Mutlu yıllar

2011'e elveda ederken.. Bu cümleyi hiç anlamadım. Yılları parçalara bölmeyi hiç anlamadım. Herkesin bir ömrü var ve parçalardan oluşmuyor. Dünyanın da bir ömrü var aynı evren gibi. Diyelim evrenin ömrü 5 trilyar yıl veya 500 trilyar yıl. Sonra her sene elveda dediğim yıllar bitecek. Aslında yıl falan yok. Zaman var o da bir tane. Elveda denilebilecek bir şey yok ortada. Hani demeye çalıştığım 2012'nin 2011'den hiçbir farkının olmayacağı. Sadece arada iyi günlük bir tatil oluyor ce ondan sonra hayat kaldığı yerden devam ediyor. Daha iyi olabilir belki belki genellikle olduğu gibi daha da kötüleşir bilemiyorum. Ancak önemli olan sanki yeni bir şeymiş gibi 2012 yeni bir umutla başlamaktır. Ben hiçbir zaman o umuda sahip olamadım. İki günde yenileyemedim kendimi. Giden yıla hoşça kal diyip yaşananları unutamadım. Unutmayı istemedim de. Benim için iki yıl arasında hiçbir fark yok sonuçta. Bir zaman ve benim bir ömrüm var. Bittiğinde geri dönüşün olmadığı. Bunu parçalara bölüp hoşça kal demek çok garip geliyor bana. Hoşça kal 2011! neden hoşça kal. Ben 2011'i sevmiştim. Zorluklarla dolu olmasına, acılar çekmeme, hayal kırıklarına uğramama rağmen sevmiştim hemde. Bir çok yeni şey öğrendiğim, yeni insanlarla tanıştığım, yeni hikayeler yazdığım, yeni mutluluklarımın olduğu güzel bir yıldı neden ona elveda diyeyim ki. Ben ayrılmak istemiyorum ondan. Doğduğumda yıllar 1984'ü gösteriyordu ve bana sorarsanız hala 84'ün devamındayız. Benim zamanım orada başladı sonuçta ve bu yüzden geçen yıllara elveda demem ben. Geçen her yılı severim ben çünkü. Bu sende de bu sebeplerle güle güle 2011 demiyorum. O hala devam ederken nasıl söylerim bunu.

Yine fazla uzattım lafı. Oysa tek amacım hepinize iyi yıllar dilemekti. Herkesin mutlu olduğu, güzel bir yıl olur umarım. Kendimle çeliştiğimin farkındayım bu cümlelerle ama olsun. Hepinizin iyi olmasını istiyorum. Mutlu yıllar hepinize...

Yalandan Siyaset



Yeni bir blogun ilk yazısını yazmak zordur biraz. Anlatacak çok fazla konu vardır ama birisini seçmek zorunda kalmışsındır. Her konu yavru kedi edasıyla gözlerini açıp sana bakmaktadır bu zamanda. İnanılmaz bir karmaşa vardır anlayacağınız. Hangi konuyu nasıl anlatsam dan tutun hangi uslübü kullasama kadar tonla soruyu da unutmamak gerekir. Aslında bu yazıyı blogda ne anlatacağıma ayırıp bir sonraki yazıya o zor kararı bırakabilirim. Bu sayede hem biraz zaman kazanmış olurum hem de düşünmek için biraz daha fırsatım olmuş olur. Sanırım ben bu opsiyonu kullanmak taraftarıyım.

O vakit gelin size yeni blogumdan bahsedeyim biraz. Adından anlaşılacağı üzere bu blogda siyaset anlatacağım. Gündem anlatacağım ve sosyoloji anlatacağım. Ayrıca bolca post-modernizmden bahsederken psikoloji ile de oldukça içli dışlı olacağım. Temelde bu blog bu bahsettiğim konular üzerine giden, elinden geldiği kadar objektif olmaya çalışan bir yer olacaktır. Siyaset yazıları asla kimseyi küçümsemeyen, kırmayan ve aşağılamayan bir tonda yazılacaktır. Söylediğim gibi siyaset ve gündem bölümlerinde amacım olabildiğince objektif olmak ve geniş bir çerçeveden bakabilmektir. Diğer konularda ise düş mezarlığımdan bir parça bu konuları çıkarıp onları kendilerine ait bir yere almak istiyorum. Buradaki amacım ise yazılarımı biraz daha akademik bir zemine taşıyabilmek. Elbette bu akademiklik kendi sınırlarım çerçevesinde ve belki birileri tarafından bir kaynak olarak kullanılması için yazılacaktır. Elbette bu dönemde okuduğum araştırma kitaplarının incelemelerine de yer vermeyi planlıyorum. Bu şekilde karma bir blog kurguladım. Umarım istediğim gibi olabilir. Bir de aralara köşe yazıları yazmak istiyorum fırsat buldukça. Köşe yazılarım da daha genel olmakla birlikte biraz daha serbest köşe edasıyla ilerleyecektir.

Yeni blogum bu kapsamda faaliyet gösterecek olup vatana millete hayırlı olmasını dilerim. Umarım keyif alırsınız.

Yeni blogum Yalandan Siyaset

Hoşça kal babanem

Hoşça kal babanem

Bazı zamanlar ne yazacağımı bilmem. Bazı zamanlar ise ne yazacağıma dair en ufak bir fikrim bile olmaz. Şu sıralar ikinci moddayım. Çok şeyler oldu. Anlatsam anlatmaya dilimin varmayacağı şeyler yaşadım şu bir kaç günde. Evet, sen gittin babanem. Nasıl, neden çok önemi yok bunların. Bizi bıraktın ve gittin. Seçim senin değildi belki istemeyerek ama gittin bizi yokluğunla baş başa bırakarak. Sensiz bir hayat nasıl olur bilmiyorum. Şu dünyaya geldiğimde ilk gördüğüm yüzlerden biriydin. Sensiz nasıl nefes alınır bilmiyorum. Şu hayatta attığım her adımda yanımdaydın. Sensiz nasıl yaşanır inan hiç fikrim yok. Bunları şimdiye kadar hiç düşünmedim bundan sonrada düşünmek istemiyorum. Sanki bir yerlerde var olmaya devam ediyormuşsun gibi yaşamaya devam edeceğim sanırım. Havalar soğuduğunda atkımı takacağım mesela çünkü bana bunu yapmam gerektiğini söyleyemeyeceksin ama bileceğim ben olsaydın eğer kesin söylerdin. Veya o nefret ettiğim vitaminlerimi alacaksam eğer bu sen söylüyor olduğun için olacak. Evet, konuşamayacaksın belki o sevgi dolu sesini duyamayacağım ama hep yankılanacak sesin içimde. Baktığım her yerde göreceğim ben seni. attığım her adımda, aldığım her nefeste. Hep güçlü olmamı söylerdin bana babanem, güçlüyüm ve o kadar da güçsüzüm. Güçsüzlük değil aslında, sadece çaresizlik. Ne zaman yorulacak olsam diyeceğim ki babanem benim yorulmamı istemezdi ve "dinlen" dediğini duyacağım "sonra devam edersin." Seni unutmak mümkün mü babanem? Unutmayı bir kenara bıraktım bir an için bile düşünmemek elde mi.

Sen gittin ve ardından bir çok gözü yaşlı insan bıraktın. Ben ağlamadım ama biliyorum bunu istemezdin. Ben de sen üzülme diye ağlamadım. Senli hayatın güzelliklerini anlatarak devam edebilirim bu yazıya. Yaşasaydın eğer daha neleri göreceğini de anlatabilirim. Bunların yapmanın hiçbir anlamı yok ama gittin ve bizi yarım bir hayatla baş başa bıraktın. Buna hazırlıklı olmak mümkün değildi. Hazırlayamadım hala daha hazır değilim. Yarın neler getirecek bilmiyorum ama sen olmayacaksın. Bir daha asla kokunu alamayacağım. Bu boşluğu tarif etmeye kalksam herhalde anlatmaya ne gücüm ne de ömrüm yeter. Yokluğun öyle büyük ki varlığı bile geçiyor kimi zaman. Sesin hala kulaklarımda yankılanıyor. Mutlu ol diyorsun bana gözlerim doluyor.

Merak etme hala ağlamadım. Şu anda kimsem bunda senin payın çok fazla. Ben olmamda yardımcı oldun sen. Hep bana bir şey olsa babanem benimle ilgilenir dedim ve bunu gücüyle yaşadım. Vitamin iğnelerimi hep sen yaptın mesela ya bundan sonra ne olur bilmiyorum. Bana hayatı sen öğrettin. İnsanları sevmek olduğu zaman konu senin kadar sevebilmeye çalıştım onları. Senin kadar merhametli olmak istedim. Senin kadar iyi kalpli, senin kadar düşünceli olmaktı amacım. Öyle bir yerdeydin ki sen hep sana ulaşmak için çabaladım. Babanem kadar iyi birisi olmalıyım dedim hep ve bunun için uğraştım.

Sonra sen gittin. Bizi öksüz bıraktın, bizi yalnız bıraktın. Anlatacak çok şey var. Her an düşünceler geçiyor aklımdan. Seni hatırlarken o anların fotoğraflarının zihnimde belirmesini istiyorum ama olmuyor. Bunun yerine yokluğunla karşılaşıp onun gözlerinin içine bakıyorum senin gözlerinin içine baktığım gibi. Bize yokluğunu bıraktın babanem. Bize senin artık olmadığın ama senin yaptığın kocaman bir hayat bıraktın. Söyle kim pekmez yapacak bize bundan sonra. Kim beni boynumdan öpecek?

Gittin babanem, gittin. Bizi yarım bıraktın. Söyleyecek milyonlarca farklı cümle var burada. Milyonlarca sayfa yazabilirim sana dair. Yüreğimde sana dair kocaman bir boşluk bırakarak gittin babanem. Sensizlik garip her yerde sen varsın çünkü. Zaman geçecek ama o sensizlik hiç gitmeyecek. Daha anlatmak istediğim çok şeyim var aslında ama ağlamak istemiyorum. Sen de ağlamamı istemiyorsun biliyorum. Sonra kızarsın bana ki bunu hiç istemiyorum. Özlemek yeterli gelseydi eğer seni özlediğimi söylerdim ama hissettiğim duygu özlemenin milyonlarca kez üstünde. Benim duygusal babanem, şair babanem, iyi niyetli babanem, sevgi dolu babanem, temiz kalpli bababem, güzel babanem, vicdanlı babanem ve insan babanem. Sanırım artık susmalıyım. Artık sen kendi hayat kitabına yazı yazmayı bıraktın. Senin yerine biz kendi kitaplarımıza sana dair satırlar yazıyoruz seni yaşatmaya devam edebilmek için.

Gittin be babanem, gittin. Bizi yapayalnız bıraktın. Bizi sensiz bıraktın...

Huzur içinde uyu...

Zincirler, aşk

Şimdi size anlatırken heyecanlı bir tondan cümleye başlayıp hayatımda neler neler oldu demeyi çok isterdim. Ancak öyle bir şey söyleyemem. Yalan olur ve ben yalancıları sevmem. Yalan söylemek beni buradan çıkaramayacak. Odada sarkan cesedi ortadan kaldırmayacak. Yalan söylemek istemiyorum. Derseniz sen yalan söylesen ne değişir ama insanın belirli değerlerinin olması gerekiyor. Yalancıları hiç sevmedim ben, hep kullandılar hayatımı. Herkesin yalancı olduğunu da gördüm hayatta, olsun sanırım bazıları onlar gibi değildi. Emin değilim, çok uzak hatıralar bana.

Ceset günden güne şişmeye başladı ve içinden küçük beyaz kurtçuklar çıktı. Sonra zaman ilerledikçe kurtçuklar cesedi yedi. Ben cesedi yemiyorsam eğer onlar yesin sonuçta bende onları yerim. Hem şöyle iri, sulu, lezzetli bir kurtçuğa kim hayır diyebilir ki. Ben diyemem onların sayıları arttıkça bende ufak ufak yiyorum. Hepsini birden yemiyorum ki hepsini yersem geriye bir şey kalmayacak. Bunu da inanın hiç istemiyorum. En azından hem karnımı doyuruyorlar hem de arkadaş oluyorlar. Çirkin, hani cesede çirkin demiştim ya geçen ne çabuk unuttun, gerçekten çirkinleşti. Bir de üstüne kokmaya başladı. Başka bir odaya taşınmayı düşünüyorum. Bilmem belki karayiplerde bir oda güzel olabilir. Saçmalığa bak. Karayipleri bıraktım taşınma gibi durum yok ortada. Yine de bahamalar fena olmazdı. Off çok kötü kokuyorsun çirkin, böyle kokmaya devam edersen arkadaşlığımız zarar görebilir benden söylemesi.

Neyse ben konuma döneyim sanki anlatacak bir konum varmış gibi. Geçen gün düşünüyordum ki yaptığım tek şey zaten düşünmek. Biraz eskilere gittim, geçmişe giden bir at arabasına atladım bir baktım geçmişteyim. Çok fazla hatırlamıyorum geçmişi. Ne kadar hatırlamaya çabalasam da karanlıktan başka bir şey göremiyorum artık. Hatırlıyorum da bir gün ben hastalanmıştım, bademciklerim şişmişti ve nezle olmuştum. Ateşimde 50 derece vardı herhalde. Neyse ben evde tek başımaydım ve yatıyordum. Gariptir kimsem yoktu sonra ambulansı aramıştım ve hastaneye kaldırmışlardı beni. Orada doktorum ölümden döndüğümü söylemişti bana ama bunu niye söylediğini, neden söylediğini bilmiyorum. Ölümden döndüm demişti bana çok şanslısın. Sanırım renklerle ilgili bir hastalığım vardı veya ismi bir renk ismiydi hatırlamıyorum. Bende doktora bundan sonrasını bilmeden şanslı olup olmadığımı söyleyemezsin demiştim.

Sonra hastanede yatarken bir de güzel bir hemşire vardı. Bana karşı hiç kimsenin olmadığı kadar iyiydi o hemşire. Onu tekrar görsem kesinlikle tanıyamam ama gariptir aklımdan da çıkamıyor bir türlü. Ben konuşamazken yatağımın yanına gelip benimle sohbet ettiğini hatırlıyorum. Gözlerimi bile açamıyordum ama o benimle konuşurdu. Bana hikayeler, masallar anlatır aşkın ne kadar güzel olduğundan bahsederdi. Çok seviyordum o hemşireyi. Hani deseydi benim için ne yaparsın diye sorusunun yanlış olduğunu söylerdim. Doğru soru benim için ne yapamazsın olmalıydı. Ben iyileşene kadar yanımda kaldı, elimi tuttu. Ona dokunmak cennete dokunmak gibiydi o zamanlar ki gerçekte de cennete dokunmama pek az kalmıştı.

Sonra ben hastaneden çıktım. Hemşirede ayrılmış oradan. Onu görmeye gittiysem de göremedim. Başka bir kız daha vardı. Hani aşk derler ya o kıza aşık olmuştum ben. İsmi renkler gibi olan bir hastalığım olmamasına rağmen hastalıkta olduğumdan daha kötü durumdaydım. Ateşim yetmişlere seksenlere çıkıyor kalp atışım sekiz yüz civarında seyrediyordu. O kadar güzeldi ki o ona baktığım zamanlar nefes almayı unutuyordum. Onu çok sık göremediğim içinde boğulmuyordum. Ancak onu daha sık göreceğimi bilsem seve seve öldürdüm. Hatırlıyorum da o kadar güzeldi ki yanında ben dünyanın hatta evrenin en çirkiniymişim gibi kalıyordum. Ona dokunsam kırılmasından korkuyordum hep. Sonra o kız gidip hödüğün birisiyle evlendi. Bir de bana düğününün davetiyesi gönderdi. Hayır, gitseydim ne yapabilirdim ki size bir hediyem var bir tabanca ve iki kurşun diyip kafalarına mı sıkmalıydım? Tabancamdan iki kez tok bir ses yankılandıktan sonra kurşunlar onların kafatasılarına çarptı. Bu esnada salondaki herkes ne olduğunu şaşırmışken ve çığlık bile atmaya korkarken kafalarından etrafa kırmızılıklar yayılmaya başladı. Benim için yeterli gelmedi ve birkaç kurşun daha sıktım özellikle de sevdiğimi benden çalan o dingile. Bol bol sıktım kafasına, elek gibi oldu. Sonra kurşunum bittiğinde ikisi de yerde yatıyordu ve kanları bedenlerinin etrafını kaplamıştı. Özellikle onun o güzel gelinliği artık kırmızıydı. Bunları yapmadım tabi benim sevgi anlayışıma göre değil. Sevgi dediğin onun mutluluğu için kendi mutsuzluğunu göze almaktı. Ben de aynen böyle yaptım ve mutsuzluğu seçtim. Ancak benim suçum yoktu. Ona gösterebilmek için her yolu denedim ama o anlamak istemedi bir türlü. Sadece bir çift kelime söylemedim, onunla konuşamazken yapamazdım zaten. Dedim ya seviyordum diye.

Çok düşündüm acaba yanına gidip konuşsaydım bir şeyler değişebilir miydi diye. Mesela yanına gidip seni seviyorum desem, yok bu olmaz çok hızlı. Senden hoşlanıyorum desem mesela bana bir fırsat tanırmıydı. Tanıyıp tanımamış olması o kadar önemli değil de ona kendimi nasıl anlatabilirdim. Düşünsenize birisine ona dokunduğunuzda kırılacağından korktuğunu ve bu yüzden ona asla dokunamayacağınızı nasıl söylersiniz. Kelimeler arasında bu anlamda olan var mıdır merak ediyorum. O kadar garip bir yerdi ki orası tarif etmenin imkanı yok gerçekten. Kendin olmanın hiçbir anlamı olmadığı bir yer düşünün. Hoş benim yaptığımda komik bir ceset ve birkaç kurtçuğa aşkı anlatmaya çalışıyorum. Farkındayım akıl sağlığım her gün giderek kötüleşiyor.

Aslında yine anlatmak istemediğim şeyler anlattım ama biraz mutluluğa ihtiyacım vardı. Evet, artık mutluluk hiçbir zaman gelmeyecek kadar uzak bana. Nasıl o kız bir daha asla gelmeyecekse mutluluğa da ulaşma şansım da kalmadı. Garip hala onların düğününe gidip iki kurşun hediye etmeli miydim diye düşünüyorum. Belki en iyisi kendime hediye edeceğim tek bir kurşundu. Neyse önemi yok zaten bunların. Karnım acıkmaya başladı en iyisi bir kaç küçük, şişko, lezzetli kurtçuk yemeliyim. En azından ağrılarımdan biri bir süre sessizleşir. Sonra birlikte birkaç el tavla oynarız. Merak etmene gerek yok ben hiç kazanamam zaten oyunlarda. Yine sen kazanırsın. Ben çirkinin kemiklerinden tavlayı yapmaya başlayayım en iyisi...

Kelimeler yetmediğinde

Bir süredir sıklıkla hikayeler, masallar anlatıyorum size. Anlatmaya da devam etmek istiyorum. Ancak kısa bir vermek niyetim ve başka bir şeyden bahsetmek. Benzer yazıları daha önce çok yazdım. Bir çok kez anlattım sessizlikleri. Şimdi yine aynı konuya oldukça benzer bir bakış açısıyla tekrar değinmek istiyorum. Bu yazının konusu "Kelimeler yetmediğinde."

Önce kısa bir "kelimeler neden yetmez?" bölümü ile başlamak istiyorum. Kelimelerin yetmemesinin temelde tek bir nedeni vardır; anlatılmak istenen anlatılabilecek olan daha büyüktür. Bu nedenle de anlatılmaz genellikle, anlatılamaz. Bir insana onu ne kadar sevdiğinizi anlatabilmek istediğinde mesela bunun için söyleyecek çok fazla sözünüz yoktur. Acı içinde fark edersiniz bu gerçeği. Sonrasında siz anlatamazsınız, o kelimeleri sizden duymak isteyen öğrenemez. Elbette bu noktada kelimelerin yerini alabilecek başka davranışlar, hareketler vardır ama bunların yeri nedense hiçbir zaman o birkaç kelimenin yerini tutmaz.

Hadi örneklemelerle ilerleyelim bu yazı boyunca. İnsan hayatı anlatabildiği ölçüde yaşar. Yani asla anlatamayacağınız bir deneyime tam anlamıyla sahip olamazsınız. Eğer sevgi ise anlatamadığınız bir sevgiye asla sahip değilsinizdir. Bu sebeple insan, sevgisini ifade etmeye çabalar. Bu ifade etme süreci başlı başına bir yazı konusudur ki bu noktaya girmek istemiyorum bu nedenle. Bunun yerine o an kelimelerle anlatamadıkları ile ilgilenmek istiyorum.

Şöyle düşünün iki farazi kahramanımız olsun bu nokta. Biri erkek ve bir diğeri dişi. Sonra bunların arasında duygusal anlamda bir yakınlık olmasını da isteyelim. Ya ikisi ya da biri diğerinden hoşlanıyor olsun, hani olmaz ya. Bu sürecin bir devamı vardır. Beklerler ki ilgilendiklerini gösterebilsinler. Bunun da çok çeşitli yolları vardır. Efendim mesajlar atılır, iltifatlar yapılır, kaçamak bakışlardan tutun da karşındakinin gözlerine bakmalara kadar sonsuz sayıda yöntemi vardır bunun. Bunlar da yetmez ama. Bir süre sonra o iki farazi kahramanımızın zihninde sorular oluşmaya başlar "acaba"ya dair.

Bu acaba noktasını hep çok ironik bulurum ben. Düşünün ki iki kahramanımız da kendini ifade etmeye çabalıyor olsun. Ancak bu ifade etme süreci çeşitli sebeplerden ötürü asla çok net kelimelerle olamasın. Ortaya söyle bir durum çıkmaya başlar o noktada "acaba yanılıyor muyum?" Daha sonra ise bu soruyu başkaları takip eder "ya onu anlamıyorum. neden bu kadar karışık." Hadi şimdi duralım. İki kahramanımızın da birbirlerine karşı hissettiklerini ifade etmeye çabaladıklarını söylemiştim. Bu sebeple aslında ortada karışık olan bir durumda yoktur. Aslında her şey oldukça açık ve nettir. Fakat o geçen zamanda söylenememişler o kadar büyümüştür ki artık kurgular gerçeklerin yerini almaya başlar.

Elbette bu içsel diyaloglar olası olarak "neden hiç net değil?" sorusu ile devam edebilir. Bu soruyu ben çok daha fazla ironik bulurum ve gerçekten çok acıdır. Sürece baktığımızda, yapılanları incelediğimizde aslında bir sonuca ulaşabiliriz. Zamandaki gelişmelere bakıldığında zaten aranılan o "netlik" ortadadır. Ancak iki kahramanımız da bunun farkında bile değildir. Kelimelerin eksikliğinde bu tarz sendromların ortaya çıkması oldukça doğaldır aslında. Ancak söylediğim gibi sürece bakıldığı zaman aranılan netlik sorusunun cevabı her zaman ortadadır. Bunu kimse göremez ama. Sonralarında başka şeyler olur, insanlar saçmalar bilirsiniz.

Benim bu yazıda anlatmak istediğim tek bir şey var aslında. Benzer durumlar içerisindeyken mümkünse "net olan işaretlere bakalım." Her ne kadar çeşitli sebeplerden dolayı anlatamıyor olsak da kendimizi açıklayabileceğimiz ölçüde açık olalım. Sonrası çok saçmalaşıyor dostlar inanın bana. Bir süre sonra ise anlatacak bir şey kalmıyor geriye. Daha önce de söylediğim gibi bu noktada amaç yaşanabilecekleri değil yaşananları düşünmektir. Çünkü yaşananlar insana istediği cevapları verebilecek yeterliliktedir eğer ona doğru bir biçimde bakmayı becerebilirsek.

Elbette ki bu noktada söyleyecek çok söz var farkındayım. Ancak vermek istediği mesajı vermiş olmanın mutluluğu içerisinde yazımı ufaktan sonlandırmak istiyorum. Bazen insan çok açık ve çok net olan işaretleri göremez ve daha açık ve net olduğunu düşündüğü kelimeler duymak ister. Oysa o kelimeler şu dünyada gelmiş, geçmiş en kapalı şeylerdir. Bir bakışın önemini unutmayalım dostlar. Tek bir kelimenin bile ne kadar güçlü olduğunu hep hatırlayalım. Eğer bazı şeyler açıklanmıyorsa bilelim ki bir sebepleri vardır mantıklı veya mantıksız. Bu yüzden de o sebeplerin hatırına bekleyelim. Yoksa inanın bir süre sonra söylenebilecek kelimeyi bırakın, kaçamak bir bakış bile kalmıyor geriye.

Aslında bu yazıda herkese hayatlarını güzelleştermelerini söylemek ve başkalarına eziyet etmekten vazgeçmelerini söylemek istedim. Ben yapmıyorum ama hepsi berkecanın suçu diyebilirsiniz ama birbirimizi kandırmanın lüzümu yok hiç, hepimiz yapıyoruz aynı şeyleri. Bu durumda geriye tek bir seçenek kalıyor, yok olmadan tutunabilmek bazı şeylere eğer devam etmesini istiyorsak. Yoksa inanın bazı yolların gerçekten dönüşü olmuyor.

Gecenin bu saatinde, sabahın bu ayaz vaktinde beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. Hayatı güzelleştirmek veya rezil etmek elimizde ve neden güzele doğru yürümüyoruz? Geleneksel son soru kapanışımı da yaptığıma göre artık gidebilirim.

Hepinize günaydın, güzel bir gün dilerim...

Zincirler, firar


Zincirler

Her şeyi sırası ile anlatmak istiyorum ama sırasıyla yaşamadığım için bir düzene sokamıyorum olayları. En son duvarda yürüyen o güzel, şişko böceği yediğimi hatırlıyorum.O hala canlıyken dişlerim kabuğunu parçalarken çıkan sesleri kolay kolay unutamıyorum. Yerken boynumdan aşağıya doğru hareket ettiğini de hatırlıyorum bir daha böcek yerken önce öldürmem gerekiyormuş. O şişko böcek iki gün daha dayanabilmemi sağlamıştı. Herhalde midem geç sindirdi onu keşke daha fazla olsalardı.

Ancak başka böcek yoktu ve kolum yada bacağım arasında bir seçim yapmalıydım. Fazlasıyla zayıflamış olduğum için iki kolumu birden yersem anca doyabilirdim. Bu sebeple bacağımı yemek daha mantıklıydı. Önce sol baldırımı ağzıma doğru getirip ısırdım. Dişlerim sert derime zor battı. Dişlerim derimde derinlere indikçe ağzıma kan dolmaya başladı sevmiyorum kanın tadını. Hele bacağımdan bir parça koparmak inanın çok güçtü. Çok fazla acı çektiğimi hatırlıyorum derim lastik gibi bir türlü kopmak bilmediğinden ama midemin ağrısı çok daha fazlaydı.

Bacağımdan büyükçe bir parça koparmıştım ve çiğnemesi oldukça güçtü. Tadı da aynı kanım gibi kötüydü hiç sevmedim ama yapmak zorundaydım. İlk lokmamı çiğnedikten sonra durdum. Bacağımı bir günde bitirmek istemiyordum ya ondan işte. Aslında iskeleti almasalardı onun kemiklerini parçalayarak yiyebilirdim ama aldılar onu benden. Bacağımdan akan kanın zemine yayılmasını izledim bir süre. Sonra bütün zindan leş gibi kan kokmaya başladığında kusmamak için kendimi zor tuttum. Kanamamı durdurabilecek hiçbir şey yoktu ve yaşam özüm her yeri kaplamaya başlamıştı.

Bacağımdan bayağı bir kan akmış olmalı ki bir süre sonra bayılmışım. Kendime geldiğimde birisi bacağıma bir şey sarıyordu. Daha ne olduğunu anlamadan hemen üstüne atılıp iki elimle boğazını kavradım. Onu yere yatırıp bütün ağırlığımı üstüne verdikten sonra boğazını sıkmaya başladım. Parmaklarımın arasında onun yavaşlayan kalp atışlarını hissedebiliyordum. Sıktıkça yüzü morarmaya başlamıştı ve nefes alışverişi yavaşlıyordu ve direnişi güçsüzleşiyordu. Başı yana düşene kadar sıktım. Gözlerini sonuna kadar açılmıştı, yüzünde büyük bir korku ve acı ifadesi vardı. Sonra bıraktım onu kafası taş zemine sertçe çarptı. Cebinden anahtarları aldım önce zincirlerimi ardından kapıyı açtım. Belki ölmüştü belki bu kadar çirkin olmasaydı yiyebilirdim onu. Hatta belki çakmağı vardı ve küçük bir ateş yakıp pişirebilirdim ama dediğim gibi çok çirkindi.

Dışarıya çıktığımda büyük bir koridor vardı ve karşılıklı dizilmiş bir sürü oda. Odaların arasında topallayarak yürürken başka iskeletler gördüm. Hepsini dışarıya çıkartmak istesem de hepsini birden taşıyamazdım. Bacağımı ısırmıştım ya hani ne çabuk unuttun. Kası parçalamış olmalıyım ki yürümekte çok zorlanıyordum.

İskeletlerle vedalaşırken çok ağladım. Onların özgür olma ihtimalleri yoktu, özgür olma umutları da yoktu. Onlar iskelettiler hiçbir şeyleri yoktu. Benimde yürüyebilmem için bir bastona ihtiyacım vardı. Kanamam durmamıştı ve yürüdüğüm yollar kırmızıya boyanmaya devam ediyordu. Uzun bacaklı bir iskeletin bacağını koparıp kendime baston yaptım. Saçlarını koparıp diz diz kapağına doladım ki kırılmasın. Bir kaç parça bez bulabilseydim veya boğduğum adamın elbisesinden koparsaydım bir parça bacağımı sarabilirdim. Ancak yapamadım ve kanamaya devam ettim.

Koridorun sonuna geldiğimde artık yürüyemiyordum. Başım dönüyor ve gözlerim kararıyordu. En son karşımda büyükçe bir kapı gördüm. Çelik kapıya tutunarak doğrulmaya çalıştım. Kapının koluna ulaştığımda neredeyse hiç gücüm kalmamıştı. Kapıyı açmamla yere düşmem bir oldu. En son gördüğüm şey ise içeriye dolan büyük bir ışıktı. Galiba ölüyordum. Hani ölmeden önce bir ışığa doğru gider ya insan bende öyle ama ışığa doğru gidemiyordum. Sonra her yer karardı.

Tekrardan bayılmışım. Oysa ölmek çok güzel bir yol gibi gelmişti bana. Gözlerimi açtığımda boğduğum adamın cesedi duvarda asılıydı. Ben onu boğmuştum ama gariptir kafatasında iki tane delik vardı. Sanırım ben öldüremeyince başkası tamamlamıştı yarım kalan işimi. Yaşamama neden izin verdiklerini hala bilmiyorum. Bir süre cesede baktıktan sonra ben ölüleri yemem diye çok bağırdım. Ölüleri böcekler yer bende böcekleri. En azından cesede bayağı bir böcek gelecekti. Bir süre boyunca karnımın doyacağı da kesindi artık. Bu süre sonra bacağım bile iyileşebilirdi belki. Hala aklımda o kapının arkasında ne olduğu vardı. Bir özgürlük yolu muydu o yoksa başka bir zindana mı açılıyordu? Peki o kapı başka bir zindana açılıyorsa başka zindandaki kapı da başka bir zindana açılırdı. Kimse özgür olamazdı bu şekilde. O zaman niyeydi bütün çabalar? Kimse özgür olmak istemiyor muydu acaba? Bir tek ben mi vardım özürlük ateşiyle eriyen? Bilmiyorum ama çok kızıyorum. Özellikle sana kızıyorum ceset. Benimle konuşurken gözlerime bak. En iyisi göz kapaklarını açayım da bakışalım uzun uzun. Sana bir isim bulmak lazım şimdi. Ceset pek güzel bir isim değil. En iyisi sana çirkin diyeyim, yakışır hem sana...


Resim başlıklı hikayeler 4

O farklı bir kızdı. Pek fazla arkadaşı yoktu onun. Olanlarla da çok iyi anlaşamazdı. Aslında o herkesle konuşabilirdi. Uzun yıllar boyunca hep böyle yapmıştı. Ancak ilişkileri o kadar tek taraflıydı ki geriye dönüp dostluklarına baktığında onlardaki payının çok az olduğunu görüyordu. Hep dinlerdi o başkalarının sıkıntılarını, dertlerini, veya mutluluklarını. Ancak anlatma sırası ona gelince susardı. Anlatsa kimsenin onu anlamayacağını düşünürdü. Bu güne kadar hep böyle olmuştu kimse onun neden bahsettiğini bile anlayamamıştı.

Zaman geçtikçe anlatamadıkları içinde büyümüş ve giderek hayatını kaplamıştı. Onu anlamayan insanların etrafında olmasına ihtiyacı yoktu. Sonuçta o tek kişilik yaşıyordu hayatını. Başkalarına muhtaç yaşayanları bu sebeple anlayamıyordu. Hayat tek kişilikti. İkinci, üçüncü kişilere yer yoktu onun içinde. Hayatı hiç izleyicisinin olmadığı tek kişilik bir tiyatroydu. Sahnede bir tek o olmalıydı.

Zaman ilerledikçe arkadaşım diyebileceği insanların sayısı giderek azalmıştı. Ancak onun yalnızlık yolculuğu bununla sınırlı kalmamıştı. Yaşı ilerledikçe onu anlamayan ailesine ihtiyacı da azalmaya başlamıştı. Tek başına yaşamaya karar verip tüm kararlarını bu noktadan sonra kendisi almıştı. Elbette zorlukları vardı hayatın ama kendini anladığı sürece önemi yoktu tüm bunların.

Daha sonra kendisini anlamayan bir şehirden uzaklaşmak istemişti. Başka bir şehre gittiğinde yine aynı isteği devam etmişti onu anlayan kimse bulamayınca. Kendini hiçbir yere, hiçbir kişiye ait hissetmiyordu. Bu yüzden ülkesini değiştirmek istedi anlaşılabileceği bir yer bulma umuduyla. Bir diğer taraftan tek kişilik hayatını kurgulamaya devam ediyordu. Yalnızlığını daha yaşanılabilir kılmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Bütün bu çabaları ise onu her şeyden uzaklaştırıyordu yavaşça.

Bir zamanlar çok umudu vardı onun. Dostluğa, aşka, sevgiye, mutluluğa dair inançları çok güçlüydü. Ancak hayat ondan her şeyini azar azar almıştı. Kendine bir ağaç arayan yeşil bir yapraktı başlangıçta ama zaman geçtikçe kurumaya başlamış ve kendine tutunacak bir ağaç aramaktan vazgeçmişti. Bir ağaç resmi çizmişti çok sevdiği o kurşun kalemiyle ve ona ait olmaya çabalamıştı.

Bir gün ailesinin ülkesine geri dönmüştü ki o topraklara hiçbir zaman ait hissedememişti kendini. Oraya dönme sebebi içindeki ufak da olsa bir umuttu bir gün anlaşılabileceğine dair ama bu umutta diğer her şey gibi günden güne azalıyordu. Her şey sahteydi ona göre, herkes sahteydi.

Geri geldiği zaman insanların değişip değişmediklerini görmek için görüşürdü onlarla. Çok küçük bir umudu durmaksızın yaşatırdı. Umut olmadan yaşayamayacağına inanmıştı. Ancak bir arkadaş toplantısında bu inancını da kaybetmişti.

Arkadaş bile demekte zorlandığı insanlarla bir akşam yemeğinde buluşmuştu. Gariptir herkes çit olarak gelmişti. Herkes bir başkasını bulmuştu yanında getirecek. Sadece o tek başınaydı. Zaman ilerlerken onların sahte mutluluk hikayelerini dinlemişti. Onların yapmacık hareketlerini izlemiş, asla değişemeyeceklerini görmüştü. Akşam boyunca ona hep küçümser bir şekilde bakmışlardı yalnız olduğu için. O ise kendini kadehlere vermiş düşünmemeye çabalamıştı. Bu akşam onun için çok önemliydi aslında. Hayatını değiştirecek bir düşünceyi burada keşfetmişti.

İnsanları mutlu eden şeyler ona acı veriyordu. Gariptir ki onlara acı veren şeyler ise mutlu ediyordu. İnsanlar yalnızlıktan köşe bucak kaçarken yalnızlık onun her şeyiydi. İnsanlar çift olmak için her şeylerini verebilecekken o hiçbir zaman mutlu olamamıştı hayatına birilerini sokmaya çabaladıkça. Bu yüzden insanların acı çektiklerini yapmalıydı mutlu olabilmek için.

Bu karar onun hayatında bir dönüm noktası olmuştu. Artık korkularından kaçmak yerine hayatını başkalarının korkuları üzerine kurmalıydı. Başkalarının acıları onun mutluluğuydu artık.

Herkes bir beyaz atlı prensin gelip hayatını değiştirmesini beklerken o beyaz atlı prensin asla gelmemesini bekliyordu. Çok net hatırlıyordu bir gün bir yerden başka bir yere otobüsle giderken uyuyakalmıştı. Çok fazla uyumamış olmasına uyandığında kucağında kırmızı bir gül bulmuştu. O kadar şaşırmıştı ki o gülü görünce. Gülü kimin bıraktığını otobüsteki herkese sormuştu ama hiç kimse görmemişti gülü kimin bıraktığını. Sonrasında ise o gülü nereye giderse gitsin hep yanında taşımıştı asla gelmeyecek prensinin hatırına.

Hayatı tamamen değişmişti artık. Çiftlerden nefret ediyor ve onları görmeye bile dayanamıyordu. Bu yüzden nerede olursa olsun asla dışarıya çıkmıyordu. Ne zaman bir çit görse yolunu değiştirmeye başlamıştı. Yalnızlıkla ilgili hiçbir sorunu yoktu onun. Bir kurşun kalemi vardı ihtiyacı olduğunda yanında olan ve o kalem onun tek dostuydu.

Başkaları alışveriş yapmaktan, yeni bir şeyler almaktan zevk alıyor diye o alışveriş yapmazdı. Elbiselerini yırtılana kadar giyer ve anca ondan sonra değiştirirdi. Eski eşyalarını hep yanında taşırdı. Sonuçta yenilerine ihtiyacı hiç olmamıştı. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktu onun. Geçmişi onun için yeterliydi.

Diğerlerinin aksine başını yaslayacak bir omuza da ihtiyacı yoktu. Onun duvarları vardı başkalarının omuzları yerine. Ne zaman birisine ihtiyaç duysa, ki nadiren de olsa olurdu bu, duvarlarına sarılırdı. Başkaları sıcak bir çift kolun onu sarmasını isterken o duvarların soğuk yüzünü tercih ediyordu.

Hayatı öyle bir noktaya gelmişti ki başkalarının yaklaşmak bile istemediği bir yerde yaşıyordu. İnsanların korkularına sığınmış ve mutluluğu acılarda arar olmuştu. Bu yüzden hep hüzünlü, hep üzgündü. Onun için sorun değildi ama bunlar. Hüzün mutluluğun yeni anlamıydı ve başkalarının aksine o acı çekmekten kaçınmazdı. Acı denizinde tek başına kulaç atmaktan hiçbir zaman yorulmamıştı.

Bu yüzden o hep mezarlıklara giderdi. Bilirdi mezarlıkta kimseyi göremez asla çiftlerle karşılaşamazdı. Mezarlığa gelen insanları kendisine yakın hissederdi benzer duyguları paylaştıklarından dolayı. Kendini yalnız hissetmediği ender yerlerden birisiydi mezarlıklar.

Bir gün yine bir mezarlıkta yalnızlığını anlatan bir resim yapıyordu. Resim yapmak onu hayattan uzaklaştıran ender şeylerden birisiydi. Kalemi beyaz kağıtta dolanırken bir yandan buralara nasıl geldiğini düşünüyordu. Sanki hayat ona seçme şansı sunmamışçasına onu buralara sürüklemişti. Bir yandan o tehlikeli bir hayat sürerken bir şey onu korumuştu. Sürekli tehlikenin etrafında dolanmasına, onunla birlikte uyumasına rağmen ona hiçbir şey olmuyordu. Jiletten bir elbise giyordu sanki. Ona dokunan herkesin elleri paramparça olurken jiletler onu asla kesmiyordu.

Resimlerinde hep kendini maskelerin içinde yalnız başına çizerdi. Yine kendini çiziyordu sonsuz bir okyanusta yol alan yelkenleri yırtılmış, kürekleri kırılmış bir salın içerisinde. Resimde geceydi ve karanlık hakimdi ve tüm yıldızların maskeleri vardı. Resmin sonlarına yaklaşırken bir diğer taraftan da hayatını düşünüyordu. Hep aynı şeyleri düşünürdü. Kendisi sessiz olmasına karşın iç sesleri çok gevezeydi.

Kağıda son çizgilerini çizerken ön tarafından bir ses duydu "merhaba" ve başını kaldırdı. Karşısında kendi yaşlarında olduğunu tahmin ettiği bir erkek duruyordu. Elbiseleri aynı kendininkiler gibi eskimiş, renkleri solmuştu. "Kimsin?" diye sordu sesinde endişeye en ufak bir yer bile vermeden güçlü bir şekilde.

"Bilmiyorum belki hiç kimseyim. İnan ismimin hiçbir önemi yok." dedi erkek kısık ve utangaç bir sesle.

"O zaman neden yanımdasın bay hiç kimse?" kızın sesi aynı sert tondaydı.

"Şey... aslında... yani ben... sadece tanışmak istemiştim. Çok uzun zamandır görüyordum seni ama bir türlü cesaretimi toplayıp yanına gelememiştim." adam o kadar naif bir tondan konuşuyordu ki kızın sert bakışları yumuşamıştı biraz.

"Ne kadar zamandan beri görüyorsun beni ve neden şimdi çıktın karşıma?" sesi hala acımasız olmasına karşın adamın karşılaştığı kimseye benzemediğini düşünüyordu.

"Seni ilk kez çok uzun zaman önce görmüştüm. Hissettiğim duyguları adlandırmak istemiyorum. Sonuçta onları anlatmaya kelimelerim yetmez. Sonrasında seni takip etmekten kendimi alamadım. Gittiğin her şehre, gittiğin her ülkeye takip ettim seni. Seni görmeden yapamıyordum. Seni görmediğin geceler boyunca uyuyamıyordum. Hatırlarsın herhalde bir gün otobüste melekler gibi uyumuştun. O kadar masum o kadar güzeldin ki seni seyretmekten başka bir şey yapmak istemiyordum. O zamanlar bir gün olur sana veririm diye her sabah sen evinden çıkmadan önce kırmızı bir gül alıyordum. O güne kadar sana verme fırsatım olmamıştı ama o gün sen uyurken kucağına bıraktım onu." adam heyecandan ne yapacağını bilemiyordu. Terlemiş, nefes nefese kalmıştı ve konuşurken kelimeleri sıklıkla karıştırıyordu.

Kızın yüzünde ilk kez farklı bir ifade oluşmuştu. Konuşmak istediğinde ne söyleyeceğini bilemiyordu. Onun yerine konuşan erkek olmuştu "bir şey söylemek zorunda değilsin. İzin ver anlatımı bitireyim. Hep etrafında oldum ben. Gözünün ucuyla görebildiğin kadar yakın asla dikkatini çekmeyecek kadar uzak oldum sana. Sana zarar vermek isteyen insanlar oldu ve ben hep engelledim onları. Seni üzmek, seni ağlatmak istediler ve ben dökülebilecek her damla gözyaşını engellemek için elimden gelen her şeyi yaptım. Kendimi anlatma fırsatı verdiğin için çok teşekkür ederim. İnan bu günü yıllardır bekliyordum. "

Kızın kafası o kadar karışmıştı ki ne söyleyeceğini bilemiyordu. Aklından o kadar fazla cümle geçiyordu ki hiç birisine tutunamıyordu. Sadece "teşekkür ederim. İnan ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Teşekkür ederim." diyebildi.

Erkek ise gülümsemeye başlamıştı kıza kırmızı bir gül daha uzatırken. Bu sefer utanma sırası kıza geçmişti. Gözlerini kısmış ve yüzüne bir tebessüm hakim olmuştu. Erkek konuşmaya devam etti bu ensada "konuşmana gerek yok inan. Resmini bitir lütfen, seni resim yaparken izlemeyi çok istiyorum." dedi kızı hayran bir şekilde izlerken.


not: Bu hikaye ve diğer "Resim başlıklı hikayeler" yazıları arkadaşım Seba Savacı'nın resimlerinden esinlenerek yazılmıştır.


Onun diğer resimlerini görmek isterseniz eğer buraya tıklayabilirsiniz.


Zincirler, umut

Zincirler,

En son beni bıraktığınızda ki hiçbir zaman gerçek olmadığınıza göre beni bırakamazsınızda. Ancak gerçek olmamanızı umursamıyorum pek, inanın burada hiçbir önemi yok bunların. En son beni bıraktığınızda ki gerçek değilsiniz burada zincirlerle bağlanmış şekilde iskelet ile konuşuyordum. Sevmiştim o iskeleti, iyi bir dinleyiciydi. Ne anlatırsam anlatayım sesini hiç çıkarmazdı. Hem yalnızlığımı da azaltıyordu , hem yakışıklı bir çocuktu. Sonra fareler vardı yemeğimi onlarla paylaştığım süre boyunca beni ısırmıyorlardı. Hatırlıyorum uzun bir süre boyunca birkaç tanesini yemiştim ve küsmüşlerdi bana. Onlarda güzeldiler, bu kimsesizliğimde dostum diyebilirdim onlar için. Bir de uzaklarda bana yemek getiren birisi vardı. O beni buraya hapsedenlerden farklıydı. Beni buraya tıkanlar iskelet gibi olmamı istiyorlardı, onlar bana yemek vermezdi. Ancak birisi benimle ilgilenirdi onu çok sevmiştim ben. Hiç göremesem de, hiç sesini duyamasam da onu sevmiştim ben.

Şimdi ise hepsini aldılar bende. Zavallı iskeleti bile aldılar, o bensiz çok sıkılır, dayanamaz dedim dinlemediler. Gece uykuya dalmışım bir ara hoş burası sürekli karanlık olduğu için geceyi ve gündüzü ayıramıyorum ama olsun.Uyduğum zamanlar gece oluyor benim için yoksa burası hep karanlık. Farelerimi aldılar benden, onlar o garip sesleri müzik gibi geliyordu bana. Çok beste yaptım onların müziklerinde. Her şarkı fareler ve iskelet ile alakalıydı ama olsun. Bir de bana yardım eden kişiye de şarkılar yazdım. Hiç bir zaman söyleme fırsatım olmadı bu şarkıları. Zaten konuşmayı unuttuğum için şarkı da söyleyemem sanırım. Hoş fareceyi öğrendim ama ne kadar kullanabilirim bilemiyorum. Farece zor bir dil değil bu arada iki heceden oluşuyor "vik, vik" hepsi bu kadar. Acaba öz geçmişime yazabilir miyim bunu. Bir zindan da aklımı kaybettikten sonra anadilimi unutup onun yerine farece öğrendiğimi söyleyebilir miyim. Beni olduğum gibi kabul ederler mi acaba. Bilmiyorum, hiçbir şeyi bilmiyorum ben.

Düşünüyorum da ,zaten yaptığım tek şey düşünmek, beni buraya tıktıktan sonra bile hayatımı benden almalarının bir nedeni olmalı. Düşünsene her gün bir parçam eksiliyor. Önce zincirler geldi yürüyemedim sonra iskeletimi aldılar benden fareler de gitti bana yardım eden o gizemli kişiyi de aldılar. Hiçbir şeyim kalmadı geriye ve ben sadece düşünüyorum. Neyi düşündüğüm neden düşündüğüm hiç önemli değil. Düşüncelerim sonuçlara ulaşsa bile anlatacak kimse olmadığı sürece hiçbir anlamı yok neleri öğrendiğimin. Belki izliyorlardır beni. Bir puro yakmış deri bir koltukta otururken viskilerini yudumluyorlardır ama bunun da bir anlamı yok. Nasıl olsa beni anlamayacaklar. Anlasalardı iskeletimi almazlardı benden, bana yardım eden o özel kişiyi almazlardı. Onlardan nefret ediyorum. O kadar nefret ediyorum ki bol bol intikam planları yapıyorum. Ancak her plan buradan kurtulmama bağlı ve bu biraz imkansız gözüküyor. Zaten her şey imkansız bana düşünmek hariç.

Günlerdir yemek yemedim ve midemin kendi kendini sindirdiğini hissediyorum. Öyle ki kolum veya bacağım çok lezzetli geliyor bana. Sadece hangisinden vaz geçeceğime karar veremiyorum. Kolumu yemek daha kolay olur ama bacaklarım daha doyurucu sanırım. Biraz daha bekleyip bu zor kararı vermek zorunda kalacağım. Sonrasını bilmiyorum, önemi yok benim için. Kendimi yemeyi çok fazla sürdüremeyeceğimi düşünüyorum. Belki küçük lokmalar alırsam süreyi uzatabilirim. Biraz daha beklemeliyim en iyisi.

İşin garip kısmı her zaman konuşacak birisini bulabilmem. Bir yerden içeriye hafif bir ışık giriyor ve karşı duvara silik bir şekilde gölgem düşüyor. O gölgem de benim sırdaşım oluyor bu şekilde. Ancak iskelet kadar sessiz değil aksine çok geveze. Kafamın içinde sürekli konuşup duruyor. Evet, sanırım deliliğim giderek artıyor. Belki kendimden önce gölgemi yiyebilirim. Pek dostluk anlayışıma sığmıyor bu ama daha önce farelerimden yemiştim. Gölgenin geveze olmak dışında en büyük sorunu zihnimin içinde konuşması. Bundan daha büyük sorunu ise sürekli söylediklerimin tersini söylemesi. İnsanın gölgesinin bu kadar muhalefet yapması inan çok sinir bozucu.

Ne diyorduk evet hatırladım öz geçmiş demiştim. Düşünsene deli olan ben hayatta ne kadar kabul görürüm. Başkaları benden daha deli olmasına rağmen bir tek kapatıldım buraya. Bir zamanlarda iskelet gelmişti. O eskiden insandı unuttun mu ben unutmadım. Ben de ileride iskelet olacağım bunun da farkındayım. Öyle acıyan gözlerle bakma bana. Acaba beni buraya niye attılar. Her halde deli olduğum için hayır akıllı olduğum için yok farklı olduğum için attılar sanırım. Farklılara hep böyle yapıyorlar onu alıp bir yere atıyorlar ve onlar acı çekerken deri koltuklarında viskilerini yudumluyorlar. Anlamıyorum belki de herkesin hayatını değiştirebilecek bir şeyler bulabiliriz ama istemiyorlar ve bizi bir yerlere atıyorlar. Sonra da ölmemizi bekliyorlar purolarını içerken.

Sana diyorum duvarda yürüyen böcek. Acilen sana bir isim bulmam gerektiğini fark ettim, yakında da bulurum elbet. Bana bak anlatmam daha bitmedi. Tamam dinlemek zorunda değilsin zaten kaçmana hiç gerek yok. Sıkıldığının farkındayım ama bak seninle güzel bir oyun oynayalım. Yanıma yaklaş önce ve sonra senin tadına bir bakayım. Merak etme  sadece küçücük bir ısırık olacak...

Resim başlıklı hikayeler 3


O biraz farklı yaşardı hayatı. İçindeki müziğin onu getirdiği yere gitmeyi alışkanlık haline getirmişti. Bazen bir müzik duyar veya bir şarkı söylerdi. Notaların kılavuzluğuna her zaman güvenirdi. Öylesine kapılırdı ki şarkılara onlar kızı nereye sürüklerse sürüklesin onları takip ederdi. Kimse bilmezdi onun şarkılarını, kimse duymazdı.

Ona göre hayatın bir müziği vardı. O müzik yaşananlara göre değişirdi. Bazen ise nelerin yaşanacağıma müzik karar verirdi. Onun hayatında ise müzik her şeyi belirlerdi. Ne zaman nereye gideceğinden tutun kimi ne nasıl seveceğine kadar hep içindeki şarkılar karar verirdi.

Bazen bir ritim duyardı derinliklerinden gelen.  Daha sonra o ritim sözlere bulanıp müzik halini alırdı ritim notalara dönüştükçe. Her şarkısı mutluluğu anlatmıyordu. Öyle şarkıları vardı ki her kelimesinde ağlamıştı. Bir diğer taraftan sevinçten uçtuğu veya yalnızlığında boğulduğu şarkılar da vardı. Ne anlattığına bakmadan her şarkıyı severdi o.

Ancak hiç kimse ne onu ne de şarkılarını anlardı. Öyle zamanlar olurdu ki sırf bu yüzden insanlarla anlaşamazdı. Durup dururken mırıldanmaya başladığında insanlar hep ona garipseyen gözlerle bakardı. Oysa o sadece içindeki sese eşlik ediyor olurdu. O bakışlar şarkılarının sayıları arttıkça çoğalmıştı. Öyle bir noktaya gelmişti ki o bakışlar bir süre sonra onlardan uzaklaşmak istemişti ayrılık şarkıları çalarken.

Ayrılık şarkıları zamanla güçlenmiş ve onu uzaklara götürmeye başlamıştı. Başlarda günübirlik kaçışlarken zamanla geçen günlerin sayısı artmıştı. Haftalık, aylık, yıllık kaçışlar bile yeterli gelmemişti. Mahalleler, şehirler, ülkeler değişse bile gittiği yerlerde şarkılarını anlayan kimseyi bulamıyordu.

Bu yüzden başlangıçta şarkılar onu rahatsız etmişti. Zihnini kırmızı bir şemsiyenin onu yağmurdan koruması gibi korumaya çalışmıştı. Şarkıları aralarına duvarlar örmeye çalışması da bu yüzdendi. Ancak bir türlü başaramıyordu duvarlar örmeyi. Her ne kadar başka şeyler düşünmeye çabalasa da şarkıları aklından bir türlü çıkmıyordu. Nereye giderse gitsin, kiminle olursa olsun müziği dinlemekten alamıyordu kendini.

Ayrılık şarkılarının yükseldiği bir gün tekrardan yola koyulmuştu. Şimdiye kadar gezdiği şehirleri, ülkeleri bir kenara bırakıp başka bir yere gitmek istemişti çünkü onu anlayan bir kişiye bile rastlayamamıştı yolculuklarında. Bu yüzden gideceği bir sonraki yerin kimsesiz olması gerekiyordu. Nasıl olsa tek kişilik yaşıyordu hayatı. Etrafında kimse olmazsa eğer müziği koşulsuzca dinleyebilirdi. Şarkıları ayrılığı ve yalnızlığı aynı anda anlattığı sırada yola koyulmuştu.

Yolu takip ettikçe ayrılık şarkıları yerini özgürlüğe bırakmıştı. Yalnızlık her ne kadar değişmese ve geçen zamanda artsa da bu çok önemli değildi. Artık onu anlamayan, onu küçümseyen bakışlardan çok uzakta olacaktı. 

Şarkılar onu kimsesiz bir adaya götürdüğünde sorgulamadı bile. Eğer insanlar onu üzüyorsa onlar olmadan mutlu olabilirdi. Bu sayede artık üzülmesine de gerek kalmazdı. Sadece şarkıları dinler ve onlara göre yaşardı. Evet, şarkıları onun kendisi ile konuşma biçimiydi.

Adada ilk günler şarkılar söyleyerek ve dans ederek geçmişti. Kimseye ihtiyacı yoktu onun. Sulara yazı yazabildiği bir kalemi vardı. Kendini ne zaman yalnız hissetse kalemine sarılıyordu şarkılarının resmini yapmak için. 

Kimsesizliğe alışması biraz zor olmuştu. Başlarda kolay gelse de zamanla etrafında kimseyi görememek onu rahatsız etmeye başlamıştı. Evet, istediği zaman istediği şarkıyı söyleyebiliyordu onu anlayabilen birinin çıkma ihtimalini düşünmeden. Ancak bazen duruyor ve birilerini görmek istiyordu. Böyle zamanlarda şehre bakıyor ve insanları düşünüyordu. Belki de geride bıraktığı onu anlayan birilerini bulabilme umuduydu.

Zamanla şarkıları rüzgarın ve dalgaların sesine ayak uydurmuştu. Belki de doğa artık yaşamını ona göre ayarlıyordu. Ne zaman hüzünlü bir şarkı söylese serin bir rüzgar esmeye başlıyor, dalgalar kıyılara çarpıyordu. Bu yüzden çoğunlukla hava bulutluydu. Doğa ile birlikte o kadar mükemmel bir senfoni oluşturuyorlardı ki hayatı boyunca böyle bir uyum görmemişti. 

Ancak yalnız günleri ilerledikçe kendini denizin karşı tarafındaki şehre bakar bulmuştu. Evlerin bacalarından çıkan dumanları seyrederken içinde kaynağı belirsiz bir özlem büyüyordu. Bu özlemin neye dair olduğunu bile bilmeden adını bile duymadığı bir şeyi durmaksızın özlüyordu. Şarkıların özlemi anlatması da kaçınılamazdı.

Kazandığı onca şey varken kaybettiği tek bir umut ona günlerini yaşanılamaz kılmaya yetiyordu. Geri dönmeye niyeti yoktu. Aslında özlediği şehir veya içindekiler değildi. O sadece kaybettiği o umudu özlüyordu.


Gündüzleri şehre bakıyor, geceleri ise onun silüetini seyrediyordu. Şehre bakmak geçmişe bakmak gibiydi onun için. Eskiye bakıyor ve kendine sorular sorup nerede yanlış yaptığını anlamaya çalışıyordu. En çok karşılaştığı soru "neden?"di. Kendine sorduğu soruların çoğunun cevabının olmaması canını sıkmak için başka bir nedendi. Cevapsız sorulara dair o kadar fazla şarkısı vardı ki.

Çimenlere oturmuş ve sırtını yaşlı bir ağaca yaslamıştı. Kuşlarla birlikte hüzünlü bir şarkı söylüyordu şehri seyrederek. Güneş gideli uzun zaman olmuş ve beyaz bir dolunay onun yerini almaya başlamıştı. Başını ağaca yaslamış ve gözlerini kapatmıştı. Karanlık bir yalnızlık şarkısı söylüyordu. Etraftaki kuşların ötmeyi kestiğini ve ağladığını düşünmüştü şarkının sonlarına yaklaşırken.


Şarkı değiştiğinde kuşlar tekrar cıvıldamaya başlamıştı. Bu ıssız adada geçen aynı gecelerden bir başkasındaydı. Bir sonraki şarkısı da bu cümlelerle başlamıştı. Tam bu esnada bir ses duyduğunu sandı Ancak bu ıssız adada bir ses duymuş olamazdı. Adada ondan başka kimse yaşamıyordu. Bunları düşünürken gayri ihtiyari olarak ayağa kalktı ve etrafını gözlemlemeye başladı.

Etrafa bakarken birisini görmeye ne kadar ihtiyacı olduğunu fark etmişti. Bu yüzden kalbi daha hızlı atmaya başlamış ve içine korkuyla karışık bir heyecan dolmuştu. Garip bir duyguydu, bir yandan kaçıp saklanmak ve kendini güvenceye almak isterken bir diğer taraftan da beklemek ve bir insan görmek istiyordu.

"Kim var orada?" diye sordu yüksek sesle ve bir kaç kez tekrarladı "kim varsa orada dışarı çıksın." Amacı neler olup bittiğini bir an önce öğrenmekti. 

Bir süre boyunca hiç ses duymamıştı. Ancak geçen çok da uzun olmayan bir zamanın ardından mahcup bir erkek sesi duymuştu "Sen.. rahatsız ettiğim için özür dilerim."

Kız sesin geldiği yöne bakmış ve ağaçlıklardan çıkan adamı görmüştü. Bir yabancıydı o ve yabancılara da tanıdıkları kadar güvenmiyordu.


Adam kıza biraz daha yaklaştığı zaman konuşmaya başladı "gerçekten seni rahatsız etmek istememiştim. Ayrıca endişelenme buraya sana zarar vermek için gelmedim. ama ne kadar terbiyesizim önce kim olduğumu anlatmalıydım. Adamın mahcup, kızarmış yüzünde küçük bir gülümseme belirmişti cümlesini bitirirken.


"Evet, kim olduğunu veya neden burada olduğunu bilmiyorum. Açıklamaların varsa elbette dinlerim." kız adamın yüzündeki o masum ifadeye inanmak istiyordu. Oradan uzaklaşmamasının nedenlerinden birisi de buydu.

"Teşekkür ederim" dedi erkek "kim olduğuma gelince yanından geçip gittiğin birisiyim. Bir şarkı söylüyordun onu asla unutamıyorum. Öyle bir şarkıydı ki beni olduğum yere mıhlamıştı. Çok fazla zaman geçmeden dönüp baktığımda gitmiştin oysa sesin hala kulaklarımda çınlıyordu. İnan çok koştum seni bulabilmek için ama gitmiştin."

"Peki ya neden buradasın? Neden şarkım bu kadar etkiledi seni?" kız birisinin onun şarkılarından etkilenmesini hayretle karşılamıştı ama elinden geldiği kadar bunu belli etmemeye çalışıyordu. Gerçekten de tek kişilik bir dünyada yaşamıyor olabilir miydi acaba?

"Önce şarkının beni neden etkilediğini söyleyeyim istersen.Beni anlatıyordu çünkü. Her kelimesinde her susuşunda ben vardım. İçimi öyle bir parçaladı ki kabuk tutan tüm yaralarım açıldı. Sen uzaklaşırken kıpırdayamamamın sebebi buydu. Neden burada olduğuma gelince yıllardır seni aradığı söylemem gerekiyor. O günden sonra günlerce hiçbir şey bulamamıştım. Sonra bir gün adamın biri bir şey söyledi. Bir kaç ay sonra bir başkası. Bu şekilde peşinde dünyayı dolaştım ve şimdi buradayım." konuşurken kıza bir kaç adım daha yaklaşmıştı.


"Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Şarkılarımı kimsenin anlamadığını düşünürken senin bütün bunları yapman inanılmaz benim için. Merak ediyorum neden peşimden geldin bu kadar süre?" diye sordu kız. Şaşırmıştı ve artık şaşırmasını gizleyemiyordu. Yine de yüzünde uzun zamandır olmayan büyükçe bir gülümseme belirmişti. 

"Neden peşinden mi geldim. Cevabı çok basit şarkının devamını dinlemek istiyordum ve başka şarkıları. Sesinde kendimi buldum ben. Bu konuda anlatacak çok şeyim var inan ama önce bir yere oturalım bayağı bir zamandır yürüyorum ve bacaklarım ağrıyor." erkek ve kız birlikte yaşlı ağacın altına oturdular ve sırtlarını ağaca dayadılar. Oturduklarında birbirlerinin gözlerinin içine baktılar ve erkek anlatmaya başladı...




not: Bu hikaye ve diğer "Resim başlıklı hikayeler" yazıları arkadaşım Seba Savacı'nın resimlerinden esinlenerek yazılmıştır.

Onun diğer resimlerini görmek isterseniz eğer buraya tıklayabilirsiniz.

Resim başlıklı hikayeler 2

Her şey kimliğini yırtıp atmasıyla başlamıştı. Onu bağlayan her şeyden kurtulmayı amaçlamıştı bu şekilde. İsimler, ülkeler ve diğer her şeyden kurtulmanın özgürleşmesi için yeterli olacağına inanmıştı. Bu şekilde karanlık odasında otururken kimliğini parçalara ayırmıştı. Zannetmişti ki bunu yaparsa kendisi olabilirdi. Çok uğraşmıştı kendisi olabilmek için. Ona ne yapması gerektiği söylenmeden yaşamayı çok düşlemişti. Ancak insanlardan, düşüncelerden, adetlerden, sistemlerden kurtulmanın bir yolunu bulamamıştı. Kendini kimliksiz yapma fikri de bu noktada çıkmıştı. Aslında o var olmazsa eğer onu kısıtlayamazlardı.

Hayatını düşündükçe hayatının ona ne kadar az ait olduğunu gördü. Aldığı tüm kararlar başkasınındı. Başkaları istediği için doğmuş, büyümüş, okula gitmiş, meslek seçmiş, kısaca yaşamıştı. Hayatını başkalarının kontrol ettiğini öğrenmek geçmişinin onun için anlamsızlaşması demek oluyordu. Geriye doğru bakıyor ve hiçbir şey göremiyordu. Geçmişi olmayan kimsenin geleceği de olmazdı. Bu yüzden gelecek aynı geçmiş gibi kapkaraydı. O kadar karanlıktı ki hayatı sanki hiç yaşamamıştı. Bütün bunları bilmek onu hareketsiz bırakıyordu.

İki tane farklı "O" vardı içinde. İlkinde hayata ayak uydurmaya çalışıyor ve başkaları gibi olmayı istiyordu. İkincisinde ise bu hayata ait olmadığını söylüyordu kendine. Fantastik bir dünyada yaşamak, hiçbir kurala bağlı kalmamak istiyordu. Bu iki "O" sık sık çatışırdı. Son zamanlara kadar çatışmaları kazanan hep ilkiydi. Ancak her şey değişmişti. İkinci kişiliğinin sesi o kadar yüksek çıkmaya başlamıştı ki bu hayata ait olmadığını düşünüyordu.

Ancak kimliğini kırmak hiçbir şeyi değiştirmemişti. Yine aynı şekilde üzgün, küskün ve kırılmış hissediyordu. Aslında onun kim olduğu bir kaç satırdan ibaret değildi. Özgürleşmesi için kendisinden kurtulmalıydı. Kim olduğu bir maskede saklıymış gibiydi ve onu çıkarmalı, uzak bir yere fırlatmalıydı. Hiçbir zaman istediği yere gidip istediğini yapamadığını fark etmişti bir süre önce. İstediğini düşündüğü şeyleri de gerçekte istemiyordu. Hiç bir duygusu ona ait değildi aslında. Sadece çok büyük bir yalnızlık vardı içinde.

Bir taraftan bunları düşünürken diğer taraftan yüzündeki maskeyi çıkarmaya çalışıyordu. Tırnakları yanaklarına batıyor ve fırlatıp atacak bir şey arıyordu. Bağdaş kurarak yatağının üzerine oturmuş bir yanına kocaman bir hiçlik almıştı. Göz ucuyla hiçliğin derinliklerine bakıyor ve onu düşlüyordu. Başını avuçlarının arasında sıkıştırmıştı. Derisinden başka koparabilecek hiçbir şey bulamayınca hayal kırıklığına uğramıştı. Kendisinden nasıl kurtulabilirdi bilemiyordu. Onu bağlayan zincirlerden kurtulmasının bir yolu var mıydı bilmek istiyordu.

Başı avuçlarının arasında oldukça uzun zaman geçirmişti. Düşünmek istiyor ama ne düşüneceğini bilemiyordu. Aklında sadece nasıl kendisi olabileceği vardı. Onun geçmişinin veya geleceğinin olması, şimdiye kadar hiçbir şeyi yaşamaması onu tüm sorumluluklardan kurtarıyordu. Hayatı o yaşamamıştı ki sonuçlarına katlanacaktı. Yaşadığı hiçbir şey ona ait değildi. Başka birisi yaşamıştı hepsini. Mutluklar, acılar, hüzünler hep o başkasına aitti. Ben şimdiye kadar ne yaptım diye soruyordu kendine. Verebilecek bir cevabının olmaması ise hissettiği duygular karmaşasına bir tutam acıyı da katıyordu.

Uzunca bir süre daha geçtikten sonra başını kaldırıp kimliğinin parçalarına baktı ve tekrar geçmişe döndü. Sahte olan bir tek o değildi. Herkes aynıydı. Herkes onlara söylenenleri düşünüyor, onlara söylenenleri yapıyordu. O ne kadar kendi olamamışsa başkaları da olamazdı.

Aslında bir zamanlar onun bir kişiliği vardı. Fakat zaman geçtikçe çalınmıştı ondan. Yavaş yavaş, azar azar, damla damla kaybetmişti kim olduğunu. Bir diğer taraftan kimliksizliğiyle yüzleşiyordu. Her ne kadar kendisi olamadığından şikayet etse de hiç kimse olmuştu. O bir başkasının kimliğini parçalamış ve yerine kendisininkini koyamamıştı. İnsanın kendi bedenine yabancılaşabileceğini öğrenmişti bu şekilde. Ellerine bakıyor ve onları daha önce hiç görmediğini düşünüyordu.

Derin bir nefes aldı. Amacı içinde bulunduğu çıkmazı biraz hafifletmekti. Ayağa kalktı ve yüzünü yıkamak için banyoya doğru yürüdü. Yürürken evindeki eşyalara bakıyor ve hiçbirine anlam veremiyordu.   Duvardaki tablolar dahil her şey anlamsızdı. Zihninde o kadar fazla olay aynı zamanda oluyordu ki hangisini düşüneceğini bile bilemiyordu. Zaman o kadar yavaş akıyordu ki banyoya giderken attığı bir kaç adım bir kaç ömür kadar uzun gelmişti ona.

Banyoya gittiğinde ilk olarak musluğu açtı ve başını soğuk suyun altına soktu. Soğuk su yüzünde dolaşırken içi ürperiyordu. Korkuyordu ne olacağından ve ne olduğundan. Bir süre sonra üşüdüğünü fark edince başını kaldırıp saçlarını geriye doğru attı. Islak saçlarından damlayan su sırtını kaplamıştı. İki elini lavaboya dayadı ve aynaya baktı. Eskiden, başkalarına göre güzel sayılabilecek bir yüzü vardı. İnsanlar ona bakardı hep o da güzel olduğunu düşünürdü bu yüzden. Şimdi ise aynaya bakıyor hiçbir şey göremiyordu. Sanki su yüzünü de almıştı ondan. Sanki yüzündeki tüm detaylar eriyip gitmişti. Aynaya bakıyor ve yüzü olmayan bir kız görüyordu sadece.

İnsanın bir dayanma sınırı vardı. İnsan o sınıra kadar olan olayları kabullenebilir ve onlarla yaşamayı öğrenebilirdi. Ancak o sınırı çoktan aşmıştı. Artık o kimliksiz, kimsesiz ve kişiliksizdi. Aynaya bakmaktan kendini alamıyordu. Düz, beyaz bir yüzü vardı. Ağzı, burnu, gözleri diğer her şey gibi kaybolmuştu. Yüzünün olmamasını tarif etmek mümkün değildi. Bunların ne anlama geldiğini kendisi bile bilemiyordu.

Bir yerden başlamalıydı ama hayatına bu şekilde devam edemezdi. Banyodan çıkıp tekrardan odasına döndü. Öncelikle yeni bir yüze ihtiyacı vardı. Başkalarının maskelerine benzemeyen sadece ona ait olan bir surat istiyordu. Çalışma masasının çekmecesini açtı ve kalemlerine baktı. Hepsi çok güzeldi ve hepsini aldı yanına. Şimdi aynanın karşısına geçme zamanıydı.

Aynanın karışındaki küçük tabureye oturdu ve aldığı kalemleri masanın üzerine yaydı. Bir yüzü olmasını istiyorsa önce kendine göz çizmeliydi. Kalın kalemini aldı ve alnının üstü kısımlarına doğru iki tane yuvarlak çizdi. Sonra kalemini değiştirip göz bebeklerini yaptı. Burnunu ve ağzını yaptıktan sonra gülümsemeye başlamıştı. Kesinlikle başkalarına benzemiyordu. Onlar gibi maske takan balonlara benzemiyordu. Bir gün bir iğne değerse başkalarına onlar patlardı. Maskeleri düşer ve kaybolurlardı. Ancak onun maskesi yoktu. Bu hayatta maske taşıyamayacak kadar masumdu. Aynada yüzüne bakıyor ve ne kadar temiz olduğunu düşünüyordu. Çizdiği dudaklar tek bir yalan bile söylememişti. Oysa başkalarının maskeleri doğru söylemeyi unutmuştu.

O yalanları görmek zorunda değildi. Çizdiği kulaklar sadece gerçekleri duyacaktı. Aslında yeni yüzü ona çok daha gerçek bir dünya sunacaktı. Maskelerle görülemeyen hayatı görecek ve onların asla bilemeyeceklerini bilecekti. Artık bir yüzü olduğuna göre bir sonraki aşamaya geçebilirdi. Şimdi bir arkadaşa ihtiyacı vardı. Ona asla yalan söylemeyecek, kötü gününde destek olacak gerçek bir arkadaş istiyordu. Etrafına bir bakındı önce. Sonra bir şey bulamamış gibi başını eğdi. Bu esnada masasının üzerinde duran dolma kalemi gördü. Ona asla yalan söylemezdi. Asla ihanet etmez, asla onu yarı yolda bırakmazdı. O kalem onun en iyi dostu olacaktı. Bütün sırlarını ona anlatacak, yorgun düştüğü zaman başını ona yaslayacaktı.

Artık yeni bir yüzü ve yeni bir dostu vardı. Şimdi yeni bir hayat kurmalıydı kendisine. Önce dışarı çıkmaya karar verdi sahte bir dünyaya son kez olsun bakabilmek için. Giyinmek için gardırobunu açtığında hiçbir moda akımına uymayacak bir biçimde elbiselerini seçti. Her halde gökkuşağının bütün renklerini aynı anda üzerinde taşıyordu ama umursamadı sonuçta böyle olmasını istemişti. Artık hayatının kontrolü başkalarında değildi. Tüm kararları o verecekti.

Evinden dışarı çıktığında merdivenlerin ışığını açmadı. Görmek için ışığa ihtiyacı yoktu. Sokağa adımını attığı sırada etrafından geçen insanlara baktı. Herkes sahteydi. Maskelerini takmış ve bir yerlere gidiyorlardı. Hemen hemen her maske aynıydı. Aynı bakışlar, aynı gözler ve aynı çarpık gülümseme herkesin ifadelerine hakim olmuştu. Yanlarından geçerken onu fark etmemelerini umursamadı bile. Biliyordu onu görmeyeceklerdi. Görseler bile unutmaya çalışacaklardı. Maskesiz birinin varlığını kabul edemezlerdi. Anlayamazlardı onun yaptıklarını.

Sokakta yürümeye devam etti. Sanki iki farklı dünya varmış gibiydi. İlki maskeli ikincisi ise maskesizdi ve maskeli dünya maskesizi göremiyordu. Yürümeye devam ettikçe insanların ifadelerini inceliyordu. Kaç çeşit maske vardır bunu öğrenmekti amacı. Ancak herkes aynıydı bu aynılık rahatsız ediyordu onu. Sanki kimsenin olmadığı ıssız bir adaya düşmüş gibiydi. Artık onun dünyasında kimse yoktu. Bir tane dostu vardı ve onunla belki resim yapar belki yazı yazardı. Bu hikayenin devamını bilmiyordu ama umurunda da değildi devamlar. Kendine yeni bir kişilik oluşturmalıydı ve bunu ancak zamanla oluşturabilirdi. Sadece tek kişilik bir dünyada yaşamak umutlarını paramparça etmişti. Belki de sonsuz bir yalnızlıktaydı.

Bütün bu düşünceler arasında yürümeye devam etti. Bir bebeğin ilk adımlarını atıyormuş gibi hissediyordu. Bu yüzden zordu yürümek. Bu hayata alışmak güçtü ama o sahte insanlarla sahte bir dünyada yaşamayı istemiyordu. Dünyanın toplam nüfusu sadece kendisinden ibaret olsa bile bunu yaşamayı istiyordu. İnsanları ve maskelerini gördüğü her an bu isteği giderek artıyordu. Şu koca dünyada tek başına olacaktı, ne kaybedebilirdi ki?

Evinden oldukça uzaklaşmıştı. Bir parkta oturup biraz dinlenmek istedi. Nasıl olsa artık hiçbir şey için acelesi yoktu. Biraz eskimiş bir parkın kapısından içeriye girdi. Küçük adımlarla ilerliyor, yalnızlığına alışmaya çalışıyordu. Biraz daha ilerledikten sonra yıpranmış bir banka oturdu ve ayaklarını uzattı. Bulutlu gökyüzüne bakıyorken çok uzaklara gitmişti. Derken bir ses duydu "sen." Başını çevirip baktığında kendisi gibi yüzsüz olan bir erkek gördü. Aynı bugün yaptığı gibi kendine koyu bir kalemle yeni bir yüz çizmişti. Erkek ona doğru yaklaşırken kız şaşkınlık içindeydi.

"Sen" diyerek tekrarladı erkek "bu dünyada tek olduğumu düşünüyordum." Kız söyleyecek kelimeler bulmakta zorlandı bir süre. "Hiçbir zaman gelmeyeceğini düşündüm hep" dedi kız kısık ama güçlü bir ses tonuyla.

"Herkesin sahte olduğu bir dünyada tek başına olmak çok zor inan. Seni görmüyorlar bile" diyerek devam etti erkek artık bankın yanına gelmiş kızın çizgi gözlerinin içine bakıyordu. "Başlarda maskeli olmam gerektiğini düşünürdüm hep. Şimdi hiçbir şeyim yok ve ben kendimim" diyerek cevapladı kız ses tonu normale dönmüş ve neşeye bulanmıştı.

"Yalnız yaşayacağını düşünüyorsun hep, yalnız öleceğini. Bu dünyaya tek başıma geldim diyorsun hep  tek başıma da gidebilirim" diyerek devam etti erkek. Kızın cümlelerinden cesaret almıştı. "Aslında sen tek başına başkalarından daha fazlasın. Eksilmedin sen aksine çoğaldın." kız kelimelerini seçerken tereddüt etmiyordu artık. İlk kez içinden geldiği gibi konuşuyordu.

"En kötüsü ne biliyor musun kendini tanıman çok zaman alıyor." erkek konuşurken bir taraftan kıza bakıyor bir taraftan da geçmişe doğru kısa yolculuklar yapıyordu. "Ne kadar zamanı alacak bilmiyorum" kız ise bu esnada sadece geleceğe bakıyordu.

Kelimeler bittiğinde ikisi birbirine bakıp gülsümesi. Konuşacak bir şey bulamadıkları her saniye ile gülümsemeleri kahkahaya dönüştü. Öyle ki bir süre sonra nefes almakta zorlanır hale gelmişlerdi. Kız ilk kez gerçekten mutlu olduğunu fark etti bir damla mutluluk gözyaşı yanaklarında süzülürken. Erkek ilk konuşan olmuştu "yanına oturabilir miyim acaba?" Kızın hafifçe gülümsedi ve yana kaydı. Erkeğe ise kızın açtığı yere oturmak kalmıştı. Onun gerçek dünyasının nüfusu artık bir değil ikiydi...



not: Bu hikaye ve diğer "Resim başlıklı hikayeler" yazıları arkadaşım Seba Savacı'nın resimlerinden esinlenerek yazılmıştır.


Onun diğer resimlerini görmek isterseniz eğer buraya tıklayabilirsiniz.

Resim başlıklı hikayeler 1

Saatin alarmı tarafından uyandırılmadan önce tatlı bir rüya görüyordu kız. O kadar güzel bir rüyaydı ki o rüyadan uyanmak yüzünün mutsuzluk içinde asılmasına sebep olmuştu. Rüyasında neler gördüğünü hatırlamak için yatağın içinde dönüp dururken saat çalmaya devam ediyordu. Nefret ediyordu o sesten, uyanmak, rüyaları terk etmek istemiyordu. Ancak sorumluluklarının da farkındaydı. Her sabah saat 8 de kalkmalı, saçlarını taramalı ve en güzel elbiselerini giymeliydi. Yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirdikten sonra oturmalı ve beklemeliydi. Yataktan çıktıktan sonra banyoya giderek dişlerini fırçalamasının ardından makyajını yapacaktı. Daha sonra saçlarını tarayacak ve en güzel elbiselerinden giyecekti. Hep istediği hayat buydu; kusursuz, sorunsuz, mükemmel.

Yorganın altından çıkarken yüzü asıktı ve mutsuzdu. Avuç içiyle gözünü ovuştururken hala ayılmaya çabalıyordu. Eski bir gün gitmiş ve ona çok benzeyen başka bir gün başlamıştı. Mutsuzluğunun sebeplerinden birisi de buydu aslında. Her şey tıpatıp aynıydı.

Uyandığında yüzünde olan yarım maskesini düzeltti önce. Kimse onun gerçekte kim olduğunu bilmemeliydi. Banyoya gittiğinde önce yüzünü yıkadı soğuk su ile. Bu onu bir parça kendisine getirmişti. Ardından aynada kendisine baktı bir süreliğine ve gülümseme denemelerine başladı. En güzel hangi gülümsemesiydi onu anlamaya çabalıyordu. Kendisi güzel olduğuna inanmasa da oldukça güzel bir kızdı aslında. Onun gülümsemesi yeterliydi ama o hep daha fazlasını istemişti. Yüzüne hangi yalan gülümseme daha güzel oturuyordu öğrenmek istediği tek şeydi. En sonunda uygun bir gülümseme bulmasının ardından aynanın yanından tarağını alıp odasına geçti. Şimdi sıra en güzel elbiselerdeydi. Dolabını açtı ve bir süre boyunca ne giysem diye düşündü. Aslında çok da umurunda değildi ama kusursuz olmak için güzel giyinmeliydi.

Elbiselerini giydikten sonra sıra saçlarını taramaya gelmişti. Hazırlanmanın belki de en çok zaman alan bölümü buydu. Siyah saçları oldukça uzundu. Eğer yerlere değiyor diye kesmek zorunda kalmasaydı şimdi çok daha uzun olabilirdi. Bileklerine kadar uzanan saçlarına baktığında aklına onu kesmek için gelen insanlar geliyordu ve onların çabalarını hatırlamak gülümsemesi için yeterli oluyordu. Saçlarından daha değerli başka bir şeyi yoktu onun. Yavaşça ve dikkatlice taradı saçlarını. Ona bakan herkesin hayran kalmasını istiyordu. Onu gören herkes bir süre boyunca hayrete düşmeli ve unutmalıydı kalan her şeyi. Mükemmel olabileceği için bu hayatı seçmişti zaten. Hep başkaları ondan kusursuz olmasını beklemiş, hata yaptıkça uzaklaşmışlardı. Kim olması gerektiğine başkaları kara verir olmuştu bir süre geçtikten sonra. Onların istediği gibi olmaya çabaladıkça kendini burada bulmuştu.

Aslında her şey kızın yıllar önce "kusursuz rüyalar" mağazasına gelmesiyle başlamıştı. Başkaları için onun kusursuz olması gerekiyordu. Mükemmel olmalı ve herkesi kendine hayran bırakmalıydı. Bunun için gelmişti mağazaya. Herkesin ağzını açık bırakacak bir rüyaya ihtiyacı vardı. Bunun için her şeyi yapabilirdi. Karşılığı neyse o rüyanın verebilirdi. Mağazadaki görevliye istediklerini anlattığında bir süre boyunca sessiz kalmıştı ne diyeceğini bilemeyerek ve onu mağaza yöneticine götürmüştü. İstediklerini bir kere daha anlatmıştı kız. Mağaza yöneticisi gülümsemiş ve arkasına yaslanarak anladığını belirtmişti. "Herkesin sana hayran olunmak istiyorsun. Seni kusursuzmuş gibi algılamalarını bekliyorsun. Bunu yapabilirim ama bazı şartlarım var" demişti mağaza yöneticisi. Kız ise onun her şartını kabul edeceğini söylemişti ve her şey böyle başlamıştı.

O günden bu yana yıllar geçmişti ve kız hep aynı yerdeydi. Hiç dışarı çıkmamıştı mağazadan. Her gün mağazada uyanıyor ve gece orada uyuyordu. Mağazanın içinde küçük bir ev yapılmıştı onun için. Evinde güzel elbiseler giyiyor, makyaj yapıyor ve bekliyordu. Bu bekleyişte hep yalnız başınaydı. Hiçbir dostu yoktu onun, hiç kimsesi yoktu. Sadece tükenmez bir kalemi vardı. O kalemi onun tek dostuydu. Öyle ki günün birinde tükenir diye kullanmıyordu tek dostunu kaybetmek istemediği için. Neyi beklediğini bilmeden bekliyordu aslında. Sanki günün birinde bir şey olacak ve hayatı değişecekmiş gibi hissediyordu. Ancak hissettikleri söz konusu bile değildi. Bir anlaşma yapmıştı ve burada kalacaktı.

Onun bu kusursuzluğunu tek bir şey bozuyordu. Bileğinde bir pranga ile evin ortasına bağlanmıştı. Pranganın zincirleri uzundu. Bu sayede evin içinde istediği gibi dolaşabiliyordu. Zincirler hem onu eve bağlıyor ve dışarıya çıkmasını engelliyordu hem de ona mükemmel olmadığını hatırlatıyordu. Zincirlerin başkaları tarafından görülmesini istemediği için mağaza sahibi, zincirler evin halıları ile aynı kırmızı renkteydi . Evet, onu izleyen başkaları vardı. Duvarların diğer tarafı camdı ve dışarıdan içerisi gözükebiliyordu. İnsanlar onun attığı her adımı izliyordu bu sayede. O da insanların kusursuzluk örneği oluyordu. Aynı zamanda zincirleri ses çıkarmasın diye metalden değildi.

İzlenmeye alışmıştı zaman içerisinde. Artık hiç sorun olmuyordu. O hep olması istenilen gibi mükemmeldi ya geri kalanın pek de bir önemi yoktu. İnsanların ilgisini çekiyordu ki her gün başka bir şeyler oluyordu orada. Bir gün bir erkekle akşam yemeğine kalıyor ve mutlu numaraları yapıyordu. Bazıları onun sevgilisi oluyordu. Biliyordu insanların o kusursuz ilişkileri görmek istediğini. Dönemin yeni çıkan kitaplarını okuyor ve herkese gösteriyordu onun ne kadar harika bir kitap olduğunu. İnsanların onun okuduğu kitabı mükemmel olarak gördüğünü ve onu alacaklarından çok emindi. "Harika olmanın 17 yolu" isimli kitabı okurken de sanki çok önemli şeyler öğreniyormuş numarası yaptı. İçindeki tek bir kelimeyi bile zerre kadar önemseme de yine de büyük bir heyecanla okuyordu kitabı.

İnsanlara yeni elbiselerin ne kadar harika olduğunu göstermek için her gün elbiselerini defalarca değiştirmesi gerekiyordu . Harika elbiseler giyip, harika televizyon programları izliyordu harika yemekler yerken. İzlediği harika filmleri çok fazla insanında izlediğinden emindi. Bir süs eşyası gibiydi o. Eskiden barbie bebekler vardı onun olduğu yerde. Şimdi ise o bir sembol, bir simgeydi insanların gözünde. Kimsenin umursamadığı bir oyuncaktı o. Kusurlu olup zaman, maskesini çıkardığında kimsenin onu hatırlayamayacağını çok iyi biliyordu. Kaybolup giderdi şu hayattan insanlar onu hatırlamadığında.

Bir diğer taraftan kız kusurluydu ve bu yüzden hep maske takıyordu. İnsanlar öyle bir yüz görmek istiyorlardı ki dünyada öyle birisi yoktu. Maske aslında yüzünün yarısını kaplamasına rağmen onu gerçekten ayıran ufak bir sınırdı. Aslında o evde dolaşan ben değilim diyebiliyordu maske sayesinde. Zamanı geldiğinde bütün suçu maskeye atabiliyor ve bu sayede kendini koruyabiliyordu. "Kusursuz olan ben değilim, maske" demek her zaman kolay geliyordu ona. Maske o evde kalmaktan ne kadar muyluysa kız da o kadar mutsuzdu. Fırsatı olsa bir an bile durmaz giderdi.

Öğle yemeği vakti geldiğinde yemek masasına doğru ilerledi. Mumlarla donatılmış bir masa bulacağını çok iyi biliyordu. O masada en güzel yemeklerin olacağını da çok iyi biliyordu. Restoranların kutularını dışarıya göstererek açtı. Yediği her lokma hayatının en güzeliymiş gibi davranması gerekiyordu. İçtiği su sanki karlı dağlardan geliyormuş gibi hareket etmeliydi. Rol yapmak işin kolay kısmıydı. Zor kısmı ise maskenin arkasına bunları anlatmaktı.

Yemek bittikten sonra harika koşu bandına binip ne kadar mutlu olduğunu göstermesi gerekiyordu. Koşarken gözlerini kapatıyor ve başka bir yerde olduğunu hayal ediyordu. Kocaman bir çayırda çıplak ayak koştuğunu düşlüyor ve güzel hayalinin tadını çıkartıyordu. Bazen koşması asla durmayacakmış gibi geliyordu ona. Böyle zamanlarda duvarların içinden geçip uzaklaşmak istiyordu.

Koşu bandından indikten sonra duş alması gerekiyordu. Bunun için izlenmediği tek yer olan banyoya gitmişti. Küveti sıcak suyla doldururken elbiselerini çıkartıyordu. Aklında ise o suya gömülmek vardı. Sudan çıkmak istemiyordu. Belki yine doğulma denemeleri yapardı bilemiyordu. Elbiselerini çıkardıktan sonra hep yaptığı gibi aynanın yanına gitti. Yüzündeki gülümseme kayboldu aynaya baktığında. Maskesini yavaşça çıkarttı ve aynanın yanına koydu. Hep maskeyi gördüğü için kendi yüzünü unutuyordu çoğu zaman. Bir süre boyunca kendisini seyretti bu sebeple. Derken aynanın yanındaki dolabın üzerinde daha önce orada olmayan küçük bir kutu fark etti.

Onu alıp incelemeye başladığında iki yan tarafının koyu kırmızı olduğunu gördü. Açtığında ise içinde üç tane yanmamış kibrit çöpü buldu. Bunun karşısında şaşırmıştı doğrusu. Daha önce ateş yakabileceği hiçbir şey görmemişti. Şimdi ise bir kutu kibrit karşısında duruyordu. Başlarda ne yapacağını bilemiyordu. Daha sonra kutunun içinde yazılı bir yazı gördü "özgürlüğün için.. bir dost..." Küvete hiç girmedi. Onun yerine aynanın karşısında durup düşündü. Kibrit onun kaçmasına nasıl yardımcı olabilirdi sorusunu sordu sürekli olarak. Zincirleri plastikti ve ateşte eriyebilirdi. Ancak 3 kibrit onu eritmeye yetmezdi. Daha büyük bir ateşe ihtiyacı vardı.

Saçını biraz ıslatıp elbiselerini giydi. Kibrit kutusunu pantolonunun cebine yerleştirdi ve oturma odasına geçti. Düşündüğü zaman üç kibrite yakabileceği bir şey yoktu. Bunu araştırmak için yüzünde kocaman bir gülümsemeyle odanın içinde dolaştı ama hiçbir şey bulamadı. Tam pes etmek üzereyken aklına bir fikir geldi. Onun harika parfümleri vardı. Şişelerini kırar ve yakardı. Ona yetecek kadar ateş oluşurdu bu şekilde. Odasına gidip bütün harika parfümlerini topladı. Geri geldiğinde koltuğun yanında ellerinde parfümlerle duruyordu.

Parfümleri yere atıp kıracaktı önce. Sonra kırık şişeleri koltuğun üzerine dökecek ve ateşe verecekti. Ardından zincirini o ateşte eritecekti. Özgürlüğüne uzanan çok güzel bir plandı bu. İlk harika parfüm şişesini alıp yere attığında kırılmamıştı. Bu yüzden onu yerden alıp duvara fırlattı ve şişenin parçalanmasını izledi. Parçalanan şişeyi hızlıca alıp koltuğun üzerine döktü. Bu arada cam parçalarının ayaklarını kesmesini umursamadı. İkinci ve üçüncü şişede de aynısını yaptıktan sonra kibritini çıkarıp kutunun kenarına sürttü. Ancak o kibrit yanmadı. Bu onu üzmüştü biraz ancak daha iki deneme hakkı daha vardı ve kutudan ikinci kibriti çıkardı.  İkincisini sürttüğünde küçük bir alev gördü kibritin ucunda. Bu onu çok mutlu etmişti. Ancak alev o kadar güçsüzdü ki en ufak bir rüzgarda bile sönebilirdi. Ağır adımlarla koltuğa yaklaştı ve kibriti nazikçe minderin üzerine bıraktı. Bıraktığı yer ile minder arasında pek bir mesafe yoktu ama güçsüz alevlerle kaplı kibrit o arada sönmüştü çoktan.

Şimdi geriye sadece bir hakkı kalmıştı. Eğer o kibrit de yanmazsa her şey bıraktığı gibi devam edecekti. Belki eskisinden çok daha kötüsü olacak ve kendini çok daha zor bir durumda bulacaktı. Belki de kaçmaya çalıştığı için cezalandırılacaktı. Belki cezalandırılmanın çok daha kötüsü başına gelecekti. Bu düşüncelerin etkisiyle kibrit kutusunu tutan elleri titriyordu. Sağ eliyle kutudaki son kibriti aldı ve kutunun kenarına hızlıca sürttü. Son kibrit üzerinde güçlü bir alevle yanmıştı. Onun da sönmeyeceğinden emin olmak için alevlerin kibritin etrafını sarmasını izledi. Alevler kibritin ahşap yüzeyinden onu tutan parmaklarına kadar geldiğinde ısı tenini acıtmaya başlamıştı ve daha fazla beklemeye gerek duymayıp onu koltuğun üzerine fırlattı.

Kibrit koltuğa değdiğinde alevlerin bir anda kabarmasını izledi. Ateşin sesi olacağını hiç düşünmemişti ama şimdi alevlerin müziğini dinliyor ve dans ediyordu. Koltuğun yastığından yayılmaya başlayan alevler çok kısa bir zamanın ardından koltuğun tamamını kaplamıştı. İşte şimdi dışarıdakiler için harika bir gösteri oluyordur diye düşündü ve güldü. Sonra aklına bir fikir daha geldi. Zincirlerini kırmak yetmezdi ona buranın tamamını yakmalıydı onun gibi başka birisi daha gelmesin diye. Diğer şişeleri kırdı ve etrafa atmaya başladı. Daha sonra koltuğun alevler içerisindeki minderlerini alıp etrafa fırlatmaya başladı. Çok sıcaktı, canı yanıyordu ama umursamadı alevler bütün odayı kaplarken. Nefes almakta zorlanırken maskesini çıkarttı. Maskesini ateşlerin içine attığında hayatının erimesini seyretti buruk bir mutluluk içerisinde.

Alevler odayı kaplarken o etrafını seyrediyordu. Odanın ısısı artmıştı ve sıcak tenini acıtıyordu ona temas etmese de. Kendi küçük cehennemini yarattığını düşünürken sıra zincirlerinden kurtulmaktaydı. Zincirini çekip koltuğa yaklaştı. Ateşlere o kadar yakın olmak çok zorluyordu onu ama yine de zinciri kaldırıp ateşin üzerinde tuttu. Alevler parmaklarına değiyor ve değdiği her yeri acı içerisinde bırakıyordu. Ancak o zinciri tutmaktan vazgeçmedi. Plastik zincir aynı maskesi gibi eridi. Eriyen plastikten düşen her damla onu mutlu etmeye fazlasıyla yetiyordu.

Zincirlerinden kurtulduktan sonra sırada dışarı çıkmak kalmıştı. İçeriden açabileceği bir kapı yoktu. Bu yüzden ne yapacağını bilemiyordu. Ancak eğer duvarın diğer tarafı cam ise onu kırabilirdi. Televizyonunu kaldırdı ve cama yaklaştı. Bütün gücünü kullanarak fırlattı televizyonunu. Cama çarpan televizyon hiçbir şey olmadan yere, alevlerin içine düştü. Bir kere daha kaldırdı onu ve tekrar vurdu. Yanmaya başlayan televizyonu umursamadan tekrar vurdu. En sonunda çam parçalar halinde yere döküldü.

Dışarı doğru baktığında onu izleyen yüzlerce insan görmüştü. Yıllardır bu odadan başka bir yer görmemişti şimdi ise özgürlüğüne doğru bakıyordu. Kırık camdan dışarıya doğru çıkarken etraftaki insanların şaşkın bakışlarını umursamadı. Nasıl olsa maskesi olmadan onu tanımayacaklardı. Maskesi olmadan kimse onun kim olduğunu bilemeyecekti. Dışarıya doğru çıkarken uzun bir zamanın ardından ilk kez gerçekten gülümsüyordu.

Dışarı çıktığında insanlardan uzaklaşıp evinin yanışını seyretti. Kırmızı alevler bütün binayı kaplarken sadece gülümsüyordu. Yeteri kadar uzaklaştığında durdu ve ne yapacağını düşünmeye başladı. Tam bu esnada omuzuna birisi dokundu. Dönüp baktığında daha önce hiç görmediği bir erkek gördü. Gülümsemesi kaybolduğu sırada erkek "iyi misin?" diye sordu. Kız ne cevap vereceğini bilemiyordu bu yüzden kısa bir şekilde "iyiyim" demekle yetindi.

"Yaralanmışsın" dedi erkek "ellerin ve saçların yanmış. İstersen seni bir doktora götüreyim." Kız yine sessizce başını sallamakla yetinmişti ellerini saçlarına götürüp neredeyse hiç saçı kalmadığını öğrendikten sonra. Bu esnada erkek konuşmaya devam ediyordu "bugün ilk kez buradan geçiyordum ve seni gördüm. Oradan kurtulmak istediğini gözlerinden anlamıştım. Çıktığın için çok sevinçliyim. Bir ara kibriti bulamayacağından dolayı çok korkmuştum." Erkek konuşurken kız kabaran ellerine bakıyor ve şaşkınlık içinde dinliyordu.

Erkek kızın elini tuttu  ve gözlerinin içine baktı.  Ona doğru yaklaştığı sırada kızın üzerindeki ateş ve duman kokusunu alıyordu. Önce eliyle yanık saçlarını aşağıya attı. Ardından kızın yüzünü kaplayan siyah isleri temizlemeye başladı. Bunları yaparken ise gülümsüyordu. Kız ise şaşırmıştı aslında. Hatta o kadar şaşırmıştı ki tepki bile veremiyordu. Sadece "neden?" diye sorabilmişti. Erkeğin cevabı onu şaşırtmaya yetmişti "çünkü buna değersin" ve birlikte hastaneye doğru yürüdüler.


not: Bu hikaye ve diğer "Resim başlıklı hikayeler" yazıları arkadaşım Seba Savacı'nın resimlerinden esinlenerek yazılmıştır.


Onun diğer resimlerini görmek isterseniz eğer buraya tıklayabilirsiniz.



Seni uzaktan sevmek 11

Bazı zamanlar çok hızlı ilerlediğimi düşünüyorum. Sanki henüz zamanı gelmedi diye söylemediğim her şeyi söylemişim gbi geliyor. Bu yüzden zaten söyleyeceklerim konusunda tereddütte olan kafamı iyice karıştırıyor. Diyebilirsin ki neden bu kadar ince eleyip sık dokuyorsun. Vereceğim cevapların sayısı çok fazla olsa da "çünkü buna değersin" demekle yetineceğim. Belki cevabım yeterli gelmeyecek ama kaybetmeyi göze alamayacağım kadar değerlisin benim için.

İçimde sana dair kocaman bir evren var demiş ve bunu hemen hemen tüm yazılarımda tekrar etmiştim. Bununla da yetinmeip o kocaman evrenin milyonda birini bile anlatamayan iki hikaye yazmıştım. Şunu belirtmek isterim ki oradaki her gezegeni teker teker anlatabilirim. Ancak bunları şimdiden anlatmak istemiyorum. Öyle gezegenler var ki tek başıma onların yanına ble yaklaşamam. Biraz da devam etmeyi senden gelecek cevaplara göre yapmak istemiyorum. Sanırım hikayenin devamını istemen gerek. Başka şekilde yazmayı planlamıyorum.Yoksa yüzlerce farklı hikaye yazabilirim o evrenlerden.

Beni anlamış olduğunu düşünüyorum. Bunu kurduğun cümlelerden, satır arası boşluklarından tahmin edebiliyorum. Hiçbiri net olmasa da bu yazıların yazılma amacı zaten net bir şeyler elde etmek değil. Unuttun mu bir hayali paylaşmak için yazıyorum bunları. O kadar bedenime sığmayacak kadar büyüdüğünde yazmaktan başka çarem yoktu. Asıl amacım aslında içimde büyüyen seni satırlara aktarıp bir parça da olsa rahatlamaktı.

Aslında anlatmak istediğim bunlar değil. Bulutlardaki şekillere bakıp nasıl seni her seferinde görüyorsam aynı şekilde bunu anlatmak istiyorum. Ancak bunu anlatmaya çalışırken her saç telini ayrı ayrı betimlemek de istiyorum. Bir diğer taraftan sadece gözlerini anlatan bir hikayede yazıp o hikayeyi gülümsemenle bitirmek istiyorum. Bunları da yapabilirim ama eğer anlamadıysan fazla ipucu vermiş olurum. Bunu da istemiyorum. Gelmene daha çok var ve bazı şeylerin mesafelerin arasında kaybolmasını istemyorum.

Yazdıkça içimde büyüyorsun doğru ama yazmadığım zaman yine aynısı oluyor. Sadece yazarak onu kontrol edebiliyorum. Kontrollü büyüme denir ya hani hemen hemen o şekilde. Bir diğer taraftan o büyümeyi sınırlar içinde tutmam gerekiyor. Sonra bütün hayatımı kaplamanı istemem. Yanlış anlama elbette hayatımı kaplayabilirsin sadece henüz onun zamanı gelmedi. Yoksa inan hiç şikayetçi olmam aksine fazlasıyla mutlu olurum.

Acı bir kahve içiyorum şu anda. Kahve genzimi yakıyor. Dışarıda bir yerdeyim. Oturmuş, sana yazıyorum. Burada sana çok yazı yazdım. Aynı kahve, aynı masa, aynı defter ve aynı kelimeler. Ne zaman buraa gelsem hep aynı ritüel. Hep yazı bitene kadar kahve soğmuş olur ve ben giderim. Küçük defterimi çantama koyup uzaklaşırım. Bu yüzden bu mekanda içtiğim kahve bile seni hatırlatıyor. Güzel bir gariplik doğrusu.

Her gece uyanıp mailleirmi kontrol ettiğimi bilmeni istiyorum aynı zamanda. Senden bir kaç kelime bile gelse güzel rüyalar görüyorum. Sanırım rüya görmediğimden bahsetmiştim sana. Bu sebeple bile vaz geçilmezsin benim için. Hayatımda nerede durduğunu anlatan güzel bir örnek oldu sanırım.

Şimdi gitmem gerekiyor. Bu gecey bir yerlerde geçirip yarına geçmeliyim. Söylemiştim ya sana berdüş hayatı yaşıyorum diye. Gitmeliyim artık. Burada fazla bile kaldım. Kendine çok dikkat et görüşmek üzere.

Find Us On Facebook