düş bozumu2

Ellerimi tutuyorsun ve gözlerine bakıyorum. Ben hayatım boyunca bir şeye dokunmak istemiyorum. Acılarını görüyorum. Korkunun sebeplerini anlıyorum ama yapabileceğim hiçbir şey yok. İçinde büyük bir ikilem var ve sen nereye gideceğini bilemiyorsun sonuçta sen onca yol arasından yalnızlığı seçiyorsun. Bir bilsem canımın nasıl yandığını, nasıl üzüldüğümü bir bilsen. Fikrini değiştiremeyeceğimi biliyorum ve bu yüzden daha sıkı tutuyorum elini, konuşmuyoruz. Düşme diye değil ama düşerken tek olma diye ki sen bensiz atlıyorsun.

-Benim kimseye ihtiyacım yok
-Sana yardımcı olabilirim biliyorsun
-Aşık olmak istemiyorum
-Buna gerek yok. Sadece yaralarınla ilgilenmeme izin ver
-Hayır, aşık olmak istemiyorum ben.
-Sadece sevmemek için bunca acı!
-Başkasını değil ama
-Ne fark eder ki? Sadece yardımcı olmak istiyorum
-Yardımcı olmak istiyorsan git.. yok gitme.. bir de sen terk etme beni..
-Ne yapmamı istiyorsun?
-İnan bana istediklerimi yapamazsın. Beni sevmediğim gibi sevme başkalarını.
-Şu anda senin elini tutuyorum
-Korkuyorum!

Bana sarılıyorsun. Sanki cennetteki yasak bir meyve gibi dokunmaya bile cesaret edemiyorum. Şeytan bile yapma diyor bana. Konuştuklarımı duymuyorsun ben düş kırıklarını paylaşırken. Sen o meyve ağacını söküp başka bir yere götürüyorsun sonra. Benim bilmediğim, benim asla gidemeyeceğim bir yere. Aramıza uçurumlar giriyor, sen arkana bakmadan gidiyorsun.

-Beni takip etme.
-Sen uzaklaşıyorsun ama.
-Yine de gelme sen. Ben dönüp bakınca hep burada kal.
-Benden yapamayacağım bir şey istiyorsun.
-Yine de gitme burada kal ve sev beni,
-Bir daha asla geri gelemeyeceğini biliyorsun dimi?
-Sadece bir kez öpmeni istiyorum. Bir veda öpücüğü yerine ama bunu yapmayacaksın değil mi?
-Sana kal diyemem
-Keşke...

Bir süre daha elimi tutuyorsun ve gözlerimin içine bakıyorsun. Sonra gitme vaktin yaklaşıyor. Giderken bende sana ait ne varsa alıyorsun yüreğimi paramparça edip. Bedenime yüzlerce çengel batırmış ve sonra hepsini birden çekmişsin gibi hissediyorum. Tek bir bağ kalıyor aramızda her şeye direnen. "Yapma" diyorum sana ama sen dinlemiyorsun ve gidiyorsun. Sen kuzeye doğru gidiyorsun yalnızlığının dondurucu ıssızlığına. Ben ise batıya yöneliyorum güneşin battığı ve bir daha asla doğmayacağı bir batıya. Geriye doğru bakıyorsun sonra ben orada değilim. Beni göremeyince korkuyorsun, buzullarda yaktığın küçük ateşe başka odun atmayıp donuyorsun yalnızlığında.

Ben ise kendime bir sen çiziyorum yerleştiğim mağaranın duvarlarına ve onunla konuşuyorum sürekli olarak. Onun elini tutuyorum imkansız gibi gözükse de ve onu öpüyorum her gece uyumadan önce seni hiç öpmediğim gibi.

-Benden bir daha gitme olur mu?
-Buna söz veremem biliyorsun
-Önemli değil artık sözlerin. Sadece biraz daha kal.
-Ben gerçek değilim biliyorsun dimi bunu?
-Hiçbir zaman gerçek olmadın ki sen. Ne gitmeden önce ne de gittikten sonra. Lütfen bir daha gitme benden!

not: eski bir hikayemdi ve şimdi mi anlatmada etkili olabileceğini düşündüm. yeni bir hikaye yazamıyorum ama yazsaydım da buna benzerdi..
...

...

Yağmurlara aşık bir adam tanımıştım, çöllerde yaşardı. Nedenini asla öğrenemedim sadece "aşk mesafedir" derdi bana "onun asla gelmeyeceğini bildiğin halde her an dua edersin." "Aşk" derdi bana "ayrılıktır." Anlamadım, anlamadılar...
...

...

Seni içimden çıkarıp attığım günü hatırlamıyorum. Tenine değdi diye ellerimi kesmiş, seni gördü diye gözlerimi çıkarmıştım. Seni çağrıştırabilecek herşeyi çıkarmıştım hayatımdan. Bahçemdeki bütün papatyaları kesmiştim mesela sırf seni hatırlatıyor diye. Bir daha müzik dinlemez olmuştum her şarkıda vardın çünkü. Yazı yazmak mı şeytan kulağına kurşun, seni söküp attığımdan beri tek kelime yazmadım ben. Romanlar biriktirmedim ruhumun satır aralarında. Başrolünde sen olan binlerce oyun kurgulamadım. Her gece yattığımda gölgene sarılmadım asla. Belki yaşam olarak nitelendirdiğim her şeyi ardımda bıraktım. Bunları yapsaydım eğer sen gittikten sonra yaşayamazdım.

Seni içimden çıkarıp attığım günü hatırlamıyorum. Seni sevdi diye yüreğimi sökmeye çalışmış ama başaramamıştım. Sensizliğe alışmak içindi her şey, başaramadım!
Referandum yaklaşırken

Referandum yaklaşırken

Bir referandum daha yaklaşmakta. Evet, hayır tartışmaları süre dursun önümüzde vermemiz gereken önemli bir karar var. Aslında bu konuda yazmayı uzun zamandır planlıyordum. Ancak herkes gibi neden evet veya neden hayırı maddeler halinde sıralamak ve bu şekilde kendi görüşümü insanlara empoze etmek pek bana göre değil. Bunun yerine size araştırmanızı tavsiye edeceğim. Evet veya hayır diyecekseniz de bilerek seçiminizi yapmanızın öneminden bahsedeceğim. Bir birey olarak düşünüp kendi kararlarınızı partilerden, insanlardan bağımsız olarak vermenizin önemini anlatacağım size. Sonra isterseniz evet isterseniz hayır dersiniz. Ancak önemli olan demokrasimiz açısından bu derece önemli olan bu aşamada sizin inanarak kararınızı vermenizdir.

Benim oyumun rengi belli ama bu yazı boyunca bundan bahsetmek istemiyorum. Daha önce de söylediğim gibi başkaları gibi size düşüncelerimi size empoze etmek istemiyorum. Düşünün önünüze bir seçenek geldi bir şeyleri değiştirmek ve değiştirmemek üzerine. Eğer değişiklerin ülke yararına olduğunu düşünüyorsanız evet düşünmüyorsanız hayır diyeceksiniz. Aslında çok basit bir süreç ancak gördüğüm kadarıyla kimse neye evet veye neye kayır dediğini tam olarak bilmiyor. Bence bu çok önemli bir eksiklik. Bir ideolojiyi veya siyasi görüşün peşine düşüp seçim yapmak kolaydır her zaman. Ancak doğru mudur bunu tartışmak istiyorum biraz. Birey olmak demek bağımsız olmaktır, özgür olmaktır. Düşüncelerimizde, fikirlerimizde hatta davranışlarımızda özgür olmaktır birey olmak. Araştırmak, sorgulamak, düşünmektir. Gerektiği zaman karşı çıkmak, gerektiği zaman destek vermektir. Bunları yaparken özgür iradeyi kullanmak ve akıl-mantık çerçevesinde karar vermektir. Şimdi bunu referanduma uygulayalım ve soralım "neye or vereceğinizi ne ölçüde biliyorsunuz?"

Bir birey olarak bizim devlet üzerindeki en önemli hakkımız "seçme ve seçilme" hakkıdır. Yani biz millet vekillerini, cumhurbaşkanını, belediyeleri seçebiliyoruz. Aynı zamanda da kurallarına uymakla zorunda olduğumuz anayasayı da biz seçeriz ve biz değiştirir. Bunun yolu siyasi bir cümle ile "sandıktan geçmektedir". Bu nedenle bu vatandaşlık görevini tüm milletimin yerine getirmesini istiyorum. Vereceğiniz oy ne olursa olsun gidip referandumda görevinizi yerine getirmeniz gerektiğine inanıyorum. Bundan önceki anayasa değişiklerinde olduğu gibi bu sefer boynumuz arkasında soğuk namlular yok. Kandırılmış değiliz eğer araştırıp, incelersek. Bu yüzden ben herkesin neye oy verdiğini bilmesini istiyorum. İsteyen evet der isteyen hayır. İnanın bu sorunumuz değil. Demokratik bir devletsek eğer biz, demokrat olduğumuzu iddia ediyorsak eğer önce neye oy verdiğimizi bilmeliyiz.

Kabul edelim çok kapsamlı bir değişiklik paketi değil. Ancak içinde değişebilecek çok ama çok önemli maddeler var. Bence bu noktada iki tarafı da dinlemeliyiz. Hangi maddeler geliyor, neden hayır veya neden evet demeliyiz. Bunları dinlerken ama elemede yapmalıyız partizan söylemleri, ön yargılı veya dar görüşleri dikkate almamalıyız. Bize her gün sunulan onlarca farklı bilgiyi kendi mantık süz geçimizden geçirip değerlendirmeliyiz. Bize ters bir düşünce yöntemi biliyorum. Şimdiye kadar hep önümüze bir şeyler sunuldu gerek boynumuz arkasındaki soğuk namlularla gerekse yalanlarla sunulanı onaylamamız sağlandı. Bu dönemin bittiğini hissediyorum ben ve halkımın kendi kimliğini bulmaya başladığını. Demokrasimiz açısından önemli bir öz bilinç bu kabul etmek gerekir. Her ne kadar karşı çıkanlar olsa da, toplumu hala eskisi gibi görmek istese de biz değişiyoruz. Kendimize daha fazla güvenen ve sesi daha güçlü çıkan bir ülke oluyoruz. Vatandaşımın bu demokrasi bilincine ulaşmaya başlaması mutlu ediyor beni.

Anayasa değişikliği neleri içinde barındırıyor biraz bundan bahsedeyim. Öncelikle benim en çok sevdiğim yanı, çocuk, aile, özürlü, yaşlı haklarının anayasal güvence altına alınması ve bu şekilde pozitif ayrımcılık yapılabilmeye imkan tanıması. Pozitif ayrımcılık şu zamanlarda devlet tarafından yapılamıyor ve oldukça üzücü sonuçlar yaratıyor. Bunun haricince 12 Eylül darbecilerinin yargılanması var ki bence tarihi bir madde. Yargı bağımsızlığı ve yargı tarafsızlığının da bu paket ile sağlanacağı söyleniyor. Bununla birlikte AB normlarına uygun bir yargı düzeni ve bireylere anayasa mahkemesine başvuru hakkı tanınması da içerikler arasında. Sendikal haklara ve grev hakkının elde edilmesi, devlet memurlarına dair alınan cezaların yargıya açılmasına, daha fazla insan hakları ve daha fazla demokrasi bu paketin vaat ettikleri arasında.

Hayır cephesinde ise yargının ele geçirilmesi, ülkenin despotik bir rejimle yönetilmesi, ülkenin bölünmesi gibi korkular var. Benim anlamadığım şey ise korkuların özgürlüklerin önünü alması. Bu nedenle işte herkesin özgürce düşünmesini ve siyasi baskılara veya ideolojilere kulak asmadan kendi kararlarını vermesini istiyorum.

Bu konuda ben vatandaşlarıma güvenirim. Bir düşüm var benim ve bu yolda atılacak her adımı da desteklerim. Bu nedenle oy verirken daha bilinçli bir şekilde ve nedenleri bilerek, korkularımızla değil mantığımızla hareket etmemizi öneriyorum. Çıkacak sonuç her ne olursa olsun vatana ve millete hayırlı olmasını dilerim.

Daha güzel bir gelecek için, ben "...." diyorum...

Aşk acısı

Hala boşum kelimelere karşı. Aklımdan milyonlarca farklı cümle geçiyor fakat ben hiçbirini yazamıyorum. Bu 5 günde sildiğim kaçıncı yazım saymayı bıraktım artık. Garip bir cümle oldu bu daha ikinci cümleden yazıyı sileceğimi söyledim. O zaman niye yazıyorum değil mi madem sileceğim. Bunca eziyete değer mi sanki. Başka bir şeyler anlatmalıyım içinde ben olmayan ve bu şekilde kendime yabancılaşmalıyım bir süreliğine.

Saat gece yarısını geçerli oldukça uzun bir zaman olmuştu. Adam küçük evinin balkonunda sırtını paslı parmaklıklara yaslamış bir şekilde gökyüzünü seyrediyordu. İçeriden ince bir müzik sesi geliyor, kulaklarına değer her notada acısı biraz daha artıyordu. Yanında bir satranç tahtası ve yarım kalmış bir oyun duruyordu. Bazı zamanlar eli istemsizce taşlara gidiyor ve planlıyordu hamlelerini. Oysa eskiden her şey..

Kendimi dışarısında bırakacağım hikaye bu mu şimdi. Her cümlede her satır arasında ben varım. Yarım kalmış satranç ha! Gerçekten yaratıcı hikayenin ilerleyen bölümlerinde adam oyunun bütün olası hamlelerini kurgular ve kendi yenilgisine sebep olacak hamleyi bulduğu zaman onu yapar. Kaybetmeyi tatmak için oynar bu oyunu. Aşkın acısıyla yüzleşebilmek için yapar ve acısının gerçek olmasını diler. Bu hikayenin dışında olabilme ihtimalim varmış gibi yazmışım bide havalı havalı. Bir de eskilerden bahsetmişim sanki eskiden oyunlar yokmuş veya  ben fark etmemişim gibi.


Yalnızlığı geceye örtü yapmıştı adam. Yıllanmış bir şarkı söylüyor boş yatağına anlamsız gözlerle bakıyordu. Bu kaçıncı yılıydı ki yalnızlığının? Sıcak bir Ağustos gecesiydi ama o üşüyordu. Derinliklerinde küçük bir yaradan kan kaybediyor ve kan kaybeden herkes gibi üşüyordu. O yarayı açan bıçağın yaklaşmasını hatırlıyor ona izin verdiği için kendini suçlamıyordu. Konu aşk olunca insan sadece izin verdiği ölçüde bıçaklanırdı. Kimse bıçaklanmayı istemezdi elbette ama aşk gelince hayata yaralanmak da kaçınılmazdı. Sadece zamanı kestirilemezdi. Her zaman bıçağın yüreğine doğru yaklaştığını görürdü ve bir gün kendisine sağlanacağını da bilirdi. Ona da böyle olmuştu aslında. Bıçağı uzakta görmüş sonra keskinliği azaldığı için güzelce bilemiş ve beklemişti. Oyunları kuralına göre oynardı hep...

Tekrardan oyunlardan devam ediyorum. Sonra yaralar ve kanamalar kesinlikle benim çok dışımda kavramlar bunlar. Bıçaklar falan yakınımda bile yok hatta ne demek olduğunu bile bilmiyorum. Sonra kalkmış hikaye yazıyorum sanki mantıklı bir cümle kurabilecekmişim gibi. Konu aşk olunca her insan bir bıçak taşırdı ve istemli veya istemsiz bir gün o yerinden çıkardı. Bunları zaten biliyorum niye bu hikayeyi yazmalıyım ki? Sonra adam gömleğini çıkarıp yarasına bakacak ve onun kapanıp kapanmamasını düşünecek. İzleri kalmış onca yalana bakıp sonra gerçek aşkın izini taşıdığı için gurur duyacak kendisiyle. Ardından kabuk bağlamaya yüz tutmuş yarasını koparacak ve duran kanamasını tekrardan başlatacak daha fazla üşümeyi ve yalnızlığı göze alarak. Bu muydu yani kendimle gerçekten alakasız hikaye. Tebrikler o zaman bana.

Yağmurlu bir akşam üstünde adam ıssız sokakta tek başına yürüyordu. Elleri ceplerinde bir şarkı mırıldanıyordu mutluluğa dair. Islığını neşeli bir biçimde öttürüyor ve yağmurda ıslanırken gülümsüyordu. Güzel bir günü ardında bırakmıştı ve bu keyifle evine doğru yürüyordu. Pek bir derdi ve tasası yoktu aslında. Umursayacağı bir şeyler de yoktu. İşi, ailesi, sevdikleri yoktu onun ve bu yokluğun keyfini çıkarıyordu. Geçen onlarca seneye aldırmadan. Şarkının devamını hatırlamayınca başka bir tanesine geçti o da mutluluk ile alakalıydı. Hiç arkaya bakmadan, etrafını düşünmeden yürüdü. En büyük derdi ıslanmasıydı ki bu evine gittiği zaman geçecekti. Başka bir sorunu yoktu onun. Ne bir ailesi ne sevdikleri ne de bir işi vardı ve bunun keyfini çıkarıyordu...

Ne saçma bir hikaye oldu bu. Sonra adam evine gider kaybettiği bir şeyi ararken eski bir fotoğraf görür. Fotoğraf zamanında aşık olduğu, çok sevdiği birisine aittir. Bir süre boyunca boş boş bakar fotoğrafa sonra yüreğine yaptığı bütün yamalar teker teker açılır ve kanamaya başlar inceden. Sonra adam ne kadar boş yaşadığını fark eder. Geçen yılların hesabını sormaya başlar kendisine. Ne kadar boşa yaşadığını anlar ve sonra fotoğrafı alır ve kilitli ahşap sandığında eski altı patlarının yanına koyar. Kapağını kapatır ve gerçek olmasa da başka bir mutluluk şarkısı söyler. Asla gerçek olmasa da! Bu mudur yani onca düşünüp de anlatamadığım hikaye.

Hala milyonlarca farklı hikaye geliyor aklıma ama istisnasız her biri aynı şekilde yarım kalıyor. Bu kadar zor mu gerçekten derinliklerimdeki sızıyı betimlemek? Düşünüyorum dönüp dolaşıp da aynı noktaya her geldiğimde biraz daha eksiliyorum. Sonra eksilen parçalarımla ile tekrar birleşip tekrar eksiliyorum. Derinliklerimde bir sızı var. Hangi merhemi sürsem geçmiyor. Bir çaresi yok bildiğim kadarıyla sahi aşkı acısı olmadan anlatmak mümkün müdür? Peki ya ben bunları neden anlattım? Dirseğini yalamak gibi imkansızı mı istiyorum eğer imkansızı istiyorsam ve amaç dirseği yalamak ise kolumu yerinden mi çıkarmalıyım. Bedenimden ayrılırsa eğer o dirseğim olmayı sürdürür mü. Son bir kaç soru soralım o halde, aşkı bedenimden söküp alırsam eğer yerini neyle doldurabilirim. Anlatamadığım için gerçek değil midir yaşadıklarım. Yoksa bütün bu anlattıklarım bir hikayemi ve ben gerçekte hiçbir şey hissetmiyor muyum? Aşk acısı çeken ve kendini ifade edemeyen bir adamı mı anlattım aslında size? Bunların hepsi bir oyun muydu ve ben oyunlardan kaçarken yeni birisini mi oynamıştım. O halde neden içim sızlıyor günlerdir. Aşkı acısından ayırırsam eğer bir daha nasıl...
anlatılamayanlar

anlatılamayanlar

Aslında anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki. Bir anda kendimi yine bir anaforun içinde buldum. Etrafımda olan olaylar, kişiler ve benim hepsine birden müdahale etme gereksinimi karmaşıklaştırıyor beni. Öyle ki kendim için bir şeyler yapamıyor gibi hissediyorum. Aslında kendim içinde bir o kadar çok şeyi yaptığım zamanlar bunlar. Neden böyle hissediyorum bilmiyorum. Belki biliyorum ama kelimelere dökmek istemiyorum. Belki istiyorumdur da başka bir şeyler engel oluyor bana. Kelimelerimin renginin bordo olmasını istemiyorumdur veya bilmiyorum. Aslında biliyorum hemen hemen her şeyi bildiğim gibi. Şaşırıp kalma durumu değil bu, sonuçta kurgulamıştım bu geleceği. O zaman neden böyle hissediyorum?

Aslında bu benim yırtıp attıklarımla birlikte 6 veya 7 inci yazım. Bunların bir kısmı hikaye olmak için yazılmışken bir kısmı sadece bir iç kanamasıydı. 4 tanesini bitiremedim ve yırtıp attım. Kalan 2 tanesi ise bitti onları da yırtabilirim yakın zaman içerisinde. Benim asla yazılarımı yırtmadığımı da dikkate alırsak eğer bir gariplik olduğunu düşünülebilir aslında. Evet evet bir gariplik var. Aslında iyi hissediyorum şu sıralar, iyi anlamda bir çok adım attım. Bunların rahatlığı var üzerimde evet, mutluyum aynı şekilde. O zaman neden o sayfalar yırtıldı?

Belki ne yazarsam yazayım bir hamle olacağı içindir. Ben o kadar oyunlardan kaçarken tekrardan bir oyunu başlatmak istemiyorum. Oyun olursa çünkü hamlelerini, nasıl oynayacağımı ve nasıl kazanacağımı biliyorum. Hep bildim ve bu hamleleri görüp de onları hesaba katmadan hareket etmek cidden güç. Oyun oynarsam oyunu kazanırım ve sonra başka bir oyun başlar. Tavla gibi mesela bir oyunu kazanırsın ve başka birisiyle başka bir oyun başlar. Oynamak istemiyorum bu sebeple. Hamle kaçırmalarım da hep bu yüzden.

Belki insanların "sevgi" kavramını ne hale getirdiğini görüyorumdur ve bunun içindir hissettiklerim. Sonra sen kalk hepsini düzeltmeye kalk. Gücüm buna yeter mi acaba? Mesela aşık ama yanlış kararlar veren iki insanı birleştirebilir miyim veya onları birbirinden söküp alabilir miyim? Bunu başarabilirim daha önce yapmadığım bir şey değil. En azından yüzleşmelerini sağlayabilirim. Tabi onlarla birlikte bende yüzleşirim. Kaçtığım bir şey mi var acaba yüzleşirim diyorum. Bilmiyorum belki derinliklerimde nedenler saklıdır ve bende o nedenlerden kaçıyorumdur. Aslında onları da biliyorum sadece gerçek olma ihtimali beni korkutuyor.

Duralım biraz burada. Kendimle ilgili bir şey anlatmamış olmama rağmen biraz daha dışarıya çıkalım. Dünyamızdan, galaksimizden uzaklara gidelim. Kendimizi terk edelim bir süre ve biraz düşünelim "gerçek aşk, sevgi" ne demektir diye. Biraz daha düşünelim, o düşündüklerimize nasıl ulaşırız diye. Sonra oturup ağlayalım bu kadar basit olmasına rağmen sahip olduğumuz hiçbir şeye. Biraz daha ağlayalım anlamını kirlettiğimiz onca kavrama. Sonra o düşüncelerimize ulaşmak için bir şeyler yapın. Ben mi benim tek hamlem beklemek. Gelme ihtimali çok düşük bir geleceği beklemek. En iyisi ben bir hikaye daha yazayım ve onu da yırtıp atayım. En iyisi alıp yüreğimin derinliklerine gömeyim o hikayeyi. Hikayemde hiç oyun olmasın mesela gerçeklerin aksine. Yalanlara veya sahteliklere hiç yer olmasın hayata rağmen.

Şimdi izninizle gidiyorum. Anlatacaklarımın azlığından değil ama bunun ötesinde söyleyeceklerimin bir oyunun hamleleri olacağından korktuğum için gidiyorum. Anlatımın eksikliği de bu yüzden. Merak etmeyin bu arada iyiyim ben. Sadece oynamamayı seçtim ve yaşadıklarım onun yüzünden. Ben olmayı seçtim ve bu yüzden bütün başıma gelenler. Ben olmaya devam ama gerçeklere ulaşmak için oyunsuz bir hayat.

Belki ben bilerek ve isteyerek kaybetmeye oynuyorumdur bazen. Kazanarak geçen onca oyunun ardından. O halde kendim olmaya ve kaybetmeye devam diyelim. Artık herhangi bir oyuna hamle olmadan daha fazla uzatamam. Şimdi gitmeli ve işlerimi tamamlamalıyım. Belki birbirine aşık iki insanı tekrar birleştiririm. Belki söküp alırım onları birbirlerinden. Ben mi, bu gece çok soğuk olacak biliyorum..

Oyunlar ve hamleler

Hayatın oyunların ibaret olduğundan uzun zaman önce bahsetmiştim. Bilinçli veya bilinçsiz oynanan milyarlarca farklı oyun vardır. Her oyunu insan bir şeyler elde edebilmek için oynar. Bir bebeğin onunla oyun oynanması için ağlaması gibi veya bir çocuğun kendisine oyuncak alınmaı için ağlaması gibi. Temel bir güdüdür bu oynamak. İstisnasız her insan oynar bu yüzden. Bazıları bilinçli oynar, hamle tasarlar ve oyun planları yapar. Bazıları ise bilinçsizce oynar veya masum amaçlar için oynar. Bir sevgilinin diğerini kıskandırmak için oynadığı oyunlar gibi. Ailenin çocukları bir yerlerden uzaklaştırmak için oynadıkları gibi mesela. İyi amaçlıdır ama bir oyundur. Hamleler vardır. Her hamlenin karşı hamlesi sonra. 

Ancak satranç gibi kesin değildir hamleler. Kurallarını oynarken öğrenirsiniz ve her hamlede kurallar yeni baştan yazılır. Her oyuncuda kuralları bir parça değiştirebilecek kadar güç vardır sonuçta ve bu kısır döngü içerisinde sürekli değişir oyun. Hamle yaparken sonuçlardan emin olunamaz. Veziri oynarsam bu tur gelecek tur atı 5 tur sonra şah diye bir şey yoktur. Sonuçta her turda taşların isimleri ve görevleri değişebilir. Sadece hamleler vardır ve bu hamlelerin sonuçları. Bir oyundasınız ve size karşı bir hamle geliyor. Mesela sevgiliniz sizin farkında olmadığınız bir hata yapmıştır* ve kendi içinde kendini affettirmek için size daha iyi davranır. O bu oyunu kendine karşı oynar aslında. Amaç kendini affettirmektir ki siz bir şey bilmezsiniz. Onun bu oyunu ne kadar iyi oynarsa oynasın fark edilebilir ama. Çünkü hamleler normalin ötesinde bir şeyler içerir. Her ne kadar çok güzel süslenmiş olsa da belli eder kendini. Her zaman belli olur. Bu oyunda mesela net ve kesin hamleler yoktur. Bir şeyler saklanan siz bunu fark ettiğiniz anda önünüzde sonsuz sayıda oyun planı çıkar. Siz içlerinden bir tanesini seçersiniz veya fark etmezsiniz oyununu. Bir hamleler zinciri kurarsınız ve sevgilinizin olası hamlelerini hesaplarsınız. Her insan her saniye yapar bunu. Sadece ne ölçüde kurguladığı değişir bu kadar. 

Çok açık söyleyeyim satrançtaki gibi kesin ve net hamleler yaparsanız kaybedersiniz. Her hamle oluşabilecek bütün olumlu ve olumsuz sonuçlar hesaplanarak kurgulanmalı ve alternatifli olmalıdır. Elbette karşı tarafa oynadığınız oyunu belli etmemenizde gereklidir. Belli ederseniz oyunun ismi değişir ve ona kuralları koyma şansını tanırsınız. Bu şekilde hazırlandığınız oyun iptal olur ve siz yine yabancı kalırsınız. Amaç ne sakladığını öğrenmek ise eğer bunun için milyonlarca farklı hamle vardır. Bu milyonlarca hamleden onlarcası size gerçeği verebilir. O onlarca hamleden sadece bir kaçı ise gerçeği istediğiniz şekilde öğrenmenizi sağlar. Gerçekçi olalım hiç bir oyunun sonunda kazandıklarınız asıl istediğiniz değildir. 

Hadi neden değildiri sorgulayalım biraz. Diyelim ki sevgiliniz sizi aldatmış seviyesinin önemi yok ve bunu saklamaya çalışıyor. Eğer bunu ortaya çıkarırsanız sonucu bellidir. Bu tarz bir durumda yapacağınız hareketler de bellidir. Diyelim ki ayrıldınız. Bunun acısı şüphesiz büyük olacaktır. Ancak onun hamlesini fark etmeseydiniz eğer oyunu oynamazdınız ve belki de sevgiliniz hatasını anlayıp bir daha sizi aldatmazdı. Ancak siz oyunu oynayıp güzel olabilecek bir ilişkiyi bitirdiniz. Başka bir ihtimalde sevgilinizin sizi aldatmadığı ve çok basit ama ufak bir şey sakladığı belki bir süpriz olabilir. Bu durumdada gerçeği öğrendikten sonra kendinizi suçlarsınız. Neden günahını aldımdan tutun da neden ona güvenmiyorum diye bir dünya soru sorarsınız. Yine hiç fark etmemiş olmanızdan daha kötü bir durumda olursunuz ama. Peki ya sevgiliniz sizin oyunu fark ettiğinizi görüp karşı hamle olarak bir süpriz hazırladıysa. Bu hamle ile de sizin asıl gerçeği fark etmemenizi sağlıyorsa. Ya bu düşünceniz bir paranoya ise, ona güveniniz iyice sarsılıyorsa eğer. Karşı hamleniz ne olur mesela, ne yaparsınız?

Kabul edelim yukarıda anlattığım oyunu çok basite indirgedim. Bu seviyedeki bir oyun kesinlikle daha karmaşıktır. Hamleleri daha ince seçmeniz gerekir ve sonuçları da daha acıdır. İki farklı yol anlattım aslında size oyunu görmemek ve oyunu görüp oynamak üzerine. Her yolda da farklı ihtimaller sundum. Aslında bu noktadaki sonuç çizgisine bakarsak her farklı hamlede sonucunda da değiştiğini görürüz. Haydi o zaman tekrardan başa dönelim ve ben giriş cümlemi tekrarlayayım. Bilinçli veya bilinçsiz oynanan milyarlarca farklı oyun vardır. Bu oyunlar her zaman bir şeyler elde etmek üzerine oynanır. Bilinçli veya bilinçsiz. Froyd'a bu konuda katılırım sadece her oyunun altında yatan farklı nedenler vardır. Tek bir noktaya bağlanmayacağı kanaatindeyim oyunların.

Mesela ben bunları neden anlattım size. Sizinle bir oyun mu oynuyorum acaba. Hayatınızı sorgulatmayı mı amaçlıyorum yoksa hayatın oyunlardan ibaret olduğunu anlatarak canınızı sıkmak mı istiyorum? Aslında bunların hepsi yalan ve benim amacımda size bunları anlatarak yalnızlaşmanız mı? Yoksa sizin bütün bu oyunların arasında gerçekleri bulmanızı mı istiyorum? Belki hayatımdaki birilerine bir mesaj yolluyorumdur bu yazı ile ve onların bu mesajı anlayıp anlamayacaklarını merak etmişimdir. Belki sadece canım sıkılmıştır ve bu yazıyı yazmışımdır. Belki de bu sahte düzenden gına gelmiştir ve değiştirmek için bir çabadır bu yazı. Sizce hangisi bunların? Daha güzel bir soru var aslında "oyunların kazananı olur mu?"

Saygılar

İsimsiz

Gözlerimi başka bir evde açıyorum. Her şey yabancı bana bense onlara. Duvarları tanımıyorum, renklere yabancıyım. Neden burada olduğumu bilmiyorum, nasıl geldiğime dair fikrim yok. Dün neler oldu, önceki gün neler yaşandı bilmiyorum. Sadece bu garip gri odadayım. Küçük bir pansiyon belki burası, belki boş bir ev. Açık bir pencereden girmişim. Pencereleri kırabileceğimi düşünmüyorum ama yapabilirimde. Neredeyim ben? Hangi şehirde, hangi sokaktayım? Şehirlerin, sokakların ismi önemli değil benim için. Attığım adımların, uyuduğum yataklar anlamsız. Bu evde eğreti duruyorum, buraya ait değilim. Düşünüyorum ki düşünmek güç bir uğraş benim için. Başım ağrıyor ve ben sebebini bile bilmiyorum. Neredeyim ben? Kimim?

Hatırlamaya çabaladıkça yapamıyorum. Nereden geldiğimi anımsamıyorum mesela. Bana tamamen yabancı bir evde, bana ait olmayan bir kağıda yazıyorum. Kalem bile bana ait değil. Cümlelerimin birbirini tamamlamadığına inanıyorum. İki kelime arasında büyük boşluklar var ve ben onları birleştiremiyorum. Nereden geldiğimi bilmiyorum, yabancıyım bu hayata. Bir pansiyon belki boş bir ev, Belki dün gece bir barda birisiyle tanıştım ve burası onun evi. Ancak yastıkta sadece benim saçlarım var. Bir kadın parfümü kokusu almıyorum, sadece ben varım. Sadece ben, bilmediğim bir evde yapayalnızım. Belki hep yalnızdım belki yalnızlık unutmaya çalıştığım kelime.

Dışarıya çıksam gidecek bir yerim yok. Bir gün daha geçirsem gece nerede kalabilirim bilmiyorum. Tekrar buraya döner miyim, geçmişe döner miyim tekrardan. Kaçıyorum nereden kaçtığımı bile bilmeden. Bir yerde orayı hatırlayabilecek kadar kalmıyorum. Belki hatırlamaktan kaçıyorum belki unutulmaktan. Sahi unutulmak kadar can yakıcı bir şey var mıdır? Birisinin hayatında hiç var olmamış gibi yok etmektir unutmak. Belki ben yok edile, edile bu hale gelmişimdir. Bilmiyorum! Ne geldiğim ne de gideceğim bir yer var. Bu eski evde hayatımın sonuna kadar kalabilirim. Yırtık perdeleri sıkılmadan izleyebilirim. Sonra hatırlarım ama her gün bir önceki günü hatırlarım ve her önceki günde de bir öncekini. Unutamam sonra herkes gibi yok edemem kendimi.

Unutmak yok etmek demekse hayattan eğer unutursam kendimi! Düşük bir ihtimal elbette belki bu yüzden nerede olduğumu bilmiyorum. Gitmeli mi kalmalı mıyım şimdi? Bu küçük sehpada yazdığım bu yazıyı bitirmeli ve bırakmalı mıyım burada. Yazının sonuna "beni evinize kabul ettiğin için teşekkür ederim" diye yazıp minnettarlığımı göstermeli miyim. Yoksa hiç bu gri duvarlı eve gelmemişim gibi gitmeli miyim. Hiç var olmamışım gibi belki.

Yabancı bir evde, bilmediğim bir hayattayım. Geçmişim veya geleceğim yok benim. Şimdimin varlığından da şüpheliyim ama önemi yok bunun. Bu evden gidiyorum ben artık. Nereye gittiğimin anlamı yok nereden geldiğim gibi. Unutmalı, yok etmeliyim kendimi evet. Bunun içinde hatıra oluşmasına izin vermemeliyim. Hatıralarım olmazsa eğer ben olamam. Şimdi gidiyorum ardımda bu yazıyı bırakıp. Bu ev içinde yaşadığım ne varsa hepsi bu satırlarda. Sadece bileğimde onun ismi varken nasıl unutabilirim emin değilim. Kendimi unutabilirim belki ama ya onu! Kendimi silebilirim belki hayattan ama ya!

Evinize kabul ettiğiniz için teşekkür ederim

"İsimsiz"


Eski ahşap masa

Eski ahşap bir masa, üzerinde uzun zaman öncesine ait yontmalar yıpranmış yüzeyinde zamanla yarışıyor. Ahşabın o nahoş kokusu etrafa yayılıyor. Güneş ışığı duvardaki tozlanmış, ufak pencereden içeriye doğru süzülüyor. Odadaki tek ışık kaynağı o küçük pencere. Işık hüzmeleri masanın eskimiş yüzüne düşüyor ve onun sayesinde ahşabın yaşına dair tahminler yapılıyor. Üzerindeki çizikler masanın nasıl kullanıldığını gösteriyor. Sigara yanıkları, bıçak izleri ve yapışmış mumlar tarihin ondaki işaretleri. Aslında masa odadaki en yeni eşya ki kimse ne zaman geldiğini bilmiyor. Ahşap duvarlar uzun zaman önce temizlenmemekten kararmış. Duvardaki birkaç resim silikleşmiş artık ne anlattıklarını kimse anlamıyor. Parke zeminde çokça yanık izleri var ki bunlar sol duvardaki şöminenin bitişiğinden başlıyor. Yanık izlerini örtmek için birkaç parça kilim atılmış yere ama yırtıkları yüzünden amacına erişemiyor. Dumanın kokusu her yere sinmiş durumda, sürekli bir yangında sanki oda. Şöminedeki odunlar yavaşça yanıyor ve tükeniyor. Güneşin ışığı yerini ateşin kızıllığında dans eden gölgelere bırakıyor.

Masanın iki yanında ikişer sandalye var. Birkaç defa kırılmış ve onarılmış. Üzerlerindeki çivilere bakarak anlaşılabiliyor kaç onarım gördükleri ki çok iyi durumda oldukları söylenemez. Kırılmak için, kırılmak ve başka birileri daha fazla taşımamak için fırsat kolluyorlar. Üzerlerinde birileri olduğu her an onlara dileklerini gerçekleştirmek için fırsat tanıyor. Masaya düşen güneş ışığı azalırken bu ihtimal giderek artıyor.

Erkek sırtını yaslamış oturuyor. Sandalyenin arka bölümü gerginleşiyor. Kız ise dirseklerini masadaki yanıklara dayamış ellerini birleştirmiş durumda. İkisi de konuşmuyorlar. Ne diyeceklerini bilmiyorlar belki veya yanlış bir şey söylemekten korkuyorlar. Kız bir şey söylemek için bir hamle yapıyor ama tek bir harf bile dökülmüyor dudaklarından. Erkek kızın gözlerinin içine bakıyor ve söylemediği kelimeleri duymaya çalışıyor. "Git hayatımdan" diyor göz bebekleri. Erkeğin canı yanıyor bu cümleler karşısında. Nedenleri öğrenmek istiyor ama sormaya cesaret edemiyor.

Kız adamın dudaklarına bakıyor ve hareketlerinden cümleler oluşturmaya çalışıyor. Ne düşündüğünü merak ediyor ve onları anlamak istiyor. "Seni istemiyorum hayatımda" diyor erkek. Bağıra bağıra anlatır hemde duymamak için sağır olmak istiyor bir süreliğine.

Adam kızın yüzündeki ifadeye tiksinme olarak algılıyor. "Seni hiç sevmemeyi dilerdim" diyor duyulamayan kısık sesli sözcüklerle "Sevmenin ne demek olduğu öğrendim sayende ki bunu hiç öğrenmemiş olmayı isterdim." Kalbini bir elin sıktığını hissediyor ve yavaş yavaş eksiliyor hayattan.

Kız ona bakmak istemiyor daha fazla, bakışlarını yere doğru çeviriyor. Ne cümlelerin bir önemi kalıyor geriye ne düşlerin. "Seni tanıdığım güne lanet olsun" ifadesini gördükten sonra anlamı kalmıyor sevmenin.

Adam artık masadan kalkmak istiyor "seni hiçbir zaman sevmedim" cümlesini gördükten sonra. Ancak bunu yapabileceğinden emin değil. O gittikten sonra başka birisini sevebilir mi bilemiyor bunu. "Sevgin bir yaraydı bende. Seni sevdikçe hep kanayacaktı kabuğu kopartsaydım eğer düzelirdi belki. Kanayacağımı bilerek sevdim ama ben. Gideceğini göze aldım daha tanıştığımız ilk gün. Seni sevmek mi yine olsa yine yaparım!"

Kadın biriken göz yaşlarını biraz daha bastırdı. Dipsiz bir kuyuya birkaç damla daha akıttı dolduğunda neler olabileceğini merak ederek. Adamın yüzünde beliren gülümseme o acı çekerken ne kadar mutlu olduğunu gösteriyordu. Demek ki her şey yalandı, sahteydi. "Yalan olduğunu bildiğim halde ufak bir yanılma payına inandım senin için. Olasılıklara karşı koydum senin için alın yazısını hiçe saydım. Ne içindi bunlar, neden bir kızın olmayan umutlarını parçalarsın. Sevgiden bahseden sendin ya, işte buna şaşarım ben."

Kız yüzüne yere çevirdiğinde adam artık bu odada kalmasının anlamsızlığını düşündü. Öne doğru eğildi ve ellerini masanın üzerine dayadı. Bir an daha duracak ve gidecekti artık. En çok da "seni görmek istemiyorum" derken kızın yüzündeki o ifade acıtıyordu "benim için hiçbir anlamın olmadı. bir eğlenceydin ve bittin" dermiş gibi.

"Bir veda etmeye cesaretin olsaydı bari" diye geçirdi içinden kız "en azından bir elvedayı hak ettiğimi düşünürdüm. Konuşmadığına, kendini savunmadığına göre haklıyım. Gitmeye gücüm yok ama yine de gideceğim. Bana yaptığın gibi yapmadan ama bir elveda diyeceğim ve gideceğim." Kız içinden geçenleri tamamladıktan sonra ayağa kalktı ve kısık bir elveda dedikten sonra kapıdan dışarıya çıktı. Artık göz yaşlarını saklamasının bir anlamı yoktu.

"Demek sevda buymuş, demek acıtırmış insanı. Olsun çekip gitsen de hayatımdan yine de seni sevmek değerdi her şeye. Yine çıksan karşıma bir an bile düşünmem" kısık sesle konuştu adam kızın ayak sesleri uzaklaştığında. Masanın yanında sakladığı kırmızı gülü ateşe attı ve onun yanmasını izlemeye başladı. Alevler kırmızılıkları kaplarken dayanamadı ve dışarıya çıktı.

Şöminede gül yanarken bir kıvılcım kilimin üstüne atladı ve ardından bir tane daha. Kilim alevler içinde yanarken parke zeminde yeni izler oluşmaya, eskileri daha da derinleşmeye başladı. Alevler önce adamın oturduğu sandalyeye sıçradı ve oradan da kızın oturduğuna. Oda kırmızı bir ışıkla gölge bırakmayacak kadar aydınlanırken o eski ahşap masaya geçti ateş. Geçmişe dair ne varsa temizlemek için.

Bir aşk daha başlamadan bitti o odada. Acaba bu kaçıncısıydı, acaba başka kaç sevda tükenmişti bu koyu duvarların içerisinde...

Yağmur

Bir şarkı çalıyor arka planda. Hava serin, hafif bir yağmur yağıyor. Damlalar açık pencerelerden içeriye düşüyor. Beyaz mermere çarpan her damla ufak bir ses çıkarıyor. Güneşin batma vakti, gökyüzü siyah bulutlarla kaplı. Koyu kahvesini yudumluyor adam, şekersiz. Gözleri kapalı etrafını dinliyor sakince. Sokaktan geçer arabaları duyuyor, ıslanmamak için koşuşturan insanları hissediyor. Çığlık atarak koşan çocukları duyunca gülümsedi yapmacık bir şekilde. Pencerelerin teker teker kapandığını tahmin etti. Bu esnada şarkı bir kere daha başladı, kahvesinden bir yudum daha aldı.

Sonbahar, bir yalnızlık mevsimi. Yavaşça hızlanan rüzgar camdan içeriye doğru girip yüzüne çarpıyor. Hava soğuyor, yağmur hızlanıyor. Oysa birkaç dakika önce martılar karşısındaki evin üstünde uçuşuyordu. Bir kaç dakika önce gökyüzü açıktı. Siyah bulutlar hiç gelmeyecekmiş kadar uzaktaydı. Sonra bir anda her şey değişti. aslında bu değişim yavaşça olmuştu. Önce cep telefonunu duvara fırlatmış ardından yere düşen parçaları tekrar atmıştı. İçindekilerin azalmayacağını gördüğünde koltuğun üzerinde duran yastığı yumruklamaya başladı. Tekrar ve tekrar vurdu. Nefesi kesilinceye kadar, acımasızca indirdi darbeleri. Sonra yağmur başladı.

Aslında yağmur en son başlamıştı. Önce çaydanlığa biraz su koyup ocağa koydu. Ardından bardağına 9 kaşık kahve ekleyip suyun kaynamasını bekledi. Su kaynadığında kahvesini yaptı ve mavi boyalı salonuna geçti. Müziği açtı hemen ardından. Çalan şarkı ona uzun bir küfür etmesi gerektiğini hatırlattı. Hala yağmur başlamamıştı ama uzaklara birkaç yıldırım düşmüştü. Kahvesinden derin bir yudum aldı ve pencereyi açtı. Telefonu parçalanmamış olsaydı bir arama yapmak istedi ama artık çok geçti. Bir de kendisini sövdü uzunca bir süre. İlk damla yağmur çok da uzak olmayan bir yerde yaşlı bir çiftin üzerine düştü. İkincisi annesinin kucağında parkta dolaşmaya giden bir bebeğin yüzüne çaptı ve üçüncüsü ise sahil kenarındaki bir bankta oturan bir kızın sırtına. 

Penceresinin önündeki sokağa düşmeye başladığında damlalar kahvesinin yarısı bitmişti. Her damlanın düştüğü yeri merak etti. Bir damlanın neleri değiştirebileceğini kurguladı hemen ardından. Ağlamaklı bir adamın ağlaması için yağmurun başlamasını beklediğini düşündü. Kimsenin onun ağladığını anlamadığı bilmediğini de ekledi hayaline. Sonra o adamın yavaş yavaş ıslandığını. Yağmurun altında herkes gibi koşarak değil ama ağır ağır ıslanmayı arzulayarak. Su birikintisine giren bir arabanın ıslattığı kızı hayal edince gülümsedi. Aslında sadece dudaklarının kenarı birkaç milim hareket etmişti ama bu gülümsemeydi. Göz kenarlarında kırışıklar olmasa da gerçek olmasa da bir gülücüktü.

Kahvesinin bitimine bir kaç yudum kala geçen bir kaç dakikayı bırakıp şimdiye dönmeye karar verdi. Pencereden dışarıya tekrardan bakıp etrafını izledi. Şarkı tekrar baştan başladı bu sırada. Ev telefonu bir süre çaldı ama bu onun yerinden kıpırdamasına yetmedi. Eski telefonun çığlıkları sustuğunda bir süre boyunca sadece yağmurun sesini duydu. Tam bu esnada aynı şarkı bir kez daha başladı. Ev telefonu bir kez daha çalmaya başladı. Yerinden kıpırdamadı yine de. Kimin veya neden aradığını umursamadı bile. Terbiyesiz bir yanlış numaraydı belli ki. Şaşkınlıktan yanlış çevirdiği numaranın bile farkına varmamıştı. Zaten onu bir tek yanlış numaralar arardı. Telefonunu da bu yüzden kırmıştı.

Aslında tam olarak kırma nedeni bu değildi. Bir yanlış anlaşılmaydı belki de ihanetin tam kendisi. Yağmur hızını iyice arttırdığı ve sokaktaki insanların binaların içine sığındığı zamanlardı. Şarkı bir kez daha başladığı sırada telefon tekrardan çaldı ki hala kimin aradığı umurunda değildi. Islak asfalttan geçen arabaların çıkardığı sesleri dinledi. Lastiklerinden arkaya doğru attıkları suyun neler hissettiğini tahmin etmeye çalıştı sonra. Gökyüzünden düşüp bir kenara fırlatılmak ne kadarda ironikti. İnsanlar gökyüzüne çıkabilmek için onca şey yapmalarına rağmen bir damlanın bu çilesini kimse bilmiyordu. Belki bilmemezlikten geliyordular. Kaç damlanın istediği yere düştüğünü merak etti şarkının bitmesine yakın.

Şarkı tekrardan başladı ama telefon bir daha çalmadı. Cep telefonundan bir arama yapma isteği bütün bedenini kapladı. Şanslıydı ki onu parçalamıştı kısa bir süre önce. Zamanın gerçekte ne ile ölçüldüğü merak etti. Sahi zamanın neresindeydi şimdi. Geçmişte mi gelecekte mi. Ev telefonu çalmış mıydı yoksa çalacak mıydı? Yağmur yağmış mıydı yoksa yağacak mıydı? Kahvesini bitirmiş miydi yoksa henüz yapmamış mıydı? Düşündükçe saatlerin durduğunu fark etti. Gerçekten zaman durmuş muydu yoksa bir düş mü görüyordu. Evet, düş görüyor olmalıydı. Ona hiç yalan söylenmemiş hiç aldatılmamıştı. O halde telefonunu hiç kırmamıştı yani ondan hiç ayrılmamıştı. O halde yalnız değildi yani mevsimlerden ilk bahardı.

Bir an düşündü ve bunların hiç birisinin olmadığını anladı. Şimdi deydi ve yağmur yağıyordu. Kız arkadaşı yoktu ve ondan ayrılmamıştı. Telefonunu çalışmadığı için parçalamıştı sinirinden ve ilk damla yağmur yaşlı bir adamın saçsız başına çarpmıştı. Kahve değil çay yapmıştı kendine.

Sonra bunların hiç birinin gerçek olmadığını fark etti. Gerçek neydi, o kimdi ve nedendi her şey. İki elini mermere dayadı ve damlaların yüzüne çarpmasını bekledi. Hangisi gerçekti. İlk damla yağmur kime düşmüştü ve ev telefonunu kim aramıştı. Belki de cep telefonu hiç olmamış, hiç yağmur yağmamıştı. O zaman neresindeydi zamanın? Gerçek neydi? Ve kimi sevmişti hayatı şaşıracak kadar?

Find Us On Facebook