Kişilik katmanları


Son yazılarımda hayatın 3 farklı halde algılanabileceğinden bahsetmiştim. Bunlar salt gerçeklik, sistemin bize dayattığı kurgusal bir gerçek ve kendi hayallerimiz olarak anlatmıştım. Şimdi ise bu katmanları biraz daha çeşitlendirmek istiyorum. Bir kaç yazımın temelini salt gerçeğin olduğu fikri almıştı. Bu salt gerçek, sistemden veya insanlardan bağımsızdı. Bu yazımda da bu bağımsızlığı korumaya ve salt bir gerçekliğin olduğu düşüncesiyle devam edeceğim. İlerleyen yazılarımda bu düşünce ile de uğraşmak istiyorum ama şimdi değil.


Bu yazıda sizlere katmanlardan bahsetmek istiyorum, bireyin katmanlarından. Örnekle anlatmak çok daha güzel olur kanaatindeyim. Bir bireyimiz olsun mesela biricik hayali dostumuz Ragıp bu örneklemede gönüllü olsun.Tabi bu örneklemenin geçerliliği için onu bir süre için gerçek bir insan yapalım, evi ailesi, dostları olsun. Ragıp'ı hiç tanımayan birisi için onun bir boyutu vardır, kişiliği hakkında bilgiler veya fikirleri. Biraz tanıyan birisi için ise onu başka yönleri vardır, daha fazla sırları, gizemleri. Çok yakın bir dostu ise onun gizemlerinin bir kısmını bile bilir, davranışlarının altında yatan gerçek nedenleri tahmin eder veya bilir. Mesela bir psikoloğu olsa Ragıp'ın o şimdi deki davranışlarının çocukluğundaki olaylar ile bağlantılarını kurabilir ve onu tamamen farklı bir açıdan görebilir. Ragıp'ın bir çok farklı kişi tarafından farklı bir şekilde tanımlandığını anlattım aslında. Hepsi onun farklı bir katmanını gördü ve o katman üzerinden Ragıp'ı tanımlandırmaya çabaladı.

Alında onun katmanlarının sayısı çok daha fazladır. Bu katmanlar onun nasıl algılanabileceğini gösterdiği gibi aynı şekilde dünyayı nasıl algıladığını da gösterir. Aslında Ragıp'ın yaşadığı her deneyim onun dünyaya bakışını değiştirecektir ve bu farklılaşma ile birlikte kendi içinde birden fazla evren algısı oluşacaktır. Her düşünce katmanı bir diğerinin üzerinde varlığını devam ettirecektir. Herkesin belirli bir farkındalığı olduğunu anlatmıştım geçen yazılarımda ve bu farkındalık etrafında dünyayı algıladığını. Şimdi ise bu farkındalığın tek olmadığını söylüyorum sizlere. Hiçbir zaman insanın içinde net bir biçimde şekillenmiş bir dünya kurgusu yoktur. Önceki yazılarımda anlattığım 3 farklı gerçeklik kurgusu kişinin içindeki farklı katmanlara düşer ve bunun sonucunda belki de milyonlarca farklı gerçeklik oluşur.

Bu paralel evren kuramı gibidir. Ancak her insanın kendisine ait paralel evrenleri vardır. Bu belirli kavramların kişiden kişiye değişmesi olarak örneklendirebilirim. Sonra aynı kavramın kişinin içindeki farklı tanımlamalarını da ekleyince ne kadar büyük bir çeşitliliğin oluştuğunu anlayabiliriz. Aynı anda aynı dünya üzerinde sonsuz sayıda paralel evren var diyebilirim bu düşünceye göre. Sürrealist bir tabloya bakan herkesin farklı bir anlam çıkabileceği gibi belki de çizerin düşünmediği anlamları da ekler orada gözlemci. Bu şekilde bir tablonun aslında milyonlarca farklı anlatısı olabilir. Bu farklılığında sebebi onu izleyen gözlemcilerin farklı olmasıdır. Hatta bir kişi bile farklı zamanlarda farklı algılamalar yapabilir bunun nedeni ise katmanların farklılığıdır.

İlk başta üçe ayırdığım gerçekliği bu yazı ile birlikte sonsuz sayıda parçaya daha böldüm. Hayatın 1'ler ve 0'lardan oluşmadığını göstermekti amacım ve sanırım bu yazı dizisi boyunca virgülüm sonuna oldukça fazla basamak eklenecek.

Saygılarımla..
White Swan, bir gerçeklik sorgusu

White Swan, bir gerçeklik sorgusu

İzle: White Swan

Harika bir şarkı ve harika bir klip. Zaten izlediğinizde neden bunu söylediğimi anlayacaksınızdır. Bu yazıda biraz klip üzerine yazmak istedim oldukça etkiledi çünkü beni. Klipte makinelerin dünyası olarak düşünülebilecek bir dünya gösteriliyor başka. Bolca gri tonlar üzerine çarklar ve dişlilerden oluşan bir dünya düşünün ve bu dünyanın ortasında çıplak bir kız yerde yatıyor. Onun çıplak bedenine yağmur damlaları düşerken, kız üşüyor. Savunmasız bir şekilde kendini savunmaya almış, gözleri kapalı, olacakları bekliyor bir halde uzanıyor yerde. Bir süre boyunca bu sahneler gösterilirken kız hayal etmeye başlıyor ve makinelerin dünyası değişmeye başlıyor. Kızın üzerine yavaşça elbise oluşuyor bu esnada etrafı da farklılaşıyor. Ve klibin sonunda tamamen beyazlardan oluşmuş harika bir elbise giyen bir kız görüyoruz ve dış dünyasında harika bir manzara son gördüğümüz kare oluyor. Klibi izlerseniz eğer çok daha iyi anlayacaksınızdır anlatmak istediğimi.

Bir kaç yazıdır aslında ben bu konuları anlatmıştım. Bu sebeple oldukça güzel oldu çok sevgili bir arkadaşımın bu klibi benimle paylaşması. O gri dünyada çıplağız ve savunmasızız aslında. Sonra hayaller ile algıladığımız dünyayı değiştirmeye başlıyoruz. Eğer yapabilirsek bu değişim öyle bir hal alıyor ki gerçek ile ilgisi kalmıyor. Bir kopuşun hikayesi aslında veya kendi gerçeğini yaratma mücadelesi olarak da adlandırılabilir. İnsanın çıplak bedenin üstüne hayallerden elbiseler yaratmasıdır aslında. Eğer makinelerin olduğu dünyayı biz salt gerçek olarak adlandırırsak kızın hayallerinden kendine elbiseler yaratması kendi içinde kurguladığı dünyadır. Eğer sistemin bize sunduğu hayallerden elbiseler yaratırsak eğer bu da daha önceki yazımdaki tanımla kurgusal dünyadır. Aslında aradaki temel fark hayallerin kime ait olacağıdır. Kendi hayallerimizi kullanıyorsak bir süre sonra bize deli diyebilirler eğer sistemin hayallerini baz alırsak da birilerine göre akıllı oluruz. Bu yazıda kimin deli olduğa dair bir incelemeyi veya Bakırköy Akıl Hastanesinin  önünde neden "Düşünen Adam" heykelinin olduğu konularına girmek istemiyorum. Belki ilerleyen zamanlarda bu konularda daha detaylı bir yazı yazabilirim ama şimdi değil.

Salt gerçeği yani bu klibe göre makinelerin dünyasını kabul etmediğimizi düşünüyorum. Geriye tek soru kalıyor o halde kimin hayallerini kullanıyoruz?

Saygılar...

Modern insan!!!

Günümüz modern insanın geldiği noktayı düşündükçe hayal kırıkları peşimi bırakmıyor. Günümüzün şartlarını, sunulan imkanları ve bunların yanında nelerle uğraştığımızı görüyorum. Canım yanıyor! Bir insanın yaşaması için neler gereklidir belli ancak bunlara sahip olmak yetmiyor bize. Afrikada bulamayanlardan bahsetmiyorum bile. Geçen yazımda ikili yaşamlardan bahsetmiştim ve sanırım iki farklı dünya demeliyim. Birbirleriyle en ufak bir biçimde örtüşmen diğer dünyayı kendimizden uzaklaştırdık mesela. Aynı ötekini uzaklaştırdığımız gibi. İnsan topluluk içinde yaşayan bir hayvansa eğer biz o topluluğu kendimizden uzaklaştırdık. Geriye insan kendi başına yaşayıp kendi yarattıklarına tapan bir hayvandır sözü kalıyor.

Yaşamak için gerekli olan şey bellidir. Ancak biz bunun ötesini istedik. Bize daha ötesini istememiz öğretildi. Ancak biz gerçek aşkın veya mutluluğun peşine de düşmedik. Ötesini istememizi söylerken sistem biz her zaman olduğu gibi yanlış anladık. Sonra sistem bize gerçek olmayan metalar vermeye başladı. Bir ev yaşamak için gerekliydi daha iyisini istedik. Bir araç ulaşımda kolaylık sağlıyordu daha iyisini istedik. Cep telefonu iletişim adına bir devrimdi, daha iyisini sürekli olarak istedik. Bir eş bulup tek kişilik hayatı bırakmak temel ihtiyaçlardan birisidir bence, bir aile kurmak gibi. Fakat biz daha iyisini istedik.

Sandık ki yeni her zaman daha iyidir. Sandıkki elimizde olanları yenileri ile değiştirirsek eğer bu bizi mutlu kılar. Aslında istediğimiz ne mutluluktu ne de huzurdu. Biz sahip olduklarımızı sürekli yeniledik ki bizim için kurgulanan sahte illüzyon asla kırılmasın. Oyunun bozulmasından korkan küçük çocuklar gibiyiz. Eskiyi sürekli atıyoruz, yeni her zaman daha güzel geliyor bize. Eksiklerimiz oluyor, biz eksiklerimizi yenilerle doldurmaya çalışıyoruz. Yeni bir cep telefonu, yeni bir araba, yep yeni bir sevgili. Bütün bu hayatımdaki boşlukları doldurma çabası bizi daha da eksik bırakıyor. Gerçeklik algımız kayboluyor günden güne ve biz günden güne silikleşiyoruz hayattan. 

Bir önceki yazımda ikili yaşamlardan bahsetmiştim. Gerçek ve insanın kendi içinde kurguladığı alternatif gerçek olarak ayırmıştım yaşamları. Şimdi ise üçe ayırma zorunluluğu hissediyorum "salt gerçek, kurgusal gerçek ve kendi içimizde yarattığımız gerçekler" diye. Salt gerçek bizim görmek istemediklerimiz oluyor, Afrikada ki açlıktan ölen çocuklar gibi veya yeni sevgilerin daha iyi olmaması gibi. Kurgusal gerçek ise yeni bir telefon alarak düzeleceğine inanmamız gibi hayatın. Kendi içimizdeki gerçeklerin ise ne olduğunu anlatmıştım bir önceki yazımda.

Aslında insanın o kurgusal, sistemin bize sunduğu gerçekleri her daim bildiğini düşünüyorum. Görmezden gelse de biliyor hep. O halde diyorum ki kendi içimizde gerçeklikler yaratmamız için ne kadar çok sebep varmış. Düşünsenize eğer gerçeğe inanmıyorsanız neyiniz kalır?

Saygılar..

İkili yaşamlar

Bazı zamanlarda gerçekliği böldüğümüz olur. Hani gerçekte yapmamız gereken bir şey vardır ve yaparız ama kendi iç dünyamızda ise tamamen farklı bir şey yaparız. Gerçekliğin böyle zamanlarda bölündüğüne inanırım ben. Kendi içimizde yaptıklarımız hayattan ve onun getirdiklerinden arındırılmış bir şekilde kendine ait bir alanda yaşanır. Kuralların, baskıların, ideolojilerin yer almadığı bir bölgedir burası ve gerçeğin en salt halidir. Eğer dış etmenler karşı gelmese herkes o bölgede davrandığı gibi davranır. Orası öyle bir yerdir ki maddesel olarak hiçbir karşılığı yoktur ama yine de asla silinemeyecek anılar bırakır bize.

İki düşman insan düşünelim. Bir erkek ve bir kadın. Birbirlerini ilk fırsatta öldürecek olsalar mesela ve eğer o fırsatı bulurlarsa da birbirlerini öldürseler. Ancak aslında bunlar birbirlerine aşık olsalar ve birlikte olabilme hayali kursalar birbirlerinden habersiz. Hayat izin vermiyor, onlara öğretilenler karşı tarafı öldürmek üzerine kurulu. Böyle bir durumda neler olabilir biraz düşünelim. Eğer başka bir seçecek yoksa ki olmadığını bu paragrafın başında söyledim sonuç belli. Birisi artık olmayacak, kimin olduğunun bir önemi yok. Bir tarafta birinin öldüğü bir gerçeklik diğer tarafta ise sevgili oldukları, evlendikleri başka bir gerçeklik. Eğer arada aşk varsa onların duvarlara sarıldıklarını tahmin edebiliriz, yalnızlığın ne kadar acı dolu olduğunu da. Peki hangi gerçeklik düzlemi onlar için doğrudur veya gerçeklikler çakışmaz mı bu durumda?

Bu örnek biraz uçuk gibi gelmiş olabilir. Ancak şöyle düşünün mesela bir çiftimiz var ve bunlar ayrılıyorlar bir sebepten dolayı. Ancak ayrılık sadece fiziksel oluyor, ikisi de birbirini sevmeye devam ediyor. Sadece diğerini düşlüyorlar, onu istiyorlar. Tekrardan birleşmeleri o anki şartlar için de imkansız olsa. Kendi içlerinde yarattıkları o alanda diğeri de yok mudur? Her an onun elini tutup, tenini koklamaz mıdır? Bir ev tasarımı yok mudur sanırsınız orada. Hiç evlenmemelerine rağmen çocuklarının isimleri belli değil midir o alanda? Gerçeklikten bağımsız oluşan bu alanda yaşananların onlar için geçerliliğini kim sorgulayabilir.

Hadi başka bir örnek. Bir adamımız var mesela ve müzisyen olmak istemiş hayatı boyunca. Ancak şartlar hep ters yöne itmiş onu. Tamamen alakasız bir mesleği var ve müzik aletleri topluyor. Çalmayı tam olarak bilmiyor, tekrardan öğrenmek için yaşının geçmiş olduğuna inanıyor. Çocukken taşıdığı hayallere ulaşmasının imkansız olduğuna inanıyor ve zihninin derinliklerinde bir bölge oluşturuyor. Orada müzik çalabiliyor, konserler veriyor belki. Aslında yaşamak istediklerini o bölüme atıyor ve orada deneyimliyor bazı şeyleri.

Bunların "hayal kurmak" ile farkları nelerdir diyebilirsiniz. Anlattıklarıma tekrardan dikkat ederseniz bunlarda "keşke böyle olsaydı" veya "böyle olmasaydı" yok. Bunun yerine gerçekliği değiştirebilecek kadar güçlü bir düşünce sistemi var. Daha doğrusu bir ikili yaşam var. Ayrılmış sevgililerimizi tekrardan ele alırsak eğer. Onlardan birisinin baktığı her insanda diğerini görmesi gibi bir durum oluşuyor. Yalnız oldukları halde yalnız değillermiş gibi davranıyorlar. İki farklı gerçeklik oluşuyor anlayacağınız. Daha fazla örnek isterseniz eşi ölen bir kadının o yaşıyormuş gibi düşünmesini örnek verebiliriz. Gerçek ve zihnin içindeki o bölmede olanlar tamamen farklıdır. Bu ise insanları ikili yaşamlara itiyor. Benim yazdığım hemen her hikaye benzer bir biçimde  örnektir ikili yaşamlara.

Bir çok insanın belki herkesin ufak yada büyük olsa da ikili yaşamları olduğuna inanıyorum. Böyle zamanlarda gerçekliği bölmüş oluruz defalarca. Bu bölünmüş alanda yaşananlar çoğu zaman gerçeğin kendisi kadar derin izler bırakabilir bizlerde.

Geçmişi şimdiye çekmek...

Beni okuyanlar bilir zaman konusunda ne ölçüde takıntılı olduğumu. Geçen gün yine düşünüyordum geçmişe yolculuğun mümkün olup olmadığını. Kendimle yaptığım münakaşa şu şekilde başladı; dedim ki "geçmişin şartlarını şimdi de oluştursak eğer, geçmişte yaşamış olur muyuz". Hemen cevabını verdim kendimin "şimdi de kurguladığın bir geçmiş illüzyonunda yaşamış olursun." Bu noktada bir illüzyon yarattığımı kabullenmiş oldum. Aynı koşullarda, aynı evde, aynı insanları bir araya getirmiş olsak bile biz eskisi gibi olamayacağımız için asla geçmişe yolculuk mümkün olmayacaktı bu şekilde. Yani eski sevgilimize geri dönmüş olsak bile onunla yaşadığımız güzel günler geri gelmeyecektir. Aynı ilkokulda aşık olduğumuz insanı aradan 20 yıl geçince aynı şeyleri hissetmeyeceğimiz gibi. Aslında geçmişe özlem duyarak attığımız her adım, onu şimdiye çekmek için yaptığımız her şey bir illüzyon yaratma çabamızdan öte bir şey değil. Yani eski sevgiliyle yaşadıklarımızı şimdiye çekmek olası değildir. O halde bu çabamızın da bir anlamı yoktur şimdi de kendimizi kandırmamızdan başka.

Aynı gün pek değerli dostum Shalafi ile konuşurken kuramımı onunla paylaştım. Rastlantılarda bir mantık arayan birisi olduğum için onun içinde bulunduğu koşullarda yardımcı olabilmek için bunları kurguladığımı düşündüm. Uzun uzun konuştuk onunla gerçekten çok güzeldi. Beni geçmiş yıllarıma götürdü konuşmalar ve bu kurgu etrafında geçmişimi tekrardan sorguladım. O kadar fazla yapmışım ki geçmişimi şimdiye çekme girişimini. Sonra bunu herkesin yaptığını fark ettik konuşma esnasında. Herkes sürekli olarak geçmişten bir şeyleri şimdilere taşıma uğraşına adamış durumda kendini. Tam başardıklarına inandıkları sırada ise ne derece yanıldıklarını fark ediyor ve acı gerçekle karşılaşıyorlar. Bu şokun büyüklüğü o kadar fazla oluyor ki insan zamanı ve mekanı karıştırabiliyor.

Farklı bir betimle ile anlatmak gerekirse geçmişten bir sahneyi alıp şimdiye yerleştirmeye çabalamaktır yapılan. Bunu bilinç altımızda bir sevgili elbisesi tasarlayıp karşılaştığımız insanlara giydirmek ile hemen hemen hiçbir fark yoktur. Nasıl o elbisenin o kişiye hiç oturmadığını anladığımızda bitiyorsa bazı şeyler. Aynı şekilde o fotoğraf şimdiye uymuyorsa da bitebiliyor. Eski sevgili konusuna geri dönecek olursak eğer, tekrardan yürümüyor. Çünkü siz farklı şekillerde değişmiş oluyorsunuz. Bununda geçmiş ile bir ilgisi kalmıyor artık. Hatıralar zamanında güzeldi, şimdiye çekmenin bir anlam yok. Nasıl deli gibi oynadığımız eski bir bilgisayar oyunu şimdi de hiçbir keyif vermiyorsa ve onu oynamak geçmişe küfür niteliğindeyse ve eski keyifli anları bitirebiliyorsa eski sevgililer de öyledir. Her şey zamanında güzel dostlar, her şey zamanında...
...

...

Bazen tek kelimeyi, tek bir cümleyi yanlış yazarsam bütün bir hikayenin değişeceğini düşünüyorum. Tek bir cümle ile bir öykü karakterimin hayatını mahvedebileceğim aklıma geliyor. Sonra hiçbir şey yazamaz hale geliyorum. Bazı zamanlarda ise karakterlerimin üstüme doğru geldiğini hissediyorum. "Neden bize mutlu bir hayat vermiyorsun?" diye hep beni suçluyorlar. Ben sadece yaşadıklarınızı anlatıyorum, en ufak bir değişiklik yapacak gücüm olsaydı önce kendimden başlardım diyorum cevap olarak. Anlamıyorlar ama beni bazen ben hikayeyi bitirdikten sonra günlerce gecelerce ağlıyorlar. Yaşananları değiştiremiyorum bunu anlamıyorlar, kimse anlamıyor. Ben onları mutlu bir hayat ile birliket betimlesem, inanın bu hiçbir şeyi değiştiremeyecek. Yalan hikayeler anlatan yalancının biri olacağım bende. Öykü karakterlerim anlamıyorlar beni, hiç bir zaman da anlamayacaklar.
...

...

Belki gerçek değilsin ve sadece benim düşümsün. Belki ben gerçek değilim ve sadece bir düşünüm senin. Hayalin isem, ben hayatımın sonuna kadar sende kalacağım.  Aslında senin istediğin zaman gidecek, istediğin zaman döneceğim. Sırf bu yüzden senden uzaklaşmak için hangi yolu seçsem yine döneceğim...

Tepedeki ev

Dolmuştayım, cam kenarına oturmuş başımı cama yaslamışım. Müzik çalarımda Kamelot, "House on a hill" çalıyor. Dayanamıyorum bu şarkıya son zamanlar. Ne zaman dinlesem bütün dikişlerim parçalanıyor, tekrardan kanamaya başlıyorum. Sanki hiç durmamış gibi akarken kanım yaşlarım sağ gözümde birikiyor. Dolmuş durup sen geldiğinde yanaklarım ıslanmaya başlamıştı. Beni ilk gördüğünde o derece aciz görünmek istememiştim. Düşünsene ilk karşılaştığımız anda ben gözleri ağlamaktan şişmiş ellerini kalbinin üstüne bastırmış, kanamasını durmaya çalışır halde. Biliyorum bu yüzden aramızda boşluk bırakıp oturdun. O kadar büyük, o kadar sonsuz bir boşluk ki sana ulaşabileceğimi hiç düşünemedim. O kadar güçsüz hissettim ki kendimi bir süre boyunca bakamadım yüzüne. Gözlerimi kurulamış olsam da beni bir kere görmüştün ağlarken. Senin için dönüşü yoktu bazı yolların.

Çalan müziğinde etkisi ile kendime kurak bir tepede barınak barınak inşa ediyordum. Ancak öyle bir anda çıktın ki karşıma geldin ve hayallerime ortak oldun. Önce çatısını onardın barınağımın, sonra ikinci ve ardından üçüncü katı çıktın. Bir bahçe kurgulamamışken kocaman bir gül bahçesi inşa ettin hayallerime. Bu kadar hızlı bir şekilde nasıl etki ettin bilmiyorum. Nasıl bir zehirsin ki daha damarlarıma karışmadan etki edebiliyorsun. O kadar hızlı oldu ki her şey şarkı daha bitmemişken tepedeki o yalnız evde birlikte yaşıyorduk. Hala gözlerinin içine hiç bakmamıştım, neler vardı derinliklerinde bilemiyordum. Siyah saçlarını kısacık kestirmiştin. İsyankar bir yanın vardı. Sanki oraya ait değildin, hep uzaklara bakıyordun. Sana bakmaya cesaret edemediğim zamanlarda bana baktığını hissediyordum.  O kadar güzeldin ki tanrının varlığına emin oldum seni gördüğümde. Neden saçın kısaydı? Neden ellerini bağlamıştın? Neden bu kadar uzaktaydın hayallerimizi paylaştığımız halde? O kadar güzeldin ki...

Yüz hatların fazlasıyla güzeldi. Gözlerini incelemeden dudaklarına bakmam terbiyesizlikti biliyorum ama öyle bir an olmuştu ki nedenleri bilmiyorum. Yüzümün kızarması bu ana denk gelmişti ve senin karşında ikinci güçsüzlüğümdü. Kızaran yanaklarımı gördüğünde hafifçe güldün ve ben sana bir kez daha aşık oldum. Gülümsemelerin çok fazla şey yaptığını bilirim ama şimdiye kadar senin gülümsemen kadar etkilisini görmemiştim. Ellerimi, kollarımı bağlamış ve ses çıkarmamı bile engellemiştin. Gözlerine de bu düşüncelerin arasında dolanırken bakmıştım. Kararlı bakışın beni delip geçiyordu. Retinanı incelemeye başladığımda sebeplerini bulamadığım hüzünler gördüm. Güçlü görünmene rağmen içinde kopan fırtınalara konuk oldum ve sen kendini geri çektin. Çantandan bir kitap çıkardın ve okumaya başladın. Gözlerini tekrardan görmemi engelleyecekti bu. Senin hakkında daha fazla düşünmemi istemiyor gibiydin ve bana yeni bir bilmece sundun okuduğun kitapla "Hayvan Çiftliği, George Orwnell". Hayata farklı bir bakış açısı vardı diye hatırlıyorum o kitapta. Hayvanların insanlara karşı isyanını anlatmıştı yazar. Peki sen neden okuyordun bunu? Neler geçiyordu aklından? Sende insanlara karşı bir isyan içinde misin yoksa? O kadar güzelsin ki...

Aramıza birisi oturdu, uzun boylu birisi hemde. Bu demektir ki yüzünü göremeyeceğim. Sadece elini ve kitabını görebiliyorum. Gariptir sayfa çevirmiyorsun. Gerçekten seni o kadar etkileyen bir cümle mi okudun yoksa kendini benden uzaklaştırma çabasında mısın? Zaman geçiyor ve sen kıpırdamıyorsun. Tek kelime bile konuşmuyorsun hatta nefes aldığından bile şüpheliyim. Ben tam bunları düşünürken telefonun çalıyor. Cebinden çıkarıp bakıyorsun ve zaman kaybetmeden yerine koyuyorsun. Sesini duyamıyorum en kötüsü. Sesini duysaydım eğer nasıl birisi olduğuna dair fikirlerim olabilirdi. Telefonuna baktığımda teknolojide oldukça geride kaldığını görüyorum. Demek ki teknolojiyi pek takip etmiyorsun veya telefonun bozulmuş olabilir. Ayrıca bir müzik çaların olmadığını da görüyorum bu teknolojiye uzaklığını doğruluyor. Hayata, insanlara, bana uzaksın. Tırnaklarında oje, yüzünde makyaj yok. Neyi önemsiyorsun? Lütfen cevap ver bana. 

Aramızdaki adam kalkınca bana yaklaşmıyorsun. Bu canımı daha beter sıkıyor. Güzel dudaklarından dökülecek tek bir kelime duymak için bekliyorum ama sen konuşmuyorsun. Yalvarıyorum sana her hangi bir şey söyle diye. Tek kelimenden bir hikaye, cümlenden roman yazabilirim ama sen susuyorsun. İçinde senin cümlelerinin olmadığı bir hikayenin yazılamayacağını söylüyorum sana ama sen dinlemiyorsun. Dolmuş durağa yaklaşırken son bir kez bakışıyoruz. Ben seni bir kez daha seviyorum. Belki görüşemeyeceğiz ve sen bende yarım kalmış bir aşk olarak kalacaksın. Önce ben iniyorum dolmuş Üsküdar'a geldiğinde. Küçük adımlarla ilerliyorum ki seni kaybetmeyeyim diye. Hala bir dudaklarından dökülebilecek bir kelimenin peşindeyim ama konuşmuyorsun. Arada bana bakarak devam ediyorsun yoluna. Bense seni rahatsız etmeden yürüyorum bir kaç adım ileriden. Başımı her çevirdiğimde bana baktığını görüyorum. Sen giderek geride kalıyorsun adımlarımı yavaşlatsam da. Gitmek istiyorsun biliyorum ve inan bu canımı çok yakıyor. Başka bir yoldan yürümeye başladığında bir daha asla görüşemeyeceğimizi anlıyorum. Elveda bile diyemiyorum sana. Hayallerimde bizim için inşa ettiğim tepedeki o ev yıkılıyor, bütün güllerin kuruyor o anda. Senden geriye sadece bu hikaye kalıyor. Anlatsam duygularımın karşılığı olmayacak. Anlatmazsam eğer sürekli aklımda olacaksın, unutamayacağım seni. Umutsuz bir oyun oynuyorum şimdi. Eğer bu hikayeyi okursan ve kendini tanırsan bir şans daha doğar tepedeki o evi tekrardan inşa etmeye...

Hayatın bir günü

Hayatın bir günü

Bazı zamanlarda öyle olaylar olur ki hayatımın bir gününü isterler. Asla geri gelmeyecek o günü büyük bir mutlulukla veririz bizde. Mesela iş görüşmesi olur sizden o bir günü isterler. Giyersiniz takımları ve gidersiniz oraya görüşürsünüz. Ancak o günde kendiniz adına yapabileceğiniz milyonlarca farklı şey vardır. Başka bir taraftan ÖSYM bir sınav açar oraya gidersiniz hayatınızın başka bir günü de orada geçer. Yine de gider o sınava girersiniz. Yüksek lisans için haftalar harcarsınız, bir banka sınavı için aylarca çalışırsınız. Bir çok farklı şey bizden o altından daha değerli geri gelmeyecek günü ister ve biz veririz o büyük mutlulukla. Karşılıkları vardır çünkü; iş, devlette çalışmak, yüksek lisans vs..

Ancak giden o bir günü asla geri alamayız. Düşünsenize bu şekilde kaç gününüzü, haftanızı ve ayınızı verdiğinizi. Karşılığında ne aldınız peki ve aldıklarınız size o günü geri getirdi mi? Aksine sizden daha fazla şey aldı. Kendinize ayırabileceğiniz o değerli zamandan daha fazla verdiniz, verdiniz, verdiniz. Bir bakmışsınız kendiniz kaybolmuş, gitmiş uzaklara.

Küçük ölçekli bir isyan çıkarmaya çalışmıyorum. Anlatmak istediğim anınızın ne kadar değerli olduğudur ve bunun değerini bilmeniz gerektiğidir. Çalınan günlere yapabileceğimiz pek bir şey yok ama çalınan anlara yapabileceğimiz bir şeyler bulunabilir. Anımızı değerlendirebilir, zamanı daha tutumlu kullanabiliriz. Hayatımızın bir gününü hiç değeri yokmuşçasına savurmaktan vazgeçebiliriz. Kendinizin gitmesine izin vermeyin lütfen, kendinizi sevin ve onu koruyun...

Zaman sapması

Bugün gelecekteki Oğuz ile karşılıklı oturmuş konuşuyordum. Daha doğrusu ben şimdiden anlatırken o gelecekten cevap veriyordu. Bende onun verebileceği olası cevapları düşünüp ona göre devam ediyordu konuşmaya. Zamanla bunun gibi oyunlar oynayınca insan bir süre boyunca nerede olduğunu şaşırabiliyor. Bu sebeple gelecekteki Oğuz ile pek sık konuşmuyorum. Zamanı algılamada sorunlarım oluyor bir süreliğine ama bunlar konumuz değil. Gelecekteki Oğuz ile konuştuklarımız hiç değil sonuçta bunlar fazlasıyla özel konular. Yeni fark ettiğim bir bakış açısını paylaşmak istiyorum.

Hepimizin bir hayatı vardır. Seçimlerini veya bir yaşamı yaşarız. Zamanın bir bölümünde doğup başka bir bölümünde ölürüz. Bu arada geçen süreyede hayat diyoruz. Mesela bize bu günde "hayatın nasıl" diye sorsalar şimdi yi ve geçmişi düşünerek cevap veririz ama geleceği düşünmeyiz pek. Yani geleceği düşünüp "harika gidiyor" demeyiz şimdi çok kötü olsa bile. Eğer düz bir çizgiyse bizim zamanımız biz hep geçmişe bakarak karar veririz. Geleceğe bakıp ona göre karar veren birisinin olacağını pek zannetmiyorum. Geleceği planlamaktan bahsetmiyorum bu arada. Geleceğini şimdiye çekip ona göre karar vermekten. Şöyle bir örnekleme yapmalıyım mesela ben geleceğime mektup yazmıştım. Bunu geleceğimin içinde bulunabileceği olası çöküşlerde ona yol göstermesi amacıyla yazmıştım. Yani şimdiden geleceğime şekil verebiliyorum bu sayede. Karışık bir cümle olduğunun farkındayım ama şöyle düşünün bundan 10 yıl sonradaki ben çok kötü bir dönemden geçerken benim yazdığım mektubu okuyacak en son çare olarak ve benim ona yapmasını söylediklerimi yapacak. Bu benim geleceğime şimdiden müdahalemdir aslında.

Şimdi bir fotoğraf makinesi olduğunu düşünün elimizde ve bunu küçük kapalı bir odaya koyuyoruz. O odada bir bebeğin doğduğunu, büyüdüğünü ve öldüğünü de ekliyoruz. Çocuk odadan dışarıya hiç çıkamıyor bütün ihtiyaçlarını da orada gideriyor. Uzun pozlama ile bir fotoğraf çektiğimizi düşünelim. Denklanşöre basma anımız çocuğun doğma anı ve çocuk ölene kadarda fotoğraf pozlanıyor. Yani fotoğraf çekildiğinde elimizde çocuğun o oda içerisindeki bütün hareketlerini içeren bir fotoğraf olur. O fotoğrafa baktığımızda çocuğun bütün hayatına bakmış oluruz aynı zamanda. Bugün odamda otururken geçmiş ve geleceğimdeki bütün benlerin odanın bir bir türlü yerinde dolandığını hissettim. Sonra gittiğim ve gideceğim her yerde olduklarını da hissettim. O kadar fazla beni aynı zamanda hissetmek beni oldukça zorladı. Gerçeği söylemek gerekirse bu anda ne yaptığımı unuttum bir süreliğine. Yine zamanla ilgili ilginç bir deneyim yaşadım anlayacağınız. Bu yazıyı yazmamın nedeni de bu farklı deneyimimi kayda geçmek aslında. Bu süreçte düşündüklerimi ve deneyimlediklerimi anlattıktan sonra izninizi isteyerek gidebilirim. Gelecekte benzer bir deneyim daha yaşarsam eğer bu yaşadıklarımdan faydalanmam gerekebilir. Bazen kendi kendime konuşuyormuşum gibi geliyor sadece benlerden birisi gelecekte. Garip bir duygu tavsiye ederim...

Find Us On Facebook