacak. Nice yolcularla karşılaşacaksın senin gibi. Onlardan yardım beklememen gerekir, yardım beklersen boğulursun. Ama senin onlara yardım etmen gerekecek, karşılık beklemeden. Seni kimsenin anlamayacağını bilerek anlatacaksın gerçekleri. Kimisi geri dönecek, kimisi boğulacak o denizde. Sen onlar için hiçbir şey yapamayacaksın ama. Onların o sahte illüzyonda acı çekmelerini izlemekten başka bir şey gelmeyecek elinden. Seni asıl bu tüketecek. Onların acı çığlıkları kulaklarında yankılandıkça gülmeyeceksin bir daha. Onların acıların seninde acın olacak. Çabalamayı bırakıp boğulmak isteyeceksin hemen hemen her gün, her gün ölmeyi dileyeceksin sen. Yolculuğun asla bitmeyecek, asla gerçekten sevilmeyeceksin. Yardımına kimse gelmeyecek, kimse onlar için yaptıklarını hatırlamayacak. Sonra bir gün gelecek ve ben nerede hata yaptın diyeceksin benim gibi. Cevabı asla öğrenemeyeceksin sonra başka bir yolcuya gidip onu kurtaracaksın sonra başkasına. Ve sen hüzün denizini geçip karaya adımını attığında öleceksin." demişti yaşlı bir adam.

Çok yorgunum ve geri dönmek istiyorum, düşlediğim tek şey ise boğulmak. Canımı en çok başkalarına yardım edememek yakıyor, beni derinliklere sürüklüyor bu duygu. Neden hala yüzüyorum bilemiyorum. Neden hala yardım ediyorum onu da bilemiyorum. Karaya ulaşmama çok var evet ama ben çok yoruldum. O yaşlı adamın anlattığı gibi bende başkalarına anlatmalıyım bu hikayeyi, belki acım diner bir parça...

Hikayeler...


Şu güne kadar bir çok hikaye anlattım. Bir kısmını yazdım bir kısmı ise hiçbir zaman tanışamadı sayfalarla. Bazı hikayeleri unutmak için anlattım, onları duyan olmadı. Bazılarını ise hatırlamak için yazdım. Kimisi acımı dindirdi, kimisi tenimi parçaladı, kimsi sinir krizlerime ev sahipliği yaptı. Bazı hikayeler yalnızlıktan doğdu, bazıları çaresizlikten. Mutlulukla büyümüş bir hikayem olmadı benim, kelimelerim hep kan koktu. Yazdıkça sonra kanın o acımsı kokusunu parmaklarımdan çıkarabilmem yıllarımı aldı, belki fazlasını. Ancak hep yarımdı hikayelerim, son yazamadım ben. "ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar" diyemedim mesela. Bütün karakterlerim yalnızdı benim, aksini anlatamadım hiç. Bazı hikayelerde öldüm, öldürüldüm veya yeniden doğdum. Kimliğimi kaybettim bir çok öykümde, yamalar yaptım yaralarıma. Yaşadığım için yazmadım ben, yazdığım için yaşadım.

Ancak bir Seni yazamadım. Senle başlayıp, Senle biten bir öyküm olmadı hiç. Bu yüzden hep yetimdi kelimelerim. Her cümlemin sonunda boşluklar vardı bir gün gelirsin diye. Her nokta rahatsızdı yerinden. Sensiz biten her cümle eksikti, yapayalnızdı. Sayfalar boyunca tenini betimleyemedim, mutluluğun haritasını dudaklarının coğrafyası dersinde anlatamadım. Yarım öyküler yazdım ben ve çeyrek yaşamlar yaşadım. Sensiz biten her hikaye ölümdü benim için. Bir gün sona erecek hayatım. V o gün sensiz bir hikayenin bitimi olacak...


Vaktinden önce

Vaktinden önce

Her şeyin bir vakti vardı sana göre. Doğmanın, ölmenin, sevmenin, sevilmenin belki. Zamanından önce sevsen anlamsız olurdu, bu yüzden istemezdin. Zamanından önce sevilsen, anlayamamaktan korkardın. Zamanından önce gülsen mesela, bir daha gülememekten çekinirdin. Bu yüzden hep asıktı yüzün. Bu yüzden hep kilitliydi yüreğin.

Vakti gelmeden mutlu olmayı hiçbir zaman istemedin, bunu kavramlarının anlamlarını yitirmemesi için. Gerçek acıyı tadana kadar hiç acı çekmedin mesela, daha doğrusu yaşadığın hiçbir şeye acı demedin. Bu yüzden hiç ağlayamadın sen, ılık bir gözyaşı pürüzsüz teninde hiç yuvarlanmadı.

Hiç hayal kurmadın sen, hiçbir zaman vaktinden önce huzurlu olmayı dilemedin. Her şeyin bir zamanı vardı, bunu bildiğin için "seviyorum"lu cümleler kurmadın hiç. Duyguların seni yiyip bitirse de asla bir bedende kalıcı olmadın. Hep kendini tükettin sen, sürekli olarak zamana sığındın. Oysa zamanın ne kadar büyük bir yalancı olduğunu vaktinden önce öğrenmiştin.

İnsanlara olan inancını asla kaybetmedin. Sırtına saplanan onca hançere rağmen ölmeyi hiç arzulamadın. Doğru zamanda olması gerekir dedin ama kimse bunu dinlemedi. Vaktinden anladın hayatın kurallarını sonra doğru zaman gelene kadar rol yaptın anlamamışsın gibi.

Evimin önünden çok geçtin sen, defalarca gözlerimin içine baktın ve her seferinde dönüp gittin. Zamanım gelmemişti senin için, hazır değildin cümlelerime ev sahibi olmaya. Çok acılar çektin yapayalnız ömründe, doğruyu söyleme zamanın gelene kadar hep yalan söyledin. Bu yüzden insanlar yeşil gözlerinin hep güldüğünü zannetti.

Bir süre sonra evimin önünden geçmemeye başladın, senin için endişelendim. Takip ettim bir süre boyunca seni. Nerelere gidiyorsun, neler yapıyorsun diye merak ettim, özledim teninin kokusunu. Vaktim gelmemişti benim, asla da gelmeyecekti. Biliyordun bunu. Dudaklarının coğrafyasını öğrenemeyecektim ve asla senin olamayacaktım. Bunların hepsi benim hatamdı, vaktinden önce tanışmıştın sevgime buladığım kelimelerimle. Vaktinden önceydi her şey, ama ben dayanamadım.

Bilmiyorum, doğru zaman var mı bizim için? Daha ne kadar beklemen gerek? Kaç gece daha karanlık düşlere katlanacaksın? Kaç uçurumdan düşeceksin daha? Vakti gelmeyecek mi mutlu olmanın? Yalnızlığının hiç tükenmeyecek mi senin? Hala aşkın vaktini mi bekleyeceksin yoksa?

Veya farkında olacak mısın beni vaktinden çok önce öldürdüğünü? Boğazıma doladığım ellerin benim değil, senin olduğunu anlayabilecek misin bir gün? Vaktinden önce, evet...
...

...

ölürken hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden falan geçmesin, istemiyorum,
çocukluğumu, hüzünlerimi görmesemde bir şey değişmez,
bir gözlerin olsun,
yanaklarındaki küçük gamzeler belki,

öldükten sonra cennete gitmek istemiyorum mesela,
sen gibi koksa kara toprak bana yeter,
bide gözlerin olsun,

ölünce beni yüreğinde saklasalar mesela,
hep orada yatsam,
veya dudaklarımızın yolları bir kez olsun kesişse,

mezarıma çiçek diye seni dikseler mesela
gömseler beni en ıssız çölün, en yalnız karanlığına,
köklerin bedenime sarılsa, ben kendimi cennet bahçesinde zannetsem

çocukluğumu falan görmek istemiyorum öldüğümde,
dudaklarından bir çift kelime dökülsün,
ben kelimeler gerçeğe dokunduğunda öleyim yeter,
bir tek cesedim ulaşsa sana, birde darağacındaki kelimelerim,
tarih bu aşkı kanla değil ama gözyaşıyla yazsa...


not: şiir falan yazamam ben, yok öyle bir yeteneğim. lakin şu günlerde başka bir şey gelmiyor elimden, kusura bakma sevgili, cümlelerimin boynu hala bükük kalıyor düşlerinin karşısında...

...

...

bir gün atlasam ve sen beni tutmasan,
sadece düşsem,
dudaklarından evsiz bir kelime gibi dökülsem
hiçbir anlamım olmasa,
bir gün yanlışlıkla söylesen, amaçsız esen bir rüzgar gibi,
nedensiz yere gülsen sonra, çölde açan güller gibi
gülsen, cennet seni kıskansa,
gözlerinden düşen bir damla yaşta boğulsam mesela,
cennetin sınırından dökülen bir çağlayan gibi sarsan beni,
sımsıkı sarsan, yaşlı ölümün kollarına özenip,
ölümüm olsan, alsan beni,


bir gün dudaklarından düşsem ben, sen beni tutmasan,
sanır mısın öldüğüme üzülürüm,
sanır mısın?
karışık ama mutlu :D

karışık ama mutlu :D

biraz kızgın, biraz karamsar, biraz mutlu ve biraz umutluyum. bu duygulardan herhangi biri üzerine ne yazsam yalan olacak. zaten şu sıralar yazacağım her kelime detaylı incelemelerden geçeceği için tam olarak da anlatmak istediklerimi yazamıyorum. hatta hiçbirini yazamıyorum da neyse. ancak blog insanın canını sıkan karnıyarığı sana tercih eden birisinin anlamsız tripleri, inan bana çok saçma bunlar. neyse önemli değil o kadar herkes kendi kaderini, seçimlerini yaşar. herkese seçimleriyle mutluluklar dilerim. bende bir seçim yaptım ve onunla çok mutluyum. ;))

salı veya çarşamba starwars serisini izleyeceğiz birlikte, bayılana kadar :D LOTR extended trilogy izledikten sonra efsane serileri tekrar izleme kararı aldım, peşpeşe aralıksız izleyeceğim. eh bu süreçte yalnız olmayacağını bilmek de insana mutluluk veriyor. daha ne olsun değil mi :D
karmakarışık bir hayatta LOTR extended trilogy izlemek...

karmakarışık bir hayatta LOTR extended trilogy izlemek...

Hala aynı anlamsızlık seviyesinde sürdürmekteyim hayatımı. Öncelikli olarak geçen gün damarlarıma enjekte edilen sebepsiz hüzün hala varlığını koruyor. Hissettiğim bu duygular ile uzay&zaman kuramlarının ne ölçüde ilişkisi var bilemiyorum ama öyle olduğunu düşünmek ve bu şekilde sebepleri kendimden uzaklaştırmaya çabalıyorum sanırım. İnsan kaçtığı şeylerle yüzleşmemek için oyunlar yaratırmış. Eğer bu durumdaysam vay halime vat, eminim ki paralel bir evrendeki Oğuz bile üzülürdü buna. Hüzün, öfke, mutluluk, reddetme ve bunlar bir çok duyguyu büyükçe bir kazana atalım, sonra ılık ateşte yarım saat pişirdikten sonra ortaya çıkan duygu yemeği gibi hissediyorum. Yalan söylemiyorum daha fazla yemekte mutluluktan yok pek, hatta hiç yok...

Yazılara ara vermekten nefret ediyorum blog, inan bana nefret ediyorum. O anı tamamen kaybedebiliyorsun ki ben yukarıda yazdığım duyguların hepsini aynen hissetmeme rağmen şu anda kelimeleri birleştirip cümle oluşturacak kadar kendimi güçlü hissetmiyorum. Bir manyaklık yapı kuzeninle LOTR Extended Trilogy izlemeye başladık. Kesilmemiş sahneler bile var :P İlk iki film bitti ve on dakikalık ihtiyaç molasından sonra üçüncüye başlayacağız. Sanırım 7 saate yakın bir süredir aralıksız izliyoruz. Gözlerimi kapadığımda Rohan süvarileri ve ork kafaları görüyorum. Bu seriyi extended olarak onlarca defa izlemişimdir ama yinede çok mükemmel :D Neyse fazla uzatmayıp son filmi de 4 küsür saatin sonunda bitirmem gerekiyor. Kazamız mübarek olsun =))

not: hala iyi hissetmiyorum, Allah belanı versin paralel evrendeki Oğuz )=)

Find Us On Facebook