Fenerbahçeli olmak

Bu yazıyı yazmayı uzun zamandır planlıyordum aslında. Ancak hep erteleyip durdum ama şampiyonluk da gelince daha fazla erteleyecek gücüm kalmadı. Fenerbahçeli olmak üzerine bir şeyler anlatmak istiyorum size.

Fenerbahçeli olmak bizim sülalede bir gelenektir. Belki 100 akrabam içerisinde bir kaç tane Galatasaraylı çıkabilir onların sayısı da bir elin parmaklarını geçmez. Ben doğduğumda çubuklu formanın gördüğüm ilk görüntülerden biri olduğunu düşünürüm. Büyük ihtimalle Fenerbahçe duyduğum ilk kelimelerden birisidir, Benim çocuğum olsa böyle yaparım çünkü. Benim hayatı tanıma sürecimde hep sarı ve lacivert vardı. Büyük ihtimalle Fenerbahçe ilk söylediğim karışık kelimelerdendir. Hatırlayabildiğim geçmişimde çubuklu formamı giydiğimi anımsıyorum ve maçları izlediğimi. Bizim ailede bir gelenektir Fenerbahçeli olmak. Babadan oğula, dededen toruna geçer. Eğer iki kişinin ortak noktası yoksa bile Fenerbahçe vardır ve o bizi hep bir arada tutar. O kadar güçlü bir bağdır ki o insanların birbirine güvenmesini sağlar. 5 yaşında iken yeni doğan kız kardeşinin isminin Aykut Rıdvan olması için baskı yapmaktır Fenerbahçeli olmak. Yıllar sonra bile neden olmadığını sorgulamak ve kendi isminin Oğuz olması ile ilgili gurur duymaktır. Fenerbahçeli olmak onun bir parçasını kendi ailene yerleştirmektir aynı bende olduğu gibi. 

Ezberlediğin ilk şarkının Fenerbahçe marşı, en çok sevdiğin hikayenin onun kuruluşuna dair olmasıdır. Her zaman dik yürüyebilmektir aynı zamanda ve bunun maç sonuçlarına bağlı olmamasıdır. "kazansan da kaybetsen de kalbim hep senle" diyebilmektir. Asla yalnız yürümeyeceğini bilmektir aynı zamanda. Her zaman bir yerlerde 20 milyondan fazla renktaşın olduğunu hatırlamak ve geceleri huzurla uyuyabilmektir. Aynı zamanda geleceğe bırakacağın bir mirastır Fenerbahçeli olmak. Kendi çocuklarına vereceğin bir çubuklu formanın en iyi hediye olacağını bilmektir. Hatta yeni doğacak çocuğunun ismini Alex koymak istemendir. Bazı gecelerde gözüne uyku girmemesi bazı geceler ise mutluluktan uyuyamamaktır. Uykusuzluktur Fenerbahçe, mutluluktur ve aşktır. 

Kız arkadaşını seçerken önemli bir karar noktasıdır. Galatasaraylıysa mesela pek şansı olmamasıdır bezen ayrılık sebebidir önemli bir derbi maçına giderken. Haftada bir kaç kez sebepsiz yere dolabını açıp formana bakmak, her gün duvarında asılan atkını öpmektir. Kalbinde her zaman bulunacak bir aşktır hatta bu yüzden başkalarını fazla sevemeyeceğini düşünmektir. Fenerbahçeli olmak bir ayrıcalıktır. Hep hayalini kurduğun futbolcuları aynı forma içinde görebilmektir. Ronaldinho'yu düşlemektir ve onun sadece Fenerbahçe'ye geleceğini bilmektir. Gelen kimsenin gitmek istemediği bir cennettir Fenerbahçe. Çok özel bir topluluğun üyesi olmak beraber gülüp beraber ağlamaktır.  Her zaman yanında taşabileceğin bir mutluluktur. Aynı zamanda diğer bütün takımların sana karşı olmasıdır. Bütün oyuncuların sana karşı tüm güçlerini kullanmalarıdır kendini göstermek ve o formayı giyebilmek için. Yine de kendi yoluna bakmak ve başkalarının şampiyonluklarında şaibe aramamaktır o başkalarının aksine.

Şampiyon olmak veya olmamaktan ibaret değildir. Galatasarayı her maçta yenecegini bilmek ayrıca bazı zamanlarda golleri saymayı bırakmaktır. Yenilsen bile formanı şampiyon olmuş gibi giyebilmektir. Asla yalnız yürümemektir Fenerbahçeli olmak. Bir gelenektir, tanıdığın bütün ataların ile aynı takımı tutmaktır. Çocuklarına bırakabileceğin en güzel mirastır. Şampiyon olduğu zaman evrenin en mutlu insanı olabilmektir. Bütün bunları yaşarken holigan olmamaktır. Edebiyle, şerefiyle her zaman örnek olabilmektir insanlara. 


Fenerbahçeli olmak bir ayrıcalıktır, aşktır. Hatta aşkların en güzelidir... 


Tek zihinde iki kişi olmak

Yalnızlıktan çok bahsettim burada. Belki her kelimeyi önce yalnızlığa bulayıp yaptım cümlelerimi bilemiyorum. Tekrardan anlatmak istiyorum ama biraz daha başka bir açıdan. Yalnızlık dediğimizde ilk insandan bu güne kadar gelen bir oluşur gelir aklımızda. Yani ilk insandan bu güne hatta geleceğe kadar değişmez yalnızlık. Nereye gidersen git, kiminle olursan ol o hep vardır. Aslında hayatımızın amacı yalnızlığa karşı bir savaş vermektir. Ancak o savaşı hep kaybederiz. Etrafımızda kim olursa olsun, kimi seversek sevelim veya sevgilimizin gözleri ne renk olursa olsun yalnızlığa karşı hep kaybederiz. Sonuçta biz düşünmeyi sürdürdükçe içimizde bir yerler de o düşüncelerin tekilliği vardır. Hayatımızı ne kadar dualitenin etrafına örsek de o sonsuz tekilliği asla bozamayız ve ne olursa olsun hep daim kalır.

Ondan kurtulmanın tek bir yolu vardır o da kendi zihnimizde iki kişi olabilmekten geçer. Yalnızlığın veya tekilliğin başlangıcı düşüncelerde olduğuna göre onun çözümü de aynı yerdedir. Kendi zihninde iki kişi olabilmenin yolunu bilebilen var mı acaba? Yoksa mahkum muyuz bu ıstıraba sonsuza kadar?

ve sen gidiyorsun

Senin derdin gitmek yada kalmaktı. Arası yoktu hiç bir zaman, Ya gitmeyi düşünürdün ya kalmayı. Aklında bu düşüncelerin olmadığı bir zaman olmamıştı hiç. Seninle ilk karşılaştığımızda da böyleydi. Gitmeyi ne kadar çok istediğini gözlerinde görebiliyordum. İçinde bir parçan ayrılmana izin vermediğim için benden nefret ediyordu biliyorum. Bir parçan daha vardı kalmak isteyen. Seni her gördüğümde kalman için yeni sebepler sunmaya başladım, Derinliklerindeki öfken giderek artıyordu, bir süre sonra nefrete dönüşecekti bunu da biliyordum. Ancak bir söz vermiştim sana, seni terk etmeyeceğime dair. Aksini yapmaya hiç niyetim yoktu.

Günlerden perşembeydi, bir efsaneye göre evren bu günde yaratılmıştı. Tekrardan karşıma oturmuştun ve gözlerinin içine bakıyordum, Zaten hiç yanıma oturmazdın sen, hep karşımdaydı hayalin. Havadan sudan konuşurdum ben. Sen fazla konuşmazdın zaten. Konuştuğun zamanlarda bana olan nefretini dillendireceğinden korkardım. Defalarca kez yaptın bunu. Sana zamanında bir söz vermemiş olsam ve seni yalnız bırakmayacağımı söylemesem giderdim büyük ihtimalle. Hep sözümün güvenilirliğini ölçtüğünü düşünürdüm o yüzden de ses çıkarmazdım pek. Sen içinden geçenleri söylerken durup beklerdim. Cümlelerin bittiğinde ise sarılırdık ve öperdin beni. Soğuk bir yangındın sen, değdiğin her yeri yakardın. Ne zaman yanıma yaklaşsan, ne zaman konuşsan ben alevler içinde kalırdım. Alevler bütün bedenimi kaplarken daha da yaklaşmanı ve daha fazla konuşmanı isterdim hep. Anlamazdın, asla anlamadın.

İlk tanıştığımız andan itibaren gitmeyi düşündüğünü biliyorum. Bunu gözlerinin içine her baktığımda görebiliyordum. Ben yine de bakardım gözlerine. Hiç bir an bakmaktan vaz geçmedim. Sana yaklaştıkça derinliklerine doğru yol aldıkça acımasızlaşırdın. Bir an içerisinde elini yüreğime saplar ve sıkardın. Kanatırdın hep, kanardın hep. Öğrenmeme asla izin vermesen de sebeplerin olduğunu çok iyi biliyordum. Öyle sebeplerin vardı ki kalmak istemene rağmen gitmeye çabalıyordun. Geçmişini öğrenmemi asla istemedin, benim de umurumda değildi aslında. Karşımdaki kız her kimse onu seviyordum ben.

Bir perşembe günü konuşmaya başladın sen. O kadar kısa bir konuşmada canımı nasıl bu kadar yakabildin bilmiyorum. İki veya üç kelime söyledin. Öncesi ve sonrası vardı elbette ama gerisi teferruattı. Söylediğin iki kelime ve miktar belirten bir sıfat asla aklımdan çıkmıyor. Sen başka söylesende o üç kelime sürekli aklımdaydı. Sonra sen gittin, bilmiyorum belki göz yaşları içinde gittin. Belki kapıdan çıktıktan sonra dizlerinin üzerine çöküp hıçkırarak ağladın. Ancak eminim ki seni bulamayacağım bir yere gittin.

Evet peşinden geldim senin. Seni durdurmak veya gitmene engel olmak için degildi. Sadece üç kelimelik bir cevap hakkı tanımıştın bana. Onu söylemek istiyordum yoksa seni durduramayacağımı çok iyi biliyordum. Peşinden çıktım orada olmadığını çok iyi biliyordum aslında. Dönmeyeceğini de çok iyi biliyordum ama üç kelimelik cevap hakkımı bağırarak söyledim. Duyacağını biliyordum daha ben söylemeden önce bile her bakışmamızda duyduğunu da biliyordum.

Şu hayatta beni hiç bir şeyin şaşırtmayacağını biliyorum. Sadece sen varsın, bir gün çıkıp gelirsen eğer. Aynı bugün yaptığın gibi kapımı çalarsan eğer o zaman şaşırabilirim belki. Aradan aylar belki yıllar geçtikten sonra geldin ve ne hissettiğimi sordun. Mucizelere inanmamı sağladığını söylesem yeterli olabilir mi acaba. Beni önce öldürüp sonra yeniden canlandırdığını söylesem anlatabilir miyim acaba varlığının ve yokluğunun nelere kadir olduğunu...

Yalnız insan

Yüksek bir yerden şehri izlediğinizde insanların bir yerlere yetişmeye çalıştığını görürsünüz. İstinasız herkes bir yerden başka bir yere ulaşma çabası içindedir. Kimisi acele içindedir, pek dikkat etmezler etraflarına. Kimisinin canı sıkkın. üzgün. neşelidir. Kiminin canı sıkkın, kimi ise düşüncelidir. Sokakta yürürken bütün farklılıklarına rağmen hepsinin tek bir ortak özelliği vardır. Herkes acele içindedir. İnsanların bir kısmi işlerine yetişmeye çalışırken başka bir bölümü çocuklarını okula götürmektedir. Bir diğer bölüm derse geç kalıyordur. Bazılarının ise hiç acelesi yoktur. Başı aşağıya eğik, ağır adımlarla yürümektedirler. Belki çok üzücü bir haber almış, belki sevdiklerinden ayrılmışlardır. Onlar yavaş yavaş yürürken aceleleri hayatadır. Herkesin acelesi vardır hayata. Herkes bir yere yetişmeye çalışır. Kimisi başka bir güne ulaşmaya çalışırken, kimisi ölüme yakınlaşmayı amaçlamaktadır. Herkesin acelesi vardır. Herkes koşar ve koşan herkes yakalamayı amaçladığı hayatı kaçırır.Kimse durup etrafına bakmaz, düşünmez sorgulamaz, Yanından geçip gittiği insan ne hissediyordur umursamaz. Yanından geçtiği ama görmediği insanın sorunların bir kaç kelime ile çözebilecekken gider o insanı dertleri ile baş başa bırakıp. Sonra kimse gülmez, gülen kimse olmayınca da yaşamın tadı kalmaz. İnsanlan yaşamı kovalamaktan vazgeçip ölümün sahteliklerinin peşine düşerler. Sonra mı herkes kaçırır hayatı. Herkes yitirir bu günü.

İnsanları izlerseniz eğer bir gün, herkesin bir hikayesi olduğunu fark edersin. Bazılarının hikayesi çok neşelidir, bazılarının ise çok üzücü. Bazıları hayatları boyunca çok mutlu olmuştur, bazılarının ise yüzleri hiç gülmemiştir.Siz başkalarının hayatlarını merak ederken bir anda kendinizi renkli bir televizyonun karşısında sahte hayatları izlerken bulursunuz gerçek hikayeleri olan insanlar yanınızdan geçip giderken...

Sahi siz hiç insanları izlediniz mi?
...

...

Kimseye güvenmediğini ve kimseye inanmadığını biliyorum. Biliyorum ki umudun kalmamış artık. Yorulmuşsun oyunlardan, oyunculardan. Bildiklerini unutmak, gördüklerini hatırlamamak istiyorsun. Kaçmak, gitmek için yanıp tutuşuyorsun. Kimsenin bilmediği, gittiğinde kimliğini unutabileceğin bir diyar düşlüyorsun. Ancak bağlısın hep. Soğuk zincirlerle bağlısın, gidemiyor, unutamıyorsun. Her an hem yaşadığın dünyadan hem de kendinden nefret ediyorsun. Dünyaya olan nefretin seni kilitlediği kafesten dolayı. Kendine olan nefretin de yine aynı sebepten. Olmak zorunda olduğun kişiyi beğenmiyorsun ve olduğun kişi karşı öfkelisin. Başka insanların seni sevmesini bekleyemiyorsun çünkü kendini bile sevmiyorsun. Bu koca dünyada yapayalnızsın, kendin bile terk etmişsin kendini. Kimsen yok ve sen kimsenin değilsin. Kendini yapayalnız hissediyorsun ama yalnız değilsin. Bir dünya dolusu insan senin gibi düşünüyor. Yalnız değilsin, tek değilsin ama bundan haberin yok. Kapılmışsın bir yalana savrulup gidiyorsun. Oysa gerçekler başka ama bunu bilmiyorsun. Sana anlatmaya kalksam bana güvenmiyor, inanmıyorsun...

hiç bir kilidi açamayan anahtar

Şimdiye kadar duvarlardan, kapılardan bahsettim size. Önümüze örülen duvarları, kalbimizin kapılarını anlattım. Gün oldu insanın yüreğine giden kapının anahtarı olmadığını anlattım. Gün oldu o duvarların hayatımızı nasıl kısıtladığını aktardım size. Şimdi başka bir metafordan bahsetmek istiyorum; anahtarlar ve kilitler. Kapılardan bahsettim y her kapının bir kilidi vardır ve anahtarı. O kapıdan da sadece anahtara sahip olanlar girebilir ve başka yöntemlerle o kapıyı açabilenler. Her kilidin anahtarı kendine özgüdür. Bu sayede başkaları o kapıdan içeriye giremez. Elinizde herhangi bir anahtarın olması hiçbir işinize yaramaz aslında. Eğer doğru kapıyı bilmiyorsanız o anahtarla hiçbir yere gidemezsiniz.

Sadece kapılar değildir. Her insanın bir hazine sandığı vardır ve bu sandık kilitlidir. Herkes içinde neler olduğunu bilemez. Hatta öyledir ki kimse bilmez. Kimse envanterini tutamaz o hazine sandığının. Elbette bu sandığın bir anahtarı ve kilidir vardır. Gerçek anahtar olmadan açılamayacak bir gizemdir içindekiler.

Evlerin anahtarları vardır. Arabaların, motosikletlerin, kutuların, hazinelerin, kalplerin.. hepsinin anahtarları ve kilitleri vardır. Doğru anahtar doğru kilitle eşleşmediği sürece hiç bir şey olmaz.

Bugün kafamı kurcalayan bir soru vardı ki sizinle onu paylaşmak istiyorum. "Her anahtarın bir kilidir var mıdır?" veya "Her kilidin bir anahtarı var mıdır?"

Elbette bu soruların cevaplarını araştırmadan önce iki soru arasındaki farkı anlatmam lazım. Bunun içinde kendimize başka bir metafor alalım. "Kalbimin anahtarı" bence oldukça güzel bir metafor. Şimdi ilk durum için "her anahtarın bir kilidir var mıdır?" cümlesi "ben acaba sevebileceğim birisini bulabilir miyim?" sorusu ile hemen hemen aynıdır. "Her kilidin bir anahtarı var mıdır?" sorusu ise "acaba birisi bir gün beni sevebilecek mi?" sorusu ile büyük benzerlikler gösterir.

Şimdi bu noktada sevme kelimesini irdelemem gerekiyor. Onu hayallerdeki haliyle ve gerçekte olan haliyle anlatıp büyük olasılıkla 3 e bölmeliyim. Ancak bunu yapmak istemiyorum ve sorularımı size yöneltiyor ve cevaplarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.

Sağlıcakla kalın...

Bu bir yaşam değildir

aMalumunuz üzere insanın yaşamı algılayış biçimini daha doğrusu 3 ayrı parçaya ayırmıştım. Bu üçe bölme ben de alışkanlık olmuş olsa gerek şimdi de dünyayı 3 e bölmeye karar verdim. Yine elbette dünyayı veya yaşamı algılayışımıza göre bir bölme olacak. Geçenlerde yine düşünüyordum bu kuramlar üzerine ve bu düşünce sistemi beni oldukça farklı noktalara götürdü. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra da o düşüncelerimi yazıya dökmeye ve sizlere anlatmaya karar verdim. 

Öncelikle biraz yaşamdan bahsetmem gerektiğini hissediyorum ve elbette dünyadan. 4 ye 3ü sularla kaplı güzel bir kara parçası dünya. İçinde canlıların oluşmasını sağlayan çok da güzel bir atmosferi var. Bu atmosfer olsun güneşe olan uzaklığı olsun ve içinde bulundurduğu şartlar olsun içinde yaşamın gelişmesine izin vermiştir dünya. Aslında biz yaşam derken kastımız dünyanın içinde canlıların yaşayabilmesi oluyor. En küçük canlıdan en büyük canlılara kadar hatta tam olarak canlı sayılmayan virüslere kadar bütün mahlukatları içinde barındıran temel kavrama biz "yaşam" diyoruz. Elbette yaşamı da burada bir kaç parçaya bölebiliriz ve bu bölmeyi de her bir canlı için farklı bir yaşam olduğunu söyleyerek yapabiliriz. Aslında her canlının yaşadıkları, hissettikleri, düşündükleri ve kişilikleri bir diğerinden farklıdır ve bu farklar da her canlının kendi yaşamının değişmesini sağlıyor. Başka bir ifade ile her canlının "yaşam" olarak adlandırdığımız dünyadaki tüm canlıların hayatına farklı bir bakış açısı vardır. Tekrardan başka bir ifade ile bizim anladığımız anlamda yaşamı dünya ile örtüştürebiliriz çünkü bildiğimiz anlamda yaşam dünyada devam edebilmektedir. O halde dünya yaşamın olduğu ve ilerlediği yerdir. 

Bu noktaya kadar sorusu olanın olmayacağını düşünüyor ve anlatıma devam etmek istiyorum. Dünya'yı yaşam ile özdeşleştirip bütün yaşamları tek bir başlık altına aldıktan sonra yukarıda bahsettiğim bireylerin bakış açısına göre değişen yaşamı incelememiz gerekir. Aslında bu noktada yaşamı veya dünyayı ikiye ayırmış bulunuyoruz. İlki gerçek dünya; yaşamın bütününe verdiğimiz isim ve ikincisi ise algıladığımız dünya. İlk ayrımı anlattıktan sonra şimdi ikincisinden devam edelim, "algıladığımız dünya/yaşam." Daha önce de söylediğim gibi her bireyin yaşam algısı farklıdır ve ikinci ayrımda bununla ilgilidir. Yaşam standartlarımız, kişiliğimiz, yaşam şartlarımız, imkanlarımız, yaşadığımız olaylar bu farkların oluşmasını sağlar. Bu sebeptendir ki her bireyin yaşamı ve yaşama bakışı farklıdır. Yazının ilerleyen bölümlerinde bu noktaya geri dönmek istiyorum. Bu küçük notu da buraya ekleyip devam edelim.

Son ayrımda ise hayallerimizde, düşlerimizde olan yaşam var. Bunu bir çok örnekle açıklayabilirim ama kendi hayallerimi aktarmak belki de en uygun örnek olur. Ben insanların anlamsız sebeplerle birbirini öldürmediği, saygılı, imkanların eşit olarak bölündüğü ve herkesin kendini keşfedebildiği bir dünya hayal ederim hep. Ancak bu hayallerim mevcut yaşam şartları ile örtüşmez çünkü dünyanın dengeleri çok farklıdır. Buraya kadar çok açık olduğumu düşünüyorum. Bundan sonrası biraz kafa karıştırıcı olabilir elbette.

Şimdi 3 farklı dünya veya yaşam algımız olduğunu söylemiştim. İlki gerçek dünyaydı, ikincisi algıladığımız ve üçüncüsü hayallerimizde ki yaşamdı. İkincisinden, bıraktığım noktanın biraz daha ilerisinden devam etmek istiyorum. Dünyayı algılamamızın değiştirildiğinden bahsetmek istiyorum biraz. Bu konuda daha önce çok yazdım aslında. Kavramlarımızın, düşüncelerimizin sistem tarafından şekillendiğini ve yaşama bakışımızın da bu ölçüde değiştiğini çokça anlattım. Şimdi bu konuda bir kaç örnek vermek istiyorum.

İlk örneğim Jean Baudrillard'ın  Simülakrlar ve Simülasyon kitabında verdiği bir örnek vardır metanın gerçeğin yerini almasına dair. Bunu size aklımda kaldığı kadarıyla aktarmak ve üzerine bir şeyler eklemek istiyorum. Bir ülkenin harita tutkunu bir karalı varmış ve bu kral bir gün ülkenin tamamını gösterecek ve birebir ölçütlerde bir harita yapılması emrini vermiş. Elbette aradan yıllar geçtikten sonra bu harika yapılmış ve bütün sokakların, caddelerin, mahallerinin, yolların üzerine örtülmeye başlamış. Bir süre sonra ülkede bütün yollar harita olmuş anlayacağınız. İnsanlar o haritanın üzerinde yürümüşler, çocuklar o harikanın üzerinde oyun oynamışlar. Bir zaman sonra bu harita gerçek olan yolların yerini almaya başlamış ve insanlar zamanla onun altında yatan yolu unutmuşlar. Yani madde gerçeğin yerini almaya başlamış ve bir süre sonra gerçek unutulup gitmiş.

Bir başka örnek de M. Foucault'un "bu bir pipo değildir" örneklemesinden yola çıkar. Bilmeyenler için tekrar açıklayayım bir pipo resmi vardır ve altında bu bir pipo değildir yazmaktadır. Evet o bir pipo değildir o bir pipo resmidir. Bir piponun taşıdığı özelliklerden hiçbirini taşımaz, içinde tütün yoktur mesela. Ancak bir süre sonra o resim gerçeğinin yerini almaya başlayabilir. Nasıl dinazor resimleri bizim için o kelimeyi anlamamızı sağlayan tek obje ise ve o resimler var olmayan bir gerçekliği ele geçirmişse pipo da aynı şekilde çalışır. Ben bu noktada araya girip başka bir örnek vermek istiyorum. Bir televizyon programındaki birisinin elinde bir kalem tuttuğunu düşünün ve o kalem için sorduğunu "bu bir kalem midir?" diye. Elinde kalemi tutan kişi için o kalemdir ve gerçektir. Ona dokunabilir, hissedebilir hatta yazı veya resim bile yapabilir. Ancak televizyonun karşısında bulunan izleyiciler ise o sadece kalemin bir yanılsamasıdır ve gerçek değildir. Ancak izleyici onu gerçek olarak nitelendirir. Nasıl ki bir pipo resmi geçeğin içine karışıp onun yerini alabiliyorsa aynı şekilde o kalem de izleyicinin gerçeğinin yerini almaktadır.
Bunların haricinde verebilecek örneklerimin sayısı oldukça fazla aslında. Ancak bunların hepsini anlatmaya zaman ve bu sayfa yetmez. Diyebilirsiniz ki bunları neden anlattın. Cevabım aslında oldukça basit; gerçek dünyayı nasıl göremediğimizi ve bize sunulan, algılamamız sağlanılan dünyanın onun yerini nasıl aldığını anlatmaktı. Elbette anlattıklarımın bu ayrımı netleştirebilmek için yeterli geldiğine inanmıyor ve daha sonra devam etmek üzere burada noktalamak istiyorum. Son olarak da algıladığımız bu dünya için oldukça iddialı bir söz söylemek istiyorum "bu bir dünya, bir yaşam değildir..."

Sağlıcakla kalın.. 

Görsel: Rene Magritte "Bu bir pipo değildir" 

Find Us On Facebook