Yolculuklar..

Yolculuklar gariptir. Durup bir bakarsın gitmeden önce. Bir tarafta yol boyunca ve sonrasında karşılaşabileceklerinin sevinci vardır diğer tarafta ise bıraktıklarına dair korkular. Her yolculuk böyle başlar aslında. Her gün evden çıkarken içten içe bunu hissedersin. Zaman arttıkça duyguların derinleşir. Acaba sen mi değişeceksin yoksa geride kalanlar mı? Farklı bir hüznü vardır yolculukların. Kendi içinde bağımsız bir mutluluk draması. Zaman ilerledikçe her şey olabilir ama o kapıdan çıkmadan önce geriye son bir bakış anı vardır ya ondan sonrasını umursamazsın. Geriye dön ya da dönme ileriye doğru bakarsın çoğunlukla ama kapının eşiğine geldiğinde nereye bakacağını bilemezsin. Ne söyleyeceğinden emin olamazsın.

Durup bir bakarsın gitmeden önce, ne yaşamışsan hepsi aklına doluşur. Döner dururlar bir süre boyunca sonra ilk adımını atarsın ve bir diğerini. Attığın adım kadar azalır düşüncelerin. Heyecan başlar azar azar sonrası değişir hep. İnsanlardan, evlerden, sokaklardan, şehirlerden gittim defalarca ve döndüğümde değiştiğini gördüm bazı şeylerin. En azından ben değiştim. Bu yüzden yıllar sonra çok eski bir arkadaşı görünce eskisi gibi olmaz insan veya bir şehre her gidişinde farklı hisseder. Bunların hepsinin sebebi aynıdır aslında; değişirsin, değişirler.

Herkes insanlardan gider, şarkılarda gezinir, şehirlerde dolaşır ama bazen işte bu gidişler zor olur. Yıllarca yaşadığın evinden taşınırken duvara bir çizik atarsın değişsin diye. O değişirse çünkü gitmek daha kolaymış gibi gelir. Bir şehirden giderken o gün gökyüzü daha gri gelir ve şehir değişti dersin. İnsanlardan giderken kavga edersin mesela değişsin diye bazı şeyler. Bir şarkıdan gitmek içinse sözlerini yanlış söylersin bir gün, o kadar yanlış söylersin ki sendeki şarkıyı değiştirirsin, yapabildiğin kadar.

Yolculuklar gariptir, nereden nereye olursa olsun. O kapının eşiğine geldiğinde son bir kez dönüp bakarsın. Eğer gidebiliyorsan hala uzaklaşırsın adımlarca. Eğer ileriye bakmazsan yol boyunca aklın hep geride kalır. Bu yüzden zordur yolculuklar o ilk adımı atarken hep ileriye bakmak gerekir.

Bu yüzden gariptir ya yolculuklar. Durup bir bakarsın gitmeden önce, durup bir bakarsın…

not: bir süre boyunca buralarda olmayacağım. bir 10 gün kadar tatile Rize'ye gidiyorum. Fırsat bulabilirsem yazarım elbette ;) bu esnada kendinize çok iyi bakın. Görüşmek üzere ;) 


"Son bir kez"

Yalnızlık ayının ilk gününün ilk saniyelerinde boş gözleriyle evinin kahverengi, ahşap kapısına bakıyordu. Bir kaç an önce, hatırlayabildiği kadarıyla yani farklıydı. Hani şimdi olduğu gibi duvarları seyretmediği bir zaman vardı ama ne olduğunu, nasıl olduğunu hatırlayamıyordu. Nefes almayı bıraktığında kapıya bakıyordu anlamsızca. Ne ileri ne geriye hareket edebiliyordu. Eğer kıpırdarsa düşeceğinden ve bir daha asla kalkamayacağından korkuyordu o vakitte. Eğer kıpırdarsa bir hareket edemeyeceğini düşünüyordu. İleriye doğru bir adım atabilmek, kapının kolunun tutup düşmesini engellemek istedi. Sonra onu hafifçe aşağıya indirerek kapıyı açmak ve bağırmanın düşünceleri dolaştı zihninde. Fakat bunların hiç birini dizlerinin bağı çözülüp yere kapandığı için yapamadı. Yere düştüğünde önce dizleri çaptı parke zemine ardından da dirsekleri. Bedenini korumak için en ufak bir çaba gösteremedi. Yüzü yere çarptığında ve burnundan bir miktar kan boşaldığında da en ufak hareketi olmadı.

Yerde boylu boyunca yatarken boynunu hafifçe geriye doğru çekerek kapıya bakmaya devam etti. Bu esna da yanaklarının ıslandığını ve gözlerinin acıdığını hissetti. Başını tekrardan yere doğru çevirip soyulmaya başlamış zemine yayılan kırmızı izlere baktı. Sonra durdu ve düşündü neyi düşündüğünü bile bilmeden. Bir şey onu bu hale getirmişti. Birisi onu zehirlemişti belki de veya bir kaç kutu ilaç içmiş ve artık sonlardaydı. Ancak ikisi için de bir nedeni yoktu. Bir acı dalgası bedenin her yerinde dolaşıyor, önüne ne çıkarsa çıksın silip gidiyordu. Öyle bir acıydı ki bu kalbinde başlıyor ve kanının dolaştığı her yere kadar devam edip ardından tekrar kalbine dönüyordu. Acı bedeninde attığı her turun ardından biraz daha kuvvetleniyordu. Eğer bu acı kanıyla dolaşıyorsa zemine yayılmış kırmızlığın tadı da aynı olmalıydı

Evinin bütün duvarlarını kanıyla boyasa ve tuğlalar yapsa hüzünlerinden acıdan bir evi olabilirdi onun. Bunların hiçbirini yapmamış olmasına rağmen yine de aynı hissediyordu. Öyle ki o kahverengi kapıya bakıyor ve kıpırdayamıyordu. Belki de o kapıda olan bir şey yüzünden kıpırdayamıyordu. Bakmamayı deneyebilirdi ama tekrardan ayağa kalksa ne yapacağını bilmiyordu. Sadece yükse sesle ağlamak istiyordu ve eğer konuşmayı başarabilseydi eğer bir çift kelime söylemek.

Kapıya bakmamayı ve onu unutmayı deneyecekti. Gözlerini kapadı ve sağdaki duvara tutunup dizlerinin üstüne doğruldu. Kalbi yüksek tempoda atmaya devam ederken acının bedenine yayılması hızlandı. Canı o kadar fazla yanıyordu ki tüm bedeni kasılıp kalmıştı. Onu bu hale her ne getirdiyse kesinlikle bir an önce geçip gitmesini istiyordu. Ayağa kalkabilse belki, uzaklaşabilse buralardan veya sadece o kapının diğer tarafına geçebilse bir parça olsun toparlayabilirdi kendini.

Bunları yapamasa da birisini arayıp yardım isteyebilirdi. Başkalarının yardımıyla da olsa ayağa kalkabilirdi. Hayatı boyunca her zaman tek başına olmasına rağmen bir kez olsun başkalarından yardım isteyebilirdi. Belki hissettikleri bir parça azalırdı o zaman. Elini cebine sokup telefonunu tutmayı başardığında yüzünden ufak bir gülümseme belirdi. Telefonunu çıkarıp rehbere girdi ve kimi arayabileceğini düşündü. İsimlerin arasında gezindi bir süre, kimseyi bulamadan. Aklında kime ait olduğunu bilemediği bir numara vardı ve ne zaman birisini aramaya kalksa o numarayı çeviriyordu. Ancak kimliğini bilmediği birisinden yardım isteyemezdi. Mesaj atsa mesela diyecek bir şeyi yoktu ayrıca mesaj atacak kadar bile güçlü hissetmiyordu kendini.

Ağzına yapışkan, bir sıvı dolmaya başladığında kanamasının durmadığını fark etti. Küflü bir hikayenin boğazından aşağıya doğru devam etmesine izin verdi o sıvının miktarı artınca. Bir kez daha yutkundu ve ilk kelimesi döküldü dudaklarından "yardım edin". Bir kaç kez öksürdü ve tekrarladı "yardım edin."

Kimsenin onu duymadığı belirsiz bir sürenin ardından umutlarını kaybetmişti. Kimse gelmeyecekti onun için. Telefonuna tekrar baktı ama yine kimi arayacağını bulamadı. En sonunda bir numara yazdı ve yeşil yazılı tuşa bastı. Uzun uzun çaldı telefon ve kimse açmadı. Elbette insanlar tanımadığı numaraları açmazdı. Elbette o hep insanların tanımadığı bir numara olurdu.

Son bir mesaj atmak istedi o numaraya. Sebebini bilmiyordu ama birisine son bir kaç kelime söylemeliydi eğer burada bitecekse her şey. "Benden habersizce gitmeni istemiyorum. Son bir kez gözlerinin içine bakmak ve teninin kokusu ezberlemek istiyorum. Hayatımda asla tam olarak hatırlamayacağım bir anı olmanı veya hiç yokmuşsun gibi devam etmeyi de istemiyorum. Son bir kez gözlerinin içine bakmak ve seni geçmişime altın harflerle yazmak istiyorum. Şimdiye kadar kimseden yardım istemedim, sadece sen kaldırabilirsin beni ve sadece sen devam etmemi sağlayabilirsin. Sen gittikten sonra geçen şu kısa zamanda ne kadar eksildiği anlatamam sana. Anlatmam da, sadece son bir kez bakmak istiyorum sana." telefonuna mesajı yazdığı sırada bundan vaz geçti ve yazdığı her kelimeyi sildi.

Ayağa kalktı ve kapıya doğru ilerledi. Kapının kolunu tutup yavaşça aşağıya doğru indirdi ve kapıyı açtı. Sonra merdivenlerden aşağıya doğru koşmak için hazırladı kendini. İleriye doğru bir kaç adım attığı sırada birisinin merdivenlerde oturduğunu gördü. Durdu ve onun gözlerinin içine baktı.

Bu esna da merdivenlerde oturan adam ayağa kalktı ve kızın yanına geldi. "Seni son bir kez görmeden gitmek istemedim" dedi ve kıza sarıldı yalnızlık ayının ilk gününde...

...

...

"Yalnızlıkta boğulmak" diye bir tabir vardır ya hani, düşünsenize yalnızlığa düştüğünü ve kurtulamadığınızı. Yalnızlığın yavaşça bedeninizi kapladığını sonrasında ciğerlerinize dolduğunu. Pek bir farkı yok aslında denizde veya yalnızlıkta boğulmanın..

Nasıl ki denizin içindeyken gökyüzünü göremezseniz, yalnızğın içerisindeyken de aynı şekilde göremezsiniz gökyüzünü. Sadece hücrelerinize dolan yalnızlığı bilirsiniz..
sen çekimi...

sen çekimi...

Çırılçıplak bir yalnızlığın eşiğindeyim. Sana dair kaç kelime kurgularsam eğer biraz daha ilerliyorum yalnızlıkta ve yalnızlığa dair kaç cümle kurgularsam eğer daha fazla dalıyorum onun içine. Soğuk bir denize düşmüşüm gibi sarıyor bedenimi. Onun etrafımda hareket etmesini hissediyorum, bedenimin etrafını kaplamasını sonra. Aldığım solukları engelliyor önce sonra tenimin içine doğru süzülüyor. Hücrelerime kadar yalnızlığa batıyorum. Duymak istediğim dudaklarından dökülebilecek tek bir kelimeyken sen konuşmuyorsun. Jiletlerin sessizliğin karşısında köreldiğini düşünüyorum ben. Sen sessizliği pelerin olarak giymeye bense yalnızlık denizinde biraz daha derine inmeye devam ediyorum.

Beni yer değil de sen çekiyorsun ya bu yüzden hep...

Ayrılık...

Ayrılıkları tanımlamaya gerçek çok çaba sarf ettim burada. Ayrılıkları betimleyen kaç kelimem oldu, kaç sessizliğim vardı hesaplayamadım asla. Geçen yıllarımı, yazdığım kelimeleri düşündüğüm zaman aslında bir yerlerden ayrılmakla ne kadar iç içe olduğumu görüyorum. Bir çok ayrılık yaşadım; kimi zaman sevdiklerim gitti benden, kimi zaman arkadaşlarım. Şarkılardan, binalardan, insanlardan, renklerden bile ayrıldım kimi zaman. Sonra başkaları geldi ve onlardan da ayrıldım.

Bu cümleyi daha önce çok kurdum ama tekrarlamak gerekiyor şu an "hep bir durak oldum insanlara". Fırtınalar dindiğinde, hayatlarında tekrar güneş açtığında gittiler. Gidişlerini çok iyi hatırlıyorum. Hafif rüzgarda dalgalanan saçlarını, tenlerinin kokusunu ezbere biliyorum. Giderken son bir kez dönüp bakmamalarını, neyim varsa almamalarını. Unutmalarını da hatırlıyorum o durağı. Ne yaşanmışsa bir anda silip atmalarını ve ardından var olmamışım gibi davranmalarını. Beni unutmanın ne kadar kolay olduğunu tahmin edebiliyorum veya hangi cümlelerin bunu kolaylaştırdığını. İşin garip kısmı ise sonralarını bilmiyorum. Hayatlarının sonralarında bana yer yok çünkü. Gidiyorlar tek bir kelime bile söylemeden ve ben onların gittiği yöne doğru uzun bir süre boyunca bakıyorum.

Kimdiler, neden geldiler ve nereye gittiler hepsi aklımda. Başkaları geldi sonra; kimisi sığınmak, kimisi yaralarını iyileştirmek için ama ayrılık hep aynı oldu.   Bu sahneyi kaç defa yaşadığımı bilmiyorum. Yine de garip bir şey var ki alışamıyormuş insan. Daha önce benzer bir şeyi yaşadım, alışmam gerekirdi aslında ama alışamıyorum. Her defasında bir farklılık oluyor. Belki aynı şarkıda farklı olan tek bir nota belki aynı sözlere yazılan bambaşka bir beste gibi. Ben durdum hep, bekledim. Birileri geldi ve sonraları ise gitti. Belki ben zorladım onları gitmeye, belki benim hatamdı ama hepsi aynı şekilde gittiler. Alışmak mı? Mümkün değildi pek.

Ben de gittim elbette onlar kalmak isteyince. Birisinin hayatında durak oluyorsanız eğer. Sadece canları yandığı için veya yaralarını iyileştirmek için yanınızdalarsa onunla geçen zamanı uzatmak sadece ayrılıkları geciktirir. Bunu da öğrendim, defalarca deneyerek öğrendim hem de. Uzakları arzulayan birini durduramayacağımı öğrendim ve bu yüzden gitmeden önce tek kelime etmedim. "Elveda" diyemem ben sırf bu yüzden arkamdan neler söylendiğini de çok iyi biliyorum. Bunları hiç önemi yok aslında. Ayrılıkları betimlemek için bir kaç kelime daha yazmak istedim. Onlar ilk bahara geçerken kışta kalmayı bir nebze anlatmaktı niyetim. Başka bir niyetim yoktu aslında benim. Ayrılık kokan bir duraktım ben.

Bir duraktım insanların hayatında ve her zaman haddimi bildim...

Kelime oyunu

Biraz kelimelerle oynamak istiyorum yüksek müsaadenizle. Biliriz bazı kelimeler vardır ve onların üzerimizdeki etkisi inanılmaz derecede büyüktür. Kimisi bizi yıkar, paramparça eder veya acı çektirir aynı mutlu edip, yeniden doğmuş gibi hissettirmeleri gibi. Kelimelerle karşı karşıya gelen herkes bunu bilir. Bazı şarkılarda daha fazla üzülmemizin veya okuduğumuz yazılardan daha fazla etkilenmemizin nedenleri de bu "kelimelerdir" aslında. Bu yazının tam olarak neye benzeyeceğini bilmiyorum ama ne anlatmak istediğimden eminim. Bu yüzden yazının kendi içinde düzenini boş verip anlatmak istediğim bölümlere geçmek istiyorum.

Kelimemiz "yok-sun"; "yok" kökünden türemiş bir kelime anlamını zaten biliyoruz. Bir yokluk ifadesidir bu "yoksun" net olan tek bir şey vardır ki kelime olarak baktığımız zaman sadece onu görürüz ve biliriz. Aslında bu kelimeyi "sen yoksun" olarak da yazabiliriz çünkü kelimenin içinde ki "-sun" eki bu kelimenin bir başkasını anlattığı gösteriyor. "sen yoksun" başında sen yazmamız aslında oradaki yokluğu biraz daha derinleştirmeye ve netleştirmeye yarıyor. Sonrasında bunu birlikte kullandığımız diğer kelimelere göre de yer veya zaman gibi değişkenleri öğrenebiliriz. Mesela "sen şu an yanımda yoksun" gibi bir cümlemiz olsa yokluğun sadece "şu an" ile sınırlı olabileceğini düşünürüz çünkü vurgulanan zaman "şu an" ile sınırlıdır. Ancak "sen şu an yanımda yoksun ve bir daha gelmeyeceksin" dediğimiz noktada yokluğun "şu an"dan başlayıp sonrasına gideceğini görürüz. Bu tarz bir cümlelerin içindeki ayrılığı hissederiz ardından.

Başka kelimeler başka anlamlar yükler kelimemize. Zaman ve yer kiplerini değiştirerek tamamen farklılaştırabiliriz. Mesela "sen yoktun ve bir anda girdin hayatıma" bu cümle de ise yokluğun geçmişte kaldığını görebiliyoruz. "Sen yoktun hayatım anlamsızdı ve bir anda sen girdin hayatıma" ilk cümledeki durumla ilgili daha fazla bilgi veriyor bize. Sadece üç kelime ile bize yokluk zamanlarında hayatın nasıl olduğunu anlıyoruz ve aynı zamanda kişinin hayatı nasıl ifade ettiğini. Bu cümleyi okuyan birisi bir hayatın baştan sona değiştiğini düşünebilir ki bu değişimin olumlu olduğunu kanaatindeyizdir. Ta ki bir kaç keşlime daha ekleyene kadar "Sen yoktun hayatım anlamsızdı ve bir anda sen girdin hayatıma sonrasında bir hayatım kalmadı" bu noktada ise bütün o olumlu anlamların tersine döndüğünü ve iğneleyici bir tondan sitem dolduğunu görüyoruz cümlenin. Başka bir kaç kelimenin yardımıyla ise tekrardan olumluya dönebilir cümlemiz "Sen yoktun hayatım anlamsızdı ve bir anda sen girdin hayatıma sonrasında bir hayatım kalmadı ama seni öyle sevdim ki önemi yoktu bunun" sevginin olduğunu ve bu sevginin yitirilen hayatı önemsizleştirdiğini okuyoruz bu şekilde. Fedakarlıklar yapılmış ki bu bir anlamı ile hayattan fedakarlıklar yapılmış ama sevginin bunun çok ve çok üstünde olduğu anlatılıyor.

Tamamen olumsuz veya olumlu cümleler üretilebilir "yoksun" kelimesinden. "Sen yoksun ve asla gelmeyeceksin" de yoğun bir ümitsizlik, yorulmuşluk var. Belki bıkkınlık belki devam edememe var "Sen yoksun ve asla gelmeyeceksin, sensiz nasıl devam ederim bilemiyorum" da olduğu gibi. Bu sefer cümlemize bilinmezlik ve bazı şeyleri durdurma, bitirme isteği de ekleniyor. Bu cümleyi söyleyen her kimse bu belirsizlikte yaşamına devam edecek veya başka bir şeyler yapacak. Acı bir cümle bu aynı zamanda bir insanın kolaylıkla söyleyemeyeceği kadar da güçlü. Belki sözcüklerin devamında kifayetsiz kalabileceği derin bir sessizliği başlatacak bir anın habercisi.

Aynı zaman da gelecekteki bir ayrılığı da anlatabilir "biliyorum yarın sen gidecek ve  hayatımdan yok olacaksın." Bu sefer belirsizliği geleceğe taşıdık ve yokluğa dair ne varsa hepsi gelecekte. Ancak nasıl geçmişteki bir "sen yoksun" etkisini şimdiye taşıyorsa gelecekte kinin de etkileri şimdiden başlıyor. Yoğun bir korku belki bu ayrılığa karşı kendini hazırlama ortaya çıkıyor. "Biliyorum yarın sen gidecek ve  hayatımdan yok olacaksın, kendime sürekli söylüyorum bunu ama asla kabullenmek istemiyorum" reddediş de eklendi artık. Kişinin kendini onun gidişine hazırlamaya çabaladığını ama bu çabanın boşuna olduğu aynı zamanda onun gidişinin kabullenilemeyeceğini de öğreniyoruz.

Daha bir çok örnek verilebilir aslında ama hepsine gücüm yetmez sanırım. "Yoksun" kelimesini okuduğumuzda aklımızdan neler geçmişse yokluğa dair neler tahmin etmişsek onunla ilgili cümleler veya hikayeler yazılabilir. Sadece tek bir kelime yazmak istiyordum bu başlığa ama sadece o kelimeyi yazmamın ne derece eksik olacağını da çok iyi biliyordum. Anlattıklarım aslında yazacağım kelimenin bende hissettirdiklerinin birer yansıması. Nasıl sizde bambaşka şeyler hissettirmişse bende de bir çok farklı yere dokunuyor.

Bazı kelimelerin bizde ki etkileri bu yüzden çok daha büyüktür. Onların nelere ulaşıp, dokunup, parçalanabileceğini bilemeyiz çünkü. Aslında yazının en başında söylemem gereken tek bir kelimeyi yazıp gitmek istiyorum umarım kelimelerle neler yapılabileceğini biraz da olsa anlatmayı başarabilmişimdir. 

"Yoksun"
"Yoksun, hiç bir zaman gerçek olmadın ve olamayacaksın ama benim umudum var hala..." 


...

...

Bazen anlatacak başka bir hikayem yokmuş gibi geliyor bana. Sanki o an bütün kelimelerim tükenmiş ve kocaman bir boşlukta sallanıyorum. Ne yazacağımı bilemediğim zamanlar oluyor genellikle. Hani cümleye başlasam sonu getiremiyor, hangi kelimeyi seçsem onu bile unutuyorum.

Bazen anlatacak başka bir hikayem olmadığına inanıyorum. Sanki o an bütün acıları çekmiş ve aşkı sonuna kadar tükettiğimi düşünüyorum. Aşk olmadan yaratılmıyor, ne bir paragraf, ne bir öykü oluyor orada. Hangi karakteri kurgulasam benimle birlikte sallanıyor boşlukta. Onlar da gidiyor ardından yapayalnız kalıyorum. Ben bile gidiyorum kendimden.

Bazen kimseyi sevmediğimi söylüyorum kendime. "Sen kimseyi sevmedin" sonra sevgiyle gelen ne varsa gidiyor benden. Bir tek güzel cümle kalmıyor ve ardından o devasa büyük boşluk kararmaya başlıyor. Sevgi olmadan olur mu diye soruyorum kendime. Ben gerçekten kimseyi sevmemiş miydim. Bir süre sonra sorumun cevabını gerçekliğin arasından bulamıyorum.

Benim hiç gerçeğim olmamıştı diyorum sonra ve gerçeği olmayan herkes gibi kalakalıyorum. Öyküler yıkılıyor, kurgular toza dönüşüyor. Elimde yırtık bir çanta kelimelerin peşinden koşuyorum sonra. Hangisini tutsam kaçıyor sonra benden. Hiç bir şey anlatamamışım gibi geliyor bana böyle zamanlarda.

Kimseyi sevmemiş herhangi birisi kadar yalnız kalıyorum sonrasında. Gerçeği olmayan birisi gibi küsüyorum her şeye. Karşıma bir sayfa çıkıyor sonra ne yazacağımı bilemiyorum. Anlatmaya kalksam o çaresizliği bunu bile yapamayacağımı düşünüyorum. Her saniye bir hikaye belki ama geçen zamanı bile fark edemiyorum. Ne kelimeler kalıyor bende ne de noktalama işaretleri. Bitti bile diyemiyorum başlamadığım bir yazıya. Sonra günler ve geceler boyunca o beyaz sayfa hep bende kalıyor. Yırtamıyorum, yakamıyorum ve  yazamıyorum tek bir kelime bile.

Aslında bu çaresizliği anlatmak istiyorum. Ellerimin, kollarımın, gözlerimin bağlandığı ve işitemediğim, bilemediğim, yürüyemediğim hatta gezemediğim bir anı sizinle paylaşmak istiyorum. Ancak kelimelerim yok, lal olmuşum o beyaz sayfanın karşısında. Yazmaya kalksam, kalemim yazmaz biliyorum.

Bazen anlatacak hikayeler yokmuş gibi geliyor bana. İçindeki bulunduğum çaresizliği anlatmaya çalışıyorum ama kelimelerim yok. Cümleler hiç var olmamış gibi boş boş bakıyorum o beyaz sayfaya. Olmuyor ama ve ben gidiyorum...

Araf...

Yağmurlu bir kış gecesi, üşüyorsun. Duvarlara sarılman hiçbir işine yaramıyor. Yanına kim olursa olsun derinlerinden gelen bir soğuk bu. Ne kadar kalın giyinirsen giyin veya ısıtıcını ne kadar açarsan aç üşüyorsun. Bunu bilmek garip hissettiriyor seni sanki bir daha asla ısınamayacakmışsın gibi. Sanki orada donacaksın ve senin dünyanı buzullar kaplayacak. Bir daha asla güneşin doğmayacağını düşünüyorsun aslında ne kadar zaman geçerse geçsin bir daha asla gülemeyeceksin gibi geliyor. Sanki hayatındaki her şey yanlış ve sen sürekli olarak onu tekrarlamışsın gibi geliyor. Durup diyorsun ki kendine "bunu ben hak ettim. üşümek, donmak kefaretiydi yaşamımın." bu esnada soluğundan çıkan buharları görüyorsun. Bir şarkı çalıyor sonra ve başka biri oysa sen sadece üşüyor. Attığın her adım, söylediğin her kelime, okuduğun her hikaye daha fazla üşümeni sağlıyor senin. Ne yapmışsan hayatında hepsini hata olarak görüyorsun. Sonra diyorsun ki kendine "buraya kadarmış." 

Güneşin doğduğunu görmüyorsun, söyleseler mesela inanmıyorsun onlara. "Yıldızlar göçtü" diyorsun mesela kendi gölgene sarılmış üşürken. İnanmıyorsun sana anlatılanlara, üşüyorsun ya sadece onu biliyorsun. İnanmıyorsun onlara ya bu daha fazla üşümeni sağlıyor. Daha doğrusu üşüdüğünü fark etmeni sağlıyor. Evrenin soğuğu üzerinde sanki. Kim sarılmışsa sana onun gerçek olmadığını biliyorsun bedeninin sen olmadığını bildiğin ölçüde ve herkes bedenine sarılıyor senin. 

Elini tutanlar oluyor, üşümemek için aynı yatağı paylaşıyorsun kimi zaman. Bunlar hiçbir işe yaramıyor ama yağmurlu bir kış gecesinde sen üşüyorsun. Nasıl ısınacağını bilemiyorsun aynı zamanda. Duvarlara sarılman hiç işe yaramıyor. Umudun tükeniyor yavaşça, kimsenin ruhuna sarılmadığını hissediyorsun. Gerçek canını yakıyor. Yanıldığını kabullenemeyecek kadar yorgunsun. Duvarlara sarılıp üşümek daha kolay geliyor sana. 

Öyle olmadığını söylesem sana bana inanmayacaksın biliyorum. Güneşin varlığından veya yıldızların hiç bir yere gitmediğini anlatsam yalancı diyeceksin bana. Üşümek kolay, her gün güneşi beklemekten çok daha kolay. Aslında böyle olmadığını anlatsam sana inanmayacaksın. Sonra ben kendi duvarıma sen kendi duvarına sarılacaksın. İkimiz farklı yerlerde üşüyeceğiz oysa her şey...
Sayıklamalar...

Sayıklamalar...

Bu yazının nerelere gideceğini veya neler yazacağımı en ufak bir şekilde bilmiyorum. Aklımdan bir çok cümle geçiyor aslında ama hiçbiri bir yazı olacak kadar uzun süre konuk olmuyor bilincime. Aslında kalsalar biraz onlara en iyi şekilde davranacağımı elimden gelen en güzel kelimelerle anlatacağımı bilmeleri lazım ama gidiyorlar işte. O kadar hızlı gidiyorlar ki rüzgarlarında neyim varsa savruluyor bir taraflara. Sonra boş sayfalara bakıp geçen boş zamanlar geliyor.

Sınırlarda yaşayan bir adamdan bahsetmek istiyordum aslıda. Hayalin ve gerçeğin sınırlarında yaşamanın ne kadar yorucu olduğunu anlatıp toprağı gerçeğe bulutları hayale benzetecektim. Ayak bileklerinden toprağa zincirlenmiş havada duran bir adam olmanın zorluklarını anlatacaktım sonra. Hayale dokunup da yere zincirlenmiş olmanın ne ölçüde dayanılmaz olduğunu aktaracaktım belki bir hikaye ile. Çok sevdiğim "gölgesinden çivili olmak" betimlemesini ekleyecektim. Sonrasında ise sanki bir tiyatro oyunuymuş gibi okuyucu selamlayacaktım yerlere kadar eğilip.

Çok kısa bir süre önce de gözlerden bahsetmek istiyordum size. Bir insanın gözünün içine bakarak ne hissettiğini, ne düşündüğünü görebileceğinizi anlatıp merceğinin büyüklüğüne bakarak duygularının ne kadar derin olduğunu anlatacaktım burada. Sonrasında yine biraz daha detaylı bir inceme ile hangi konularda yanal söylediğinden, gerçeğin onun canını ne kadar yaktığından bahsedip hemen ardından gözlerine yalan söyletebilen insanları nasıl fark edebiliriz gibi önemli bir bilgi verecektim. Gerçekten de gözlerine yalan söyletebilen insanlar tanıdım şu kısa hayatımda. Onlar kim olduğunu unutan insanlardı bana göre ve bu kim olduğunu unutmanın nasıl bir şey olduğundan bahsedecektim ama olmadı işte. Cümleler bir çırpıda gidiverdi benden Buzulların ortasında çırıl çıplak kalmış gibi hissediyorum.

Bu yazıya başlamadan 20 dakika kadar önce ise doğru olduğuna inandığın şeyi yapmanın ne kadar zor olduğundan bahsedecektim. Hele doğrularınızın duygularının ve düşünlerinizin karşısında olduğu zaman bunun daha da güçleştiğini sonrasında da nasıl imkansıza doğru yaklaştığını anlatacaktım. Hep doğruları yapmaya çalışan bir adam olduğumu söyleyip sizden biraz af dileyecektim yaptığım bütün yanlışlar için. Bir parça da olsa kendimi temize çekip doğrular için yaptıklarımı haklı çıkarma girişimi olacaktı bu yazı. Duygularıma karşı çıkıp onları görmezden gelmeye çalışmanın zorluğuna 10 üzerinden 8 mi yoksa 9 mu vereceğime karar veremediğim için de eksik olacaktı bu yazı. Anlatamayacaklarım olduğu için de eksik kalacaktı ve kendimi sizden bir şey sakladığım için suçlu hissedecektim. Yazıyı yaşamakla eş gören birisi olarak ise bu suçluluk beni kemirip duracaktı. Bu süreçte yanımda olan tek şeyin ise doğruları yaptığımın o hafiften gelen ve kekremsi bir tatla bende bıraktığı duyguydu. Doğru kavramını da sorgulardım bu noktada ve ardından da nerede, nasıl durduğumu unuturdum. Kendimle ters düşüp, kim olduğumu unuturdum.

Belki de yazıları yazmamanın sebepleri bunlardı. Ama işte bilincimin derinliklerine gittiğimde elimde yırtık bir bohça, hangi kelimeyi içine atsam diğer tarafından düşüyor. Bu nedenle zaten ne yazmaya kalksam eksik kalıyorlar. Benim için zor zamanlar bunlar, elimde kalan bir kaç başı boş sözcüğü birleştirip size sunuyorum atıştırmalık niyetine. Bu yazıları belki ilerleyen zamanlarda tekrar anlatırım veya başka anlatılarım olur sadece genzimdeki o burukluk duygusunun bir parça azalması için yazdım bu yazıyı. Sonra o kelimeler benimle birlikte yaşlanırsa ve küflenirse işte o zaman gerçekten kötü olur benim için. Zaten içimde biriken ve söylenmeyi bekleyen o kadar kelime varken bir de bunlar eklenirse değmeyin keyfime. Bazı kelimelerin zaman geçtikçe ağırlaştığını ve söylenemediğini çok iyi biliyorum. Belki onlara tıpa tıp benzeyen bir şeyler söylüyoruz anlamlardan yoksun ama gerçekleri zihnimizde ağırlaşıp, küfleniyorlar. Galiba burada durmalıyım ve bazı kelimelerin gerçeğini ne kadar uzun süredir kullanmadığımı düşünmeliyim. Sonra yamalı bohçama bir kaç dikiş atıp başka bir yazı için hazırlamalıyım kendimi.
İyi kalın, mutlu kalın...
1 olmak...

1 olmak...

Bana neyin eksik diye sorsalar mesela "hiç bir şeyim eksik değil" derim "birim ve eksiğim yok" diye eklerim sonrasında. Evet, ben 1'im ve eksiğim yok doğrudur ama her 1 gibi 2 olmak için bir tane daha 1'e ihtiyacım
var. Evet, ben 1'im doğru ama 2 olamayacak bir birim. Neyim mi eksik benim? Bir 1'im daha eksik, 2 olabilme ihtimalim eksik. Bunun haricinde mi ben 1'im 2'im ekik benim.

İçimdeki fısıltılar...

İçimdeki fısıltılar...

Hani sabahları uyandığımızda bir şarkı olur ya aklımızda işte ve gün boyunca zihnimizde taşırız onu. O şarkıları bir süre listelemek istedim ve ortaya bu yazı çıktı sanırım bir hafta kadar devam edeceğim. Eğlenceli bir yazı olacak diye düşünüyorum.

26.12.2010 The Dogma, Autumn Tears
27.12.2010 Pink Floyd, Hey You!
28.12.2010 Zeki Müren, Sorma Ne haldeyim
29.12.2010 Shawn Hlookoff, She Could Be You
30.12.2010 Dream Theater, Hollow Years
31.12.2010 Doro, I'll be holding on
01.01.2011 Pain of Salvation, Undertow

Böyleye yeni yılın ilk günü bu listeyi de bitirmiş olurum. Her sabah uyandığımda aklıma ilk gelen şarkı ben de etkisini tüm gün boyunca sürdürebiliyor genellikleç Bu şarkılarda bende aynı etkiyi bıraktı, bazıları bir kaç saate geçti bazıları ise bir kaç gün devam etti (Hey you! gibi) ilerleyen zamanlarda benzer listeler oluşturabilirim. İyi günler dilerim size...



Find Us On Facebook