Zincirler, rüya

Tanımadığım ve gerçeği söylemek gerekirse tanımak istemediğim bir adamın hikayesi bu. Hiç bir özelliği olmayan dünyanın en sıradan adamının hikayesini anlatacağım size. İnanın bana yazmak nasıl bana hiçbir şey katmadıysa okumak da size katmayacak. Ancak ben anlatacağım çünkü yanlışlarını hepimiz yapıyoruz ve bir örnek olsun istedim bize, hayatımıza, geleceğimize. 

Hayata hiçbir katkısı olmamıştı şimdiye kadar. Sadece tüketme konusunda deneyimliydi ancak onu bile tam olarak beceremezdi. Yaşadığı her günün diğerinden bir farkı yoktu aslında. Uyanıyor bir şeyler yapıyor ve tekrar uyuyordu. Onunla ilk karşılaştığımızda bir otobüste yanımdaki koltuktaydı. Uzun bir yolculukta onunla birlikteydik, koltuğumu değiştirmeyi bile düşündüm defalarca. Ne dışarıya bakıyor, ne başka bir şeyle ilgileniyordu. Saçı veya sakalı o kadar kötü bir haldeydi ki ona acımıştım ilk gördüğümde. Hata bende tabi bir noktada konuşma açmak için birkaç soru sordum. Hani bazı temel soru kalıpları vardır ya ilk onları sorarsın veya sana sorulurlar. "yolculuk nereye" gibi veya "bugünde oldukça sıcak" gibi sadece birkaç cümle duymak için. Yol uzundu, inanın gerçekten çok uzundu. Ufaktan sohbet olmadan da çekilmiyordu fazla. Ancak o beni umursamadı bile "yolculuk nereye" soruma "umurumda değil" diye cevap verdi. Düşünüyorum da bir insan neden nereye gittiğini umursamaz, bilmez. Sonra bana dönmeden önümüzdeki koltuğun boyun yaslama yerine boş boş bakarak devam etti konuşmasına " neyi değiştirir ki nereden gelip nereye gittiğim." Kabul ediyorum yolculuk boyunca kurduğu en uzun cümleydi. "kusura bakmayın rahatsızlık verdim" diyerek işime geri döndüm.

Bir süre boyunca söylediği o uzun cümleyi düşündüm. "Nereden gelip nereye gittiğim neyi değiştirebilir?" düşündükçe daha da derinlerine indim bu cümlenin. O kadar büyük bir umursamazlık vardı ki sözcüklerinde o an için yaşamanın veya ölmenin onun için önemli olmadığına inandım. Biri gelip boğazına bıçağı dayasa sanki ona yalvarmazdı. Sonra onu izledim camdaki yansımasından. Ben cam taraftaydım o da koridor tarafında. Hiçbir tepki, hareket yoktu onda. Sadece oturmuş ve öndeki koltuğa bakıyordu. Bazen nefes almadığını bile düşündüm. "Nereden gelip nereye gittiğim neyi değiştirebilir?" benim geldiğim yer ve gittiğim yer önemliydi. Sonuçta ikisi de benim parçamdı. Doğduğum yer önemliydi mesela veya büyüdüğüm yer. Anlamıyordum onu. Sarhoş değildi, içki içtiğinden bile şüpheliyim. Peki neden? Peki neden?

Bir süre sonra dayanamadım kafamdaki düşüncelere ve bir soru  sordum saatlerce kurguladıktan sonra "geldiğiniz yerin veya gideceğiniz yerin önemli olmadığını söylemiştiniz. neden önemli değil? kaç saattir onu düşünüyordum ve hiçbir sonuca varamadım". Hiç kıpırdamadı, bir kez bile dönüp bakmadı bana sadece birkaç kelime söyledi ve tekrar sustu "isimlerin ne önemi var ki. topraktan geldim oraya gidiyorum." Başka bir konuda kilitlenmiştim yine. Topraktan gelip oraya gitme. Tamam evet bende benzer düşünürüm ama bunu onun gibi söylemem. Adam resmen sanki o an sen kimsin diye sorsam "toprağım" diyecekmiş gibiydi.  Hayatım boyunca onun kadar boş birisini görmemiştim. "Boş" burada bir hakaret gibi değilde daha çok onu betimlemek için kullanmıştım. Boş, hani içi boş bir kabuk gibi. Evet, bir kabuk gibiydi aynı. 

Aradan saatler geçmesine rağmen başka bir şey söyleyecek cesareti kendimde bulamıyordum. Gözlerini kapamış ve uyumuştu uyuduğuna dair en ufak bir iz bırakmadan. Sadece göz kapakları kapanmıştı ve o an uyumak ile uyumamak arasında onun için bir fark olmadığını gördüm. Bir süre sonra içecek servisi yapılırken bir içimde bir cesaret bulup uyandırdım onu. "Nereden gelip nereye gittiğin kim olduğunu değiştirir" dedim hafifçe gülümseyerek. Bir zafer kazanmış gibi hissediyordum taki o konuşup "peki kim olduğum neyi değiştirir" diyene kadar. Bu sefer uzun düşünmelere zaman tanımak istemiyordum ve hemen "kim olduğun senin hayatını değiştirir. dünya senin olduğun kişiye göre şekillenir" cevabını yapıştırdım. Bir an için bile duraksamadan "dünyanın nasıl şekillendiği neyi değiştirir?" diye sordu. "Dünyanın şekillenişi tarihi değiştirir" diye cevapladım duraksamadan. Bu oyun ise eğer ben kazanmalıydım. "Peki tarih neyi değiştirir?" dedi. "Hayatı" diye cevapladım artık tek kelimelik cevaplar verdiğimi ve kazandığımı düşünmeye başlamıştım. Fakat öyle bir şey söyledi ki ben oldukça uzun bir süre boyunca susmak zorunda kaldım. Dedi ki "ya hayat diye bir şey yoksa". O zaman biz neyi yaşıyoruzdan tutun da bütün deneyimlediğim onca şey neye kadar binlerce fikir geçti aklımdan. 

Bir ara uyumuşum bu düşüncelerin arasında. Çok yormuş olmalıyım ki kendimi bir ara uyuyakalmışım daha fazla dayanamayarak. Muavin son durağa geldiğimizde beni uyandırdı. Yanımda kimse yoktu, gitmişti. Sanki hiç var olmamış gibi. Gitmeden önce muavine bir kart bırakmış ve bana vermesini söylemiş. Kartı aldım tabi otobüsten inmeden ve hemen okumaya başladım. "Selamlar, benimle ilgili hatırladığın her şey bir düş. Aslında hiçbirisi gerçek değildi ve hiçbir zaman olmayacak. Senden bir şey yapmanı istiyorum sana verdiğim numarayı ara ve onlarla görüşmek istediğini söyle. Adresini ver onlara ve bekle."

Onun dediklerini yaptım ve numarayı aradım. Bir kadın açtı telefonu, sesi oldukça endişeli geliyordu. Adresimi verdim onlara ve kalacağım otelin ismini verecektim fakat bu konuda bir planım olmadığını fark ettim. Sonra kendime bir otel bulup tekrar aradım ve adresi verdim. Ertesi sabah beyaz önlüklü iki kişi beni almaya geldi. Geldiklerinde ikisini de tanımıyordum. Benim için çok endişelendiklerini ve kaç gündür sürekli olarak aradıklarını söylediler. Sonra beyaz bir önlük giydirip bana bir odaya tıktılar. Anlamıyordum olayları. O adam kimdi ve neden bana bir kart yazmıştı. Neden benim bir akıl hastanesini aramamı istemişti ve arayacağımı nereden biliyordum. Sonra bir gün yatağımın üzerinde bir not buldum onun el yazısı ile yazılmış olan ve okumaya başladım "buraya geldiğine göre emin ellerdesin artık. Bir daha kaçmaya çalışma sakın. Ben kim miyim? Sanırım kafana takılan en önemli soru bu. Sana daha öncede söylediğim gibi ben bir rüyayım senin uyurken gördüğün. Aslında daha önemli bir soru sorman gerek kendine ki onu da ben söyleyeyim sana. Sen kimsin? Hangi düşünsün sen? Yahut sadece bir başka rüyamı gördüklerin? Bir düşün."

Tekrardan düşünüyorum da hala onu tanımak istemiyorum. Yaşadığım onca şeye ve etrafımdaki farelere rağmen hala canımı yakan bir rüya o. Fareleri daha fazla sevmiştim ben. Rüya dediğin mutlu etmeli insanı değil mi? 

Kendini kandırma sanatı

Kendini kandırma sanatı

Herkesin belirli dönemlerde kendine söylediği bazı sözler vardır. Bu sözleri karşı taraftan, başka birisinden duymak ister ama duymaz genellikle. Duyduğunda da inanamaz onlara inanmak istese de. Daha doğrusu insan birilerinin ona "her şeyin güzel olacağı"nı veya "aslında yanlış bir karar vermediğini" söylemesini ister. Bunu hayatına devam edebilmek için yapar hemde. Ancak birkaç cümle önce söylediğim gibi genelde bu sözleri duyamaz, karşısına engeller çıkar ve kendine söylemeye başlar. Kendi kendine konuşana deli derler bizim coğrafyada ama gerçekte her insan bunu yapar kendisiyle. Sadece bazıları biraz daha öteye getirir muhabbeti.

Mesela karşımıza çıkan ve hoşlandığımı birisinin peşinden giderken iç sesimizin bize bunun yanlış olduğunu söylemesi gibidir. Sonra yanlış ortaya çıkıp psikolojik olarak çöktüğümüzde başka bir iç sesimizin "olsun be abi demek ki bunu yaşaman gerekiyormuş" demesi bir örnek olarak sunulabilir mesela. İki cümle arasındaki farkın bu kadar büyük olmasının tek bir sebebi vardır o da iç sesimizin bizi uçurumdan döndürmek istemesidir. "Mala gelsin cana gelmesin" cümlesi gibi mesela burada iç sesimiz bizi mal olan şey her ne ise onun değersiz olduğuna inandırmaya çalışmaktadır. Çok fazla istediğimiz bir iş olmadığında yine aynı iç sesin "zaten o iş sana göre değildi. sen daha iyilerine layıksın" demesini de eklemeliyiz bu yalan cümlelere. Kendimizi berbat hissettiğimiz bir sabah uyanıp aynaya baktığımızda kesinlikle korkunç görünüyoruzdur ama yine aynı iç ses bize"olm çok harika görünüyorsun. hadi İstiklale gidip biraz kız keselim" diyebilir ve bizde bu sözlere inanabiliriz.

Aslında bu inanmanın tek sebebi o anda birisinin güzel bir şey söylemesini istememizdir. "Her şey düzelecektir", "bunlar da geçecek be", "az kaldı be hacım, biraz daha sabret" gibi cümleler aslında hepimizin ihtiyaç duyduğu sözlerdir. Bunların yalan olduğunu biliriz aslında her şeyin hiçbir zaman düzelmeyeceğini en iyi biz biliriz ama yine de inanırız. İnanmamızın sebebi basittir; kendimizi daha fazla düşmekten korumak.

Mesela o doğrucu iç sesimizi en başında dinlesek bu şekilde yanılmayız. Fakat yine o içimizdeki küçük bir umut bizi gerçekliği değiştirmeye yöneltir. Gerçeği değiştiremeyeceğimizi bildiğimiz halde. Ben cümlelerini değiştirmeden hemen önce o iş sesin bir elini yumruk yapıp diğerini düz bir şekilde uzattığına eminim. Sonra düz uzattığı elini diğerinin üstüne vurduğuna da eminim. Sonuçta onu dinleseydik bunların hiçbiri başımıza gelmeyecekti. Ben insan ne kadar kötü bir durumda olursa olsun o iç sesin o insanı kandırabileceğine inanıyorum. Her şey "abi bak güzel olacak" demesine bakar. Bu sebeplerden dolayı iç sesimizle kavga etmememiz gerekir. Sonuçta herkes gittiğinde başımızı soğuk yastığa koyduğumuzda sadece o vardır bizimle ve inanın bana gerektiği zaman tamamen sağlıklı bir insanı deli edebilir. Sonra insanlar derki size "aaaa deliye bak kendi kendine konuşuyor" bir bilseler o anda iç sesin neler neler söylediğini.

Bu sebeplerden dolayı iç sesimizi sevelim koruyalım. Hatta mümkünse onun sözünden dışarıya çıkmayalım. Sonuçta herkes gittiğinde sadece o kalıyor bizimle ve gazabı çok acı oluyor. Hiç gerek yok...

Zincirler, uyanış

"Düşünüyorum da, zaten son zamanlarda yaptığım tek şey düşünmek. O kadar garip ki düşünce dünyam gerçek kendi içinde farklı bir gerçeklik oluşturmaya başladı. İnsanlar farklı davranıyor, sistemler farklı düşünceler farklı. Belki paralel bir evreni görüyorum veya onu hissediyorum bilmiyorum. Aslında bunların hepsi deliliğimin bir parçası olabilir elbette. Doktorlar tekrar ilaçların dozunu azalttı galiba bunu daha fazla düşünebilmemden anlıyorum. Aslında beni bir odaya kilitlemelerini ve düşünmeye bırakmalarını çok isterim ama yapmıyorlar. Orada paralel evrenimle birlikte yaşayabiliriz ama buna izin vermiyorlar. Zincirlerim hala duruyor fakat paslanmış çeliğin bileklerimde açtığı yaralar iyileşmeye başladı. Belki tekrar kurtulmaya çalışırsam daha kötü olabilir elbette. Her şey tekrardan karışmaya başladı anlayacağınız. Eskiden farelerim vardı en azından eşlik ederlerdi bana şimdi onlarda yok. Kimsem kalmadı benim, bir siz varsınız. Aslında burada olduğunuzu bilseydiniz giderdiniz ama bilmiyorsunuz. Sonuçta bunların hepsi benim düşünce dünyamda oluyor, gerçekte yoksunuz. Belki bende yokum. Neden olmasın? Yok olmak güzel olurdu.

Düşünüyorum diyordum evet son zamanlarda çok düşünüyorum ama bir konuda daha fazla düşünüyorum. Bazen rüyalar görüyorum ben çoğunlukla unutuyor olsam da bazen bambaşka bir hayat görüyorum. Tamamen farklı bir dünyada yaşayan bir adam görüyorum rüyamda. Adam üzgün, mutsuz ve yalnız aynı benim gibi. Daha ilginci ise bu rüyalarda onunla yaptığımız konuşmalarda. İki farklı dilde tamamen farklı kelimeler kullanıyoruz birbirimize ve kesinlikle anlaşamıyoruz. Sonra birimiz dayanamıyor ve gidiyor. Genelde hep ben kalıyorum geriye ve sonra bütün bir düş ülkesi çökmeye başlıyor. Parçalara bölünüyor durmadan ve boşluğa düşüyorlar. Parçalar düştükçe boşluk her yeri kaplıyor ve orada gözler görüyorum. Kırmızı vahşi gözler bana doğru saldırıyor. Uyuduğumun farkındayım ama uyanamıyorum. Aklıma gelen her şeyi yapıyorum ama uyanamıyorum. Sonra onlar beni canlı canlı yemeye başlıyor ve bir süre sonra her yer kararıyor. Sonra uyanıyorum zifiri bir karanlıkta uzunca zaman geçirdikten sonra. 

Sonra düşünüyorum da acaba biz uyuyorsak ve bir rüya görüyorsak. Gördüğümüz rüyaya da hayat adını veriyorsak eğer. Aslında bir kabus benim rüyamda olduğu gibi ama üstü örtülmüş. Kötülük soluduğumuz havada var aslında veya bastığımız toprakta. Bir süre sonra parçalar dökülmeye başlayacak ve hiçlik kaplayacak her yeri. Aslında bunu da gördüm bir rüyamda. Bir rüyadaydım hani rüya içinde rüya görürüz ya öyle işte. Sonra rüyanın içindeki rüyadan uyanıyordum ben. Zamanla bütün yalanlar, sahtelikler, illüzyonlar dökülüyordu hayattan. Onlarla birlikte renklerde gidiyordu. Bir çam ağacının altında elimde bir kutu akan yeşili saklamaya çalıştığımı hatırlıyorum. Milyarlarca insan aynı şeyi yapıyordu, gökyüzü mavisini yakalamaya çalışanlar boşuna koşuşturuyorlardı. Renkler gidiyordu elbette ve bildiğimiz, inandığımız her şey de onlarla birlikte terk ediyordu dünyayı. Hepsi insanların suçuydu ama bozmuşlardı dünyayı, ben hiçbir şey yapmamıştım gerçekten. Hiçbiri benim suçum değildi.

İnsanlar büyük bir boşlukta kalıyorlardı ve eskiden olduğu gibi vahşileşiyordu. Sonra yeni yalanlar, yeni sahtelikler, yeni illüzyonlar yaratıyordu sistem. İnanmazsınız ama herkes hemen inanıyordu. Gerçekleri kimse istemiyordu. Bu sonlardan birisiydi diğerinde ise insanlar vahşilikle birbirlerini öldürüyorlardı. Bilmiyorum hangisi gerçek. Uyuduğuma, bir kabus gördüğüme ve buna yaşam adını verdiğime inancım giderek artıyor. Bir buzulun içinde donmuş olup bütün bunları görüyor olabilirim. Belki ortak bir rüyadır, kabustur hayat. Belki bir düşüdür tanrının. Bilemiyorum, bildiğim tek bir şey var ki yaşadıklarım gerçek olamaz. Belki ben paralel diğer evrene aitimdir ve bu yüzdendir küçük yeşil tavşanın beni çağırması.

İlaç vaktim yaklaşıyor yine, sevmiyorum bu zamanları. Beni bıraksalar sadece düşünsem ama izin vermiyorlar. Nedense düşünce dünyamı susturmaya oldukça kararlılar ama bunu başaramayacaklar. Düşüncelerimi durduramayacaklar. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim düşünce dünyamın sakinleri. Artık sizin yanınıza gelmek istiyorum ama bilmiyorum buna izin var mı. Doktoruma bir sormalıyım en iyisi belki kısa bir gezinti yapmama izin verirler. Sonra bende sizin yanınızda kalırım geri gelmem. Doktorları da kandırmış olurum bu şekilde, gittiğim için üzüleceklerini hiç zannetmiyorum. 

Sahi bunların ne kadarı gerçek. Siz gerçek misiniz? Eğer siz gerçekseniz doktorlar gerçek değil ve bu demektir ki benim ilaç saatim geldi. Şimdi gidiyorum. Kaçma yeşil tavşan, gitme benden uzaklara.

Rüya kumu


Az önce uyandım ve yataktan fırladığım gibi bilgisayarımı açıp bu yazıyı yazmaya başladım. Şu anda bundan daha önemli bir işim yok doğrusu, dünya yıkılsa sanırım benim tek telaşım bu satırları sonlandırmak olurdu. Uzun zamandan beri görmek istediğim bir rüyayı gördüm sonunda ve bunu anlatmalıyım. Normalde ben gördüğüm rüyaları unuturum. Daha doğrusu uyandıktan sonra geçen her saniyede rüya parçalar halinde unutulur. Bir saat kadar sonra sadece "bir rüya görmüştüm ben. acaba nasıldı?" diyebilirim. Aslında bütün bu telaşın sebebi bu ve ayrıca çok mutluyum. Unutmak istemiyorum.

Uzun zaman aradan sonra sonra seni gördüm rüyamda. Sanırım bir 3 sene olmuştu en azından seni görmeyeli. 3 sene boyunca her gece seni görürüm diye uyudum ve seni görememenin acısıyla uyandım. Ne kadar da zordu her şey.

Çok fazla uzatıyorum ve zamanım daralıyor acele etmeliyim ama bu acelede en ufak bir detayı bile kaçırmak istemiyorum. Rüyamda sanki dün gece uyumamışım gibi oturmaya devam ediyordum bilgisayarım açık bende ekrana boş boş akıyorum. Eski yazılarımı okuyorum bu arada ve başka birkaç şey. Ne olduklarını hatırlamıyorum oysa az önce adım gibi emindim. Yalnızım tabi, kimsesizim bu yüzden uyumak bile istemiyorum rüyamda. Saat 3'ü geçiyor ve ben aynı şekilde devam ediyorum. Normalde yaptığım bir rutindir bu gece uyumayıp eski yazılarımı okumak. Sıklıkla yaparım ve sonrasında da gün doğumunu görene kadar beklerim. Bazen insan güneşin doğduğundan emin olmak istiyor tabi.

Saat 4 gibi telefonum çalmaya başlıyor. Garip sesini açık unutmuşum ve her yerde yankılanıyor müziği telefonumun. Başta sinirleniyorum tabi saat gecenin 4'ü kim arıyor beni diye açmıyorum. Bir süre sonra susuyor ve tekrar çalmaya başlıyor. Numarayı tanımıyorum ve bu biraz daha sinirlenmemi sağlıyor. Tekrar açmıyorum ve tekrar çalıyor. En sonunda dayanamayarak açıyorum. Tabi sinirliyim ya başlıyorum söylenmeye "kimsin beni niye gecenin bu saatinde uyandırıyorsun" ve bunun gibi onlarca cümle. Karşımdaki ses bütün söylenmelerimi sabırla dinliyor ki bu arada gülümsüyor bunu hissediyorum. Ben konuşmayı bitirdiğimde sakin bir ses tonuyla, yok yok kesinlikle sakin onun ses tonunun betimleyebilecek bir sıfat değil. Daha çok hayatım boyunca duyduğum en muhteşem, en rahatlatıcı, en huzur verici ve en aşık edici ses diyebilirim ki eksik olur.

"Uyumadığını biliyordum" diyor bana. Bir düşünün hiç tanımadığınız birisi sizin o anda ne yapmadığınızı biliyor "Her gece yaptığın gibi yazılarını okuyorsun." Bu kadarı fazlaydı aslında ve ona kim olduğunu soruyorum. Onu tanıdığımı söylüyor ki o ses tonunu hatırlamıyorum. Uzun uzun anlatıyor bana ki az önce neler söylediğini unuttum. Lanet olsun ki geç kaldım bu yazıyı yazmaya, unutuyorum işte kahretsin. Kendimi cennette zannediyorum ben o konuşurken ve o sustuğunda tekrar dünyanın gerçekliğine çarpıyorum. Zor zamanlar benim için ama inanmak istemiyorum nedense.

Sonra konuşmanın bir yerinde "beni hatırlayamadın mı?" diye soruyor "ben O'yum." Bunun komik bir şaka olduğuna inanmak istiyorum doğrusu ama içimdeki seslerden birisi gerçek olduğunu biliyor. Aradan 3 yıl geçmiş ve ben kendimi onsuz bir hayata alıştırmışım, zor da olsa bir parça başarmışım bunu. Neden şimdi? Neden 3 yıldan sonra? "Neden bu kadar bekledin" diye soruyorum karşılık olarak sonuçta ona en çok ihtiyacım olan zamanlar geçmişti. "Zor zamanlarını kendin atlatman gerekiyordu" diyor bana "başkalarının yardımıyla değil kendin ayağa kalkmalıydın" diyor bana ki haklıda "ben seni sadece daha derine sürüklerdim."

Kendinin o olduğunu ispat etmeye çalışıyor sonra. Hani sanki benim bütün sırlarımı içeren bir kitap varmış da onu ezberlemiş gibi benim hakkımda ne varsa anlatıyor. Öyle detayları anlatıyor ki ben unutalı yıllar olmuş ama o biliyor hayatımda ne olup ne bitmişse. Bunun nasıl bir duygu olduğunu anlatamam. Sizi sonuna kadar anlayan birisi var öyle ki sizin hakkınızdaki her detayı biliyor. Numaranızı nasıl aldığını falan ortalıklarda dolaşan sorulardan biri bile değil. İnanmak istiyorum ona deliler gibi. Deliler gibi aşık olup, tüm varlığımla onu sevmek istiyorum. Gülümsüyor telefonun diğer ucunda, gülümsemesi öyle bir şey ki cennetten bile daha yukarılara çıkıyorum. Bunca yıl bastırılmış ne varsa içimde hepsi dışarıya çıkıyor. Çok uzun bir süre konuşuyoruz ama hepsini unuttum söylediklerimizin. Neden hep böyle oluyor anlamıyorum. Eğer şu hayatta bir şey hatırlamam gerekiyorsa bu o rüya ama olmuyor işte yapamıyorum.

Ondan sonra bana "artık gitmen lazım" diyor "seni çağırıyorlar. Ancak ben onu terk etmek istemiyorum orada onunla biraz daha telefonda kalmak için her şeyimi verebilirken o benden gitmemi istiyor. "Hoşça kal" diyor "seni seviyorum ve ailene kızma seni uyandırdıkları için" diyor ve ben uyanıyorum. "Kahvaltı hazır" diye bağırıyorlar ama ben onların yanına inmiyorum ve bilgisayarımı açıp bu yazıyı yazıyorum. Unutmamak için ama şimdiden çoğunu unuttum. Avucunuzu kumla doldurduğunuzu ve bu şekilde yürüdüğünüzü düşünün. Siz yürüdükçe kum avucunuzdan yavaşça aktı ve en sonunda size oldukça az kum kaldı. Bende de böyle oldu işte uyandığım anda her anı hatırlıyordum ve şimdi sadece bu yazı kaldı geriye.

Uyandığımdan beri en çok telefonuma bakmak istiyorum. Hani olmaz ya bilinmeyen bir numara aramıştır diye beni. Hani olmaz ya onun numarası telefonumda saklıdır diye. Bu yazıyı bitirene kadar bunu yapmayacağım ve size sonucunu da söylemeyeceğim. Sonuçta benim gerçekliğimde ne olmuş olursa olsun siz kendi gerçekliğinizde bunu değiştirebilirsiniz. Mesela bana çağrı geldiği bir gerçeklik yaratabilirsiniz ve o gerçeklikte ben onu geri arayabilirim. Hayatımızın sonuna kadar mutlu yaşarız sizin gerçekliğinizde ki bu bile yeterlidir benim için. Şimdi yazıyı bitirmeli ve telefonuma bakmalıyım. Hani olmaz ya!

Zincirler, esaret

Karanlık bir oda, hava soğuk. Uzaklarda bir yerde su damlıyor ve taş zemine çarpıyor tekrar ve tekrar. Kendi soluğum haricinde duyabildiğim tek ses o, çıldırmak üzereyim. Demir bir masa var, paslanmış kullanılmamaktan. Unutulmuş aynı buradaki her şey gibi, aynı benim gibi. Karanlıklardan arkadaş, gölgelerden düşman yaratmayı uzun zaman önce bıraktım ki o günleri mumla arıyorum şimdi. Bazen ufak bir ışık geliyor veya ben hayal görüyorum emin değilim hangisi gerçek. Taş duvarlar var sonra sanırım buranın soğukluğu onlardan geliyor. Nahoş bir koku genzimi yakıyor ama alıştım sayılır. Bazen çığlık atıp sesimin yankısını dinliyorum ve bu bana yalnız olmadığımı düşündürüyor. Galiba çıldırıyorum evet böyle olmalı deliliğimin başlangıcı. Karanlık bir odada yapılan işkenceler sonucunda delirdi denmeli benim için.

Duvarlarda zincirler var bunu arada esen rüzgarda çıkardığı seslerden anlıyorum ve birkaç tane fare. Eskiden daha iyi arkadaştık onlarla fakat geçen gün bir tanesini yedikten sonra artık uğramıyorlar yanıma. Bazen ben uyuduğumda geliyor ve intikamlarını almaya çalışıyorlar. Kızgın değilim sonuçta onlarda benim gibi yaşamaya çalışıyor  ama neden gitmediklerini bilmiyorum. Sonuçta onları duvarlara bağlayan zincirleri yok istedikleri zaman gidebilirler. Neden yapmıyorlar anlamıyorum belki beni terk etmek istemiyorlardır. Ne kadar zaman oldu acaba buraya düşeli? Ne kadardır yaşıyorum bu kimsesizliği? Sonlara inanmıyorum ben ve çilemin bir sonu yok.

Bazı geceler uyuduğumda ki pek uyuyamıyorum artık bir kaba bir parça yemek bırakılıyor. Bunu kim yapıyor veya neden bilemiyorum. Sadece yemeğimi farelerle paylaştığım sürece güzel anlaşıyoruz. Sanırım karşılıklı bir çıkar anlaşmamız var onlarla. Ben onların karnını doyuruyorum onlarda benim yalnızlığımı azaltıyor. Deliriyorum galiba, bunların hiçbiri normal değil. Bir ışık gördüm sanki aydınlandı her yer. Sahi insan son zamanlarında uzakta bir ışık görür ve ona doğru gider. Ben gidemiyorum ama ne çabuk unuttun bağlıyım ya duvarla ondan her şey. Bağlı olmasan gider miyim onu da bilmiyorum. Sahi özgür olmak nasıl bir şey acaba. Ben hiç özgür oldum mu? Sen hiç özgür oldun mu peki? Kendimi toparlamalıyım artık. Duvardaki iskeletle daha ne kadar konuşabilirim aslında güzel bir dinleyici ama!

Nerede kalmıştım acaba? Evet, düşler diyordum. Hani bundan uzun zaman önce önüme konan bir kap yemeği arzulamadığım zamanlarda bir şarkı vardı hatırlıyor musun? Hani bir şeylerden bahsediyordu sonra bir başka şarkı daha vardı. İlki daha güzeldi ama çocukken dinlerdim ben hatırlıyorum. Nasıl başlıyordu acaba? Neyse bunların önemi yok hatırladıkça canım daha fazla yanıyor çünkü. Unutmak daha kolay inan bana. Mesela bulutları gördüğümü unutursam eğer bu soğuk duvarlara daha hızlı alışırım. Evet, bir zamanlar bulutlar vardı ve onları hayvanlara benzetirdim. Beyazdılar galiba gökyüzü de maviydi herhalde. Hatırlamam lazım yoksa dayanamıyorum daha fazla. Ne kadar fazla bilirsem o kadar çıldırıyorum. Uykum var ama uyumamam lazım sonuçta kaç zamandır yemek verilmiyor bize. Kaybetmek istemiyorum!

Lanet olsun size, bir an için düşmemi bekliyorsunuz farkındayım. Sonra hemen nerede saklanıyorsanız oradan çıkıp üstüme atlıyorsunuz. Üzgünüm ama bunu yapmanıza izin vermeyeceğim bu gün. Sahi günlerden ne? Hafta ne zaman bitecek? Hangi aydayız veya hangi yıldayız? Ben kimim? Hatta sen kimsin? Galiba hayal görüyorum yine. Doğru delirmiştim ben bu yüzden normal değil mi hepsi? Evet, ışığı görüyorum ama hiçbir şey olmuyor. Ben burada belki hayatın merkezinde tutsak yaşıyorum. Kimin esiriyim veya acı çekmemi kim istiyor bilemiyorum. Sadece buradayım ve sonlara inanmıyorum çünkü bu yalnızlığın bir sonu yok.

Bazen rüya görüyorum öyle pek sık değil ama. Rüyamda bir adam yazı yazıyor. Sanırım o benim. Evimdeyim rahat yatağımda yatıyorum şimdiki gibi taş zeminde uyumuyorum anlayacağın. İstediğim her yere gidebiliyorum mesela farelerde yok etrafımda. Ancak garip bir şekilde yine bileklerimde kelepçeler var ve zincirler. Nereye gidersem gideyim zincir şakırdamasını duyuyorum. Sonra başka bir zaman başka bir rüyada benzer şeyler görüyorum. Bilmiyorum ama ikimizde esiriz ben be rüyamdaki ben. Ben beni neyin kısıtladığını biliyorum ama o her gün başka bir işkence cihazında yaşıyor. Rüyaların güzel olması gerekmez mi sizce? İkimizi de birer kapla kandırıyorlar sonra. Beni bir kap yemekle onu bir kap yalanla. Orada yaşamak istemiyorum aslında en azından istediğim fareyi yeme özgürlüğüm var. Hava çok soğuk ve ışık biraz daha yakın.

Düşünüyorum da acaba mücadele etmeyi bırakırsam fareler bu işi bitirebilir mi? Başka bir kap daha gelmiş ben uyurken demektir ki biraz daha devam edeceğim. Sen de biraz daha dinleyeceksin beni sevgili dostum iskelet. Galiba biraz susmam gerekiyor ne dersin. Merak etme farkındayım sıkıldığının ama biraz daha izin ver sonra dinleneceğim bende. Bu arada o rüyayı tekrardan gördüm ve merak ettim acaba diye. Acaba o benim rüyam değilde ben onun kabusu muyum. Sonra düşündüm hangimiz daha özgürüz diye. Sahi hangimiz daha özgürüz. Sen mi ben mi yoksa o mu? Hepimizde bu soğuk zincirler yok mu bizim? Sahi kurtulmak için ne yaptık şu güne kadar? Artık gitmeliyim ben, eğer bir kabussam uyanmalıyım artık. Eğer bir rüyaysam, bir düş isem devam etmeliyim uyumaya. Sonuçta ben istediğim fareyi yiyebiliyorum ya siz?


Bulutlara bak ne kadar da güzeller. Ben bir küçük bir midilli gördüm koşuyor ya siz?

düş bozumu3

Bazı zamanlarda insanın gidecek bir yeri olmazmış. Bu zamanlarda ne dünya ne cennet ne de cehennem kabul edermiş onu. Ne yaşayabilir nede ölebilirmiş böyle zamanlarda. Zaman yörüngesini şaşırır, mekanlar ve insanlar birbirine karışırmış. O an için çıkışı olmayan dipsiz bir çukura düşermiş gibi düşermiş hayatın o boşluğuna. Bazılarına göre hayat programlanırken bir bölüm unutulmuş veya eksik bırakılmış ki bu bazı anlarda sistemin çökmesine sebep olurmuş. Bir çok efsane varmış bu konuda biri Tanrının bulutları yaratırken şeytanlardan birisinin bu hatayı yarattığını söyler. Bir başkası ise gerçek sınavın bu olduğunu ve bu sınavı geçenlere cennet yolunun kolaylaşacağını söyler. Daha birçok efsane vardır hayatın ötesinde yaşanan bu zaman dilimleri hakkında. Ancak gerçeğin ne olduğu her zaman bir sorudur. Bilinen tek bir şey vardır ki böyle zamanlarda hayatın kurallarında bir bozulma olur ve bu bozulma dünyanın dengelerini yerle bir ederdi.

Bu zamanlardan birisinde genç bir adam yağmur altında yürüyordu. Sağanak yağmura göz yaşları aynı tempoda eşlik ediyor ve taş zemine çarpan damlaların sesini güçlendiriyordu. Saat gece yarısını 17 dakika geçmişti ve bu noktada zamanın yavaşlaması başlamıştı. Bütün bir İstiklali bir ucundan diğerine defalarca kez yürümüş olsa da saatinde geçen zaman 2 dakikadan azdı. Sonra geldiği bütün yolu ters bir şekilde yürümüş ama hiçbir şeyi değiştirememişti. Yağmurun şiddetini arttırdığı ve sokakların yalnızlaştığı anlar başlamıştı. Yıldırımlar uzaklara düştükçe tarihi binaların camları yerinden çıkacakmışçasına sarsılıyor ve hala uyanık olan çocuklar babalarının yanlarına koşuyordu.

Bütün şehirdeki bütün bu olaylar adamın saatinde sadece 15 saniyeye denkti ki bu 15 saniyede adam bütün bir geçmişini gözden geçirmiş ve hata yaptığı zamanların listesini tamamlamıştı. Bu listeye göre en büyük hatayı doğmakla yapmıştı. Dünyaya gelmeden hatta daha annesinin karnında bile değil iken bir meleğin ona seçim şansı verdiğini hatırlar gibiydi. Onun teklifine evet demek onun yaptığı en büyük yanlıştı ve ondan sonra olan her şey o seçimin sonucuydu. Ne bunu bilmenin nede gök gürültüsünden korkan bir çocuğun astım krizinde uyanıp telaş içerisinde ilacını aramasının ona hiçbir katkısı yoktu. Bu yüzden onu temizleyebileceğine inandığı yağmurdan kaçmaya çaba bile göstermemişti. 

İstiklalin soğuk kaldırımlarında ilerlerken geçmişinden gelen hayaletler ona eşlik ediyordu. Bir dükkanın önünde arkadaşları ile kahkahalar atıyor bir başka sokak arasında ise yalnızlığına sarılıyordu. Eski sevgililerinden birisi ile ilk öpüşmesini yaptığı binanın önünden geçerken başka tarafa bakmıştı. Baktığı yönde başka bir anısı vardı ve her kafasını çevirdiğinde bir başkasını görüyordu. Zamanın birbiri içine işlediği, evrenin kendi var oluşunu sorguladığı zamanlardaydı ki yağmur yeni kazıtmış olduğu kafasına sertçe çarpıyordu. Hayatın arızalı bölgesine denk gelişi de bu şekilde olmuştu. Sonrasında önce yağmurdan saklanan insanlar kaybolmuş hemen ardından da bütün hayaletleri el ele tutuşup terk etmişti onu.

Saatine baktığında gece yarısını 15 dakika geçtiğini görmüştü ki bu onun kayboluşunun derecesini gösteriyordu. Kayboluşların derecesi vardı elbette bazen insan kendini kaybederdi bu ikinci dereceden bir kayıptı. Sıklıkla amaçlarını, nedenlerini veya insanları kaybederdi bu üçüncü dereceden bir kayıptı ve hemen hemen her gün karşılaşırdı onlarla. Ancak şimdi hayatı kaybetmişti ki bu birinci derceden bir kayıptı. İnsan birinci dereceden bir kayıpla ya hayatında bir kez karşılaşır yada hiç karşılaşmazdı. Ancak o bu derecede bir kayıpla üçüncü kez karşılaşıyordu. Bu şekilde birinci derece kayıplarında üç çeşidi olduğunu öğrenmiş olmuştu. Şu an en üst seviye kayıplardan birisindeydi, bildiği, güvendiği, inandığı veya inanmadığı her şeyi kaybetmişti gölgesi dahil.

En çok gölgesinin yokluğu can yakıyordu. Gölgeler bir canlının yaşadığının en büyük kanıtıydı. Gölge yoksa yaşamda olmazdı. Bu sebeple neden ağladığını, neye ağladığını bilemiyordu. Düştüğü çukurun derinliğini hiçbir zaman ölçemeyeceğini düşündü bir süre sonra bunu umursamadığını hatırladı. Hatta düşme eylemi bile önemli değildi. Sonuçta yer onu çekmekten vaz geçmişti ve şimdi düşmek için ne kadar çaba gösterdiğini fark ediyordu. Hiçbir şekle uymayacak bir şekilde gülümsedi onu gölgelerden seyredenler o anki duyguları hakkında en ufak bir fikir bile edinemedi bu gülümseme karşısında. Sadece görünmemek için perdeleri biraz daha kapayıp ve görünmemeye çabaladılar. Tam bu sırada peş peşe iki yıldırım düşmüştü eski bir yatakta sevişen bir çift bulutların üzerine ulaştığında. 

O bütün olan bitenin umursamazlığını omuzlarında taşırken biraz daha kamburlaşmıştı. Bir kadın sesi daha doğrusu aynı anda konuşan onlarca farklı kadın sesini duyduğunda bir an için durakladı. Geriye dönüp baktığında onlarca farklı kızın tek bir bedende birleştiğini gördü. Her an farklı bir yüz görüyor ve bir an sonra başka bir çift göz ile karşı karşıya geliyordu. "Siz gerçek değilsiniz" dedi sakin bir ses tonuyla.

"Biz her şey kadar gerçeğiz" dedi bütün suretler. Ses tonu her bir an değişiyor ve farklı kimliklere bürünüyordu "Biz senin sevdiğin tüm kadınlarız. Ne çabuk unuttun bizi." Konuşurken sesleri yankılanmaya başlamıştı yıldırımları bastıran bir şekilde.

"Bazılarınızı sevdim gerçekten, bazılarınız ise sadece bir oyundu. Bazılarınıza aşık oldum evet, bazılarınız ise sadece bir yalandı" adam konuşurken önce göz yaşları susmuş ve hemen hemen aynı anda son damlalar yere düşmüştü.

"O beni sevdi" dedi onlarca kadın farklı tonlarda "o en çok beni sevdi. Sizi hiçbir zaman sevmedi!" Kadınlar konuşurken adam yanlarına geldi ve ellerini önündeki suretlere doğru uzattı. Hepsinin olduğu bedeni tutup birkaç tanesini kenara fırlattı. Sonra başkalarını geri doğru itti ki onların birkaçı yere düştü. Hala çoklardı, hala bir yüreğin içine sığamayacak kadar fazlalardı. 

"Hiçbirinizi sevmedim ben. Kimseyi sevmedim, ne sizi ne de gölgelerinizi. Ancak bazı parçalarınız vardı onları sevdiğimi sandım sizi değil. Şimdi gelmiş karşıma geçip sizi sevdiğimi söylüyorsunuz. Sevdiğim bütün parçaları tek bedende birleştirip karşıma geçmişsiniz. Ancak yine de sizi, seni -her neyse- sevmiyorum." Adam cümlelerini bitirmeye yaklaştığında bütün suretler gitmişti. Tekrardan İstiklaldeydi ve saat gece yarısını 17 geçiyordu. Sağanak yağmura göz yaşları aynı tempoda eşlik ediyor, taş zemine çarpan damlaların sesini güçlendiriyordu. "Hiçbirinizi sevmedim ben" diye tekrarladı gazetelerden "gerçek sevgili" kuponlarını biriktiren bir adamın yanından geçerken. "156 kupona gerçek aşk" yazısını gördüğünde ise kahkahalarına engel olamadı.

Biraz daha yürüdükten sonra sola döndü ve bir dükkana girdi. Geçerken camekanda yazanlara dikkat etmedi. Beceriksiz bir palyaço maskesi takmış birisi karşıladı onu ve nasıl bir şey istediğini sordu."Gerçek aşkı sattığınız doğru mu?" diye sordu ifadesiz bir biçimde. Satıcı gülümsedi "elbette sadece ne istediğini söyle ve hemen gerçek yapalım." Adam bütün parasını ve kredi kartlarını tezgahın üzerine koyarken "sadece yalanlarınızı alın benden. Başka bir şey istemiyorum" dedi ve arkasına bakmadan çıktı. Yağmur altında yürürken artık düşmediğini ve hayatın hatalı bölümünden çıktığını düşündü. Oysa her şey daha yeni başlamıştı...


Bir yalnızlık oyunu

"İki kıtayı birbirine bağlamaya yeter mi sanırsın birkaç köprü.
İki yüreği birbirine bağlamaya yeter mi sanırsın aşk adını verdiğin bir yalan"

-Ne zaman canın yandı bu kadar? Söyle ne zamandan beri bensiz ölümler kurgular oldun. Söyle sevgili anlat bana, artık buradayım.
-Günlerden yalnızlıktı sensizliğimin bilmem kaçıncı günü.. anlatmak ne kadar güç geliyor. Çaresiz bir ömrü nasıl anlatabilirim sana. Yalnızdı ve soğuk birde buzlar vardı...
-Zaman hep oyun oynadı dimi sevgili? Günleri, ayları, yılları hep karıştırdın sonra ağlamak istedin yapamadın. Ölmek istedin yapamadın.
-Ölüm sadece şeytanların anlattığı bir masaldı sevgili. O kadar gerçek, o kadar güzeldi ki nasıl kanmadığıma inanamıyorum. Neler yaşadım bilmiyorum, bilmek istemiyorum. Hatırlamıyorum, hatırlamak istemiyorum!
-Önemi yok artık. Şimdi yaşadıklarının uzağındasın artık. İzin ver yüreğinin kırıklarını beraber birleştirelim.
-Parçalarımdan geriye pek bir şey kalmadı. Yaralarımın kabuklarını hep kopardım ben şimdi nereme dokunsan acıyor.
-Sakın geç kaldığımı söyleme bana. Hala zamanımız var
-Geç kalmadın ama erken de gelmedin. Bir oyun düşün iki perdelik sen sadece sonuna yetiştin.
-İşte bu yüzden öğrenmek istiyorum ya bensiz neler yaşadığını.
-O güzel gözlerin, siyah saçların olmadan sadece yalnızdı ve soğuk bir de buzlar vardı...
-Elini tutuyorum, gözlerinde yaşıyorum. Gel aşkın yeni bir tarifini yapalım seninle. Gel seninle birlikte bütün sözlükleri değiştirelim.
-Ne gücüm var hayatı yeni baştan yaratmaya ne de sensiz bir ömrü tekrar yaşamaya
-Gel birlikte yeni bir ömür yazıp Tanrıya sunalım belki bir şans daha verir. Belki yaralarının hiç olmadığı bir evrende kesişir yollarımız.
-Sensizliği yaşamadan sana sahip olmanın ne anlamı olurdu sevgili. Tanrı asla yanılmaz, tekrarlara izin vermez. Verseydi ona sunduğum binlerce öyküden birini kabul ederdi.
-Yani şimdi hayatın boyunca hiç düşlemediğin bir yerdeyiz. O halde neden ağlarsın ey adam.
-Senin gerçek olup olmadığına olan şüphelerim yüzünden ağlıyorum. Önce öp beni sonra seyircilere bakıp gülümseyelim. Ardımızdan perdeler kapansın ve sen oyunun son sahnesine yetişmiş ol.
-Ölmeni istemiyorum
-Artık çok geç kalkmama yardım et lütfen ve öp beni.
-Parmaklarımdan yavaşça kayıyorsun, tutunamıyorum sana.
-Elveda

ve perdeler kapanır, ışıklar söner yavaşça...
  
"İki kıtayı birbirine bağlamaya yeter mi sanırsın birkaç köprü.
İki yüreği birbirine bağlamaya yeter mi sanırsın aşk adını verdiğin bir yalan"

ÖÖNOİSYS sınavı 42.soru

ÖÖNOİSYS sınavı 42.soru: A noktasından Z noktasına gitmek isteyen araca B,C,D,E,F...V noktalarında saldırılar düzenlenmiş. Bazı zamanlar benzin deposu delinmiş veya lastikleri patlatılmış ve bir araca yapılabilecek her türlü suikast denenmiştir. Aracımızın bütün varoluş amacı Z noktasına ulaşmak olduğunu da hesaba katar isek eğer aracımız Z noktasına gitmek için ana yoldan sapmalı ve kendisine tamirci, benzin istasyonu aramalı mıdır? Bu arada da elbette bütün bu saldırıların arkasında yatan temel sebebin Aracın Z noktasına ulaşmasını engelleyip diğer noktalardan herhangi birisine ulaşmasını sağlamaktır. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi Aracımızın bütün var oluş amacı Z noktasına ulaşmaktır ve yoldan saptığı taktirde Z noktasına ulaşıp ulaşamayacağını bilmemektedir. Verilen bilgiye göre Aşağıdakilerden hangisi, hangileri doğrudur?

A) Araç Yoldan sapmalı ve tamir olmalı ve Z ye dönmeye çalışmalıdır
B) Araç Z noktasını bırakıp diğer noktaların tadını çıkarmalıdır
C) Araç Lastikleri patlak, deposu delik bir şekilde Z ye doğru yola devam etmeyi denemelidir.
D) Araç nereye giderse gitsin yolun tadını çıkarmalı ve her yolda kendine alternatif bir Z yaratmalıdır
E) Araç her engeli önceden görüp ona yapılan her hamleyi savuşturmalıdır. Ancak bu sayede Z'ye ulaşabilme ihtimalini kazanabilir.

not: ÖÖNOİSYSnin anlamı "ÖLMEDEN ÖNCE NEREDE OLMAK İSTİYORSUN SEÇME YERLEŞTİRME SINAVI" dır.

düş bozumu2

Ellerimi tutuyorsun ve gözlerine bakıyorum. Ben hayatım boyunca bir şeye dokunmak istemiyorum. Acılarını görüyorum. Korkunun sebeplerini anlıyorum ama yapabileceğim hiçbir şey yok. İçinde büyük bir ikilem var ve sen nereye gideceğini bilemiyorsun sonuçta sen onca yol arasından yalnızlığı seçiyorsun. Bir bilsem canımın nasıl yandığını, nasıl üzüldüğümü bir bilsen. Fikrini değiştiremeyeceğimi biliyorum ve bu yüzden daha sıkı tutuyorum elini, konuşmuyoruz. Düşme diye değil ama düşerken tek olma diye ki sen bensiz atlıyorsun.

-Benim kimseye ihtiyacım yok
-Sana yardımcı olabilirim biliyorsun
-Aşık olmak istemiyorum
-Buna gerek yok. Sadece yaralarınla ilgilenmeme izin ver
-Hayır, aşık olmak istemiyorum ben.
-Sadece sevmemek için bunca acı!
-Başkasını değil ama
-Ne fark eder ki? Sadece yardımcı olmak istiyorum
-Yardımcı olmak istiyorsan git.. yok gitme.. bir de sen terk etme beni..
-Ne yapmamı istiyorsun?
-İnan bana istediklerimi yapamazsın. Beni sevmediğim gibi sevme başkalarını.
-Şu anda senin elini tutuyorum
-Korkuyorum!

Bana sarılıyorsun. Sanki cennetteki yasak bir meyve gibi dokunmaya bile cesaret edemiyorum. Şeytan bile yapma diyor bana. Konuştuklarımı duymuyorsun ben düş kırıklarını paylaşırken. Sen o meyve ağacını söküp başka bir yere götürüyorsun sonra. Benim bilmediğim, benim asla gidemeyeceğim bir yere. Aramıza uçurumlar giriyor, sen arkana bakmadan gidiyorsun.

-Beni takip etme.
-Sen uzaklaşıyorsun ama.
-Yine de gelme sen. Ben dönüp bakınca hep burada kal.
-Benden yapamayacağım bir şey istiyorsun.
-Yine de gitme burada kal ve sev beni,
-Bir daha asla geri gelemeyeceğini biliyorsun dimi?
-Sadece bir kez öpmeni istiyorum. Bir veda öpücüğü yerine ama bunu yapmayacaksın değil mi?
-Sana kal diyemem
-Keşke...

Bir süre daha elimi tutuyorsun ve gözlerimin içine bakıyorsun. Sonra gitme vaktin yaklaşıyor. Giderken bende sana ait ne varsa alıyorsun yüreğimi paramparça edip. Bedenime yüzlerce çengel batırmış ve sonra hepsini birden çekmişsin gibi hissediyorum. Tek bir bağ kalıyor aramızda her şeye direnen. "Yapma" diyorum sana ama sen dinlemiyorsun ve gidiyorsun. Sen kuzeye doğru gidiyorsun yalnızlığının dondurucu ıssızlığına. Ben ise batıya yöneliyorum güneşin battığı ve bir daha asla doğmayacağı bir batıya. Geriye doğru bakıyorsun sonra ben orada değilim. Beni göremeyince korkuyorsun, buzullarda yaktığın küçük ateşe başka odun atmayıp donuyorsun yalnızlığında.

Ben ise kendime bir sen çiziyorum yerleştiğim mağaranın duvarlarına ve onunla konuşuyorum sürekli olarak. Onun elini tutuyorum imkansız gibi gözükse de ve onu öpüyorum her gece uyumadan önce seni hiç öpmediğim gibi.

-Benden bir daha gitme olur mu?
-Buna söz veremem biliyorsun
-Önemli değil artık sözlerin. Sadece biraz daha kal.
-Ben gerçek değilim biliyorsun dimi bunu?
-Hiçbir zaman gerçek olmadın ki sen. Ne gitmeden önce ne de gittikten sonra. Lütfen bir daha gitme benden!


düş bozumu

2- yine dalmış gitmişsin uzaklara
1- yok sadece düşünüyordum
2- hala neyi düşünüyorsun ki? düşünmek ne kattı ki sana şu güne kadar?
1- neden düşündüğümü düşünüyordum aslında. sonra neden bu kadar sinir bozucu olduğunu da aklımdan geçirmedim değil
2- önce toprağı kazıyorsun sonra sanki içinde yatan senmişsin gibi üstüne toprak atıyorsun. işin en ilginci ise yine sinir bozucu ben oluyorum!
1- sence kırmızı gül mü ekmeliyim yoksa beyaz mı? yoksa beyaz ekip sonra onları kırmızıya mı boyasam?
2- merak ediyorum yine hangi karakterine ağlıyorsun? yine hangi kurguda mutsuz bir öykü anlatıyorsun?
1- kırmızı gülleri çok severim ben. dur biraz yine kafamı karıştırdın ve şimdi eskiden ne düşündüğümü düşünmem gerekiyor.
2- düşünmen gerekiyormuş zaten başka bir şey yapamazsın sen, düşünmekmiş!
1- hatırladım senin ne kadar sinir bozucu olduğunu düşünüyordum
...
2- yazmak için kaleme ve kağıda ihtiyacın var. havaya yazı yazamazsın
1- ama yazabilsem ne güzel olurdu dimi. düşünsene aynı havayı soluyan herkese anlatabilirdim hayatı
2- saçma! şimdiye kadar neyi anlatabildin ki şimdi kurduğun hayallere bak. sen uyusana daha az enerji harcarsın
1- keşke ortak bir rüya olsa böyle hani şey gibi...
2- ne gibi? hayatın boyunca hiçbir betimlemeyi tamamlayamadın ki. şu haline bak kendine bile anlatamıyorsun kendini
1- sahi saat kaç oldu? uyanmam gerekiyor ama ben uyumuyorum. şimdi neyi düşünsem acaba. sen kimdin?
2- tamam konuyu değiştirmeye çalış sen öyle olsun. bana gıcık olduğunu düşünüyordun hatırladın mı?
1- evet, evet gece olacak ve ben gideceğim tüm yaşanmışlarımı ardımda bırakıp. o ve ona dair ne varsa sileceğim dokunulmazlığından düşlerimin. sonra karşıma çıkan ilk çukura atlayıp en karanlık düşlere sarılacağım.
2- hala edebiyat yapıyorsun. şu haline bak ne bir umudun ne de bir amacın var. ve hala gelmiş süslü cümleler kurmaya çalışıyorsun
1- zamanında bir heykel varmış sonra onu toprağa gömmüşler. daha sonra geri almak istediklerinde ise gömdükleri yeri bulamamışlar. bir hikaye vardı böyle neydi acaba
2- evet aptal bir adamın hayatını gömmesi ve sonra bulamamasıyla ilgili bir hikaye biliyorum ben ama konuşmak istemezsin onu.
1- ah şu şarkılarda olmasa!
...
1- geçen gün düşünüyordum da sen olmasan mesela sonra ben olmasam bide o olmasa ne değişirdi?
2- ben olmasam sen yaşamazdın. o olmasa acı çekmezdin ve sen olmasan dünya çok güzel olurdu!
1- sahi onun gözlerine baktığında insan zümrütlerin rengini nereden aldığını anlıyor. ona baktığında insan yaşadığını hissediyor. ona baktıkça tanrıya inanıyorum.
2- neden bahsettiğim hakkında en ufak bir fikrin yok dimi? galiba üzülmüyorum sana sonuçta bu halde olmasaydın ben olmazdın.
1- bir yağmur yağıyor onun gözlerinden. bıraksalar beni ıslansam hep.
2- ...
...
1- düşünüyorum da mesela sen olmasan o olsa bide ben olsam? ben olmasan dicem de onunla seni yalnız bırakamam. güvenmiyorum sana.
2- salağa bak. hayali sevgilisini hayali arkadaşından kıskanıyor. düşünsene bi mesela sen olmasan ben olsam. sonra o da olmasa ben güzel güzel yaşasam.
1- evet olabilir aslında ben onunla yoklukta birlikte olurum. güzel bir hikaye buldum sanırım ama ben olmasam nasıl yazarım ki?
2- kimin umurundaki yazıp yazmaman, anlatıp anlatmaman? seni kimse duymadığı için beni yarattın o kalın kafanda ve sonra benden akıl almaya çalışıyorsun. hayır, elimde olsa çekip giderim ama nerde?,
1- en iyisi ben gideyim sonra sen benim gidişimi anlat bir sonraki hikayede. evet, evet, en güzeli bu bide mutlu bir son yaz bana. güzel olsun
2- anlayamayacaksın dimi? en iyisi sen bu konuştuklarımızı anlat sonra insanlar senin ne kadar güzel şizofren taklidi yaptığını düşünsünler.
1- peki ya mutlu son?
2- beraberce sonsuza kadar mutlu yaşadılar dersin olur biter
1- ama ben seninle sonsuza kadar yaşamak istemiyorum ki
2- o zaman ne halin varsa gör. gidiyorum ben!
1- ve sonsuza kadar birlikte yaşadılar. gökten üç elma düştü ve 3 elmadan üç tane kurt çıktı. kurtlar elmaları yedi ve onunla ben sonsuza kadar mutlu yaşadık. düğünümüz oldu ama siz gelmediniz. hayallere giden otoyolu bulamamışsınız olsun yalnızlıkta güzel bir evlilikti.
...
1- hadi gidin artık geç oldu bende biraz düşüneyim.
2- hala okunduğunu zannediyor. yazık!...

Yanlışın dayanılmaz güzelliği

Aklımda dolaşan yüzlerce belki binlerce fikir, kurgu yazılmayı beklerken ben hepsini kaçırdım. Yazmayı kaçırdım daha doğru Alesti yok başka bir şeydi çalışmaktı falan derken yazamadım. Hatta o kadar ki 2 eski hikayemi yayınladım blogum unutulduğunu düşünmesin diye. Sanırım o kadar doluyum ki sürekli değişiyorum. Hani bazı zamanlarda olur ya aklınızdan milyonlarca şey geçer ama siz herhangi birine tutunamazsınız. Bener duygular içerisindeyim bir an mutlu olup bir an sonra bilincimin odalarını darmadağın edebiliyorum. Ales bittiğine göre biraz toparlayabilirim belki.

Neyse efendim bu girişi yaptıktan sonra -sonsuza kadar uzatabilirmişim gibime gelse de yapmayacağım o giriş paragrafını uzatmayı- asıl anlatmak istediğim konuya geçmek istiyorum. "Yanlışın dayanılmaz güzelliği."

Yanlış yapmak kadar güzel bir şey var mıdır diye soruyordum kendime az önce. Cevabını bulamadım aslında sadece yanlış yapmayı sevdiğimi fark ettim. Belki alt benliğimde kendimi yanlış yapmaya programlamışımdır. Eh sonuçta "bilmek" isteyen birisi olarak bilmenin en güzel yollarından birisi de yanlış yapmaktır. Yanlış yaparsın ve sonra doğrusunu öğrenirsin. İnsanın öğrenme sistemi bu şekilde çalışıyor sanırım. Daha küçük bir çocukken bile sobanın elimizi yakabileceği ona dokunduktan sonra anlıyoruz. Yani önce kendimizi yakmamız gerekiyor sonra fark ediyoruz her şeyi. Bence bu öğrenme sistemi değişmiyor yıllarla ve yaş ile hiçbir alakası yok. Mesela ilişkilerimizde bir yaptığımızda aslında yaptığımız davranışımızın karşı tarafı, kendimizi nasıl etkilediğini ve sonrasında bunun nasıl sonuçlar doğuracağını görmüş oluyoruz. Bu sayede de öğreniyoruz.

Aslında şu güne kadar öğrendiklerimizin büyük bir bölümünü yanlış yaparak öğrendik. Önce yanlış arkadaşlar yapıp, yanlış işler yaptık ki sonucunda gerçek ile yanlış arkadaş arasındaki farkı yarattık. Elbette hemen gidip yanlış işler yapın demiyorum size saçma olur özellikle yanlış olduğundan eminsek. Ancak bir şüphe varsa denemeli bence insan hem onun sonucunda ne öğreneceğimizi bilemeyiz. Elbette yanlışın başka sonuçları da vardır. Mesela yanlış bir kıza aşık olursak-oldukça olasıdır- acı çekebiliriz, mutsuz olabiliriz, depresyona girebiliriz, yanlışlığın boyutuna göre ilişkilerden nefret edebiliriz ama yanlış yapmazsak nasıl doğruyu öğrenebiliriz. Diyebilirsiniz ki doğruyu öğrenmenin ne faydası var bana ki ben kendime sürekli olarak sorarım. Sanırım bilmiş olmanın getirdiği o ego tatmini oluyor sadece ve ayak izleriniz daha derinleşiyor.

Hayat ne kadar karmaşık olursa olsun her ne ile karşılaşırsak karşılaşırsak karşılaşalım hayat devam ediyor. Bu yolculukta doğrular kadar yanlışta yapıyoruz ve bazı zamanlarda yanlışlar doğruların önüne geçiyor. Neden bu yazıyı yazdım bilmiyorum aslında belki sadece diğer yazılarım gibi yazılmadan yok olmasını istemedim. Belki ise yanlışlara bir doğru yaratmaktı amacım. Sonuçta her yanlışın sonucunda bir doğru öğreniyoruz ama büyük ama ufak. Galiba biraz daha cesur olmamız lazım hayata karşı ve yanlış yapacağız diye de bazı şeylerden vazgeçmemeliyiz. Sonuçta Newton amcanın kafasına elma düşmeden, canı yanmadan yer çekimini bulamayacaktı efsanelere göre. Eğer yanlışlarımız kafalarımıza düşen elmalar, karpuzlar, piyanolar, uçaklar veya gezegenler ise bizde kendi kanunlarımızı bulmak için onlardan faydalanmalıyız. Yanlışlarımızı sevmeliyiz aslında aynı yanlış bir aşkı sevdiğimiz gibi. Belki bir gün doğruları buluruz ne dersiniz? Var mısınız yanlışlarınızı sevmeye?

Saygılar sevgiler efendim hürmetler =))

Maskeler ve Yaşam


“Ne yaptığımı zannediyorum ki? Neden sessiz yuvamı terk edip gidiyorum? Neden anlamsız hayatımda bir değişikliğin beklentisiyle yaşıyorum? Sürprizlerle dolu bir kitap değil ki hayat! Her sayfa bir öncekini aynısı! Peki neden onları bırakıp gidemiyorum?”

“Değişikliğe ihtiyacım var sanırım.    O rutubetli odada sadece küflenmiş ruhumun kokusu var. Dışarısı da farklı değil aslında. Geçtiğim yollarda çiçekler kuruyor, ağaçlar yapraklarını döküyor. Evet, odamda bunların hiçbiri yok ama orda ölüm var. Tahta bir maskeyle birlikte geçen onca zamanın ardından gidiyorum. Belki geri dönüşü olan bir yolculuk ama olsun. Canımı acıtıyor maskeler…”

“Şu parti de neredeydi?.. İlerdeki binada olmalı, müzik seslerine bakılırsa. Maskeli girmek zorunluymuş! Ben hep onlarla yaşıyorum ama anlamazlar. Zaten hiç anlayamadılar!...”

“Son birkaç basamak ve kapının açılmasını beklemek! Geri dönebilirim ama geç kaldım sanırım! Hem sahip olduğum tek dostumu göreceğim, o kadar da kötü olamaz!”

-Hoş geldin ahbap. Kıyafetin güzelmiş.
-Sağ olasın dostum. Sesi kıramam bilirsin.
-Bilmez olur muyum hiç! Birde kendini kıramasan! Neyse ya, öyle dikilme kapıda içeri gel.
-Sağ ol, tekrardan. Güzel bir partiye benziyor. Müzikte güzelmiş.
-Evet, işte yaptık bir şeyler. Bu arada kusura bakma ama benim biraz işim var. Sen eğlenmene bak ben birazdan gelirim…
-Ne önemi var dostum. Endişelenme benim için, yapacak bir şeyler bulurum.

“ Yapacak bir şeyler bulurmuşum! Kimi kandırıyorum ben? Buradaki kimseyi tanımıyorum ki! Kitaplarımla daha az yalnızdım. Belki bir şeyler içmek güzel olabilir. Bakalım neler varmış? Belki düşünemeyecek hale gelirim!”

-Sen niye oturuyorsun bakalım? Hem biraz da başkalarını düşün! Hepsini bitireceksin.
-Bilirsin dans edemem ben. Hem yalnızlık daha güzel gözüküyor şu sıralar.
-Söyle ben ne yapacağım seninle? Ayrıca oturmana lafım yok ama arada bir kadehinin dibine bakmayı bırakıp, etrafa bir göz atsan! Bitmesini beklersen o zaten biter. Biraz da zevk almaya baksan!
-Haklı olabilirsin ama aklıma yapacak bir şeyler gelmiyor. Sen ne dersin?
-Şuna bakın ya! Aklına bir şeyler gelmiyormuş. Bak şu kızı görüyor musun? Hani yüzünün tamamını örten bir maskesi var, uzun siyah saçlı?
-Evet gördüm. Ne olmuş ona?
-Sersem! Sen geleli beri hep sana bakıyor. İşte gülümsüyor sana.
-Ne fark eder ki dostum. Benim için hiçbir önemi yok. Biliyorsun inancımı kaybettim ben. Aynı kadehim gibi bir gün o da bitecek. İçmek istemiyorum daha fazla!
-Elbette sen istememeye devam et. O gelmeye başladı bile. Neyse beni çağırıyorlar gitmeliyim…

“ Ben yapacağım seninle? Hadi git bakalım, hem nereye kadar gidebilirsin ki? veya ne zaman beni anlamaya başlayabilirsin? Anla artık ben hep yalnızdım ve bu hep böyle devam edecek! Aynı kadehlerim gibi, sonu biliyorum ve her gün onu yeniden yaşıyorum. Kadehler dolusu yalanlardan sıkıldım. Anlayın atık!
   
Gelsin bakalım o güzel gülümsemesiyle birlikte. En fazla biraz sohbet ederim, sonra o sıkılır gider ve bende soğuk yalnızlığıma geri dönerim. Gülümsemeye çalışmalıyım, yalanda olsa biraz gülümsemeliyim.”

-Selam hoş geldin!
-Selam sana da. Bir şey sorabilir miyim?  Neden yalnız başına oturuyorsun?
-Bilmiyorum aslında. Sadece buna ihtiyacım var sanırım. Bir şeyler içer misin? Ben hazırlarım sana.
-Yalnız kalmak için bir partiye gelmek ha! Oldukça ilginç bir düşünce. Bu arada içki için sağ ol ayrıca masken de güzelmiş.
-Teşekkürler, bu bez parçasını maske olarak görmüyorum, özellikle seninkiyle kıyaslayınca.
-Haklısın, zaten ben de o ben parçasından bahsetmiyordum zaten ama inan bana masken çok güzel. Sadece onu düşürmemeye dikkat et!
-Hangi maskeden bahsediyorsun sen...
-Hadi gel benimle, biraz dans edelim. Hem biraz rahatlarsın. Bak benim şarkım çalıyor.
-Tamam, ama ben dans edemem! En iyisi ben otura...
-Ne önemi var ki bunun! Sen sadece kendini bana bırak. Bak çok kolay gördün mü?
-Tamam istediğin olsun. Bu arada gülümsemen çok güzel, masken bir kısmını örtse de.
-Teşekkürler, seninki de çok güzel ama masken tamamını örtüyor.
-Ne maskesinden bahsediyorsun sen? Yüzümde sadece bir göz bandı var!
-Doğru, haklısın. İnsanlardan anlayış bekliyorsun ama bundan o kadar korkuyorsun ki, maskenin altını göstermekten çekiniyorsun. Korkma incitmem ben seni.
-Haklısın hem de her kelimende. Ama neden maskemin altını görmek istiyorsun? Orada sadece çürümüş bir ölü var!
-Eğer orada bir ölü varsa onu sen öldürdün ama biliyor musun o ölmedi.
-Emin değilim artık. Umutlar mezarlığında çürümüş bir ruh bulmaktan korkuyorum.. Peki sen? Sen neden maskeni çıkarmıyorsun?
-Emin ol istemezsin bunu! Bu maskeyi çıkarırsam her şey biter. Parti, insanlar, ben, her şey sona erer ve asla geri dönüşü olmaz bunun.
-Öyleyse beni anlaman gerekir. Maskelerim olmadan yaşayamam. Onlar olmadan eksik bir kuklayım ben!
-Anlıyorum seni, tahminlerinden bile daha iyi ve sen bir kukla değilsin. Ne kadar maske takarsan tak, gözlerin her şeyi açıklıyor. Umut uğruna atan kalbinin her atımı, tüm ruhumu kapladı.
-Umut.. Delik ceplerimde hiç kalmadı onlardan. Sonuncusunu küçük bir çocuk aldı. Sen neden çıkarmıyorsun maskeni? Her şey bitecekse bitsin artık! Biliyor musun, gözlerinden hiçbir şey okuyamıyorum.
-Anlayamazsın bilirim. Tamam maskemi çıkarırım ama tek bir şartla. Önce sen ruhundaki maskeleri çıkaracaksın.
-Anlaştık. İşte mutlu oldun mu? Gerçek beni görüyorsun, bir umutlar mezarlığı ve çürümüş bir ağaçta asılı kalmış maskeler. Şimdi sıra sende.
-Çok üzgünüm her şey için. Bilemiyorum beni affedebilir misin? Ama ben hep seni sevdim.

Ellerini yavaşça onun maskesine doğru uzatırken saçlarını yavaşça okşadı. Maskenin ipini çözdükten sonra maskeyi kendine doğru çekti. Onun gözlerin de birkaç damla yaş belirmişti ve onlarda pürüzsün teninde yavaşça kaymaya başladı. Kötü bir şey olmasının beklentisiyle gözlerini kaparken sessiz bir elveda yankılandı zihninde…

Gözlerini açtığında odasında buldu kendini, ellerinde ise tahta bir maske…

Oğuz Marangoz
01.03.2006

not: eski yazılarımı araştırırken karşılaştım ve sizinle de paylaşmak istedim umarım beğenirsiniz.
      

İntihar provaları 5

Aslında her şey uzun zaman önce bir perşembe gecesi başlamıştı. Ben Galata kulesinden atlayıp uçmanın planlarını yaparken sen olan bitenden habersiz evinde oturuyordun. Kim bilir hayatında kim vardı o zamanlarda, kim bilir kimin damarlarındaydın. Daha henüz seninle tanışmamıştık yani benim hala umutlarım vardı. Mesela ciddi ciddi uçabileceğime inanıyordum sonunda ne olursa olsun. Sonra sen geldin ve gölgemi toprağa çiviledin. Hemde evinin köşesine çiviledin fazla uzağa gitmeyeyim diye.

Başka bir perşembe gecesi ben kendimi bir sevgili saçında asmak istemiştim. Evimde idam sehpamı hazırlamıştım o gece. Her şey hazırdı, tavana çakılmış bir çivi ve eski sevgilinin yastığında unuttuğu bir tel saç. Ben eski sevgililerden ölüm nedeni olup olmayacağını anlamaya çalışırken sen henüz keşfedilmemiş bir uyuşturucu gibi kendine yeni bir kurban arıyordun. O gece başka birisini bulduğunu ama sana yeterli gelmediği için terk ettiğini biliyorum. Sonuçta seni tanıyıp yaşamaya devam edebilen bir tek ben vardım hayatında. Bu yüzden gelecekte beni öldürmeyecektin.

Yine bir perşembe gecesi ben göz yaşlarım ile yapay bir göl yapıp orada göz yaşları ile suyun dolunayı hangi oranda yansıttığını hesaplıyordum. Ardından bileklerimi kesip yine aynı hesaplamaları yapacaktım. Jiletlerin bileklerimi neden kesmediğini anlayamadım ve hayatımdaki onca acıya rağmen neden hala ağlayamadığımı asla bilemedim. Ben kırmızı, ıslanmamış bir leğenin başında beklerken sen ise yalnızlığın kelime anlamını değiştiriyordun. Yeni bir kurbanına yalnızlığın farklı tariflerini uyguluyor ve aralarından sözlüklere yakışabilecek bir tanesini arıyordun. Ancak bulamadın ama eğer deneğin intihar etmeseydi yapabilirdin.

Çarşambayı Perşembeye bağlayan gecelerden birisinde ben azı dişimi söküp diş perisini çağırmaktı amacım. Hem bir pense ile dişimi sökerken çektiğim acı ile eski sevgilimin beni aldattığını öğrendiğimde çektiğim acıyı kıyaslayacak ve hangi acının dayanılmaz olduğunu öğrenecektim. Dişimi söktüğümde oluk oluk kan boşaldı ve onları bir kapta biriktirdim. Sonra eski sevgilimin beni aldattığı anı hatırlayıp acıları eşitlemek için bileklerimi kestim. Ben bu derece hayati bir deney ile uğraşırken sen yatağında mışıl mışıl uyuyordun. Diş perisi ona hiçbir şey sunmamana rağmen senin yanındaydı. Bir periyi nasıl köle yaptın kendine bilemiyorum ama bu konudaki yeteneğini görmezden gelemezdim.

Hayatımın perşembelerde yaşandığını fark ettiğimde kalan bütün günlerde uyumaya karar vermiştim. Bunun için gerekli olan sakinleştirici miktarını hesaplamış ve hepsini tek seferde içmiştim. Biraz fazla kaçırmış olmalıyım ki bir hafta aradan sonra akşama doğru uyanabildim. Hayatımın bir gününün büyük bölümünü kaçırmış oldum aslında. Sonra birkaç tane daha azaltıp bir hafta sonra çarşamba akşamında uyandım. Bu uğraşa iki ayımı ayırdım ve sanırım en son seferinde ilaç miktarını fazla kaçırmış olmalıyım ki ölüme fazlasıyla yaklaştım. Birisi beni hastaneye kaldırdı sonra. Ben bunları deneyimlerken sen ise yan odamda doktor önlüğü giymiş seni seven bir adamın yüreği ile oynuyordun. Onu sen öldürmedin biliyorum sadece fazlasıyla zayıftı.

Başka bir perşembe günü ben Aşka olan inancım üzerinde deneyler yaparken gerçekte Aşk diye bir şeyin olmadığını anlamıştım. Boş tabutumdan çıkıp buldum diye bağırmıştım ve sanırım sesim biraz fazla güçlü çıkmıştı ki sen geldin. Sen hep gelirdin birisi aşka inanmadığında ve ona aşkı öğretirdin. İnsanların intihar etmesini engellerdin hep intiharın bir amacı yoktu çünkü. Onları aşka inandırıp aşkları uğruna ölmelerini sağlardın. Aynı sebeple bana da geldin o perşembe. Ben aşkın ne demek olduğunu anladım sonrasında. Bana kendimi öldürmek için güzel bir sebep verdin böylece . Şakağıma dayadığım altıpatların ateş alması sana olan aşkımın bir göstergesi olacaktı ama sen istemedin benden. Neden bilmiyorum ama seni sevip sen gittiğinde yaşayabileceğime inandın bir sebepten dolayı. Ancak yanıldın sana bu satırları yazıyorum bir kasım perşembesinde ve bittiğinde altıpatlarımı tekrardan şakağıma yaslayacağım.

Sen hep giderdin insanların hayatından ve onlar sensiz yaşayamazlardı. Ben hariç elbette. Benim yaşayamama sebebim sensizlik değildi. Senin varlığın bile Aşka inanmamı sağlayamamıştı ve ben bu yüzden öldüm. Öldüm değil aslında intihar ettim. Sonuçta ölümün ucunda bir amaç yoksa o intihardır bunu ikimizde biliyoruz ki intihar şu hayattaki en anlamsız korkaklıktır.

Bir perşembe gecesi ben şakağıma silahımı yasladım ve tetiği çektim. Sadece bir tek şeyi biliyorum o da  hemen ardından sen geldin ve hayatında ilk kez gözyaşı döktün birinin ardından. Doğru ben senin ağlaman için yaptım herşeyi. Sen ağladığında anladım aşkın gerçekliğine. Sonuçta ucunda aşk olmayan hayat eksiktir.

Çocuğuma Dokunma

"Mutlu değilim ben. Şurdaki amca bana kötü bakıyor. Anne lütfen birşeyler yap. Korkuyorum anne, çok korkuyorum." Çivisi çıkan bir dünyada yaşıyoruz doğru ama bazı şeyleri de kabullenemiyor insan. Düşünün daha küçücük bir çocuk var ve birileri ona zarar veriyor. Düşünelim biraz 4 veya 5 yaşında bir çocuğun başına o yaşlarda kötü bir şey gelirse bu onun geleceğini nasıl etkiler. Biraz düşünelim ve farklı açılardan bakalım. Bir kere bütün bu pisliklere mağruz kalan yetişkin birisi değil ki yetişkin insanlarda bile nasıl etkiler yarattığını biliyoruz. Karşımızda bir çocuk var ve o çocuğun en doğru şekilde yetişmesi lazım. O çocuğun bu tarz korkulardan uzakta, insanlara güvenerek büyümesi gerekiyor. Peki bu noktada biz neler yapabiliriz düşünüyorum da aslında toplumu bilinçlendirmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Çocuk haklarının asayasal güvenceye alınması gerekiyor belki çocuklara dokunan elleri kırmak gerekiyor bilemiyorum. Bildiğim tek bir şey var ki o çocukları, çocuklarımızı başıboş bırakamayız. Belki biraz daha dikkat edersek en azından gördüğümüz zaman tepkimizi koyarsak. Çocuklar yatılı okula gittiğinde onların peşini bırakmazsak, sürekli takip edersek ilerleme sağlayabiliriz. Çocuklarımız kadar değerli bir şeyimiz yok şu hayatta. Geleceğe miras bırakabileceğimiz başka bir şey yok. Sadece çocuklarımız var ve onlar geleceği kurgulayacaklar. Eğer onlar düzgün bir yaşam sunmaz isek düşünün geleceğin halini. Bildiğim tek bir şey var çocukluk dönemindeki psikolojik bozukluklar insanın bütün hayatını, kişiliğini, dünyaya bakış açısını olumsuz etkileyebiliyor. Bu sebeplerle ve insan olmanın getirdiği o büyük güçle çocuklarımızı korumalıyız. Onlardan daha değerli bir şeyimiz yok. Bunun için bilinçlendirmeliyiz evet ve devletimizin de bu noktada gerekenleri yapması gerekir. Çocuklarımızı sevelim ve onları koruyalım çünkü onların buna ihtiyacı var. Hemde hepimizden fazla.

Find Us On Facebook