Mutlu yıllar..

Efendim bu yeni yıl yazıları zaman geçtikçe sayıları artmaya başladı ve yaşlandığımı hissediyorum garip bir şekilde. Diyebilirsiniz "Oğuz sen başka zaman hissetmez misin yaşlandığını?" çok da kafama takmam diyelim. Şöyle düşünün ki bu üçüncü mutlu yıllar yazım olacak. 2010 benim için oldukça farklı bir yıldı. Güzeldi demek istiyorum ama işte içimde bir çok "ama" var ve "ama"nın olduğu cümle de eksik kalır biliyorum. Bir çok duvarımı yıktığım, kendimi bulduğum ve çok güzel işler başardığım bir yıl oldu 2010. 10 üzerinden bir puan vermem gerekse mesela 8.4 verirdim 2009 mesela 6.4 civarında bir şeyler alır 2008 de 7.2 civarında. Evet, benim açımdan büyük zorluklarla geçtiği doğrudur ancak diğer tarafta kazandıklarımı düşündüğüm zaman 8.4'ü hak eden bir yıl oldu. Hatta öyle bir yıldı ki benim için 2011'in daha fazla puan almasına olanak sağlamış olabilir. Elbette bilemiyoruz gelecek ne getirir ama 8.4 ten daha fazla puan alma ihtimali oldukça yüksek.

Başka neler oldu kısaca özetleyeyim efendim. Bu yıl çok özel insanlarla tanıştım, teker teker saymaya üşenirim ama çok özel insanlar tanıdım. Sonrasında bir çok duvarımı yıkıp kendimi buldum ve içimdeki gerçek benliği ortaya çıkardım. Bir kitap bitirip bir diğerine başladım, yazdım bu arada. Elimden gelen her fırsatta yazdım, bir çok insana yardımcı oldum. Ayrıca bir çok sosyal sorumluluk projesi yaptık sevgili 1MK ile birlikte. Aşık oldum birleşemedik, başkasını sever gibi oldum ama olmadı tam böyle işte kesin bu dediğim zaman yanıldım ama olsun hiç önemi yok bunların. Önemli olan şey 2010'un çok güzel geçmesiydi. Bahsettiğim gibi çok kötü anlarım da vardı ama sene bitiyor ve onu damağımızdaki o tatla hatırlamak lazım ve nedense yüzümde kocaman bir gülümseme, damağımda çok hoş bir tat bıraktı. Zaten geriye doğru yeni yıl yazılarımı okursanız ne derece büyük bir fark olduğunu anlarsınız.

Tabi yeni bir yılın arifesinde kurmam gereken bazı cümleler var, onları söylemezsem ortadan ikiye bölünürüm. "Ben her zaman giden yıla üzülen birisi olmuşumdur. Büyük ihtimalle yine herkes 10dan geriye doğru sayıp mutluluk içinde zıplarken ben bir köşede durup 2010'a üzüleceğim. Bu sefer tatlı bir tebessüm olacak ama yüzümde harbiden çok delikanlı bir seneydi, yiğit çocuktu kendisi. =)) Üzüleceğim işte ben, yıllara bile veda edemiyorum işte gerisini siz düşünün :P

Dilerim ki herkes için güzel hatırlanacak bir yıl olmuştur 2010 ve 2011 çok güzel yaşanacak bir yıl olur. Yeni yılınız kutlu olsun arkadaşlarım, dostlarım. Nice mutlu yıllara.

Veda etmek..

Vedaları hiç sevmem ben. Ne birisine veda etmeyi ne de veda edilen tarafta olmayı da sevmem. İnsanın içini burkan, paramparça eden ve bir damla yaşın göz kapaklarınıza birikmesine sebep olur veda. Hangi tarafta olursanız olur buna engel olamazsınız. "Görüşmek üzere" dersiniz mesela ama içinizde onların geri gelmeyeceğinin korkusu vardır hep. Bazen veda edersiniz ve gidersiniz bilirsiniz ki o topraklarda bundan sonra asla var olamazsınız. Dönüp bakamazsınız bile geriye doğru. Aklınız hep geçmişte olmasına rağmen ileriye dönüktür gözleriniz çünkü bilirsiniz ardınıza baktığınız anda gidemezsiniz. Gidenin o ilk adımı attıktan sonra hep geçmişi özlediğini biliyorum. 

O ilk adımı atmaktır belki de bütün bir geçmişi, yaşanmışları bırakıp uzaklaşmaktır gitmek. Öyle bir gidiştir ki hemde yanına tek bir şey bile alamaz insan. Hatıraları vardır, onları yamalı bezden yaptığı bir bohçaya atar ve yanına alacak başka bir şeyi yoktur. Veda edilen veya veda eden olmak da her zaman zorlar beni. Ağlamam ama bilirim ki ben ağlarsam eğer veda olmaz. Taşınırken evinize veda edersiniz, bir sevdiğiniz öldüğünde ona veda edersiniz ki o asla geri gelmez. Sevdiğiniz birisi hayatınızdan çıkarken bir anlığına duraksar ve "elveda" der. Gariptir başka bir şey söylese bile anlamı yoktur onların. 

Ben ise veda etmeyi beceremem. O eski ahşap kapının önüne geldiğimde durup "elveda" diyemem ve bu yüzden bütün gidişlerimin zamansızlığı. Ben veda edemem "ben gidiyorum ama hayatında başarılar sana" diyemem. Hatıralarımı toplarım yamalı bir bohçanın içine ve sonra giderim. Ardımdan kapıyı sertçe çeker nereden gidiyorsam eğer onu yakar giderim. Başka türlü gidemem ben "hayatında daha güzel şeyler olacak" diyemem, demem." Hiçbir zaman başka birisinin gözlerimin ne kadar ıslandığını görmesini istemem çünkü. Hele ben giderken karşımda ki insandan akıyorsa o yaş yine gidemem. Veda edemem ben, "hoşça kal, hayatın bensiz daha güzel olacak" diyemem.

Ben veda edemem, bilmem veda etmeyi. Çıkarken tek kelime bile söylemem, yapamam çünkü ve söylenecek her şeyin de eksik olduğunu bilirim. Kapıyı ardımdan sertçe çarpar ve giderim. Sonrası mı önemi olmaz artık ne kadar göz yaşı döktüğümün veya ne kadar kanadığımın. Kapıyı sertçe çarpar ve giderim sırtımda da yamalı bohçam...


Hayaller vs Gerçekler

Gerçekliği bir kaç parçaya bölmüştüm bildiğiniz üzere. Şimdi biraz hayaller ile gerçeğin karşılaştığı zaman neler olabileceğinden bahsetmek istiyorum. Hani kendi içimizde kurduklarımızın gerçekleşemeyeceğini anladığımız an vardır ya işte bu yazının konusunu o an oluşturacak. Biraz düşünmenizi istiyorum, hepimiz yaşamışızdır bunu deliler gibi istediğimiz, arzuladığımız birisi veya bir şeyin aslında düşündüğümüz gibi olmadığını anladığımızda neler hissederiz. Biraz daha öteye geçelim hayallerimizde ve kendi gerçekliğimizde yaşattığımız, gerçekleşmesini düşlediğimiz bir olayın gerçekleşme ihtimalini anladığımızda ne hissederiz. Bunları bir taraftan düşünürken diğer taraftan da anlatımıma devam etmek istiyorum.

Daha önce anlatmıştım hani birisi ile karşılaştığımızda bir elbise giydiririz diye. Sonra zamanla elbisenin olmadığını görürüz ama anlamak istemeyiz. Bu olayın tekrarlandığı her an da gerçeklik hayallere üstün gelir ve o o elbisenin o insana uymadığını anlayana kadar geçen sürede hep hayaller üstünlüğü ele geçirir. Hani bir olay olduğunda deriz ya "ben kesin yanlış anladım aslında o böyle birisi değil.." diye ama aslında o öyle birisidir ve bu gerçeği bilmemize rağmen hayallerimizdeki bu yalana inanırız. Amacım hayallere yalancı demek değil elbette sadece gerçek ve hayallerin karşılaşmasına bir örnek vermek istedim.

Bunun bir üst noktası daha vardır. Bir önceki örnekte deneyimleyerek ve anında görerek ilerleyen bir süreç vardı. Şimdi vereceğim örnekte ise bunun tam aksine bir örnekleme yapacağım. Eski zamanlarda mektup arkadaşlıkları vardı, mektup aşkları belki de. Burada birbirini hiç tanımayan iki insan yazışırdı ve bu yazışmalar sonucunda birbirinden hoşlanmaya başlardı bu birbirini tanımayan iki insan. Bu ikisinin birbirine karşı tamamen dürüst olduğunu düşünelim ama belirli sebepler yüzünden birlikte olma ihtimalleri oldukça düşük olsun. Burada o iki insan hayallerini bir ortak noktada birleştirmeye başlıyor ve onlar bunu yaptıkça kendilerine alternatif bir gerçeklik oluştuyorlar hayallerinde. Sarıldıkları, beraber uyudukları, birbirlerini sevdikleri alternatif belki paralel bir gerçeklik oluşmuş oluyor bu sayede. Hayaller bir süre boyunca gerçeğin yerini alıyor bu noktada daha doğrusu gerçeğin üzerini bol renkli bir örtü edasıyla örtüyor. Sonrasında gerçeklik kendini göstermeye başlıyor ve hayallerde oluşan her şey yıkılmaya başlıyor. 

Burası çok önemli aslında hani üçe ayırmıştım ya gerçekliği. Birincisi hayallerdi, diğeri bize dayatılan gerçeklikti diğeri de mutlak gerçeklikti. Hayaller bize dayatılan, kurgu bir gerçeğin üzerini örtüyor aslında. Kurallarla, inançlarla, imgelerle bir şekilde o birbirine karşı bir şeyler hisseden ve ortak bir hayali paylaşan iki insan yine aynı sebepler yüzünden ayrı kalıyorlar. İki insanın aynı hayali paylaşması inanın bana oldukça güçtür. Hele o hayalin gerçeğin üstünü kaplaması ve onun yerini alması daha da zordur. Hissettikleri her şey onların gerçeğidir ve oldukça güçlüdür. Ancak ayrılık anları da ayrı bir gerçekliktir ve hayal dünyasının yıkılmasıdır. 

Hayallerin yıkılması oldukça garip durumdur. Camdan yapılmış bir evren düşünün sonra o evrenin kırıldığını ve milyarlarca farklı parçaya bölündüğünü. Gerçeklik ile hayallerin karşılaşması da bu şekildedir hep ve nedense hep o kurgusal gerçeklik kazanır. Sonuçta kurallar, imgeler veya inançların bir zafer dansına başladıklarını düşünürüm hep aslında onların gerçek ile uzaktan yakından alakaları olmamalarına rağmen. 

En iyisi bir hayal yaratıp onu evrenin sonsuzluğuna gönderelim biz. Yarattığımız o paralel evrende hayallerimiz yaşamaya ve gelişmeye devam etsin hiç bir zaman yıkılmadan...

kaba "Taslaklar"...

"Karışığım biraz. Aslında bir çok şey yoluna girmiş durumda ama o karışıklık hep üzerimde. Bir kuyu olsa mesela veya bir deniz. Yüzeyde hiçbir dalgalanma yok, her şey günlük gülistanlık ama derinlikler köpürüyor. Bir okyanusun en ücra noktasında kopan bir fırtına düşünün, normalde kimsenin haberi olmaz ya yüreğimin derinliklerinde kopan fırtına da benzer nitelikler taşıyor. Gördüğüm her insanda, dinlediğim her şarkıda bir şeyler buluyorum kendimden sonra o ufacık şeyin etrafına bir hayat kurguluyorum. Hep oynadığım bir oyundur kişilik bulmaca ama son bir kaç gündür biraz daha şiddetli yaşıyorum. Yeni kitap kurguları, gerçeklik tartışmalarım ve her şey. İşin garibi ne biliyor musun bu yazıyı bitirebilecekmişim gibi hissetmiyorum... 03.11.2010"

"Karşımdasın, söyleyecek tek bir kelimem yok. Gözlerinin içine bakmak istiyorum ama izin vermiyorsun. Konuşmaya kalksam söyleyecek sadece iki kelimem var, kalan her şey anlamsız. Sense dudaklarımdan dökülebilecek her kelimeyi vurmaya hazırlanıyorsun. Kabul ediyorum kendini hep böyle korurdun sen. Ben ne zaman sana doğru bir hamle yapsam uzaklaşıyorsun. Silahsızım diyebilmek için avuçlarımı gösteriyorum sana doğru. Sen inanmıyor, sakladıkların var diyorsun. O an bütün yaralarını görebiliyorum, ne kadar kanadığını tahmin ediyorum ama yapabileceğim bir şey yok. İzin vermiyorsun bana.

Aslında kanamalarını durdurabilir, yaralarını iyileştirebilirim. Başka bir amacım yok belki de yüzünde açan içten bir gülümsemeyi görmek istiyorum. Sen gülmüyorsun ama benim amacım kalmıyor. Aşka inanmadığından bahsediyorsun sonra kelimelerin kurşun oluyor. Farkında bile değilsin yaşadıklarımın. Anlatmaya devam ediyorsun sonra, tekrar ve tekrar. Ne söylesem çürütüyorsun. Seni sevdiğimi söylesem mesela inanmıyorsun. Mutluluğun için her şeyi yapabileceğimi söylesem dalga geçiyorsun.

Sonra bir gün çekip gidiyorsun. O kadar uzağa gidiyorsun ki kelimelerim sana nasıl ulaşacağını şaşırıyor. Boşlukta kalan her kelime için bir gül yakıyorum ben. Sonra güllerim tükendikçe konuşmamaya başlıyorum.
Gitme diyemiyorum sana. Dersem eğer asla geri gelmeyeceğinden endişe ediyorum. En kötüsü ise seni bırakıp gitmeni bile göze alacak kadar.. Önemli değil aslında sen kelimelerimi kurşunlamayı seçiyorsun. Bense bir süre sonra konuşmamayı. Nasıl olurda kalabilirsin ki yalnızlığa bu kadar alıştıktan sonra. Seni durdurmanın bir yolu var mı bilmiyorum. Aslında biliyorum da yalan söylemeye niyetim yok. 
Bilmiyorum neyi yanlış yapıyorum... 02.09.2010"

"Yağmurlu bir akşam, hava soğuk. Yağmur başlayalı fazla olmamıştı. Yavaş ve ağır yağıyordu, hiç acelesi yokmuş gibi sonra yine bir süre önce durmuştu. Kaldırımlar hafifçe ıslanmış, sokaklar ise kısa bir sürede boşalmıştı. İnsanlar mağazalara, pasajlara sığınmış ve korunmaya çabalamıştı. Bütün bu koşuşturmacanın pek bir anlamı yoktu aslında. Bazı insanlar yanlarında götürdükleri şemsiyeleri açmış ve görece güvenliklerinde yürümüşlerdi gidecekleri yere. İstiklal'in renkli ışıkları ıslak kaldırımlara vuruyordu sokaklar tekrardan canlanmaya başlarken... 

Saat gece yarısına yaklaşırken o bunun farkında değildi. Aslında etrafında insanların azalmasını izlemiş olsaydı saatin geç olduğunu anlayabilirdi. O bunu yapmamıştı ama geçen zamanda bastığı yere tekrar basmamaya çabalayarak etrafında dönmüştü. Bir süre boyunca adımlarını saydı sonra vazgeçti ve aynı adım sayısı kadar geriye doğru ilerledi. Denemek istediği acaba aynı noktaya aynı adım sayısı kadar gerilerse başladığı gibi olup olamayacağıydı. Kendi içinde yaptığı bir zaman yolcuğuydu aslında. Diğer taraftan dünya bu başarısız yolculuktan haberdar değildi. Geçmişe dönme denemesi başarısızlıkla sonuçlanınca bu sefer geleceğe gitmeyi tercih etti. Önce yarınını gerçekçi bir şekilde kurguladı ve ardından ertesi gününü. Haftalar geçti bu şekilde sonra aylar ve o kurgulamaya devam etti. Belki aradığı bir şey vardı geleceğinde belki yoktu bilemiyordu aslında. Sadece geçecek her günün o gün gibi olduğu gördü ve sonra bir gün planlanmış bir kalp krizi ve son.
Geleceği kurgulamayı bıraktığında etrafına bir baktı ve yalnız olduğu gördü. Sonra gölgesinin peşine takıldı. Etrafındaki ışıklar değiştikçe gölgesinin yönü de değişti elbette ve o değişen yönden devam etti yürümeye... 31.08.2010"

"Bir süredir hikaye yazmadığımın farkındayım. Bilmiyorum ama bir türlü toparlayamıyorum kafamı. Ne zaman bir cümle yazsam ve bir hikayeye başlasam hemen ardından sayfayı kapatıyorum. Sanki her kelimem yazıldıktan sonra parçalanacakmış gibi geliyor. Sanki ben de kelimeler ile birlikte parçalanacakmışın gibi hissediyorum. Garip bir duygu bu normal hayatımda ince bir sızı haricinde başka bir şey yok. Ancak ne zaman cümlelerin karşısına geçsem o zaman durum değişiyor. Aslında anlatmak istediğim bir çok şey var burada... 29.08.2010"

"Bazı zamanlarda görünmez bir el yüreğimizi sıkıyor gibi olur. Nefes almakta zorlanırız böyle zamanlarda, canımız yanar. Anlatacak binlerce şey varken hiçbir şey yazamazsınız. Yazdıklarınız sizi memnun etmez. Bunları anlatmak istememiştim dersiniz. Yazdığınız her cümlede onlarca belki yüzlerce hikaye geçer gözlerinizin önünden. Hiçbirini anlatamazsınız sonra. Eksik kalırsınız, yüreğiniz sıkışır. Anlatmak mümkün müdür bilmiyorum doğrusu... 17.08.2010"
  
"Herhangi bir ülkenin herhangi bir şehrindeki herhangi bir otelin herhangi bir odasında herhangi bir koltuğuna oturmuş pencereden dışarıya doğru bakıyordu. Güneş puslu gökyüzünde batmaya hazırlanıyor, kirli bir kırmızı ile silik bir mavinin geçişlere izin veriyordu. Bazı zamanlarda insanın nerede olduğunun, nerede uyandığının veya nerede soluk aldığının pek bir önemi kalmıyordu. Böyle zamanlarda şehirlerin veya sokak isimlerinin de anlamları kayboluyordu. Bütün bunların yalan olduğuna inandığı zaman, insan gerçeği arama yolculuğuna çıkardı. Bazen şehirler dolaşır, bazen ömürler harcardı bu uğurda. Yolun sonuna gelindiğinde insan sadece bittiğini anlardı. Yalan veya gerçeklerin o anda sona ererdi ki iki kavramın da önemi kalmazdı artık. Aslında sonun oldukça uzağındaydı ama yine de gerçekler olmadan geçen her an bir sondu... 17.05.2010"
 
"Kelime: düş bozumu
Anlamı: bir insanın düşlerinin parçalandığı, bozulduğu, yıkıldığı an
Cümle içinde kullanımı: düş bozumumu arifesinde geldin girdin hayatıma... 14.03.2010"

"Daha yeni bir hikaye bitirmiş olmama rağmen içimde çok büyük bir yazma isteği var. Sanırım bu isteği de senin sayende giderebilirim canım blogum benim. Aslında çok duygusuz hissediyorum kendimi. Aşırı derecede yorgunum ve ne uyumak ne de uyanmak istiyorum.. 24.11.2009" 

"ağlarken neden ciğerleri acır insanın? neden alevler içerisinde kalır yüreği? neden kelimeleri kan kokar eğer konuşmayı başarabilirse?.. 15.10.2009"

"Yaşamaya çabaladığım hayatın zorluğu boyumu aşmaya başladı. Olaylar, insanlar, kavramlar, kurumlar sanki anlaşmış ve bana karşı çalışıyorlar. Tutunmaya çabaladıkça düşüyorum, sanki her şey isteklerimin tersinde ilerliyor. Gerçeği söylemek gerekirse maddiyat deniler ve madeni ve kağıt parçalarıyla ölçülebilen şeylerden hiçbirini istemiyorum (hemen hemen çünkü her şeyiu boyumu aşmaya başladı. Olaylar, insanlar, kavramlar, kurumlar sanki anlaşmış ve bana karşı çalışıyorlar. Tutunmaya çabaladıkça düşüyorum, sanki her şey isteklerimin tersinde ilerliyor. Gerçeği söylemek gerekirse maddiyat deniler ve madeni ve kağıt parçalarıyla ölçülebilen şeylerden hiçbirini istemiyorum (hemen hemen çünkü her şeyi bunlarla ölçüyoruz). Ancak zorunluluklarım var ve bu zorunlulukların beni nereye götürebileceğini bilemiyorum ve bu bilinmezlik korkutuyor beni. Yarınım herkesinkinden daha fazla bilinmezliklerle dolu ve ben bu yarınlarla yaşamaya çabalıyorum. Tutunacak bir dal aradıkça düşüyorum. Böyle olması gerek sanırım yarını düşünmeden devam etmeliyim ama yapamıyorum. Eğer kötü ihtimallerin en iyisi gerçekleşse bile bu benim için bir çok şeyin sonu olur. O ihtimaller her zaman benimleydi elbette ama şu anda %20 olan ihtimalleri %50 ye belki 60 a çıkartıyorum ama anlatmaya çabaladıkça yanlış anlaşılıyorum. Kaçmakla suçluyorlar beni evet kaçıyorum ama onların düşündükleri şeylerin herhangi birinden değil ben adını dahi anmadığım ihtimallerden kaçıyorum. Biliyorlar ama kabullenmek istemiyorlar blog ben ne yapayım her şeyler yaşamak, ilerlemek zorunda olan ben kabullenemeyen onlar. Ne güzel ya çözüm yolu bul falan diyorlar ama yok bir çözümü bu işin, yok! Herhangi bir şey olduğunda suçluluk duyguları onları çok uzunca bir süre uyutmayacak bana ne zaman baksalar canları acıyacak ama bunları da anlamıyorlar. Benim için güzel bir hayat istiyorlar elbette ama her daim üstüme gelen bu ihtimaller canımı sıkıyor içimi parçalıyor ve yarını görme isteğimi azaltıyor. Hala yarını görme isteğim devam ediyor elbette ama azalıyor yavaşça. Bunların hepsi aramızda kalacak blog kimsenin okumasını istemiyorum sonra gelip bir dünya konuşacaklar. Dayanamıyorum artık blog harbiden dayanamıyorum. Anlaşılamamayı kabullenemiyorum daha fazla... 16.01.2009"

"ve uyandığında dünya,
sadece kayıplarına ağladı.
sadece yalnızlığında hıçkırdı.
ve uyandığında dünya... 19.03.2009"


...

...

Uzun zaman oldu farkındayım ama garip bir biçimde yazabilecek gibi hissetmiyorum kendimi. Niye bu şekilde oldum bilmiyorum aslında hayatım oldukça güzel gidiyor, keyfim yerinde. Binbir farklı duyguyu aynı anda hissedebiliyorum ki bu durumumdan bile yüzlerce farklı hikaye yazabilirim. Hatta öyle hisler var ki içimde birini anlatmak için romanlar yazmalıyım sanki ama bir şey yazamıyorum. Daha doğrusu yazacak güçte hissetmiyorum kendimi. Belirli aralıklarla olur bende bu bir sebebi duygularımın çok yoğun olması olabilir veya bilinçaltımın derinliklerinde birşeyler var ve onlarla yüzleşmek istemiyorum yine aynı bilinçaltımda. Belki aklımın bir köşesinde yeni kitabımın kurgusu sürekli dolandığı için yazmak istemiyorumdur. Biraz rahatsız ediyor aslında beni biriken bir sürü yazı var ve ne zaman bloga baksam önümde birikmiş kurguları görüyorum. Biraz da dağınığım sanırım, aynı anda bir çok şey düşünüyorum ve bunların hepsi birleşince ortaya yazılar çıkmıyor. Bunları anlatıyorum çünkü size karşı sorumlu hissediyorum kendimi ve bu da bir türlü "yazsana Oğuz" baskısına dönüşüyor.

Belki blogumda yazmaya başladığım ama bitiremediğim yazılarımı "taslaklar" başlığı ile yayınlarım. Karalamalarımı paylaşmış gibi olurum. Aslında ben ne olduğunu biliyorum; gerçekliği o kadar çok sorguladım ki artık her yazımı o sorgular çerçevesinde yazmak istiyorum. Böyle olunca da farkındalığımı nasıl aktarabileceğimi bulamıyorum pek. Anlayacağınız biraz şekilsel takıntım var, biraz karmaşıklığım ve kendime bile tam anlamıyla itiraf edemediğim duygularım. Bunların hepsi birleşince de ortaya az yazma gibi durum ortaya çıkıyor. Aslında bir kaç yazı önce sizlere anlatmıştım "gerçeklik sorguları veya hikayeler" şeklinde bile olsa da.

Kısa bir özür yazısı gibi oldu farkındayım ama en kısa zamanda tekrardan devam edeceğim. Aslında ben bu kadar mutlu olmaya alışık değilim ondan oluyor hep. Bünye uyum sağlayamıyor tabi, sorun yok elbet alışacağım bu duruma da. Kendinize dikkat edin dostlar, sevgiyle kalın. =) Biliyorum ben kalacağım ;))

Yeni kampanya, minik eller üşümesin, ayaklar donmasın

"Yeni yıl geliyor! Bu yıl birmilyonkalem.com çocuklar için bir şey yapmayacak mı?" diye soran dostlar,

Biliyor musunuz küresel ısınma yüzünden değil, çocuklar üşümesin diye kış gelmiyor. Bir süre daha kar yağmayacak. 172 erkek 70 kız çocuğu sizden gelecek armağan paketlerini aldığında soğuklar iyice kendini hissettirecek ve kar yağacak.

Kahraman Maraş EKİNÖZÜ Yatılı İlköğretim Bölge Okulu'nda okuyan 242 öğrenci için birer ayakkabı, eldiven almaya ne dersiniz?

Önceliğimiz ayakkabı... Sonra eldiven....

Her zamanki gibi kampanyayı bloglarımızda duyurarak işe başlayalım.

"Ben armağan yollamak istiyorum." diyen dostlar lütfen birmilyonkalem@gmail.comadresine e-posta yazsınlar ki kardeşlerimizin ayakkabı numaralarını paylaşalım.

Elimiz çabuk tutmalıyız şunun şurasında yeni yıla ne kaldı. Haydi minik eller üşümesin, minik ayaklar donmasın!


not: son durumda 80 çift ayakkabı ve 100 e yakın eldiven ve atkı kaldı. çocuklarımıza destek olalım arkadaşlar :)

Köprü...

Yağmuru göz yaşlarını saklamak için kullandığı zamanlardaydı. Gökyüzünden düşen damlalar hafifçe geriye doğru attığı yüzüne çarpıyor ve saçlarından aşağıya doğru ilerliyordu. Bedenine çarpan damlaların sesini dinliyordu. Sanki bir daha asla ıslanamayacak, bir daha asla ağlayamayacak gibiydi. Bu yüzdendi göz yaşlarını durdurmaya çalışmaması. Bu yüzdendi kaçıp bir yerlerde saklanmak yerine burada ıslanmayı tercih edişi. Soğuk damlalar bedenine çarptıkça üşüyor ama asla bu anın bozulmasını istemiyordu. Aşağıya doğru bakıyor ve umutlarının nerelerde saklandığını merak ediyordu.

Kalabalıktaki insanların arasından geçerek gelmişti buraya. Hiçbiri neden gülmediğini sorgulamamış, en son kahkahasının ardından geçen süreyi merak etmemişti. O yavaşça etrafına duvarlar örerken kimse ona pencerelerden bahsetmemişti. Yüreği içinde buzlaşırken içini ısıtacak hiçbir şey vermemişlerdi ona. Hissetmemeye başladığı zamanlarda masallardan bahsedilmemişti ona. Elbiselerini acılardan dikerken ona dur dememişlerdi. Kimsenin onu umursamaması son derece normaldi ama kendini de umursamaya başladığı noktada çıkmazlar oluşmaya başlamıştı. Çıkmazların sayıları arttıkça  bütün çıkışlarını duvarlarla ördüğü bir hayat oluşturmaya başlamıştı. Bu yüzden adımını attığı her sokak çıkmazdı.

Durup düşünmesi gerektiğini mi yoksa devam etmesi mi gerektiğini bilemiyordu. Dursa veya devam etse ne değişirdi, yağmurun altında ıslanmasının sebebi buydu aslında. Birbirinden farklı iki yol gibi görünse de aslında değişen hiçbir şey yoktu. Aşağıya doğru bakarken hangi yolu seçmesi gerektiğini sorguladı bir süre. Ne fark ederdi ki yukarıda veya aşağıda olsa?

Katmanları vardı onun, derinlere inildikçe karanlıklaşan ve  aralarında kendini kaybettiği katmanlar. Dışarıdan görülen o ile derinlikleri arasındaki aynılıkların sayıları oldukça azdı. Hiç kimse onun katmanlarını anlamaya çalışmamıştı. Hiç kimse onun derinliklerine bakmamış, zifiri karanlığına ışık tutmamıştı. Karanlıkta yaşayanların yaptığı gibi o da zamanla unutmuştu renkleri. Zaman ilerledikçe eridiğini, yok olduğunu hissederdi. Ancak o aynı tarihte kısılıp kalmıştı. Akrepler ve yelkovanlar ilerlese de o hep aynı andaydı. Kendine, dünyaya yönelttiği bütün sorguları aynıydı onun. Ne zaman kendinden kaçmaya çalışsa hep aynı noktaya geri dönüyor ve her geri dönüşünde daha fazla eksiliyordu. Ona sorsalar ama aşkını içinde yaşıyordu, aşkın bütün anlamlarını görmezden gelerek. İkili bir yaşamı vardı onun, bu yüzdendi geceleri günlere tercih edişi.

Etrafı duvarlarla çevrili bir odada yapayalnızdı. Onu ilk gördüğümde, gözlerinin derinliklerine baktığımda ağlamak istedim. Yapma dediğimde dinlemedi beni. İnanmıyordu, biliyordum ama yinede yapabileceğim her şeyi yaptım. Yağmurlu bir akşamda, köprünün kenarında atlamanın planlarını yaparken onu durdurabilmek istedim. Sonra katmanlarını gördüm, duvarlarıyla yüzleştim sadece elini bir kez olsun tutabilmek için. Sanki teninde zehirli iğneler vardı ve beni onlardan korumak istemişti. Korkmadığımı anlatamadım ona, sonra benim zehirli olduğumu düşündü. Katmanlarını gördüğümde derinliklerine nasıl inebileceğimi düşünüyordum. Aşmayı başardığım her duvarın ardında yenileri örüyordu. Fakat aşmayı başardığım her duvarda elimi daha sıkı tutuyordu. Hiç bir zaman onu bırakmayı istemedim. Gözlerini görmek istedim onun, uzun siyah saçlarının sakladığı yüzünü tanımak istedim. Ancak o hep uzaktaydı bana, atlarsan atlarım dediğimde ağlamaya başladı. İnanamıyordu bana, karşılaştığım bütün duvarları tırmandım ve geçtim. Yine de o yağmurlu bir akşamda köprünün kenarında bekliyordu.

Güzel günlerden, kelebeklerden bahsettikçe benden uzaklaştığını biliyordum. Ona yalan söyleyemezdim ya o yüzden çok zordu işim çünkü söyleyebileceğim tüm yalanları biliyordu. Gerçeklerime bile yalan diyordu o yüzden çaresizdim ona karşı. Derinliklerine indikçe çığlıklarını duymaya başladım ve sağır olacağımdan korktum. Beni defalarca kez kovdu, gerçekten istese giderdim ama istemediğini biliyordum. Yağmur bardaktan boşalırcasına yağarken o köprünün kenarında onunla birlikte durdum ben. Sonra neden bilmiyorum oradan gitmek istedi. Atlarsa atlardım bunu o da biliyordu ve diyecek tek bir kelimesi yoktu. Yine de yüzünde açan bir tebessümü görmek yeterliydi benim için. Fazlasında gözüm yoktu. Yağmur yağarken biz köprüden uzaklaşıyorduk. O bana fark ettirmeden yüzüme bakıyordu.

 Sormak istediği çok fazla sorusu vardı elbette bir çoğunu biliyordum. Bunların birkaç tanesini sorabilmişti yağmur altında yürürken ama öyle bir tanesi vardı ki onu hiçbir zaman soramadı. Sorsa ne cevap verirdim bilemedim asla. Bana "o köprünün kenarında ne yaptığımı" sormuş olsa ne diyebilirdim ki ona. Belki sadece onun için oradaydım belki sadece kader ona yardımcı olabilmem için beni oraya sürüklemişti veya belki de sadece...

Onu gördüğüm günden sonra uzunca bir süre boyunca yağmur yağmadı. Bense onun gülümsemesini asla unutamadım. Neden köprüde olduğumu sorgulamadım hiç ama bir şeyi biliyorum ki elimi tutmasaydı...

Find Us On Facebook