Yükseliş ve Düşüşler

Hayat üzerine çok düşündüm, çok anlattım doğrudur. Söyleyeceklerim asla tükenmedi bu süreçte hatta daha da arttı. Ancak ben yaşadıkça daha fazla fark ettim ve bütün bu fark edişler karşınıza kimi zaman deneme kimi zaman ise hikaye olarak çıktı. Yeni bir fark edişle karşınızdayım yine daha doğrusu yeni bir isimlendirme ile. 

Bir çoğumuz hayatı düşmekten ibaret görür. Bazılarımız içinse düşme belirli zamanlarda olur. Aslında doğumumuzdan günümüze doğru baktığımızda ve incelediğimizde sürekli olarak düştüğümüzü görürüz. Sanki dipsiz bir uçurum vardır ve biz doğumumuzda oradan atlamışızdır. Düşeriz, sonra bir yere tutunur ve kendimizi yukarı çekmeye çalışırız. Sonra bir şeyler olur ve tekrar düşeriz. Bazen düşmek isteriz ama ölesiye korkarız derinliklerden yukarı çıkmaya çalışırız. Herkes bir süre boyunca düşer mutlaka, derinliklere doğru iner hiçbir yere tutunamaz. Bazı zamanlarda hep düştüğümüzü düşünürüz, ışıklar kapanır hani böyle zamanlarda. Evet hayat sonsuza kadar düşmektir. Daha ve daha derinlere gitmektir hayat haklısınız ve inanın bu sadece sizin başınıza gelmiyor. Herkes için aynıdır kurallar. Hayatın kural kitabında istisna yoktur. 

Ancak bir diğer tarafta da yükseliriz.Doğarız, büyürüz ve ilerleriz. Okullar biter, üniversiteye gidilir veya iş hayatı ama hep bir ilerleme vardır hayatta. Yeni insanlar, aşklar, dostluklar, aileler hep bizi yukarıya doğru taşır. İşte terfi alırız, okulu bitiririz, yeni bir sevgilimiz olur, evleniriz, çocuk yaparız ve yükseliriz. Her gün yeni bir şeyler öğreniriz mesela, her an daha da büyürüz. Yetişkinliğe yaklaşmaktan falan bahsetmiyorum ben, büyürüz günden güne. Daha fazla şey taşırız, biliriz, kazanırız, yaparız. O halde hayatın bir de yükselme, ilerleme boyutu vardır. Ve doğumumuzdan itibaren ilerleriz, hayat ilerler çünkü. Hayat büyür geçen zamanda. Biz her ne kadar hep mi düşücem diye sorsak da aynı zamanda yükseliriz.

Önermeme göre aynı anda hem düşüyoruz hem de yükseliyoruz. Bu ikisini hep aynı grafikte göstermeye çalışmıştım bu güne kadar. Şu anda fark ediyorum ki iki farklı çizgi var hayatta. Biri sürekli aşağıya doğru iniyor ve diğeri sürekli yukarıya doğru. Eğimler değişiyor tabi bu süreçte. Sorabilirsiniz pek o zaman biz yükselip düştüğümüze nasıl biliyoruz diye. Bunun için bir formülüm var. Şimdi yükseliş değerimizden düşüş değerimizi çıkartırsak eğer çıkan sonucun artı veya - olmasına göre o an nasıl hissettiğimizi algılıyoruz Aslında formül çok basit yükselişlerimiz düşüşlerimizden fazla ise iyi hissediyoruz az ise kötü.

Formül olarak gösterirsek eğer: Yükselişler-Düşüşler= Algıladığımız hayat

Günlerden dündü2

 
Şimdi sana yeni bir mektup yazmam gerek anlıyor musun beni? En son mektubumda ağladığını yazmıştım ben yanında cansız yatarken ve buna dayanamadım. İzin veremem buna anlıyor musun seni üzen hayattaki herhangi birisi gibi olamam. Ben senin hayatını düzelten olmalıyım, ben seni özgürleştiren olmalıyım. Seni kısıtlayan, anlamayan onca insana benzememeliyim ben. Kırılacağından o kadar korkmalıyım ki seni avuçlarıma asla alamamalıyım. Anlıyor musun cümlelerimin boynu büküklüğünü. Seni ilk gördüğüm yerdeyim şimdi. Seni ilk sevdiğim andayım ve bize yeni bir gelecek kurgulamak istiyorum. Bilmiyorum seni bu kadar çok severken ve sana dokunmaktan bu derece korkarken nasıl hayatını düzeltebilirim emin değilim. Nasıl seni daha fazla sevebilirim bunu öğrenmem gerek.

Mart aynın 33. günüydü seni ilk gördüğümde. Günlerden perşembe, güneşin doğma vaktiydi. Sen gelmeden önce yağmur yağıyordu, hava soğuktu ama sen geldiğinde birden güneş açtı. 357 saat, 49 dakika, 19 saniye ve 13 salisedir devam eden yağmur bir anda durdu. Kelebekler canlandı bir anda sanki yaşam senin gelmeni bekliyordu ve birden canlandı. Biliyorum mezarlarından kalkanlar olmuş seni selamlamak için belki bende onlardan birisiyim. Sanki uyutulmuşum yıllarca ve bir anda uyanmışım. Işıklarda bekliyordum kırmızının yeşile dönmesini. Bu arada sen bir anda gökyüzünden indin ve caddenin karşısında durdun. Bekledin bir süre orada sadece bekledin. Bunu gözlerinden anlıyordum, sabırsız değildin. Sanki bu şekilde sonsuza kadar bekleyebilirdin. Ben o an neyi bekliyorsan eğer o olmak için ölürdüm. Beni bu şekilde bekleseydin eğer inan bana başka bir dileğim olmazdı hayattan. Sonra bir anda kayboldun gözlerimin önünden. İnan bana bir anda bütün renkler soldu, yok oldular. Siyah beyaz bir fotoğraf oldu hayat, zaman bile akmadı.

Akrep ve yelkovanın tekrardan hareket etmeye başlaması seni gördüğüm andan 17 saat, 39 dakika ve 57 saniye sonraydı. Geceydi ve ben aynı yerde aynı şekilde duruyordum. Bir süre boyunca hayal gördüğümü düşündüm ama gerçek olman gerektiğine inandım sonrasında. Bütün bu inanma sürecim tam 139 gün sürdü. Bu sürede evimde oturdum ve başka hiçbir şey yapmadım. İnan bana sadece geçmişime dönüp sürekli olarak gerçekliğini sorguladım. Eğer gerçeksen sen yaşamam gerek dedim ardından ve bir yerde seni bulup dünyanın en mutlu insanı yapmam. Hayalin ile aynadaki yansımamı yan yana koyduğumda senin için fazla kirli olduğumu gördüm. Bu nedenle mutluluğunun filminde oyuncu değil ama yönetmen olmaya karar verdim.

Aradan tam 1379 gün 7 saat ve 41 saniye geçtiğinde seni tekrar gördüm. Sahil kenarında bir bankta oturmuş ve ağlıyordun. O an paramparça olmuş gibi hissettim, inan bana göz yaşların bir asit yağmuru gibi yağdı üzerime. Ne yapacağımı bilemedim o an. Ağlamanı durdurabilirsem eğer çektiğim acı son bulacaktı ama yapamadım. Kırılacağından korktum ben. Seni sevmemin sebepleri olursa eğer anlamsızlaşacağından endişe ettim. Telefonuna baktığını gördüm sürekli olarak ve mesajlar yazdığını. Erkek arkadaşındı belki, belki yalanlar söylemişti sana belki aldatmıştı seni. Numarasını aldım sen fark etmeden evet onu ben öldürdüm.

Sana kazara çarpmış gibi yapan ve telefonunu denize düşüren bendim. Sonra cebimdeki bütün parayı sana vererek yeni bir telefon almanı söyleyende bendim. Fazlaydı biliyorum ama o an dünyada iyi insanların da olduğunu düşündün. Bir süre sonra da yaşların durdu, gülümsedin sonra. Erkek arkadaşını öldürmeme gelince aradım ve bir kaç tane yalan söyledim. Sonra onu takibe aldım ve seni aldattığını gördüğümde uygun bir iple işini bitirdim. Evet, astım onu acımadan! Tabi benim yaptığımı anlama diye intihar süsü verdim önce nedenlerini yarattıktan sonra. Eldivenler giydim hayatında parmak izim olmasın diye.

Evini öğrendim senin. Hayatını düzeltmem gerekiyordu ve yürüdüğün yolun hep temiz olmasını sağladım. O eski kaldırımların iki yanına da çiçekler diktirdim. Hep güzellikleri gör diye hep mutlu ol diye. Üniversitede başarılı ol diye hocalarını kandıran, defalarca sınav kağıdını değiştiren bendim. Başkaları seni geçemesin diye bir çok insanı zehirledim sınav haftalarında. Aslında buna ihtiyacın yokmuş ama ben emin olmak istedim. Mezuniyet törenini hatırlıyorum da mutluydun ve ben yaşadığımı hissettim gözlerine bakarken. Sen güldüğünde kelebekler tekrardan uçmaya başladı anlıyor musun beni? Bu yüzden yaptım her şeyi.

Bazı zamanlar fazla yaklaştım sana yapmamalıydım ama dayanamadım. Bir gece eve dönerken yolunu kesmişlerdi hatırlıyor musun. Seni orada kurtaran bendim. Sana dokunan her parmağı teker teker kıranda bendim. Sana yanlışlıkla değdiğim için sol elimin bütün kemiklerini de bu yüzden parçaladım. Bunu hak etmiyordum sadece seni görebilirdim. Fazlası için günahkarım, senin için günahkarım. Sana dedenden yüklü bir miras kalabilmesi için bana dair ne varsa ona verdim. Hasta yatağında yanına gidip gerekli belgeleri imzalattım ona ve her şey senin oldu. Benim neye ihtiyacım vardı ki? Evinin karşısındaki gece konuda yaşıyordum ya yetiyordu bana.

Yaptığın resimleri o kadar seviyordum ki bütün galerilere dağıttım. Seni tanımalarını sağladım ve ünlü olmana yardımcı oldum. Hepsi hakkındı ama senin. Döktüğün gözyaşılarınla kazandın hep sadece ben yanaklarındaki gülümsemeye aşık oldum. Göz bebeklerindeki umudu sevdim ben ve o umut yaşamamı sağladı.  Seni gördüğüm her an ben duyguların ne demek olduğu anladım. Hayatını kolaylaştırmak için her şeyi yaptım inan bana sonra yapacak başka bir şeyim kalmadı. Benim varlığımı hissetmiştin bir şekilde ve bu yüzden daha fazla yaşamam gerekiyordu. Beni araştırmaya başladığında başka şansım yoktu inan bana sonuçta er geç ulaşacaktın. Uzaklara da gidemezdim, ayrılamazdım senden. 

Bu mektubu sen kapımdan içeri gidip beni yerde yatarken gördükten hemen sonra yazıyorum. En son senin gözlerini görmek istemiştim ben, sadece seni sevmek için yaşamıştım. Bunları yapamadım ama sen bu mektubu aldın ve okumaya başladın. Ağladın sonra benden nefret ettin. Seni birisinin bu denli sevmesi ve onu sonsuza kadar kaybetmen canını yaktı. Sonra da kendine küstün beni daha önce fark etmediğin için. Ancak sevgili ben seni sevmiştim, sana değseydim eğer değişirdin. Değişmeni istemedim, olduğun kişiyi sevdim ben. Bu mektubu da boş ver, umursama. Deli saçması de geç, yırt at. Okuma hatta, boş ver...

...

Yine ağlattım seni yine mahvettim hayatını. Belki de hiç tanımamalıydım seni bilmiyorum. Seni az önce gördüm ve sen caddenin karşısında beklerken bu iki mektubu yazdım geleceğe dair. Mutlu olabilseydin eğer ona göre davranacaktım sana ama olmadı. Bu yüzden hayatına hiç girmeden gideceğim ben uzaklara. Sevgini de yanına alıp çok uzaklara gideceğim. Fakat bana bakıyor ve gülümsüyorsun. Neden yapıyorsun bunu bakma! Gelme bana doğru, yapma lütfen. O kadar güzel bakma bana, sakın rastlantılardan bahsetme. Mutluluğunun bende olduğunu söyleme asla. Gelme lütfen gülme ama sen durmuyorsun. Geldin ve adımı öğrenmek istiyorsun. Sevme beni, lütfen sevme. Ben günahkarım...

İşaret Dili Öğreniyoruz son gelişmeler =)

Merhaba dostlar işitme engelliler için düzenleyeceğimiz kampanyanın başlamasına çok kısa bir süre kala size gelişmeler hakkında bilgi vermek istiyorum. Kampanyanın detayları ve kapsamına buradan ve buradan ulaşabilirsiniz. Konuştuğumuz her insandan çok büyük bir beğeni toplayan ve gün geçtikçe genişleyen projemiz henüz tam olarak başlamamış olsa da bütün editörlerimizi büyük bir heyecan sarmış durumda şimdiden. Daha önceki yazılarımda kapsamı ve nasıl işaret dilini öğrenebileceğimizden bahsetmiştim. Bu gün son bir kaç günde olan gelişmelerden bahsetmek istiyorum.

Öncelikli olarak internet üzerinde çok kısıtlı bir görsel bilgi olmasından dolayı oldukça zorlanmıştık. Ancak bunun için İşaret Dili Psikoloğu arkadaşım sevgili Aylin İpek ile birlikte işaretlerin bir kısmını fotoğrafladık. Büyük bir gururla söylemek isterim ki bu fotoğraflara başka bir yerde rastlayabilmeniz oldukça güç ve şu anda bizim elimizde bulunuyor. Asıl hedeflerimizden birisi kelimeleri içeren afişler hazırlayıp bu afişleri iş yerlerimize veya evlerimize, okullarıma asmak. Bu sayede kampanyamızın yaygınlaşmasını sağlamayı amaçlıyoruz daha fazla insana daha fazla kelime öğretmek. İnanın çok mükemmel bir duygu, inanın.

Sonrasında İstanbul Üniversitesinde "İşitme Engelliler ve Yükseköğretim" konulu bir konferans düzenlenecek bugün. Bu konferans için işaret dili eğitimi vardı bende gittim. Arkadaşım Aylin İpek'in eğitim verdiği günde bana da kampanyamızı anlatma ve tanıtma fırsatı buldum. Çok büyük bir ilgi gördüğünü anlatmak isterim bu noktada ve uzunca bir süre alkış aldığımızı. İstanbul Üniversitesi ile ileriki dönemlerde bilgi alış verişi konusunda bir anlaşma bile yaptım. Bu arada Aylin bu kampanyada bizimle birlikte çalışacak ve bize oldukça yardımcı olacak.

Lafı çok fazla uzatmak istemiyorum aslında çünkü ben bu heyecanla uzunca yazabilirim. Çok güzel fikirlerimizin olduğunu ve bunları zamanı geldiğinde duyuracağımızı bildirmek isterim. Umarım bizim kadar heyecanlanıyorsunuzdur. İnanın çok ama çok önemli bir noktadayız ve fazladan ne yaparsak onlara çok büyük katkılar sağlıyoruz. İnanın ve kampanyanın başlaması için az daha sabır edin. Çok az kaldı =))

Şimdi size çektiğimiz fotoğraflarla baş başa bırakmak istiyorum. Biraz susmalıyım artık :D

"Adın"                                                                            "Doktor"

"Problem"                                                                      










"Ne"

Bir yalnızlık oyunu2

Bir yalnızlık oyunu1

Ilık bir sonbahar günüydü. Rüzgar hafifçe esiyor dallarını terk eden yapraklar yavaşça süzülüyordu. Bir parkta, çınar ağaçlarından birisinin altındaki bankta oturmuş ve düşen yaprakları seyrediyordu. Onların teker teker dökülmelerini ve yerde birikmelerini izliyordu içinde bir sızıyla.

-Bensiz geçen her günü anlatmanı istiyorum. Geriye doğru yaşamalıyız biz. Fazla vaktimiz kalmadı, lütfen geç kalmayalım aşka.
-Sana zamanın göreceğilinden bahsetmek isterdim. Seninle geçen bir anın bir ömre bedel olduğunu söylemek isterim.
-Seninle geçen bir anı değil bir ömrü doldurmak istiyorum seninle. Anlat lütfen göz bebeğindeki her kırışıklığın nedenini anlat bana.
-Neden sensiz geçmişime kendini yerleştirmeye çalışırsın anlamıyorum. Yoklardan bir geçmiş yaratılabilir mi? Sensiz bir hayatım yoktu benim.
-Sadece hayatı yeniden kurgulamak istiyorum sevgili. Yaşamımızdaki boşlukları birbirimizle doldurmak için.
-Bize dair bir hikaye yazıyorsun yani. Bizi de yeniden kurgulamasın o zaman. Yeni baştan yaratılmalıyız biz. Hayatımızdan geçip giden ne varsa silinmeli mesela.
-Nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Anları kaçırmak istemezken bir ömür yaratamıyorum.
-Bence her hikaye gözlerin ile başlamalı tenin ile devam etmeli ve dudaklarında sonlanmalı.
-Hikayemizin sonlanmasını istemiyorum ben. Sonsuza kadar devam etmeli zamanımız.
-O zaman teninden sonra dudakların gelmemeli. Ölümsüzlüğümüzü istiyorsun ama bu mümkün değil. Birlikte geçen bir anı anlat bence ve sonra bitsin bu hikaye. Dudaklarımızın ilk temasında bitsin hatta.
-O zaman eksik kalırız sevgili. Hep eksik değil miydik zaten.
-Bir evimiz olsun o zaman ve bir kızımız. Evlenelim küçük bir törenle. Sonsuza kadar yaşayalım burada.
-Dalga geçme lütfen. Ben sadece..
-Bazen bir an bir ömürden büyük olur. Bu yüzdendir göreciliği zamanın.
-Biliyorum bizim sadece bir anımız var. Sadece tek bir öpüşmemiz var biliyorum.
-Hep dudaklarında ölmek istemiştim biliyor musun?
-Konuşma daha fazla. Kaçırmayalım aşkı zamanımız dolmadan.
-Korkma lütfen. Beni kendine al. İçinde bir yerlerde bir biz yarat. Evimiz olsun ve bir kızımız. Sen dünyaya gelmiş en güzel anne ol sonra ben...
-Gitme lütfen, beni bu dünyada yalnız bırakma.
-Artık yalnız değilsin sevgili, artık değiliz. Hadi öp beni.
-Gitme lütfen!
-İzleyicileri selamlamayı unutma. Hoşça kal.

Ilık bir sonbahar gününde güneş yavaşça batıyordu. O aynı ağacın altında aynı bankta oturmaya devam ediyordu. Yapraklar düşüşlerini hızlandırmışlardı ve rüzgar biraz daha hızlı esiyordu uzaklarda bir yerde dalgalar hayatın kıyılarına vururken. İçindeki sızı gitmişti sonsuza kadar bir yalnızlık oyununun izleyicileri ile birlikte.

Bu günün işaret dili kelimeleri: Güzel, iyi misin, teşekkürler, ben iyiyim
İşaret dili öğreniyorum =))

İşaret dili öğreniyorum =))

Selam arkadaşlar yeni kampanyamızın açılışını yaptık ve büyük bir hızla ilerliyoruz. Size bu kampanyanın detaylarını anlatmak istiyorum. Daha fazla neler yapabiliriz, işaret dilini nasıl öğrenebiliriz gibi sorularına cevap vermek amacım.

Kampanyamızın amacı önceki yazımda da belirttiğim gibi işitme engelli kardeşlerimize yardımcı olmak. Diyebilirsiniz ki benim bir kelime öğrenmem onlara nasıl yardımcı olacak. Bu sorunun cevabı oldukça basit aslında onları anlamak için çaba göstermiş olacağız. İnanın bana bu çabayı göstermemize ihtiyaç duyuyorlar. Bizimle konuşmak istiyorlar. Mutlaka etrafınızda işitme engelliler vardır kampanyamıza onlara "günaydın" diyerek başlayabilirsiniz mesela. Sonra "nasılsınız" diye sorabilirsiniz. Bunu yaparsanız eğer onların ne kadar mutlu olabileceğini görürsünüz. Her gün sadece bir kelime bile öğrenseniz bu yılda 365 kelime yapar ve siz bir yıl sonra işitme engelli birisiyle onların lisanından konuşabilir hale gelirsiniz. Günde 10 kelime öğrenseniz eğer bu yılda 3650 kelime yapar ve neler olabileceğini siz düşünün. Dünyayı herkes için yaşanabilir yapmak bizim elimizde.

Bunların haricinde bu projeyi sahiplenmek ve yaygınlaştırmak da sizin elinizde. Kendi duygu ve düşüncelerinizi anlatan yazılarla katkıda bulunabilirsiniz. Bu projeyi etrafınıza yayabilirsiniz. Arkadaşlarınızı ve ailenizi de işaret dilini öğrenmeye yönlendirebilirsiniz. Unutmayalım onlar bizim dünyamızı anlamak için çok çaba sarf ediyor. İşaretlerimizi anlamaya çalışıyorlar, mimiklerimizi jestlerimizden kelimelerimizi anlamaya çabalıyorlar. Bizde onları anlamak için çaba sarf edelim. Projemizin başlangıç noktası burası ve buradan dünyayı herkes için daha yaşanabilir kılmaya doğru ilerliyor. 1MK olarak bizim bir düşümüz var geleceğe dair. Bu düş'ü bizimle paylaşmak ister misiniz?

Türk İşaret Dili Biliyorum eğer biliyorum derken baş parmağınız çenenizdeyken elinizi dışarıya doğru hareket ettirirseniz bu bilmiyorum anlamına gelir. =))
 
Kaynak siteler:

Boğaziçi Üniversitesi İşaret Dili Kaynak sitesi
http://www.cmpe.boun.edu.tr/tid/index.php buradan videoları izleyebilirsiniz. Çalışmak için oldukça güzel kaynaklar sunuyor.
İşitme Engelliler Federasyonu Resmi İnternet Sitesi
http://www.turkdeaf.org/
Türk İşaret Dili Sözlüğü
http://www.cmpe.boun.edu.tr/pilab/tidsozlugu/

Babalar günü!

Öncelikli olarak tüm babaların babalar gününü kutlarım. Bugüne dair bir yazı yazmak istiyorum ama ne yazacağımdan çok emin değilim aslında. Bugün birçok kişi babalar günü şöyledir, böyledir diyecek ama bir noktayı kaçıracağız her zaman olduğu gibi. Baba olmak ne demektir veya nasıl baba olunur gibi soruları her zaman olduğu gibi sormayacağız elbette. Genetik bir bağ mıdır babalık veya bir hayat koçluğu mudur. Galiba bu kavramları irdelemek istiyorum çünkü toplumumuzda bu konuda bir eksiklik var. Bunu görüyoruz, biliyoruz, hissediyoruz. Eğer genetik bir baş ise babalık her baba mükemmeldir. Eğer bir yaşam koçluğu ise tanıdığımız ve bildiğimiz birçok baba eksiktir. Aslında nesillerdir devam eden bir sorundur ülkemizde babalık. Babalarımız babalarından destek görmemiştir, erken yaşta çalışmaya başlamışlardır. Belki çocuk olmaları gereken yaşlarda giydikleri büyük elbiseler, hayata erken atılma onları bu hale getirmiştir. Onlarda babalarından böyle görmüştür kısaca ve çocuklarına da bu şekilde davranıyorlardır. Nesiller geçtikçe, toplumun bilgi seviyesi arttıkça elbette babalık kavramı da değişmektedir ama yeterli midir emin değilim.

Her çocuk babasından ve annesinden büyük bir destek ister. Doğumundan bu yana o destek ölçüsünde yaşar, ilerler, büyür ve gelişir. Mesela "sen bunu yapamazsın, beceremezsin" gibi cümlelerle büyüyen bir çocuğun taşıdığı özgüven eksikliği bir gerçektir. Bunu herkes bilir ama pek bir şey yapılmaz, yapılamaz. Mesela çocuğa kendi hayallerimizi giydirmeye çalışırız, onu kafamızdaki bir kalıba uydurmak isteriz. Bu kalıbın dışına çıkmak istediğinde ise onu desteklemeyiz. Onun arkasında durmayız farklı bir yol seçtiğinde. Bu yüzden mutsuz bir toplumuz biz. Çocuk kendi hayalleri ile babasının veya toplumun hayalleri arasında kalır. Hangi yolu seçse mutlu olamaz. Kendi hayallerini kovalasa az önce bahsettiğim özgüven eksikliği peşini bırakmaz. Başkalarının hayallerini seçerse o zamanda içinde büyük bir acaba ile yaşar. Sonra gün olur büyür kendi çocuğu olur ve gördüğü, bildiği, deneyimlediği babalık kavramı çerçevesinde babalık yapar. Belki biraz değiştirir çerçeveyi ama bazı noktalarda değişemez. Geçmişe duyduğu öfke, onu zamanında kısıtlayanlara belki kendi babasına karşı hissettiklerini çocuğuna yansıtır.

Bazen çocuğun yaptıkları asla yeterli gelmez babaya. Yukarıda bahsettiğim gibi farklı bir yol kabul görmez bizim ülkemizde. Farklı yollara kapalıdır hatta, farklı düşünceleri desteklemeyiz. Elimizden geldiği kadar kısıtlarız yapabilirsek engelleriz. Bunu da birince elden babalar yapar. Çocuğa "yapabilirsin oğlum/kızım" demek zor değildir ama demeyiz, demezler. Çocuğun en başından beri duymak istediği tek şey "sana güveniyorum" veya "senin kararlarına saygılıyız ve her adımında arkandayız" iken bunun yerine "yapamazsın"lar veya  "bu yoldan gitmezsen desteklemem seni"ler alır. Bu şekilde de özgüven ekliği çeken bir toplum çıkar ortaya aynı bizim gibi. Sorunun başlangıcı ise babalardadır. Sonra gün gelir toplumdaki özgüvensizliği eleştirir aynı babalar. Durup kendi içimize bakmamız gerekir bu noktada ve en başta sorduğum soruya bir cevap bulmamız. 

Eğer babalık genetik bir bağ ise her baba mükemmeldir. Ancak eğer babalık bir yaşam koçluğu ise çok eksiğimiz var inanın bana. Dünyaya bir çocuk getirip onun eğitimini karşılamak, bir telefon, bir araba almak mıdır yoksa çocuğun istediği yolda yürümesine yardım etmek midir babalık? Mutlu veya mutsuz bireyler yetiştirmek babaların ve gelecekteki babaların elinde. Mutlu bir toplum olmamızda aynı şekilde. Gelin çocuğumuza "sen yapabilirsin" diyelim. Gelin çocuğumuza "her zaman yanındayız" diyelim. Bakın geleceğimiz nasıl daha güzel olacak. 

Bütün babaların babalar gününü tekrardan kutlarım. Ancak babalar günü yüzeysel bir hediye ile geçiştirilebilecek bir gün değildir. Gelin mutlu bir gelecek yaratalım birlikte.

Sığınak, başlangıç

1:Sığınak, tanışma
2:Sığınak, veda


Güneş puslu bir gökyüzünde yavaşça yükseldi önce. O yükselirken şehir yavaşça uyandı. Şehir uyanırken bir çok insan o gece gördüğü rüyaları hatırlayamadı. Bazıları yüzlerinde gülümsemelerle uyandı bazıları ise sebebini bilemediği bir boşluk ile başladı yeni bir güne. Birçokları için o günün bir anlamı yoktu hatta bazıları o günün kimliğini bile bilmiyordu. Günlerin kimliği önemlidir ve her bir gün aynı isimlerle anılıyor olsa da birbirinden farklıdır kimlikleri farklı olduğu için. Ancak bütün bu farklılıklar insanların asla bilemeyeceği ufak detaylardı. Aslında bilmekte istemezdi insan. Her günü birbirine benzetip kendisini sıradanlaştırmaktan garip bir zevk alırlardı. Sonuçta onlar bunun için eğitilmişlerdi doğumlarından beri. Bu sebeptendir ki günlerin bir isimleri vardı ve güneş aynı isimli günlerde farklı şekillerde yükselirdi. O gün diğerlerinden farklı bir şekilde doğmuştu güneş ki bu farklılıktan haberdar olan kimse yoktu.

Bir duvardan ayrılıp farklı yönlere doğru ilerleyen iki iz vardı o sabah. Güneş çınar dalları arasından o yollardaki ayak izlerinin üzerine düşüyordu o sabah. Her gün güneşin doğması için bir sebep vardı ve her gün güneş doğduğunda sebeplerinin varlığını kontrol ederdi. Bu yüzdendi dalların arasından süzülen ışığın ayak izlerinin üzerinde yavaşça gezinmesi. Eğer birisi o izleri görse ve inceleseydi iki yana doğru uzayan kırmızılığı da görürdü. Eğer birisi o kırmızılığı fark edip araştırsaydı iki farklı acıya rastlardı bedenlerden akıp zemine yayılan ki bu iki acı ölçülseydi eğer birisinin kendisiyle olan bir savaştan diğerinin ise kırık bir kalpten kaynaklandığını anlardı. Ancak kimse bu incelemeleri yapmayacaktı sonuçta bulunabileceklere hiçbir değer biçilmemişti hayatın fiyat kataloğunda.

Uzun bir süreden sonra huzurlu bir şekilde uyumuştu erkek. Ne bir rüya görmüş ne de kabuslarında kendisiyle savaşlar yapmıştı. Sadece sabaha karşı eve gelip kendini koltuğuna bırakmış ve orada uyuya kalmıştı. Göz kapaklarını açarken göz kenarlarında birikmiş çapaklar onu zorladı. Sol gözünü tam olarak açamayacağını anlayınca sağ eliyle çapakları temizledi. Bir zamanlar duyduğu bir efsaneye göre insan eğer uykusunda ağlarsa o göz yaşları çapaklaşırmış. Bu yüzden şimdiye kadar hiç çapak birikmemişti yüzünde ve şimdi ise kendini rahatlamış hissediyordu başka efsanelerde anlatıldığı gibi. O efsanelere göre insan ağladığında rahatlarmış ki bu efsanenin gerçekliğini hiçbir zaman ölçememişti asla ağlayamadığı için. Gözlerindeki çapakları ve içindeki rahatlamayı da hesaba katıp "neden olmasın" dedi kendine. Hala koltuğunda uzanmış ve kıpırdamamıştı.

Ayılmak için başını iki yana salladı doğrulurken. Daha sonra elleriyle yüzünü sildi yavaşça bastırarak. Bu yapmasının nedeni bir rüyada olup olmadığından emin olmak içindi aslında ki rüyada olmadığını anlayınca ayağa kalktı. Kalkarken duvardaki saate baktığında ise akrep ve yelkovanın en yukarıdaki birlikteliğini gördü. Çok fazla uyumamıştı aslında ama yine de kendini oldukça iyi hissediyordu. Önce banyoya doğru ilerledi elini yüzünü yıkamak için. Banyo aynasıyla karışlaştığında yansımasının yüzünde garip bir mutluluk fark etti. Garipti çünkü bu güne kadar yansıması hep üzgündü, hep ağlardı aynadaki suret. Şimdi ise gülümsüyordu ki onun ne zaman bu kadar içten gülümsediğini hatırlamıyordu bile. O an içindeki bir ses bugüne kadarki bütün gülüşlerinin yalan olduğunu söyledi kısık bir sesle. O ise başıyla onayladı sadece belki de öyle idi. Belki de bütün mutlulukları bir oyunun parçasıydı ki o kendine hep iyi bir oyuncu derdi hayat oyununda. Evet, bir oyundu hayat!

Önceki gece onları hatırladıkça mutluluğu yerini bir parça gurura bıraktı. Dün gece öteki kendisiyle yaptığı bir savaşın ilk perdesini kazanmıştı. Bu zafer onun için önemliydi elbette bu sayede soluduğu havadan zevk alabiliyordu. Yine bu sayede kimliğini nefret etmeden taşıyordu boynunda. Her insan kimliğini boynunda taşırdı ve her kimlik o güne kadar yaptığı ve yapmadığı bütün seçimlerdi. Her insan geçmişini boynunda taşırdı bir noktada fırlatıp atmadıysa eğer. Fırlatıp atarsa kimliksiz olurdu ve boşlukta sallanırdı bir süre. Ancak bu sabah kimliğini fırlatıp atmamıştı ve onu boynunda gururla taşıyordu. Dün gece aldığı yaraların veya ne kadar kan kaybettiğinin bir önemi yoktu artık. Uzun bir aradan sonra bugündeydi ve tarihe baktı "29 Mart" saat 12.23 günlerden Perşembe.

Yatak odasına gidip elbiselerini değiştirmesi gerekiyordu. Siyah gömleğini çıkardı ve bir kenara fırlattı hemen ardından da pantolonunu. Dolabını açıp yenilerini alacakken bir an durdu sanki onunla birlikte dünyada durmuştu. İçindeki ses bir soru sordu hemen ardından "O kız gerçek miydi?" Bu soru karşısında nefesi kesildi ve yatağının kenarına oturdu "O kız gerçek miydi?" Bu soruya verebilecek bir cevabı yoktu bir taraftan onun gerçek olması için dua etti. Diğer taraftan ise onun bir hayal olması düşüncesi ise onu korkutuyordu. Eğer o bir hayal ise, bir sanrı ise o durumu düşündüğünden daha korkunçtu. Tekrardan hatıraları arasından savaşına döndü ve içindeki o gücü hissetti. Hayatı boyunca hiçbir zaman hissetmediği bir güç vardı onda. Tek kişilik ömrü hayatı boyunca hiçbir zaman!

Çıkardığı elbiseleri tekrardan giydi eğer o kız gerçekse belki tanır diye. Normalde asla yapmazdı bunu aynı elbiseyi ikinci gün giymezdi. Ancak bugün başka bir şansı yoktu giyinip mutfağa gitti ve kendine bir şeyler hazırladı. Önceki sabah kahvaltı yapmadığını hatırlıyordu ve midesindeki yanma da bu yüzdendi. Hızlı bir biçimde kahvaltısını yaptıktan sonra evden çıktı ve sığınağına doğru ilerledi. Dış kapıyı kapattıktan sonra müzik çalarını açtı ve rastgele bir şarkı seçti. "Şebnem Ferah, Sil Baştan" çaldığında ise kısık sesli bir kahkaha attı  ve merdivenlerden hızlı bir şekilde indi.

...

Sığınağına vardığında orada kimseyi bulamadı. Sadece etrafta gezinen insanlar vardı ve onları umursamadı. Sığınağının üstüne oturup boğazı izledi bir süreliğine. Saatine tekrar ve tekrar baktı "14.03, 14,29, 14.51.." Bu süreçte sahilden geçen araçları inceledi bezginlikle. Çığlıklar atarak ilerleyen bir ambulansı takip etti ve içindeki her kim ise onun için dua etti. Bir süre sonra sokaktaki insanları incelemeye başladı. Oyunlarını gördü bu süreçte onların nasıl sürüklendiklerini anladı. Çiftlerin neden birlikte olduklarını ve nasıl ayrılacaklarını tahmin etti. Sonra ilişkiler içindeki çıkarların listesini sıraladı kendine ve ilişkilerin gereksiz olduğunu tekrarladı iç sesine. Sonuçta hayat bir oyundu, içindekiler birer oyundu ama o oynamak istemiyordu. Saatine tekrardan baktı "15.37". Beklemekten yorulmuştu ve sahile gidip bir çay içmeye karar verdi ve bir şeyler atıştırmak istedi. Sonuçta bu gece geri dönmeyi planlamıyordu "ya O gerçekse?"

...

Eğer o gerçekse ne diyeceğini bilmiyordu. Belki sadece teşekkür ederdi, belki sadece dünkü savaşı onun sayesinde kazandığını anlatırdı. Çayını yudumlarken sürekli olarak saatine bakıyor ve şarkılar arasında geziniyordu. "Steel Heart, She is Gone" çalarken onun gerçek olmasını tekrar düşledi içindeki bir ses gerçek olmadığını söylese de. Üçüncü bardak bittiğinde saatine tekrardan baktı "17.23" ve hesabı ödeyip sığınağına doğru yola çıktı güneş yavaşça gökyüzünden kaybolurken. Duvara doğru olan yol sanki milyonlarca kilometreymiş de günlerdir yürüyormuş gibi hissetti. Bu sürede kızın neye benzediğini hatırlamaya çabaladı ama beyaz tenine vuran ay ışığı haricinde bir şey hatırlayamıyordu ve bir de rüzgarda savrulan siyah saçları vardı.

Uzakta duvarı gördüğünde içindeki burukluk biraz daha büyüdü. O gerçek olsa bile bir daha buraya gelmeyebilirdi ve onu hiç göremezdi. Belki onun yüzünden sığınağını terk etmişti. Eğer o gerçekse ve bunlar olduysa kendini asla affetmezdi. Bir an düşündü ve bir sanrı olmasını tercih edebileceğini gördü onu üzme ihtimali karşısında. İçinde sayısız düşünce dolaşırken duvarın üstüne oturmuş ve ayaklarını boşluğa bırakmıştı. Herhalde 8 metre vardı yükseklik eğer o gerçek değilse ve hayat bir oyunsa burası yeterli olmalıydı. Hayatın oyun olduğundan emindi ve içindeki bütün yalanlardan da. Sadece bir tane gerçek arıyordu, onu hayata bağlayacak bir gerçek.

"Jewel, Foolish Games" çalıyordu. Saat 18,02 idi ve o gökyüzünü kaplayan kızıllığa bakıyordu ve bir ses duydu. Daha doğrusu hissetti bir kadın sesini "Gerçekmişsin!"

Kıza doğru döndüğü sırada oda bilinçsizce aynı kelimeyi tekrarladı "Gerçekmişsin!" ve uzun bir süre boyunca gözlerinin içine baktılar. Eğer kelimeleri olsaydı söyleyecek hiç susmamayı planlıyordu fakat bilinen bütün kelimelerin ötesinde bir yerdeydiler. Başka bir lisanda hiç bilinmeyen kelimeler lazımdı onlara. Bunun yerine yine aynı eş seslilikle "teşekkür ederim" dediler. Kız adamın hemen yanına oturdu ve başını omuzuna yasladı. Eğer onları umursayan birileri olsaydı onların birbirleri için yaratıldığını söylerdi. Fakat bu detayı görebilecek kimse yoktu ve hayatın fakat listesinde bunun hiçbir önemi yoktu.

Sadece uzakta bir adam onlara doğru bakıyor ve yüzünde bir gülümseme ile bekliyordu. Aslında o uzun zamandan beri oradaydı fakat kimse için bir değeri olmadığından kimse onu görmedi. Kız başını adamın omuzuna yasladıktan sonra gülümsemesi biraz daha arttı bir tutam gururla. Sonra sırtını onlara döndü ve kısa adımlarla yürümeye başladı. Dudaklarında ise henüz söylenmemiş bir şarkı vardı.
İşaret dili öğreniyoruz

İşaret dili öğreniyoruz

Sizi duymuyorum, sizi görmüyorum. Sürekli olarak bağırıyorsunuz etrafımda ama sizi duymuyorum. Sanki etrafımda sessiz bir bölge var. Dışarıda onca konuşan siz yanıma geldiğinde sus kesiyorsunuz. Dışarıda anlatacak onca şeyi olan siz yanıma geldiğinde dilinizi yutuyorsunuz. Oysa bende konuşmak istiyorum, bende anlatmak istiyorum bazı gecelerde. Dinleyenim olmuyor ama benim ne zaman gelseniz sessizce biraz kalıp gidiyorsunuz. Oysa bende konuşmak istiyorum, oysa bende anlatmak istiyorum.

Kim olduğunuzu bilmek istiyorum mesela. Bir gün gelip bana kimliğinizi anlatmanızı sizi kendinizden tanımak istiyorum. Davranışlarını incelemek, hesaplamak, derecelendirmek değil sizi tanımak istiyorum ama siz konuşmuyorsunuz etrafımda. Ben ise anlatmak istediklerimi duvarlara anlatıyorum. Geceleri ellerimi duvara dayararak uyuyorum bilmezsiniz tabi. Ben sadece konuşmak istiyorum. Ben sadece anlatmak istiyorum.

Sanki etrafımda karanlık bir bölge var. Hiçbir şey göremiyorum onun yerine hayal ediyorum sürekli. Sizi görmüş gibi yapıyorum bazen, bazen ise sadece düşlüyorum. Nerede olduğumu bilmiyorum hiçbir zaman. Bana nerede olduğumu anlatmanızı çok isterdim doğrusu. Neye dokunduğumu tarif etmenizi o kadar istiyorum ki. Ancak bu şekilde hayal edebiliyorum onları. Ancak bu şekilde kurgulayabiliyorum. Ancak bu şekilde görebiliyorum ben. Hayallerimin neye benzediğini sorsanız anlatamam biliyor musunuz. Oysa bende görmek istiyorum etrafımı, sizleri, dünyayı. Bulutları da görmek istiyorum havada uçan sinekleri de. Oysa ben sadece bilmek istiyorum.

Lütfen yardım edin bana anlatın, benim lisanımda konuşun. Göremiyorsam eğer bana dünyayı tarif edin ki hayal kurabileyim. Duyamıyorsam eğer konuşamıyorsam lisanımı bilin, benimle konuşun. Sizinle konuşmaya ihtiyacım var benim, size anlatmak istiyorum her şeyi. Benim lisanımı öğrenin lütfen, benimle aynı dilden konuşun. Size ihtiyacım var. Beni anlayın lütfen, aranıza alın...

İşitme engelliler için ne yapabiliriz hiç düşündünüz mü? Onlar sürekli olarak bizi anlamaya çalışırken onlara nasıl yardımcı olabileceğimizi hiç kurguladınız mı? Mesela her birimiz onların lisanında birkaç kelimeyi bilsek neleri değiştirebileceğimizi bir düşünün. Onları anlamayı hiç denediniz mi? Onlarla onların anlayacağı şekilde konuşmak çok da zor değil aslında. Bu sosyal projede herkesi işaret dilinden her gün bir yeni kelime öğrenmeye çağırıyoruz. Bu sayede neleri değiştirebiliriz bir düşünün lütfen. Onların anlayışa ihtiyacı var. Peki ya biz onları anlamaya hazır mıyız? Küçük bir değişiklik yapmayı öneriyorum size ve bu değişikliklerle dünyayı daha yaşanılabilir kılalım herkes için. Bizimle misiniz? Unutmayın dünyaayı daha güzel, daha yaşanabilir kılmak bizim elimizde.

Bugünün kelimeleri: 
Günaydın İyi akşamlar Nasılsın? İyiyim

Sığınak, veda


Tek kişilik bir oda, hava soğuk. Penceresiz duvarların arasında kalmış, sıkışmış, yapayalnız. Ne içeriye girebilmek için bir kapı var nede dışarıya çıkabilmek için herhangi bir yol. Zamanın dört duvarın arasına sıkışıp kaldığı, bütün tarihlerin anlamlarını yitirdiği bir karanlık. İçeride en ufak bir ses yankılanmıyor, küçücük bir ışık bile yok. Belki bir mum yakmak kimsenin aklına gelmiyor, belki kimse çığlık atmayı düşünemiyor bile. Hayat dışarısında bu odanın. Tek bir misafiri var. Sadece bir kişi bu odada yaşıyor. Sadece bir kişi burada yaşayabilir ve o çığlık atmaya bile korkuyor.

Duvarlarda yumruk izleri var. Postmodern bir tablo edasıyla kaplıyorlar duvarları. Bir parça ışık olsa zifiri bir siyahın üzerine yayılmış bordoları gözükebilir ama hiç ışık yok. Bordonun tonları siyahın arkasın saklanıyor gözükmemek için.  Zemin nemli, bir vedanın ilk anları gibi. Odanın her bölümü ayrılıkların korkusuyla yaşıyor. Sanki her an bütün oda parçalara bölünüp dağılacakmış gibi tutunuyor parçaları. Ayrılık en büyük kabus burada gitmeye izin verilmiyor. Terk edişler yasak, sözlüklerden yasaklanmış bir kelime. Bir kız bütün bu kimsesizlerde duvarlara ait olmaya çalışıyor. Onlara sarılıyor üşüdüğünde ve ayrılıkların kabusunu görüyor her bir an.

Elleri hep yumruk halinde kızın. Asla açılmıyor. Yumruğunun ön kısmı asla iyileşmeyen yaralarla kaplı. Bu yaralar duvardaki artan kırmızılığın nedeni aynı zamanda. Hiçbir ses yankılanmıyor o küçük bölmede. Kızın hıçkırıkları bile yankı oluşturamıyor. Sadece göz yaşları zemini ıslatıyor elmacıklarından daha fazla. Sırtını duvarlardan birisine yaslamış ki o duvar soğuğu hissetmediği tek yer. Sadece ondan güç alıyor daha önce hiç olmadığı gibi. Sadece o duvar devam etmesini söylüyor ona. Sadece o içini ısıtıyor, ona nedenler veriyor ve kız sadece onun yüzünden duvarları yumruklamıyor daha fazla. 

Kendi soluğunda ısınmaya çalışmayı bırakalı uzun zaman oluyor. Şimdi sadece bir duvarın yalnızlığını kendine yorgan yapmaya çalışmakla meşgul. Boynu idamını bekleyen her mahkum gibi gerilmiş başı arkaya doğru devrildiğinde. Duvardaki o ısıyı hissetmeden önce keskin bir kılıcın gelip hızlı bir biçimde işini bitirmesini bekliyordu ama şimdi kimliği belirsiz bir umut var içinde nereden geldiğini asla bilemediği. Bir eli zemine açtığı bir çukurun üstünde yavaşça açılıyor ve parmaklarından aşağıya doğru yapışkan bir şey kayıyor. Aşağıya doğru kayarken onun gittikçe güçsüzleşen atımlarını hissediyor ve parmaklarının ucundan düştüğünde eksildiğini anlıyor. Biraz daha eksildiğini tamamlanacağı yerde an be an parçalandığını biliyor. Terk edişlerin yasak olduğu bu odada kız aslında kendisini terk ediyor farkında bile varmadan.

Kısa bir süre sonra sadece çukurdan yüksek sesli atımlar yankılanıyor duvarlarda. Eğer çukuru kapatırsa bütün umutlarının da yok olacağını biliyor. Işığı bir daha asla düşlemeyeceğini, bir daha asla eskisi gibi olamayacağından emin. Bu yüzden ne elini geri çekebiliyor nede çukura bir parça toprak atabiliyor. O an sadece duvardan içine doğru işleyen ve tüm damarlarına yayılan ısıyı hissediyor ki o ısı elini geri çekmemesindeki en büyük engel. Hayatında ilk kez pişman olmaktan korkuyor, hayatında ilk kez geri dönememekten endişe ediyor.

Acılarının azaldığını hissediyor yavaşça ama sebebini bilemiyor, sebebini sorgulamıyor bile. Başını hafifçe yana doğru çevirip çukurun içine bakıyor. Ne kadar derin olduğunu veya onu tekrar geri alabileceğinden emin değil. Sadece içinde bir pişmanlık dolanıyor kalbini söküp dipsiz bir çukura atmasından dolayı. Ona artık ihtiyacı olmadığı biliyor ama ilk kez acabalı bir soru yankılanıyor içinde. Emin değil, pişman olmaktan ölesiye korkuyor ki o ana kadar ölüm korkulacak bir şey değildi onun için.Anlaşılmak vaz geçeli uzun zaman olmuştu ama ilk kez kelimeleri birleştirip cümleleri oluşturuyor duyulabilmek amacıyla.

Ne kadar derinde olduğundan emin değil ama yine de hafifçe sola doğru yanlayarak elini çukura doğru indiriyor. Neden bunu yaptığına dair en ufak bir fikri bile yok. Onu geri alırsa eğer acılarının devam edeceğini belki duvarların kırmızılaşmasının bitmeyeceğini biliyor ama yine de o "acaba"lı soru için elinin derinliklere olan yolculuğuna engellemiyor. Parmak uçlarının kalbinin derinliklerine değdiğini hissediyor ve bu yüzünde açan bir gülümsemenin nedeni oluyor. Gülümsemenin kelime anlamını o an hatırlıyor kız uzun zaman önce unutmasına rağmen. Sırtına yayılan ısı bütün vücudunu kaplıyor o anda ve parmakları kalbini sıkıca sarıyor.

...

Duvarından ayrılıp evine doğru yol alırken sadece o garip yabancıyı düşünüyor.  Geri dönüp dönmemek arasında kararsız kalıyor defalarca ama bunu yapmıyor. Garip bir biçimde kalbinin tekrardan attığını hissediyor ve bu ona eve dönüp başını yastığına yasladığında kabussuz bir uyku sağlıyor. Uyandığında aklına gelen ilk şey ise duvara tekrar gitmek ve belki sığınağını paylaştığı o yabancıyı tekrar görmek oluyor.

Sığınak

Her insanın belirli zamanlarda kalabileceği bir yeri olmalı. Neresi olduğunu umursamadan bazen sessiz, kimsesiz bir parka veya bazen ıssız bir kumsala sığınmalıdır insan. Bazen unutulmuş bir sokakta kırık bir bank bazen ise eski harabe bir ev. Her insanın kaçmak istediğinde gidebileceği bir yeri olmalı. Hayatı, dünyayı, yaşamı terk edip bir süreliğine kendine gitmelidir. Kaçmak veya uzaklaşmak bir süreliğine. Herkesin bir sığınağı olmalıdır bazen bir çınar ağacının gölgesinde bazen ise odasının karanlık köşelerinden herhangi birinde.

O hayatından kaçmak için yola çıkmıştı o gün. Düşüncelerini sorunlarını, insanlarını bir kenara atıp bir süre boyunca sadece kendine dönmek istemişti. Yapardı bunu sıklıkla bazen hayat fazla gelirdi omuzlarına bazen ise bomboş olurdu hayatı. Hayat fazla geldiğinde yükünün bir bölümünü atmak için giderdi sığınağına hayat anlamsız olduğunda ise gider ve sırtına yeni yükler alırdı. Kaçmak ve yüzleşmek için kullanırdı orayı. Kendisiyle sonra hayatla ve insanlarla yüzleşmek için o unutulmuş duvarın üstüne oturur, İstanbul boğazını seyrederdi. Kıpırdamadan saatlerce otururken aslında apansız savaşlarda yaralar alırdı. Bu yaralarını kirli kanını akıtmak için kullanırdı. Bazı zamanlarda kanını temizleyemez ve savaşlarını da beraberinde götürürdü. Ancak her savaş, her mücadele o duvarın üzerinde başlar ve orada biterdi.

O gün gitmesinin sebebi kendisiyle baş başa kalmak ve yaşamının muhasebesini yapmaktı. Geceleri uykusuz geçmeye, düşünceleri yüksek sesle konuşmaya başlamıştı. Başını yastığına koyduğunda başlayan ve güneşin doğumuna kadar devam eden zamanlarda fikirlerin ağırlığı altında eziliyordu. Bir noktadan sonra buraya kadar demiş ve sığınağına kadar yürümüştü. O soğuk duvarın üzerine oturmayı ve beyninin ona dair her suçlamasını, iftirasını kanıtlarla çürütmek istiyordu. Bu akşam kendisiyle savaşmak için gelmişti ve biliyordu bu akşam çok zorlu geçecekti. Tek istediği kimsenin olmadığı bir akşamda kaybetmiş olduğu kendini bulmaktı. Bulamama ihtimali vardı elbet. Eğer bu gerçekleşirse bütün ipleri koparıp daha fazla kaybolmaktı amacı.

Duvarına, sığınağına doğru çıkan o küçük patikada yürürken derin nefesler alıyor ve kendini yüzleşmeye hazırlıyordu. Kendine karşı en büyük savunması "her şeyi bilerek ve isteyerek yaptığı" üzerineydi. Bu yüzden ortaya çıkan bütün sonuçlar onundu ve o sonuçlar onun hayatıydı. Ona yapılan bütün suçlamalar ise yanlışların üzerine bir hayat kurmaya çalışmasıyla ilgiliydi ve bu hayali hayat için boşa mücadelesiydi. Onlara göre o boşuna savaşıyordu eski bir masal kahramanının yaptığı gibi. Öyle yada böyle acı çekecekti ve bu savaş aslında onun kendini kanıtlama savaşıydı.

Müzik çalarında "Doro, I'll be holding on" çalıyordu "Dragonland, Forever Walking Alone"un ardından. Yalnız kalmak sorun değildi sonuçta her karanlıkta bir arkadaşı vardı onun. Eğer bu yol onu gölgelerden bile uzaklaştırsa dahi devam edecekti. Sonuçta yalnızlık bir seçimdi ve seçimlerin sonuçlarını da aynı cesaretle kabullenmeliydi. Adımlarını biraz daha hızlandırdı er meydanına doğru giderken.

İlerde duvarını gördüğünde hafif bir tebessüm yerleşti yüzüne. Zihninde kılıcını kınından çıkardı ve parmaklarını kabzasına sıkıca sardı. Artık hazırdı sonuçları her ne olursa olsun yüzleşmeye.

Duvarına doğru yaklaştığında ona doğru ilerleyen başka bir silüet gördü. Aynı onun gibi bütün silahlarını kuşanmış ve kararlı adımlarla ilerliyordu. Dolunayın ışığı duvarın üzerine vuruyor ve arka tarafı karanlıkta bırakıyordu. Ona doğru yaklaşan kız -ki kız olduğunu hafifçe esen rüzgarda savrulan saçlarından anlamıştı- da ona doğru bakıyor ve "orası benim" diyordu sanki. Aynı onun kıza bakıp "orası benim" demesi gibi.

Duvarın yanına gelmeleri eş zamanlı olmuştu. İkisi de uzunca bir süre birbirlerine bakmış ve sığınağın tapusunun kendisinde olduğunu ima etmişti. İkisi aynı anda konuştu gözlerini birbirlerinden hiç ayırmadan "orası benim yerim. beni yalnız bırak". Sesleri sinirliydi sanki yatak odalarına bir hırsız girmiş gibi. Sanki en özellerini birisi yağmalamış gibi. İkisi de duvara yaslanmıştı ve diğerine izin vermeyecekmişçesine sert bir biçimde duruyorlardı. İkisi birden oturabilirdi elbette ama bu onların yan yana olmaları anlamına gelirdi ki bu istedikleri yalnızlıkla uzaktan yakından alakalı değildi.

İlk kız konuşmuştu "lütfen burası benim yerim ve ben ne zaman yalnız kalmaya ihtiyaç duysam buraya geliyorum. Seni tanımıyorum ama inan buna ihtiyacım var". Sesinde güçlü bir tını vardı ama birde zayıf bir yan. Adamın kendisinden çok iyi bildiği bir zayıflık hemde. Ay ışığı beyaz tenine vurduğunda kız gülümsüyordu biraz eğri, biraz çarpık.

Erkek konuştuğunda cümlelerinde kızı anladığını gösteren bir tını vardı ve aynı ölçüde büyük bir kararlılık "fakat sadece senin ihtiyacın yok buraya. Şu koca dünyada başka bir sığınağım yok benim. Gidecek başka bir yerim, başka bir evim yok. Bu gece burada olmalıyım başka bir yolum yok."

Nedense adam kızın cümleleri ile konuşuyordu sanki içinden geçenleri okuyor ve onları dile getiriyordu. Garip hissetmişti aslında. Sanki birisi onu herkesten daha iyi tanıyor ve ona göre konuşuyordu veya birisi çok düşük ihtimal olsa da aynı şeyleri hissediyordu. "Buradan gitmeyeceğimi tahmin ediyorsundur herhalde. Bu yüzden sen gitmelisin. Beni anladığını düşünüyorum veya düşünmek istiyorum. Eğer beni anlıyorsan beni yalnız bırakırsın." dedi kız bütün çekiciliğini ortaya koymuştu biranda.

"Seni anlıyorum ama sende beni anlamalısın. Bilmiyorum neden buraya ihtiyacın var ama inan bana benimki kadar acil olması oldukça güç. Buraya bir ölüm kalım savaşı vermeye geldim kendimle. İnan bana etrafımda bulunmak istemezsin. Seni anlıyorum ama sende beni anlamalısın. Gidemem!" Adam kızdan etkilenmişti belki ama yine de kızın oyun oynadığının farkındaydı. Belki duvara ondan daha fazla ihtiyacı vardı ama gidemezdi.

"Güzel hadi acılarımızı yarıştıralım sidik yarıştırır gibi. Buraya geldim çünkü kalbime bir cenaze merasimi düzenleyeceğim ve saatlerce ağlayacağım yitirdiğim bütün çocuk düşlerine. Sen kendini bulmaya gelmişsin ben ise kendimi gömmeye. Düşünelim bakalım hangisi daha acil."

"Kalbini gömeceksin ama daha sonra tekrardan çıkartacaksın o mezarlıktan. Daha güçsüzleşmiş olacak o gün. Yıpranmış, parçalanmış olacak. Neden bunu yapmak istiyorsun? Sonucu belli biliyor olman gerekir. Neden bunca acıyı çekeceksin. Ben yaptım, biliyorum."

"Ya sen buraya kendinle savaşmaya gelmişsin. Günlerdir gözüne uyku girmiyor belki kendi kendini yiyorsun bütün boş vakitlerinde. Burada savaşa gireceksin sonra geçici bir zafer kazanacaksın. Aradan aylar belki haftalar geçtikten sonra tekrar başka bir savaşın içinde bulacaksın kendini. Sadece eskiyeceksin bu süreçte günde güne azalacaksın. Yaptım, biliyorum!"

"O zaman söyle adın her ne ise, nereye varacak bu. İkimizde buradan gitmeyecek. Yazı tura bile atmayacak hatta. Söyle ne yapalım? Nasıl bir çıkar yol bulalım?"

"Tek bir yol var bunu sende biliyorsun sığınaklarımızı paylaşmak. Sen bir kenara çekileceksin ben diğer kenara. Birbirimiz yokmuşuz gibi davranacağız sonra bu konuşma hiç olmamış gibi gideceğiz. Uygun mudur senin için?"

"Başka çare olmadığına göre anlaştık. Bu arada biliyorsun dimi bunlar geçecek. Ağlamana hiç gerek yok. Neyse lafı uzatmayalım hadi köşelerimize."

"Geçecek ve yenileri gelecek. Bunu bilecek kadar çok yaşadım bu hayatı. Ağlamama gerek var elbette gözyaşının olmadığı cenaze mi olur? Evet, hadi köşelerimize."

Adam duvarın bir tarafına oturup sırtını kıza döndü ve kızda aynısını yaptı. İkisi de kendi dünyalarına geçip birisi savaşta yaralar alırken diğeri kalbini toprağa gömüyordu. Aslında ikisi benzer hayatları farklı zamanlarda yaşamıştı. Kim olduklarının pek bir önemi yoktu aslında. Birbirlerinden habersiz kendi iç dünyalarında yaşadılar bir süre ve  yine birbirlerinden habersiz sırtlarını dayadılar diğerinin sırtına. O gece başka hiçbir şey konuşmadılar kız önce ayrıldı ve birkaç saat sonra dolunay yerini güneşe bırakmaya hazırlanırken erkek. İkisi de evlerine gittiler ve hiç rüya görmeden uyudular.

Find Us On Facebook