Boş sayfalar

Boş sayfalar

Boş sayfalara bakmayı çok severim ama büyük ölçüde rahatsız eder beni. Hani gözlerimizi kapadığımızda orada bir çok şeyi görürürüz ya benim içinde boş sayfalar aynı şekildedir. Açık bir defterin olduğu yerde uyuyamam genellikle ya onu kapatırım ya da o sayfaya bir şeyler yazarım. Boş sayfalara baktığımda beni içine doğru çektiğini hissederim. O güne kadar yazılmış bütün kelimeler sanki etrafıma toplanır ve üzerimde bir baskı oluştururlar. Evrenler görürüm, gezegenler, yıldızlar, şehirler, sokaklar ve evler. İnsanlar olur mutlaka daha önce hiç görmediğim, tanımadığım. Oturur onlarla sohbet ederiz, karşılıklı içilen birer bardak çay tat katar sohbetimize. Dolaşırım o sayfanın içinde incelerim bir hikaye var mı diye. Her zaman onlarca hikayeye rastlarım orada. Öyle hikayeler olur ki hangisini anlatacağıma karar vermek aylarımı, yıllarımı alır. Masamda her zaman bir defter bulunur kitaba bir şeyler yazmak istediğim zaman kapağını açar ve kendimi kelimelerin baskısına bırakırım. En fazla bir kaç gün sonra dayanamaz ve başlarım yazmaya. O bir kaç gün o kadar zor geçer ki benim için anlatamam. Sürekli bir baskı altında sanki beni izleyen ve yazmadığım her saniyede eleştirir bakan insanlar varmış gibi. Boş sayfaların bendeki etkileri bu şekildedir. Belki milyonlarca kez daha etkili.

Bir de "hayata yeni bir sayfa açmak" diye bir söz vardır hiçbir zaman anlamam ben. Hayata yeni bir sayfa açmak diye bir şey yoktur. Bir yazıyı yarıda kesip diğerine başlayabilirsin ama bir ömrü yarıda kesip diğerine başlayamazsın. Düşünsenize bir gün "ben" olmaktan sıkıldığınızı...

Hayatın iki boyutu

Hayatı genel anlamda ikiye ayırırım ben. Birincisinde gözlerimiz açıktır ve gerçekliği algıladığımız bir boyutu vardır. Madde ile etkileşime geçtiğimiz, renklerin, kokuların var olduğu bir algı seviyesidir. Gerçekliğin boyutunun yapı taşlarından birisi maddedir. Tabi her birimizin maddeyi algılama biçimi değiştiği ölçüde gerçeklik algısı da değişir. Gözlerimiz açıkken görürüz, gördüğümüzü yorumlarız ve buna göre de hareket ederiz. Maddede metalaşmış olur bu sayede ve metalarımıza göre de davranışlarımız biçimlenir. Yaşam biçimimiz çok büyük bir bölümü burada yaşanır. Yaşama, var olma, eşleşme, ilerleme çabamızın gerçekten önemli bir paydası buradadır.

Diğer tarafta ise gözlerimizin kapalı olduğu zamanlar vardır. Gerçeğin mutlaklık tartışmalarının bir kenara bırakıldığı ve göreceleştiği bir yerdir. Gözlerimizin kapalı olduğu her anı kapsar. Gördüğümüz rüyalar veya sadece göz kapaklarımızın ötesinde yaptığımız yolculuklar buradadır. Hayatın daha küçük bir bölümünü kaplamalarına rağmen bizim üzerimizdeki etkisi bir o kadar büyüktür. Derinliklerimizde yaşanan bir çok olay gözlerimiz kapalıyken gerçekleşir. 

Bir adam olsa mesela gece yatağının üzerine oturmuş ve başını soğuk duvarlara yaslamış olsa. Gerçeklik adamın yalnızlığı, sebepleri, sonuçlar ile ilgilidir bu konu dahilinde. Ancak o adam eğer gözlerini kapatırsa o soğuk duvar bir sevgilinin omuzu halini alabilir. Dışarıdan bakıldığında başını duvara yaslamış bir adam içeriden bakıldığında ise başını sevgiliye yaslamış bir adamla karşılaşırız. Gerçekliğin bu ölçüde değişmesini sağlayan tek şey de gözlerin kapanması ve göz kapaklarının ardına yapılan yolculuklardır. Gerçeklikten tamamen bağımsız olduğunu ve kendi içinde farklı bir gerçeklik oluşturduğunu söylemiştim daha önce. Buna bir de göz kapaklarımız altında olanların bir bölümünün gerçeklerden geldiğini ve gerçekleri değiştirmek için olduğunu söylemeliyim. Belki o adam başını duvara yasladığı sırada eski aşkının omuzlarını düşlüyordur. Gerçekte onlar ayrılmışken gözleri kapandığında tekrar yanında beliriyordur sevgilisi. Bunları anlattıktan sonra o adamın gözlerinin açık olmasını mı yoksa kapalı olmasını mı tercih ettiğini söylemek istemiyorum. Adamın hayatına nasıl devam ettiğinden bahsetmeyeceğim burada. Tamamen farklı hikayeler çıkar ortaya ve bu yazı uzayıp gider.

Hayatı genelde ikiye ayırırım ben. İlkinde gözlerimiz kapalı, diğerinde açıktır. Bir yaşamı dikkate aldığımızda ikisine de bilmemiz gerekir yoksa eksik kalır o yaşam...
...

...

İnsanlara karşı tutumumuz farklıdır bazen. Bazılarını yanımıza belirli bir mesafeden fazla yaklaştırmayız. Hep bir yerde tutarız onları. Öyledir ki hatta onlar ne yaparlarsa yapsınlar çok acıtamazlar. Öyle bir yerde dururlar hayatımızda her şeyi yapabileceklerini düşünmüşüzdür. Yalan söyleseler, aldatsalar, ihanet etseler bile bunlara ihtimal verdiğimiz için atlatması kolay olur. Nispeten daha az kanarız mesela, daha az ağlarız.

Bazı insanlara karşı ise bir mesafe bırakmayız. O kadar yaklaştırırız ki kendimize onu alır ve bize katarız. O sanki en başından beri kayıp bir parçamızmış gibi davranırız. Sanki bulmuşuz ve artık tek olmuşuz gibi. Hiç yarım olmamış gibi davranırız. O kadar derinimize işler ki ona karşı bir duvar örmeyi bırakın savunma bile yapamayız. Sonra gün gelir ihtimal dahi vermemize rağmen parçalamaya başlar karşısına ne çıkarsa. Hiç savunma yapmamışızdır ya zamanında o gelir kolayca, canı istediği gibi davranır. Söker yüreği, parçalar, tutar atar sonra. Sonra gider sanki hiçbir şey olmamış gibi işte o zaman anlarız gerçek acının ne demek olduğunu. Öyle bir kanarız ki kan kaybından öleceğimizi düşünürüz. O gider yaralar bir daha iyileşmez ama öyleymiş gibi davranırız.

Bazı insanlara karşı mesafe bırakmaz da kalbimizi onların eline teslim edersek eğer diğer elinde de bir hançer olabileceğini unutmayalım. Sonra bir duvar örelim çok geç olmadan önce....
...

...

Bazen gökyüzünü tutmak zorunda hissediyorum kendimi. Eğer bırakırsam sanki evren üzerime yıkılacakmış gibi geliyor. Sonra başka bir gün bırakıyor, yıkılsın diyorum hiçbir şey olmuyor ama. Sadece bir kaç bulut devriliyor hepsi o kadar. Sonra düşünüyorum acaba ben bıraktığımda gökyüzünü başka birisi mi tutuyor? Eğer ben bıraktığım zaman o da bırakmışsa eğer gökyüzü üzerimize yıkılmaz mı? Galiba sırf bu yüzden bırakmıyorum, ona bir şey olmasın diye. Eğer bırakırsam evren üzerine yıkılacakmış gibi geliyor, hani olur ya...

Hiçbir yerin yolcusu...

Bazı zamanlarda durup hayata baktığımız olur. Yine bazı zamanlarda o kadar dururuz ki hayat yanımızdan geçer gider. Gariptir ama hiçbir durakta gereğinden fazla durmaz o. Bir kere kaçırdınız mı istediğiniz kadar peşinden koşun kolayca yakalayamazsınız. Taki o başka bir durakta durana kadar eğer sizde yeteri kadar hızlı koşmuşsanız peşinden yakalar ve hayat trenine binersiniz. O trene binince sizin kontrolünüzde olduğunu düşünmeye başlarsınız sanki onu yakalamak için koşmamışsınız gibi sonraki bir durakta iner ve tekrardan kaçırırsınız. 

Size hayatı kaçırmış birisinin hikayesini anlatmak istiyorum bugün. Hiç bir zaman o trenin içine girememiş, hep dışından tutmuş bir kızın hikayesi olacak bu. Hayat her durduğunda ona yaklaşmış tam binecekken harekete geçmişti. Yapabileceği tek şey İstiklaldeki çocuklar gibi kenarlarına tutunmaktı gidebileceği yere kadar. Biraz kimsesizlik, biraz çaresizlik ve biraz da umutsuzluğu her daim yaşamış birisiydi o. Tam olarak asla tanıyamamış ve tam olarak asla anlayamamıştım onu.

Bir tren garı düşünün ve içinde sonsuz sayıda yol var ve sonsuz sayıda tren bir o kadar da farklı yönlere gidiyor. Sizin istediğiniz ise içlerinden birisine binebilmek. Üzerinde isminizin yazdığını düşünün binmeniz gereken trende. Onun ismi bu şekilde bir çok trende yazıyordu ve o hangisiyle gideceğini bilemediği için hep kaçırıyordu treni. Düşünüyorum da onu ilk gördüğüm zamanı. Uzaklardaki bir trenin peşinden koşuyordu kendini kaybetmişçesine. Ben bu sırada kendi trenimde yol alıyordum bir sonraki durağa kadar. Nefes alışındaki hırıltıyı hissedebiliyor, gözlerini göremesem de ıslandığını biliyordum. O benden uzaklaşmaya başladıkça ben kendi trenimi durdurmayı denedim. Durdurup onu yanıma almak istemiştim ama kontrol bende değildi. Bunu çok acı bir şekilde öğrendim aslında. Gözlerinden dökülen yaşlar güneşin son ışıklarında parlarken onu artık göremez olmuştum. Biliyordum gitmişti!

Daha sonraları hatırlıyorum bindiğim tren bozulmuştu ve ben uzunca bir süre yürüdükten sonra tükenmiş ve yol kenarına uzanmıştım. Gelecek bir tren bekliyordum veya belki sadece biraz dinlenmek istemiştim.  Yanımdan tam gaz geçenleri düşündükçe uzandığım toprak biraz daha sarıyordu bedenimi. Onu ikinci kez gördüğümde böyle bir gündeydim. Eksi, ufak tefek bir vagonun peşinde koşuyor ona tutunmaya çalışıyordu. Kendini nasıl heba ettiğini görmüştüm ve bu içimi o derece acıtmıştı ki. Bir daha kalkamayacakmış gibi yere düştüğünde hemen yanına gitmiştim. Hala nefes aldığını öğrendiğimde ne kadar mutlu olduğumu anlatamam size. Rayların ortasında uzanmıştı ve ben hemen yanındaydım. Elini tuttuğumda gözlerini aralamıştı bir parça ve hemen ardından ayağa kalkmayı deneyip trene bakmıştı. Yapabilse koşmaya devam edecekti ama bedeni o kadar güçlü değildi ve ayağa kalkmayı denediğinde üzerime doğru devrildi. O kadar sıkı sarmıştım ki onu nefes alamayacağından korkmuştum. Uzunca bir süre boyunca hiçbir şey konuşmadık. Ona uzattığım suyu kibarca reddetti. Kimseden yardım almadığı o kadar da belliydi ki. Sanki ince bir sınırı geçersem o kollarımdaki uysal kız gidecek ve yerini tamamen vahşi birisi alacaktı. 

Yanımda fazla kalmadı ve farklı bir yönde giden trenin peşine takıldı. Onun topallayarak koşuşunu izlerken ben yerimden kıpırdayamamıştım. Gittikten sonra da öylece raylara uzanmış ve beklemiştim belki geri gelir diye ama gelmedi. Sonra bende kendi yoluma gitmiştim. Üzerinde ismim yazan trenlerden hiçbirisi onun gittiği yönde gitmiyordu. Bende biraz daha bekledikten sonra başka bir yöndeki başka bir trene bindim kaçak yolcu olarak. Nereye gittiğimi bilmeden oldukça uzun süre yol aldım pek de umursamadım doğrusu. Ne zaman gözlerimi kapasam bacaklarında güç olmadığı halde koşmayı deneyen o kızı görüyordum. Beraber hiç yolculuk yapmadığım birisinin beni bu kadar etkilemesi. 

Hayatıma biraz şekil vermek istedim de o isimsiz araçtan inmiş ve doğru olanı beklemeye koyulmuştum. Günler, haftalar hatta aylar geçmişti bilemiyorum. Ancak o durakta sürekli olarak beklediğimi ve bir süre sonra beklemek yüzünden yürümeyi unuttuğumu görmüştüm. Onu tekrar görmem de yürüyemediğim ve ilerlemek için süründüğüm zamanlardaydı. Başımı büyükçe bir kayaya yaslamış ve gözlerimi kapatmıştım. Elimden tuttuğunu hatırlıyorum, dokunuşu o kadar yumuşaktı ki tenini hissetmem oldukça güç olmuştu. Yanımda oturmuş ve gözlerimin içine bakıyordu. Nefes alamıyordum ama bundan şikayetçi de değildim üzerinde ismim yazılı bir tren durağa gelmişken. "Gidebilirsin" dedi bana sesi o kadar anlayışlıydı ki "benim için kaçırma lütfen hayatını." Yerimden kıpırdamamdan anlamıştı belki cevabımı çünkü konuşmamıştım. Elini avuçlarımın arasına almıştım başını omuzuma yasladığı sırada. Bu ıssız yolda o kadar kalmıştım ki tek başıma burada onunla kalabilirdim hiçbir yere kıpırdamadan. "Bir tek senin yanında dinlenebiliyorum" demişti bana. Nasıl bir mutluluktu anlatamam hani elimde olsa hayata gider ve bir trene ismimizi yazmasını söylerdim. Beraber yolculuk edebilirdik bu şekilde. Hayat bizi dinlemezdi ama "gitmem lazım" diyerek bir başka trenin peşinden koşarken anladım bunu. Başımı o kayaya bir kaç kez vurdum, gidişinin yerine başka bir acı olsun diye. Başarısız oldum ama doldurulmuyormuş yeri. Ardından gelen bir sonraki trene bindim.

Uzunca bir süre boyunca yolculuk yaptım. Bir çok tren değiştirdim, insanlarla tanıştım. Ancak onun tenini asla unutamadım başka tenlere misafir olsam da asla onda olduğu kadar ait hissedemedim kendimi. Bir süre sonra başka tenlere, yalancı yüzlere de ilgi göstermedim. Onun o ürkek dokunuşundan sonra her şey yalandı bana. Bir durakta indiğimi ve onun gelmesini beklediğimi hayal ettim ben. En büyük düşüm onu bir kez daha görebilmekti. Kimsesiz duraklarda kaç gece geçirdiğimi kimse bilemez ve sonra hayatıma devam edeceğim diye kaç trene istemsizce bindiğimi. En kötü düşünce bir kaç gün daha bekleseydim onun gelebileceğiydi ve bununla yaşayamaz oldum. Hep trenin duraksız bir yolda durduğunu ve onun bindiğini hayal ettim. Tren her durduğunda onun gülüşünün içeriyi aydınlatmasını istedim. Tren tekrardan yavaşlıyor inmeli ve başka bir durakta daha beklemeli miyim? Yoksa devam etmeli ve onun geldiğinin düşleriyle yaşamalıyım. Kapı yavaşça açılıyor, dışarıda birisinin gölgesi var ve içeriye doğru geliyor. Acaba...

Oğuz Marangoz

...

...

Beni aşkı bilmemekle suçlaman garip doğrusu. Seni ilk gördüğümde ben tanımını yapmıştım o kelimenin. Sonra o tanıma seninle geçen her an yeni bir kelime, sensiz geçen her an için yeni bir cümle ekledim. Seni kelimelerle sensizliği cümlelerle anlatmama takılma lütfen. Sensizliği anlatmak kolay, yüzlerce kelime arasından seçim yapıyorum. Ancak seni anlatabilmem için kullanabileceğim tek bir kelime bile yok. Çaresizliğim bu yüzden.

Beni aşkı bilmemekle suçluyorsun ya gücüme gidiyor doğrusu.
"1"

"1"

Öyle insanlar tanıdım ki şu hayatta tek başlarına bir hiçtiler. Eksiktiler, parçalanmışlardı. Hayat bazı insanlara acımasız davranırdı ve onların bazı parçalarını alır, başkalarına verirdi. Bu yüzden tek başlarına asla tamamlanmış hissetmezlerdi onlar. Ne zaman aynada kendilerine baksalar hep eksiklerini görürlerdi bu yüzden.

Her insanın bir diğer yarısı vardır diyemem, yalan olur bu söz. Sadece bazı şansız insanların parçaları başka birisine verilmiştir. Eğer eksiklerini bulamazlarsa yarım hatta çeyrek bir ömür yaşarlar. Ancak o başkasını bulurlarsa eğer işte o zaman gerçek yaşam başlar.

Ben yarım, hatta çeyrek yaşıyorum hayatı bu bir gerçek. Ancak umudum var diğer parçalarımın sahibine dair. Ya siz diğer yarınızı bulabildiniz mi? Eğer yanında tamamlanmış hissettiğiniz birisi varsa eğer onu sakın ama sakın bırakmayın. Onsuz çeyrek bile olamazsınız artık, benden söylemesi. "1" olmanın tadını çıkarın derim ben ve boşverin hayatı...
Bilinçaltında pasif düşünceler...

Bilinçaltında pasif düşünceler...

Son zamanlarda kendimi oyalama konusunda oldukça başarılı olduğuma inanıyorum. Bekleyen sürüyle hikaye var tek kelime yazmıyorum. Düşünmem gereken o kadar şey var ki tartmalı ve kararlar vermeliyim. Bilinçaltım ise sürekli olarak bunlardan kaçmakla meşgul. Bazı zamanlar nedenlerini merak ediyorum neden bilinçaltım beni yazıdan uzaklaştırmaya çalışıyor? Neden bazı konuları düşünmemi istemiyor? Daha önce sorduğum bir soruya geri döneyim ben "geçmişi değiştirebilir miyiz?". Siz bunu biraz düşünün eğer bildiğiniz bir yöntem var ise lütfen haberdar edin beni. Hayır, kendi geçmişimde değiştirmek istediğim bir şey yok belki başkalarına yardım edebilirim bu vesile ile. Bunun haricinde düşünce gücümü bir çok farklı konuya bölmem de yazamam için bir sebep olabilir. İnsanlarla uğraşıyorum, destek hattı en üst seviyede devrede anlayacağınız. Onlarla uğraşırken belki de düşünmem gereken şeyleri uzaklaştırıyorumdur kendimden. Bir de bazı şarkılar var şu sıralar uzak durduğum. Şimdi bir nefeslik duralım ve düşünelim "Neden?", "Neden yıkık kalbimin odaları?" eskiden yazdığım bir cümleydi bu. Neden sorusu ile garip bir çağrışım oldu acaba bilinçaltımda hangi düzeyde bağlılar merak etmiyor değilim. Kırılıp tekrar yapıştırılmış gibi değil de kırılmış ama henüz parçalanmamış gibi hissediyorum. Bütün parçalarım yerli yerinde ama bir gariplik var "bu işte bir pislik var" demek gibi. Belki de sadece bir durgunluk dönemindeyimdir  veya çok fazla işle uğraştığım için meşguldur kafam. Oldukça mantıklı nedenler bunlar ama bir pislik varmış gibi geliyor bu işte. Konudan uzaklaştığımı fark ediyorum demektir ki bilinçaltım derinlere inmemi istemiyor. O zaman tekrardan geriye dönelim "Neden yıkık kalbimin odaları?" Buradan daha ileriye gidemediğimi fark ediyorum şu anda. Güzel bir duvar varmış içimde bunu gördüm. Şu anda kırmaya kıyamadığım bir duvar var hemde. Demektir ki kalbimin odaları ile ilgili hasar tespit çalışmaları için biraz daha bekleyeceğim. Sonuçta bu işin bir eksperi olduğunu zannetmiyorum, sigortamda kalp kırıklarını karşılamadığı için acelem yok. Gerçekten kalbini sigortalacağın birisi var mıdır? Mesela kırıldığı zaman gelip tamir edebilecek, tek bir söcüğü veya bir öpücüğü ile bütün kesikleri iyileştirebilecek birisi var mıdır acaba?

O halde bu yazıdan öğrendiklerim; kalbimin kırıklığı ve bunun boyutunu öğrenmek istememem ayrıca bilinç altında aktif olarak düşündüğüm ama yüzeye çıkaramadığım bir takım düşünceler. Sonra yaralarımın düzelebileceğine dair umutsuzluk. Bu yüzden kalbimi sigortalacağım birisini aramam. Aynı zamanda da güvensizlik hissi yalnızlıkla birlikte kol kola.  Kalbimin kırıklarının o kadar fazla olduğunu düşünüyorum ki bunun için ekspere ihtiyaç duyuyorum. Bazı şeyleri fark etmemi sağlayan bir yazı oldu ve bazı şeyleri unutmamı. O halde elimde kalanlar ile yeni bir araştırmaya başlayacağım sonuçta yazılar biriktikçe içimdeki boşluğun büyüdüğünü biliyorum ve bir gün beni de kaplamasını istemem. Şimdilik iyi günler diliyorum size, görüşmek üzere...
Hayaller ve gerçekler...

Hayaller ve gerçekler...

Sana olan sevgimi anlatamıyorum derdim hep. Sense ısrarla benden kelimelere dökmemi isterdin. Ben hep kelimelerden daha büyük şeylerin varlığında ısrar ederdim sense cümlelere değer verirdin her şeyden çok. Bu konuda hiçbir zaman anlaşamadık seninle. Ben en önemli sözlerini bakışlarıma gizlerken sen hep duymak isterdin benden. O kadar farklıydı ki aşka bakışımız. Yine de çok iyi anlaşırdık seninle bazen öyle zamanlar olurdu ki hiç konuşmazdık ama anlardık birbirimizi. Mesela sen üzgün olsan aramızda binlerce kilometre olsa bile hissederdim bunu. Sen kabullenmezdin ama ben yine de bilirdim aklından geçenleri. Sabahları uyandığımda yüzünü görmek kadar güzel duygu yoktu dünyada. Hele bir de bazı sabahlar gülümserdin ya sebepsiz yere anlardım ki o gün yeniden yaratılırdı her şey. Bilirdim sen ağlarsan eğer dünyanın bir yerinde yağmur yağardı mutlaka. Seni ilk öptüğümde dudaklarında ürkek bir titreme vardı asla unutmam. Bir an devam etmek isteyip bir an sonra bırakmak istiyordum. Ne düşündüğünü bilemediğim ender anlardandı aslında. Güzel olan her şeydin sen, sözlüklere adın yazılmalıydı kelimelere karşılık olarak. Düşmemi engelleyende önce yeryüzüne oradan da bulutlara çıkaranda sendin. Bana evrenler arasında dolaşmayı sen öğrettin, aşkın devasa evreninde her an yeni bir gezegendeydik. Aynı gezegene asla ikinci kere gitmedik seninle, her saniyemiz farklıydı. Seni her gördüğümde yeniden ve daha fazla sevdim seni. Bir yüreğin içinin bu derece büyük olduğunu bilmiyordum senden önce. Hayatın bu derece güzel olduğunu da bilmiyordum aslında en çok da aşkı bilmiyordum...

Benden istediğini yazdım işte umarım mutlu olmuşsundur. Şimdi istersen birazda gerçeklere değinelim ne dersin. Elini hiç tutmadım ben senin. Hiç bir zaman dudakların titremedi seni öperken. Sabahları uyandığımda yüzünü görmek pek bir şeyi değiştirmedi. Kavga etmediğimiz zamanlarda bir nebze iyi hissedebilirdim ama biz hep kavga ettik. Hiç bir zaman anlaşamadık seninle. Asla aynı cümlede yer almadık hep ayrıydı düşlerimiz. Şimdi gelmiş bana bizi anlat diyorsun. Bir zamanlar hayallerim vardı ve onları anlattım yukarıda. Gerçekler ise tamamen farklıydı. Aynı yatakta iki yabancı gibi birbirimize dokumadan uyuduğumuz geceler oldu. Sabahları yüzünü görmemek için erkenden çıktığım zamanlar ve toplantım vardı diye eve gelmediğim akşamlar. Sense beni seni aldatmakla suçlardın böyle zamanlarda. Senden uzakta durmak tek amacımdı ama bunu hiçbir zaman anlamadın sen. Kim kimi aldattı bunu sorgulamak yersiz belki. Sonuçta sevgi sözcüklerin dahil söylediğin bir çok şey yalandı. Şimdi karşıma geçmiş benden bizi anlatmamı istiyorsun. "Bak işte beni böyle seven birisi var" diye arkadaşlarına hava atacaksın belli ki yoksa başka neden bunu isteyesin ki. Bense sana hayallerimi ve gerçekleri anlatıyorum. İstersen sadece ilk paragrafı gösterip hava atmaya devam edebilirsin. Ancak bunu yaparsan senden neden ayrıldığımı onlara anlatamayacaksın. Eğer tamamını okutursan dayanabilir misin bilemiyorum onların bakışlarına. En iyisi sen okutma anlatma bu yüzden hatta gittiğimi bile söyleme, onlara sana karşı olan duygularımın kelimelerden daha büyük olduğunu söyle. Evet gidiyorum ve bu ayrılık mektubum. Çok romantik değil mi? En iyisi boş ver sen bunları.

Belki aklına takılabilir diye kuruyorum bu cümleyi seni gerçekten sevdiğimi merak edebilirsin diye. Evet seni sevmiştim seni tanımadan önce. Sahi sen hiç sevebildin mi beni?

Terk edişler...

Dirseklerini bacaklarına dayamış başını avuçlarının arasına almıştı adam. Kamburunu çıkartarak oturuyordu. Arkada hafif bir müzik çalıyor ve adam derin derin iç çekiyordu. Kısa tırnakları kafa derisine batıyor ve ona nerede olduğunu unutturmuyordu. Bir anda kaybolmayı çok isterdi, hiç gelmemiş gibi gitmeyi. Ancak bu yapabileceklerinin arasında değildi. Düşünüyor, düşündükçe daha da derinlere batıyordu. Dinlediği her şarkı, aldığı her nefes acısını bir üst noktaya çıkartıyordu. Ne tek kelime edebiliyor ne de kalkıp gidebiliyordu. Kalması için binlerce neden vardı ancak gitmesi için öyle bir sebep vardı ki hepsini bastırıyordu.

Saat gece yarısını geçeli çok olmuştu. Ayağa kalkmaya gücü olsa gider ve duvar saatinin pillerini çıkarırdı. Ne geçen zamana ne de saatin çıldırtan tonuna dayanabiliyordu. Ancak ayağa kalkmayı bırakın kıpırdayacak kadar güçlü hissetmiyordu. Hava serindi ve üşüyordu. Kalorifer sönmüştü ve ev giderek daha fazla soğuyordu. Umursamadı ancak bedeninin titremesini. Yanaklarından süzülen yaşları düşünmedi bile. Elinde olsaydı giderdi hiç gelmemiş gibi. Her saniye bilincine yıldırım olup çakıyordu. Gitmesi gerekliydi ve her saniyede biraz daha geç kalıyordu. 

Tırnaklarını kafa derisinden çekmeden avuç içiyle gözlerini sildi. Yapabilseydi hiç gelmemiş gibi giderdi bu evden. Misafir olduğu bedenleri bırakır mutlu olmalarına fırsat tanırdı. O geç kalmıştı terk edişlere. Başını geriye doğru atıp koltuğa yaslandı. O kadar fazla alışmıştı ki bu hayata. Şimdi tekrardan en başa dönmeliydi. Hiç mutlu olmamış gibi davranmalı, hiç sevmemiş gibi yapmalıydı. Derin bir nefes daha aldı ve bir süre boyunca geri vermedi. Yanında bir şeyi götürme şansı olsa duvarların yalnızlığını alırdı. Canım kenarındaki çiçeklerin kokusunu küçük bir şişede saklardı. Asla tekrar bakmamak üzere bir fotoğraf alırdı yanına. Gittiği her yere götürür ama hiç bir zaman çıkarmazdı onu. Ne gidebilir ne de kalabilirdi bu yüzden.

Başını sağ tarafa çevirmeye cesaret edemiyordu. Biliyordu küçük bir yastığa sarılıp uyuduğunu. Üzerine örttüğü örtünün açıldığını ve bedenini ortaya çıkardığını. Teninden yansıyan ışıkta karanlığın nasıl yok olduğunu biliyordu görmese de. Teninin kokusunu, rüyalarının huzurunu o kadar iyi ezberlemişti ki asla unutamayacağını düşündü. Her anı fotoğraflamak istedi bir an. Uyuduğunda, uyandığında, acıktığında ve yüzündeki her bir ifadeyi yüzlerce farklı fotoğrafta saklamak istedi. Onu uyurken izledikçe insanın gidesi gelmiyordu. Bir cennet varsa hemen yanında yatıyordu. Dokunsa kırılacağından korktu, kendisi parçalara bölünüyor olsa da umursamadı. Dokunsa kırılacağından korktu onun. Ellerini yumruk yaptı ve öfkesini topladı. Acımasızca davranan hayata karşı şimdiye kadar ne hissettiyse kendisine yöneltti. 

Yavaşça yaklaştı yanında uyuyan kadına. Vücudunun bütün hatlarını ezberlemeye başladı asla unutmamak için. Tenine son bir kez dokunmayı arzuladı şimdiye kadar hiç yapmadığı gibi. Dokunmaktan korktu ama kırılmaması için. Soluk alış verişlerini dinledi uzunca bir süre. Şu hayatta saatlerin gürültüsünü bastıran bir şey varsa eğer onun soluğuydu. Dudaklarından dökülen tek bir harf hayatın bütün seslerini bastırır ve ona her şeyi unuttururdu. Eğer bir ses alabilseydi yanına bu kesinlikle onun kahkahası olurdu. Müzik çalarına atar ve sürekli olarak dinlerdi. Bilirdi o güldüğünde hayat susardı. İçindeki fırtınalar sona erer ve güneşli bir gün başlardı hangi zaman olursa olsun. Çok geç kalmıştı hiç gelmemiş gibi gitmeye. 

Düşüncelerinin onu terk ettiğini fark ettiğinde kıza biraz daha yaklaştı. Bir öpücüğü, ona son bir kez dokunmak. Yaparsa eğer asla ayrılamayacağını biliyordu ama bu kadar severken durmak çok güçtü. Dudaklarının haritasını yanına almayı isterdi. Ne zaman kaybolsa hayatta, yolunu şaşırsa o haritaya bakmak isterdi. Karanlık gecelerde, yitip gittiğinde ona sığınabilmeyi diledi. Dudaklarına biraz daha yaklaştığında sıcak nefesini yüzünde hissediyordu artık. Son bir kez öpmek, son kez dokunmak istiyordu. Bu anı beyninin gerçekler bölümüne koyacak ve kalanlara yalan diyecekti. Onu sevmek bir daha başka bir şeye güzel diyememekti. Lisanındaki kelimelerin anlamlarını değiştirebilmekti onu sevmek. Bütün bir dili yeni baştan yarattığında geriye sadece ayrılık ve bir sözcük daha kalmıştı. Ayrığın anlamı her zaman aynıydı ama ondan ayrılmak ölmekti. O zaman ölmek onsuz bir ömür demekti.

Parmakları kızın yanaklarına dokunduğunda hafifçe hareket etti kız. Gözlerini bir parça araladı ve dudaklarını ileriye doğru uzattı. Adamın geri çekilecek gücü yoktu ve cennete doğru yolculuğa çıktı. Alevler içerisinde kaldığını ve ona ait olan ne varsa hepsinin küle dönüştüğünü hissetti. Parmakları kızın bedeninde dolaşırken aşkın ne demek olduğunu yeniden tanımladı. Kalan her şeye yalan dedi sonra alevler kimliğini silerken. Dudakları dudaklarına değdiğinde unuttu hayatını ve kendini ateşin içine attı geçen zamanın yıldırımları bedenine düşerken.

Güneş gökyüzünde yükselirken kız tekrardan uykuya dalmıştı. Adam dirseklerini bacaklarına dayamış başını acuçlarının arasına almıştı. Bir kez daha geç kalmıştı gitmeye. Zaman bilincine yıldırımlar düşürürken  hafif bir şarkı çalıyordu. Sahi yarını olmayan bir adamın sevilmeye hakkı var mıydı?

İyi bayramlar =))

İyi bayramlar =))

Herkese selamlarımı iletiyorum öncelikle. Son zamanlarda pek yazamadım biraz karışığın o yüzden. Ciddi bir sorunum yok aslında sadece kafamı toparlamaya ihtiyacım var. Neyse ki Ramazan Bayramı geliyor. Ben bayramları çok severim, küçüklüğümden beri bütün sevdiklerimi görmek bolca şeker yemek hoşuma gider. Ramazan bayramı da böyle bir zamanda geliyor yine. Heyecanlıyım anlayacağınız. Yine bir bayrama nerede o eski bayramlar diyerek gireceğim ama olsun. Güzel, keyifli ve heyecanlı zamanlar bunlar. Dilerim sizde benim kadar mutlu oluyorsunuzdur, dilerim sizin bayramınız da en az benimki kadar güzel geçer.

Herkesin, sevdiklerinin Mübarek ramazan bayramını kutlarım. Dilerim çok güzel, tatlı günler geçirirsiniz
İyi bayramlar =))

Find Us On Facebook