İçimdeki fısıltılar 2...

İçimdeki fısıltılar 2...

2011'in ilk günü yazdığım yazının devamını yazmak istedim. Her sabah bir şarkının melodisi veya sözleri ile uyanırız ya o şarkıları listeliyorum. Belki hayatımdan bir güne dönüp bakmak istediğimde kullanabilirim veya sadece sabahları mırıldadığım o şarkıları hep hatırlarım. Bu ufak oyunu daha sık oynamayı planlıyorum elbettte ayrıca bu yazıyı okuyan herkesi de bu ufak oyuna katılmaya davet ederim. :))

21.02.2011 Hammerfall, Always will be 
22.02.2011 Poets of Fall, Where Do We Draw The Line 
23.02.2011 The Dogma, Bride is Back
24.02.2011 TNK, Yine Yazı Bekleriz
25.02.2011 Where It Hurts - Pain of Salvation 
26.02.2011 Dilemma - Hep Bana 
27.02.2011 Grup Vitamin, Şimdi N'olcek

Evet efendim böylece bu oyun da bitmiş oluyor ama söylediğim gibi sizlerden de beklerim küçük oyunuma katılmanızı..


Aşk...

Bilemiyorum aşkı tanımlamaya gücüm yeter mi ama yine de elimden geldiğince ondan bahsetmek istiyorum size. Aşık olan birisine ne hissettiğini sorsalar midesinde kelebeklerin uçuştuğuna benzer bir cevap verir size. Bu tamamen hissettiği duyguları tanımlayamamasından kaynaklanır. Aşk anlatılamaz çünkü, onu satırlara sığdırmaya kimsenin gücü yetmez. Ne kadar cümle yazarsam yazayım buraya hissedilenlerin en ufak bir parçasını anlatamam. Bunun da sebebi şudur duygular yoğunlaştıkça onları ifade etmek güçleşir. Aşkın ifade edilebilmesine gereksinim var mıdır diyebilirsin elbette yoktur büyük ihtimalle. Ancak benim bahsettiğim dışarıya değil kendine bile ifade edilememesidir. Birisiyle karşılaşırız, bize tamamen terstir ama onu gördüğümüzde konuşamayız. Nereye baksak gülümsemesini görürüz mesela veya her yerde onun dudaklarından dökülen kelimeleri duyarız. Aşkı kavramlara, tanımlara sıkıştırmaya çabaladıkça onun gücünü azaltırız. Aşkın nedenleri yoktur ve olmamalıdır da. Sebepleri oldukça onu tanımlayabilirsin ve tanımladıkça da küçülür. 

Aşk öyle bir duygudur ki tek başına bile sevilebilir. Hatta öyle noktalara gelir ki bu karşımızdaki insanı değil ona karşı hissettiklerimize duyarız aşkı. Bazen birisini görürüz ama açılmayız hiç. Ondan uzakta, öyle bir duygu büyür ki içimizde bunun için tek kelime yazılamaz. Bir kez olsun kazara gülse dünyalara sahipmişiz gibi davranırız ama bir kez olsun başka birisi ile görürsek onu o an sahip olduğumuz dünyaların paramparça olur. O kadar hızlı yükselir ve düşeriz ki bunun acısını başka bir yerde hissetmek mümkün değildir pek. Sonra dayanamaz ve yaklaşırız, tanırız onu ve aşkı kalıplara soktuğumuz için azalır. Aşkın en güçlü hali belki de o zamandadır.

O kadar hassas oluruz ki aşkın içinde bir kelime tenimizi keserken bir tek cümle bizi yerlere serebilir. Bu cümlelerin çok keskin olmasına gerek yoktur. Aşk mantığı yok eder ve insanın içine bir çocuk neşesi doldurur. Aşkta mantık yoktur derler doğrudur sonuçta sebeplerini bilmediğiniz zaman mantığı olmaz. Çektiğimiz ıstırap aşkın genişlemesini de sağlar bir noktaya kadar. Doğru veya ters orantı yoktur; zaman, yer ve mekan hiç önemli değildir. Öyle bir duygudur ki aşk karşı tarafa anlatılamaz. ve karşı taraf ise bu anlatılamayanları göremez. Kendi duygularını karşılıksız sanır. Bu yüzden aşk tek taraflı olmaya daha yakındır çünkü duygularınızı ifade etmenin her hangi bir yolu yoktur ona baktığınızda gözlerinizde yanan bir ışık haricinde.

Öyledir ki aşk bitimine dair söylenen her cümle "gidişin ölümdü benim" ile benzerlik gösterir. Aşkın içinizden söküp alınması öyle bir boşluk yaratır ki bu boşluğu ölüme benzetir insan. "Sen gittin ve beni öldürdün" cümlesinde olduğu gibi. Gidene katil diyebilir insan. Aşkı anlatırken kalbini vurgular. Onu gördüğümüz her an daha hızlı attığı ve artan kan basıncının kulaklarımızda uğultulara neden olmasından dolayı. O giderken de "yüreğimi söktü aldı", "yüreğimi ona vermiştim, gitti ama geri getirmedi" gibi cümleler de kurarız. Ayrılıklar aşkın bir parçasıdır aslında. Kimisi ayrılık olduğunda aşk bitti der ama söylem gerçek dışıdır. Aşk daha uzun bir süre devam eder. Hissedilen duygu ise aşkın yokluğudur.

Bir bekleyiştir aşk; ve bu bekleyişten korkmaktır. Onun gelmeyeceğinden korkmak gibidir bu. Yine sebeplerin önemi yoktur hatta sebepler yoktur çoğunlukla. O gelmezse eğer ne olacağını bilemezsiniz, ne yapacağınızı bilemezsin ve bu korkutur. Belli etmezsiniz ama yine de bu korku derinliklerinizde kemirir sizi. Bir buluşma için onun gelmesini bekliyorsanız eğer onun gelmediği her an giderek artar bu korku. Sonunda öyle bir hal alır ki endişeden tırnaklarınızı yemeye başlarsınız. O gelmezse eğer ne yapacağınızı bilemezsiniz çünkü. Gidişinde ortaya çıkabilecek boşluğu görürsünüz ve bu daha fazla korkmanızı sağlar. Bütün bu bekleyişler ve korkular da aşkın dahilindedir. Sürekli bir bekleyiştir ve sürekli bir korkudur. 

Aslında aşk tanımlanamayan duyguların bütünüdür. Onlar tanımlanamadığı ölçüde büyüktür aşk. Nasıl ki hissettiklerini karşı tarafa anlatamadığınız, kelimelere dökemediğiniz bir aşk ne kadar güçlüyse o kadar da tanımlanamıyordur. Tanımlanamadığı ölçüde büyüktür zaten. Onun gözlerinin içine bakıp tenine dokunamamak kadar güçlü bir duygu yoktur hayatta. Gözlerini görebildiğiniz için mutlu ama daha fazlası olmadığı için üzüntülü olursunuz. Karşıt duyguları aynı anda hissetmektir belki de. Tarifinin imkansız olması da bu yüzdendir.

Sözümü bitirmek istiyorum ama son bir şey söylemeliyim. Farkındayım, aşkı tarif bile edemedim. Ancak yine de bunun bir önemi yok. "Her gün yeniden aşık oldum ben sana, ve her gün daha fazlası vardı" bazı aşklar vardır ve onlar hiç eksilmez, hiç bitmez. Hiç bitmeyen aşklarınız olması dileklerimle...


Sensizliğe dair...

Sensizliğe dair...

Bunun bir mektup olması gerekiyor aslında. Kimliğini bilemediğim, bir kez olsun göremediğim birisine yazdığım mektupların sonuncusu olmalı. Belki yazabilirim bu satırları, bilemiyorum. Belki ne yazacağımı bilemiyorumdur. Sensizlik çok zor dersem eğer bir gün gelip "neye göre" diyebilirsin bana. Cevabı yok bu sorunun ve evet sensizlik çok zor. Bu sebepler yüzünden sensizliğin ne derece zor olduğunu anlatacağım bolca süslü cümleler kuramıyorum. Kırmızıya boyayamıyorum satırları sırf belki satırları okursun ve gelmek istemezsin diye. Hayatımda sensizliğin daha büyük olması korkutabilir seni bu yüzden anlatamıyorum her gece nasıl yatağın kenarına yattığımı. Gelmezsin belki ama önemi yok bunların. Hem de hiç önemi yok inan bana.Yokluğun damarlarımda bir sızı...

Seni ne kadar özlediğimi yazamıyorum mesela bir gün gelip "seninle hiç karşılaşmadığımı, nasıl özleyebildiğimi sorabilirsin". Bu sorunun da cevabı olmaz. Mutluluğu özlemek gibi diyebilirim sadece. Belki bazı geceler gördüğün bir rüyayı özlemek veya sürekli o düşü görmeye çabalamak gibi seni özlemek. Var olmayan bir şeyi anlatmak oldukça güçtür inan bana. Var olmayan birini hayal etmek de aynı ölçüde zordur. Bir taraftan bilirim ki birisi var ve o bir yerlerde. Diğer taraftan da onun hayal ettiğim gibi olmadığını biliyorum. Bu bilgi bile bu satırları yazmamın ne kadar zor olduğunu açıklamama yeter sanırım.

Yine de eksikler var. Gerçeksen ve bir gün bu satırları okursan mesela bu kelimelerin sana ait olduğunu anlayamayabilirsin. Öyle bir cümle yazmalıyım ki buraya "evet bu cümle bana yazılmış" demelisin. Öyle bir şeyler yazabildiğime inanmıyorum ama çünkü yazmadım biliyorum. Yoksun, seni yazmıyorum. Bir gece gördüğüm siyah beyaz bir düşsün. Tamamını hatırlayamadığım masalsın sanki. Anlatamıyorum bile, o kadar yazı yazıyorum ama boşuna hep.

Bir kere görsem seni mesela sonra gitsen. O zaman anlatabilirdim, acırdı evet. Dayanma sınırlarımı zorlayabilecek kadar acırdı hem de ama tek bir kelime bile yazan şu halimin karşısında inan o şekilde olmayı tercih ederdim. En azından onu gördüm ben diyebilirdim. Onu gördüm ve gülümsemesi cennete benziyor. Yokluğu cehennem, alevler içerisindeyim ama önemi yok bunların. Bana bir kez olsun güldü ve artık acımıyor. Onu gördüm, sevdim ve gitti. Ben hala seviyorum ama. Bu aşkın mesafelerle ilgisi yok diyebilirdim. Bir daha göremesem bile seni inan çok da önemi olmazdı. Acıtırdı evet, sensizlik cehennem olurdu bana evet. Önemi olmadı yine de.

Oysa seni bir kez bile olsun görmedim. Bırak teninin kokusunu, sesinin tonunu bile bilmiyorum. Gerçek misin ondan bile emin değilim. Sonra kalkmış sana, seni anlatmaya çalışıyorum. Ne kadar da büyük bir çaresizlik böyle. Düşünsene birisi yok ve sen onun için yaşıyorsun. O gelmeyecek belki ama hala ona yazdığın bir mektubun anlamsız bir satırında, içi boş kelimenin ucundasın. Öyle kelimeler gördüm ki şu kısacık yazıda her birinde o kelimenin ucunda sallanmak istedim. Hiç birini yazmadım ama gördüm ve geçtim. Onlardan geçmek kolay tabi yazmazsın olur biter. Ya senden gitmek! O da kolay, yaşamazsın olur biter. Yine de hala umudum var benim, geleceğine dair.

Hala umudum var benim seni bir kez olsun görmeye. Doğru, hala umudum var benim. Belki o zaman bir anlamı olur yazdıklarımın.

Evet, yoksun! Biliyorum...

not: oysa bir mektup yazmak istemiştim sadece, sana seni anlatan...

Şehir...

Biraz şehirden, şehirlerden bahsetmek istiyorum size. Hepimiz bir şehir de yaşıyoruz kimi zaman başka bir yere göç ediyoruz. Sokaklar, apartmanlar, ilçeler hep değişiyor etrafımızda. Benim sorun şu aslında ne kadar tanıyoruz yaşadığımız şehri?

Bir şehri tek bir kitabını bile bilmediğin devasa bir kütüphaneye benzetirim ben. Sonra yaşadıkça içlerinden bazı kitapları alır okuruz ve söyle bir göz gezdiririz. Ancak içinde o kadar çok kitap vardır ki hepsini öğrenmeye gücü yetmez insanın. O kütüphaneden kitap okumanın bir diğer zor yanı ise okuduğunuz her şeyi deneyimlemeniz gerektiğidir. Sonsuza kadar uzanan bir kütüphane düşünün ve siz sadece içlerinden bir kaç tanesini okumuşsunuzdur.

Biraz daha ileriye gidip ve her ilçenin hatta her sokağın kendi kütüphaneleri olduğunu eklemeliyim. Sonsuz büyüklükte bir yer düşünün ve içinde başka, daha ufak, kütüphanelerde var. Biz bir şehrin bir sokağında otururken aynı anda bir çok kitabı okumamız gerekir bu yüzden. Onları okumadan ben bu şehri biliyorum diyemeyiz mesela ve bu yüzden her bir an bile bizi şaşırtabilir şehir. Onu hiç bir zaman bilemezsin, her an şaşırtabilir seni.

Bir adım daha ileriye gidip her insanın da bir kütüphane olduğunu eklemeliyim. Bir insanı asla tanıyamazsın çünkü oradaki bütün kitapları okuyamazsın.  Daha öncekilerde olduğu gibi bir göz göz gezdirirsin sadece. Hiç olmadı kapağına bir kez olsun bakarsın ve bir de konusuna. Genel olarak böyle yaparız biz. Sonra deriz ki büyük bir gururla ben onu biliyorum, ben bu şehri tanıyorum. Yanılırız, büyük konuşuruz elbette. Her kütüphanede öyle kitaplar vardır ki yazıları binlerce yıl önce silinmiştir. Bazılarından haberiniz bile olmaz, öyle yerlere saklanmışlardır ki aramazsanız asla bulamazsınız. Birisi "ben onu adım gibi biliyorum" dediği zaman "adın neydi?" diye sormak lazım. Bakalım cevap ne kadar geç geliyor bize.

Her şehrin hatta her mahallenin bir kültürü vardır. Çok büyük farklılıklar yoktur belki ama o sokaktan geçerken gözünüze çarpar hepsi. Eğer dikkatli bakıyorsanız yoksa geçip gidersiniz yanından. Eski İstanbul beyefendisi diye bir deyim vardır. Güzel bir deyimdir bence hele bazılarını betimlemek için kullanılıyorsa tadından yenmez. Bu mesela İstanbul'un kültürünün bir parçasıdır. Bütün şehirlerde böyledir. Oturduğunuz her mahalle, sokak da bu şekildedir aslında. Dikkatli bakarsanız eğer bu farklılıkları görmeye başlarsınız ve bütün bu farklılıklar sizi şaşırtır. Hem de her geçen gün kendine hayran bırakır.İnsanlarda böyledir, her zaman okunmamış belki de asla okunamayacak kitaplar saklanır ve siz çaba sarf etmezseniz asla okuyamazsınız.

Sonra bir gün dersiniz ki bu şehrin diğerlerinden hiç bir farkı yok, bu kız da aynı ötekiler gibi veya nereye gitsem hep aynı. Aslında her şey farklıdır ama siz bunu göremezsiniz çünkü yeteri kadar dikkatle bakmıyorsunuzdur. Bakmadığınız için de her şey aynılaşmaya başlar. Oysa o kadar da farklıdır ki hayat.

Sonsuz büyüklükte bir kütüphane düşünün ve içinde her sokağa, her insana dair ayrı kütüphaneler olsa. Merak ediyorum biz o kitaplardan kaç tanesini sonuna kadar okuduk. Kaç tanesini hiç görmedik ve kaç tanesine sadece bir göz gezdirdik. Merak ediyorum işte...

Daha dikkatlice bakmanız ve görmeniz dileklerimle. Okunmayı bekleyen o kadar kitap var ki etrafımızda...



Rize anıları 2



Bundan 6 yıl kadar önce Çayeli'ne gittiğimde orası daha yeni yeni büyümeye başlamıştı. Ondan önceki gidişlerimi hatırlıyorum mesela çoğunlukla hep aynıydı oralar. Eskiden değişimleri çok fazla göremezdim ancak bu sefer çok netti bütün değişimler. Karadeniz otoyolundan veya yeni yapılan sitelerden, apartmanlardan bahsetmiyorum aslında. Her şey dahil bir değişim bu, insanlardan, gençlerden, sokaklardan, marketlere kadar uzanan güzel bir değişim. Şehirli olabilmeyi başarıyor bence Çayeli ve Rize ki Rize oldukça büyük bir şehir halini almış. Eskiden oralı olmam daha zor geliyordu bana ama bu sefer gittiğimde daha rahattım. Aradaki mesafe azalmıştı onlar da biraz buralı olmuştu sanki o harika kimliklerini kaybetmeden. 

Alında Rize ve Çayeli de çok fazla sanayileşme, üretim yok. Belli başlı bir kaç ürün "çay, kivi, mandalina, portakal" üretilip satılıyor bildiğim kadarıyla. Hatta yurdumun mükemmel insanları çay bahçesinin üzerine kivileri dikiyor. Alttan çay toplayıp üsten kivileri alıyor. Alan biraz sınırlı olduğu için yani sahilin hemen bitiminden dağlar başladığı için şehirler genellikle uzunlamasına büyüyor. Bir diğer yandan köylerde yaşayan insanlarında bir şekilde şehre indiğini gördüm. Eskiden bizim köye çıktığımızda herkes orada olurdu ve inanılmaz bir sohbet muhabbet olurdu. Ancak şimdi bizim evlerin olduğu yerlerde kimse kalmıyor. Bir pazar günü çıkıp mangal yaptık, herkes toplandı ama o kadar, sonra herkes evine geri döndü. Evet değişimler oluyor ama bazı şeyler var ki onlar keşke değişmese diyor insan ama yapacak bir şey yok. Evin kapısının önünde oturup sürekli demlenen çayları, sohbet muhabbetleri ve o harika sıcacık ortamı aradım doğrusu. Dediğim gibi yapacak pek bir şey yok bu durumda yaz aylarında biraz daha canlı olur ama o kadar. Üzücüydü benim için.

Ben fazla duygusallaşmadan devam edeyim yoksa ipin ucu başka yerlere gidecek ki bunu istemiyorum. Bu noktadan kurtulmamı sağlayabilecek tek bir konu var sanırım. Evet, yemekler :D Şimdi efendim eğer bir gün Rize ye yolunuz düşerse mutlaka Çayeline uğramalısınız. Çünkü orada harika ötesi kuru fasulye yapıyorlar. Yiyip yiyebileceğiniz en mükemmel fasulye olduğunu söylemeliyim. İspir fasulyesi ve bol tereyağı kullanılarak yapılan kuru fasulye çömleğe koyulup fırında 2.5 saat pişiyor. Yapılışı hakkında edindiğim tek bilgiyi de sizinle paylaşayım dedim ama İspir fasulyesi şart bu noktada. Daha önce fiyatların ucuzluğundan bahsetmiştim ve birazda yemeklerin güzelliğinden bahsedeyim sizlere. Pide arası et dönerin fiyatı ortalama olarak 4.5, 5 lira. Ancak pide oldukça büyük ve içinde 50 gram döner var. Yani içi tamamen dolu oluyor ekmeğin. Veya Çayeli'nin en iyi restoranında, çok iyi bir hizmet ile birlikte 8 liraya meşhur kuru fasulye, 9 liraya harika ötesi bir karışık pide yiyebiliyorsunuz. Bununla birlikte Fırtına Deresinin yanında ki restoranda mıhlama yemenizi de tavsiye ederim. Hemen hemen İstanbul da ki fiyatların yarısına orada yemek bulabiliyorsunuz ve inanın bana çok daha lezzetli oluyor. Izgara köftenin yanında verilen pilavı bile tereyağıyla yapıyorlar dersem eğer ne demek istediğimi anlarsınız. Tabi bu kadar yoğun tereyağı kullanımı bende olduğunu gibi midenizi bir süre yorabilir ama değer bence. Uzun lafın kısası yemek yemek için bile gidilebilir :))

Biraz da ekonomiden bahsetmek istiyorum. Şimdi efendim Rize de çok fazla sanayinin olmadığını anlatmıştım size. Sanayileşmek için gerekli alan da pek yok aslında oralarda. Bu da zamanında göçe neden olmuştu. Öyle ki tahminime göre Rize'nin toplam nüfusunun 5,6 katı başka şehirlerde yaşıyor. Bu göç eden insanlar ise şimdi ki zamanda Rizenin gelişmesine yardımcı oluyor. Çünkü giden insanlar oraları bırakmayıp, o bölgede evler yaptırmaya devam ediyor. Aslında İstanbul gibi büyük şehirlerden gelen para tekrardan Rize ekonomisine katılıyor. Şehir büyüdükçe tersine geç başlayacaktır. Belki başlamıştır bilemiyorum ama uygun bir iş bulursam eğer taşınmayı düşünürüm ben. İstanbul'a da ayda bir kaç kez gelip bütün özlemimi de giderebilirim. En azından bunu düşünebildiğime göre orada gerçekten önemli değişimlerin olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Rize de kültürün artmasında ise göç eden insanların etkisi büyük. Onlar nasıl ekonomiye katkı sağlıyorsa aynı şekilde kültüre de büyük katkı sağlıyorlar. Şehir dışındaki insanların genel olarak eğitim seviyesi oldukça yüksek ve bu sayede bu kültür değişimi kolaylıkla oluyor. İlerleme olmasına rağmen insanların yüzündeki o harika gülümseme ve yardımseverlik asla eksilmiyor ya hayran olunası bir özellik bence. 

Sonra efendim geri dönüş yolculuğu başlar. Bıraktığınız şeyin değişeceğini, gelişeceğini bilmek gariptir aslında. Oradaki akrabalarımı, ufak kuzenlerimin, daha büyük kuzenlerimin de büyüyeceğini biliyorum. İşin garibi ise o gelişim, değişim, ismi her ne ise, o süreçte yer almak istemem. Hep ben İstanbul dan daha küçük bir şehirde yaşayamam derdim ama ilk kez "ben burada yaşayabilirim" dedim. Ben burada mutlu olabilirim dedim ve inanın o 18 günün tek birinde bile İstanbul a dair tek bir şeyi bile özlemedim. Bu soruyu da hep soruyorum kendime aslında, neden böyle hissettim. Belki benim memleketimdir ve kan çekmiştir. Evet, böyle olmalı herhalde :)

Rize anılarını bu şekilde bitiriyorum efendim. Eğer ileride başka bir şey eklemek istersem zaten okursunuz. Aklınıza takılan bir soru olursa eğer sorabilirsiniz elbette. Yardımcı olmaktan mutluluk duyarım. 

Sevgilerle... 






Rize anıları 1

Bildiğiniz üzere 18 gün kadar Rize'deydim ve orada çok güzel zaman geçirdim. Benim memleketimdir Rize ve 6 yıldır kadar da gitmemiştim oraya. Burnumda tütüyordu aslında. Birazcık Rize izlenimlerimi anlatmak istiyorum belki aklında o taraflara gitmek olan varsa eğer ona yardımcı olabilirim diye. Ayrıca diğer bloglardan çok özenmiştim benim niye gezi yazılarım yok diye biraz da o açığımı kapatmak istiyorum :))

Efendim Sabiha Gökçenden bindik uçağa oradan da doğrudan Trabzona. Uçakla yolculuk 1.5 saat sürüyor, Sky ile gittik doğruyu söylemek gerekirse Kevin Costner gibi uçmak sonra güzel hostesleri görmek de istedim. Ancak bu konuda büyük bir hayal kırıklığı yaşadım ama bu biraz konumuzun dışında sadece beklentileri fazla büyük tutmayalım derim :) Uçaktan inip hava alanın dışına çıktığımızda gerçek anlamı ile hava çarptı beni. Bu kadar mı temiz olur hava, gökyüzü bu kadar mı güzel olur anlatamam sizlere. Sonra oradan da servisle gittik Çayeline ve başladı yolculuk. Burada an ben an ne yaşadığımı, nerelere gittiğimi anlatmak istemiyorum elbette. Ancak genel bir Rize izlenimi anlatabilirim sanırım.


Rize, özellikle Çayeli oldukça ufak yerler. Çaylinde herkes ile ortak bir tanıdığının çıkma ihtimali çok yüksek. Bu da garip bir durum. Şöyle anlatayım bir mağazadaki adam bizim bir yerlerden ve başka bir yerlerden sanırım 5 kuşak uzaktan akrabamız çıktı. Hemen hemen herkes ile de bu şekilde. 25 dakikada bir ucundan başlayıp diğer ucuna gidebilirsiniz Çayeli'nin. Zaten şehir içi mesafeleri genellikle yürüyerek geçtik. Sahil kenarında oldukça uzun bir yürüme alanı var ve kesinlikle çok güzel orada yolculuk etmek. Bu arada aklıma gelmişken hemen söyleyeyim Karadeniz Otoyolunu kim yaptıysa Allah onlardan razı olsun. Orada kimin emeği geçtiyse ne kadar dua etsem azdır onlara. Bu kadar güzel, bu kadar keyifli bir yol olamaz. Ben çok eğlendim onun kenarından yürürken.

Benim ilk alışma sorunu yaşadığım yer mesafelerdi. Bizim evden çıkıp Taksime gitmem ortalama 1.5 saat alıyor. Orada evden çıkıp Trabzona gitmek de aynı mesafe. Ben İstanbul da bir yere gitmem de ortalama aynı zamanı alıyor ve bu benim için sorun değil. Ancak orada insanlar 25 dakike mesafedeki Rize'ye gitmeye bile çok uzak diyorlar. Bu mesafe kavramına alışmam çok zor oldu ve alışamadım da gerçeği söylemek gerekirse. Şöyle söyleyebilirim Çaylini gezmek işte mağazalara girmek falan, alış veriş yapmak en fazla 2 saatinizi alır. Çok büyük bir yer olmadığı için her şey ayağınızın altında. Mesafeler ve zaman kavramına alışmak gerçekten çok zor oldu. Ancak oralı gibi hareket ettiğimde daha fazla rahat ettim.

Başlarda sıkıcı gibi gelmişti malum yapılacak çok fazla şey yok. İstanbullu gibi düşündükçe de pek bir şey bulamıyorsunuz. Gidip oturup zaman geçireceğiniz çok fazla bir yer yok. Bir Meto Çay evi var ki çok sıcak bir mekan. Bir süre geçtikten sonra keşfettiğimiz Sini Cafe var orası da çok güzel. Bir de tepede Çaça var ki tadından yenmez. Bir gittiğiniz yerde gördüğünüz insanları bir sonraki sefere görme ihtimaliniz oldukça yüksek. Bu da gayri resmi bir tanışma durumu oluşturuyor. İsimlerini bilmiyorsunuz ama o insanları defalarca kez görmüşsünüz. Tanıyorsunuz bir birinizi. Oranın insanın yapısından olsa gerek herkese karşı aynı hissettim ben. İnanılmaz sıcak ve cana yakınlar.

Bir de yemeklerin inanılmaz derecede ucuz ve kaliteli olduğunu anlatmam gerek ama o bölümü bir sonraki yazıya saklayacağım. Çok fazla trafik yok, yayalar oranın kralı. Sağınıza solunuza bakmadan karşıdan karşıya geçmeye çalışsanız size araba çarpma ihtimali gerçekten çok az. Her araba orada yayaya yol veriyor. Bu da çok keyifli bir durum anlatamam. Karadeniz otoyolunun ortasında durup fotoğraf çektiğimi de söylersem sanırım ne demek istediğimi anlatabilirim size. Ayrıca insana da büyük bir saygı var büyük ihtimalle herkes akraba olduğu için. Karadeniz insanı tutucudur derler ki bu doğrudur ancak gençlerin kol kola dolaştıklarını da çok gördüm. Babaları bir kaç sokak arkada olmalarına rağmen. Oralar da kendi içinde değişiyor elbette. Bundan 6 yıl önce çok daha farklıydı her şekliyle. Yep yeni binalar yapılmış ve yapılmaya devam ediyor. Gittikçe büyüyen bir yer Rize ve sanırım yakın zamanda tersine göç almaya da başlar. Üniversite değiştiriyor gittiği yeri ve yol. Yol çok önemli oraların nasıl değiştiğini gördüğümde o otoyolu yapanlara biraz daha dua ettim.

Biraz da doğasından bahsedip bu yazıyı bitirmek ve daha sonra devam etmek istiyorum. Yeşilin ve mavinin bütün tonlarının bir arada olduğunu düşünün. Tertemiz bir hava sizi canlandırıyor, yeniden yaratıyor. Oranın insanın neden sakin, huzurlu olduğunu anlamak güç değil bu yüzden. Sizi kızdırabilecek pek bir şey olmuyor oralarda. Sinirlenseniz bile biraz yeşile bakıp huzuru, denize bakıp mutluluğu bulabiliyorsanız. Daha ılıman bir iklimi var Ocak ayının ortasında tişörtle dolaştığımı bilirim. Güzel bir duygu bu. Daha önce yaylalara çıkmıştım ancak bu sefer dağlara çıkan yollar karla kaplı olduğundan pek mümkün değildi yaylalara gitmek. Zaten oraları anlatmaya kelimeler yetmez. Cennet gibi diyebilirim sadece.

Yazımın bu bölümünü burada bitirip sizleri selamlıyorum.. Tekrar görüşmek üzere :))

Paramparça...

Seni ilk gördüğüm zamanları çok iyi hatırlıyorum. Elbiselerin paramparça olmuştu ve sen kendini bilmez bir haldeydin. Boşluğa doğru salladığın onca yumruğun ardından bütün çığlıklarını tüketmiş bir şekilde yerde yatıyordun. Etrafındaki her şey; evler, sokaklar, ağaçlar ve bütün çiçekler yanmış ve küle dönmüştü. Sonu gelmeyen bir savaşın tam ortasındaydın. Kiminle, neden savaştığını bile bilmeden başlamıştı aslında. Sebeplerin işlerin bu hale gelmesinde önemi yoktu. Sadece bahanelerin vardı, büyütüp güçlendirdiğin. Gözlerin sımsıkı kapalı bir şekilde boşluğa yumruklarını sallıyordun. Göreceklerinden o derece korkuyordun ki bir an için bile olsa bakmaya cesaretin yoktu. Sen boşluğa saldırırken savaştığın ne varsa arkadan geliyordu. Saldırmaya değil savunmaya bile mecalin kalmamıştı.

Seni ilk gördüğümde harabeye dönmüş bir savaş meydanının tam ortasındaydın. Daha fazla devam edemeyeceğini kan kaybının boyutlarından anlayabiliyordum. Sen yere yüz üstü uzanmış tek bir kolunun bedenini kaldırmasını beklerken ben yaralarını bandajlamaya çabaladım. Çabaların işe yaramıyordu aslında. Çabalarım kanamanı durduramadığı sürece ne anlamı vardı? Sen an be an tekrar kalkıp savaşmaya devam ederken bütün yaraların derinleşiyordu. Öyle kesiklerin vardı ki senin bazıları asla kapanmayacaktı. Senin o mücadeleni izlemek beni paramparça yapıyordu.

Ne kılıçların vardı ne de kendini savunacak bir kalkanın. Bir zamanlar bembeyaz bir elbisen vardı sadece. Zamanla o da senin gibi yıpranmış, tabiri caiz ise paramparça olmuştu. Küller her yerini kaplamış ve kanın ile süslenmişti üzerinde ki bez parçaları. Sana bir kalkan vermek istedim, kabul etmedin. Bir zırh önerdim sana elinin tersi ile geri çevirdin. En kötüsü ise dinlemedin beni. Bu savaşı kazanmanı sağlayabilirdim ama izin vermedin.

Seni korumama izin vermiyordun aynı o harabelerin arasından kurtarmama izin vermediğin gibi. Senin için; senin yanında; senin yerine savaşmama izin vermediğin zaman sana bütün olası hamleleri anlatmak istedim. Tenini kesmek için yola çıkan her çelik parçası daha kınını terk etmeden anlattım sana. Dinlemedin! Aldığın her kesikten nasıl kaçabileceğini anlattığımda kaçmadın ve onlara doğru ilerledin. Öyle bir yerde tutun ki beni ne seni savunabildin ne de kılıçların önüne geçebildim. İznim yoktu hiçbir şeye. Sadece yıkılışını izlemem için ön sıralardan bir bilet vermiştin bana. Bilemiyorum neden yaptın bunu? Neden bir tanık istedin gidişine?

Her geçen an biraz daha yaklaştım sahnene ve her geçen an tekrardan yerime gönderildim. Ben yine de vaz geçmedim ve bir an öyle bir şey oldu ki seni savaşmamaya ikna edebildim. Nasıl başardığımı bilemiyorum ama sen yere uzandığında karşında duran ne varsa hepsine göğüs gerdim. Dinlendiğini görüyordum ya, yaraların kapanıyordu ya senin yerine benim savaşmamın önemi yoktu. Durdurdum ama öyle bir sessizlik oldu ki o meydanda günler gecelere karıştı. Sonra ben tekrardan sana pansuman yapmaya başladım. Ancak yaralarına her dokunduğumda uzaklaşıyordun benden. Onlara dokunmadan temizlememi istedin benden. Yapamayacağını düşündüğünü biliyorum ama ben vaz geçmedin. Namlulara dost olan sen alışık değildin hiçbirine. İnanmadın, biliyorum!

Yüzünde açan her tomurcuklanan her gülümseme benim için yaşamdı. Nedenlerini bilemeyen sen, benim hayatıma amaç olmuştun. Başını omuzuma yasladığın ve sessizce uyuduğun o geceyi asla unutamıyorum. Ölme anımı seçebilsem mesela uyandığın anda ölmek isterdim. O kadar yabancı baktın ki bana, anlamı kalmamıştı bir çok şeyin. 

Yüzünde huzurun o ufak, bir çok lisanda anlamsız tebessümünü gördüğümde benim için her şey anlamlanmıştı. Birisi bana "anlamını sorsa aşkın" vereceğim cevabı çok iyi biliyordum.

Hiç öpmedim sen,. Kanının kuruduğu bordu dudaklarını hiç öğrenemedim. Teninin kokusunu yaralarından ibaret bildim. Hiç bir zaman benim olmadın, yine de önemi yoktu. Bedeninin coğrafyasını bilmesem de, öğrenmek için canımı verecek olsam da yapmadım. Tenini yaralardan ibaret bildim ben. Onlara dokunmama izin vermiyordun ve bu yüzden dokunamadım ben sana.

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum ama bir gün tekrardan ayağa kalktın ve savaşmaya devam etmek istedin. Bunun olacağını çok iyi biliyordum ve bu yüzden sana kılıç kullanmayı öğrettim. "Kör yumuklarını kendine sallayacağına" dedim "gerçek düşmanlarına yönelt öfkeni." Bildiğin bütün saldırı hamlelerini öğrettim sana. Ardından bir zırh ve kalkan verip kendini savunmayı, hamlelerden kaçmayı öğrettim. Sana doğru gelecek her hamleden nasıl kaçacağını anlattım bıkmadan. 

Savaşın tekrar başlama vakti geldiğinde ben ön sıralardaki yerimi aldım. Anlattıklarımın büyük bir bölümünü yapmayacağını, namlulara olan dostluğunu devam ettireceğini biliyorum. Öyle de yaptın; önce miğferini çıkarıp attın ve ardından kılıcını bıraktın. Zırhını ve kalkanından ne zaman vaz geçtiğini bilemedim bile. Önemi yoktu ama daha az kanamanı sağlasam yeterliydi benim için. Keskin çelikler acımasızca tenini keserken, elbisenin kızılı giderek arttı. Ayaklarının dibindeki toprağın rengi değişmeye başladığında ben tekrardan sahneye yaklaşmaya çalıştım. Ancak artık beni izleyici olarak bile istemiyordun. O an bana "aşk nedir?" diye sorsalar "ellerimden gitmene izin verdiğin an" derdim.

"Aşk nedir?" diye sorsalar mesela "gideceğini ve bir daha asla gelmeyeceğini bilmekti " derdim.

Biliyorum gidiyorsun..
Biliyorum dönmeyeceksin..
Biliyorum bu çaresizliğin diğer ismi "aşk"...

Geldim...

Geldim...

Biraz uzun bir ayrılık olsa da her gün aklımdaydın blog. Belki Rize de geçirdiğim günlerde buraya yazamayıp seni ihmal ettiğimi düşünmene neden olduysam da hep yazı biriktirdim yamalı bohçamda. Ufak ufak da hepsini anlatacağım sana. Sen yeter ki üzülme blogum geçen günlerin acısını hep çıkaracağım. :)

not: çok güzel geçen 18 günün ardından eve döndüm ve herkesi selamlıyorum. özledim sizleri :)

Find Us On Facebook