gölgesinden kaçan palyaço


Beyaz sayfaya iyice yaklaştı yazar, parmakları sayfanın teninde dolaşırken hava kararmaya başlamıştı bile. Önce sağ elini sayfanın derinliklerine gömdü sonrasında ise bilincini. Bu öykü hangi kahramanın vasiyetiydi kalemine?

Zifiri bir mezarlıktaydı yazar, etrafında pek de umursanmadan tasarlanmış lahitler vardı. Bir öykü yazılmadan önce yazarın her şeyi bilmesi gerekirdi, kimler saklanacaktı bu satırlarda?

Mezarlar arasında dolaşmaya başladı, tarihler farklı olsa da hep aynı isim kazınmıştı taşlara! Aynı kan gurubunun imzasını taşıyan yalnızlık aynı damarlarda gezinmişti on yıllarca ve her lahitin yanında gümüş işlemeli bir kurşun yatıyordu.

Bu aşamada yazarın pipo içen İngiliz dedektifleri gibi araştırma yapması gerekirdi. İntihar veya değil, her bedenin kaç gece yaşadığını bulup, bulduğu her şeyin ortalamasını almalıydı. Bunları yapmadığı zamanlar hikâye olmazdı orada, bir yaşam etmezdi satırlardan arta kalanlar.

Mezarların arasında ilerlemeye devam etti yazar, başlarda tarihler arasına yeterli zaman saklanmıştı. yılda bir… 7 ayda bir… 3 ayda bir… Şeklinde azalıyordu iki ölüm arasında sıkışan hatıraların sayısı. Demek ki mevta unutmaya pek bir meyilliydi, özellikle ümitsizlik bedenlerinin derinliklerine işlediği zamanlarda.
Biraz daha ilerledi ve zaman yazıyı gösteriyordu..

Bilinçsizce kazıyordu toprağı. Karşısına çıkan kemikleri bir an olsun düşünmeden parçalıyordu kazmasının çeliği. Neden buradaydı, neden en acımasız katili olmuştu şehrin, bilemiyordu aslında. O arzuyla dolup taşınca gözbebekleri, yapacak pek de bir şey kalmıyordu geriye. Belinde taşıdığı gümüş altıpatları çıkarıp kurbanının şakağına yaslar ardından tok bir ses ve tiz bir çığlık yankılanırdı.

Sonrasında yaptığı her şeyden pişman olur ve kimsenin davet edilmediği bir cenaze merasimi düzenlerdi  kurbanın kanı dahi soğumadan. Tek başına orda öylece dikilir ve kurbanının yanlışlarını sıralardı. Ona göre iyi bir şey yoktu hayatta, gelecek ümidi olmayan herkes öldürülmeye mahkûmdu. Bu yazıyı da sağ elinin içine kazımış, görev biçmişti yüksek dozaj kadın zehrinden insanları kurtarmayı. Gümüş kaldırımlarla döşenmemiş olsa bile bazen ölüm en iyi yoldu!

Methiyelerini ipe dizdikten sonra mezarın başucunda bir süre oturur, küflü mandolinini çıkarıp birkaç şarkıyı ipe dizerdi. Her yaşam uğruna bir ağıt yakılmasını hak ederdi. Sessizce güneşin doğumunu bekledi her zaman yaptığı gibi, hiç acelesi yokmuşçasına tepelerin ardından yükseldi güneş. Ayrılıklarla özdeş bir sonbahar rüzgârı dünden kalan hatıraları süpürmeyi görev biçmişti kendine.

Şimdi mezar taşına birkaç satır kazımalıydı. Önce tarihini attı ruhunun son ölümünün. İşin bu kısmından nefret ederdi hep, yabancı gözlerle kazıdığı bir avuç kelimeye bakar ve arkasını dönüp giderdi. Her zaman zor olmuştu unutmak, unutulmak! İz bırakmadan ilerlerdi, ayakları gerçekliğe pek değmezdi. Ne zaman ayak tabanları jiletlerle kesişse geçmişe bir çentik daha atılırdı.

Günlerden ayrılıktı! Son bulmayan aşk masallarının bitimindeydi, “yalan!” dedi katil altıpatlarını kemerine yerleştirirken “Bütün bunların hepsi yalan!”. Haklıydı aslında geçen onca zamanın ardından elinde ne kalmıştı. Avuç içi haritasını inceledi son bir kez. Gözlerini kıstı ve avuçlarındaki yaralara baktı, hatırlayamadan devam etti yolculuğuna. Hangi mezara gömmüştü acılara dair anıları yoksa kırılan her lades kemiğiyle katlanarak mı artardı ızdırap?

Bu satırlardan bir öykü çıkarmalıydı yazar ama araştıracak pek bir şey kalmamıştı. Sayfanın köşelerinde gezindi, bu tehlikeli bir uğraştı ama tehlikeyi göze alırdı her zaman. Sayfanın köşelerinden aşağıya düşmek,  o öyküye geri dönememek anlamına gelirdi ve yazar bundan nefret ederdi. Sonrasında boş sayfaların kenarlarına çarparak yuvarlanır ve kendini masasının kenarında gözyaşları içinde kıvranırken bulurdu.

Tehlikeyi bir süre daha göz ardı etmeye çalıştı, korumacı bilinci ona defalarca gönderdiği uyarıları umursamadı. Katilin hareketlerini inceledi bir süre, duruşuna, dik sırtına ve gölgesinin koyuluğuna ayrı bir önem gösterdi. Onu takip etti!

Mezarlıktan çıkmıştı katil zamanının ne kadarını buralarda geçiriyordu, hatırlayamıyordu! Eski kulübesine doğru yöneldi adımlarında en büyük meziyeti olan özgüveni vardı. Ahşap kapı menteşelerin çığlıkları arasında açıldı yavaşça. Doğan güneşin ilk ışınları kapıdan içeriye yöneldi. Girişin sağındaki eski kilimi biraz daha parçalayarak devam etti yürüyüşüne ve yaşlı bir sandalyeye bıraktı bedenini.

İşte yazarın beklediği fırsattı bu, evin her köşesini araştırmalı ve bulduğu her şeyi pür dikkat incelemeliydi. Önce koltukların arasında dolaştı, çay bardağına kaç tutam siyanür katıldığını hesapladı. Ardından içi boş çerçevelerin üzerinde birikmiş naftalinin yaşını buldu. Katile doğru ilerledi, nasıl olsa yazarı göremezdi. Üzerine sinen kurbanlarının kokusundan acılarının haritasını çizip katilin sol avuç içiyle kıyasladı. Eksiği yoktu ama fazlası vardı her zaman.

Katil ateşe bir gül daha attı. Yüzünde hafif bir tebessümle alevlerle gülün sevişmesini izledi, elinin ufak bir hareketiyle küller odaya saçıldı. Ölümsüzlüğün peşinde koşan bir adamın öyküsü olabilirdi bu veya parça parça sonsuza karışan bir kahramanın hikâyesi. “Katillerden kahraman olmaz!” yüksek sesle düşünüyordu katil, ölümsüzlüğü hiçbir anısına yakıştıramadığı için vuruyordu alnının tam orta yerinden.

Ve katil yüzündeki ikinci deri parçasını çıkardı, gözlerinden aşağıya doğru akan kanı silmeyi düşünmedi bile. Bütün asalet ve umursamaz tavır yavaşça çöktü, maske havada süzüldü bir süreliğine.

İşte yazar hikâyesinin başlığını bulmuştu “gölgesinden kaçan palyaço” şimdi odasına dönüp öyküsünü imla hatalarına dokunmadan izlemeliydi. Katile son bir kez daha baktı, onun ne geçmişini biliyor, ne de geleceğinde bir şeyleri değiştirebiliyordu. Bilinen gelecek zaten değiştirilemezdi.
Küçük adımlarla geldiği yoldan geri döndü.

Dışarıya çıktığında zifiri bir gece hâkimdi öyküsüne, yıldızlar sonun beklentisiyle parıldıyor ve yazara eve dönüş yolunu gösteriyordu. Keşiflerinden oldukça memnun bir biçimde ilerledi, öykünün kapsama alanının dışına çıkmasına az kalmıştı.

“Bunun için üzgünüm ama hiçbir şey hatırlayamayacaksın!”

“Ve silahı şakağıma yasladım. Tetiği çektiğimde bütün yıldızlar teker teker dökülmeye başladı. Bütün bir öykünün üzerine kan yağdı o gece. Benim kanım, yazarın kanı, katilin kanı!. Kan yağdı o gece şehrin üstüne yıldızlardan, teker teker.”

Oğuz Marangoz...


not: Uzun zaman önce yazdığım ve telif haklarına sahip olduğum bir hikayemi sizinle paylaşmak istedim. Umarım beğenirsiniz

Share this

Related Posts

Previous
Next Post »

Find Us On Facebook