Kalbe giden yol 3..

Kalbe giden yol 1
Kalbe giden yol 2

Son iki yazımda aslında amacım bir insanın kalbine giden yolun bir görüntüsünü oluşturmaktı. Bu yolda kapılarla karşılaşabileceğimizi söyleyip, diğer tarafa geçebildiğimiz zaman bambaşka bir dünyaya ulaşabileceğimi anlatmaktı. Bir insanın derinliklerine ulaşmak, dalıp gittiği bir anda neler hissettiğini tahmin etmek güçtür elbette. Ancak arkadaşlıklar, dostluklar, ilişkiler bu şekilde gelişir. Karşımızda ki insanı zaman içerisinde daha fazla tanıyorsak, yine onun kapılarından geçip gizli odalarına girebilmemizden kaynaklanır. Nasıl kimseye söyleyemediğimiz bir gizi dostumuzla paylaştığımız zaman bu bizi daha iyi hissettiriyorsa, sırlarımızı da dış dünyaya açmak aynı şekilde hissettirir. İçimizde taşıdığımız o büyük yükü dışarıya atarız bu şekilde. Başka insanlara ancak bu şekilde güvenebiliriz, ilişkilerde koşulların olmadığı bir dünyadan bahsediyorum ben. Evet, fazlaca ütopik! Koşullar üzerine başka bir yazı yazacağım ilerleyen zamanlarda. Ancak bu yazımın konusu kalbe giden kestirme yollar.

Kestirme yollar denildiğinde aklıma ilk gelen "-mış gibi yapmak"tır. Birisinin dostu olursak eğer bizimle bir noktaya kadar özellerini paylaşır. Eğer onun dostuymuş gibi yaparsak, en başından beri onu anlıyormuş gibi yaparsak çok daha hızlı bir şekilde açarız o kapıları. Elbette karşı taraf gerçek bir dostuna anlatabileceklerinin kısıtlı bir bölümünü anlatır ama yine de kestirme bir yoldur bu. Normalde yılları eskiten bir yolcuğu çok daha kısa bir zamana, daha az emeğe geçebiliriz. İnanın birini anlıyormuş gibi yapmanın bile çağımızda çok önemli bir yeri var. İnsanların içinde şimdiye kadar hiç gün yüzü görmemiş o kadar büyük bir bölüm var ki gerçekten dinliyormuş gibi yapan birisine çok fazla anlatabilir. Hele anlıyormuş gibi yapan birisine neleri anlatabileceğini siz düşünün. Hatta şöyle yapalım ve küçük bir oyun oynayalım. Karşılaştığınız birisi sizi gerçekten anlar ve dinlerse ona neler anlatabilirsiniz bir kurgulayın bakalım. Bu oyunun sonucunda da anlatmaya ne derece ihtiyacınız olduğunu ölçün. Tarihte "-mış gibi yapmak" her zaman en kestirme yol olmuştur. Hele karşımızda ki insan dolma noktasında çok kötü günler yaşıyorsa o kadar fazla şey öğrenebiliriz ki.

Kestirme yollardan bir diğeri aslında biraz geniş bir kapsamda kalıyor. Şöyle düşünün kafanız güzelken, güzel bir müzik varken, canınız da yanıyorsa neler anlatabilir siniz? Alkol olmasına gerek yok aslında. Güzel bir sohbet, güzel bir akşam, dolunayın olduğu romantik bir akşam yemeği yine aynı etkiyi yaratır. Bunlar hep kestirme yollardır. Mesela ortak bir tanıdığınız vasıtasyla karşımızdaki insanın çok özel bilgilerini öğreniriz. Sonra bunları cümle aralarımıza serpiştirerek karşı tarafa "seni anlıyorum, seni tanıyorum" mesajını veririz. İpin ucu çorap söküğü gibi gelir ardından. Daha uç noktalarda "biz birbirimiz için yaratılmışız" derler mesela. Asla anlamam bu kadar güçlü bir cümleyi insanlar nasıl kullanır ama benim anlamamam bir şeyi değiştirmez. "Bizim DNA'larımız bir" deriz mesela eh karşı taraf inandığı sürece yine anlatır bize. Kestirme yolları herkes kullanır, çok da doğaldır. İnsan tembel bir canlıdır ve karanlıktan korkar.
Kestirme yollar demişken en büyüğünü anlatmadan olmaz. Anlattığım ve anlatmadığım bütün seçeneklerde bir miktar çaba vardır ama öyle bir kestirme yol vardır ki hiçbir şey yapmamız gerekmez. Eğer tahmininizi "AŞK"tan yana kullandıysanız doğru bildiniz. Aşk en kısa kestirme yoldur. Bir insan aşık olunca, bütün duvarlar yıkılır, bütün kapılar ardına kadar açılır. Sonra aşık olunan kişi elini kolunu sallayarak gelir ve birisinin en derinliklerine kadar gider. İnsan nereye gittiğini, nerede olduğunu bilmediği için elbette ne yapacağını da bilemez. O çok az insanın girdiği odalarda üzeri tozla kaplanmış defterler vardır ya onları alır ve bir kenara fırlatır. O odaların tozunu almaya çalışmaz mesela insan, yerleri süpürmez. Geçmişte kanamışsa o kişi, onu temizlemeye bile çabalamaz. Girer, girdiği yerleri darmadağın eder ve çıkar. O çıktıktan sonra başka birisi girmeye çalıştığı zaman o hayata, artık kapılar o kadar açık değildir. Duvarlar yükselmiş, tuzaklar kurulmuş, hatta elektrikli teller bile döşenmiş olur. Tabi içeriye girmeye çalışan kişi biraz aşkı biliyorsa yine hepsini geçer. Ben hep şunu düşünürüm derinliklerimizde olan kiri temizleyebilecek birisini istemeyiz biz. Bunun yerine orayı daha da kirletecek insanlar ararız. İnsanların yüreklerinin çöplüğe dönmesindeki neden budur aslında. Yıkılanı tamir etmekle uğraşmayız biz. Onun yerine yenilerin arayışındayızdır. Bir oda kire bulanmışsa eğer orayı kapatır ve yenilerini açmaya çalışırız.

Aslında konu kalbe giden kestirme yollar ise anlatacak daha çok şeyim var elbette. Ancak burada bir insanın derinlerine nasıl ulaşılabileceğini anlatacak değilim. Bunun yöntemlerini bilmediğim için anlatmıyor olabilirim. Biraz biliyor olup yine de anlatacak kadar yetkin hissetmiyor da olabilirim. Veya bir insanın kalbine hangi kestirme yolların gittiğini anlatmak istediğimdendir asıl. Bu yazıyı yazdım çünkü inanların bunları kullanmaları beni rahatsız ediyor. Hatta o kadar rahatsız ediyor ki bütün bu yazıları yazdım ve yazmaya devam edeceğim.

Size bir insanın kalbine en kolay nasıl ulaşabileceğinizi söyleyebilirim ama; kaldırın koşullarınızı. Birisi gerçekten dinleyin, anlıyormuş taklidi yapmayın ve her ne olursa olsun sahici olun. Yalan söylemeyin, olmadığınız birisi gibi görünmeyin ve kaldırın bütün koşullarınızı. Yapması en kolay ama çok az insanın uyguladığı bir yöntemdir bu. Kimseniz o olun ve karşınızdaki de kimse onu öyle kabul edin. Değiştirmeye çalışmayın çünkü yapamazsınız.

Umarım bu kısa yazı dizisi bazı şeyleri değiştirebilir. Ufacık bir sorgulama yaratabildiysem yeterlidir benim için. Fazlasını beklemiyorum çünkü insanların tembel olduğunu ve karanlıktan korkuttuğunu çok iyi biliyorum...

Kalbe giden yol 2...

Geçen yazımda kaldığım yerden devam etmek istiyorum izninizle. William Holman Hunt'un The Importunate Neighbour isimli resmindeki sadece içeriden açılan kapıdan bahsetmiştim önceki yazımda ve amacımın buradan yola çıkarak bir insanın kalbine doğru inen yolu anlatmak niyetindeydim. İsteyenler önceki yazımı okumak için kısa bir geri dönüş yapabilirler. Anlatmaya başlamadan önce onları bekleyebilirim.

Aynı resimde olduğu gibi birisi ile karşılaştığımızda ilk kapı genellikle açık olur. Bu bir "günaydın", "merhaba" kelimeleriyle geçen bölümdür. Şöyle düşünün bir mahalle, bir şehir var ve bu şehrin bir girişi var. Ardına kadar açık. Bu kapıdan herkes geçip o şehre girebilir. Şehrin içerisinde bir çok ev, bahçeler, yalılar ve gizli sığınaklar vardır ve bunlara gidebilmek için sürekli olarak bazı kapılardan geçmemiz gerekir. Eğer amacımız karşı tarafın en derinini, en özeline ulaşmak ise tahmin edebileceğiniz gibi geçmemiz gereken kapılar o kadar fazladır. Bir insanın hayatı boyunca tanıdığı neredeyse herkes o ilk kapıdan geçmiştir.

Şehre büyük, ardına kadar açık o kapıdan içeriye girdiğimizde çok küçük bir alanda hareket edebiliriz. Bütün insanların tanışma ve yüzeysel olarak karşısındaki hakkında bilgi sahibi olma dönemi buradadır. Bu küçük ve bolca gösterişli bölümün ardından karşımıza başka bir kapı çıkar eğer onu daha yakından tanımak istiyorsak. İstemiyorsak zaten şehirden de gideriz bir süre sonra. İkinci kapı çok büyük oranda açıktır. Hemen hemen herkes içeriye kabul edilir. Orada insanlar birbirini tanımaya başlar. Yüzeysel arkadaşlıklar sohbetler oluşur belki. Eğer daha fazla derine gitmek istiyorsak başka kapılardan da geçmemiz gerekir. 

Şehrin merkezinde kocaman bir ev, bir villa olduğunu düşünün. İnsanı tanıdıkça, şehri gördükçe oraya doğru yakınlaşırız. Anlarız ki hayatın merkezi o evdir. Biraz eskidir o ev, öyle herkes giremez oraya. Sokaklar kirlidir, pek temizlenmemiştir. Genelin aksine daha bakımsızdır, daha yıpranmıştır. Dostlar gelir o eve, küf kokuları arasında sohbetler olur. Evin kocaman bir bahçesi vardır, içinde çiçeklerin kuşların olduğu güzel bir bahçe. Şehrin dış bölümlerinin aksine daha gerçektir, yapma çiçek yoktur mesela veya küçük göletlerde plastik ördekler de yoktur. 

Bahçenin içerisinde bir ev vardır ve onun kapısı kilitlidir. Bir insanı gerçekten tanımak istiyorsak eğer o eve girmek gerekir. Eve girildiğinde yine yine bir oturma odası vardır. Gelen hemen hemen herkes orada misafir edilip ve bir türk kahvesi ikram edilir. Oturma odası dışarıdan daha bakımsız daha fazla yıpranmıştır. Dost olarak görülenler buraya gelmiştir ama bazıları tahmin ettiğimiz gibi değildir. Aslında bir zaman yeni olan her şey birileri sayesinde eskimiş belki kırılmıştır. Bu yüzden dost olarak gördüklerime evin diğer odaları açık değildir. O odalara girmek istiyorsak eğer artık kapıları çalmaya başlamamız gerekmektedir.

Evin birden fazla katı vardır elbette. Kocaman villa sonuçta belki de yalı, öyle tek katlı olmaz. Her odanın kapısını çalmamız gerekir. Eğer izin verilirse, eğer o odaya girmeyi hak ediyorsak o zaman içeriye alınırız. Girilen her odada bir sır saklıdır. Oradaki tozlu raflardan birinde geçmişe dair bir defter vardır. Onu okursak eğer daha fazla şey öğreniriz. Daha fazlasını istersek eğer diğer odalara gideriz.

Birinci katı bitirdiğimiz zaman karşımızdaki bizi gerçek dostu olarak görüyordur. Onun hatalarının, yanlışların, günahlarının bir bölümünü öğrenmişizdir artık ve ikinci kata doğru yola çıkarız. Ancak ikinci kata çıkmak ilk katta bulunan bütün odalara girmekten daha zordur. Merdivenin her basamağında bir kapı vardır ve onların hepsinden geçmemiz gerekir. Daha sonra üst katta başka odalar vardır. Öyle yerler vardır ki bir çoğuna başka çok nadir insan girmiştir. Bazılarına ise şimdiye kadar giren olmamıştır. 

Öyle kapılar vardır ki üzerine duvar örülmüş, kendinden bile saklanmıştır. Onları öğrenmek istiyorsak eğer 

işimiz gerçekten güçtür. Eğer o kapılardan birisini bulabilirsek ve oradan geçebilirsek bambaşka şeyler olur. Eve yaklaştıkça kasvetleşen, karanlıklaşan o şehirden çıkıp yemyeşil bir bahçeye çıkarız. O kadar güzeldir ki cennete gittik zannederiz. Güller, bülbüller her yerdedir. Gözlerimiz öyle kamaşır ki orada kurumakta olan çiçekleri görmeyiz. Gidip onlara su vermez, kanadı kırık olan bülbülleri iyileştirmeyiz. Bunları yapmak yerine çimlere basıp, gülleri koparırız.   Aslında ileride bir kapı daha vardır  ve  o cennete açılır, cennete benzeyen bir yere değil  ama o harika bahçe biraz daha eksilir sayemizde. Fazla zarar verirsek eğer şehirden dışarıya atılırız. Herkese açık olan kapı biraz kapanır. O kadar kolay girilemez oraya artık. Şehir biraz daha yıpranır, o büyük evin tahtaları daha fazla aşınır...

Sanırım kapı metaforu üzerinden bir fotoğraf oluşturabildim zihninizde. Her şeyi kurallarına göre yapmaya kalkarsak eğer süreç bu şekilde işler ama ne yazık ki her zaman kurallar geçerli olmaz. Kestirme yollar vardır, kapıları açabilmenin gizli yöntemleri ve elbette kestirme yollar. Bunları bir sonraki yazıma saklamak istiyorum.

Sağlıcakla kalın..  



Kalbe giden yol...

Biraz William Holman Hunt'un The Importunate Neighbour(ısrarcı komşu) isimli tablosundan bahsetmek istiyorum. Resimdeki adam eski sayılabilecek bir kapıyı yumrukluyor. Kendinden bezmiş, yorulmuş bir vaziyette kapının açılmasını bekliyor. Gece yarısı belli ki onun bir gidecek bir yeri yok. Çıplak ayakla gelmiş, üzerinde ise sadece bir entari var. Belki o eve sığınmaya gelmiş, ana yoldan ayrılıp uzunca bir süre yürümüş belki. Ancak kapıyı açamıyor çünkü kapının bir kolu yok. Sadece içeriden açılması gerek o kapının. Taş duvarlardan içeriye giremez, pencere yok. Orada yapabileceği tek şey kapının açılmasını beklemek. Resmin sol tarafında bir anne ve bir yavru köpek özel bir kaptan su içiyor. Kapının hemen yanında bir bank var, temiz bakımlı bir bank. Kapının diğer tarafında ise bir süpürge görüyoruz. Köpeklerin bile su içmesi adamın çaresizliğini biraz daha arttırıyor. Adam belli ki yorgun, belki dinlemeye ihtiyacı var ama yan taraftaki ahşap koltuğa oturmuyor. O içeriye girmek istiyor ve kapı açılmıyor çünkü o sadece içeriden açılır. Davetsiz bir misafir giremez asla. Orası insanın yüreğidir ve ne kadar isterseniz isteyin daha ileriye gidemezsiniz. 

Bir kapı da bahçenin girişinde yer alıyor. O kapı açık, isteyen herkes girebilir belki. Ancak içeriye doğru uzanan yol biraz dar, ağaçlarla çevrili. Yoldan içeriye doğru baktığımızda orada köpekler var ve bir tehdit oluşturuyorlar. Yoldan içeriye doğru yürümek biraz cesaret istiyor ama yolda karşılaşabileceklerini göze alan herkes girebilir. O bahçedeki Ahşap sandalyeye herkes oturabilir. Ancak içeriye herkes giremez..

Bir kaç yazı boyunca bu konuyu biraz deşmek istiyorum. Kapılardan bahsedip, duvarların arka taraflarını açıklamaya çalışmak niyetim. Bir yüreğin derinliklerine gidebilmek için kaç kapı ve kaç duvardan geçmemiz gerektiğini merak ettim. Sonra da bu yazıları yazmaya karar verdim bir çözümlemeye ulaşabilmek için. Ben neler yazacağımı düşünmek için izninizi istiyorum. Bu arada sizde bu konuda düşünüp, aklınızdakileri benimle paylaşabilirsiniz. Görüşmek üzere...
Başka şarkı yok 2

Başka şarkı yok 2

Hayatta öyle zamanlar vardır ki "bir daha asla" dedirtir bize. "Bir daha asla sevmeyeceğim", "bir daha asla bu kadar değer vermeyeceğim", "bir daha asla bu oyunlara gelmeyeceğim" veya "bir daha asla bu kadar acı yemeyeceğim" gibi bir çok çeşidi vardır bu "bir daha"ların ama hep devam ederiz aynılarını tekrar ve tekrar yapmaya. Öyle büyük yeminler ederiz ki onların gerçekleşme ihtimali yoktur. Belki o yemine bağlı kalabiliriz ama bunun için kendimiz olmaktan vaz geçmemiz gerekir. Kendimiz olmaktan vaz geçersek bile başka "bir daha asla"lar olur. Gariptir aslında bu kelimeleri söylerken tekrar yapacağımızı adımız gibi biliriz ama yine üstüne basa basa söyleriz "bir daha asla aşık olmayacağım" diye. Yanımızda birisi olsa mesela "hadi oradan" diyebilir bize. Birisinin olmasına gerek bile yok aslında iç seslerimiz sağ olsun daha abartılı tepkileri bile verir. Yine de inanmış taklidi yaparız o an içinde bulunduğumuz şartlar değişene kadar. Eğer aşksa konu başka birisinden hoşlanana kadar devam eder bu tripler.

İşin garibi ise bütün bunların olacağını bildiğimiz halde yine aynı kelimeleri tekrar ve tekrar söylemektir. Artık bilmem kaçıncı defa "bir daha asla bu kadar güvenmeyeceğim" derken mesela yanımızda birisi olsa "yuh artık bu kaçıncı" diyebilir. Elbette insanlara güvenmekten, sevmekten vaz geçmemiz gibi bir durum söz konusu olamaz ama ısrarla aynı kelimeleri söylemek komik geliyor bana. Düşünsenize birisi kız/erkek arkadaşından yeni ayrılmış işte en yakın arkadaşı ile dertleşiyor. Durumun gidişatına göre sesler kısılmış, ağlamaktan gözler şişmiş efendim gözler kocaman açılmış ve "bir daha asla"lı cümleler kuruyor. Bu arkadaşın eski olduğunu hatta sırdaş olduğunu ekleyelim. Mesela orada "olm bunu senden daha önce en az 10 kere duydum ama değişen bir şey olmadı" diyebilir. Bu esnada iç sesinde "kes saçmalamayı artık bunu senden en az 50 kere duydum" deme ihtimali çok yüksektir. Elbette arkadaş "sana en fazla 10 gün" veriyorum da diyebilir. Durumun ne kadar ironik olduğunu bir düşünün. Mesela bütün o "bir daha asla" ile başlayan cümleleri videoya kaydetsek ve hepsini kolajlayıp bir bütün oluştursak eminim ki inanılmaz eğlenceli olabilir. Diğer taraftan ise bu süreçteki ironinin canımızı yakması da oldukça muhtemel.

Hata yapa yapa doğruyu öğreniriz evet ama sürekli aynı veya benzer hataları yapıyorsak bu işte bir gariplik vardır ve en ufak bir ders almadığımız anlamına gelebilir. Diyebilirsiniz ki "konu aşk olunca alınacak ders yoktur". Saygı duyar, hak veririm size. Belki de hayat aynı hatayı tekrar ve tekrar yapmamızdan oluşuyordur ama benim anlatmak istediğim bu değil; "büyük konuşmamak gerekli" demek istiyorum sadece. Sonra hayat, kader, kısmet, ismi her ne ise bizi rezil ediyor. Başkalarına karşı olmasa bile kendimize karşı bayağı bir acımasız oluyor.

"Bir daha asla başka birini sevmeyeceğim" demek gerçek dışı bunu kabul etmek gerek. Bunun yerine "başka birini sevmem zaman alacak" demek daha gerçekçi bir düşünce biçimi olur. Çok derin sularda yol aldığımın farkındayım aslında ve söyleyecek çok fazla şeyim olmasına rağmen yazıyı kısa tutmak istiyorum. Belki ileride başka bir gün devam ederim malum anlattıkça artan konular bunlar.

"başka birini sevmem zaman alacak.."
Başka şarkı yok...

Başka şarkı yok...

İnsanlar bilmiyor genellikle "git" demenin zorluğunu. Hele karşınızda değer verdiğiniz biri varsa eğer "git" demek daha da zorlaşır. O sahnede dik durabilmek, keskin ve sert konuşabilmek hele cümlelerden ayırabilmek duyguları zordur ama bilmezler genellikle. İnsanlar kelimelerin keskinliğini hatırlar genellikle ve karşı tarafın duygusallığını. Bu ayrılık sahnelerini çok anlattım aslında, bir çok hikayem benzer ayrılıklarla bitti. İnsanlara, şehirlere, sevdiklerinize, dostlarınıza "git" demenin ne zor olduğunu anlatmaya çabaladım hep. Çünkü onlarla birlikte bir parçanız da gider. Öyle bir gider ki hem de derinlikleriniz de büyük bir boşluk bırakır, yüreğinizi alıp götürmezler belki. Mübala içeren bir anlatımdır belki ama ufak bir parçasını da koparıp alırlar yüreğin. Bir süre boyunca belirli şarkılar, bazı rüzgarlar ve bir takım kokular o boşluğu hatırlatır. Sonra yıllar geçer hiç beklenmedik bir yerde, hiç beklenmedik bir zamanda geçmişten bir anı gelir ve hatırlatır. O an fark edersiniz ki o unuttuğunuz içinizde ki boşluk kaybolmamış, giderek büyümüş hatta. Dönüp geçmişe tutunmaya çalışırsınız orada tutunacak hiçbir şey yoktur. Silip atmışsınızdır bütün anıları, yakmışsınızdır gemileri ama yine de o geçmişten gelen rüzgar sizi alır denize sokar ve yaktığınız gemilerin kalıntılarıyla yüzleştirir. Sonra o bir daha asla yüzemeyecek gemiyi aklınızda kalan haline döndürmeye çalışırsınız. Başlar kısır döngüler en acımasızı belki de.

Zordur "git" demek. Hele değer veriyorsanız, seviyorsanız daha da zordur. O boşluk o kadar büyük gelir ki insana "yüreğimi de aldı" deriz. Bazen başka bir şarkı dinlemek istemez insan bazen ise bir daha asla rüya görmek. "Başka birini bir daha asla.." denir genellikle o boşluk o derece büyüktür. Yine de "git" der insan, bütün bunları göze alarak der hemde. Başka türlü ayrılık olmaz çünkü. Ayrılıyorsan eğer evden çıkmalı ve kapıyı ardından sertçe kapatmalısın. O kadar büyük bir gürültüyle kapanmalı ki kapı; giden kapının eşiğinde dizlerinin üzerine çökmüş beklerken bir daha açılmasın. Başka türlü ayrılık olmaz, başka türlü gidemezsin. Ayrılık dediğin bir daha asla arkana bakmamayı gerektirir. Bir daha asla arkana bakmamak ise kendine baktığın her an onu görmeyi beraberinde getirir. Sonra bir gün olur unutursun içinde ki o büyük boşluğu. Sonra başka bir gün olur denizin dibinde yanmış bir gemiye bakarsın. Sonra başka bir gün olur bir rüzgar eser; yanan hatırlar kaplar etrafınızı, nefes alamadığınızı düşünürsünüz.

"Git" demek zordur, sebepler gerekçeler ne olursa olsun zordur. Gerekliyse eğer "git" dersin, başka çaren olmaz çünkü. İçindeki boşluğu veya denizdeki o yanmış gemiyi düşünüp dersin. Sonuçlar çok da önemli değildir ve hayat devam eder. Günden güne azalırsın bu hayatta ama bunun da önemi yoktur. Giden ve kalan yoktur hayatta, giden ve giden vardır. Gün olur aynı denizde aynı yanmış gemiye bakar insanlar ama birbirlerinden haberleri dahi olmadan.

"Git" demek zordur. Başka bir şarkının olmamasını göze almalıdır insan.
Blogspot yasağına çözüm

Blogspot yasağına çözüm

http://www.serdarkocaoglu.com.tr sitesinde okuduğum ve blogger yasağına kesin olarak çözümü anlatan bir yazıyı sizinle paylaşmak istiyorum. Benim daha önce başka sitelerde kullandığım bir yöntem bu ve sizin de işinize yaracağını düşünüyorum...

"işte size kalıcı bir yöntem:
"C:/Windows/System32/drivers/etc" dizinindeki "hosts" dosyasını not defteri gibi bir text editor ile açıp aşağıdaki satırları ve girmek istediğiniz blogspot uzantılı siteleri 127.0.0.1 localhost satırının altına ekleyin:

64.233.183.103 blogger.com
64.233.183.103 www.blogger.com
64.233.183.103 blogspot.com
64.233.183.103 www.blogspot.com
64.233.183.103 draft.blogger.com
64.233.183.103 blogblog.com
64.233.183.103 www.blogblog.com
64.233.183.103 www1.blogblog.com
64.233.183.103 www2.blogblog.com
64.233.183.103 img.blogblog.com
64.233.183.103 img1.blogblog.com
64.233.183.103 img2.blogblog.com

bunları ekledikten sonra hemen altına girmek istediğiniz blogspot uzantılı siteleri de ekleyin, örneğin:
64.233.183.103 site_adı.blogspot.com"

ve sen gidiyorsun...

Bize hep hayatta her şeyin mümkün olabileceği anlatıldı. Dediler ki inanırsak eğer gerçeği bile değiştirebilirsin. Dediler ki sen çabaladıkça, istedikçe en olmayacak şeyleri olur hale getirebilirsin. Ancak bunlar gerçek değil, çok acı bir şekilde öğrendim. Bunca yıldır bize söylenen her şey küçük kandırmacalardan ibaret ve hepsi bizi yarına taşımak için söylenmiş. Yarınlara ulaşmak çok da önemliymiş gibi hep yalan vaatlerle kandırıldık. Öyle kandırıldık ki hep bugün parmaklarımızın arasından aktı gitti bir avuçlayıp dökmemeye çalışmak gibi. Denizin suyunu kucaklamaya çalışmamız gibi hep parmaklarımızın arasından kayıp gitti. Öyle gitti ki hem de bir geçmiş bile kalmadı geriye. Bunların hepsini çok acı bir şekilde öğrendim ben, öğrenmemeyi yeğlerdim ama.

Seni ilk gördüğüm zaman zihnimde iki imgelem oluştu. İlkinde bir kahvede oturup konuşuyorduk. İkincisinde birbirimizin yanından geçip uzaklaşıyorduk. Üçüncü bir ihtimali hayal dahi edemiyordum. Şu anda ismini dahi hatırlayamadığım bir sokakta görmüştüm seni. Herhangi bir şehrin herhangi bir sokağı anlayacağın. Sokaklar, şehirler arasında elbette fark vardır ama çok önemsemem bunları. Her şey sıradandı, yağan yağmurlar bile sıradandı daha öncede böyle yağmıştı evet. O gün, belki o ay, belki o yıl, belki ömrümde sıradan olmayan tek gündü işte seni gördüğüm o gün. Bir an her şeyin durduğunu hissettim. Kocaman bir hayat durmuştu ve içinde sadece ikimiz hareket edebiliyorduk. Herkes donmuşken ikimizin içinde hareket edebileceğimiz bir fotoğraf gibi. 

Nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum aslında. Sanki bir başka hayattı o fotoğraf. Ben başkaydım, sen başkaydın ve bu farklılıklar öyle bir yaşam yaratmıştı ki onu sıradan yaşamlarıma ait kelimelerle anlatmam imkânsız inan bana. Gözlerinin içine ilk baktığımda daha doğrusu bakıştığımızda neler hissettiğimi anlatmam da oldukça güç. Bambaşka bir yaşam diyebilirim, daha önce hiç hissetmediğim duygular. Bir olmayı kaderim olarak görürken iki olabilme şansı çıkmıştı karşıma. Bambaşka bir hayat gördüm o anda. Yalnızlığın kelime anlamını yekün unuttuğum ve o kelimeyi sözlüklerden çıkardığım bir dünyaya bir kapı açıldı. O dünyayı benden başka kaç kişi görebildi bilmiyorum veya kaç insan o kapıdan geçebildi. Diğer tarafa geçmeyi çok istedim. Öteki taraftaki o küçük, eski kulübede seninle birlikte yaşlanmayı arzuladım.

Sen caddenin diğer tarafındaydın ve etrafında bir sürü insan vardı. Yüzlerini görmedim onların, maskeleri vardı hatta bazılarının maskeleri bile yoktu. Yüzleri eriyip kaldırımlara aktığını gördüm. Evet, biliyorum onlar sahteydi. Onlar sıradandı ama sen başkaydın, yüzün akmıyordu. Bambaşka bir dünyaydın sen. Hep aynı şeyleri söylediğimin farkındayım ama herhangi bir kelime de anlatamıyor hissettiklerimi. Gözlerine baktığımda evrenler gördüm; bambaşka yıldızlar, gezegenler. Sonra o fotoğrafın içerisinde dolaştık, konuştuk. Ellerini tuttum ben, birer acı kahve içtik. Gülüyordun ya yeşil gözlerinde neler yaratıldığını merak ettim ben.

Bana yeni bir yaşam sundun ama hemen ardından geri aldın. Zamanın ne kadar süreyle durduğunu bilmiyorum ama sonra devam etmeye başladı. Ben aşkın gerçek anlamını öğrendikten sonra aktı hem de. Yanımdan geçip devam ettin. Başka bir yöne doğru gittin ardından. Peşinden gelsem bile görmedin beni bir daha. Seslendiğim zaman duymadın. Karşına geçtim ve gözlerinin içine baktığımda evrenler yoktu. O kadar büyük bir acıdır ki cenneti bir an için görüp sonra kaybetmek. Bambaşka bir hayat sundun bana ve ben onu gerçekmiş gibi kabullendim. Yeni yıldızlar, yeni gezegenler dedin ve ben evrenin haritasını yeniden çizdim. Sonra hepsini aldın benden. Öyle bir alınki hem de yerine başka bir gerçek koyamadım. Sen gittin, gerçeğim kalmadı artık. Sonra bir anda kayboldun gözlerimin önünden. Evet, gittin!

Bize hayatta her şeyin mümkün olabileceğini anlattılar. İnanırsan gerçek olur dediler. İnanırsan hayallerin var olur dediler. Hayatta söylenebilecek en büyük yalandı aslında sözleri ve sadece bizi yarına taşımak içindi. Yarın neden bu kadar önemli bilmiyorum. İnanarak gerçeği değiştiremeyeceğimi biliyorum sadece. Ben ve sen farklıydık. Asla bir olamazdık. Hem de o kadar farklıydık ki ne toplanır ne de çıkarılabilirdik. Bir anlığına, sadece tek bir anlığına ortak bir gerçeklik vardı ve sonra hepsi yıkıldı. Sonra yüzün herkes gibi akmaya başladı ve bir daha asla tanıyamadım seni. Biliyorum sen de beni tanıyamadın.

Bize hayatta her şeyin gerçek olabileceğini söylediler. Gerçekten inanırsan, kalbinle inanırsan gerçek olur dediler ama sen değişmedin. Kaynağı belirsiz bir hayaldin sonuçta ve sen gerçek olmadın. 

Bize hayatta her şeyin gerçek olabileceğini söylediler, yalandı!



...

...

Ben seni sevdiğim zaman hangi mevsimde, hangi ayın kaçıncı gününde veya hangi şehrin hangi sokağında olduğumu hatırlamıyorum. Ayların, yılların, şehirlerin hiçbir önemi yok inan. Seni gördüğümde saat kaçtı veya sen gittiğinde kaç damla gözyaşı döktüm ne önemi var bunların. Ben seni sevdim! Sen gittikten sonra kaç gece, kaç mevsim geçmiş onların bile önemi yok inan. Sadece...

Bir dostumun blogu



Merhaba dostlar size küçük bir haber vermek istedim. Yarın malum biricik hayali arkadaşımız Ragıp'ın doğum günü ve biz de ona doğum günü hediyesi olarak bir blog hazırladık. Kendisi son bir kaç aydır küs bize ve bu blogu uzun zamandır istiyordu. Ona küçük bir süpriz yapalım dedik. Destek olursanız ve onun maceralarını okursanız çok seviniriz. Malum ne kadar kişi onu tanırsa, bilirse gerçek olacağına inanıyor ve işin garibi biz de aynı şekilde inanıyoruz. Lütfen dostlar yardım edelim garibana :))

Buyrun blogunun linki: http://ragipthedark.blogspot.com/
...

...

Bugün yaklaşık olarak 5 günün ardından bloguma girebildim nasıl bir mutluluk anlatamam. Tabi bu sözde mutluluğu bloguma giremediğim, yazamadığım, kısıtlandığım ve kendi içimde sıkışıp kaldığım 5 günü anlatmadan anlatmam mümkün değil. Evet bloguma girebildim ama yazacak onca şey varken size sansürden bahsediyorum burda. Bileklerimin kesilmiş, ses tellerimin koparılmış gibi hissetmemden bahsediyorum burada ve oysa ben, biz hiç bir şey yapmamıştık. Şimdi 5 günden sonra bloguma girebildiğim bir kaç satır yazabildiğim için mutlu hissediyorum kendi ama bu mutluluk öyle buruk ki, ne anlatsam boş. Yazılmayan yazılara mı üzüleyim, bu geçen zamanda bu anlamsız yasakların etkilerine mi? Bu anlamsız yasaklar uğruna binlerce masum insanın çektilerine mi üzülsem bilemiyorum. En iyisi ben her şeye sebep olanlara üzüleyim eh kolay değil bunca insanın nefesini enselerinde hissetmek.

Evet bloguma girebildim bugün, mutluyum!!

Taklitçi yengeç olmak

Taklitçi yengeç nedir diye sorabilirsiniz bana aslında "Çılgın Korsan Jack" isimli çizgi filmde yengeç taklidi yapan yengeçimsi bir karakterdir. Bu yazı da aslında onunla ilgili biraz. Yengeç taklidi yapmak mesela ama gerçekte yengeç değil. Gerçekte yengeç olamayacak bunun yerine taklit ediyordu. Yengeç gibi görünebilmek için. Aslında bu yazıda "gibi görünebilmek", "gibi olabilmek" kavramları üzerinde durmak istiyorum biraz. Bu noktada taklitçi yengeç sıfatını iki farklı grupa özdeşleştirebilirim. İlki insan olan taklitçi yengeçler. Diğeri ise taklitçi yengeç olan sistemler.

İnsanlardan başlayıp oradan sisteme doğru ilerlemek istiyorum. Hepimiz biliriz, her yerde de karşımıza çıkar olmadığı gibi görünmeye çalışan insanlar. Çok zeki değillerdir mesela ama öyle görünmeye çalışırlar. Çok zengin değillerdir mesela ama öyleymiş gibi davranırlar. Çağımızın hastalığı belki de kendini başka birisiymiş gibi görmek, göstermeye çalışmak veya -mış gibi davranmaktır. Çok geniş bir konu üzerinde olduğumun farkındayım hani ne yazarsam yazayım bir yerlere dokunacağımında farkındayım. Zengin gibi, fakir gibi, hasta gibi görünmeyi toplumda hoş karşılamıyoruz aslında. Mevlana zamanında demiş ki "ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol" bizim kültürümüzde böyle bir düşünce var iken şimdi neden bu kadar taklitçi olduğumuzu anlamıyorum. Televizyonda hemen hemen her dizide -mış gibi davranan onlarca karakterle karşılaşıyoruz. Bu karakterler kendilerini farklı gösterme çabası içerisindeler. Kendi çevremizde öyledir birileri kendilerini başka birileriymiş gösterme çabasındalar. Neden böyle bilemiyorum ancak tahminlerim var elbette. Bize hep başka biriymiş gibi görünen kahramanlar gösterildi, empoze edildi. Geçmişe doğru baktığımda o kadar fazla Türk filmi bu kurgu etrafında dönüyor ki aslında çok da şaşırmamak gerekir. Bize hep taklit etmenin güzel olduğu anlatıldı, normaldir hepsi. Hatta öyle söylemler izledikki iyi taklit eden hep kazanan olurdu. İşin kısası şu aslında bir cep telefonu, bir iphone alarak insan kendini ait olmadığı bir noktaya çıkarabilir. Ancak yine de orada fazla kalamaz sonra başka bir noktadan taklit etmeye devam eder.

İşin bir diğer bir boyutunda ise sistemin taklit yeteneği var. Şimdi diyeceksiniz ki sistem neyi taklit edebilir ben de "duyguları" diyerek cevap vereceğim. Bakalım hangi duygular taklit ediliyor. En başka "aşk" var (bu konu bile oldukça uzun bir yazı olur kısa kesmeye çalışacağım.) Aşkın taklidi nasıl olur diye sorabilirsiniz ama cevap olarak sadece bir kelime haline getirirse orada bir dönüşüme uğrar aşk. Sonra işin facebook iletilerine inecek kadar da basitleşir. Oysa bize anlatılan aşk böyle değildi. Hissettiğimiz duygular da böyle değildi ama gelin görün ki günümüzde tamamen içi boş bir kavram olmuş aşk. Taktik basittir aslında önce kavramın içi boşaltılır sonra onu başka metalarla özdeşleştir sistem. Reklamlarda bize "aşk" diye sunulan bütün ürünler aslında sistemin taklitçiliğinin bir ürünüdür. Söylenen her "seni seviyorum"un gerçek olmadığı gibi bunların büyük bir bölümü taklitten öteye gidememektedir. Neden sistem bunları taklit eder, neden sistem en değerli varlığımızla yani duygularımızla oynamak ister cevabı oldukça basit galiba. Yine de bu soruların cevaplarını vermek istemiyorum. Aslında durum biraz da Nietzsche'nin "tanrı öldü" demesine benziyor. Tanrı öldüyse eğer onun taklidini yapalım diye düşünür sistem. "Aşk öldü" der Mavi Sakal aynı isimli şarkısında hadi onu da taklit edelim. "Merhamet öldü" Afrika'da yaşananlar karşısında sonra merhamet taklit edilip satın alınabilecek bir ürün haline gelir. "Sevgi öldü" deriz her sevgililer gününe yaklaşırken, sevgi bu kadar basit olamaz ama yine de kendi ellerimizle öldürürüz onu. O kadar fazla duygunun kanı bulaşmıştır ki sistemin ellerine! O kadar fazla duygunun taklidi yapılmıştır ki artık karşılığı kalmamıştır duyguların. Sonra dersiniz ki sistemden nasıl taklitçi yengeç olur. Bu soruya hitaben söyleyecek çok sözüm var ama inanın buralara sığmaz.

Aşk ölmedi diyebilirim sadece. Bir köşeye saklanmış her gün ağlamakta. Biz insanlar ise aşk diye sunulanları gerçekmiş sanmaya çalışmakla meşgulüz. Suçlu yok sadece gerçeği biraz daha yok ediyoruz o üzüyor beni. Yoksa bir kaç duygumuz ölsün, aşk ölsün kimin umurunda. Üzülüyorum işte...

not: Taklitçi yengeç olmak zordur. Düşünsenize bir yerden gerçek yengeç kabuğu bulacaksınız sonra onu kendinize bağlayacaksınız. Dahası o bağlama kabuğun üzerinizden düşmemesine uğraşacaksınız. Taklitçi yengeç olmak da zor iş anlayacağınız...
Bloguma dokunma...

Bloguma dokunma...

O adamın bana bakışını asla unutamayacağım. Gözlerini bana dikmişti, öyle bir sertlik vardı ki bakışlarında anlam verememiştim. Önce gözlerime baktı sonra bakışlarını derinliklerime yöneltmişti. Katmanlarımın sırası ile aşıldığını hissetmiştim karşısında. Sanki söylediğim bütün yalanları, benim bile bilmediğim bütün gizli sırlarımı öğreniyordu. Bana baktıkça kaşları daha da çatıldı. Göz bebeklerinin rengi zifiri bir siyaha daha fazla yaklaştı. Karşımda durmuş ve neyim varsa ortaya çıkaran bu adam korkutuyordu beni. Karşısında çaresizce çırpınmam onun hiç bir şey ifade etmiyordu. Sanki bütün hatalarımı biliyor ve her bir yanlış için yargılıyordu. Giyotinin çok uzakta olmadığını biliyordum. Beni yazdığım her kelime için suçlu bulacağını tahmin edebiliyordum. Hayatım boyunca dokunduğum her ruhun kefaretini istiyordu sanki. Öyle bir bedel yok, bir insan bunu nasıl öder, neyle öder bilemiyordum. En değerli şeyim canımdı onun bile yeteceğine inanmıyordum.

Karşımda durmuş bana bakarken milyonlarca farklı iğne ile saçma sapan bir akupunktura girmiştim sanki. Geçmişimde her ne varsa acıttı o an canımı. Bütün eski dostlar, sevgililer, söylediğim bütün kelimeler hepsi birden jiletlere dönüşüp tenimi kesti. Tenimin kesilmesi doğru tabir değil aslında ten kesilince biraz kanarsınız bir şekilde kendini kapatır yara. Ancak ruhumun kesildiğini hissettim, parça parça döküldüğümü zannettim. Öyle bir çıplaklıktı ki derimi çıkarmış sonra kaslarımdan sıyrılmış ve ardından damarlarımdan kurtulmuştum. Kemiklerimden de ayrıldıktan sonra ne kaldıysa benden geriye o görebiliyordu. Ruhum mu bilemiyorum ama o biliyordu. Cezamın ne olduğunu bilmiyordum ama ümidimi kesmiştim tamamen. Demek ki bu yolun bir dönüşü yoktu.

Nerede olduğumuzu hatırlamıyorum sanırım simsiyah bir odadaydık, bilemiyorum. Bir an gözlerinde bir damla yaş gördüm sanırım ve hemen ardından yüzünde bir saniyelik ufak bir merhamet. Bir saniye sürmedi biliyorum büyük ihtimalle de yanıldım ben. Kaşları iyice çatıldı ve gözleri üzerimden ayrıldı. Ne kadar rahatladığımı anlatsam az gelir. Ancak o durmadı benim bütün çaresizliğimi umursayıp boğazımı sıktı. Belki de boğazımı sıkmadı ama nefes almama engel olduğunu hatırlıyorum. Daha sonra beni tek eliyle tutup yukarı doğru kaldırmaya başladı. Demek ki cezam buydu ve beni duvarlara fırlatacaktı. Etrafımızda duvarların olup olmadığını hatırlamıyorum ama ben çaresizlikten konuşmaya başlamıştım. Korku çok garip bir duygu aslında lal kesilen ben birden konuşmaya başlamıştım. "Ben sadece doğru olanı yaptım, ben sadece inandıklarımı yazdım" dedim ona büyük bir cesaretti kabul ediyorum ama kaybedecekte bir şeyim yoktu artık. "Ben sadece inandıklarımı yaptım ve eğer bunun için cezalandırılacaksam kabulümdür." Beni anlayıp anlamadığını bilmiyorum, çünkü hiçbir ifade yoktu çünkü yüzünde. Bana daha fazla yazmayacaksın dedi "inanın kahkahalar atarak güldüm.

Beni kalemimi kırmakla, defterlerimi kapatmakla tehdit etti. "Seni kimse okuyamaz" dedi sonra kahkaham daha da arttı. Sen beni anlayamazsın dedim sonra, sen beni asla anlayamazsın. Sen beni asla engelleyemezsin. Sen beni asla yıldıramazsın. Çek ellerini blogumdan...

not: aslında başka bir hikaye yazmak istiyordum ama öyle bir dolmuşum ki bloguma uzanan ellere, öyle bir öfke birikmiş ki içimde hikayeyi kontrol edemedim ve çok başka bir yere gitti. Kızgınım evet hem de çok kızgınım. Ancak susuyorum birisi bizi karşısına almak istiyorsa eğer buyursun gelsin. Sadece şunu biliyorum ben doğrularımı yaptığım sürece bu doğrular için her şeyi göze alabilirim. Kimse benim defterimi kapatamaz, her ne pahasına olursa olsun...

İşaret Dili Eğitimi

Merhaba arkadaşlar, İşaret Dili Projemiz ile ilgili gerçekleşen bir eğitimi sizinle paylaşmak istiyorum. Bu projede bize yardımcı olan sevgili arkadaşım İşaret Dili Psikoloğu Aylin İpek'in verdiği eğitimde bir gün sürecek ve 100 kadar kelime öğretilecek. Bu 100 kelime ile onlarla konuşabiliyor ve onların sesini duyabiliyor olacağız.

13 Mart ta MCD danışmanlık tarafından düzenlenen eğitim 1 günlük olacaktır ve katılım sonucunda sertifika verilecektir. Eğitim 7 saat sürecektir ve ücreti 55TL dir. İlgilenen arkadaşlar  0212 319 77 24 numarasını arayarak daha detaylı bilgi alabilirler ve kayıt yaptırabilirler.

not: Bu eğitimden elde edilecek gelirin büyük bir bölümü Şişli İşitme Engelliler Derneğine verilecektir.


başlıksız bir yazı...

Bilmiyorum! Ne anlatmalıyım sizlere, hangi hikayeyi aktarmalıyım. Bilemiyorum! Bir yalnızlık hikayesi anlatmak geliyor içimden. Dil bilgisini çok da umursamadan yalnız, yapayalnız bir adamın bütün hayatını aktarmak istiyorum. Ancak anlatacak fazla bir şey yok "o gitti" dedikten sonra başka bir şey söylemem gereksiz. Ayrılıklar, unutulamayan sevgililer de aynı şekilde "o gitti, bir ben kaldım geriye". Yeni bir şey değil bunlar aslında size daha önce söylemediklerimi aktarmak istiyorum. Daha önce hiç kurmadığım bir cümle gibi mesela, daha önce hiç sevmemiş gibi mesela. Ulaşılamayan sevgililerden, hayatın boşluğundan, gerçeğin sahteliğinden de çok bahsettim ve şu an bunlardan hiç birini anlatmak istemiyorum. 

Sanki ruhumun mevsimi kış. Kar yağmıyor ama yağmurda yok sadece soğuk hava ve ben durmuş ve ısınmaya çalışıyorum. Yazacak o kadar fazla hikaye, yazı, deneme var ama ben duruyorum. Öyle hiç bir şey yapmadan sanki baharı bekliyorum. İçimde açacak tek bir çiçek belki, belki biraz ısınması bilemiyorum. Oysa o kadar cümle var ki aklımda anlatacak ama yapamıyorum. Garip 3 ay geçti ve ben yeni kitabıma başlamadım. Oysa bütün kurgusu kafamda "hazır değilim galiba" diyorum ve bir zaman daha geçiyor. 

Burada içimdekileri anlatırken en büyük zorluk tam olarak gerçekleri yansıtamıyor oluşum. Hayatım böyle değil evet hatta oldukça da güzel ama konu yazıya gelince eksik. Evet, eksiğim ben. Başka eksikliklerde var ama bir "seni özledim, sensizlik çok zor" demek gibi mesela. Bu kadar basit cümleler olmasına rağmen diyemiyorsunuz bazen. Hani kuralları vardır toplumun, sizin kurallarınız vardır ve yapmak istediğiniz bunların tam zıttındadır. Yüreğiniz başka bir şey ister arada bir boşluk oluşur ki iki yakanız bir araya gelmez. Sonra bir bakmışsınız ortada ne yazı var ne de bir şey. Peki bu yüzden mi yazamıyorum, hiç zannetmiyorum. Kendini nadasa bırakmak gibi sanki böyle her şeyi biriktiriyorum. Cümleler geliyor aklıma, hop diye atıyorum bilincimin engin derinliklerine. Bir gün belki çıkartıp kullanırım, belki de bir daha asla karşılaşmamak. 

Bakın yine konuyu değiştirdim tam kendimde derinlemesine bir çözümlemeye doğru giderken hop diye değiştirdim konuyu. Hangi konuyu değiştirdin diyebilirsin elbette ama oldukça net ve açık olduğunu düşünüyorum. Hatta o kadar net ve açık ki dikkatinizi dağıtmak için eş anlamlı sözcükler kullanıyorum ve bunu açıklayacak kadar da dürüstüm size. Kendime de aynı şekilde ama işte bazen imkanların dışında oluyor isteklerimiz. "İmkanları kendin yaratırsın" diyebilirsiniz ki ben diyorum ama yüreğinizin istediği ile mantığınız zıt yönlerde olabiliyor. Lütfen "yüreğinin götürdüğü yere git" demeyin çünkü gidersem eğer kırar ve kırılırım. Kırılmak dert değilde hele bir kırmak var, kanatmak var ona dayanılmıyor pek. 

Şu anda bir fikir oluştu kafanızda, tavsiye cümleleri kurabilecek noktadasınız. Bu yazıyı yazmamın amacı tavsiye istemek veya dertlerimi anlatmak değildi aslında. Şu sıralar pek yazamıyorum doğru ama bu durumun geçici olduğunu da biliyorum. Hep geçti sonuçta, tekrar geçer bilincimin o derin kuyusu dolar bir gün. Bakmışsınız yeni hikayeler olmuş, ben böyle yazarım hep. Ciddi anlamda dolduruyorum derinlikleri. Bu yazıyı yazmamın belki de tek amacı ki bunu şu anda fark ediyorum "seni özledim, sesini duymayınca eksik kalıyorum" demekti. Bu yazıyı okumayacak büyük ihtimalle, belki çok geç olunca okuyacak. Amacım onun okuması veya kendini tanıması değil ki kesinlikle tanıyamayacak bunu da biliyorum. Amacım sadece anlatmaktı ve belki biraz ama dertleşmekti. İnsan yazmayınca kendisiyle çok konuşmaya başlıyor ve bazen de sıkıcı oluyor bu. 

Şimdi bu anlattıklarım gerçek miydi yoksa şu an için kafamda oluşan bir kurgu muydu gerçeğe öykünen. Bilmiyorum ama kesinlikle şu anda böyle hissediyorum. Bir hikaye anlatmalıyım artık, zamanı yaklaşıyor. Bunu yağan yağmurda, her gün doğumunda hissedebiliyorum...

Find Us On Facebook