Günlerden yalnızlıktı...

Günlerden yalnızlıktı! Yalnızlığın bir gün olmadığını ısrarla savunanlar oldu şu hayatta ama yalnızlık bir gündü. İntihar mevsiminin ilk ayının uyanıştan sonraki günüydü yalnızlık. Bir ömrü günlere ayırsak mesela, aylara bölsek sonra yıllara. İsminden sahte yanılgılar yaratsak o ömürden. Yalnızlık bir ömrün en uzun günü olurdu. Güneş belki hiç doğmazdı yalnızlık gününde, belki hiç çiçek açmazdı.

Çiçekler! Yalnızlık gününde çok zor bulunurdu çiçekler. Mesela güllerin dikenleri vardır sadece. Her diken güçlü bir zehri barındırırdı içerisinde. Belki sadece o günde bir çiçek bu kadar kan dökebilirdi. Belki sadece o günde insan etrafını hasret gözlerle izlerdi en çok. Hayata, mutluluğa belki aşka hasret gözlerle bakardı insan yalnızlığın dakikalarında. Saniyeleri saymak geçen zamanın anlamsızlığını azaltamazdı asla. Sonra gün olur hayali arkadaşlarına sarılıp ağlardı insan.

Hayali arkadaş! Bir insanın hayali arkadaşlarının sayısının hayali dostlarına oranının 1 den büyük veya küçük olması tek bir sonuç doğururdu bu günde; İntihar mevsimi sona yaklaşıyordu artık. Eğer yalnızlık gününden çıkışı bulunmazsa sona doğru sürüklenilirdi aynı bağımsız bir rüzgarın kar tanelerini sürüklediği gibi. Rüzgarların bağımsız olmadığını da savunanlar oldu ama bazı rüzgarlar hiçbir kurala bağlı olmadan eserdi. Ki bu rüzgarlarda nehirler tersine akardı ki bazı insanlar bunun da gerçekleşmeyeceğini savunurdu.

Gerçekler! Gerçeğin kendi içerisine çöküp yokluğa karıştığı, varlığın karşısına çelik zırhlarla çıktığı zamandaydı yalnızlık günü. Bu günde kendi idam sehpasına işlemeler kazırmış insan eğer ertesi güne geçemezse. Ertesi gün ayrılıktı, insanın kendinden ayrılığı!

Ayrılık! Günler dünlere bulanırken kaybolan yarınlara edilen elvedaların uzandığı gümüş bir yol vardı. Bu yol gün boyunca uzanıp yavaşça ayakların altında yok olurdu. O yolda yürürken kelimeleri bir saç telinde birleştirmiş ve boynunun etrafına 3 tur dolamıştı. Etrafını izleyerek yavaşça çekiyordu ipi. Evrende sadece kendisinin tek olduğuna inanıyordu o vakit. Boş gözlerle hayatın derinliklerine doğru bakıyor ve masal tadında yalanların ağırlı altında eziliyordu. İnandığı her şeyin sahte olduğunu bilerek daha fazla dayanamazdı aslında. Gülmek istediği zamanlarda dişlerinden birisini söküp yüreğine saplıyordu. Bir gece diş perisi gelirse ne dileyeceğini düşünürdü yüreğini yastığının altına sakladığı vakitlerde. Eğer diş perisi gelseydi ondan isteyecek bir şeyi yoktu. Yalnızlık gününde zaman ilerliyordu intihar mevsiminin sonlarına doğru.

Son! Her çocuğun masallarda düşlediği tek bölümdü sonlar, gerçekte ise asla erişemediği. O, intihar etmenin bin bir yolu isimli bir yazı yazmış ama hiçbirini beğenememişti. Diş perisinin gelmeyeceğinden emin olduktan sonra yastığının altında sakladığı yüreğini kaldırıp bir kavanozda saklamaya karar verdi.

Günlerden yalnızlıktı evet! O, elindeki paslı revolvere bakarken bir süre önce derini yüzdüğü diş perisinin kalıntılarına bakıyordu. Ardından dilini kesip bir daha konuşmamak niyetindeydi. Elindeki revolvere sarıldığında hayali arkadaşları gösterişli bir şovun başlamasını sabırsızlıkla bekliyordu. Oysa günlerden yalnızlıktı ve O hala bir metot beğenememişti gözlerinin rengine yakışan.

Günlerden yalnızlıktı! Yalnızlığın bir gün olmadığını savunanlar olmuştu şu hayatta ama yalnızlık bir gündü. Bazıları ise yalnızlığa gece derdi ki onlar kendilerine layık bir yöntem seçebilenlerdi.
Mevsim değişikliği depresyonu ve Oğuz2

Mevsim değişikliği depresyonu ve Oğuz2

İçim sıkılıyor şu günlerde belki mevsim değişikliğindendir belki yalnızlığım üşütmüştür biraz ruhumu belki sadece bu sabah ters tarafımdan uyanmışımdır. Bir kaç gündür böyleyim ama tadım yok, tuzum yok, bir şeyler yazmak istemiyorum sanırım la minor depresyona girdim hayırlı uğurlu olsun. Ancak içinde her zamankinden farklı duygular var. Sanki tamamen farklı şeyler yaşıyorum, farklı acılar çekiyorum ama bu hislerimin ne olduğunu bilmiyorum. Sadece yansımaları düşüyor bana ve ben duyguların kırıntıları ile yetiniyorum. O kadar güçlü duygular ki bunlar kırıntıları bile beni duvardan duvara vurmaya yetiyor.

Bu tarz durumlarda gerçekliğine biraz daha inandığım paralel evrendeki Oğuz kuramına geri dönelim. Şu sıralar eminim ki bu paralel evrendeki Oğuz (yazının devamında üşengeçliğimden dolayı ona Oğuz 2 demeye karar verdim) cidden kötü zamanlar geçiriyor, canı çok acıyor, çok yalnız. Onun hissettiklerini hissediyorum, düşündüklerini düşünüyorum (daha doğrusu yansımalarını) ve bu beni kötü etkiliyor. Bilmiyorum neden bu Oğuz2 hep bu şekilde etkiliyor beni. Neden hep hayatımdan renkleri, tatları ve kokuları alıp onların yerinebütün bu saçma, yarım yamalak duyguları veriyor. Ancak şundan eminim bu Oğuz2'nin hayatı benimkinden daha berbat. Karma, denge ve diğer ıvır zıvır teorilere göre iki Oğuz'unda aynı anda kötü olmasının mümkün olmaması gerekiyor. Yoksa iki Oğuz birbirlerini derinliklere sürüklerler. Oğuzlardan birisi iyi olacak ki diğerine de iyi enerjiler, güzel duygular göstersin. Bende böyle işlemiyor ama ben kötüyüm Oğuz2 benden kötü. Eğer bu işimdeki anlamsız, saçma sapan duyguların kaynağı Oğuz 2 ise vay halimize vay. Siz ağlayın selpakları ben tedarik ederim öyle bir durum söz konusu. Bakalım neymiş bunların gerçek nedenleri.

Aslında size Oğuz2 hakkında kafamda beliren fikirlerden bahsedecektim, onunla ilgili düşünceleri aktaracaktım ama bu sefer olmadı. Bir daha ki sefer kısmetse eğer anlatırım hem daha fazla bilgim olmuş olur daha da güzel olur. Saygılar, sevgiler efendim nice mutlu yıllara.

not: Oğuz2 tamamen sicim teorisi, M teorisi, 11. boyut üzerine kafayı sıyırdıktan sonra kendi bilinçaltında yarattığım bir karakter olabilir tabi ki. Geçen zamanda da ona daha fazla detaylar eklemiş de olabilirim. Bunların hepsi mümkün elbette hatta Oğuz2 nin gerçek olmasından daha mümkün sanırım ama ya değilse!

not2: olm Oğuz2 ne kafana takıyorsun bu kadar hala benden daha fazla saçın var kafanda. Hatta inat etmiş kestirmemişsin. Beni deli etme bir depresyona girer hayatını karartırım senin.

not3: Mevsim değişimi depresyonudur bu her mevsim değişiminde olur bana yani inşallah öyledir efendim. Daha Do Majore kadar yolu var zaten rahat olalım...
Son savaş

Son savaş

Adam önce miğferini hemen ardından da göğüs zırhını çıkartıp attı. Bir zamanlar beyaz, işlemeli olan zırh taş zemine sertçe çarptı ve tok bir ses yankılandı binaların arasında. Yıllardır onu hançerlerden, kılıçlardan oklardan koruyan bu zırtan ayrılınca kendisi çıplak gibi hissediyordu. Savunmasız hissetti çok kısa bir süre için çaresizlik tenine kılıçlardan önce saplandı. Kılıcına daha sıkı sarıldı bu yalnızlıkta. Parmakları tutkuyla sardı kabzayı. Geriye doğru bir adım att, kılıcının ucu aşağıya dönük bir savuşturma hamlesini başlatma noktasındaydı. Sona bu kadar yakınken neden hala savunma hamleleri kurguladığını bilemiyordu.

Vücudundan akan kandan yayılan soğukluğu umursamadı hiçbir şey hissetmediği gibi. İlk hamle karşı tarafan gelmişti, karnına doğru bir saplama hamlesi yapmıştı ve bu hamleyi kılıcıyla savuşturabilmişti. Ancak kolları yeteri kadar güçlü değildi, üzerlerindeki kesikler onu güçsüz bırakmıştı. Savuşturma hamlesi bitmeden rakibi diğer elindeki hançerle tekrar saldırdı ve koluna derin bir kesik daha attı. Artık sol kolunun derisi tamamen kanla kaplanmıştı ve zeminin de kırmızıya dönüşmesi hızlanmıştı.

Rakibi tekrar saldırdı bu sefer sol tarafından çapraz bir kesme hamlesi yaparak. Acı içinde gülümsedi adam. Hafiçe yana çekilerek kılıcını omuz hizasında kaldırdı ve gelen hamleyi karşıladı. İki kılıç birbirine sertçe çaptı, çıkan ses insanların onlara bakmasını sağladı. Rakibi birkaç saniye onun gözlerinin içine baktıktan sonra tekrar geri çekildi.

Artık kılıcı tutmakta zorlanıyordu biraz sonra işi bitecekti. Rakibi onu yormak için saldırıyor, bolca eğleniyordu. Henüz hareket etmemiş olayı izleyen iki kişi ile göz göze geldi. Bu adamı bir şekilde geçebilse bile o ikisine karşı hiçbir şansı yoktu. Şimdi yapması gereken şeyin ne olduğundan emin değildi. Ya bir sonraki hamle de rakibini engellemeyecek ve ölümcül hamleyi yapmasını bekleyecekti ya da var gücüyle izleyicileri eğlendirmeye çalışacaktı. Hep öyle yapmamış mıydı aslında kendi yolunda savaşırken onun savaşından insanlar tatmin olmuştu hep.

Gözleri artık eskisi gibi göremiyordu kılıcı tutmakta zorlanırken. Saldırı hamlesi yapmayı düşündü ama hiçbir saldırı hamlesinin olmadığını biliyordu. Her şovalyenin onuruydu savaşarak ölmek. Kime karşı savaştığın değildi önemli olan eğer yüce bir amaca hizmet ederken ölürsen onurlu ölmüşsün demektir. Onurlu ölmek için dedi çıkmayan sesi ile ve biraz daha bekledi.

Şimdi rakibindeydi sıra, önce hançerini onun sol tarafına doğru fırlattı ve hemen ardından saldırıya geçti. Her kadın böyle savaşırdı. Önce rakibinin gözlerinin içine bakar, onu zırlarını çıkarmaya zorlardı. Sevişirlerken ona fark ettirmeden kesikler açardı bedenine. Sonrasında zayıf düşmüş rakibi karşısında üstün olur ve kazanırdı. Her kadın bu yolu bildiği sürece asla kaybetmezdi. Bir savaşçının zırh giydiremediği tek yeri kalbiydi ve her kadın ordan vururdu.

Adam güldü kadının gözlerindeki kan arzusuna. Son gücüyle kılıcını kaldırdı kadının kafasına doğru hamle yaptığı sırada ve yere eğildi. Kadın yanından geçerken boşta olan koluyla midesine sert bir yumruk attı. Ardından olduğu yerde dönüp sırtı dönük olan kadının boğazına kılıcını yasladı. Onurlu bir şövalye asla arkadan saldırmazdı ama kadın için aynı durum söz konusun değildi. Kılıcını ters çevirdi ve geriye doğru sapladı. Erkeğin ona karşılık vermeyeceğini çok iyi biliyordu.

Erkek kılıcını düşürdü ve kendisi de yere kapaklandı. Kadın onun kucağına oturdu ve yere yatırdı. Hançerini boğazına dayadı erkeğin. Sevişirlerken kadın üste çıkmıştı, erkek kalbini ona sunmuştu ve kadın kalbe hançer saplamayı yeterli görmüştü. Aşk uğruna ölmek kadar onurlu bir ölüm olamaz dedi erkek ve kadını yatağa yatırıp sevişmeye devam etti. Kalbi olmadan, kalkanları olmadan ve ölemeden...
umut ve acı

umut ve acı

Acıyla Umut bir gün sokakta karşılaşırlar. Tabi acı pis pis gülümser Umut da bir kaç adım geri çekilir. Sonra Acı "teşekkür ederim" der Umuda sebepsiz yere "minnettarım sana". Umut şaşırır tabi "neden teşekkür ediyorsun, ben sana hiçbir şey yapmadım ki" der şaşırmış bir halde. "Olur mu öyle şey sen olmasan ben ne yapardım?" der acı ve bu kısa, garip hikaye de böyle sona erer..

Hikayenin ana fikri ise çok basit umut acıyı arttırır, acı çekme süresini uzatır veya acıdan zevk almamızı sağlar. Bu da sizin seçiminiz olsun. Saygılar, hürmetler...

Mevsim değişikliği depresyonu

Bahar geliyor sonunda. Benim isteğimle olmuyor tabi evrende gelişen milyarlarca olay gibi. Bana kalsa hep sonbaharda yaşarım. Aslında şikayetçi değilim ilkbahardan sadece rahatsızlık duyuyorum biraz da huzursuz hissediyorum kendimi. Belki sadece ilkbahara yazın, son bahara da kışın habercisi gözüyle bakıldığı içindir bu tutumum bilemiyorum. Belki sadece mevsim değişikliği depresyonudur. La minor tatlı, güzel bir depresyondur Fa major depresyonumun üstüne eklenen. Sevmiyorum mevsim değişikliklerini, mevsim değişikliklerinde toplumdaki değişimleri sevmiyorum. Aptal aptal sevgili peşinde koşan insanlar sinirimi bozuyor benim, anlamıyorum. Mevsim değişikliği depresyonu kötüdür evet, belki sevgili peşinde koşmak bunu önlemenin bir yoludur. Ancak yinede "sevgili veya ilişki" kavramının ırzına geçmek hoşuma gitmiyor pek.

Mevsim değişikliği depresyonları candır, kandır, havadır, sudur. Keyfini çıkarmalı bence insan çok şey öğretir. öğrenmeyi bilene Yalnızlığın en çok acıttığı zamanlardır bu dönemler. Çarpık bir senfoni gibidir mevsim değişikliği depresyonları; La minörden başlar Do majör, Fa majör e kadar değişiklik gösterir depresyonlar. Bence mükemmel bir melodidir, her gün ayrı bir tattır, acıdır veya tatlıdır, hüzünlüdür, yalnızdır bazen. İntihar tadında düşler vardır bu dönemde ve en güçlü umutlar. Harika bir melodi vardır mevsim değişikliği depresyonunda. Herkes bilmeli ve bu melodiyi dinlemelidir bence veya sevgili peşinde koşmalılardır. İnsanları bilmem ama bu mevsim değişikliğinde ben çok eğleneceğim notaların arasında, bir tek bunu biliyorum. Kaçınılmazsa tadını çıkarmaya bakalım efendim, saygılar sevgiler...
Cam kalp...

Cam kalp...

Kız adamın karşısında durmuş gülümsüyordu. Ojeli parmaklarında avuç büyüklüğünde bir kutu tutuyor ve acımayla bakıyordu adama. Adam dizlerinin üzerine çömüştü bir eliyle sol göğsüne bastırıyor diğer eliyle yeri tutuyordu. Bütün gücünü sol koluna yüklemişti ve düşmemek için çabalıyordu. Başını ağrıyan tüm kaslarını umursamayarak geriye doğru atmış ve kızın gözlerinin içine bakmaya çalışıyordu. Gözleri her denemesinde bir santim yukarda kalıyor en fazla alt kirpiklerinin uçlarını görebiliyordu. Gülümsemeye çabaladı adam ve ardından birkaç cümle söylemek istedi. Kızın gözlerini cennete banzeten betimlemeler yapmak istedi ama bir kelimeden fazlasını söylemedi "sen.."

Kızın gülümsemesi biraz daha büyüdü. Elindeki kutuyu yüzü hizasına doğru kaldırıp inceledi yüzünde çarpık bir gülümseme ile. Birkaç saniye geçti gülümsemesinin yüzünde kaybolmasından önce. Birkaç saniye boyunca adam mutlu oldu, bir kaç saniye boyunca adam umutlu oldu. Sadece bir kaç saniye sonra kız sert ve acımasız bir ses tonuyla konuşmaya başladı "demek en değerli şeyin bu. şuna bak aptal ve değersiz bir kutu. içinde ne var peki? elmas veya mücevher değil görüyorum, altınlarda yok. bedenin değil bana sunduğun peki nedir bu aptal kutunun içinde bu kadar değerli olan. neden bu sefer hayatını bağışlayayım söyle neden bir gün daha yaşamana izin vereyim".

"ondan daha değerli hiçbir şeyim yok benim" dedi adam "hiçbir zaman olmadı ve olamayacak da. istersen öldür beni, hemen al şimdi canımı. sana sunduğum herşeyi bir yana bırakıp sevgimi elmaslarla, pırlantalarla ölç istersen ama sana verdiğim şeye değersiz deme."

"değersiz tabi benden senin aşkını kabul etmemi istiyorsun ve karşılığında bana hiçbir şey sunamıyorsun. değerli hiçbir şeyin yok bana sevgimi sunuyorum yalanlarını söyleme sakın. başkalarında işe yarar bu numaralar ama bende işe yaramaz. ne olduğuna bak bir aptal bir ölümlüsün ve beni istiyorsun bütün soyunun istediği gibi. söyle onlardan ne farkın var, nedir bana sunabileceğin o bulunmaz şey." dedi kız sinirliydi ve aynı ölçüde sakindi konuşurken.

"doğru söylüyorsun belki ama daha değerli bir şeyim yok. bütün soyum seni istemiş olabilir evet belki aralarından bir çoğu zümrütler pırlantalar sunmuştur sana ama bende hiçbir şeyim yok ve sana sahip olduğum tek şeyi sunuyorum. lütfen hayallerini alma benden, düşlerin olmadan yaşamak istemiyorum."

"sözlerin belki herhangi bir insan için önemli olabilir ama bir düşü gerçek olması için neyle kandırabilirsin söyle. bana hiçbir şeyin garantisini veremezsin, hayatın güzel olacağını söyleyemezsin bana değil çünkü. güzel olsa beni yaratmazdın, ben var etmezdin rüyalarında. beni görmezdin düştüğün her yalnızlıkta. söyle bir hayali gerçek olması için neyle ikna edebilirsin."

"güneşin doğuşuyla belki batışıyla, belki yağmurdan sonraki o ılık rüzgarla. bana geldiğinde hayatım oldun. seni ilk gördüğüm rüyadan sonra asla eskisi gibi olamadım. evet beni sen yarattım ama sen hayatımı mahvettin. yine de seni istiyorum, gerçek olmanı istiyorum. en azından bir kez olsun tenine dokunabilmek için. bir kez olsun öpebilmek için herşeyi yaparım. sana en değerli varlığımı veriyorum. onu verince bana bir şey kalmayacak ölüp gideceğim belki."

"hala anlamsız geliyor sözlerin bana hiçbir şey vaad etmiyorsun. neden gerçek olayım söyle hadi anlat bana. neden düşlerden çıkıp sana geleyim. bana ihtiyacın vardı ve o yüzden rüyalarına gelip yardım ettim sana. şimdi önümde yerlere kapanmışsın, istediğim herşeyi yaparsın bir an için bile tereddüt etmeden. söyle neden gerçek olayım, neden düşleri bırakıp yanına geleyim?"

Adam sonunda dizleri üzerine doğrulmayı başarmıştı artık kızın gözlerine bakmaya çabalamıyordu. Anlasız geliyordu artık olaylar. "başka söyleyecek bir şeyim yok. başka vereyecek bir şeyim de yok. gerçek olabilirdin isteseydin eğer kabul etseydin beraber yaşayabilirdik. seni ben yarattım rüyalarımda evet ve şimdi beni red ediyorsun. o zaman git hadi, diyecek başka sözüm yok sana."

Adam gözlerini açtığında karanlık bir odada tek başınaydı. Gözlerinden dökülen yaşları silerken nefes almıyordu artık. Elini yanında duran soğuk metala doğru uzattı, namlusunu okşadı. Dudaklarına doğru götürüp bir kez öptü onu çenesinin altına yaslamadan hemen önce.

Kız ise adam gittikten sonra kutuyu açmıştı. İçinde camdan bir kalp ve küçük bir not vardı. "sana en değerli şeyimi verdiğimde gülmüştün, inanmamıştın bana ama sana en değerli şeyimi vermiştim ben yani sana olan sevgimi. daha değerli bir şeyim yok üzgünüm." kız notu okumayı bitirdiğinde büyük bir gürültü duydu ve düş dünyası kana bulandı. Camdan kalp binlerce parçaya bölündü aynı anda.

Adam öldüğünde düşlerde yaşayan kız yok olmamıştı çünkü adamın ona verdiği sadece sevgisi değil ona dair düşleriydi...
O'nu özlemek

O'nu özlemek

Bilmiyorum şimdi nasılsın, bilmiyorum ki dün nasıldın. Bilmiyorum ve bu bilememek beni çaresiz bırakıyor. Eğer benden daha kötü durumdaysan ve ben yardım edemezsem sana yıkılırım, inan bana bırakırım neyim varsa. Sana yardım edebilmek için önce seni bulmam gerek elbette, önce izini takip etmeliyim ama sen hayatta iz bırakmıyorsun. Bir düşlerime derin bir iz bıraktın o kadar ve sonra sana adanan binlerce sayfa. Sana nasıl olaşabilirim bilemiyorum, nasıl sana yardım edebilirim onu da bilemiyorum. Senin uzaklarda olduğunu bilerek sensiz nasıl yaşarım bunu da bilemiyorum. Ellerimde sadece bir kaç tane düş var. Bir onlar kaldı senden geriye, seni bulmalıyım ama nasıl. Çaresizim, ve bu çaresizlik bitiriyor beni. Keşke mutlu olsan ve keşke bunu hissetsem ama geçen düşlerimde ağlıyordun ve ben silemiyordum gözyaşlarını. İşte bu beni bitiriyor, yaşama nedenimsin. Ağlama hadi.
Hayatın içine sıçmak...

Hayatın içine sıçmak...

Hayata ve insanlara karşı dolmuşum yine bugün bunu farkettim. Bu doluluğumu azaltmanın tek yolu olarak da birkaç satır yazmayı tek seçenek olarak gördüğüm için bu yazıyı yazıyorum. Sonuçta sistem böyle anasını satayım, seri katil olsam herhalde düzeltebilmek için dünyayı rekor kırıp Günes kitabına bile girebilirim. Ancak böyle bir niyetim yok hem gereksiz bir uğraş olur değil mi sevgili dostlar. Bu yazıda her türlü argo, ayıp sözcük falan kullanabilirim hani sorunu olanlar okumayabilir. Sonra neden bok dedin de midemizi bulandırdın falan demeyin gereksiz olur.

Benim temel sorunum şudur arkadaş, birisi neden hayatını bombok etmek için çabalar ve bütün etrafının içine sıçar, sıvar sonra tekrar sıçar. Koduğumun dünyasının sonunda hepimiz ölücez, nedir bütün bu yalanlar, oyunlar, planlar, şerefsizlikler. Ölceksin ulan eşşoğlu eşşek, insanlara iyi davranırsan arkandan güzel konuşurlar. Kötü davranırsan küfür ederler. Çok kötü davranırsan eğer birisi gelip saplayabilir bıçağı. Bu kadar basit işte hayat dediğin şey bu. Niye bütün bu yalanlar, aptallıklar, oyunlar, sıçmalar sıvamalar falan. Hayır bir sorunun yoksa zaten her gün tuvalete gibip sıçıyorsun, ne diye insanların hayatına da bunu yapmak isteyesinki. Nedir yani mantık, hayır bir mantık varsa ve ben anlamıyorsam sorun bende derim ama böyle olduğuna inanmıyorum. Deseler eğer abi ben kabızım sıçamıyorum o yüzden böyle yapıyorum, tedavisi olan bir hastalık kabızlık. Herkesin hayatına sıçmaya, umutlarını söndürmeye şu boktan hayatı daha boktan bir hale getirmeye ne gerek var. Baktığımız zaman sistem zaten kötü, hayat zaten zor e be beyinsiz neden herşeyi daha beter hale getirirsin.

Sözüm onlara ve onlar gibi olanlara elbette. Cahil olup cahillikleri sonucunda kendisine değil etrafına zarar verenlere ve onlar gibi olabilme potansiyeline sahip olanlara. Belki de sana, belki de ona. Kimsenin hayatını mahvetme hakkı diye bir şey mi var ki bunu kendimizde buluyoruz. Sorun şu ki evliliğinde mutlu değilsen boşan git başka birisiyle yat, ne diye karını çoluğunu çocuğunu mahvediyorsun. Ne diye aldatıyorsun şimdi siktir git ayrıl sevgilinden, eşinden sonra ne bok yiyorsan ye. Veya git adam gibi para kazan ne diye insanları dolandırıyorsun ey şerefsiz. Bunların yaptında ne oldu, başına beladan başka ne geldi. Devleti dolandırdın da ne yaptın yani madalyamı taktılar, taktılarsa nerene taktılar, ne taktılar. Ölceksin işte, aptal herif. Sana da herkes gibi tıkacaklar pamuğu. İyibiriysen ve iyilik yapmışsan insanlara güzel konuşacaklar yok tam tersi isen küfürler edecekler. Bu kadar basit işte.

Lafım Ali'ye, Ahmet'e, Ayşe'ye, Fatma'ya falan değil. Bunları yazarken de birisine yazmadım isteyen üstüne alınabilir tabi bana ne. Ancak sıçtığımın insanları hayatı o kadar berbat bir hale getiriyor ki geçmişi mumla arıyoruz. Bütün bu yazının ana fikri şudur, "delikanlı gibi yaşa ve öyle öl". Başka bir anafikir daha var "iyilik yap ki arkandan ebene sövmesinler". Başka bir tane daha var "ortalık yerlerde sıçma, gün olur senin kafana da sıçarlar" vs...

Ancak bu yazıdan alınması gereken temel ders şudur:
"kakan gelince tuvalete sıç, hayata değil.

Hayat yaşamak içindir içine sıçmak için değil

Git hayatını yaşa, tuvaletlere sıç"
 not: adam, herif gibi kelimeler kullansam da bunları yapan karı, kaşarların olduğunu hepimiz biliyoruz. Lafım tüm adam ve heriflere gittiği gibi karşı cinside hedef alıyor kimse oh be demesin. İnsan olun lan iki dakka.
Uyku ile Uyanıklık arası

Uyku ile Uyanıklık arası

Bazı zamanlarda gözlerinden uyku akar resmen, daha fazla dayanamayacağını bilirsin ama yinede uyumazsın. Uyuman için gerekli sebepler yoktur başka bir deyişle uyumak sana bir şey sunmaz. Bu yüzden uyumaz, uykusuzluğa direnirsin. En kötüsü aynı zamanda uyanık kalmanın da sana birşeyler sunamadığı zamanlardır. Ne uyuyabilirsin ne de uyanık kalabilirsin. Ancak insanın içinde olabileceği üçüncü bir durum daha yoktur. Eğer boşa geçen bir zaman dilimi varsa kesinlikle bu anlardadır. Yatağa uzanıp açık gözlerle karanlık bir tavanı seyredersin. Ne uyuyabilirsin ne de uyanık kalabilirsin. Bilmiyorum bu durumun bir ismi var mı ama son zamanlarda sıklıkla böyle hissediyorum. Keşke insan odasının tavanını değiştirebilse, hep aynı görüntü sıkıyor bir süre sonra...
Sonsuza kadar sonbahar...

Sonsuza kadar sonbahar...

"Lake of Tears_ Forever Autumn" çalıyor arkaplanda. Bense yazmak istiyorum birkaç satır belki kısa bir hikaye belki de bir roman. Sadece yazmak istiyorum asla son bulmayan bir sonbaharı. Ağaçların yapraklarını dökmeyi asla bitiremediği, renklerin yavaşça gitmesinin asla sona ermediği bir sonbahar düşlüyorum. Hiçbir zaman karın yağmadığı, asla da denize girilmediği. Böyle bir son bahar düşlüyorum çünkü yüreğimin yangınları sadece sonbaharda azalıyor. "Zaten ayrılık mevsimi" diyorum kendime "yalnızlığında bu yüzdendir". Bunların hiçbiri gerçek olmayacak biliyorum, yalnızlığımın mevsimlere bağlı olmadığını da biliyorum. Yine de sonbaharın hiçbitmemesini düşlüyorum.

Yıllar önce bir adam tanımıştım. Hangi mevsimde olursa olsun onun için hep sonbahardı. Hep yağmur yağardı üzerine. Gözleri hep ıslaktı ve ağlayamayacak kadar da duygusuzdu. Güneş ona hiçbir zaman yüzünü göstermedi ve hiçbir zaman göremedi bulutların arasından dolunayı. Sonra bir gün dayanamadı ve bir cümlenin son kelimesinde astı kendini. Biliyorum çünkü yanındaydın onun. O kadar ısrar etmeme rağmen yaptı bunu hemde. "Son baharların sona ermesi lazım" demişti dün gibi hatırlıyorum "ölmeliyim ki yeniden doğayım." O ipin ucund sallanırken cümleler kırılmaya başladı bir sonbahar yıkıldı onunla birlikte. Dün gibi hatırlıyorum gri bulutların gözlerinden yansımasını.

Dündü evet! O yeniden doğamadı. Bir "yalnızlığın" dokuzuncu harfinden astı kendini. Neden bunları yaptığını anlayamamıştım. "Sonbaharları severim ben, hep yağmur yağsa ne olabilir" diye sormuştum ona. Gülümsemesini çok iyi hatırlıyorum. Hafif çarpıktı ve sol köpek dişi parlıyordu. Elini omuzuma koyup sıkıca sıkmıştı. "umarım hiçbir zaman uyanmazsın" dediğinde kelimeleri fazlasıyla anlamsızdı benim için. Uyuyormuşum gerçekten, onun görmeyi bıraktığı düşü görüyormuşum. Beni uyarmıştı en aslında, "intiharlar tek kişiliktir evlat" demişti "bir kez bu yola girdin mi geri dönüş yoktur. Şimdi dön geri ve hayatını yaşa, mevsimleri yaşa". Onu dinlemedim ve o kendini aptal bir "yalnızlığın" dokuzuncu harfinden asarken hiçbir şey yapamadım.

O dayanamamıştı, benimde gücüm yok daha fazla. Sana "beni takip etme" diyorum "hayatını yaşa, düşlerini yaşa". Dinlemiyor, peşimden geliyorsun. Ben bir "ayrılığın" yedinci harfine tırmanıyorum sırtımda uzunca bir ip. Bir ucunu "ğ"nin kuyruğuna bağlıyorum diğer ucunu da boynuma. Sen gözlerimin içine bakıyorsun mevsimlerden sonbahar. Üzerime yağmurlar yağıyor. Atlamak için hazırlanıyorum aynı onun yaptığı gibi. Sana bakmayı bırakıp altımdaki boşluğa bakıyorum. Aslında intihar etmek değildi amacım, amacımız. Sadece bir "aşkın" ikinci harfine düşmeyi umuyoruz atlarken. Boşluğun diğer tarafında belki vardır diye. Sana söylüyorum bu yolun dönüşü yok, vaktin varken dön geri. Bizim yaptığımızı yapma. Git hayatını, düşlerini yaşa.

Boşlukta düşerken yağmur duruyor bunu hissediyorum, güneş açıyor ardımdan. Boynumdaki ip geriliyor ve ayak parmaklarım sert bir zemine çarpıyor...
Evrenin iki ucunda sonsuzluğa doğru sürüklenen iki küçük göktaşıydık biz. Ne bir yönümüz vardı, ne bir rotamız. Sadece bir umutla aşardık güneş sistemlerini. Acelemiz yoktu, evrenin sonuna kadar vaktimiz vardı hani. Sonra sen yanlış yola saptın, bir güneşin yörüngesine girdin. Bana da çarpacak gezegeni seçmek kaldı, ben de küçük mavi bir tane seçtim kendime. Oysa hep mezarımın sende olmasını düşlemiştim...
Umut...

Umut...

İnsan zor zamanlarla karşılaştığında direnç gösterir aynı değişime gösterdiği direnç gibi çünkü kimse acı çekmek istemez. Hem zor zamanlar hemde değişim yeni acılar doğurabilir. Bu sebeple kaçmak ister, umutlara sığınır. Umutların gerçekleşme payı ihtimaller dışında olsa bile yine de sarılır onlara. Umutlar uyuşturucudur çünkü. Beyaz bir güneş gözlüğü gibidir umut. Sonra birisi gelir ve "her şey güzel olacak" der ki hiçbir şey güzel olmaz. Umutlarına sığınamadığı zaman insanın iki seçeneği vardır ya yeni umutlar bulacak ki dipsiz çukurların derinliklerine inildikçe umutlar yaşayamaz.

Böyle zamanlarda geriye tek bir seçenek kalır kabuslarına sığınmak. Bir savunma hamlesidir aslında bu. Kaburga kemikleri parçalanırken onlardan nasıl kalkan yapacağını hesaplar. Sestellerinden yay yapar sonra, azı dişlerinden ok. Kopan kollarından kılıç yapmayı dener sonra. Saldırmaya başlar ev yapımı silahlarıyla, umutsuzca savurur kılıçlarını. Ancak savaşçı değildir, hayat sadece ona savunmayı öğretmiştir. Silahları da paramparça olur. Yüreğini söküp sol eline alır ki hala onun atmasına şaşırıyordur. Sonra ilerilere doğru gözünü kaçırır bi an. Sağ elindeki hançerini düşürür, yüreğini de orada bırakır. "Umut" der ve koşar...

imkansızı kovalamak



imkansızın peşinden koşmak nerelere sürüklüyor beni bilemiyorum. bir yol var zifiriye varacak kadar karanlık. ne kadar koşsam o kadar uzaklaşıyor ilerideki beyaz ışık. geçmişim, geleceğim yok benim. sadece başlangıcı ve bitimi olmayan bir koşu, engelli belki bilemiyorum. kırılmış banklar var yanlızlıkta, oturmak için değil ama sarılmak için varlar. kimse bilemiyor hayatın kaç a,dım olduğunu, bir adım doğum olsa bir adım da ölüm. karanlığın başlangıcı ve sonu gibi, kalanlar önemsiz.

geçmişim veya geleceğim yok benim, imkansızın peşindeyim sadece. ve hayır yalnızlık alın yazısı değil bir seçimdir sadece.
"özleme"nin kelime anlamını bana sen öğrettin. sayende anladım ki bütün sözlükler hep yalan söylemiş. bizde öyle zannetmişiz hayatı, oysa her şey o kadar da farklıymış ki!!!

Find Us On Facebook