Mutlu yıllar..

Efendim bu yeni yıl yazıları zaman geçtikçe sayıları artmaya başladı ve yaşlandığımı hissediyorum garip bir şekilde. Diyebilirsiniz "Oğuz sen başka zaman hissetmez misin yaşlandığını?" çok da kafama takmam diyelim. Şöyle düşünün ki bu üçüncü mutlu yıllar yazım olacak. 2010 benim için oldukça farklı bir yıldı. Güzeldi demek istiyorum ama işte içimde bir çok "ama" var ve "ama"nın olduğu cümle de eksik kalır biliyorum. Bir çok duvarımı yıktığım, kendimi bulduğum ve çok güzel işler başardığım bir yıl oldu 2010. 10 üzerinden bir puan vermem gerekse mesela 8.4 verirdim 2009 mesela 6.4 civarında bir şeyler alır 2008 de 7.2 civarında. Evet, benim açımdan büyük zorluklarla geçtiği doğrudur ancak diğer tarafta kazandıklarımı düşündüğüm zaman 8.4'ü hak eden bir yıl oldu. Hatta öyle bir yıldı ki benim için 2011'in daha fazla puan almasına olanak sağlamış olabilir. Elbette bilemiyoruz gelecek ne getirir ama 8.4 ten daha fazla puan alma ihtimali oldukça yüksek.

Başka neler oldu kısaca özetleyeyim efendim. Bu yıl çok özel insanlarla tanıştım, teker teker saymaya üşenirim ama çok özel insanlar tanıdım. Sonrasında bir çok duvarımı yıkıp kendimi buldum ve içimdeki gerçek benliği ortaya çıkardım. Bir kitap bitirip bir diğerine başladım, yazdım bu arada. Elimden gelen her fırsatta yazdım, bir çok insana yardımcı oldum. Ayrıca bir çok sosyal sorumluluk projesi yaptık sevgili 1MK ile birlikte. Aşık oldum birleşemedik, başkasını sever gibi oldum ama olmadı tam böyle işte kesin bu dediğim zaman yanıldım ama olsun hiç önemi yok bunların. Önemli olan şey 2010'un çok güzel geçmesiydi. Bahsettiğim gibi çok kötü anlarım da vardı ama sene bitiyor ve onu damağımızdaki o tatla hatırlamak lazım ve nedense yüzümde kocaman bir gülümseme, damağımda çok hoş bir tat bıraktı. Zaten geriye doğru yeni yıl yazılarımı okursanız ne derece büyük bir fark olduğunu anlarsınız.

Tabi yeni bir yılın arifesinde kurmam gereken bazı cümleler var, onları söylemezsem ortadan ikiye bölünürüm. "Ben her zaman giden yıla üzülen birisi olmuşumdur. Büyük ihtimalle yine herkes 10dan geriye doğru sayıp mutluluk içinde zıplarken ben bir köşede durup 2010'a üzüleceğim. Bu sefer tatlı bir tebessüm olacak ama yüzümde harbiden çok delikanlı bir seneydi, yiğit çocuktu kendisi. =)) Üzüleceğim işte ben, yıllara bile veda edemiyorum işte gerisini siz düşünün :P

Dilerim ki herkes için güzel hatırlanacak bir yıl olmuştur 2010 ve 2011 çok güzel yaşanacak bir yıl olur. Yeni yılınız kutlu olsun arkadaşlarım, dostlarım. Nice mutlu yıllara.

Veda etmek..

Vedaları hiç sevmem ben. Ne birisine veda etmeyi ne de veda edilen tarafta olmayı da sevmem. İnsanın içini burkan, paramparça eden ve bir damla yaşın göz kapaklarınıza birikmesine sebep olur veda. Hangi tarafta olursanız olur buna engel olamazsınız. "Görüşmek üzere" dersiniz mesela ama içinizde onların geri gelmeyeceğinin korkusu vardır hep. Bazen veda edersiniz ve gidersiniz bilirsiniz ki o topraklarda bundan sonra asla var olamazsınız. Dönüp bakamazsınız bile geriye doğru. Aklınız hep geçmişte olmasına rağmen ileriye dönüktür gözleriniz çünkü bilirsiniz ardınıza baktığınız anda gidemezsiniz. Gidenin o ilk adımı attıktan sonra hep geçmişi özlediğini biliyorum. 

O ilk adımı atmaktır belki de bütün bir geçmişi, yaşanmışları bırakıp uzaklaşmaktır gitmek. Öyle bir gidiştir ki hemde yanına tek bir şey bile alamaz insan. Hatıraları vardır, onları yamalı bezden yaptığı bir bohçaya atar ve yanına alacak başka bir şeyi yoktur. Veda edilen veya veda eden olmak da her zaman zorlar beni. Ağlamam ama bilirim ki ben ağlarsam eğer veda olmaz. Taşınırken evinize veda edersiniz, bir sevdiğiniz öldüğünde ona veda edersiniz ki o asla geri gelmez. Sevdiğiniz birisi hayatınızdan çıkarken bir anlığına duraksar ve "elveda" der. Gariptir başka bir şey söylese bile anlamı yoktur onların. 

Ben ise veda etmeyi beceremem. O eski ahşap kapının önüne geldiğimde durup "elveda" diyemem ve bu yüzden bütün gidişlerimin zamansızlığı. Ben veda edemem "ben gidiyorum ama hayatında başarılar sana" diyemem. Hatıralarımı toplarım yamalı bir bohçanın içine ve sonra giderim. Ardımdan kapıyı sertçe çeker nereden gidiyorsam eğer onu yakar giderim. Başka türlü gidemem ben "hayatında daha güzel şeyler olacak" diyemem, demem." Hiçbir zaman başka birisinin gözlerimin ne kadar ıslandığını görmesini istemem çünkü. Hele ben giderken karşımda ki insandan akıyorsa o yaş yine gidemem. Veda edemem ben, "hoşça kal, hayatın bensiz daha güzel olacak" diyemem.

Ben veda edemem, bilmem veda etmeyi. Çıkarken tek kelime bile söylemem, yapamam çünkü ve söylenecek her şeyin de eksik olduğunu bilirim. Kapıyı ardımdan sertçe çarpar ve giderim. Sonrası mı önemi olmaz artık ne kadar göz yaşı döktüğümün veya ne kadar kanadığımın. Kapıyı sertçe çarpar ve giderim sırtımda da yamalı bohçam...


Hayaller vs Gerçekler

Gerçekliği bir kaç parçaya bölmüştüm bildiğiniz üzere. Şimdi biraz hayaller ile gerçeğin karşılaştığı zaman neler olabileceğinden bahsetmek istiyorum. Hani kendi içimizde kurduklarımızın gerçekleşemeyeceğini anladığımız an vardır ya işte bu yazının konusunu o an oluşturacak. Biraz düşünmenizi istiyorum, hepimiz yaşamışızdır bunu deliler gibi istediğimiz, arzuladığımız birisi veya bir şeyin aslında düşündüğümüz gibi olmadığını anladığımızda neler hissederiz. Biraz daha öteye geçelim hayallerimizde ve kendi gerçekliğimizde yaşattığımız, gerçekleşmesini düşlediğimiz bir olayın gerçekleşme ihtimalini anladığımızda ne hissederiz. Bunları bir taraftan düşünürken diğer taraftan da anlatımıma devam etmek istiyorum.

Daha önce anlatmıştım hani birisi ile karşılaştığımızda bir elbise giydiririz diye. Sonra zamanla elbisenin olmadığını görürüz ama anlamak istemeyiz. Bu olayın tekrarlandığı her an da gerçeklik hayallere üstün gelir ve o o elbisenin o insana uymadığını anlayana kadar geçen sürede hep hayaller üstünlüğü ele geçirir. Hani bir olay olduğunda deriz ya "ben kesin yanlış anladım aslında o böyle birisi değil.." diye ama aslında o öyle birisidir ve bu gerçeği bilmemize rağmen hayallerimizdeki bu yalana inanırız. Amacım hayallere yalancı demek değil elbette sadece gerçek ve hayallerin karşılaşmasına bir örnek vermek istedim.

Bunun bir üst noktası daha vardır. Bir önceki örnekte deneyimleyerek ve anında görerek ilerleyen bir süreç vardı. Şimdi vereceğim örnekte ise bunun tam aksine bir örnekleme yapacağım. Eski zamanlarda mektup arkadaşlıkları vardı, mektup aşkları belki de. Burada birbirini hiç tanımayan iki insan yazışırdı ve bu yazışmalar sonucunda birbirinden hoşlanmaya başlardı bu birbirini tanımayan iki insan. Bu ikisinin birbirine karşı tamamen dürüst olduğunu düşünelim ama belirli sebepler yüzünden birlikte olma ihtimalleri oldukça düşük olsun. Burada o iki insan hayallerini bir ortak noktada birleştirmeye başlıyor ve onlar bunu yaptıkça kendilerine alternatif bir gerçeklik oluştuyorlar hayallerinde. Sarıldıkları, beraber uyudukları, birbirlerini sevdikleri alternatif belki paralel bir gerçeklik oluşmuş oluyor bu sayede. Hayaller bir süre boyunca gerçeğin yerini alıyor bu noktada daha doğrusu gerçeğin üzerini bol renkli bir örtü edasıyla örtüyor. Sonrasında gerçeklik kendini göstermeye başlıyor ve hayallerde oluşan her şey yıkılmaya başlıyor. 

Burası çok önemli aslında hani üçe ayırmıştım ya gerçekliği. Birincisi hayallerdi, diğeri bize dayatılan gerçeklikti diğeri de mutlak gerçeklikti. Hayaller bize dayatılan, kurgu bir gerçeğin üzerini örtüyor aslında. Kurallarla, inançlarla, imgelerle bir şekilde o birbirine karşı bir şeyler hisseden ve ortak bir hayali paylaşan iki insan yine aynı sebepler yüzünden ayrı kalıyorlar. İki insanın aynı hayali paylaşması inanın bana oldukça güçtür. Hele o hayalin gerçeğin üstünü kaplaması ve onun yerini alması daha da zordur. Hissettikleri her şey onların gerçeğidir ve oldukça güçlüdür. Ancak ayrılık anları da ayrı bir gerçekliktir ve hayal dünyasının yıkılmasıdır. 

Hayallerin yıkılması oldukça garip durumdur. Camdan yapılmış bir evren düşünün sonra o evrenin kırıldığını ve milyarlarca farklı parçaya bölündüğünü. Gerçeklik ile hayallerin karşılaşması da bu şekildedir hep ve nedense hep o kurgusal gerçeklik kazanır. Sonuçta kurallar, imgeler veya inançların bir zafer dansına başladıklarını düşünürüm hep aslında onların gerçek ile uzaktan yakından alakaları olmamalarına rağmen. 

En iyisi bir hayal yaratıp onu evrenin sonsuzluğuna gönderelim biz. Yarattığımız o paralel evrende hayallerimiz yaşamaya ve gelişmeye devam etsin hiç bir zaman yıkılmadan...

kaba "Taslaklar"...

"Karışığım biraz. Aslında bir çok şey yoluna girmiş durumda ama o karışıklık hep üzerimde. Bir kuyu olsa mesela veya bir deniz. Yüzeyde hiçbir dalgalanma yok, her şey günlük gülistanlık ama derinlikler köpürüyor. Bir okyanusun en ücra noktasında kopan bir fırtına düşünün, normalde kimsenin haberi olmaz ya yüreğimin derinliklerinde kopan fırtına da benzer nitelikler taşıyor. Gördüğüm her insanda, dinlediğim her şarkıda bir şeyler buluyorum kendimden sonra o ufacık şeyin etrafına bir hayat kurguluyorum. Hep oynadığım bir oyundur kişilik bulmaca ama son bir kaç gündür biraz daha şiddetli yaşıyorum. Yeni kitap kurguları, gerçeklik tartışmalarım ve her şey. İşin garibi ne biliyor musun bu yazıyı bitirebilecekmişim gibi hissetmiyorum... 03.11.2010"

"Karşımdasın, söyleyecek tek bir kelimem yok. Gözlerinin içine bakmak istiyorum ama izin vermiyorsun. Konuşmaya kalksam söyleyecek sadece iki kelimem var, kalan her şey anlamsız. Sense dudaklarımdan dökülebilecek her kelimeyi vurmaya hazırlanıyorsun. Kabul ediyorum kendini hep böyle korurdun sen. Ben ne zaman sana doğru bir hamle yapsam uzaklaşıyorsun. Silahsızım diyebilmek için avuçlarımı gösteriyorum sana doğru. Sen inanmıyor, sakladıkların var diyorsun. O an bütün yaralarını görebiliyorum, ne kadar kanadığını tahmin ediyorum ama yapabileceğim bir şey yok. İzin vermiyorsun bana.

Aslında kanamalarını durdurabilir, yaralarını iyileştirebilirim. Başka bir amacım yok belki de yüzünde açan içten bir gülümsemeyi görmek istiyorum. Sen gülmüyorsun ama benim amacım kalmıyor. Aşka inanmadığından bahsediyorsun sonra kelimelerin kurşun oluyor. Farkında bile değilsin yaşadıklarımın. Anlatmaya devam ediyorsun sonra, tekrar ve tekrar. Ne söylesem çürütüyorsun. Seni sevdiğimi söylesem mesela inanmıyorsun. Mutluluğun için her şeyi yapabileceğimi söylesem dalga geçiyorsun.

Sonra bir gün çekip gidiyorsun. O kadar uzağa gidiyorsun ki kelimelerim sana nasıl ulaşacağını şaşırıyor. Boşlukta kalan her kelime için bir gül yakıyorum ben. Sonra güllerim tükendikçe konuşmamaya başlıyorum.
Gitme diyemiyorum sana. Dersem eğer asla geri gelmeyeceğinden endişe ediyorum. En kötüsü ise seni bırakıp gitmeni bile göze alacak kadar.. Önemli değil aslında sen kelimelerimi kurşunlamayı seçiyorsun. Bense bir süre sonra konuşmamayı. Nasıl olurda kalabilirsin ki yalnızlığa bu kadar alıştıktan sonra. Seni durdurmanın bir yolu var mı bilmiyorum. Aslında biliyorum da yalan söylemeye niyetim yok. 
Bilmiyorum neyi yanlış yapıyorum... 02.09.2010"

"Yağmurlu bir akşam, hava soğuk. Yağmur başlayalı fazla olmamıştı. Yavaş ve ağır yağıyordu, hiç acelesi yokmuş gibi sonra yine bir süre önce durmuştu. Kaldırımlar hafifçe ıslanmış, sokaklar ise kısa bir sürede boşalmıştı. İnsanlar mağazalara, pasajlara sığınmış ve korunmaya çabalamıştı. Bütün bu koşuşturmacanın pek bir anlamı yoktu aslında. Bazı insanlar yanlarında götürdükleri şemsiyeleri açmış ve görece güvenliklerinde yürümüşlerdi gidecekleri yere. İstiklal'in renkli ışıkları ıslak kaldırımlara vuruyordu sokaklar tekrardan canlanmaya başlarken... 

Saat gece yarısına yaklaşırken o bunun farkında değildi. Aslında etrafında insanların azalmasını izlemiş olsaydı saatin geç olduğunu anlayabilirdi. O bunu yapmamıştı ama geçen zamanda bastığı yere tekrar basmamaya çabalayarak etrafında dönmüştü. Bir süre boyunca adımlarını saydı sonra vazgeçti ve aynı adım sayısı kadar geriye doğru ilerledi. Denemek istediği acaba aynı noktaya aynı adım sayısı kadar gerilerse başladığı gibi olup olamayacağıydı. Kendi içinde yaptığı bir zaman yolcuğuydu aslında. Diğer taraftan dünya bu başarısız yolculuktan haberdar değildi. Geçmişe dönme denemesi başarısızlıkla sonuçlanınca bu sefer geleceğe gitmeyi tercih etti. Önce yarınını gerçekçi bir şekilde kurguladı ve ardından ertesi gününü. Haftalar geçti bu şekilde sonra aylar ve o kurgulamaya devam etti. Belki aradığı bir şey vardı geleceğinde belki yoktu bilemiyordu aslında. Sadece geçecek her günün o gün gibi olduğu gördü ve sonra bir gün planlanmış bir kalp krizi ve son.
Geleceği kurgulamayı bıraktığında etrafına bir baktı ve yalnız olduğu gördü. Sonra gölgesinin peşine takıldı. Etrafındaki ışıklar değiştikçe gölgesinin yönü de değişti elbette ve o değişen yönden devam etti yürümeye... 31.08.2010"

"Bir süredir hikaye yazmadığımın farkındayım. Bilmiyorum ama bir türlü toparlayamıyorum kafamı. Ne zaman bir cümle yazsam ve bir hikayeye başlasam hemen ardından sayfayı kapatıyorum. Sanki her kelimem yazıldıktan sonra parçalanacakmış gibi geliyor. Sanki ben de kelimeler ile birlikte parçalanacakmışın gibi hissediyorum. Garip bir duygu bu normal hayatımda ince bir sızı haricinde başka bir şey yok. Ancak ne zaman cümlelerin karşısına geçsem o zaman durum değişiyor. Aslında anlatmak istediğim bir çok şey var burada... 29.08.2010"

"Bazı zamanlarda görünmez bir el yüreğimizi sıkıyor gibi olur. Nefes almakta zorlanırız böyle zamanlarda, canımız yanar. Anlatacak binlerce şey varken hiçbir şey yazamazsınız. Yazdıklarınız sizi memnun etmez. Bunları anlatmak istememiştim dersiniz. Yazdığınız her cümlede onlarca belki yüzlerce hikaye geçer gözlerinizin önünden. Hiçbirini anlatamazsınız sonra. Eksik kalırsınız, yüreğiniz sıkışır. Anlatmak mümkün müdür bilmiyorum doğrusu... 17.08.2010"
  
"Herhangi bir ülkenin herhangi bir şehrindeki herhangi bir otelin herhangi bir odasında herhangi bir koltuğuna oturmuş pencereden dışarıya doğru bakıyordu. Güneş puslu gökyüzünde batmaya hazırlanıyor, kirli bir kırmızı ile silik bir mavinin geçişlere izin veriyordu. Bazı zamanlarda insanın nerede olduğunun, nerede uyandığının veya nerede soluk aldığının pek bir önemi kalmıyordu. Böyle zamanlarda şehirlerin veya sokak isimlerinin de anlamları kayboluyordu. Bütün bunların yalan olduğuna inandığı zaman, insan gerçeği arama yolculuğuna çıkardı. Bazen şehirler dolaşır, bazen ömürler harcardı bu uğurda. Yolun sonuna gelindiğinde insan sadece bittiğini anlardı. Yalan veya gerçeklerin o anda sona ererdi ki iki kavramın da önemi kalmazdı artık. Aslında sonun oldukça uzağındaydı ama yine de gerçekler olmadan geçen her an bir sondu... 17.05.2010"
 
"Kelime: düş bozumu
Anlamı: bir insanın düşlerinin parçalandığı, bozulduğu, yıkıldığı an
Cümle içinde kullanımı: düş bozumumu arifesinde geldin girdin hayatıma... 14.03.2010"

"Daha yeni bir hikaye bitirmiş olmama rağmen içimde çok büyük bir yazma isteği var. Sanırım bu isteği de senin sayende giderebilirim canım blogum benim. Aslında çok duygusuz hissediyorum kendimi. Aşırı derecede yorgunum ve ne uyumak ne de uyanmak istiyorum.. 24.11.2009" 

"ağlarken neden ciğerleri acır insanın? neden alevler içerisinde kalır yüreği? neden kelimeleri kan kokar eğer konuşmayı başarabilirse?.. 15.10.2009"

"Yaşamaya çabaladığım hayatın zorluğu boyumu aşmaya başladı. Olaylar, insanlar, kavramlar, kurumlar sanki anlaşmış ve bana karşı çalışıyorlar. Tutunmaya çabaladıkça düşüyorum, sanki her şey isteklerimin tersinde ilerliyor. Gerçeği söylemek gerekirse maddiyat deniler ve madeni ve kağıt parçalarıyla ölçülebilen şeylerden hiçbirini istemiyorum (hemen hemen çünkü her şeyiu boyumu aşmaya başladı. Olaylar, insanlar, kavramlar, kurumlar sanki anlaşmış ve bana karşı çalışıyorlar. Tutunmaya çabaladıkça düşüyorum, sanki her şey isteklerimin tersinde ilerliyor. Gerçeği söylemek gerekirse maddiyat deniler ve madeni ve kağıt parçalarıyla ölçülebilen şeylerden hiçbirini istemiyorum (hemen hemen çünkü her şeyi bunlarla ölçüyoruz). Ancak zorunluluklarım var ve bu zorunlulukların beni nereye götürebileceğini bilemiyorum ve bu bilinmezlik korkutuyor beni. Yarınım herkesinkinden daha fazla bilinmezliklerle dolu ve ben bu yarınlarla yaşamaya çabalıyorum. Tutunacak bir dal aradıkça düşüyorum. Böyle olması gerek sanırım yarını düşünmeden devam etmeliyim ama yapamıyorum. Eğer kötü ihtimallerin en iyisi gerçekleşse bile bu benim için bir çok şeyin sonu olur. O ihtimaller her zaman benimleydi elbette ama şu anda %20 olan ihtimalleri %50 ye belki 60 a çıkartıyorum ama anlatmaya çabaladıkça yanlış anlaşılıyorum. Kaçmakla suçluyorlar beni evet kaçıyorum ama onların düşündükleri şeylerin herhangi birinden değil ben adını dahi anmadığım ihtimallerden kaçıyorum. Biliyorlar ama kabullenmek istemiyorlar blog ben ne yapayım her şeyler yaşamak, ilerlemek zorunda olan ben kabullenemeyen onlar. Ne güzel ya çözüm yolu bul falan diyorlar ama yok bir çözümü bu işin, yok! Herhangi bir şey olduğunda suçluluk duyguları onları çok uzunca bir süre uyutmayacak bana ne zaman baksalar canları acıyacak ama bunları da anlamıyorlar. Benim için güzel bir hayat istiyorlar elbette ama her daim üstüme gelen bu ihtimaller canımı sıkıyor içimi parçalıyor ve yarını görme isteğimi azaltıyor. Hala yarını görme isteğim devam ediyor elbette ama azalıyor yavaşça. Bunların hepsi aramızda kalacak blog kimsenin okumasını istemiyorum sonra gelip bir dünya konuşacaklar. Dayanamıyorum artık blog harbiden dayanamıyorum. Anlaşılamamayı kabullenemiyorum daha fazla... 16.01.2009"

"ve uyandığında dünya,
sadece kayıplarına ağladı.
sadece yalnızlığında hıçkırdı.
ve uyandığında dünya... 19.03.2009"


...

...

Uzun zaman oldu farkındayım ama garip bir biçimde yazabilecek gibi hissetmiyorum kendimi. Niye bu şekilde oldum bilmiyorum aslında hayatım oldukça güzel gidiyor, keyfim yerinde. Binbir farklı duyguyu aynı anda hissedebiliyorum ki bu durumumdan bile yüzlerce farklı hikaye yazabilirim. Hatta öyle hisler var ki içimde birini anlatmak için romanlar yazmalıyım sanki ama bir şey yazamıyorum. Daha doğrusu yazacak güçte hissetmiyorum kendimi. Belirli aralıklarla olur bende bu bir sebebi duygularımın çok yoğun olması olabilir veya bilinçaltımın derinliklerinde birşeyler var ve onlarla yüzleşmek istemiyorum yine aynı bilinçaltımda. Belki aklımın bir köşesinde yeni kitabımın kurgusu sürekli dolandığı için yazmak istemiyorumdur. Biraz rahatsız ediyor aslında beni biriken bir sürü yazı var ve ne zaman bloga baksam önümde birikmiş kurguları görüyorum. Biraz da dağınığım sanırım, aynı anda bir çok şey düşünüyorum ve bunların hepsi birleşince ortaya yazılar çıkmıyor. Bunları anlatıyorum çünkü size karşı sorumlu hissediyorum kendimi ve bu da bir türlü "yazsana Oğuz" baskısına dönüşüyor.

Belki blogumda yazmaya başladığım ama bitiremediğim yazılarımı "taslaklar" başlığı ile yayınlarım. Karalamalarımı paylaşmış gibi olurum. Aslında ben ne olduğunu biliyorum; gerçekliği o kadar çok sorguladım ki artık her yazımı o sorgular çerçevesinde yazmak istiyorum. Böyle olunca da farkındalığımı nasıl aktarabileceğimi bulamıyorum pek. Anlayacağınız biraz şekilsel takıntım var, biraz karmaşıklığım ve kendime bile tam anlamıyla itiraf edemediğim duygularım. Bunların hepsi birleşince de ortaya az yazma gibi durum ortaya çıkıyor. Aslında bir kaç yazı önce sizlere anlatmıştım "gerçeklik sorguları veya hikayeler" şeklinde bile olsa da.

Kısa bir özür yazısı gibi oldu farkındayım ama en kısa zamanda tekrardan devam edeceğim. Aslında ben bu kadar mutlu olmaya alışık değilim ondan oluyor hep. Bünye uyum sağlayamıyor tabi, sorun yok elbet alışacağım bu duruma da. Kendinize dikkat edin dostlar, sevgiyle kalın. =) Biliyorum ben kalacağım ;))

Yeni kampanya, minik eller üşümesin, ayaklar donmasın

"Yeni yıl geliyor! Bu yıl birmilyonkalem.com çocuklar için bir şey yapmayacak mı?" diye soran dostlar,

Biliyor musunuz küresel ısınma yüzünden değil, çocuklar üşümesin diye kış gelmiyor. Bir süre daha kar yağmayacak. 172 erkek 70 kız çocuğu sizden gelecek armağan paketlerini aldığında soğuklar iyice kendini hissettirecek ve kar yağacak.

Kahraman Maraş EKİNÖZÜ Yatılı İlköğretim Bölge Okulu'nda okuyan 242 öğrenci için birer ayakkabı, eldiven almaya ne dersiniz?

Önceliğimiz ayakkabı... Sonra eldiven....

Her zamanki gibi kampanyayı bloglarımızda duyurarak işe başlayalım.

"Ben armağan yollamak istiyorum." diyen dostlar lütfen birmilyonkalem@gmail.comadresine e-posta yazsınlar ki kardeşlerimizin ayakkabı numaralarını paylaşalım.

Elimiz çabuk tutmalıyız şunun şurasında yeni yıla ne kaldı. Haydi minik eller üşümesin, minik ayaklar donmasın!


not: son durumda 80 çift ayakkabı ve 100 e yakın eldiven ve atkı kaldı. çocuklarımıza destek olalım arkadaşlar :)

Köprü...

Yağmuru göz yaşlarını saklamak için kullandığı zamanlardaydı. Gökyüzünden düşen damlalar hafifçe geriye doğru attığı yüzüne çarpıyor ve saçlarından aşağıya doğru ilerliyordu. Bedenine çarpan damlaların sesini dinliyordu. Sanki bir daha asla ıslanamayacak, bir daha asla ağlayamayacak gibiydi. Bu yüzdendi göz yaşlarını durdurmaya çalışmaması. Bu yüzdendi kaçıp bir yerlerde saklanmak yerine burada ıslanmayı tercih edişi. Soğuk damlalar bedenine çarptıkça üşüyor ama asla bu anın bozulmasını istemiyordu. Aşağıya doğru bakıyor ve umutlarının nerelerde saklandığını merak ediyordu.

Kalabalıktaki insanların arasından geçerek gelmişti buraya. Hiçbiri neden gülmediğini sorgulamamış, en son kahkahasının ardından geçen süreyi merak etmemişti. O yavaşça etrafına duvarlar örerken kimse ona pencerelerden bahsetmemişti. Yüreği içinde buzlaşırken içini ısıtacak hiçbir şey vermemişlerdi ona. Hissetmemeye başladığı zamanlarda masallardan bahsedilmemişti ona. Elbiselerini acılardan dikerken ona dur dememişlerdi. Kimsenin onu umursamaması son derece normaldi ama kendini de umursamaya başladığı noktada çıkmazlar oluşmaya başlamıştı. Çıkmazların sayıları arttıkça  bütün çıkışlarını duvarlarla ördüğü bir hayat oluşturmaya başlamıştı. Bu yüzden adımını attığı her sokak çıkmazdı.

Durup düşünmesi gerektiğini mi yoksa devam etmesi mi gerektiğini bilemiyordu. Dursa veya devam etse ne değişirdi, yağmurun altında ıslanmasının sebebi buydu aslında. Birbirinden farklı iki yol gibi görünse de aslında değişen hiçbir şey yoktu. Aşağıya doğru bakarken hangi yolu seçmesi gerektiğini sorguladı bir süre. Ne fark ederdi ki yukarıda veya aşağıda olsa?

Katmanları vardı onun, derinlere inildikçe karanlıklaşan ve  aralarında kendini kaybettiği katmanlar. Dışarıdan görülen o ile derinlikleri arasındaki aynılıkların sayıları oldukça azdı. Hiç kimse onun katmanlarını anlamaya çalışmamıştı. Hiç kimse onun derinliklerine bakmamış, zifiri karanlığına ışık tutmamıştı. Karanlıkta yaşayanların yaptığı gibi o da zamanla unutmuştu renkleri. Zaman ilerledikçe eridiğini, yok olduğunu hissederdi. Ancak o aynı tarihte kısılıp kalmıştı. Akrepler ve yelkovanlar ilerlese de o hep aynı andaydı. Kendine, dünyaya yönelttiği bütün sorguları aynıydı onun. Ne zaman kendinden kaçmaya çalışsa hep aynı noktaya geri dönüyor ve her geri dönüşünde daha fazla eksiliyordu. Ona sorsalar ama aşkını içinde yaşıyordu, aşkın bütün anlamlarını görmezden gelerek. İkili bir yaşamı vardı onun, bu yüzdendi geceleri günlere tercih edişi.

Etrafı duvarlarla çevrili bir odada yapayalnızdı. Onu ilk gördüğümde, gözlerinin derinliklerine baktığımda ağlamak istedim. Yapma dediğimde dinlemedi beni. İnanmıyordu, biliyordum ama yinede yapabileceğim her şeyi yaptım. Yağmurlu bir akşamda, köprünün kenarında atlamanın planlarını yaparken onu durdurabilmek istedim. Sonra katmanlarını gördüm, duvarlarıyla yüzleştim sadece elini bir kez olsun tutabilmek için. Sanki teninde zehirli iğneler vardı ve beni onlardan korumak istemişti. Korkmadığımı anlatamadım ona, sonra benim zehirli olduğumu düşündü. Katmanlarını gördüğümde derinliklerine nasıl inebileceğimi düşünüyordum. Aşmayı başardığım her duvarın ardında yenileri örüyordu. Fakat aşmayı başardığım her duvarda elimi daha sıkı tutuyordu. Hiç bir zaman onu bırakmayı istemedim. Gözlerini görmek istedim onun, uzun siyah saçlarının sakladığı yüzünü tanımak istedim. Ancak o hep uzaktaydı bana, atlarsan atlarım dediğimde ağlamaya başladı. İnanamıyordu bana, karşılaştığım bütün duvarları tırmandım ve geçtim. Yine de o yağmurlu bir akşamda köprünün kenarında bekliyordu.

Güzel günlerden, kelebeklerden bahsettikçe benden uzaklaştığını biliyordum. Ona yalan söyleyemezdim ya o yüzden çok zordu işim çünkü söyleyebileceğim tüm yalanları biliyordu. Gerçeklerime bile yalan diyordu o yüzden çaresizdim ona karşı. Derinliklerine indikçe çığlıklarını duymaya başladım ve sağır olacağımdan korktum. Beni defalarca kez kovdu, gerçekten istese giderdim ama istemediğini biliyordum. Yağmur bardaktan boşalırcasına yağarken o köprünün kenarında onunla birlikte durdum ben. Sonra neden bilmiyorum oradan gitmek istedi. Atlarsa atlardım bunu o da biliyordu ve diyecek tek bir kelimesi yoktu. Yine de yüzünde açan bir tebessümü görmek yeterliydi benim için. Fazlasında gözüm yoktu. Yağmur yağarken biz köprüden uzaklaşıyorduk. O bana fark ettirmeden yüzüme bakıyordu.

 Sormak istediği çok fazla sorusu vardı elbette bir çoğunu biliyordum. Bunların birkaç tanesini sorabilmişti yağmur altında yürürken ama öyle bir tanesi vardı ki onu hiçbir zaman soramadı. Sorsa ne cevap verirdim bilemedim asla. Bana "o köprünün kenarında ne yaptığımı" sormuş olsa ne diyebilirdim ki ona. Belki sadece onun için oradaydım belki sadece kader ona yardımcı olabilmem için beni oraya sürüklemişti veya belki de sadece...

Onu gördüğüm günden sonra uzunca bir süre boyunca yağmur yağmadı. Bense onun gülümsemesini asla unutamadım. Neden köprüde olduğumu sorgulamadım hiç ama bir şeyi biliyorum ki elimi tutmasaydı...

Yaşam izi


Yaşadığımız süre boyunca hayatta çeşitli izler bırakmışızdır. Bazen bir deftere bir kaç kelam yazarak bazen ise birisi ile yaptığımız sohbetlerde. Geçenlerde yazılarımda bahsetmiştim zaten bu konulardan. Hani hayatımız bir fotoğraf karesi olsa demiştim ya bir iz bıraksak ardımızda. Uzun pozlanmış bir fotoğrafta bütün yaşamımız anlatılsa. Belirli yerlerde koyulaşsa belirli yerlerde silikleşse orada geçirdiğimiz zamana bağlı olarak. Bu sayede nerelerde ne kadar zaman geçirdiğimizi görebiliriz. Nereden nereye gittiğimiz veya nerede ne kadar kaldığımızı bu sayede belli olabilir. Bu ize bakarak kişinin nerede, nasıl yaşadığı anlaşılabilir. En çok gittiği kafe veya evinde en sevdiği koltuğa dair ip uçlarını da bilebiliriz. Bazı yerleri daha fazla sevdiğimizde anlaşılabilir.


Aynı zamanda başka bir çok işe de yarayabilir bu iz. Mesela başka insanların izleriyle karşılaştırılabilir ve ne ölçüde örtüştüğünü görebiliriz. Kimin hayatımızda ne kadar var olduğunu veya ne kadar süreyle kaldığını anlarız bu sayede. Aynı zamanda hayatımızın ne kadarını yalnız yaşadığımızda kolaylıkla ortaya çıkabilir. Başkalarının yaşam izlerinin bizim izimize ne kadar yakın olduğunu hesaplayabilir ve bu hesaplamalardan bir sonuca varabiliriz. 

Herkeste bir takip cihazı olsa mesela ve bu cihaz kişinin gittiği her yeri bire bir ölçekli bir haritada işaretlese yukarıda bahsettiklerimi kolaylıkla yapabiliriz ancak zihnimizi veya duygularımızı bu şekilde takip edemeyiz. Bir şekilde bunu da takip ediyor olsaydık eğer yanımızda taşıdığımız bütün hatıraları da görebilirdik. Bu sayede kimi zihnimizde taşıdığımızı veya hangi ayrılıkların ne kadar sürede unuttuğumuzu da anlardık. Aynı zamanda sırtımızda taşıdığımız yükleri, bileklerimizdeki prangaların sebeplerini, bir türlü söyleyemediğimiz gizli aşklarımızda bu takip sonucunda ortaya çıkardı. Kimin ne kadar acıttığını, hangi duyguların etkisinde ne kadar kaldığımızı hatta içimizdeki ama fark edemediğimiz düşünceleri de görürdük. Kurduğumuz bütün intikam planlarını oynadığımız bütün oyunları, bütün sahte aşklarımızı bilmekten bahsetmiyorum bile. 

Bu iki farklı izin birleşmesi ise bize evrenin en karmaşık haritasını oluştururdu. Bizim nerede iken ne düşündüğümüzü, ne hissettiğimizi gösterirdi bu harita. Aynı zamanda bu iki harita arasında öyle büyük farklar olurdu ki hayal etmesi bile inanın bana oldukça güç. Bedenimiz bir mekanda iken hayal ettiğimiz başka bir mekandan tutunda yalnız başımıza otururken yanımızda oturan oturan başkalarının düşlerini ekleyin. Sevgilimiz ile öpüşürken mesela o anda başka birisini düşündüğümüzü veya yüzüne güldüğümüz birisine karşı nefretimizi de ekleyelim bu noktada. Hatta içimizde her daim süren o bitmek tükenmez yalnız duygusunu da unutmayalım.

Bu şekilde iki farklı harita oluşturduğumuzu düşünelim. İlki bedenimizin ikincisi ise hayallerimizin ve duygularımızı gösterir olsun. Şimdi biz hangi haritaya gerçek diyebiliriz merak ediyorum. Gerçek birbirinden tamamen farklı bu iki haritadan hangisi olabilir? Yoksa bu ikisinin birleşimi midir gerçek? Merak ediyorum da hangi harita bizi biz yapandı?

Saygılar..



İyi bayramlar =)

Kurban bayramı yaklaşıyor efendim ve yine beni büyük bir heyecan kapladı. Uzun zamandır bayramlıkları giymiyorum ama pek değişen bir şey olmuyor. Küçük olduğum zamanları hatırlıyorum ve bizim evde bayramların pek de değişmediğini düşünüyorum. Yozlaşmış diyorlar bayramlar için evet belki başka yerlerde öyledir ama bizim evde hiçbir zaman bu şekilde olmadı. Önceki bayram yazılarımda da bahsettiğim gibi benim sevdiğim insanları görme günlerimdir bayramlar. İlk günden itibaren İstanbul'un çeşitli bölgelerinden bizim doğru bir yolculuk başlar. Efendim küsler yok ama olsa da barışırlar bu zamanda. Ondan sonra bir sürü cicilerini giymiş çocuk gelir, bende eski zamanları hatırlarım. Ben de el kadardım derim kendi içimde, sonra eskiden yaptıklarımızı hatırlarım. İlk okula giderken kuzenle birlikte bütün harçlığımızı bilumum patlayıcılara yatırırdık; torpiller, kız kaçıranlar, roketler, füzeler. Çok heyecanlıyım bu sebeple, buradan herkesin bayramını kutlarım. Hepiniz kurban bayramı mübarek olsun, dilerim siz de benim kadar heyecanlanırsınız. Saygılarımla..

not: sadece bir üzüntü var içimde. bu bayram dedemin sesini duyamayacağım. Dün gidişinin ikinci yılıydı. Canım yanıyor, bir elin içimi sıktığını hissediyorum. O kadar çok alışmışım ki sesine, teninin sigara kokusuna şimdi eksiğim. O vefat ettiğinden beri Rize'ye gitmedim. İçimde oraya gitsem yine onu göreceğime dair bir his var. Bunu da kaybetmek istemiyorum.

Neyse bayram arifesinde bunları konuşmayalım en iyisi. Hepinize mutlu, sağlıklı, bol eğlenceli bayramlar diliyorum. İyi bakın kendinize :))


Beklemek...

Sahilde küçük bir çay bahçesindeyim. Saat öğleni yeni geçmeye başlamış. Ilık bir hava var dışarıda. Ne fazla sıcak ne de fazla soğuk. Üşümüyorum boğazın ılık rüzgarı yüzüme çarparken. Sabah boğazı baştan başa örten beyaz sis bulutu dağılmış sadece uzaklara baktığımda etkisini görebiliyorum. Puslu bir hava var, gökyüzü grinin çeşitli tonlarına bürünmüş. Soluduğum havada yoğun bir yosun kokusu var. Yağmurdan hemen öncesi gibi ama yağmur yağmıyor. Güneş bulutların ardından çıkmayı başardığı zaman boğazdaki ufak dalgalarda yansımasını görüyorum. Her şey çok sakin bugün. Dalgalar, tekneler, insanlar sanki hepsi durmuş ve bekliyorlar. Bende durmuşum ve bekliyorum herkes gibi.

Lodosun taşıdığı yosunların keskin kokusu genzimi yakıyor. Gözlerimi kapadığımda çok uzaklarda olduğumu hissediyorum. Kulaklıklarımda çalan müzik dünyadan soyutlanmama yardımcı oluyor. Tek başımayım ve bana sadece yarısı içilmiş bir bardak demli çay eşlik ediyor. Yalnız bir şehir görüyorum baktığımda. Gemiler bile geçmiyor neredeyse. Etrafımdaki masalarda insanlar oturuyor. Boğaz hemen solumda yarım metre uzağımda. Kıyıya tekneler bağlanmış ve bekliyor. Biraz daha uzağımda iki tane daha büyük balıkçı teknesi ağlarını atmış, onlarda bir bekleyiş içerisinde. Etrafımda annelerinin ellerinden kurtulup yalnız başına koşturan çocuklar var. Dışarıya ait duyamadığım ama hissedebildiğim tek ses o. Birkaç kadın bir şeyler konuşuyor, birisi üzgün biraz. Canı sıkkın ve diğerleri onu teselli ediyor. Orta yaşı geçeli pek de uzun zaman olmamış birkaç adam başka bir yerde oturuyor. Onlarda başka bir konudan konuşuyorlar. Belki siyaset, belki futbol ama heyecanlı bir konu olsa gerek konuştukları. Arada tartışsalar da  hepsinin keyif aldıklarını görebiliyorum. İçlerinden birisi sık sık geriye, yola doğru bakıyor. Birisini bekliyor ama kim olduğunu bilemiyorum.

Çayım bitiyor ve yenisini istiyorum bu sırada. Önceki kadar demli olmayan bir başka bardak geliyor. Saatin kaç olduğunu kızarmaya başlayan gökyüzünden anlıyorum. Güneş tekrardan bulutların arkasına saklanıyor. Güneş gittiğinde biraz daha serin esiyor rüzgar. Gözlerimi kapattığımda yüzüme çarpan rüzgar beni bambaşka bir yere götürüyor ama orada fazla kalmıyorum. Şarkılar ve etrafımdaki insanlar değişiyor bu arada. Çocuklar artık yok, masaların büyük bir bölümü de boşalmış. Yaşlı bir kadın geliyor bu sırada, tek başına oturup bir bardak çay istiyor. Hüzünlü biraz ve arada küçük bir çocuğun fotoğrafına bakıyor. Belli ki torunu ve uzun zamandır görmemiş onu. Genç bir çift yanımdaki masada oturuyor. Birbirlerine bakışlarından ilişkinin neresinde olduklarını anlayabiliyorum. Henüz tam olarak birbirlerine açılmamışlar, kızın gözlerinde bir beklenti, bir özlem var. Erkek ise heyecandan elini nereye koyacağını bilemiyor. Havadan sudan konuşuyorlar belli ki, kız gülümsüyor ama yeteri kadar içten değil. Başka bir şeyler duymak istiyor aslında ama erkekte söyleyecek cesaret yok. Bir beklenti içerisindeler.

Üçüncü bardak çayım geldiğinde onlarda uzaklaşıyor. Ben ilk kez arkama yaslanıyorum buraya geldiğimden beri. Arkamdaki duvar sarmaşıklarla kaplı ve üzerimdeki ufak tavan da. Yosun kokusundan başım dönmeye başladı gökyüzünün kızıllığı artarken. Etrafımda insanlar geçip gidiyor, bazıları bir süre boyunca dinleniyor. Herkes bir şey bekliyor ama belki de neyi beklediklerini bilmeden. Bir süre sonra bütün masalar tekrardan doluyor. Başlangıçta masanın etrafında 3 sandalye vardı ve ben tekini bir aileye veriyorum. Sonra yaşlı bir çift geliyor ve diğer sandalyeyi istiyor. Hayır diyorum, arkadaşım gelecek diye ekliyorum. Aslında gelecek kimse yok ama ben yine de vazgeçemiyorum ondan.

Bazen minibüse bindiğimde iki kişi parası veriyorum. Yanımdaki koltuk boş kalsın diye. Anlamıyorlar beni, gelip yanıma oturmak istiyorlar çok kalabalık olduğunda. Sinemaya gittiğimde de aynısını yapıyorum, bir koltuk parası veriyorum fazladan. Sol tarafıma kimse oturmasın diye. Yine anlamıyorlar. Uçağa bindiğimde, otobüsle bir yere giderken. Cam kenarına hep sen oturuyorsun. Bazı zamanlar minibüste iken ben kalkıp yer veriyorum insanlara. Sen yerinden kalkmıyorsun ama. Anlamıyorlar, önemli değil. Yanımda değilsin ama belki gelirsin diye veremiyorum o sandalyeyi başkalarına. Yatağın hep sağ kenarına yatıyorum belki gelirsin diye, sen duvar kenarını seviyorsun diye. Sen gelmiyorsun ama yine de değişen bir şey olmuyor ben bir kişilik bedenimde iki kişilik yaşıyorum.

Herkes bir şeyler bekliyor etrafımda. Kimisi balık bekliyor, kimisi ise bir bardak çay. Kimisi ne beklediğinden emin değil, kimisi ise bir arkadaşını bekliyor bir tatlı sohbet için. Ben ise seni bekliyorum, gelmeyeceksin biliyorum ama bu bir şeyi değiştirmiyor. Ben tek kişilik bedenimde iki kişilik yapıyorum. Gerektiği zaman ayağa kalkıyorum minibüste, sen rahatsız olma diye. Gerektiği zaman gidiyorum hayatımdan sen rahat et diye...

Gerçeğin sahteliği


Bir kaç yazıdır size gerçekliğin ne şekilde değişebileceğinden bahsetmiştim. Önce gerçekliği salt gerçeklik, bize sunulan illüzyon gerçeklik ve kendi kurguladığımız gerçeklik şeklinde ayırmıştım. Sonra kendi kurguladığımız gerçekliği de anlara göre ve hissettiklerimize göre de parçalara bölmüştüm. Bu parçalamaları yaparken asıl amacım aslında ne kadar göreceli bir hayatı yaşadığımızı göstermekti size. Aynı zamanda bize gerçek olarak sunulanların altında yatanları da fark etmenizi sağlamaktı. Buraya kadar yazdığım her şeyi yaşamım boyunca düşünerek, sorgulayarak edindiğim tecrübelerden faydalanarak yazdım. Ancak yazı dizisinin devamı içi bu söz konusu olmayacak ve sizlere kesin olarak ele aldığım gerçekliğinde aslında değişebileceğini anlatacağım. Ancak bu yazıda anlatacaklarımın doğruluğuna dair her hangi bir kanıtım olmadığı gibi başka kurgulardan faydalanacağım.


Mesela ben bu cümleleri yazarken karşımda birisi varmışçasına yazdım. Daha doğrusu birisinin beni okuduğunu düşünerek yazdım. Sizlerden aldığım yorumlar bana okunduğum fikrinin doğru olduğunu gösteriyor. Bu sebepten dolayı bende yazılarımın okunmasını gerçekliğime ekliyorum Fakat belki de siz yoksunuz veya ben hiçbir zaman okunmuyorumdur. Aslında sizin var olmanız benim için salt gerçeklik iken varlığınızı tartışmaya açabilirim. Yorumlarınıza açıklama olarak da internette yer alan bir yapay zeka programın o yorumları bıraktığını söyleyebilirim. Hatta bu düşünce dizisini takip ettiğimde matriksteki gibi bir sisteme ulaşabilirim kolaylıkla. Yani sizin veya benim gerçekliğimden şüphe edilebilir. Belki siz değil de ben gerçek değilimdir. Bütün bu yazılar en basitinden bir yapay zeka programı ile yazılmıştır. 

Aslında benim, sizin veya dünyanın gerçek olup olmadıklarından emin olamıyoruz. Malum neyin gerçekten var olduğu çok uzun zamandır süre gelen bir tartışma konusu. Gördüklerimize, işittiklerimize veya dokunduklarımıza mı yoksa düşündüklerimize mi gerçek diyeceğiz. Hatta şöyle bir örnek daha vermek istiyorum. Bu örnek için biricik hayali dostumuz, kardeşimiz Ragıpı'ı tekrardan buraya çağırıp ona eşlik etmesi için Fatma'yı da getiriyoruz. Ragıp ile Fatma bir gün bir yerde karşılaşırlar. Sohbet ederler, konuşurlar ve birbirlerini tanırlar. Sonrasında Ragıp'ın hayalinde bir Fatma karakteri oluşur doğal olarak. Sınırları, yapabilecekleri, düşünceleri, fikirleri olan bir imge halini alacak Ragıp'ın düşüncelerinde. Ancak gerçek Fatma ile Ragıp'ın düşüncelerindeki Fatma birbiriyle asla örtüşmeyecek. Klasikleşen elbise giydirme hatasına düşecek sonrasında. Bu şekilde de Fatma gerçekliği kaybedecek zamanla. Aslında Ragıp'ın bizim hayalini dostumuz olduğunu eklediğimizde işin asıl boyutu tartışmaya açılacak. Fatma diye birisi bu durumda var olabilir mi diye sorarım ben. 

Inception izlerken gerçeklik tartışmalarım biraz daha alevlendi. İzlememiş olanlar için tekrardan son sahneyi anlatayım. En sonda Leanordo uzun uğraşlar sonucunda ailesinin yanına gidiyordu. Bundan önce katmanlarca rüyada oldukları için bir süre boyunca gerçeği karıştırıyorduk. Fakat son sahnede bir üst katmanın da olabileceğine dair bir soru işaret ile bitmişti film. Yani gerçekliğin nerede başladığı ve nerede sonlandığı belli olmuyordu. Matriks de benzer bir şekilde bitmişti. Ancak bunlar film olduğu için onları kurgular bölümüne aktarmayı tercih ederiz. Gerçek bizim gerçeğimizdir ve onlar kurgudur. Onların başka bir evrende gerçek olabilecekleri fikirlerine girmiyorum bile. Sadece biraz düşünelim istiyorum acaba onlar gerçekse ve biz saçma bir rüyadaysak. Bir gerçeklik illüzyonu etrafımızı kaplamışsa ve bütün o film deyip geçtiklerimiz aslında bizi başka bir gerçekliğe çekmek içinse. Hadi bunları düşünelim biraz. Biraz daha sorgulayalım hayatı ve katmanlarını inceleyelim. 1'lerden ve 0'lardan oluşmadığı anlayalım. Her doğrunun aslında yanlış olduğunu ve her yanlışın aslında doğru olduğunu da ekleyelim. 

Biraz daldan dala atladığımı ve tam olarak anlatmak istediğimi anlatamadığımın farkındayım ancak var olmayan bir şeyi nasıl anlatabilirim değil mi? Emin olamadığım sürece eksik kalır hep anlattıklarım. Öyküler de bu şekilde değil  mi benim gerçeklerim ama sizin için sadece birer kurgu. 

İzninizle dinlenmeliyim. Bu yazı dizisini de bu şekilde sonlandırmış oldum. Gerçek nedir diye tekrardan sorayım ve şimdilik gideyim.
Saygılarımla.

Kişilik katmanları


Son yazılarımda hayatın 3 farklı halde algılanabileceğinden bahsetmiştim. Bunlar salt gerçeklik, sistemin bize dayattığı kurgusal bir gerçek ve kendi hayallerimiz olarak anlatmıştım. Şimdi ise bu katmanları biraz daha çeşitlendirmek istiyorum. Bir kaç yazımın temelini salt gerçeğin olduğu fikri almıştı. Bu salt gerçek, sistemden veya insanlardan bağımsızdı. Bu yazımda da bu bağımsızlığı korumaya ve salt bir gerçekliğin olduğu düşüncesiyle devam edeceğim. İlerleyen yazılarımda bu düşünce ile de uğraşmak istiyorum ama şimdi değil.


Bu yazıda sizlere katmanlardan bahsetmek istiyorum, bireyin katmanlarından. Örnekle anlatmak çok daha güzel olur kanaatindeyim. Bir bireyimiz olsun mesela biricik hayali dostumuz Ragıp bu örneklemede gönüllü olsun.Tabi bu örneklemenin geçerliliği için onu bir süre için gerçek bir insan yapalım, evi ailesi, dostları olsun. Ragıp'ı hiç tanımayan birisi için onun bir boyutu vardır, kişiliği hakkında bilgiler veya fikirleri. Biraz tanıyan birisi için ise onu başka yönleri vardır, daha fazla sırları, gizemleri. Çok yakın bir dostu ise onun gizemlerinin bir kısmını bile bilir, davranışlarının altında yatan gerçek nedenleri tahmin eder veya bilir. Mesela bir psikoloğu olsa Ragıp'ın o şimdi deki davranışlarının çocukluğundaki olaylar ile bağlantılarını kurabilir ve onu tamamen farklı bir açıdan görebilir. Ragıp'ın bir çok farklı kişi tarafından farklı bir şekilde tanımlandığını anlattım aslında. Hepsi onun farklı bir katmanını gördü ve o katman üzerinden Ragıp'ı tanımlandırmaya çabaladı.

Alında onun katmanlarının sayısı çok daha fazladır. Bu katmanlar onun nasıl algılanabileceğini gösterdiği gibi aynı şekilde dünyayı nasıl algıladığını da gösterir. Aslında Ragıp'ın yaşadığı her deneyim onun dünyaya bakışını değiştirecektir ve bu farklılaşma ile birlikte kendi içinde birden fazla evren algısı oluşacaktır. Her düşünce katmanı bir diğerinin üzerinde varlığını devam ettirecektir. Herkesin belirli bir farkındalığı olduğunu anlatmıştım geçen yazılarımda ve bu farkındalık etrafında dünyayı algıladığını. Şimdi ise bu farkındalığın tek olmadığını söylüyorum sizlere. Hiçbir zaman insanın içinde net bir biçimde şekillenmiş bir dünya kurgusu yoktur. Önceki yazılarımda anlattığım 3 farklı gerçeklik kurgusu kişinin içindeki farklı katmanlara düşer ve bunun sonucunda belki de milyonlarca farklı gerçeklik oluşur.

Bu paralel evren kuramı gibidir. Ancak her insanın kendisine ait paralel evrenleri vardır. Bu belirli kavramların kişiden kişiye değişmesi olarak örneklendirebilirim. Sonra aynı kavramın kişinin içindeki farklı tanımlamalarını da ekleyince ne kadar büyük bir çeşitliliğin oluştuğunu anlayabiliriz. Aynı anda aynı dünya üzerinde sonsuz sayıda paralel evren var diyebilirim bu düşünceye göre. Sürrealist bir tabloya bakan herkesin farklı bir anlam çıkabileceği gibi belki de çizerin düşünmediği anlamları da ekler orada gözlemci. Bu şekilde bir tablonun aslında milyonlarca farklı anlatısı olabilir. Bu farklılığında sebebi onu izleyen gözlemcilerin farklı olmasıdır. Hatta bir kişi bile farklı zamanlarda farklı algılamalar yapabilir bunun nedeni ise katmanların farklılığıdır.

İlk başta üçe ayırdığım gerçekliği bu yazı ile birlikte sonsuz sayıda parçaya daha böldüm. Hayatın 1'ler ve 0'lardan oluşmadığını göstermekti amacım ve sanırım bu yazı dizisi boyunca virgülüm sonuna oldukça fazla basamak eklenecek.

Saygılarımla..
White Swan, bir gerçeklik sorgusu

White Swan, bir gerçeklik sorgusu

İzle: White Swan

Harika bir şarkı ve harika bir klip. Zaten izlediğinizde neden bunu söylediğimi anlayacaksınızdır. Bu yazıda biraz klip üzerine yazmak istedim oldukça etkiledi çünkü beni. Klipte makinelerin dünyası olarak düşünülebilecek bir dünya gösteriliyor başka. Bolca gri tonlar üzerine çarklar ve dişlilerden oluşan bir dünya düşünün ve bu dünyanın ortasında çıplak bir kız yerde yatıyor. Onun çıplak bedenine yağmur damlaları düşerken, kız üşüyor. Savunmasız bir şekilde kendini savunmaya almış, gözleri kapalı, olacakları bekliyor bir halde uzanıyor yerde. Bir süre boyunca bu sahneler gösterilirken kız hayal etmeye başlıyor ve makinelerin dünyası değişmeye başlıyor. Kızın üzerine yavaşça elbise oluşuyor bu esnada etrafı da farklılaşıyor. Ve klibin sonunda tamamen beyazlardan oluşmuş harika bir elbise giyen bir kız görüyoruz ve dış dünyasında harika bir manzara son gördüğümüz kare oluyor. Klibi izlerseniz eğer çok daha iyi anlayacaksınızdır anlatmak istediğimi.

Bir kaç yazıdır aslında ben bu konuları anlatmıştım. Bu sebeple oldukça güzel oldu çok sevgili bir arkadaşımın bu klibi benimle paylaşması. O gri dünyada çıplağız ve savunmasızız aslında. Sonra hayaller ile algıladığımız dünyayı değiştirmeye başlıyoruz. Eğer yapabilirsek bu değişim öyle bir hal alıyor ki gerçek ile ilgisi kalmıyor. Bir kopuşun hikayesi aslında veya kendi gerçeğini yaratma mücadelesi olarak da adlandırılabilir. İnsanın çıplak bedenin üstüne hayallerden elbiseler yaratmasıdır aslında. Eğer makinelerin olduğu dünyayı biz salt gerçek olarak adlandırırsak kızın hayallerinden kendine elbiseler yaratması kendi içinde kurguladığı dünyadır. Eğer sistemin bize sunduğu hayallerden elbiseler yaratırsak eğer bu da daha önceki yazımdaki tanımla kurgusal dünyadır. Aslında aradaki temel fark hayallerin kime ait olacağıdır. Kendi hayallerimizi kullanıyorsak bir süre sonra bize deli diyebilirler eğer sistemin hayallerini baz alırsak da birilerine göre akıllı oluruz. Bu yazıda kimin deli olduğa dair bir incelemeyi veya Bakırköy Akıl Hastanesinin  önünde neden "Düşünen Adam" heykelinin olduğu konularına girmek istemiyorum. Belki ilerleyen zamanlarda bu konularda daha detaylı bir yazı yazabilirim ama şimdi değil.

Salt gerçeği yani bu klibe göre makinelerin dünyasını kabul etmediğimizi düşünüyorum. Geriye tek soru kalıyor o halde kimin hayallerini kullanıyoruz?

Saygılar...

Modern insan!!!

Günümüz modern insanın geldiği noktayı düşündükçe hayal kırıkları peşimi bırakmıyor. Günümüzün şartlarını, sunulan imkanları ve bunların yanında nelerle uğraştığımızı görüyorum. Canım yanıyor! Bir insanın yaşaması için neler gereklidir belli ancak bunlara sahip olmak yetmiyor bize. Afrikada bulamayanlardan bahsetmiyorum bile. Geçen yazımda ikili yaşamlardan bahsetmiştim ve sanırım iki farklı dünya demeliyim. Birbirleriyle en ufak bir biçimde örtüşmen diğer dünyayı kendimizden uzaklaştırdık mesela. Aynı ötekini uzaklaştırdığımız gibi. İnsan topluluk içinde yaşayan bir hayvansa eğer biz o topluluğu kendimizden uzaklaştırdık. Geriye insan kendi başına yaşayıp kendi yarattıklarına tapan bir hayvandır sözü kalıyor.

Yaşamak için gerekli olan şey bellidir. Ancak biz bunun ötesini istedik. Bize daha ötesini istememiz öğretildi. Ancak biz gerçek aşkın veya mutluluğun peşine de düşmedik. Ötesini istememizi söylerken sistem biz her zaman olduğu gibi yanlış anladık. Sonra sistem bize gerçek olmayan metalar vermeye başladı. Bir ev yaşamak için gerekliydi daha iyisini istedik. Bir araç ulaşımda kolaylık sağlıyordu daha iyisini istedik. Cep telefonu iletişim adına bir devrimdi, daha iyisini sürekli olarak istedik. Bir eş bulup tek kişilik hayatı bırakmak temel ihtiyaçlardan birisidir bence, bir aile kurmak gibi. Fakat biz daha iyisini istedik.

Sandık ki yeni her zaman daha iyidir. Sandıkki elimizde olanları yenileri ile değiştirirsek eğer bu bizi mutlu kılar. Aslında istediğimiz ne mutluluktu ne de huzurdu. Biz sahip olduklarımızı sürekli yeniledik ki bizim için kurgulanan sahte illüzyon asla kırılmasın. Oyunun bozulmasından korkan küçük çocuklar gibiyiz. Eskiyi sürekli atıyoruz, yeni her zaman daha güzel geliyor bize. Eksiklerimiz oluyor, biz eksiklerimizi yenilerle doldurmaya çalışıyoruz. Yeni bir cep telefonu, yeni bir araba, yep yeni bir sevgili. Bütün bu hayatımdaki boşlukları doldurma çabası bizi daha da eksik bırakıyor. Gerçeklik algımız kayboluyor günden güne ve biz günden güne silikleşiyoruz hayattan. 

Bir önceki yazımda ikili yaşamlardan bahsetmiştim. Gerçek ve insanın kendi içinde kurguladığı alternatif gerçek olarak ayırmıştım yaşamları. Şimdi ise üçe ayırma zorunluluğu hissediyorum "salt gerçek, kurgusal gerçek ve kendi içimizde yarattığımız gerçekler" diye. Salt gerçek bizim görmek istemediklerimiz oluyor, Afrikada ki açlıktan ölen çocuklar gibi veya yeni sevgilerin daha iyi olmaması gibi. Kurgusal gerçek ise yeni bir telefon alarak düzeleceğine inanmamız gibi hayatın. Kendi içimizdeki gerçeklerin ise ne olduğunu anlatmıştım bir önceki yazımda.

Aslında insanın o kurgusal, sistemin bize sunduğu gerçekleri her daim bildiğini düşünüyorum. Görmezden gelse de biliyor hep. O halde diyorum ki kendi içimizde gerçeklikler yaratmamız için ne kadar çok sebep varmış. Düşünsenize eğer gerçeğe inanmıyorsanız neyiniz kalır?

Saygılar..

İkili yaşamlar

Bazı zamanlarda gerçekliği böldüğümüz olur. Hani gerçekte yapmamız gereken bir şey vardır ve yaparız ama kendi iç dünyamızda ise tamamen farklı bir şey yaparız. Gerçekliğin böyle zamanlarda bölündüğüne inanırım ben. Kendi içimizde yaptıklarımız hayattan ve onun getirdiklerinden arındırılmış bir şekilde kendine ait bir alanda yaşanır. Kuralların, baskıların, ideolojilerin yer almadığı bir bölgedir burası ve gerçeğin en salt halidir. Eğer dış etmenler karşı gelmese herkes o bölgede davrandığı gibi davranır. Orası öyle bir yerdir ki maddesel olarak hiçbir karşılığı yoktur ama yine de asla silinemeyecek anılar bırakır bize.

İki düşman insan düşünelim. Bir erkek ve bir kadın. Birbirlerini ilk fırsatta öldürecek olsalar mesela ve eğer o fırsatı bulurlarsa da birbirlerini öldürseler. Ancak aslında bunlar birbirlerine aşık olsalar ve birlikte olabilme hayali kursalar birbirlerinden habersiz. Hayat izin vermiyor, onlara öğretilenler karşı tarafı öldürmek üzerine kurulu. Böyle bir durumda neler olabilir biraz düşünelim. Eğer başka bir seçecek yoksa ki olmadığını bu paragrafın başında söyledim sonuç belli. Birisi artık olmayacak, kimin olduğunun bir önemi yok. Bir tarafta birinin öldüğü bir gerçeklik diğer tarafta ise sevgili oldukları, evlendikleri başka bir gerçeklik. Eğer arada aşk varsa onların duvarlara sarıldıklarını tahmin edebiliriz, yalnızlığın ne kadar acı dolu olduğunu da. Peki hangi gerçeklik düzlemi onlar için doğrudur veya gerçeklikler çakışmaz mı bu durumda?

Bu örnek biraz uçuk gibi gelmiş olabilir. Ancak şöyle düşünün mesela bir çiftimiz var ve bunlar ayrılıyorlar bir sebepten dolayı. Ancak ayrılık sadece fiziksel oluyor, ikisi de birbirini sevmeye devam ediyor. Sadece diğerini düşlüyorlar, onu istiyorlar. Tekrardan birleşmeleri o anki şartlar için de imkansız olsa. Kendi içlerinde yarattıkları o alanda diğeri de yok mudur? Her an onun elini tutup, tenini koklamaz mıdır? Bir ev tasarımı yok mudur sanırsınız orada. Hiç evlenmemelerine rağmen çocuklarının isimleri belli değil midir o alanda? Gerçeklikten bağımsız oluşan bu alanda yaşananların onlar için geçerliliğini kim sorgulayabilir.

Hadi başka bir örnek. Bir adamımız var mesela ve müzisyen olmak istemiş hayatı boyunca. Ancak şartlar hep ters yöne itmiş onu. Tamamen alakasız bir mesleği var ve müzik aletleri topluyor. Çalmayı tam olarak bilmiyor, tekrardan öğrenmek için yaşının geçmiş olduğuna inanıyor. Çocukken taşıdığı hayallere ulaşmasının imkansız olduğuna inanıyor ve zihninin derinliklerinde bir bölge oluşturuyor. Orada müzik çalabiliyor, konserler veriyor belki. Aslında yaşamak istediklerini o bölüme atıyor ve orada deneyimliyor bazı şeyleri.

Bunların "hayal kurmak" ile farkları nelerdir diyebilirsiniz. Anlattıklarıma tekrardan dikkat ederseniz bunlarda "keşke böyle olsaydı" veya "böyle olmasaydı" yok. Bunun yerine gerçekliği değiştirebilecek kadar güçlü bir düşünce sistemi var. Daha doğrusu bir ikili yaşam var. Ayrılmış sevgililerimizi tekrardan ele alırsak eğer. Onlardan birisinin baktığı her insanda diğerini görmesi gibi bir durum oluşuyor. Yalnız oldukları halde yalnız değillermiş gibi davranıyorlar. İki farklı gerçeklik oluşuyor anlayacağınız. Daha fazla örnek isterseniz eşi ölen bir kadının o yaşıyormuş gibi düşünmesini örnek verebiliriz. Gerçek ve zihnin içindeki o bölmede olanlar tamamen farklıdır. Bu ise insanları ikili yaşamlara itiyor. Benim yazdığım hemen her hikaye benzer bir biçimde  örnektir ikili yaşamlara.

Bir çok insanın belki herkesin ufak yada büyük olsa da ikili yaşamları olduğuna inanıyorum. Böyle zamanlarda gerçekliği bölmüş oluruz defalarca. Bu bölünmüş alanda yaşananlar çoğu zaman gerçeğin kendisi kadar derin izler bırakabilir bizlerde.

Geçmişi şimdiye çekmek...

Beni okuyanlar bilir zaman konusunda ne ölçüde takıntılı olduğumu. Geçen gün yine düşünüyordum geçmişe yolculuğun mümkün olup olmadığını. Kendimle yaptığım münakaşa şu şekilde başladı; dedim ki "geçmişin şartlarını şimdi de oluştursak eğer, geçmişte yaşamış olur muyuz". Hemen cevabını verdim kendimin "şimdi de kurguladığın bir geçmiş illüzyonunda yaşamış olursun." Bu noktada bir illüzyon yarattığımı kabullenmiş oldum. Aynı koşullarda, aynı evde, aynı insanları bir araya getirmiş olsak bile biz eskisi gibi olamayacağımız için asla geçmişe yolculuk mümkün olmayacaktı bu şekilde. Yani eski sevgilimize geri dönmüş olsak bile onunla yaşadığımız güzel günler geri gelmeyecektir. Aynı ilkokulda aşık olduğumuz insanı aradan 20 yıl geçince aynı şeyleri hissetmeyeceğimiz gibi. Aslında geçmişe özlem duyarak attığımız her adım, onu şimdiye çekmek için yaptığımız her şey bir illüzyon yaratma çabamızdan öte bir şey değil. Yani eski sevgiliyle yaşadıklarımızı şimdiye çekmek olası değildir. O halde bu çabamızın da bir anlamı yoktur şimdi de kendimizi kandırmamızdan başka.

Aynı gün pek değerli dostum Shalafi ile konuşurken kuramımı onunla paylaştım. Rastlantılarda bir mantık arayan birisi olduğum için onun içinde bulunduğu koşullarda yardımcı olabilmek için bunları kurguladığımı düşündüm. Uzun uzun konuştuk onunla gerçekten çok güzeldi. Beni geçmiş yıllarıma götürdü konuşmalar ve bu kurgu etrafında geçmişimi tekrardan sorguladım. O kadar fazla yapmışım ki geçmişimi şimdiye çekme girişimini. Sonra bunu herkesin yaptığını fark ettik konuşma esnasında. Herkes sürekli olarak geçmişten bir şeyleri şimdilere taşıma uğraşına adamış durumda kendini. Tam başardıklarına inandıkları sırada ise ne derece yanıldıklarını fark ediyor ve acı gerçekle karşılaşıyorlar. Bu şokun büyüklüğü o kadar fazla oluyor ki insan zamanı ve mekanı karıştırabiliyor.

Farklı bir betimle ile anlatmak gerekirse geçmişten bir sahneyi alıp şimdiye yerleştirmeye çabalamaktır yapılan. Bunu bilinç altımızda bir sevgili elbisesi tasarlayıp karşılaştığımız insanlara giydirmek ile hemen hemen hiçbir fark yoktur. Nasıl o elbisenin o kişiye hiç oturmadığını anladığımızda bitiyorsa bazı şeyler. Aynı şekilde o fotoğraf şimdiye uymuyorsa da bitebiliyor. Eski sevgili konusuna geri dönecek olursak eğer, tekrardan yürümüyor. Çünkü siz farklı şekillerde değişmiş oluyorsunuz. Bununda geçmiş ile bir ilgisi kalmıyor artık. Hatıralar zamanında güzeldi, şimdiye çekmenin bir anlam yok. Nasıl deli gibi oynadığımız eski bir bilgisayar oyunu şimdi de hiçbir keyif vermiyorsa ve onu oynamak geçmişe küfür niteliğindeyse ve eski keyifli anları bitirebiliyorsa eski sevgililer de öyledir. Her şey zamanında güzel dostlar, her şey zamanında...
...

...

Bazen tek kelimeyi, tek bir cümleyi yanlış yazarsam bütün bir hikayenin değişeceğini düşünüyorum. Tek bir cümle ile bir öykü karakterimin hayatını mahvedebileceğim aklıma geliyor. Sonra hiçbir şey yazamaz hale geliyorum. Bazı zamanlarda ise karakterlerimin üstüme doğru geldiğini hissediyorum. "Neden bize mutlu bir hayat vermiyorsun?" diye hep beni suçluyorlar. Ben sadece yaşadıklarınızı anlatıyorum, en ufak bir değişiklik yapacak gücüm olsaydı önce kendimden başlardım diyorum cevap olarak. Anlamıyorlar ama beni bazen ben hikayeyi bitirdikten sonra günlerce gecelerce ağlıyorlar. Yaşananları değiştiremiyorum bunu anlamıyorlar, kimse anlamıyor. Ben onları mutlu bir hayat ile birliket betimlesem, inanın bu hiçbir şeyi değiştiremeyecek. Yalan hikayeler anlatan yalancının biri olacağım bende. Öykü karakterlerim anlamıyorlar beni, hiç bir zaman da anlamayacaklar.
...

...

Belki gerçek değilsin ve sadece benim düşümsün. Belki ben gerçek değilim ve sadece bir düşünüm senin. Hayalin isem, ben hayatımın sonuna kadar sende kalacağım.  Aslında senin istediğin zaman gidecek, istediğin zaman döneceğim. Sırf bu yüzden senden uzaklaşmak için hangi yolu seçsem yine döneceğim...

Tepedeki ev

Dolmuştayım, cam kenarına oturmuş başımı cama yaslamışım. Müzik çalarımda Kamelot, "House on a hill" çalıyor. Dayanamıyorum bu şarkıya son zamanlar. Ne zaman dinlesem bütün dikişlerim parçalanıyor, tekrardan kanamaya başlıyorum. Sanki hiç durmamış gibi akarken kanım yaşlarım sağ gözümde birikiyor. Dolmuş durup sen geldiğinde yanaklarım ıslanmaya başlamıştı. Beni ilk gördüğünde o derece aciz görünmek istememiştim. Düşünsene ilk karşılaştığımız anda ben gözleri ağlamaktan şişmiş ellerini kalbinin üstüne bastırmış, kanamasını durmaya çalışır halde. Biliyorum bu yüzden aramızda boşluk bırakıp oturdun. O kadar büyük, o kadar sonsuz bir boşluk ki sana ulaşabileceğimi hiç düşünemedim. O kadar güçsüz hissettim ki kendimi bir süre boyunca bakamadım yüzüne. Gözlerimi kurulamış olsam da beni bir kere görmüştün ağlarken. Senin için dönüşü yoktu bazı yolların.

Çalan müziğinde etkisi ile kendime kurak bir tepede barınak barınak inşa ediyordum. Ancak öyle bir anda çıktın ki karşıma geldin ve hayallerime ortak oldun. Önce çatısını onardın barınağımın, sonra ikinci ve ardından üçüncü katı çıktın. Bir bahçe kurgulamamışken kocaman bir gül bahçesi inşa ettin hayallerime. Bu kadar hızlı bir şekilde nasıl etki ettin bilmiyorum. Nasıl bir zehirsin ki daha damarlarıma karışmadan etki edebiliyorsun. O kadar hızlı oldu ki her şey şarkı daha bitmemişken tepedeki o yalnız evde birlikte yaşıyorduk. Hala gözlerinin içine hiç bakmamıştım, neler vardı derinliklerinde bilemiyordum. Siyah saçlarını kısacık kestirmiştin. İsyankar bir yanın vardı. Sanki oraya ait değildin, hep uzaklara bakıyordun. Sana bakmaya cesaret edemediğim zamanlarda bana baktığını hissediyordum.  O kadar güzeldin ki tanrının varlığına emin oldum seni gördüğümde. Neden saçın kısaydı? Neden ellerini bağlamıştın? Neden bu kadar uzaktaydın hayallerimizi paylaştığımız halde? O kadar güzeldin ki...

Yüz hatların fazlasıyla güzeldi. Gözlerini incelemeden dudaklarına bakmam terbiyesizlikti biliyorum ama öyle bir an olmuştu ki nedenleri bilmiyorum. Yüzümün kızarması bu ana denk gelmişti ve senin karşında ikinci güçsüzlüğümdü. Kızaran yanaklarımı gördüğünde hafifçe güldün ve ben sana bir kez daha aşık oldum. Gülümsemelerin çok fazla şey yaptığını bilirim ama şimdiye kadar senin gülümsemen kadar etkilisini görmemiştim. Ellerimi, kollarımı bağlamış ve ses çıkarmamı bile engellemiştin. Gözlerine de bu düşüncelerin arasında dolanırken bakmıştım. Kararlı bakışın beni delip geçiyordu. Retinanı incelemeye başladığımda sebeplerini bulamadığım hüzünler gördüm. Güçlü görünmene rağmen içinde kopan fırtınalara konuk oldum ve sen kendini geri çektin. Çantandan bir kitap çıkardın ve okumaya başladın. Gözlerini tekrardan görmemi engelleyecekti bu. Senin hakkında daha fazla düşünmemi istemiyor gibiydin ve bana yeni bir bilmece sundun okuduğun kitapla "Hayvan Çiftliği, George Orwnell". Hayata farklı bir bakış açısı vardı diye hatırlıyorum o kitapta. Hayvanların insanlara karşı isyanını anlatmıştı yazar. Peki sen neden okuyordun bunu? Neler geçiyordu aklından? Sende insanlara karşı bir isyan içinde misin yoksa? O kadar güzelsin ki...

Aramıza birisi oturdu, uzun boylu birisi hemde. Bu demektir ki yüzünü göremeyeceğim. Sadece elini ve kitabını görebiliyorum. Gariptir sayfa çevirmiyorsun. Gerçekten seni o kadar etkileyen bir cümle mi okudun yoksa kendini benden uzaklaştırma çabasında mısın? Zaman geçiyor ve sen kıpırdamıyorsun. Tek kelime bile konuşmuyorsun hatta nefes aldığından bile şüpheliyim. Ben tam bunları düşünürken telefonun çalıyor. Cebinden çıkarıp bakıyorsun ve zaman kaybetmeden yerine koyuyorsun. Sesini duyamıyorum en kötüsü. Sesini duysaydım eğer nasıl birisi olduğuna dair fikirlerim olabilirdi. Telefonuna baktığımda teknolojide oldukça geride kaldığını görüyorum. Demek ki teknolojiyi pek takip etmiyorsun veya telefonun bozulmuş olabilir. Ayrıca bir müzik çaların olmadığını da görüyorum bu teknolojiye uzaklığını doğruluyor. Hayata, insanlara, bana uzaksın. Tırnaklarında oje, yüzünde makyaj yok. Neyi önemsiyorsun? Lütfen cevap ver bana. 

Aramızdaki adam kalkınca bana yaklaşmıyorsun. Bu canımı daha beter sıkıyor. Güzel dudaklarından dökülecek tek bir kelime duymak için bekliyorum ama sen konuşmuyorsun. Yalvarıyorum sana her hangi bir şey söyle diye. Tek kelimenden bir hikaye, cümlenden roman yazabilirim ama sen susuyorsun. İçinde senin cümlelerinin olmadığı bir hikayenin yazılamayacağını söylüyorum sana ama sen dinlemiyorsun. Dolmuş durağa yaklaşırken son bir kez bakışıyoruz. Ben seni bir kez daha seviyorum. Belki görüşemeyeceğiz ve sen bende yarım kalmış bir aşk olarak kalacaksın. Önce ben iniyorum dolmuş Üsküdar'a geldiğinde. Küçük adımlarla ilerliyorum ki seni kaybetmeyeyim diye. Hala bir dudaklarından dökülebilecek bir kelimenin peşindeyim ama konuşmuyorsun. Arada bana bakarak devam ediyorsun yoluna. Bense seni rahatsız etmeden yürüyorum bir kaç adım ileriden. Başımı her çevirdiğimde bana baktığını görüyorum. Sen giderek geride kalıyorsun adımlarımı yavaşlatsam da. Gitmek istiyorsun biliyorum ve inan bu canımı çok yakıyor. Başka bir yoldan yürümeye başladığında bir daha asla görüşemeyeceğimizi anlıyorum. Elveda bile diyemiyorum sana. Hayallerimde bizim için inşa ettiğim tepedeki o ev yıkılıyor, bütün güllerin kuruyor o anda. Senden geriye sadece bu hikaye kalıyor. Anlatsam duygularımın karşılığı olmayacak. Anlatmazsam eğer sürekli aklımda olacaksın, unutamayacağım seni. Umutsuz bir oyun oynuyorum şimdi. Eğer bu hikayeyi okursan ve kendini tanırsan bir şans daha doğar tepedeki o evi tekrardan inşa etmeye...

Hayatın bir günü

Hayatın bir günü

Bazı zamanlarda öyle olaylar olur ki hayatımın bir gününü isterler. Asla geri gelmeyecek o günü büyük bir mutlulukla veririz bizde. Mesela iş görüşmesi olur sizden o bir günü isterler. Giyersiniz takımları ve gidersiniz oraya görüşürsünüz. Ancak o günde kendiniz adına yapabileceğiniz milyonlarca farklı şey vardır. Başka bir taraftan ÖSYM bir sınav açar oraya gidersiniz hayatınızın başka bir günü de orada geçer. Yine de gider o sınava girersiniz. Yüksek lisans için haftalar harcarsınız, bir banka sınavı için aylarca çalışırsınız. Bir çok farklı şey bizden o altından daha değerli geri gelmeyecek günü ister ve biz veririz o büyük mutlulukla. Karşılıkları vardır çünkü; iş, devlette çalışmak, yüksek lisans vs..

Ancak giden o bir günü asla geri alamayız. Düşünsenize bu şekilde kaç gününüzü, haftanızı ve ayınızı verdiğinizi. Karşılığında ne aldınız peki ve aldıklarınız size o günü geri getirdi mi? Aksine sizden daha fazla şey aldı. Kendinize ayırabileceğiniz o değerli zamandan daha fazla verdiniz, verdiniz, verdiniz. Bir bakmışsınız kendiniz kaybolmuş, gitmiş uzaklara.

Küçük ölçekli bir isyan çıkarmaya çalışmıyorum. Anlatmak istediğim anınızın ne kadar değerli olduğudur ve bunun değerini bilmeniz gerektiğidir. Çalınan günlere yapabileceğimiz pek bir şey yok ama çalınan anlara yapabileceğimiz bir şeyler bulunabilir. Anımızı değerlendirebilir, zamanı daha tutumlu kullanabiliriz. Hayatımızın bir gününü hiç değeri yokmuşçasına savurmaktan vazgeçebiliriz. Kendinizin gitmesine izin vermeyin lütfen, kendinizi sevin ve onu koruyun...

Zaman sapması

Bugün gelecekteki Oğuz ile karşılıklı oturmuş konuşuyordum. Daha doğrusu ben şimdiden anlatırken o gelecekten cevap veriyordu. Bende onun verebileceği olası cevapları düşünüp ona göre devam ediyordu konuşmaya. Zamanla bunun gibi oyunlar oynayınca insan bir süre boyunca nerede olduğunu şaşırabiliyor. Bu sebeple gelecekteki Oğuz ile pek sık konuşmuyorum. Zamanı algılamada sorunlarım oluyor bir süreliğine ama bunlar konumuz değil. Gelecekteki Oğuz ile konuştuklarımız hiç değil sonuçta bunlar fazlasıyla özel konular. Yeni fark ettiğim bir bakış açısını paylaşmak istiyorum.

Hepimizin bir hayatı vardır. Seçimlerini veya bir yaşamı yaşarız. Zamanın bir bölümünde doğup başka bir bölümünde ölürüz. Bu arada geçen süreyede hayat diyoruz. Mesela bize bu günde "hayatın nasıl" diye sorsalar şimdi yi ve geçmişi düşünerek cevap veririz ama geleceği düşünmeyiz pek. Yani geleceği düşünüp "harika gidiyor" demeyiz şimdi çok kötü olsa bile. Eğer düz bir çizgiyse bizim zamanımız biz hep geçmişe bakarak karar veririz. Geleceğe bakıp ona göre karar veren birisinin olacağını pek zannetmiyorum. Geleceği planlamaktan bahsetmiyorum bu arada. Geleceğini şimdiye çekip ona göre karar vermekten. Şöyle bir örnekleme yapmalıyım mesela ben geleceğime mektup yazmıştım. Bunu geleceğimin içinde bulunabileceği olası çöküşlerde ona yol göstermesi amacıyla yazmıştım. Yani şimdiden geleceğime şekil verebiliyorum bu sayede. Karışık bir cümle olduğunun farkındayım ama şöyle düşünün bundan 10 yıl sonradaki ben çok kötü bir dönemden geçerken benim yazdığım mektubu okuyacak en son çare olarak ve benim ona yapmasını söylediklerimi yapacak. Bu benim geleceğime şimdiden müdahalemdir aslında.

Şimdi bir fotoğraf makinesi olduğunu düşünün elimizde ve bunu küçük kapalı bir odaya koyuyoruz. O odada bir bebeğin doğduğunu, büyüdüğünü ve öldüğünü de ekliyoruz. Çocuk odadan dışarıya hiç çıkamıyor bütün ihtiyaçlarını da orada gideriyor. Uzun pozlama ile bir fotoğraf çektiğimizi düşünelim. Denklanşöre basma anımız çocuğun doğma anı ve çocuk ölene kadarda fotoğraf pozlanıyor. Yani fotoğraf çekildiğinde elimizde çocuğun o oda içerisindeki bütün hareketlerini içeren bir fotoğraf olur. O fotoğrafa baktığımızda çocuğun bütün hayatına bakmış oluruz aynı zamanda. Bugün odamda otururken geçmiş ve geleceğimdeki bütün benlerin odanın bir bir türlü yerinde dolandığını hissettim. Sonra gittiğim ve gideceğim her yerde olduklarını da hissettim. O kadar fazla beni aynı zamanda hissetmek beni oldukça zorladı. Gerçeği söylemek gerekirse bu anda ne yaptığımı unuttum bir süreliğine. Yine zamanla ilgili ilginç bir deneyim yaşadım anlayacağınız. Bu yazıyı yazmamın nedeni de bu farklı deneyimimi kayda geçmek aslında. Bu süreçte düşündüklerimi ve deneyimlediklerimi anlattıktan sonra izninizi isteyerek gidebilirim. Gelecekte benzer bir deneyim daha yaşarsam eğer bu yaşadıklarımdan faydalanmam gerekebilir. Bazen kendi kendime konuşuyormuşum gibi geliyor sadece benlerden birisi gelecekte. Garip bir duygu tavsiye ederim...
Boş sayfalar

Boş sayfalar

Boş sayfalara bakmayı çok severim ama büyük ölçüde rahatsız eder beni. Hani gözlerimizi kapadığımızda orada bir çok şeyi görürürüz ya benim içinde boş sayfalar aynı şekildedir. Açık bir defterin olduğu yerde uyuyamam genellikle ya onu kapatırım ya da o sayfaya bir şeyler yazarım. Boş sayfalara baktığımda beni içine doğru çektiğini hissederim. O güne kadar yazılmış bütün kelimeler sanki etrafıma toplanır ve üzerimde bir baskı oluştururlar. Evrenler görürüm, gezegenler, yıldızlar, şehirler, sokaklar ve evler. İnsanlar olur mutlaka daha önce hiç görmediğim, tanımadığım. Oturur onlarla sohbet ederiz, karşılıklı içilen birer bardak çay tat katar sohbetimize. Dolaşırım o sayfanın içinde incelerim bir hikaye var mı diye. Her zaman onlarca hikayeye rastlarım orada. Öyle hikayeler olur ki hangisini anlatacağıma karar vermek aylarımı, yıllarımı alır. Masamda her zaman bir defter bulunur kitaba bir şeyler yazmak istediğim zaman kapağını açar ve kendimi kelimelerin baskısına bırakırım. En fazla bir kaç gün sonra dayanamaz ve başlarım yazmaya. O bir kaç gün o kadar zor geçer ki benim için anlatamam. Sürekli bir baskı altında sanki beni izleyen ve yazmadığım her saniyede eleştirir bakan insanlar varmış gibi. Boş sayfaların bendeki etkileri bu şekildedir. Belki milyonlarca kez daha etkili.

Bir de "hayata yeni bir sayfa açmak" diye bir söz vardır hiçbir zaman anlamam ben. Hayata yeni bir sayfa açmak diye bir şey yoktur. Bir yazıyı yarıda kesip diğerine başlayabilirsin ama bir ömrü yarıda kesip diğerine başlayamazsın. Düşünsenize bir gün "ben" olmaktan sıkıldığınızı...

Hayatın iki boyutu

Hayatı genel anlamda ikiye ayırırım ben. Birincisinde gözlerimiz açıktır ve gerçekliği algıladığımız bir boyutu vardır. Madde ile etkileşime geçtiğimiz, renklerin, kokuların var olduğu bir algı seviyesidir. Gerçekliğin boyutunun yapı taşlarından birisi maddedir. Tabi her birimizin maddeyi algılama biçimi değiştiği ölçüde gerçeklik algısı da değişir. Gözlerimiz açıkken görürüz, gördüğümüzü yorumlarız ve buna göre de hareket ederiz. Maddede metalaşmış olur bu sayede ve metalarımıza göre de davranışlarımız biçimlenir. Yaşam biçimimiz çok büyük bir bölümü burada yaşanır. Yaşama, var olma, eşleşme, ilerleme çabamızın gerçekten önemli bir paydası buradadır.

Diğer tarafta ise gözlerimizin kapalı olduğu zamanlar vardır. Gerçeğin mutlaklık tartışmalarının bir kenara bırakıldığı ve göreceleştiği bir yerdir. Gözlerimizin kapalı olduğu her anı kapsar. Gördüğümüz rüyalar veya sadece göz kapaklarımızın ötesinde yaptığımız yolculuklar buradadır. Hayatın daha küçük bir bölümünü kaplamalarına rağmen bizim üzerimizdeki etkisi bir o kadar büyüktür. Derinliklerimizde yaşanan bir çok olay gözlerimiz kapalıyken gerçekleşir. 

Bir adam olsa mesela gece yatağının üzerine oturmuş ve başını soğuk duvarlara yaslamış olsa. Gerçeklik adamın yalnızlığı, sebepleri, sonuçlar ile ilgilidir bu konu dahilinde. Ancak o adam eğer gözlerini kapatırsa o soğuk duvar bir sevgilinin omuzu halini alabilir. Dışarıdan bakıldığında başını duvara yaslamış bir adam içeriden bakıldığında ise başını sevgiliye yaslamış bir adamla karşılaşırız. Gerçekliğin bu ölçüde değişmesini sağlayan tek şey de gözlerin kapanması ve göz kapaklarının ardına yapılan yolculuklardır. Gerçeklikten tamamen bağımsız olduğunu ve kendi içinde farklı bir gerçeklik oluşturduğunu söylemiştim daha önce. Buna bir de göz kapaklarımız altında olanların bir bölümünün gerçeklerden geldiğini ve gerçekleri değiştirmek için olduğunu söylemeliyim. Belki o adam başını duvara yasladığı sırada eski aşkının omuzlarını düşlüyordur. Gerçekte onlar ayrılmışken gözleri kapandığında tekrar yanında beliriyordur sevgilisi. Bunları anlattıktan sonra o adamın gözlerinin açık olmasını mı yoksa kapalı olmasını mı tercih ettiğini söylemek istemiyorum. Adamın hayatına nasıl devam ettiğinden bahsetmeyeceğim burada. Tamamen farklı hikayeler çıkar ortaya ve bu yazı uzayıp gider.

Hayatı genelde ikiye ayırırım ben. İlkinde gözlerimiz kapalı, diğerinde açıktır. Bir yaşamı dikkate aldığımızda ikisine de bilmemiz gerekir yoksa eksik kalır o yaşam...
...

...

İnsanlara karşı tutumumuz farklıdır bazen. Bazılarını yanımıza belirli bir mesafeden fazla yaklaştırmayız. Hep bir yerde tutarız onları. Öyledir ki hatta onlar ne yaparlarsa yapsınlar çok acıtamazlar. Öyle bir yerde dururlar hayatımızda her şeyi yapabileceklerini düşünmüşüzdür. Yalan söyleseler, aldatsalar, ihanet etseler bile bunlara ihtimal verdiğimiz için atlatması kolay olur. Nispeten daha az kanarız mesela, daha az ağlarız.

Bazı insanlara karşı ise bir mesafe bırakmayız. O kadar yaklaştırırız ki kendimize onu alır ve bize katarız. O sanki en başından beri kayıp bir parçamızmış gibi davranırız. Sanki bulmuşuz ve artık tek olmuşuz gibi. Hiç yarım olmamış gibi davranırız. O kadar derinimize işler ki ona karşı bir duvar örmeyi bırakın savunma bile yapamayız. Sonra gün gelir ihtimal dahi vermemize rağmen parçalamaya başlar karşısına ne çıkarsa. Hiç savunma yapmamışızdır ya zamanında o gelir kolayca, canı istediği gibi davranır. Söker yüreği, parçalar, tutar atar sonra. Sonra gider sanki hiçbir şey olmamış gibi işte o zaman anlarız gerçek acının ne demek olduğunu. Öyle bir kanarız ki kan kaybından öleceğimizi düşünürüz. O gider yaralar bir daha iyileşmez ama öyleymiş gibi davranırız.

Bazı insanlara karşı mesafe bırakmaz da kalbimizi onların eline teslim edersek eğer diğer elinde de bir hançer olabileceğini unutmayalım. Sonra bir duvar örelim çok geç olmadan önce....
...

...

Bazen gökyüzünü tutmak zorunda hissediyorum kendimi. Eğer bırakırsam sanki evren üzerime yıkılacakmış gibi geliyor. Sonra başka bir gün bırakıyor, yıkılsın diyorum hiçbir şey olmuyor ama. Sadece bir kaç bulut devriliyor hepsi o kadar. Sonra düşünüyorum acaba ben bıraktığımda gökyüzünü başka birisi mi tutuyor? Eğer ben bıraktığım zaman o da bırakmışsa eğer gökyüzü üzerimize yıkılmaz mı? Galiba sırf bu yüzden bırakmıyorum, ona bir şey olmasın diye. Eğer bırakırsam evren üzerine yıkılacakmış gibi geliyor, hani olur ya...

Hiçbir yerin yolcusu...

Bazı zamanlarda durup hayata baktığımız olur. Yine bazı zamanlarda o kadar dururuz ki hayat yanımızdan geçer gider. Gariptir ama hiçbir durakta gereğinden fazla durmaz o. Bir kere kaçırdınız mı istediğiniz kadar peşinden koşun kolayca yakalayamazsınız. Taki o başka bir durakta durana kadar eğer sizde yeteri kadar hızlı koşmuşsanız peşinden yakalar ve hayat trenine binersiniz. O trene binince sizin kontrolünüzde olduğunu düşünmeye başlarsınız sanki onu yakalamak için koşmamışsınız gibi sonraki bir durakta iner ve tekrardan kaçırırsınız. 

Size hayatı kaçırmış birisinin hikayesini anlatmak istiyorum bugün. Hiç bir zaman o trenin içine girememiş, hep dışından tutmuş bir kızın hikayesi olacak bu. Hayat her durduğunda ona yaklaşmış tam binecekken harekete geçmişti. Yapabileceği tek şey İstiklaldeki çocuklar gibi kenarlarına tutunmaktı gidebileceği yere kadar. Biraz kimsesizlik, biraz çaresizlik ve biraz da umutsuzluğu her daim yaşamış birisiydi o. Tam olarak asla tanıyamamış ve tam olarak asla anlayamamıştım onu.

Bir tren garı düşünün ve içinde sonsuz sayıda yol var ve sonsuz sayıda tren bir o kadar da farklı yönlere gidiyor. Sizin istediğiniz ise içlerinden birisine binebilmek. Üzerinde isminizin yazdığını düşünün binmeniz gereken trende. Onun ismi bu şekilde bir çok trende yazıyordu ve o hangisiyle gideceğini bilemediği için hep kaçırıyordu treni. Düşünüyorum da onu ilk gördüğüm zamanı. Uzaklardaki bir trenin peşinden koşuyordu kendini kaybetmişçesine. Ben bu sırada kendi trenimde yol alıyordum bir sonraki durağa kadar. Nefes alışındaki hırıltıyı hissedebiliyor, gözlerini göremesem de ıslandığını biliyordum. O benden uzaklaşmaya başladıkça ben kendi trenimi durdurmayı denedim. Durdurup onu yanıma almak istemiştim ama kontrol bende değildi. Bunu çok acı bir şekilde öğrendim aslında. Gözlerinden dökülen yaşlar güneşin son ışıklarında parlarken onu artık göremez olmuştum. Biliyordum gitmişti!

Daha sonraları hatırlıyorum bindiğim tren bozulmuştu ve ben uzunca bir süre yürüdükten sonra tükenmiş ve yol kenarına uzanmıştım. Gelecek bir tren bekliyordum veya belki sadece biraz dinlenmek istemiştim.  Yanımdan tam gaz geçenleri düşündükçe uzandığım toprak biraz daha sarıyordu bedenimi. Onu ikinci kez gördüğümde böyle bir gündeydim. Eksi, ufak tefek bir vagonun peşinde koşuyor ona tutunmaya çalışıyordu. Kendini nasıl heba ettiğini görmüştüm ve bu içimi o derece acıtmıştı ki. Bir daha kalkamayacakmış gibi yere düştüğünde hemen yanına gitmiştim. Hala nefes aldığını öğrendiğimde ne kadar mutlu olduğumu anlatamam size. Rayların ortasında uzanmıştı ve ben hemen yanındaydım. Elini tuttuğumda gözlerini aralamıştı bir parça ve hemen ardından ayağa kalkmayı deneyip trene bakmıştı. Yapabilse koşmaya devam edecekti ama bedeni o kadar güçlü değildi ve ayağa kalkmayı denediğinde üzerime doğru devrildi. O kadar sıkı sarmıştım ki onu nefes alamayacağından korkmuştum. Uzunca bir süre boyunca hiçbir şey konuşmadık. Ona uzattığım suyu kibarca reddetti. Kimseden yardım almadığı o kadar da belliydi ki. Sanki ince bir sınırı geçersem o kollarımdaki uysal kız gidecek ve yerini tamamen vahşi birisi alacaktı. 

Yanımda fazla kalmadı ve farklı bir yönde giden trenin peşine takıldı. Onun topallayarak koşuşunu izlerken ben yerimden kıpırdayamamıştım. Gittikten sonra da öylece raylara uzanmış ve beklemiştim belki geri gelir diye ama gelmedi. Sonra bende kendi yoluma gitmiştim. Üzerinde ismim yazan trenlerden hiçbirisi onun gittiği yönde gitmiyordu. Bende biraz daha bekledikten sonra başka bir yöndeki başka bir trene bindim kaçak yolcu olarak. Nereye gittiğimi bilmeden oldukça uzun süre yol aldım pek de umursamadım doğrusu. Ne zaman gözlerimi kapasam bacaklarında güç olmadığı halde koşmayı deneyen o kızı görüyordum. Beraber hiç yolculuk yapmadığım birisinin beni bu kadar etkilemesi. 

Hayatıma biraz şekil vermek istedim de o isimsiz araçtan inmiş ve doğru olanı beklemeye koyulmuştum. Günler, haftalar hatta aylar geçmişti bilemiyorum. Ancak o durakta sürekli olarak beklediğimi ve bir süre sonra beklemek yüzünden yürümeyi unuttuğumu görmüştüm. Onu tekrar görmem de yürüyemediğim ve ilerlemek için süründüğüm zamanlardaydı. Başımı büyükçe bir kayaya yaslamış ve gözlerimi kapatmıştım. Elimden tuttuğunu hatırlıyorum, dokunuşu o kadar yumuşaktı ki tenini hissetmem oldukça güç olmuştu. Yanımda oturmuş ve gözlerimin içine bakıyordu. Nefes alamıyordum ama bundan şikayetçi de değildim üzerinde ismim yazılı bir tren durağa gelmişken. "Gidebilirsin" dedi bana sesi o kadar anlayışlıydı ki "benim için kaçırma lütfen hayatını." Yerimden kıpırdamamdan anlamıştı belki cevabımı çünkü konuşmamıştım. Elini avuçlarımın arasına almıştım başını omuzuma yasladığı sırada. Bu ıssız yolda o kadar kalmıştım ki tek başıma burada onunla kalabilirdim hiçbir yere kıpırdamadan. "Bir tek senin yanında dinlenebiliyorum" demişti bana. Nasıl bir mutluluktu anlatamam hani elimde olsa hayata gider ve bir trene ismimizi yazmasını söylerdim. Beraber yolculuk edebilirdik bu şekilde. Hayat bizi dinlemezdi ama "gitmem lazım" diyerek bir başka trenin peşinden koşarken anladım bunu. Başımı o kayaya bir kaç kez vurdum, gidişinin yerine başka bir acı olsun diye. Başarısız oldum ama doldurulmuyormuş yeri. Ardından gelen bir sonraki trene bindim.

Uzunca bir süre boyunca yolculuk yaptım. Bir çok tren değiştirdim, insanlarla tanıştım. Ancak onun tenini asla unutamadım başka tenlere misafir olsam da asla onda olduğu kadar ait hissedemedim kendimi. Bir süre sonra başka tenlere, yalancı yüzlere de ilgi göstermedim. Onun o ürkek dokunuşundan sonra her şey yalandı bana. Bir durakta indiğimi ve onun gelmesini beklediğimi hayal ettim ben. En büyük düşüm onu bir kez daha görebilmekti. Kimsesiz duraklarda kaç gece geçirdiğimi kimse bilemez ve sonra hayatıma devam edeceğim diye kaç trene istemsizce bindiğimi. En kötü düşünce bir kaç gün daha bekleseydim onun gelebileceğiydi ve bununla yaşayamaz oldum. Hep trenin duraksız bir yolda durduğunu ve onun bindiğini hayal ettim. Tren her durduğunda onun gülüşünün içeriyi aydınlatmasını istedim. Tren tekrardan yavaşlıyor inmeli ve başka bir durakta daha beklemeli miyim? Yoksa devam etmeli ve onun geldiğinin düşleriyle yaşamalıyım. Kapı yavaşça açılıyor, dışarıda birisinin gölgesi var ve içeriye doğru geliyor. Acaba...

Oğuz Marangoz

Find Us On Facebook