...

...

En büyük hatam karanlık bir geceden kurtulmak için senden bir güneş yaratıp bulutların arkasına saklamaktı. Nereden bilebilirdim ki sonsuz bir güneş tutulmasından geçeceğimi ve bulutların arkasındaki ışığını asla göremeyeceğimi.

gölgesinden kaçan palyaço


Beyaz sayfaya iyice yaklaştı yazar, parmakları sayfanın teninde dolaşırken hava kararmaya başlamıştı bile. Önce sağ elini sayfanın derinliklerine gömdü sonrasında ise bilincini. Bu öykü hangi kahramanın vasiyetiydi kalemine?

Zifiri bir mezarlıktaydı yazar, etrafında pek de umursanmadan tasarlanmış lahitler vardı. Bir öykü yazılmadan önce yazarın her şeyi bilmesi gerekirdi, kimler saklanacaktı bu satırlarda?

Mezarlar arasında dolaşmaya başladı, tarihler farklı olsa da hep aynı isim kazınmıştı taşlara! Aynı kan gurubunun imzasını taşıyan yalnızlık aynı damarlarda gezinmişti on yıllarca ve her lahitin yanında gümüş işlemeli bir kurşun yatıyordu.

Bu aşamada yazarın pipo içen İngiliz dedektifleri gibi araştırma yapması gerekirdi. İntihar veya değil, her bedenin kaç gece yaşadığını bulup, bulduğu her şeyin ortalamasını almalıydı. Bunları yapmadığı zamanlar hikâye olmazdı orada, bir yaşam etmezdi satırlardan arta kalanlar.

Mezarların arasında ilerlemeye devam etti yazar, başlarda tarihler arasına yeterli zaman saklanmıştı. yılda bir… 7 ayda bir… 3 ayda bir… Şeklinde azalıyordu iki ölüm arasında sıkışan hatıraların sayısı. Demek ki mevta unutmaya pek bir meyilliydi, özellikle ümitsizlik bedenlerinin derinliklerine işlediği zamanlarda.
Biraz daha ilerledi ve zaman yazıyı gösteriyordu..

Bilinçsizce kazıyordu toprağı. Karşısına çıkan kemikleri bir an olsun düşünmeden parçalıyordu kazmasının çeliği. Neden buradaydı, neden en acımasız katili olmuştu şehrin, bilemiyordu aslında. O arzuyla dolup taşınca gözbebekleri, yapacak pek de bir şey kalmıyordu geriye. Belinde taşıdığı gümüş altıpatları çıkarıp kurbanının şakağına yaslar ardından tok bir ses ve tiz bir çığlık yankılanırdı.

Sonrasında yaptığı her şeyden pişman olur ve kimsenin davet edilmediği bir cenaze merasimi düzenlerdi  kurbanın kanı dahi soğumadan. Tek başına orda öylece dikilir ve kurbanının yanlışlarını sıralardı. Ona göre iyi bir şey yoktu hayatta, gelecek ümidi olmayan herkes öldürülmeye mahkûmdu. Bu yazıyı da sağ elinin içine kazımış, görev biçmişti yüksek dozaj kadın zehrinden insanları kurtarmayı. Gümüş kaldırımlarla döşenmemiş olsa bile bazen ölüm en iyi yoldu!

Methiyelerini ipe dizdikten sonra mezarın başucunda bir süre oturur, küflü mandolinini çıkarıp birkaç şarkıyı ipe dizerdi. Her yaşam uğruna bir ağıt yakılmasını hak ederdi. Sessizce güneşin doğumunu bekledi her zaman yaptığı gibi, hiç acelesi yokmuşçasına tepelerin ardından yükseldi güneş. Ayrılıklarla özdeş bir sonbahar rüzgârı dünden kalan hatıraları süpürmeyi görev biçmişti kendine.

Şimdi mezar taşına birkaç satır kazımalıydı. Önce tarihini attı ruhunun son ölümünün. İşin bu kısmından nefret ederdi hep, yabancı gözlerle kazıdığı bir avuç kelimeye bakar ve arkasını dönüp giderdi. Her zaman zor olmuştu unutmak, unutulmak! İz bırakmadan ilerlerdi, ayakları gerçekliğe pek değmezdi. Ne zaman ayak tabanları jiletlerle kesişse geçmişe bir çentik daha atılırdı.

Günlerden ayrılıktı! Son bulmayan aşk masallarının bitimindeydi, “yalan!” dedi katil altıpatlarını kemerine yerleştirirken “Bütün bunların hepsi yalan!”. Haklıydı aslında geçen onca zamanın ardından elinde ne kalmıştı. Avuç içi haritasını inceledi son bir kez. Gözlerini kıstı ve avuçlarındaki yaralara baktı, hatırlayamadan devam etti yolculuğuna. Hangi mezara gömmüştü acılara dair anıları yoksa kırılan her lades kemiğiyle katlanarak mı artardı ızdırap?

Bu satırlardan bir öykü çıkarmalıydı yazar ama araştıracak pek bir şey kalmamıştı. Sayfanın köşelerinde gezindi, bu tehlikeli bir uğraştı ama tehlikeyi göze alırdı her zaman. Sayfanın köşelerinden aşağıya düşmek,  o öyküye geri dönememek anlamına gelirdi ve yazar bundan nefret ederdi. Sonrasında boş sayfaların kenarlarına çarparak yuvarlanır ve kendini masasının kenarında gözyaşları içinde kıvranırken bulurdu.

Tehlikeyi bir süre daha göz ardı etmeye çalıştı, korumacı bilinci ona defalarca gönderdiği uyarıları umursamadı. Katilin hareketlerini inceledi bir süre, duruşuna, dik sırtına ve gölgesinin koyuluğuna ayrı bir önem gösterdi. Onu takip etti!

Mezarlıktan çıkmıştı katil zamanının ne kadarını buralarda geçiriyordu, hatırlayamıyordu! Eski kulübesine doğru yöneldi adımlarında en büyük meziyeti olan özgüveni vardı. Ahşap kapı menteşelerin çığlıkları arasında açıldı yavaşça. Doğan güneşin ilk ışınları kapıdan içeriye yöneldi. Girişin sağındaki eski kilimi biraz daha parçalayarak devam etti yürüyüşüne ve yaşlı bir sandalyeye bıraktı bedenini.

İşte yazarın beklediği fırsattı bu, evin her köşesini araştırmalı ve bulduğu her şeyi pür dikkat incelemeliydi. Önce koltukların arasında dolaştı, çay bardağına kaç tutam siyanür katıldığını hesapladı. Ardından içi boş çerçevelerin üzerinde birikmiş naftalinin yaşını buldu. Katile doğru ilerledi, nasıl olsa yazarı göremezdi. Üzerine sinen kurbanlarının kokusundan acılarının haritasını çizip katilin sol avuç içiyle kıyasladı. Eksiği yoktu ama fazlası vardı her zaman.

Katil ateşe bir gül daha attı. Yüzünde hafif bir tebessümle alevlerle gülün sevişmesini izledi, elinin ufak bir hareketiyle küller odaya saçıldı. Ölümsüzlüğün peşinde koşan bir adamın öyküsü olabilirdi bu veya parça parça sonsuza karışan bir kahramanın hikâyesi. “Katillerden kahraman olmaz!” yüksek sesle düşünüyordu katil, ölümsüzlüğü hiçbir anısına yakıştıramadığı için vuruyordu alnının tam orta yerinden.

Ve katil yüzündeki ikinci deri parçasını çıkardı, gözlerinden aşağıya doğru akan kanı silmeyi düşünmedi bile. Bütün asalet ve umursamaz tavır yavaşça çöktü, maske havada süzüldü bir süreliğine.

İşte yazar hikâyesinin başlığını bulmuştu “gölgesinden kaçan palyaço” şimdi odasına dönüp öyküsünü imla hatalarına dokunmadan izlemeliydi. Katile son bir kez daha baktı, onun ne geçmişini biliyor, ne de geleceğinde bir şeyleri değiştirebiliyordu. Bilinen gelecek zaten değiştirilemezdi.
Küçük adımlarla geldiği yoldan geri döndü.

Dışarıya çıktığında zifiri bir gece hâkimdi öyküsüne, yıldızlar sonun beklentisiyle parıldıyor ve yazara eve dönüş yolunu gösteriyordu. Keşiflerinden oldukça memnun bir biçimde ilerledi, öykünün kapsama alanının dışına çıkmasına az kalmıştı.

“Bunun için üzgünüm ama hiçbir şey hatırlayamayacaksın!”

“Ve silahı şakağıma yasladım. Tetiği çektiğimde bütün yıldızlar teker teker dökülmeye başladı. Bütün bir öykünün üzerine kan yağdı o gece. Benim kanım, yazarın kanı, katilin kanı!. Kan yağdı o gece şehrin üstüne yıldızlardan, teker teker.”

Oğuz Marangoz...


not: Uzun zaman önce yazdığım ve telif haklarına sahip olduğum bir hikayemi sizinle paylaşmak istedim. Umarım beğenirsiniz

Hatıralar

Hatıralar gariptir. Hani daha önce güçlü duygularla yaşadığımız anlar vardır ya aradan yıllar geçtikten sonra onların aldığı hal daha da gariptir. Bazı hatıralar vardır mesela sürekli acısını çekeriz, üstünü örtmeye çalışsak bile sürekli kanar. Birde bazıları vardır hafif bir meltem gibi gelir usulca. Sık gelmez onlar belirli aralıklarla gelir bazen hiç gelmez. Geldikleri zaman ise o güçsüz meltem öyle bir çarpar ki adamı bir anda bütün hayatımız darmadağın olur. Zamanında birkaç saniyelik bir yaşanmışlık insanı günlerce bazen haftalarca süründürür. Güzel bir gün, komik bir şaka veya eski sevgilinin yüzünde sadece bir kez açan bir çiçek. O çiçek eski sevgilinin acıttığından daha fazla acıtır sonrasında. Zamanında komik olan o şaka şimdi de ağlatabilir adamı.

İnsan hatıralarında yaşayamaz bunu herkes bilir. Yapmak ister ama yapamaz. Yapabilse hayatta ilerleme olmaz bu yüzden unutur insan. Belirli günlerin belirli anlarında hatırlar ve o hatırladığı toplamda bir saniye süren hatırayı yaşatmaya çalışır. Yapamaz elbette bütün fizik kurallarına aykırıdır bu. Hayatın bütün kuralları eskiyi bir kenara bırakıp ilerlememizi ister ama bizim aklımız fikrimiz o sevgilin yüzünde açan o çiçektedir.

Bazen durup bakarız geçmişe, sebepsizce ağlarız ya hani işte bunun tek sebebi hatıralardır. Hele o hatıranın tekrarı olmayacaksa başka acıtır insanın canını. Vefat eden dedenizin sigara kokusunu hatırlarsınız veya eski bir arkadaşınız gülümsemesini. Birde eski sevgilinizin dudaklarını hatırlıyorsanız zaten bazı şeyler için oldukça geç kalmışsınızdır. Bütün bunlara geri dönemeyecekseniz hele hayatın zorluğu asıl şimdi başlıyordur. Ki bunların hepsi bir anda esen o meltem tadında anı sayesinde olur. Sürekli hatıralar gibi acısı çok kuvvetli olmaz ama o kadar uzun sürer ki bütün yaralardan daha uzun ömürlü olur. En kötü yara mutlu zamanlarımızı düşünürken kendimizde açtıklarımızdır. Hepsinin çaresi vardır ama kendi açtığımız yaraların çaresi de yoktur. İnsan bazen fazla gaddar olabiliyor kendine karşı. Hep söylerim insan kendi idam sehpasını tasarlamalıdır diye ama sizce de sürekli olarak kapanmayan yaralar açası da fazla canice değil mi? Belki de en iyisi budur bilemiyorum. Ancak şimdilerde yapacak işim yokmuş gibime geliyor. Sevgilimin yüzündeki çiçeği, dedemin sakalını hatırlamak istiyorum ben. Birde boş vakitlerimde idam sehpamın süslemelerini bitirmek. Özlemek galiba şu anda hissettiğim duydu. Özlemek ve asla kavuşamayacağını bilmek. İdam sehpaları güzeldir bide keninde yaralar açmak var ki bambaşkadır...
...

...

Aslında o kadar fazla anlatmak istiyorum ki aklıma geldiği gibi yazmak ve sadece o anda yaşamak. Hayatı bir kenara atıp yaşanmışlıklara sünger çekmek ve kendi gerçekliğimi yaratmak için büyük bir arzu var bende. Ancak yapamıyorum şu anda. Yeteri kadar güçlü hissetmiyorum kendimi veya fazla karışığım bugün. Hani bazı zamanlarda nerede, ne zaman olduğunuzu şaşırırsınız da bir anda kendinizi tamamen farklı bir algı düzeyinde bulursunuz. İşte bende o farklı seviyelerden birisinden geçiyorum. Zaman ve mekan kavramları birbirine karıştı ve  bu noktada bedenimin algıladıklarına gerçek demeye çabalıyorum. O kadar büyük bir hiçlik var ki hayatıma hani O bile dolduramaz sanki içimdeki boşluğu. Evet, O! Sonuçta intihar hayalleri kuran her parçamda payı var kendisinin. Bunların önemi yok ama şu anda sadece uyumak istiyorum ve uyandığımda farklı bir dünya da olmak. Başka evrenlerin özlemini çektiğimde başıma neler geliyor biliyorum ama yapacak bir şeyim yok. Bu yazının bir intihar provası olmaması için çaba sarf ediyorum bu esnada ancak kelimelerin kontrolünü kaybediyorum. Devam edebilirim veya bitiririm birkaç cümle sonra. Eğer devam edersem bir başka intihar provaları hikayesi oluşur. Ben bu yazdığım bölümleri çıkartırım ve size yeni bir hikaye sunarım. Eğer bitirirsem, bu gece o intihar provasını düş bozumu arifesinde yaşarım. Sonuç; kaçmaya çalıştığım her şey bir anda üzerime biner. Yani ben kabuslarım ile birlikte farklı bir eğlence yaşarız belki sanrılarım da katılır. Felekten bir gece olur anlayacağınız. Bir intihar provası yazmak için fazla güçsüzüm şu anda ve bu yüzden bu yazıyı bitiriyorum. Zaten onun faili olmadığı bir intiharda yarım olur, başka zamana atalım en iyisi.

Bize dair bir masal..

not: Birmilyon Kalem blogunda düzenlenen GÜNSEL TUĞRUL 1. BLOG YAZISI YARIŞMASI sonucunda birinciliği kazanan hikayemi sizinle de paylaşmak istiyorum. Saygılar

Ellerin ellerime değmiyor, tenin milyonlarca ışık yılı uzakta şimdi. Ne kadar çabalasam, ne kadar varlığını arzulasam da sen sadece uzaklaşıyorsun. Hikayelerin olmadığı bir coğrafyadan geçiyor iz düşümüm, gece yokluğunu örtmeye çalışıyor. Ben düş kırıklarıma uygun darağacını seçmeye çalışıyorum, karanlık bedenimden yayılıyor hayata. Avuçlarımı açtığım her yıldız terk ediyor gökyüzünü teker teker. Dolunay Revolverimi çalıyor ve kan yağıyor üzerime.

Hikayelerin yeşermediği bir diyardan geçiyorum, hava soğuk. Kül olmuş bir ormana umut tohumlarımı ekiyorum sana dair. Sessizliklerden şarkılar besteliyorum gün olur gelirsin diye. Hangi yönde gittiğimi bilemeyip, hangi uçurumu seçeceğime karar veremiyorum. Daha ne kadar ölmem gerekiyor emin olamıyorum. Kural kitaplarında adının geçtiği ayetlerle belirliyorum yönümü. İsteseydin eğer havarin olurdum ben senin. İsteseydin eğer kurban verirdim kendimi sana. Oysa sen sadece uzaklaşıyorsun.

Her gidişinde bir yangın emanet ediyorsun bana ve ben ona kendimi atıyorum hiç sönmesin diye. Gümüş renkli bir kaldırımdasın, saçların kaynağı belirsiz bir rüzgarda salınıyor. Sen konuşmuyorsun, eğer konuşsan evrenler yaratılırdı. Tek bir kelimenle hayat yok olurdu ve yeniden yaratılırdı. Sensizliği ceketimin iç cebine iliştiriyorsun, ona sarılmak düşüyor. Durmaksızın sevişiyoruz onunla, dudakları soğuk donuyorum. Azrail yanı başımda sensizliğin işini bitirmesini bekliyor sonrasını bilmiyorum. Sonrasına inanmıyorum, sen gidiyorsun.

Umutların olmadığı bir hiçlikteyim. Sensizlik boğazımı sıkıyor, nefes alamıyorum. Yüzünü her gördüğüme sana tapınmak istiyorum, ayaklarına kapanmak ve orada ölmek. Beni öldürmüyorsun ve yaşamama izin vermiyorsun. Sana dair romanlar kurguluyor, teninin tenime bir kez olsun değdiği hikayeler tasarlıyorum. Yasaklanmış bir dinsin sen, her din gibi inançtan doğuyorsun. Bana geleceğine inanıyorum tanrıya inandığım kadar. Sen benim sınavımsın, tetiği çekmemin önündeki tek engelsin. Yaşama nedenimsin, Tanrıya bu yüzden inanıyorum ve o beni sensizlikle sınıyor.

Kalbimi söken sen misin yoksa sensizlik mi bilemiyorum. Seni sevmememi istiyorsun gülüyorum sadece. Daha hızlı kaçıyorsun benden, daha hızlı karışıyorsun karanlığa. Dolunaydan altıpatlarımı geri alıyorum. Namlu soğuk ama yokluğun kadar değil. Ona sarılıyorum, Azrailim yanı başımda bekliyor. Beni bu hayattan kurtarabileceği konusunda ısrarlı, ona güvenmek istiyorum. Sensizliği benden alması için yalvarıyorum bunu yapamayacağını söylüyor. Parmağım tetiğe değdiğinde seni sevmediğimi haykırıyorsun. Seni sevseydim eğer bunları yapmayacağımı anlatıyorsun ve gözlerinden yaşlar dökülüyor. Ben yıldızların nasıl yaratıldığını anlıyorum o anda. Seni sevmediğimi söylüyorsun evet seni sevmiyorum ben. Sensizliğe aşığım, onunla sevişiyorum durmaksızın.

Azrailim devam et diyor, sen gidiyorsun. Sensizlik yanı başımda bekliyor. Dolunay Revolverimi çalıyor sonra. Gökten 3 el silah sesi duyuluyor ve 3 kurşun düşüyor. Biri şakağıma, diğeri umutlarıma ve sonuncusu yüreğime. Sensizlik sarılıp ağlıyor bana ve Sen gidiyorsun...

İntihar Provaları 4

Bugün bir hata yaptım ve seni aldattım. Onu senden daha fazla arzuladım bugün. Onu senden daha fazla düşledim, daha yüksek sesle çağırdım yanıma. Sessizliğime dayanamadı ve yanıma geldi. Öptüm onu, çölde bulduğum bir damla suymuş gibi kendime kattım. Seviştik bilinen bütün kural kitaplarını hiçe sayarak. Senden daha fazla arzuladım onu, sana hiç dokunmadığım gibi dokundum. Umut oldu bana, senin yerini aldı bir süre. Aldattım seni, sana dair bütün düşlerimi ve hatta geleceğe dair tüm planlarımı. Bir şişe şarap açtım ben ve şişeden içtik. Mum yakmadım, romantik bir müzik de yoktu arkada. Onu senden daha fazla sevdim bir süre, daha fazla düşledim.

Hepsi senin suçundu aslında. Onu arzulamamı sağladın. Belki de bunu istedin ve olacakları merak ettin. Öpüştük, seviştik, düşledim onu.  Dudaklarında siyanür sürmesini ben istedim. Dudaklarını bu derece arzulamamın sebebi buydu. Ben yavaşça kendimden geçerken durmadık ve devam ettik. Bana dair ne varsa sundum ona. Sadece elini göğüs kafesime sokmasına izin vermedim. Sonuçta kalbim benim değil, senindi. Seni aldattım! Hala inanamıyorum kendime ama yaptım ve pişman değilim.

Beni yavaşça öldürdü, daha doğrusu bana dair ne varsa öldürdü. Bir sen kaldın geriye, sana bir şey yapamayacağını söyledi. Kalbimi emanet etmişim ya sana, emanete hıyanet olmaz dedi. Güldüm ve ağladım. Sonuçta aldattım seni. Şimdi karşıma geçmiş ve yazdığım bir kaç satırı okuyorsun. Sonra gözlerimin içine bakıp acıyorsun halime. Fakat yine de öldürmüyorsun beni. Sana yalvarıyorum ama sen hiçbir şey yapmıyorsun. Sadece gidiyorsun.

...
Bugün bir hata yaptım ve seni aldattım. Onu senden daha fazla arzuladım bugün. Onu senden daha fazla düşledim, daha yüksek sesle çağırdım yanıma. Bugün sadece ölümü istedim yanımda. Geldi ve ellerimden tuttu. Senden daha güzel değildi kesinlikle. Kıyaslama yapmam bile yanlıştı aslında ama yine de yaptım. Öptüm onu, beni öldürebileceğini söyledikten sonra. Seni benden alması için ısrar ettim yapamayacağını söyledi. Senden başka ne varsa öldürdü sonra. Bir sen kaldın geriye. Şimdi karşıma geçmiş yazdığım bir kaç satırı okuyorsun. Acıyorsun bana gözlerimin içine bakarak. Fakat yine de öldürmüyorsun beni. Sadece gidiyorsun.

...
Bugün bir hata yaptım ve seni aldattım. Onu senden daha fazla arzuladım bugün. Altıpatlarımı aldım ve şakağıma yasladım. Çarkı bir kez çevirdim ve tetiği çektim. Büyük bir gürültü duydum o anda ve öldüm. Sonra sen geldin, beni tekrardan yaşama döndürdün. Yalvarıyorum sana beni öldür diye ama yapmıyorsun. Sadece gidiyorsun benden uzaklara.

Sen zaten en iyi gitmeyi biliyorsun.
aşkın cesaretle ilgili olduğunu söylüyorsun bana komik. aşık olamayacak kadar korkak olduğumda ısrar ediyorsun. aslında aşk delilikti ve ben seni sevecek kadar deliydim. deliler cesur olmaz. onlar korkaklığı veya cesareti umursamaz çünkü. ben seni sevecek kadar deliydim ama sen beni sevmeyecek kadar akıllıydın. sonuçta ben deliydim ve sen delileri sevmezdin.

birbirine yabancı iki sevgili

Bugün seni sevdim ben. Tenin tenime her değdiğinde alevler içerisinde yandım bugün. Başlarda birbirine yabancı iki kişiydik ve sonra seninle ben birbirine yabancı iki sevgili olduk. Seni sevdim ben, gözlerindeki hüznü, saçlarındaki tarçın konusu sevdim. Bilmiyorum neden güvendin bana, neden kendini bu kadar açtın. Kolun koluma değdiğinde ısın bütün bedenimi kapladı, kalp atışlarını hissettim senin. Parmaklarına bakıp teninin yumuşaklığını hesapladım, gözlerine bakıp umutlarına aşık oldum. Birbirini tanımayan iki sevgili olmak zordur bütün lisanlarda bu yüzden konuşamadık biz. Hiçbir cümle o an hissettiklerimi açıklayamazdı ve sustuk birbirimizin gözlerine bakarken. "çok güzelsin" dedim sana gülümsedin. "daha fazla yakın olmak istiyorum" dedin ve biraz daha yaklaştın. "Hayır" demeyeceğimi çok iyi biliyordun, bunu rahatlığı vardı üzerinde. Yanın boşaldığı halde gitmedin benden, gitmeni de istemezdim asla.

Neden tanımadığın birisine bu kadar kendini açtın bilmiyorum. Benimle bütün düşlerini paylaştın, bütün umutsuzluklarını ve sonra mutluluklarını. Bense uzun uzun dinledin seni, uzun uzun sevdim. Öpüşseydik bunun nasıl olacağını tasarladım bir süre. Dudaklarının başlangıçtaki titrekliğini ve dudak izlerimizin birleşmesini hayal ettim. Soluk alış verişindeki değişimleri ve vanilyalı dudak kremini. Sende aynı şeyleri düşünüyordun biliyorum. Birbirini seven iyi yabancıydık. Evliliği düşlemedik, hiç acelemiz yoktu. Sadece sevdik birbirimizi geleceği veya geçmişi düşünmeyerek. Ne isimlerimizi bildik ne de nereden gelip nereye gittiğimizi. İkimizde umursamadık bunu başını omuzuma yasladığında beraber uyuduğumuzu kurguladım. Nefes alışını dinlerken uykusuz kaldığım geceler geldi aklıma. Beni sevebilmek için ardında bıraktıklarını gördüm sonra. Seni daha fazla sevdim, daha büyük bir aşkla bağlandım sana. Hayatında kalmamı istediğini biliyorum ve bundan koktuğunu. Aynısını bende sana karşı hissediyordum zaten. Seni başka kimsenin sevemeyeceği bir şekilde sevdim ben. Hakkında hiçbir şey bilmeden sadece retinandaki lekelere güvenerek hemde. Beni sevdin biliyorum hemde başka hiçbir kadının  sevemeyeceği bir şekilde.

Belki tanısaydım seni bu kadar sevemezdim, belki adını bilseydim sana karşı hiçbir şey hissetmeyecektim. Ben yine de sevdim seni. Bir geleceğimizin olmadığını bildiğim halde sevdim hemde. Seninle aynı durakta inmemek için erken davrandım. Konuşsaydık "selam" diyecektin bana ve bende aynı şekilde karşılık verecektim. Erken inmeseydim eğer daha fazla sevdiğin adam olarak kalamazdım. Biz sevdik birbirimizi, hemde deliler gibi sevdik. Varsın geleceğimiz olmasın kimin umurunda...

Uyanmak


Bilmekten bahsetmek istiyorum size. Bilmek bize ne kaybettirir ve ne kazandırır. Sürekli olarak düşündüğüm yazdığım, sorguladığım bir konudur bu. Bilmek bize ne kazandırır ve ne kaybettirir? Mesela doğayı bilmek bize hayatı anlamamızda katkı sağlar. Efendim eğer bulutlar koyu griye dönüşünce yağmur yağabileceğini bilirsek ona göre önlem alabiliriz veya hangi bitkinin zehirli olduğunu bilmek bize yaşama şansı verebilir. Bu örnekleri sonsuza kadar sıralayabilirim aslında bilmek bu noktada son derece yaşamsal ve önemli. Ancak diğer bir taraftan eğer güneşin bazı zamanlarda siyaha dönüşmesinin aslında güneş tutulması olduğunu ve onun nedenlerini bilirsek bizi eskisi gibi etkilemeyebilir. Eski insanlar uzunca bir süre bir sürü miti güneş tutulmasına bağlamışlar, belki umut etmişler, belki dua, belki de tapınmışlar ona. Ancak biz güneş tutulmasını bilirsek bunların hiçbirini yapamayız. Hayatımızdan bir mucize eksilmiş olur aslında.

Bütün bu anlattıklarıma rağmen ben doğayı bilmenin faydalı olduğuna her zaman inanırım. Peki ya insanları bilmek? Düşünün ki insanların hangi davranışı hangi sebepten yaptığını biliyorsunuz ve bu bilgi onların davranışlarını yönlendirme gücünü de veriyor size. Sonuçta birisine sürekli olarak istediklerini verirseniz o size bağlanır. Bunu okuduğunuzda çok harika bir şeymiş gibi gelebilir belki de öyledir gerçekten. Ancak bu bilgi sizin doğal davranma ihtimalinizi azaltır. Bir kızdan hoşlandıysanız ve onun nasıl düşündüğünü, neye ihtiyacı olduğunu bilirseniz işiniz oldukça kolaylaşır. İstediklerini ona verirsiniz, vermeye devam edersiniz ve bir süre sonra istedikleriniz gerçekleşebilir. Bu çok harika bir olaymış gibi görülebilir ancak değildir çünkü bu şekilde tüm olanları siz yönlendirirsiniz ve doğal bir ilişki yaşama şansını ortadan kaldırırsınız. Tüm olanları önceden planladığınız için de alacağınız keyif azalır, bir süre sonra tüm ilişkiler aynı olmaya başlar. Oyun planların olur başlangıca ve sona dair. Onları oynarsın sürekli ve yeni oyunlar için dua edersin.

Mesela  insanları bilirsek eğer onlara göre davranabiliriz. Davranışları ve sonuçlarını bilirsek eğer uygun oyunlar geliştirebilir. Oyunları bilirsek eğer hayattan daha az zevk alırız. Etrafınızda dönen oyunları bildiğinizi düşünün. İstemli veya istemsizce oynanan bütün oyunların bütün hamlelerini ezberlediğinizi de ekleyelim. Şimdi böyle bir hayatta ne yapabilirsiniz. Etrafınız oyunlarla, yalanlarla çevriliyken ne kadar doğal, ne kadar kendiniz olabilirsiniz. Hamleleri görürseniz eğer karşı hamleler geliştirirsiniz. Karşı hamleleri güzel kurgularsanız da kazanırsınız imkanlar elverdiği ölçüde. Kazanmak harika bir şey tabi, herkes kazanmak ister. Ancak bir süre sonra bilinçli hamle hataları, yanlış silah seçimleri ortaya çıkmaz mı kaybetmeyi tatmak için. İnsan neden kaybetmek ister hemen söyleyeyim size konu aşk olunca ve kazandığınız sürece onu oyun olarak görürseniz kaybetmek ve aşkı oyun olmaktan çıkarmak için can atarsınız.

Bu noktada "bilmek" kelimesi ile yollarımızı ayırmamız gerektiğine inanıyorum. Ben bütün bu bilinç seviyesine ulaşmayı uyanmak olarak adlandırıyorum. Bize sunulan toz pembe bir rüyadan uyanıp karanlık, umutsuz bir kabusa girmektir uyanmak. Bir gün uyandığınızda inandığınız her şeyin sahte olduğunu anladığınızı düşünün. Sevgiliniz sadece ailesi ile sorunları olduğu için sığınacak bir yer aramaktadır ve sizde güvenli bir limansınızdır ona ihtiyacı olan şeyleri verdiniz için. Arkadaşlarınızın sizinle olması için başka sebepleri vardır ki hepsini bilirsiniz. Bu sebepler ortadan kalkınca onlarda, sevgiliniz de sizi terk edecektir bunu da bilirsiniz. Peki burada yapılması gereken şey nedir sizi terk etmesinler diye onları size bağlayan etmenlerin kaybolmasını önlemek mi yoksa önce siz mi terk etmek istersiniz onları. Baktığınız her yerde bu İstemli veya istemsiz çıkar ilişkilerini görürseniz neye gerçek dersiniz? Neye inanır, neyin peşinden koşarsınız gece gündüz? Ne için yaşar, ne için ölürsünüz?


Uyku ile uyanıklılık arasında bir yerdeyim ben. Henüz tam uyanmadım, hala umudum var doğallığa , aşka dair. Bir yanım uyanmak ve bilmek istiyor, daha fazla bilmek ve daha fazla. Diğer yanım ise uyanınca neler göreceğimi tahmin ediyor ve ondan korkuyor. Umutsuz bir hayatı yaşanabilir görmüyor iki yanımda. Ancak ben tekrardan o toz pembe rüyayı görme çabalarıma rağmen uyanıyorum. Daha fazla biliyorum her geçen gün ve eski gerçeklerime olan inancım günden güne azalıyor. Bilmek evet güzeldir. Peki ya uyanmak? Peki ya yaşadıklarımız gerçekten bir rüyaysa?

Find Us On Facebook