keşke düşlerimde senin kadar güzel olsa hiç uyanmak istemesem,
kabuslarım sensizlik kadar korkutucu olmasa da hiç uyumasam mesela,
ikisi de gerçek değil ne yazık ki.
her gece senin kadar güzel düşler görebilmek amacıyla yatıyor, sensizlik kadar korkutucu kabuslar görüyor ve sensizliğe uyanıyorum tekrardan...

neden böyle oluyor bilemiyorum.. sahi neden?


Aşk

Aşk

Aşk aşmaktır! Düşünceleri, fikirleri, mesafeleri, ömürleri, renkleri, zamanları, evrenleri, tenleri, yürekleri, hatıraları ve kimlikleri aşmaktır. Bir bedenden bir kimlikten yola çıkıp başka biri olmaktır. Aşk kendini aşmak, kendin olmayı bırakmaktır. Aşk bütün kimliği tek kalemde silmektir. Eksilmek değil artmaktır aşk, unutmak değil hatırlamaktır. Uyumak değil rüya görmektir ve gördüğün rüyanın gerçek olmasıdır.

Bu yüzden imkansızdır ya aşk. Ya iki bedenle bir tek kişilik oluşturamayız ya da bir bedene iki kimlik sıkıştırırız. İkisi de aşk değildir, aşk bu kadar ucuz değildir. Aşk aşmaktır! Aşk aşmaktır hayatı!

Yeşilli kız


Puslu bir ortamda arkada "Catch without arms" çalıyor yüksek sesle. Arkadaşım ve ben kapanmaya yaklaşan yaralarımızı kopartıyoruz. Büyük bir zevk alıyoruz göz yaşlarımızı yutarken. "Konu: hayat ve oyunlar" bu noktada nerede yanlış yapıp uyandığımızı anlamaya çalışıyoruz. Cevaplar çok basit aslında ikimizde biliyoruz, geri dönüş yok bunu da adımız gibi biliyoruz. Bu farkındalıktan kaçış yok mavi hap veya kırmızı fitil arasındaki ikilemde biz ikisini birden yutmuşuz bu yüzden arada kalışlarımız. Bu yüzden de ne içtiğimiz biralar ne de tekilla shotlar bir işe yarıyor. Sadece kanıyoruz, sadece! İkimizde oyunların içerisinde sürüklenirken oyunun kurallarını öğrenmişiz yıllar önce. Hayat artık hamlelerden ibaret bizim için. Bunu yaparsam bu olur sonra ben bunu yaparım bu sırada karşı tarafın iki hamlesi var o zaman bende ikisine göre de oyun kurarım. Sonuç ben kazanırım, sonuç hiçbir şey, sonuç yalnızlık! Sonuç belli olduğuna göre oynamaya gerek duymuyoruz, nasıl olsa aynı oyunu milyonlarca kez oynamışız.

Yan masadaki yeşilli kızı işaret ediyorum arkadaşıma. Madem oyunlardan konuşuyoruz hemen iki sahnelik bir oyun sergileyeyim diyorum. Kız gözlerimin içine bakıyor, tanrım gözleri çok güzel. Gülümsüyor içim ısınıyor, çok farklı bir duygu bu. Bir yandan eridiğimi hissediyorum ama bu bir oyun. Başlatan oydu ve bu yüzden onun kurallarına göre oynamak zorundayım. Bana bakıyor doğrudan gözlerimin içine bakıyor hemde. Gözbebeklerindeki umudun büyüklüğüne şaşırıyorum, "uyanmamış" diyorum arkadaşıma dönüp. "Herkes gibi" diyor ve bende iki perdelik oyunu ve hamlelerini anlatıyorum. İlk perde o anda oynadığımız oyundu ikimizde birbirimizi tartıyorduk, ölçüyor, hesaplıyor ve bölüyorduk yaşadıklarımıza. Eğer sonuç 1 den büyük çıkarsa belki oyun değişebilir ve perde sayısı artabilir bu hesaplamaların sonunda. Gözlerindeki umuda bakarsak çok fazla şey yaşamamış son 2 saatte telefonunu sadece bir kere eline aldı bu erkek arkadaşının olmadığını veya sadece bir flörtünün olduğunu gösterir. Telefonunu aldığında mesajda yazmadı. Güzel güzel, sonrasında gülümsemesinden en ufak bir çarpıklık bile yok buda hala temiz kaldığını gösteriyor. İlk birasını içiyor hayatında bunu davranışlarından anlıyoruz hala bana bakıyor.

Sonra ben oyunu değiştirmeye çalışıyorum birazcık ve kaçamak bakışlara geçiyorum. Hamlem karşısında şaşırıyor demekki bu oyunu fazla oynamamış. Onu istiyorum bir yandan, yeşil gözlerindeki huzura ortak olmak da istiyorum. Bir tekilla shot daha ve onu arzulamaya başlıyorum. Kalkıp yanına gitmek için henüz erken oyun tam olarak açılmadı ama kahretsin ki ondaki bu beyazlık beni içine çekiyor. Bu esnada arkadaşımla oyunları örnek vererek konuşmaya devam ediyoruz. Herhalde onun kadar güzel bir örnek olamaz. Başımı çevirdiğimde o beni izliyor ve bende onu düşlüyorum. Oyun bu, herşey kuralına göre hareket ediyor. Bu yüzden mutluyum, arkadaşım ise bana acıyan gözlerle bakıyor. Biliyorum bu oyunlar beni bitiriyor ama olsun, mutluyum ben.

Artık oyunun bir sonraki aşaması yaklaşıyor arkadaşı sıkılmış belli ama yeşilli kız gitmek istemiyor ve bir 30luk daha istiyor. Güzel oyun devam ediyor. Oyun burada bitseydi gerçekten üzülürdüm ve acımı hiçbir şey azaltamazdı. Şimdi oyunun 3 farklı ilerleme yolu var. İlkinde o benim yanıma gelir, ikincisinde ben onun yanına giderim ve üçüncüsünde de hiçbir şey yapmayız. Benim hamle yapmayacağımı biliyor ve bunun için oldukça rahat. Bende onun hamle yapmayacağını biliyorum bu oyunlarda daha çok acemi. Bu yüzden ya ben adım atacağım yada ikimizde oturacağız ve bu oyunun sonu birimizin gidişi olacak. Birbirimizi bir daha göremeyeceğiz elbette. Karşılaşsak bile o artık yeşilli kız olmayacak ben ise 2 bira 4 tekilla içmemiş olacağım. Büyük ihtimalle birbirimizi tanıyamayacağız. O kadar da mükemmel ki!

Şimdi oyunun devamına karar verecek olan benim. O benim olası davranışlarımı hesaplamakla meşgul. Tahmin edebileceği her hamleme karşın bir karşı hamle planlıyor. Onu fazla hafife almışım bunu fark ediyorum ve ona olan tutkum giderek artıyor. Benim sıram ve hamlelerimi seçiyorum. Onun yanına gidersem onun tahmin edemeyeceği bir sözle gitmem lazım ki bir anlığına hamlesini karıştırsın ve bu bana yaklaşma şansı versin. Fakat bende onun tahmin ettiği biri ona yönelik bir hamle yapmayacağım. Bunun yerine biraz daha uzun bakışıyoruz. Ben ise bu arada bir kapanış hamlesi tasarlıyorum, bir bitiş hamlesi kurguluyorum. Onun hamlesi basit giderken bana sırtını çevirecek ve yüzünü son bir kez olsun göremeyeceğim. Bu şekilde yanına gitmediğim için cezalandıracak beni. Canımın yanmasını isteyecek giderken. Yanına gitmediğim için bana acı çektirecek aklınca ama isterse bunu yapabilir. İsterse beni o masaya gömebilir. Bu yüzden o çantasını alırken ona son bir kez bakıyorum. Onu bir daha göremeyeceğimi biliyorum ama bu son bakış hayatımın geri kalanında onun hatırasını oluşturacak. Yeşil başka bir kıza onun kadar yakışamaz bunu hissediyorum. Hırkasının yeşilini ezberliyorum ve ne zaman o yeşili görsem o kız aklıma gelecek. Sonra planladığım gibi gidiyor. Tam yanımdan geçerken şarkı değişiyor, birkaç saniyelik sessizlik ve ben "hep böyle güzel kal" diyorum. Cümlemi duyuyor ama tepki vermiyor çünkü bu onun planlarında yoktu ve tepki vermek için geç kaldı. "Gözlerinin umudu hiçbir zaman azalmasın" diyerek ekliyorum ve onun bu cümleyi duymayacağını bilerek elveda diyorum ona. Çok güzeldi belki biz onunla...

Oysa bu iki perdelik bir oyundu ikinci perdenin "elveda" olduğunu bir oyun hemde. Sonra arkadaşıma dönüp "bu oyunu kaç kere oynadın?" diye soruyorum. Gülümsüyor cevabı bende çok iyi biliyorum bu yüzden onun cevabını ben söylüyorum "milyonlarca değil mi?". Başıyla onaylıyor ve iki shot daha istiyoruz. Biri "Sonata Arctica, Draw Me" nin solosunda diğeri ise "Pain of Salvation, Undertow" un son sözlerinde içilmek üzere. Bir oyunda böyle bitiyor bizse bir süre sonra hesabı ödeyip çıkıyoruz. Ardımızda kandan bir iz bırakarak yürüyoruz. Ben kendi kanıma basıp sendelediğim sırada o benim yanımdan geçiyor ama ben onu tanıyamıyorum, görmüyorum bile çünkü o artık yeşilli kız değil.

not: Beni o kadar etkiledi ki bu hikayeyi yazdım ve bir ihtimal yarattım. Eğer bu yazıyı okursa ve kendini tanırsa orada ve hala benimle oynamaya devam etmek isterse bana ulaşabilir artık. İhtimal payının olmadığını biliyorum ama buda bir oyun. Hoşçakal yeşilli kız, hep böyle güzel kal.

not: teşekkürler dostum, uyumak tekrar mümkün olmasa da kabus görmek de güzel. teşekkürler kadim dostum...

Resim: Elzbieta Wilk

bir yalnızlık hikayesi


bir yalnızlık hikayesi anlattım sana, tek kelimesini bile anlamadın.
sonra aynı hikayeyi defalarca tekrar ettim ben, her kelimeyle birlikte tekrardan yaşadım acıları
ama sen yine anlamadın. sonra bana kelimelerimin anlamsız olduğunu söyledin. bir tokat gibi çarptı yüzüme sözlerin,
ama sana yalnızlık hikayesi anlatmıştım ben hiçbir kelimemin anlamı yoktu bu yüzden. kelimelerime gölge oluşturacak bir güneşim olamamıştı hiçbir zaman.
sen yinede anlamadın...
Hangi yönden gitsem diyor ve bir yol seçiyorum. O yol sana çıkıyor bense umursamıyorum yoldaki engelleri. İlerliyorum sen aynı mesafedesin, koşsam hiçbir şey değişmiyor. Ayrılan yolları umursamıyorum sonra sen sonu olmayan çıkmaz bir sokak oluyorsun. Hangi yöne gitsem, nereye baksam seni görüyorum ama hep aynı mesafedesin. Birden uzaklaşmaya başlıyorsun, ben deliriyorum. Siyah bir güneşin ışıklarıyla yanıyorum alevler içinde. Sen gülüyorsun, mutlusun diye sesimi çıkarmıyorum. Bilsem kahkahaların gözyaşınmış senin ölmezdim ben. Mutlu ol diye yandım ateşlerinde. Bilseydim eğer beni yakan sen benden önce gitceksin. İnan bana sana doğru değil hayata doğru giderdim. Hiç sevmezdim seni eğer yapabilseydim. Nereden bilebilirdim gözyaşlarını kahkalarına gizlediğini.

küller ve sen


Ben kendime küllerden bir dünya kurdum, bir yaşam yarattım gölgelerden. Sonra sen geldin, küllerde çiçekler yetiştirdin. Her gittiğinde yaktım ben her şeyi, neyim varsa senden kalan hepsini yaktım. Sonra sen tekrar geldin, çiçeklerle birlikte ağaçlar diktin. Tekrar gittin, ben tekrar yaktım. Senden kalan hiçbir şeye tahammülüm yoktu. Hep dönmeyecekmişsin gibi baktım hayata, yaktım hepsini. Hayatımda güzel olan ne varsa yaktım. Sonra sen geldin dünyam renklendi, sen gittin ardında bıraktıkların öldü. Havaydın sen, suydun, güneştin. Gittin ben yaktım sensizliğin acısını çekmemeleri için, sensizliği bilmemeleri için hiçbir zaman. Bir kendimi yakamadım, bir kendimi silemedim hayattan. Bir gül ekmiştin, toprağa değil ama bana. Bu yüzden yakamadım kendimi, bu yüzden ölemedim ben. Neden bilmiyorum ama küllere karışamıyorum ben. Evet, hepsi senin suçundu, gittin ve dönmedin bir daha. Kalbimi söküp kendimi yakmam da bu yüzdendi...


Her hikayemin içinde biraz sen vardın. İçlerinde ne kadar sen olursan o kadar da yaşıyordum ben. Hikayelerimden gittikçe ben ölüme yaklaşıyor, ne zaman bir cümleme gizli özne olsan orada geri dönüyordum yaşamaya. Garip olan kısmı neydi biliyor musun? Yaşamda sen yoktu bu yüzden yaşamam anlamsızdı. Fakat seni yazabilmem için yaşamam gerekiyordu. Bu ikilemde çaresiz kıvranışlarım oldu. Elime boynu kırılmış bir kaç cümleden başka bir şey geçmedi hiç. En kötüsü ise yaşam içinde seni barındırmıyordu ve hikayelerimde asla seni anlatmayı başaramadım. Tekrar soruyorum o halde neden yaşıyorum?
...

...

"hayatında benden daha güzel ne var?" diye sorduğunda güneş demiştim ve sen sinirlenmiştin. dün gibi hatırlıyorum kapıyı çarpıp gidişini. giderken beni dinlememiş kelimelerimi boyunlarından asmıştın.

bir çok hata yaptın bu güne kadar, en büyüğü hayatıma girmendi. bir çok noktada yanıldın mesela, en büyüğü sana muhtaç olduğuma inanmadı. ancak tek bir noktada yanılmadın, emin ol en ufak bir şekilde bile yanılmadın. güneş olmadan yaşayabilirdim belki ama sensiz yaşamamın ihtimali bile yoktu ve bunu gittikten sonra anladın...
iki seçeneğim vardı. ya seni unutacak yada ölecektim.
iki seçeneğin vardı. ya kendini unutturacak yada öldürecektin.

iki seçenek vardı, ben unutmayı reddettim sen öldürürken tereddüt etmedin...
Tek kişilik ömürler ve aşk

Tek kişilik ömürler ve aşk

Yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Etrafına baktığında hiçbir ışık göremedi. Şehirden fazlasıyla uzaklaşmış herhangi bir yola sapmıştı. Oradan da başka herhangi bir yola. İlerlerken yağmur şiddetini arttırmıştı, silecekler yağmura yetişemiyordu. Bir süre sonra önünü bile göremez olmuştu. Ne sis farları, ne de uzunlar işe yarıyordu. Yavaşlamayı düşündüğü sırada her şey kararmıştı. Tam olarak ne olduğuna dair pek bir fikri yoktu. Bir anda etrafı siyaha bürünmüş, hisleri ortadan kaybolmuştu. Ne bir ses vardı ne bir ışık sadece üşüyordu bunu hatırlıyordu. Bir anda gitmişti, bir anda bitmişti.

Bir süre sonra kendini toparlamayı başardı. Yüzünün yarısını kaplamış olan yapışkan sıvıya dokundu. Parmaklarını yüzünde yavaşça gezdirdi yanağındaki derin kesiğin üzerinden geçerken canı yandı. Kaşına saplanmış cam parçasını çıkarırken pek zorlanmadı. Sol kolunu ve sağ bacağını hareket ettiremiyordu. Biraz daha etrafı incelediğinde torpidonun kırıldığını ve bacağını sıkıştırdığını gördü, sol kolu ise kırılmıştı. Kapıyı açmayı denediğinde onunda sıkışmış olduğu gördü. Sadece sağ gözünü bir parça açabiliyor sol gözüne ise söz dinletemiyordu. Yapışkan sıvı o hareket ettikçe yüzünün diğer tarafını da kaplıyor ve daha fazla üşüyordu. Her şeyin kırılmasını, arabasının parçalanmasını umursamıyordu ama o güzelim JD şişesi kırılmıştı ya küfürler savurmaya başladı etrafına ama sesi bir garip çıkıyordu. Sanki hava ağzından değil de gırtlağından garip bir hırıltıyla çıkıyordu. Elini boğazına götürdüğünde yapışkan sıvının kaynaklarından birini daha bulmuş oldu. Bildiği daha doğrusu hatırlayabildiği tek şey biran önce boğazını bağlamalıydı. Gömleğinden bir parça kesmeye çalıştı tek eliyle bu sırada bacağına saplanmış bir şey biraz daha derine battı. Korkunç bir acının etkisiyle olanca gücüyle bağırmak istedi ama çığlığı kanla karışınca duyulamaz oldu. Elini yana doğru uzattı ve kırık JD şişesinde biraz kaldığını gördü ve yarım açabildiği ağzına boşalttı.

Aslında akşamın bitişinde bu durumda değildi hatta o zamanlar sorsalar bu hale geleceğine inanmazdı asla. Mutsuzdu ama sahte yalnızlığında huzurluydu o. Çift kişilik bir dünyayı tek kişilikmiş gibi yaşıyordu. Gittiği kafe de "L" şeklindeki bir koltuğun köşesine oturup bir tarafa ayaklarını uzatıyordu. Diğer tarafa ise montunu oturtuyordu, hayatıma kimseyi istemiyorum demenin en güzel yolu olarak bunu bulmuştu. Kimseye yer yoktu hayatında ve bunu her şekilde belli ediyordu. Çok kişilik bir koltuğa tek kişilikmiş muamelesi yaparken kulaklıklarını takıyor ve müzik dinliyordu. Hiçbiriniz umurumda değil düşüncesini anlatmanın en güzel yoluydu bu. Aslında her zaman böyle değildi ancak zaman onu yalnızlık bataklığına sürüklemiş ve o çıkışı bulamamıştı. Daha doğrusu kimse ona çıkması için az ilerideki ağaçtan bir sarmaşık atmamıştı. O da giderek batmış ve bu hale gelmişti. Ancak bunların hiçbiri o anki durumunun sebebi değildi.

Düşen insanları ayağa kaldırıp onlara koşmayı öğretirdi tekrardan. Onu kimse kaldırmazdı ama kimse umursamazdı içten içe kanamasını. Birileri vardı hep koşmayı öğrenince giden. Onlardan bir daha haber almazdı hiç, bir daha görmezdi asla onları. Oysa hepsini severdi, hepsi için her şeyi yapardı sonra karşılığında hiçbir şey alamaz ve o bataklığa biraz daha batardı. Oysa hepsini severdi o, karşılık beklemeden sever, karşılık beklemeden yardım ederdi. Buraya kadar demişti en son sevdiği ondan uzaklaşırken. İşin garibi ise suçu onlarda aramazdı, yalnız kaldığında pişmanlık ıstırabını çekerken yine kendini suçlardı. Bu yüzden yalnız öleceğine inandırmıştı kendini. Mademki yalnız ölecekti yalnız yaşamasında hiçbir sakında yoktu.

Yağmur şiddetini biraz daha arttırdığında görüşü biraz daha bulanıklaştı. Sol elinin parmaklarını hareket ettirmeyi başardığında omuzuna saplanmış camı çıkarıp gömleğinin kolunu kesti ve boğazına doladı. Belki biraz daha zaman tanıdı ona, belki tanımazdı. Bir kaç şişe viski daha bulundurmadığı için kendine küfretti. Çabalamayı bıraktı sonra nasıl olsa bir çıkış yoktu. Bu bataklığa batmıştı ve burada gömülecekti. Tavana çarpan yağmurun sesi uğultuya dönüştü, üşümesi durdu ve düşünememeye başladı.

İnsanların gözünün önünden geçtiğini hayal meyal hatırladı. Suretlere dikkat edemedi, kişileri tanımadı, olayları bilemedi. Bir kız vardı sadece ona tekrar yaşamayı öğretmişti. Onu seviyordu hem de çok. Onu kendinden koruyacak kadar seviyordu. Ona hislerini anlatabilmeyi çok istemişti aslında o gece anlatacaktı ona. Evinin kapısını çalıp bir tek kırmızı gülle aşkını ilan edecekti. Sonuç umurunda bile değildi tek kişilik bir hayat yaşamaya değmezdi asla. Bu yüzden onun evine gidecek ve her şeyi anlatacaktı. Ancak kapıyı başka bir adam açmıştı, tanımadığı yabancı bir adam. Kafasından vurulmuşa döndü o anda zaten biraz içmişti cesaretini toplayabilmek için arabasına döndüğünde biraz daha içmesi gerektiğini anladı. Köşedeki bakkalda durup bir şişe viski aldı ve içmeye başladı. İşte bu ana bu şekilde gelmişti. Pişman değildi sonuçta tek kişilik bir ömür yaşamaya değmezdi.

Artık her şeyin uzaklaştığını hissediyordu. Siyah bir yol vardı önünde ve beyaz bir ışık. Hafif bir müzik sesi duydu peş peşe çaldı nereden geldiğini bilemediği bir şarkı. Nerede duyduğunu hatırlayamadığı şarkı sustuğunda kısa bir ses daha duydu, daha tiz ve değişken bir ses. Sonra umursamadı ve ışığa doğru yürüdü.

Ertesi gün polisler arabayı elektrik direğine çarpmış olarak gördüklerinde incelemeye başladılar. Aşırı alkol, yağmurlu hava tabi sonuç belliydi. Cep telefonunu aldıklarında 72 adet çağrı gördüler aynı kişiden ve mesajlar vardı. Okumaya başladılar "bu akşam bana geleceğini söylemiştin saat 11 oldu ve gelmedin. Seni arıyorum ama telefonunu da açmıyorsun. Lütfen haber ver endişeleniyorum", " saat 12 oldu ve içimde çok kötü bir his var. neden gelmedin, nerelere kayboldun bilmek istiyorum. çok endişelendim senin için. lütfen haber bana", "nerelerdesin saat gece yarısını geçti. oysa bu gece sana çok önemli şeyler anlatacaktım lütfen haber ver, yalvarırım.", "neden benimle konuşmuyorsun, neden beni istemiyorsun artık. lütfen!!", "yan komşum seni görmüş, onun evine gitmişsin sonra küfredip ayrılmışsın oradan. neler oluyor anlat lütfen. sonra bakkala gidip bir şişe alkol almışsın. iyimisin?", " oysa seni çok seviyorum ben, bu gece sana anlatacaktım her şeyi ama gelmedin. televizyonu açmaya korkuyorum seni orada görücem diye. seni seviyorum lütfen ara beni..."

Mesajları okuduktan sonra polis memuru kızı arayıp olanları anlatmak için aramaya karar verdi. "Yes" tuşuna basmadan önce nasıl anlatacağını düşündü bir süre ardından iki kez kısa öksürdü ve yeşil tuşa bastı...

Oğuz Marangoz

Üç yaşam öyküsü...


Bir adam vardı bir zamanlar. Gerçeği söyleyeceğim şerefsizin tekiydi, kimse sevmezdi onu. Gerçek bir arkadaşı bile yoktu ama hep dört ayağının üzerine düşerdi. Her gece yatağında bir kız olurdu mesela, hep güzel kızlarla yatardı o. Kendisi hariç hiç kimseyi umursamazdı, duygular falan onun kitabında yoktu. En güzel yerlere hep o geldi, insanların sırtlarında yükseldi durmaksızın. Harika bir kadınla evlendi sonra. Bir erkeğin sahip olabileceği en mükemmel eşti o ama yeterli gelmedi. Her zaman dört ayağının üzerine düştü ve hiç kaybetmedi. Loto oynasa mesela sürekli büyük ikramiyeyi alırdı. Şanslı da değildi pek sadece şerefsizdi ve bunu nasıl kullanacağını çok iyi biliyordu. Hepiniz böyle adam tanımışsınızdır, kızlar büyük ihtimalle böyle birisine aşık olmuştur çoktan. Eğer onunla ilgili bir hikaye anlatacak olsaydım sonunda acı çekmesini isterdiniz, bende istiyorum bunu. Her şeyini kaybetmiş bir şekilde eski bir köprünün altında acı çekerek ölmesini yazabilirdim. Ancak yalan olurdu o gerçek olsaydı eğer şu anda krallar gibi yaşardı veya o gerçekti ve krallar gibi yaşıyordu. Bu yüzden onun hikayesini anlatmayacağım size. Hikayesinde acı yok hiç, hep mutlu ve ben böyle bir hikayeyi asla anlatmam. Bu yüzden başka bir hikaye anlatacağım onunki kadar eğlenceli olmayacak üzgünüm bunun için.

Küçük bir çocuk vardı. Yaşıtlarının hepsinden daha zekiydi. Okumayı 3 yaşında yazmayı ise 4 yaşında öğrenmişti. Hastaydı ama bu yüzden sürekli okurdu. Arızalıydı o hayata karşı büyük arızalarla doluyordu. Evrenin kurgusunu o kadar uzun zaman önce anlamıştı ki içten bir gülümseme yerleşemiyordu yüzüne. Ona "en çok ne zaman mutlu oldun?" diye sorsalar verecek cevabı bulması aylar alırdı. Etrafını kusursuz bir örümcek ağı gibi çevreleyen yalanları fark ettiğinde daha okula bile başlamamıştı. O özel bir çocuktu ama arızalı doğanlar hayatta var olamazdı, yaşayamazdı onlar. Belki fazla iyiydi belki de fazla hatalı yaşamak için. Birçoklarınızın tahminleri gibi ölmedi o. Zamanla sahip oldukları düşünceler öldü ama. Sisteme uyum sağlamaya çabalarken fikirleri öldü önce sonra duyguları daha sonra ise inançları. Acıyı o kadar yoğun yaşıyordu ki ölmeyi düşlüyordu hep. Evlerin, lüks arabaların, iri göğüslü kadınların falan onun için anlamı yoktu. Her ne kadar ruhunu defalarca öldürse de tekrar doğdu hep. Yamalı bir bez parçası gibi sürüklendi zamanda. Yılmadı ve sona kadar savaştı denmesini çok isterdi onun için ama o savaşmadı. Kendini yamamaya çabalayarak geçirdi günlerini. Aşkı en iyi tanımlayabilecek adam oydu ama o kadar bile yaklaşamadı kelimelere. Kolları olmadan sarılabilirdi insanlara, kalbi olmasa bile sevebilirdi o. Eğer "insan" kavramı bir metaforsa o tek örneğiydi bu yalanın. Zaman geçtikçe o da bıraktı ipin ucunu. Bu hikayenin devamında onun gibi başka birisiyle tanışmasını isterdiniz ve belki mutlu olmasını, mutlu ölmesini. Mutlu ölebilecek bir insan varsa eğer bu o oydu. O öldüğünde gülebilirdi ancak bunların hiçbiri olmadı. Eğer o gerçek olsaydı hayatının son anına kadar acı çekerdi, son ana kadar göz yaşı dökerdi. Sonra yalnız bir şekilde eski bir evde ölürdü. Ben onun hikayesini anlatamam hiç mutlu olmamış bir insanın hayatını nasıl anlatabilirim ki. Bunun içinde özür dilerim sizden gerçekte yapmam gerekenleri yapamıyorum.

Gelin en iyisi ben size tanıdığınız birini anlatayım. Belki en yakın arkadaşınız, belki ailenizden birisi belki de kendiniz. Normal bir hayat sürdü sonra kendisi gibi birisiyle evlendi. Güzel çocukları oldu sonra orta karar bir evde, orta karar bir yaşam sürdüler. Acıda çektiler, mutlu da oldular. Yalan da söylediler doğruda. Şerefsiz de oldular, dürüst de. İri memeli kadınlara ve lüks arabaları düşlediler bir yandan hayatlarını yaşarken. İkisine de sahip olamadılar ama bir arabaları ve bir eşleri oldu. Sonra kalabalık bir cenaze töreninin ardından toprağa gömüldüler. Ancak bu hikayeyi anlatabilirim sizi ama bu sizin ilginizi çekmez. Benim de ilgimi çekmiyor ve bunu anlatmak istemiyorum. Eğer gerçek olsaydı bu anlattıklarım tam da anlattığım gibi yaşayıp ölürlerdi çünkü gerçek. Önceki paragrafta anlattıklarım kadar gerçek hemde. O halde siz hangi hikayeyi daha çok sevdiniz? Hangisi size daha yakın geldi? Hangisi olmak isterdiniz? Kaybedenlerin kralı mı yoksa kazananların efendisi mi? Yoksa herhangi birisi mi olmak isterdiniz şu anda olduğunuz gibi? Bir şeyleri değiştirmek gerek dördüncü bir hikayenin anlatılabilmesi için. Neden bu sizin hikayeniz olmasın ki? Ne bekliyorsunuz bir farklılık yaratın?

2000 ziyaretçi :D

2000 ziyaretçi :D

Bu blogu açarken tek amacım içimdekileri bir parça olsun dışarı atabilmekti. Okunmak veya okunmamak gibi bir amacım yoktu pek. Hatta okunacağıma da pek ihtimal vermiyordum. Ancak yanılmışım bunu anladım. 8 ay gibi kısa bir sürede 2000 ziyaretçiye ulaşmışım bu da beni oldukça memnun ediyor doğrusu. Artık benim için içimdekileri dökmekten daha fazlası bu blog, çok daha fazlası hemde. Sığınacağın ikinci bir ev gibi, hayattan uzaklaşmak istediğimde saklandığım çatısız bir yuva benim için. Elbette size teşekkür etmeliyim kelimelerimi yalnız bırakmadığınız için =))


Bir meleğin doğuşu...

Bir meleğin doğuşu...

"Şehirde karanlık bir akşamda kar yavaşça çiseliyordu. Küçük çocuklar yarın oynayabilecekleri oyunları düşünüyor biraz daha büyükleri ise okulun tatil olmasını düşlüyordu. Yaşlar azaldıkça hayallere gerçekler bulaşıyor ve "kardan adam yapmaktan" "yarın işe nasıl giderim"e kadar değişiyordu. Aynı gecede aynı bulutlara bakan milyonlarca insan birbirinden tamamen bağımsız şeyler düşünüyordu. Bu esnada daha yüksek kesimlerde kardelenler kar birikintilerinin ardında yükselmeye çabalıyordu. Çiftler birbirlerine yaklaşıyordu bu soğuk gecede yalnızlar ise battaniyelerine biraz daha sokuluyordu. Yıldızlar kimse onları göremese de yolculuklarına devam ediyordu hızlı bir biçimde. Bu esnada hastanelerin birinde bir çocuk doğdu ve başka birinde biri daha. Hayatın anlamı var ise eğer ona ulaşmak için hangi yöntemi kullanması gerektiğini merak ediyordu genç bir düşünür.

Bütün bunlar birbirinden bağımsız gibi gözüken bir bütünde olmaya devam ederken genç bir kız şaşkınlık içerisinde olanları anlamaya çalışıyordu. Bir süredir sürekli dolaşıyor ve daha önce hissetmediği duygularla doluyordu. Umutlar, korkular, mutluluklar hepsi yüreğinden geçiyor ve onu belkide en mutlu insan yapıyordu. Doğan çocukların ellerinden ilk o tutmuştu, bir çok kar tanesini çarpışmaktan kurtarmıştı. Pencerelerinde aralıklar olan evlere yönelmiş rüzgarların yönünü değiştirmişti, bir kaç tane kar birikintisini kazmış ve kardelenleri ortaya çıkarmıştı. İnsanlar bulutlara bakarken bulutlara şekil veren de oydu. Sayısız sefer tavaf etmişti o gece dünyayı. Her seferinde yeni bir şeyler görüyor ve daha fazla hayran oluyordu. İstediği tek bir şey vardı onun, yaşamak. Sadece bu dünyada bütün bu mucizelerin arasında yaşamak istiyordu o. Doğan bir bebek ilk onun adını söylemişti göz yaşlarının arasında, ilk gülümsemesi onu gördüğü zaman olmuştu.

O kadar etkilenmişti ki gördüklerinden neden bunları yaptığını bir an olsun bile sorgulamadı. İnsanlar uykuya daldığında güzel rüyaları getiren, kabus görenlere ağlayıp göz kapaklarına çapakları bırakan da oydu. Güneş yükselirken ufuktan ona destek de oldu ve bunların hepsini insanların yüzünde gülümsemeler görmek için yaptı. Koşan insanların taşlara takılmasını engelledi sonra çocukların karda düşmesini. Ki bunların hepsini sadece onların yüzlerindeki mutluluğu görmek için yaptı ama istediklerini bir türlü gerçekleşmiyordu. İnsanlar asla gerektiği kadar mutlu olamıyordu. Neden orada olduğunu değil ama insanların neden mutlu olduğunu sormak istedi. Gerçekten de buna anlam veremiyordu ve bu onu düşüncelere sevk etmişti.

"Neden onlar mutlu olamıyor bu kadar mucizelerin arasında?" diye sordu şaşkın bir tonda. " Yanındaki adam gülümsedi bu soruya, kızın ellerinden tuttu ve gözlerinin içine baktı "bunu gerçekten öğrenmek istiyor musun?. "İstiyorum" diye cevapladı kız sesinde çok güçlü bir arzu vardı bilmek için. "Bunu öğrenmek için onlardan birisi olman gerekir ama aynı onlar gibi yaşaman, büyümen. Sorunun cevabını ancak bu şekilde öğrenebilirsin. Gerçekten bu kadar istiyor musun?"dedi adam bir elini kızın beline dolamış ve onun derinliklerine bakmıştı. Bu bakış biraz daha gülümsemesine sebep olmuştu onun.

"Gerçekten bunun sebebini öğrenmek istiyorum" diye tekrarladı kız "onlara yardım edemiyorum çünkü neden mutlu olamadıklarını anlayamıyorum. Eğer sebebini öğrenirsem onları mutlu edebilirim" dedi. O konuşurken cümlelerinden etrafa bir ısı yayıldı, bütün evsizler birkaç gece boyunca üşümedi o ısıya sığınıp.

"İşte bu yüzden meleklerin bir süre için insan olması gerekir" dedi adam "onları anlamanın tek yoludur bu ama sen bunu kendin istiyorsun ve insan olacaksın. Bir ailenin güzel kızı olarak dünyaya geleceksin bu konuşmalardan bihaber. Eskiye dair hiçbir şey hatırlayamayacaksın doğduğunda. Sadece büyükçe insanları anlamak için duyduğun bir ateş büyüyecek senin içinde ve onlara yardım edeceksin karşılık beklemeden" dedi adam. Eğildi ve kızı alnından öptü dudakları tenini yakacak kadar sıcaktı. Yavaşça her şey kararmaya başladı ve hastanelerden birinde annesinin gözyaşları arasında güzel bir kız çocuğu dünyaya geldi..."

Kız gözlerini açtığında yatağında uzanmış bir halde buldu kendini. Yakmış olduğu tütsüler bitmiş, meditasyon şarkıları çalan laptopu da kapanmıştı. Önceki hayatını merak ettiği için meditasyon yapmıştı o gece. Gördüklerinin bir kısmını hatırlayamadı. Hatırlayabildiklerinin bir kısmını ise kısa bir süre içinde unuttu. Sadece adamın dudaklarının ısısı kalmıştı aklında. Sonra telefonunu çıkardı ve bir dostuna mesaj attı gördüklerine dair ve daha fazla hatırlayabilmeyi diledi.


Find Us On Facebook