Bize dair bir masal...

Ellerin ellerime değmiyor, tenin milyonlarca ışık yılı uzakta şimdi. Ne kadar çabalasam, ne kadar varlığını arzulasam da sen sadece uzaklaşıyorsun. Hikayelerin olmadığı bir coğrafyadan geçiyor iz düşümüm, gece yokluğunu örtmeye çalışıyor. Ben düş kırıklarıma uygun darağacını seçmeye çalışıyorum, karanlık bedenimden yayılıyor hayata. Avuçlarımı açtığım her yıldız terk ediyor gökyüzünü teker teker. Dolunay Revolverimi çalıyor ve kan yağıyor üzerime.

Hikayelerin yeşermediği bir diyardan geçiyorum, hava soğuk. Kül olmuş bir ormana umut tohumlarımı ekiyorum sana dair. Sessizliklerden şarkılar besteliyorum gün olur gelirsin diye. Hangi yönde gittiğimi bilemeyip, hangi uçurumu seçeceğime karar veremiyorum. Daha ne kadar ölmem gerekiyor emin olamıyorum. Kural kitaplarında adının geçtiği ayetlerle belirliyorum yönümü. İsteseydin eğer havarin olurdum ben senin. İsteseydin eğer kurban verirdim kendimi sana. Oysa sen sadece uzaklaşıyorsun.

Her gidişinde bir yangın emanet ediyorsun bana ve ben ona kendimi atıyorum hiç sönmesin diye. Gümüş renkli bir kaldırımdasın, saçların kaynağı belirsiz bir rüzgarda salınıyor. Sen konuşmuyorsun, eğer konuşsan evrenler yaratılırdı. Tek bir kelimenle hayat yok olurdu ve yeniden yaratılırdı. Sensizliği ceketimin iç cebine iliştiriyorsun, ona sarılmak düşüyor. Durmaksızın sevişiyoruz onunla, dudakları soğuk donuyorum. Azrail yanı başımda sensizliğin işini bitirmesini bekliyor sonrasını bilmiyorum. Sonrasına inanmıyorum, sen gidiyorsun.

Umutların olmadığı bir hiçlikteyim. Sensizlik boğazımı sıkıyor, nefes alamıyorum. Yüzünü her gördüğüme sana tapınmak istiyorum, ayaklarına kapanmak ve orada ölmek. Beni öldürmüyorsun ve yaşamama izin vermiyorsun. Sana dair romanlar kurguluyor, teninin tenime bir kez olsun değdiği hikayeler tasarlıyorum. Yasaklanmış bir dinsin sen, her din gibi inançtan doğuyorsun. Bana geleceğine inanıyorum tanrıya inandığım kadar. Sen benim sınavımsın, tetiği çekmemin önündeki tek engelsin. Yaşama nedenimsin, Tanrıya bu yüzden inanıyorum ve o beni sensizlikle sınıyor.

Kalbimi söken sen misin yoksa sensizlik mi bilemiyorum. Seni sevmememi istiyorsun gülüyorum sadece. Daha hızlı kaçıyorsun benden, daha hızlı karışıyorsun karanlığa. Dolunaydan altıpatlarımı geri alıyorum. Namlu soğuk ama yokluğun kadar değil. Ona sarılıyorum, Azrailim yanı başımda bekliyor. Beni bu hayattan kurtarabileceği konusunda ısrarlı, ona güvenmek istiyorum. Sensizliği benden alması için yalvarıyorum bunu yapamayacağını söylüyor. Parmağım tetiğe değdiğinde seni sevmediğimi haykırıyorsun. Seni sevseydim eğer bunları yapmayağımı anlatıyorsun ve gözlerinden yaşlar dökülüyor. Ben yıldızların nasıl yaratıldığını anlıyorum o anda. Seni sevmediğimi söylüyorsun evet seni sevmiyorum ben. Sensizliğe aşığım, onunla sevişiyorum durmaksızın.

Azrailim devam et diyor, sen gidiyorsun. Sensizlik yanı başımda bekliyor. Dolunay Revolverimi çalıyor sonra. Gökten 3 el silah sesi duyuluyor ve 3 kurşun düşüyor. Biri şakağıma, diğeri umutlarıma ve sonuncusu yüreğime. Sensizlik sarılıp ağlıyor bana ve Sen gidiyorsun...
...

...

bazen soruyorlar bana "yazılarında bir sevgili var. tanıyor muyuz onu?" diye. "bilmem" diyorum onlara diyecek başka sözüm yok çünkü. aslında önemli olan onların tanıması değil benim tanımam ki ben tanımıyorum. onlara hayır diyemem çünkü onlar tanıyor olabilir, ben bilmesemde onlar biliyor olabilir sonuçta. "bilmem" diyorum çünkü gerçekten bilmiyorum gözlerinin rengini. dudaklarının topoğrafik haritasını hiç görmedim. oyun oynadığımı zannediyorlar "bilmiyorum" dediğimde. aslında bir oyun oynuyorum, onların tahmin ettiği gibi değil sadece. onu bir kez görmüşüm gibi yaşıyorum, sonra onu kaybetmişim de tekrar bulabilecekmişim gibi umutla bakıyorum hayata. aslında ne onu bir kez gördüğüm ne de onu kaybettiğim yalan. ikisi de hiç gerçek olmadı sadece umudu gerçek, yalanlar gerçek olmaz derler bilirim ama yaşamamı sağladığı sürece nereden geldiği çok da önemli değildir. insan kemiklerinden kendi kafesini yapabilmeyi bilmeli bence aynı soluk borusundan kendi idam sehpasını yapabilmeyi bilmesi gerektiği gibi...
...

...

yalnızlıktan dem vururuz ya hep, soğuk duvarlara "o" diye sarılırız. sonra rüzgarın kısık uğultusunda "onun nefesini" duymaya zorlarız kendimizi sadece yalnızlık omuzlarımıza ağır geldiği ve dayanamadığımız için kendimize. esasında kim gölgesiyle birlikteyken ben yalnızım diyebilir ki?

Yeni blog =))

Selamlar saygılar efendim. An itibari ile blogumu ikiye bölme kararı aldım ve ikinci bloğumu açtım. Zaten uzun zamandır kafamda vardı benim ama bir türlü cesaret edemiyordum. Plan şudur bu blogumu karalama defteri olarak tutmaya devam edip yeni blogumu film, müzik vs vs ile ilgili görüşlerimi yazacağım. Bu sayede hem izlediğim filmler hakkında bilgi verip hemde keşfettiğim yeni müzik gruplarını sizlere tanıtacağım. Uzun zamandır film ve müzik sektörünü çok boşladığımı hissettiğimden dolayı bu kararı aldım. Umarım beğenirsiniz =)) Hoşgeldiniz tekrardan =))


Kazamız mübarek olsun :D

www.dusmezarligi2.blogspot.com

senin şiirin

oyunlardan kaçan bir adamın şiir yazması kadar büyük bir ironi yoktur hayatta. şiir oyunun alasıdır çünkü. seni tanrılardan yüce göstermek için yazılır istisnasız her şiir. gözlerinde dünyaların saklı olduğunu anlatır mısralar ve bu dünyalarda ölmek için can atan benim gibi adamları. ki benim gibi adamlar senin şiirinde eğreti durur, yabancı kalırız sokaklarında düşlerinin. gözlerini anlatmak için kutsal bir kitabın olsa şiirle başlar ve şiirle biterdi. benim gibi adamlara ise sana dair mısra arası yalnızlıkları biriktirmek düşerdi.

her kelime sana dair bir şiirin ilk mısrası olmayı düşler. her lisan gözlerini betimleyebildiği ölçüde tam olurdu. yoksa her dil, her insan belki her tanrı eksiktir umutların karşısında. ve benim gibi her adam damarında gezinen hayallerin kadar yaşar, sonra bir gün umutları bittiği noktada giderdi bu hayattan.

kutsal bir kitabın olsa senin,  şiirle başlar ve şiirle biterdi. onu okuyan herkes intihar ederdi aynı an içerisinde. benim gibi adamlar eğreti dururdu şiirinde. bu yüzdendir geçtiğin yolların yalnızlığı, bu yüzdendir gözyaşlarının acılığı ve bu yüzdendir tanrıların kutsal kitaplarını yasaklaması.
Hiç sevmedim seni...

Hiç sevmedim seni...

Doğru sevemedim seni yeteri kadar, Fizan'da bile olsan bulmalıydı yüreğim yüreğini, 
Seni sevemedim. Aldattım her fırsatta. Düşlerinle değil yalnızlığınla paylaştığım yatağımı
Karanlığa ışık yaptım seni, kullandım. Geceye gözlerini çizerek gördüm hayatı,
Hiç Sevmedim seni, her gece sensizlikle sevişmedim, sen değil o işlemedi damarlarıma.

Adını sayıklamadım gecelerce, tenini arzulamadım düşlerimde
Doğru seni sevmeyi hiç öğrenmedim, kelimelerden elbise yapmadım sana,
Üşüdüğünde umutlarımı ateşe de vermedim, sevmeyi bilemedim seni.
Bilemedim gözlerinin rengini, ne sen kaçtın ne ben kovaladım doğru,
Çünkü hiç sevmedim ben seni, hiç bilmedim, hiç düşlemedim,

Sense hiç öldürmedin beni, hiç koymadın kara toprağa,
Hiç çalmadın umutlarımı, düşlerime hiç konuk olmadın
Doğru hiç sökmedin kalbimi, kanatmadın yıllarca,
Evet sen hiç sevmedin beni!

Seni hiç sevmediğim, senin beni hiç öldürmediğin bir hayat istemiştin sadece ellerinden ceset kokusunu çıkarmak için. Oysa söyleseydin ben öldürürdüm ki kendimi, şakağıma yaslardım eski bir 14lüyü ve tereddüt etmezdim. İstediğin gibi olsun "Hiç sevmedim seni doğru, hiç öldürmedin beni bu da doğru ama neden kalbim hala atmıyor bundan emin değilim işte..."
...

...

sözlerinle öldür beni,
saçının en ince teliyle kes boğazımı,
dudaklarına göm sonra,
kipriklerinle ört üstümü,
bitsin bu sevda

kalbimi parçaladığın tırnağın olsun mezar taşım,
düşlerini ek toprağıma,
geldiğin gibi git yanımdan,
unut hiç sevmemiş gibi,

öldür beni sözcüklerinle,
saçının en ince teliyle kes boğazımı,
kırmızı dudaklarına göm sonra,
bitsin bu sevda,
unut hiç sevmemiş gibi,
git sonra,
parmaklarından kanımı temizle,
sonra git,
gözlerinden yaşlarımı temizle,
öyle git,
bitsin bu sevda...
...

...

Sahip olduğum herşeyi benden aldın doğru. Umutlarımı, düşlerimi, hayallerimi alıp umursamadan yaktın gözlerimin önünde bu da doğru. Gümüş bir altı patlar ve tek bir kurşun bıraktın bu da doğru. Sonra bacak bacak üstüne atıp gümüş namluyu şakağıma dayamamı seyrettin ve bir orgazm sigarası yaktın tam bu anda.Saatlerce, günlerce, haftalarca bekledin kanımla duvarları boyamamı. Yapmadım!

Bende unuttuğun bir şey kalmıştı onu da alamazdın asla. Sonuçta gökyüzünü benden çalacak kadar güçlü değildin.
Psikoloji oyuncak değildir!!!

Psikoloji oyuncak değildir!!!

İnsan kendi psikolojisi ile oynamaya başladığı noktada hayatın kötüleştiğini görebiliriz aslında. İstemli olarak depresyona girmeler sonra düşeceği çukuru seçmeler falan güzel şeyler değil. Tamam kendin üzerinde bu ölçüde kontrol sağlamak güzel oluyor seni kendine karşı daha güçlü kılıyor ama bir noktadan sonra da kontrol edemiyorsun. Aynı şu anda bende olduğu gibi. Son iki haftadır gerek dinlediğim şarkılarla olsun gerekse düşündüklerim, irdelediklerimle olsun depresyona sokmuş bulunmaktayım kendimi. Bunların hepsini bir hikayenin seviyesine inebilmek için yapmamda ayrı bir manyaklık. Artık hikaye bitti fakat ben kendimi toparlayabilecek gibi görünmüyorum. Galiba atlayacağım çukuru seçerek bir hata yaptım ve fazla derinine atladım. Elbet bir gün zemine çarpacağım ama o gün gelene kadar daha fazla, daha hızlı bir şekilde düşeceğim. Şimdi bunları neden anlattım hemen söyleyeyim amacım çok kötü durumdayım falan diye yakınmak değil elbette. Sadece insan kendi psikolojisi ile oynamamasının gerektiğini anlatmak istedim. Ne gerek var şimdi git hayatını yaşa. Psikoloji oyuncak değilki istediğin zaman bozup istediğinde düzeltesin. Bir gün düzeltemeyebilirsin işte o zaman görürsün hayat ne kadar berbatmış diye.

Unutmayalım dostlar psikoloji oyuncak değildir. Oynamak istiyorsanız illa, gidin başkaları üzerinde oynayın, kendi üzerinizde değil. Saygılar, sevgiler...

Dünya Kadınlar Günü

Öncelikli olarak Dünya Kadınlar Gününde tüm kadınların Dünya Kadınlar Gününü kutlarım. Çok önemli bir gün çok derin anlamları içinde barındıran bir gün bu. Toplumdaki eşitsizliklere karşı duran ve bu duruşu da birliktelik ile düzeltmeye çalışan bir gün. Evet, dünyada bir kadın erkek eşitliği yok yapılmaya çalışıyor ama yok. Kadınların bin yıllarca onlardan uzak tutulan haklarını büyük bir hızla kazanmaya çalıştığı bir süreçten de geçiyoruz evet. Bu süreçte modern insanın kabul edemeyeceği olaylar oluyor başta kadına karşı sonra ise tüm insanlığa karşı. Baktığımız zaman modern kadının toplumdaki yeri neresidir, neresi olmalıdır gibi sorular dolanıyor etrafta. Modern kadın kimdir? Modern kadın ortaçağın erkek egemen toplumundan kurtulmaya çalışan kadındır. Ki bu zor bir süreçtir ve buna destek olunması gerekir. Eğer aynı işi yapan bir kadın ve bir erkeğin aldığı ücretler eşit olamıyorsa veya o kadın iş yerinde farklı muammele görüyorsa bunların çözülmesi gerekir ki bu çözüm bilinç ile olur, bilmek ile olur. Haklarla ve hakların korunması ile gelir bu eşitlik. Direnmekle gelir belki çabalamakla gelir, savaşmakla gelir belki.

Kadının daha doğrusu modern kadının hakları için savaştığı bir çağdayız ve haklarını hızla almakta olduğu. Ancak hala sorunların olduğunu görüyoruz. Demokrasinin savunucusu olan Avrupa'da bile ücret eşitsizliklerini varlığını sürdürüyor ancak bu haklı bir olay değil. Erkek ve kadın eşit olmalı, beyaz ve siyah, Amerikalı ile Afrikalı, Hindistanlı ile Avrupalı. İnsanlara insan olduğu için değer verebildiğimiz noktada bu eşitliğin gerçekliğinden konuşabiliriz. Bir geçiş dönemindeyiz dünya olarak bir değişim sürecinden geçiyoruz. Kadın daha fazla bilip, daha fazla öğrenip haklarının peşinde savaşıyor buna karşı duran ortaçağdan kalma alışkanlıklar direniyor. Dirençler kırılacaktır elbet ancak yukarıda bahsetmiş olduğum eşitliklerin gerçekleşmesi için daha fazla direncin kırılması gerekiyor. Bunlarda İnsan Hakları ile olabilir ancak. İnsanın insan olduğu için kazandığı haklardan bahsediyorum. Kendi içinde ayrımlara gitmeden sadece insan olduğu için kazandığı haklar. Yaşamak hakkı gibi mesela, düşünmek hakkı gibi, çalışmak hakkı gibi, mutlu olmak hakkı gibi. Bu listeyi oldukça uzatabiliriz belki sonsuza kadar gidebilir. Ancak bende yaşama hakkından sonraki en önemli hak eşitlik hakkı. Aynı sosyal imkanlara sahip olma hakkı. Renklere veya kromozomların dizilişine bağlı olmadan, ırk veya gelir farklılıklarını hiçe sayan bir eşitlik.

Belki benim düşüm gerçekleşmeyecek bu dünyada. Tüm insanların eşit olduğu bir dünyayı asla göremeyeceğiz. Ancak benim gibi düşünen insanların sayısının çok fazla olduğunu biliyorum. Unutmayın düşler geleceği şekillendirir eğer biz aynı dünyayı düşlemeye devam edersek bir gün düşlerimiz gerçekleşecektir. Herkesin eşit olduğu bir dünyanın düşüyle herkesi selamlıyorum ve tüm Kadınlarımızın Dünya Kadınlar Gününü kutluyorum.

Saygıyla kalın...
Yüreğimin sayfaları...

Yüreğimin sayfaları...

Dün gece erkenden yattım. Her zaman yaptığım gibi dolanmadım odamda, sarılmadım soğuk duvarlara. Sadece yattım! Issız yatağıma uzandım ve uyudum. Her zaman yaptığım gibi düşünmedim, kurgulamadım, hayal kurmadım. Sadece yattım! Yatmamla uyumam bir oldu. Gölgelerle sohbet etmedim, hayali bir sevgiliyi kovalamadım, geçmişimden fotoğraf kareleri çıkarıp hiçbirine bakmadım. Uyudum sadece! Yüreğimden bir sayfa çıkarıp üzerine birkaç satır yazdım sonra beğenmedim ve yırtıp attım. Ardından bir tane daha ve başka bir tane daha. Yırtıp atarsam yüreğimin sayfaları biter sandım, eksilmiyorlarmış bile. Bir daha cümleler yazılmasın istedim bir daha kirlenmesin istedim sayfalar. Hepsini kopardım, yırttım ve mavi bir ateşte yaktım. Sadece uyudum!

Sabah kalktığımda hiçbir şeyim yoktu, hiçbir şey yoktu göz kapaklarımın çapağını silerken. Rüya görmedim, kabuslarım da yoktu, hayallerimde. Sadece uyandım ve elimi yüzümü yıkadım. Birkaç şarkı dinledim, ağlamadım ama. Gülmedim de, gülebilseydim zaten gururla söylerdim. Saatler geçti. Tekrar uyumadığım halde elimi yüzümü yıkadım. Hamlelere baktım, oyunlarla göz göze geldim. Piyonları sevdim bolca, onlara destek oldum, güç verdim. Şah-mat dedim sonra, kim şah kim mat. Kim kazandı, kim kaybetti. Kim öldü, kim yaşıyor artık. Bu oyunun galibi kim, kaybedeni kim. Bu oyun kimin, neden oynanıyor. Ne zaman başladı, ne zaman bitecek gibi sorular sordum.

Hava karardı gece oldu. Ben erkenden yattım. Her zaman yaptığım gibi yalnızlığıma sarılmadım, sevişmedim onunla, öpmedim ölümü dudaklarından. Bunların hiçbirini yapmadım. Bunun yerine yüreğimden bir sayfa çıkardım üzerine birşeyler karaladım ve attım. Yırttım, parçaladım ve yaktım mavi bir ateşte. Yüreğimin sayfalarını yırtıp atsam biter sandım, bitmediler. Sadece uyudum.

"Seni hiçbir zaman sevme...
     seni hiçbir zaan sevme...
       seni hiçbir zaman sevme...
          seni hiçbir zaman sevme...
            seni hiçbir zaman sevme...
              seni hiçbir zaman sevme...
                seni hiçbir zaman sevme...
                  seni hiçbir zaman sevme...
                    seni hiçbir zaman sevme...
                      ..."

Yüreğimin sayfalarını kopardım teker teker, parçaladım, mavi bir ateşe attım sonra. Yırtıp atarsam sayfalar biter sandım. Biterlerse seni daha fazla sevemem sandım. Yanılmışım! Daha fazla ölemem sandım. Yanılmışım!

Kiralık yelkenli

Bir gün bir yelkenli almıştın hatırlar mısın? Aslında almamış kiralamıştın o yelkenliyi. Hep yaptığın gibi kiralamıştın onu da. Bilmiyorum neden böyle yapıyordun, vergi kaçırmak gibi bir derdin yoktu, hiçbir zaman olmamıştı. Belki sadece sahiplenmenin getirdiği sigorta yükü sorundu senin için. Altından kalkamayacağın için değil sadece o riski almaya cesaretin olmadığından dı bütün hareketlerin. Hiçbir zaman sana ait bir şeyin olmamıştı hep kiralardın insanları, eşyaları, evleri. Kullanır, keyfini çıkarır ve hata vermeye başladığında iade ederdin. Bütün kalplere böyle yaptın sen. Kullandın, keyfini çıkardın ve iade ettin.

O yelkenliye de aynısını yapmıştın. Bir süre boyunca keyifli geziler yapmış sonra sıkılmış ve bırakmıştın onu. Hala senin adına kiralıktı ve sen farklı bir şey yapmak istedin çünkü onunla gezmekten sıkılmıştın. Yelkenlerini açtın sonuna kadar dümeni serbest bıraktın ve gemiyi terk ettin. Onun esen rüzgarda sürüklenmesini, fırtınalarla boğuşmasını, kayalara çarpmasını büyük bir heyecanla izledin. O günden güne azalırken, eksilirken, kırılırken sen sadece izledin. Sen uzaklardan bir sigara yakıp izledin hep onun sürüklenişi, esen rüzgarın peşine takılıp gidişini. Ne zaman batacağını merak ettin hep. Ne zaman sulara gömüleceğini, ne zaman sivri bir kayada intihar edeceğini hep merak ettin. Ancak o yelkenli bunların hiçbirini yapmadı. Sadece esen rüzgarda sürüklendi, fırtınalarda eksildi.

İstediğin bu değildi, beklediğin bu değildi ve sen yine sıkıldın oynamaktan onunla. Sonra gittin geçen günler için birikmiş kirasını ödedin ve gittin.Kiraladıklarına değil ama kiraladığın yere saygın büyüktü bu yüzden öderdin ne kadar tutmuşsa. Ancak senin borcun o adamlara değildi. En büyük borcun kiraladıklarınaydı. O yelkenlinin fırtınalarda kırılan tahtaları, yağmurda aşınan boyası, kuvvetli her rüzgarda yelkenlerinin yırtılmasından dolayı borçluydun o yelkenliye. Borçluydun ve sen bu borçlarını asla ödemezdin. O yelkenliye sivri kayaları, derin suları düşlediği her an için borçluydun sen ve sen asla bu borçlarını ödemezdin. Sen asla kiraladıklarını umursamazdın.

Bir gün bir yelkenli almıştın hatırlar mısın? Daha doğrusu kiralamıştın o yelkenliyi. Her zaman yaptığın gibi kiralamış ve bir kenara fırlatmıştın işin bitince. Hep yapardın bunu insanlara, eşyalara evlere ve kalplere. Hep yapardın bunu seni seven tüm erkeklere...

Günlerden dündü...

Günlerden dündü. Salıydı galiba, şubatın 30 u. Salı, seni gördüğüm gün yani dün. Hatırlıyorum ayak tabanların yere değmeden yürüyordun sessizce. Yanaklarında hafif bir tebessüm vardı bir şarkı mırıldanıyordun belki sadece kendinle konuşuyordun. Herkes konuşur kendinle, hayaller kurar, tartışır bazen ise komik şakalar yapar. Son damla yağmurun toprağa değmesinin üzerinden 11 saat 23 dakika 37 saniye ve 47 salise geçmişti. Saçların hala ıslaktı ama belli ki yağmur damlalarını saklıyordun kim bilir neden. Saçların kıvır kıvırdı, yanaklarındaki gamzelere gömülmek isterdim doğrusu. Fazlasında gözüm yoktu, kalbin için bedenim fazla kirliydi bu yüzden gamzelerine gömülmek yeterli geliyordu o anda.

Sonra sen gittin bir anda gözlerimin önünden kayboldun. Hangi otobüse bindiğini göremedim, peşinden ne kadar koşsam da yetişemedim sana. Öylece gidiverdin, hayatında birisi vardı belki yoktu. Belki birisinin özlemi içerisindeydin belki hayatına kimseyi istemeyecek kadar acı çekmiştin. Yaralarını iyileştirebilir miydim bilemiyorum ama sen ruhumdaki bütün kanamaları durdurabilir kendi yaralarını açabilirdin. Sorun olmazdı inan bana tenin tenime bir kez olsun değse beni istediğin gibi öldürebilirdin. Sadece bir kez olsun duyabilseydim güzel dudaklarından dökülen tek bir kelimeyi kafi gelirdi bana. Fazlasında gözüm yoktu.

Sonra başka bir gün daha doğrusu aradan tam 7907 saat ve 1543 saniye sonra tekrar görmüştüm seni. Gözlerinin etrafındaki çizgiler derinleşmiş, gamzelerine göz yaşların birikmişti. Tuzluydu senin göz yaşların, oraya gömülsem çürümezdim belki. Hüzünlüydün belki erkek arkadaşından ayrılmıştın belki sadece o gün ters tarafından kalkmıştın. Seni takip ettim günlerce aylarca. O kadar güzeldin ki seninle aynı kadraja girsem kirleneceğinden korktum hep.

Evet, eski erkek arkadaşını ben öldürdüm. Sana herkesin içinde vurmaya kalktığında onu durduran da bendim. Sen beni görmedin bile, tanımadın asla bilmedin ama bu en güzeliydi biliyor musun. Eski erkek arkadaşını önce kör bir iple astığımı sonra ise buna intihar süsü verdiğimi bilmiyorsun. Onu öldürürken eldiven giydim sadece hayatında parmak izlerim kalmasın diye. Yüzünde bir gülümseme daha açması için her şeyi yapardım. Yüreğine bir gül dikebilmeyi çok isterdim inan bana. Çok isterdim senin yanında durmayı tenine dokunmayı belki. Ancak hepsi için fazla günahkarım biliyorum. Sen cennete açılan bir kapıydın daha doğrusu sen cennettin.

Kıvırcık saçlarına fön çektirmeni sevmiyordum, bir gece gizlice odana girip fön makinanı bozan bendim. Evinin çaprazındaki eski apartmanın üçüncü katındaki kırık pencereli evde ben yaşıyordum. Belki dikkatini çekerde bir gün beni fark edersin diye o camı ben kırmıştım. Kendi ellerimle kırmıştım hatta eğer fark etseydin duvardaki kırmızı lekelerin kan olduğunu da anlayabilirdin. Bunların hiçbiri olmadı ama sen hayatına devam ettin bense bastığın kaldırımları düzelttim, bozulan bulaşık makinanı tamir ettim sen uyurken. Gönderdiğim çiçeklerden bahsetmiyorum bile. Hepsini aldıktan sonra yeni erkek arkadaşını nasıl tutkuyla öptüğünü izledim. Hepsi senin içindi, hepsi o güzel yüzünün bir kez daha gülebilmesi içindi.

Düğünündeki uzaklardan gelen akraba bendim, elindeki küçük keseye tüm mal varlığımı bırakan da bendim. Hatta erkek arkadaşın ile tanışmanı bile ben sağladım hepsi sadece seni mutlu kılabilmek içindi. Evlendin şimdi çocukların var. Oysa seni daha dün görmüştüm.

Bu mektubu sana senin kollarında can verdikten kısa bir süre sonra yazıyorum. Aldığım zehir damarlarımda dolaşırken acı çekmedim hiç. Karşımda hayalin varken böyle bir ihtimal olmamıştı hiç. Gözlerinin içine baktım uzunca, en son gözlerini görmek istemiştim. İstediğim gibi oldu sadece gamzelerine gömülemedim olsun önemi yok artık. Ben dün seni gördüğüm yerde öldüm anlıyor musun. Bu mektubu hiç yazmadım ben sadece kısa bir süre için düşledim ve orada ani bir kalp krizi ile öldüm. Gömleğimin cebinde bu mektubu bulabilirsin yine de dikkate alma, seni bu hayattan daha fazla sevdiğimi asla bilme. Ben seni ilk gördüğümde öldüm aradan geçen 147 bin küsür saatin hiçbir önemi yok.

Ben seni ilk gördüğüm gün öldüm. Şu anda cesedimin yanında elinde bu mektup ağlıyorsun. Seni çok sevdiğimi düşünürdüm ama yeteri kadar sevmiyormuşum. Ağlamana sebep oldum asla affetmeyeceğim kendimi. Asla.. Asla...
severdin güzel görünmeyi
ve hep benim kanımı sürerdin dudaklarına
makyaj malzemesi kullanmazdın hiç,
bileklerimdeki kesikler hep bu yüzdendi...

hatırlarım neşterinin tenimde gezinmesini
dudaklarının bordosunu sonra
ama neden atarlarımı kestiğini anlamadım
önemli değil zaten
dudaklarına bordo çok yakışırdı
kanıma da dudakların...

Find Us On Facebook