Aşk bazen...

Aşk bazen...

 Twitterde bir TT üzerine yazdığım postları sizinle paylaşıyorum

Aşk bazen gerçektir ama çoğunlukla yalandır, kendini kandırmadır...
Aşk bazen gerçektir bir masalı yaşamaktır bazense o masalın hayalini kurmaktır
Aşk bazen bir rüya gibidir. o kadar harikadır ki uyanmak istemezsin ama uyanırsın. hep uyanırsın..
Aşk bazen kabus olduğu zamanlar vardır. kimi zaman ulaşamazsın, kimi zaman onu başkasının kollarında görürsün. aşk bazen kabustur
Aşk bazen onu görüp de dokumamaktır. onun yanından geçip de kokusunu bilmemektir. onun konuştuğunu görüp sesini duymamaktır...
Aşk bazen onun gerçek olmadığını bilmek ve yalnız kalmaktır onun hayali ile.
Aşk bazen geceleri onun hayaline sarılıp üşümektir. kimsesiz yatağında donacağın anı beklemektir
Aşk bazen onu bir kez daha görebilmek için her şeyi yapmaktır.
Aşk bazen hayatın kurallarını unutmak ve hepsini yeni baştan yazmaktır.
Aşk bazen bir yalana inanmaktır.
Aşk bazen değil uzun zaman önce ölmüştür. aşk diye bir şey yok artık. bir illüzyon kaldı geriye onu aşk sanıyoruz
Aşk bazen bir hayali gerçek sanıp ona inanmaktır
Aşk bazen değil her zaman en büyük oyundur. aşk diye bir şey yoktur hamleler vardır ve oyuncular. evet herkes oynar. evet aşk öldü.
Aşk bazen  bir sabah uyandığında yanında yatan insanı tanımamaktır..
Aşk bazen sebepsizce sevmek, sebepsizce onunla kalmaktır.... 

Mavi hayaller

Çok farklı bir renktir mavi. Maviyi gördüğünde insan içi huzur dolmaya başlar. Sıkıntılarını, dertlerini, tasalarını unutur bir süreliğine. Mavi derindir. Ona baktığında seni içine çeker, alıp götürür uzaklara. Mavi denizdir. Her insan bilinçli ya da bilinçsiz denize ait olmak ister. Deniz sonsuzluktur, sürekliliktir. Seni alır ve bir daha asla bırakmaz. Aynı zamanda gökyüzüdür mavi. Nasıl deniz sonsuzluksa, kısıtlanmaysa eğer gökyüzü o kadar sınırsızlık ve özgürlüktür. Mavi ise bunların hepsidir. Maviye bakan her kimse bütün bu duyguları hisseder. Hepsini yaşar derinliklerinde. Maviye bakmak uzaklaşmak ise eğer ona bakmayı bırakmak ise acı bir şekilde çakılmaktır gerçeğe.

Denizin gökyüzü ile birleştiği noktanın farklı bir tonu vardır. Mavinin o tonunu başka bir yerde görmeniz oldukça güçtür bütün o duyguların birleşiminden dolayı. Bu yüzden ufka bakmak bambaşka bir yolculuktur.Öyle bir özgürlük ve öyle büyük bir kısıtlamadır ki o nokta sonsuz büyüklükte bir kapana kısılmış gibi hisseder insan. Orada istediğin her şeyi yapabilirsin ama hepsinin bir sınırı vardır.  Ayrıca uzaktır ufuk. Ona asla ulaşamazsın. Ne kadar yaklaşırsan yaklaş o da aynı şekilde uzaklaşır senden. Sen maviyi kovalarsın, o hep kaçar. Onu asla yakalayamazsın. Pek belli etmese de de biraz hayal kırıklığı vardır mavide. Evet, mavi hayaldir. Yakalayamayacağın bir düştür mavi, dokunamazsın.

Gökyüzü ile denizin kesiştiği maviye bakan birisi vardı. Bir süre boyunca bulutları, denizdeki yansımalarını izliyor ve hemen ardından ufka dalıyordu. Hayattan o kadar uzaklaşmıştı ki neden buruya geldiğini bile hatırlamıyordu. Umurunda değildi hiç bir şey. O an sadece gitmek istiyordu. Ufuk gibi gideceği yeri bilmeden belki sadece bir hayali kovalayarak yaşamak istiyordu. Hayali yakalayıp yakalayamaması umurunda değildi. Sadece onun peşinden gitmek ve asla geri bakmamak istiyordu. 

Uzaklarda yüzen birkaç yunus gördüğünde onların yerinde olmak istedi. İstedikleri yere gidebilir, istedikleri kadar yaşayabilirlerdi. Canlarını sıkabilecek bir şey yoktu hayatlarında. Yüzleri sürekli gülüyordu ve sadece bu bile onların yerinde olmak istemesinin nedenleri arasında gösterilebilirdi. Yunuslar uzaklaştıktan sonra biraz daha oturdu kumların üzerinde. Dalgalar çıplak ayaklarına çırpıyor sanki onu içine çekmek istiyordu. Belki de o gitmek istiyordu mavinin derinliklerine. Soğuk su bedenini çevrelerken ne kadar harika hissedeceğini düşündü tekrardan ve ufka baktı.

Mavi hayallerdi onun için. Ufka baktığında sadece hayalleri oluyordu. Hep kimsenin olmadığı bir adada yaşamak istemişti. Herkesten uzak. tecrit bir hayat sürmenin düşleriyle büyümüştü. Hayattan bunaldığı zamanlarda hep bu düşe sığınırdı. Sanki hayat bir fırtınaymış da düşleri onun yağmurluğu ve şemsiyesiymiş gibi. Birden ufukta bir kara parçası belirdi. Ağaçlar yerleşti ardından tam da istediği gibi. Sonra bulutlar toplandı adanın üzerine. Onlara saatlerce bakabileceğin sürekli olarak değişen küme küme bulutları seyretti onları hayvanlara benzeterek. Ardından küçük bir kulübe gördü sahil kenarında ve küçük bir yelkenli. Yelkenliyle istediği zaman gidebiliyordu.  İstediği zaman uzaklaşıp istediği an geri dönebiliyordu. Küçük kulübesinde yaşarken balık tutuyor. küçük bahçesinde sebzeler yetiştiriyordu. Sahil kenarında büyükçe bir kayanın üzerine oturuyor ve mektuplar yazıyordu. Kimliği belirsiz birisine onu ne keder özlediğini anlatan mektupları yazmayı bitirdiğinde denize atıyor ve başka hayallerini ona getirmesini bekliyordu. Onu beklemek bile değerdi her şeye. 

Bu teklif ona sunulsa mesela hiç düşünmeden kabul ederdi. Ancak mavi hayallerdi bunlar ve mavi düşler asla gerçekleşmezdi. Ufka daha fazla bakmak canını yakmaya başlamıştı ulaşamayacağın tüm hayaller gibi. Bir yandan daha fazla kalmak istiyor bir yandan da acı çekmekten kaçıyordu. Gerçekliğin damarlarında dolaşım hızı giderek artıyordu ve bu gidişle unuttuğu her şey geri gelecekti. 

Bir ses duyduğunu zannetti. Başlarda pek önemsemese de bir süre sonra sesin şiddeti arttı. Denizin içinden geliyordu. Bir çağrı gibiydi, baştan çıkarıcı bir müzik gibi. Denizin bazı insanları çağırdığını anlatırdı masallar. Masallara inanmazdı o. Fakat şimdi o sesleri duyuyordu ve onların büyüsüne kapılmıştı. O kadar güzeldi ki ses ona her şeyi unutturdu. Belki bir daha hatırlayamayacaktı bile ama umursamadı. Denizin ona sundukları hayatın ona sunduklarından çok daha büyüktü. 

Son bir kez arkasına baktı ve elbiselerini çıkardı. Denize doğru koştuğu sırada düşünmüyordu. Su çıplak bedenini sararken o kulaç atmaya başlamıştı bile. Ufka doğru bakıyor, ona doğru yüzüyordu. Mavi hayallere asla ulaşamazdın. Ne kadar çabalarsan çabala o hep kaçardı senden. Şimdi ufka bakıyor ve onun kaçmayacağını düşlüyordu yunuslarla beraber yüzerken. ve bir kulaç daha attı hayallerine doğru...




Gerçeğin yok oluşu

Size biraz gerçeğin nasıl yok edildiğini anlatmak istiyorum. Gerçeğin kanı ellerimize bulaşmışken nasıl hiç bir olmamış gibi dolaşabildik ve gerçeğin cenaze törenine neden kimse gelmedi bunları anlatmak niyetim.

Bir zamanlar gerçek olan adlandırılan kavramlar önce bir simülasyona dönüştü. Bu dönüşüm süreci gerçeğin anlamlarını kaybetme süreciydi aynı zamanda. Kavramlar simülasyonun içinde erirken bu onların içinin boşalmasına sebep oldu. O denli şiddetli bir erimeydi ki geriye sadece posaları kaldı kavramların içi boş bir kabuk gibi. Bu esnada biz yarı bilinçsiz bir şekilde gerçeği o içi boş kabukla takas ettik. Ardından simülasyon haline gelen o kabuğu tekrar takas etmek istedik. Ancak takas edebileceğimiz bir karşılık yoktu. Elimizdeki kabuk bizi rahatsız ettikçe ondan kurtulmak istedik ama hiçbir şey onun yerini alamıyordu. O hiçlik bize yeterli geldi ama. Kabuktan o kadar fazla kurtulmak istiyorduk ki onu alıp hiçliğin içine fırlattık. Yani simülasyonu hiçlik ile takas ettik. Bu kabuğa dönüşen kavramların yok olması anlamına geliyordu. Biz onlar parmaklarımızın arasında küle dönüşürken, ölürken kılımızı bile kıpırdatmadık. Onlar öldükten sonra ise "öldü" deyip yalandan bir cenaze merasimi düzenledik. İşin garip kısmı ise cenazeye kimsenin gelmemesiydi. Kimse kayıplarının farkında değildi çünkü.

Aslında kayıpların büyüklüğü kaldırabileceğimizin çok ötesindeydi. Bu yüzdende bu imkansız takası en başından beri görmek istemedik. Zamanla eksildik ama eksildiğimizi bilemedik. Simülasyon kendi içinde bölünerek artarken anlamak istemedik taki o kendi içinde bölünerek yok olmaya başlayana kadar. Nasıl ki bir atom bombası patladığında önce bir süre boyunca şiddetle bir şekilde genişleyip ardından yine aynı şiddetle kendi içine doğru kapanıyor ve yok oluyorsa gerçeğin yok olma süreci de aynı şekilde işlemiştir. Gerçek önce anlamsızlaştırılmış ve dönüşüme uğramıştır. Ardından da dönüşüme uğrayan nesne ortadan kaybolmuştur. Simülasyon aslında gerçeği nesneleştirme sürecidir.Oluşan nesnenin yok olması ise gerçeğin yok oluşudur aslında. Atom bombası örneğinde olduğu gibi, bomba patladıktan sonra öldürücü bir etki ile çok geniş bir alana yayılır. Bu yayılmanın hemen ardından yine aynı öldürücü etkiyle geri çekilir. Bundan sonra orada yıllarca kalacak hiçbir canlının yetişmediği bir alan oluşur. İşte gerçeğin yok oluşu da bu üç özelliği de gösterir ve evet son derece ölümcüldür. Ve evet kalıcıdır.

Peki biz neleri takas ettim birazda onlardan bahsetmek istiyorum. "iyi ve kötü"yü "mutluluk ve mutsuzluk" ile takas ettik önce. Yani bir zamanlar iyi ve kötü olarak adlandırılan ve bütün toplumsal değer yargılarının üzerine inşa edildiği kavramları aldık ve hepsini mutluluk, mutsuzluğa bağladık. Sonuçta bizi mutlu eden her şey iyi, mutsuz edenler ise kötü oldu. O kadar acımasız bir takastı ki bu toplumu üzerine kurduğumuz ne varsa hepsini yıktı. Fakat işin garip kısmı ise yıktıklarının yerine herhangi bir temel atamadı. Şu anda toplumun üzerine inşa edildiği bir şey yok, boşlukta süzülüyoruz. Belirli ahlak kısıtları olmadan da davranışlarımızda özgür kaldık. Ancak insan var oluşu itibari ile bu özgürlüğü kaldıramayacaktı. Algısını mutluluk ya da mutsuzluğa bağlarken sürekli olarak mutsuz olmaya başladı. Bu ise boşlukta sallanan toplumun yıkılması anlamına geliyordu. Bu esnada insan kendi özgürlüğünü kısıtlamak zorunda hissetti. Sonuçta yok olmakta olan bir toplumda kendi ayağına prangalar takan bireylere sahip olduk.

Bir başka örnek olarak "aşk"ı verebilirim. Aşkı önce cinsellikle takas ettik. Aşkın acıları ve zorluklarına karşın cinselliğin verdiği hazzı tercih ettik. Cinselliği aşkın karşısına alternatif olarak sunanlar onun bu kadar ilgi göreceğini düşünmüyorlardı elbette. Cinsellik aşkın yerini alırken, aşkı efsanelere doğru ittik. Cinsellikten aldığımız haz o kadar büyüktü ki aşkın yokluğunu fark edemedik bile. Bu aşkın gidişi süreci biraz dolaylı oldu. Önce mektuplar geldi ve az da olsa uzaktan aşklar başladı. İnsanın görmediği, tanımadığı birisine ilgi duyması bu döneme denk düşer. Sonra telefon geldi ve uzaktaki insanlar iletişim kurmaya başladı. Ardından gelen cep telefonu ile iletişim sıklaştı ve aşkın da içi boşaltılmaya başladı. Birbirini tanımayan insanlar seni seviyorum dedikçe kelimelerin anlamı kayboldu. İnternet geldikten sonra ise ipin ucu kopmuştu. Kameralar sohbet, sohbet programları, sosyal paylaşım siteleri, porno siteleri derken karşı tarafa olan ihtiyaç azaldı. İnsan dokunamadığı, kokusunu bilmediği birisine sevgi sözcükleri söylerken önüne koyulan cinsel metalarla kendini tatmin etti. Bu ise karşılaştıklarında temel işlevleri cinsel paylaşımlar yapmak olan çiftler ortaya çıkardı. Aşk öldü, aşk öldürüldü bu şekilde. Önce simülasyonlaştırıldı ve ardından yok edildi. Şimdi ise insanlar sevgi sözcüğünün anlamını bilmiyor. Bu sebeple sevemiyor, aşık olamıyor. Yerine koyulmaya çalışılan cinsellik ise yeterli gelmiyor. 

Sanırım gerçeğin nasıl yok olduğuna dair aklınızda biraz fikir oluşturabildim. Amacım henüz çok geç olmadan, geri dönülemeyecek bir yere gelmeden bunların önüne geçebilmek. Hala elimizde eski yazıtlar, eski metinler var. Ölmüş olsalar bile onları diriltebileceğimize inanıyorum. Ancak bunun için duyarlı olmak,çabalamak gerekli.

Saygılarımla

Ragıp geri dön

Sevgili Ragıp, sana bu mektubu bize geri gel diye yazıyoruz. Gittiğinden beri 5 gün oluyor ve senin için çok endişeleniyoruz. Gözlerimiz hep ağlamaklı kaç gündür yüzümüz hiç gülemiyor.  İnan gidişin çok büyük eksiklik bizim için. Sensizlik ölüm Ragıp. Şimdi bizden uzakta ne yer ne içersin? Nerede uyur, nerelere gidersin? Gel evine dön, bizi bu kadar endişe içinde bırakma. Mozambik polisi dâhil her yeri aradık. Ayın karalık yüzüne veya Neptün’ün halkalarına kaçmış olsan bile geri gel bak söz düşünmatik ipadine cauntır strike yükleyeceğiz. Ailen seni çok seviyor unutma bunu.


Şimdi bu özür girişinden sonra sizin için durumu açıklamalıyım. Olur da aranızdan birisi olur da Ragıp’ı görürse bize haber vermesi için. Biliyorsunuz o daha çocuk. Hayatla yüzleşmek için çok genç, Afrika’nın vahşi ormanlarında nasıl hayatta kalacağını bilmiyor. Lütfen yardım edin bize onun için çok endişeleniyor. Daha önce de ufak kaçışları olmuştu ama hep geri gelmesini de bilmişti.

Her şey birkaç gün önce Ragıp’ın bize gelip evlenmek istediğini söylemesiyle başladı. Cevabımız çok belliydi ona yaşının çok küçük olduğunu önce büyümesi gerektiğini sonra üniversitelerini bitirmesi gerektiğini söyledik. Bunları yaptıktan askerliğini hallettikten sonra kendi ayakları üzerinde durmaya başladıktan sonra isterse evlenebileceğini ekledik. Bilirsiniz Ragıp iyi, hoş çocuktur ama inatçı, dik kafalı bir yanı da vardır. Sonra başladı bu benim o kadar vaktim yok. Bana hiç destek olmuyorsunuz efendim hiç benim yanımda
durmuyorsunuz diye ağlamaya. Ona dedik ki Ragıpçığım bir sorunun varsa anlat bize, çözelim ama garibim her şeyi kendi başına halletmeye çalışıyor anlatmadı tabi. Elbette bizim yapacak bir şeyimiz yok dedik ki o zaman getir kız arkadaşını bir elimizi öpsün tanışalım sonra seneye söz keseriz. Üniversiteyi bitirdiğinde de nişan askerden gelince de evlendiririz sizi. Kız arkadaşım sizinle tanışmak istemiyormuş dedi bize. Biz zaten kıllanıyorduk kaç aydır birlikteler tanışmamışız hatta adını bile bilmiyoruz googlda aratalım. Tepkimiz biraz sert oldu ama haklı bir sertlikte. Onu yolda bulmadığımızı tanımadığımız biriyle evlenemeyeceğini, buna asla izin vermeyeceğimizi söyledik. Biliyorsunuz iyi kalpli, sevecen çocuktur Ragıp ama çok saftır. Malum Steve Jobs ile olan diyalogu sağ olsun her an köşeyi dönme ihtimali de var.

Şimdi bu çocuğu nasıl kurtların arasına bırakalım. Tabi biz böyle düşünürken Ragıp başladı siz beni gerçekten sevmiyorsunuz. Yok, efenden sadece benimle param için ilgileniyorsunuz diye bağırmaya. Çok kızdık tabi ona. Söyledikleri kolay yenilir yutulur cinsten de değildi. Şöyle düşünün kaç yıldır iş hayatında tonla para kazandı ama eve bir elma bile getirmişliği yoktur onun. Eğer ondan bir gram kazancımız olsaydı zaten şimdiye kadar ortaya çıkardı. Durum böyle olunca da bizde bağırmaya başladık ona ve ben çaktım tokadı ama böyle Osmanlı cinsinden olanından. Maksat durup söylediklerini bir düşünmesiydi ama nasıl bil dolduruşa geldiyse aldı pılını pırtını ve gitti. İşte gidiş o gidiş ondan haber alamıyoruz. Steve Jobstan ipadini takıp etmesini istedik onu da kapatmış veya dünya dışına çıkmış biricik hayali kardeşimiz.

Ragıp eğer bir şekilde bu satırları okuyorsan gel oturalım, konuşalım. İnan kaçmak çözüm değil. Sana kızgın değiliz unutma. Biz senin aileniz ve hep öyle kalacağız. Siz de onu bir yerlerde gördüyseniz lütfen bize haber verin…

Ragıp thedark facebook
Yalnızlık şarkısı

Yalnızlık şarkısı

Garip duygular hissediyorum şu anda. Özlüyorum deliler gibi. Duygu bedenime çarptığı zaman nerede olduğumu unutuyorum. Kanımın damarlarımda akışı hızlanıyor ve daha hızlı nefes alıp vermeye başlıyorum. O kadar güçlü bir etkide kalıyorum ki tüm dengem bozuluyor. Renkler birbirine karışıyor önce sonra hayat siyah beyaz bir fotoğraf halini alıyor. Doğadaki tüm renklerin yavaşça aktığını hissediyorum. Engel olmak için yapabilecek bir şeyim yok. Daha fazla hissettikçe daha fazla dalıyorum derinlere. Her şey yavaşça kaybolmaya başlıyor, hiç bir yere tutunamıyorum. Sahip olduğum ne varsa alındığını hissediyorum o anda. Kocaman bir yokluğun içerisinde bir başıma kalıyorum ve her geçen an daha fazla hissediyorum.

İşin garibi özleyecek kimsem yok. Aklıma kimse gelmiyor veya kimsenin sureti gözlerimin önüne kazınmıyor. Özleyecek kimsem yok ama bu hissettiklerimi değiştirmiyor. Bir teni özlemiyorum ben. Bir kokunun hayalini de kurmuyorum. Söylediğim gibi gözlerimin önünde kimsenin yüzü, irisinin çizgileri yok. Özlediğim kimse yok benim. Belki bir damla yağmuru özlüyorum belki. Birinin dudaklarına ilk temas ettiğim o anı da olabilir. Yahut o birinin gözlerinde gördüğüm yansımam da olabilir. Belki mutlu bir susuşu belki de bölünmüş bir yalnızlığı olabilir ama özleyecek kimsem yok benim. Keşke yanımda olsa diyebileceğim bir isim de yok. O halde neyi özlüyorum ben?

Duygu bedenimde yayılmaya devam ediyor. Damarlarım basınçtan dolayı parçalanmak üzere ve ben donuyorum. Büyük ihtimalle ateşim çıkmıştır ve bu üşümemin nedenidir. Bir yangını ellerimle dondurabilecek kadar soğuk hissediyorum kendimi. Öyle ki bir nefesimle yanardağları durdurabilecekmişim gibi geliyor. Öyle ki yaşamın ben merkezli bir şekilde sona erdiğine inanıyorum. Evet, eksiliyorum yavaşça. Aynı legolardan oluşan bir dünyanın parçalanması veya gözü yaşlı bir çocuğun oyuncaklarını teker teker kaybetmesi gibi. Tüm ışıklar sönüyor ve fırtına başlıyor. Bir mum bile yakamıyorum rüzgarda. Yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyor ve ben ağlıyorum. Uğruna ağlayacak kimsem yok, ağlamam garip. Belki geçen zamana belki de geçmemiş zamana ağlıyorum. Kaçırdığım tüm detaylar geçiyor gözümün önünden. Tüm hatalarım ve yanlışlarım için af diliyor "pişmanım" diyorum. Beni affedecek kimse yok,  kimse beni bağışlayabilecek bir yerde değil ve ben düşmeye devam ediyorum.

Bir şarkı mırıldanıyorum sonra. Hangi makamdan olduğunu bilmeden her tondan biraz dem vurarak devam ediyorum. Ne zaman özlesem hep şarkıyı söylediğimi fark ediyorum sonra. Bir şarkı olduğundan bile emin değilken aynı mısralarla sürekli karşılaşmak şaşırtıyor beni. Bu şarkıyı kim bilir kaç kere söylediğimi merak ediyorum sonra. Sorumun cevabı yok ve ne kadar daha devam edeceğimi bilemiyorum. Her şarkının bir ismi olması lazımdır diye düşünüyorum sonra. Bir an "yalnızlık şarkısı" diyip geçmek istiyorum. Sonra farklı yalnızlık şarkılarını hatırlıyorum. Her yalnızlığın şarkısı farklıymış meğer. Meğer her söylenişte değişirmiş kimi zaman makamı kimi zaman ise sözleri. Her yalnızlığın şarkısı farklıymış...

Özledim ya gerisi boş aslında...

Bir daha asla yalnız kalmamak

Size biraz farklı konulardan bahsetmek istiyorum. Sınırların dışında, çerçeveleri hiçe sayıp hayatı çok da umursamadan belki bir ütopya anlatmak niyetindeyim. Sınırlardan, çerçevelerden, duvarlardan çokça bahsettim size. Biraz yerden yüksek oynamak, biraz da kendimi boşluğa bırakıp uçmak istiyorum.

Yalnızlığın tek çözüm yolunun tek zihinde iki kişi olmak olduğunu söylemiştim daha önce. Ancak bunun imkansız olduğunu ve yalnızlığın hep baki kalacağından bahsetmiştim. Siz bu noktada tek zihinde iki kişi olmak kavramını bir düşüne durun ben de anlatıma davam edeyim. Zihni sonsuz büyüklükte bir yere benzetebiliriz. Ayrıca bu sonsuz büyüklükte ki yerde kurallar yoktur. Hayatta olduğu gibi yapılabilecekler veya yapılamayacaklar da yoktur. Zihin öyle bir yerdir ki içinde ki her şey sonuna kadar gerçektir. Bütün bu büyüklüğün içinde ise sadece siz varsınızdır. Tek başınıza orada sürekli olarak yaratır ve yok edersiniz. Zihinde her şey ve hiç bir şey aynı anda var olabilir. İhtimalsizlik kavramının olmadığı bir yerdir zihin. Her şey mümkündür ve aynı anda değildir de. Zihnin sonsuz büyüklükte olması ve bu sonsuz büyüklüğün içinde kendimiz ve yarattıklarımızın olması aslında o sonsuzlukta hiç bir şeye sahip olmamayı getirir. Evet zihnimizde hiç bir varlığımız yoktur. Evet, zihnimizde sonuna kadar yalnızızdır. Aynı anda o kadar fazla şey yaratılır ve yok edilir ki ve bütün bunlar o kadar büyük bir alanda olur ki zihnimizin dolma ihtimali dahi yoktur. Sonuçta bir şey yaratılırken bazıları yok edilmektedir. Hayatımız boyunca yaşadığımız tüm olaylar, tüm kavramlar, tüm kişiler bir illüzyon, gerçeğin sahtesi halinde zihnimizde yer almaktadır. Zihinde ki yalnızlığı tekrar ve tekrar vurgulamak istiyorum ki boyutu tam olarak anlaşılsın. Orada kendiniz hariç kimsenin olmadığını ve asla da olamayacağını düşünün. Öyle bir yerdir zihin, her şey ve hiç bir şey vardır aynı anda. Hatta vardır ve yoktur.

Önermeme yani tek zihinde iki kişi olabilmek önermeme gelecek olursak eğer aynı zihne bir başka insanı yerleştirdiğimizi düşünün. İhtimallerin geçerli olmadığı o yerde neler yapılabilir. Öncelikle yalnızlığın kesin çözümüdür bu. Yalnızlık kelimesini tamamen yok edebilecek bir çözümdür hatta. Aşkın en gerçek halidir. Başkasını tamamen anlayabilmenin tek yoludur. Başkası ile "bir" olabilmenin keza yine tek yoludur. Bilinen tüm kuralları unutun ve onların ötesinde bir birliktelik düşünün. "bir"miş gibi değil bir olarak süren ve birlikteliğin gerçek anlamı olan. Ayrıca her şeyin mümkün olabileceğini söylemiştik ya daha önce. Bu birlikteliğin içine her şeyi ekleyin, aklınıza gelebilecek her şeyi. İstediklerinizin hepsi, sizi tamamıyla anlayan birisiyle birlikte gerçekleşiyor. Öyle bir anlayış ki bu iki kişi gibi değil "bir" kişi gibi devam ediyor. Bu "bir"liktelik öyle bir şey ki bildiğiniz her şeyin ötesine geçiyor. Gerçek sevginin ne demek olduğunu anlayabiliyorsunuz bu vesile ile. 

Böyle bir hayalim oldu bugün. Bolca uçtum ve böyle bir sevgiliye bolca özlem duydum. Sonra geri döndüm ve yalnızlıkla bir süre boyunca bakıştık. Bunların gerçek olamayacağını söyledi bana. Belki haklı. belki sadece Tanrının zihninde olabilecek bir "bir"lik. Belki benim torunlarımın torunlarının 7 göbek uzaktan akrabaları bunları görebilecek. Bilmiyorum, hayal dahi etmem bu kadar güç olurken bilme ihtimalim zaten yok. Yine de öyle bir bağın olabilme ihtimali bile beni heyecanlandırmaya yetiyor. Düşünsenize bir, bir daha asla yalnız kalmak zorunda olmadığınızı...

Herkes gider mi?

Daha önce bir çok kez bahsettiğim bir konuyu tekrardan ele almak istiyorum. "Kimler geldi, kimler geçti hayatımdan.." diye başlayan bir şarkı vardır ve büyük bir çoğumuz biliriz o şarkıyı. Hayatımızdan o kadar insan gelip geçmiştir ki durup geriye baktığımızda şaşarız bir süreliğine. Benzer bir noktadayım ve geçmişe doğru kaçamak bakışlar atıyorum. Biraz insanları, biraz hayatı ama en çok da kendimi sorguluyorum ve gidilen insan olmamın sebeplerini merak ediyorum. Biraz bu sebepleri araştırmak istiyorum bu yazıda. Cevabını öğrenmek istediğim soru şu ki "neden herkes gitti benden?"

Daha önce anlatmıştım insanların hayatında nasıl bir rolüm olduğunu. Tekrar etmem gerekiyor sanırım eski bir kız arkadaşımın cümleleriyle "sen fırtınalı bir denizde güvenli bir limansın" demişti bana. "Fırtına geçene kadar, deniz durulana kadar sende konuk olabilirim. Kapın ardına kadar açık. Bana neden geldin diye sormuyorsun, neden gitmiyorsun da demiyorsun. Sende istediğim kadar kalabiliyorum" diyerek eklemişti. Benim hayata bakışıma göre gelen birisini geri çevirmem ben ve evet güvenli bir limanımdır. Gemi tamir etmeyi, batık tekneleri tekrardan yüzdürmeyi çok iyi bilirim. Denizi ve bulutları da çok iyi bilirim bu sayede fırtınaları önceden kestirebilirim. Fırtınayı önceden bilebilirseniz eğer ona karşı hazırlıklı olabilirsiniz. Ben sadece kendimle alakalı değil, başkalarının fırtınalarını tahmin edebilirim. Birisi fırtınaya yakalanıp bana gelirse eğer ben onu nasıl çıkaracağımı iyi bilirim.

İnsanların hayatında böyle bir rolünüzün olmasının zararları vardır. İlki fırtınadan kaçıp gelenlerin fırtına bittiğinde gideceğidir. Güvenli bir limansınız, tekneler yanınızda huzurludur ama onlar demir atmak için yapılmamışlardır. Onların amacı açık denizlerde yüzmektir ve limanlar buna engeldir. Başka bir değişle sığınmak için gelenler bir süre sonra hep gittiler benden. Baktığım zaman bu noktada hatalarım olduğunu görüyorum. Öncelikle çok sakin bir liman olmam, fırtınaların ardından işlevsiz kalmamı sağlıyor. Bir sonrakine kadar elbette, nasıl gitmişlerse artık bir şekilde geri gelirler. Benim kapım yine açıktır.

Ayrıca ben insanları özgürleştirme taraftarı birisiyimdir. Kimseye git ya da kal diyemem, demem. Özgür irade diye bir şey vardır ve ben ona inanırım. Aslında bu noktada fazla özgürlük tanıdığım sonucuna varabilirim ki sıklıkla düşündüğüm bir konudur bu. Ancak bunun aksini yapmak yapıma uygun değildir. Gitmeye niyeti olanı neden tutayım hayatımda? Tekrardan güvenli liman örneğine döneyim. Bir fırtına var ve onun yüzünden bana insanlar geliyor sürekli olarak. Büyükçe bir limanım var ve herkes başka bir sebepten dolayı sığınıyor. Daha önce de söylediğim gibi fırtına bitince da gidiyorlar bir sonrakine kadar.

Tekrardan eski kız arkadaşımın cümlelerine dönecek olursam "sana geliyorum ve beni koşulsuz olarak içeriye alıyorsun. Sırılsıklam bir haldeyim, yaralı ve bereliyim. Senin yanında kuruyorum. iyileşiyorum. İçeriye girdiğimde kapın nasıl açıksa orada kaldığım süre içinde de açık hep. Kapıyı hiç kapatmıyorsun, Kal burada demiyorsun." Daha öncede anlattığım gibi ben kal veya git demem. Fırtına bittiğinde de onlar gider hep. Nasıl başlayacağını tahmin ettiysem nasıl biteceğini de bilirim. Ayrıca insanların benden nasıl gideceklerini de öngörürüm. Hatta geldikleri ilk anda anlarım yanımda kalma sürelerini. Sonra giderler, kim gelmişse hayatıma aynı şekilde gittiler. Aslında yanımda kalacak insanların bunu kendi istekleri ile yapmalarını istiyorum. Bir zorunluluktan veye fırtına korkusundan değil. İstersem fırtına korkusunu yayabilirim onların yüreklerine ama uzakları düşleyen birini yanımda istemem doğrusu.

Bir başka noktada benimde bir şeyler beklediğimi söyleyebilirim. Limana sığınmak ücretsizdir evet. İsteyen herkes gelebilir. Ancak ev sahibi olarak karşı taraftan beklentilerim vardır. En azından fırtınanın içindeki bir yeri düzene sokmama yardım edebilirler. Bu zorunlu değildir elbette ama birine kal demem için ondan bir şeyler görmem gerekir. En azından arada soğuk bir bardak su getirip onun için yaptıklarımın karşılığını görmek isterim. Yoksa neden kal diyeyim birisine. Belki kapılarımın hiç kapanmaması veya herkese açık olmaları insanları gitmeye zorluyor olabilir. Ancak kimsede içeriye girdikten sonra kapıları kapatmaya çalışmadı. Sen çok yoruldun biraz dinlen demedi bana.  Belki bunu beklemem hataydı.

İnsanların göremediği, bilemediği bir diğer şey ise benim kendi fırtınalarım olduğuydu. Kendi gemilerim var ve onlarla en azılı fırtınaların içinde yüzüyorum. Bana yardım eden kimse yok. Etrafımda insanlar var, onlar yardım bekliyor. Kimse dur geminin tamirine bende yardım etmek istiyorum demiyor. Herkesin bakışları uzakta, hep ötelerde gözleri. Sonra fırtına dindiğinde giderler bir elveda bile demeden. Nasıl olsa döneceklerdir ya ileride bir gün zahmet bile etmezler. Bir teşekkürü bile zor bulurum ben. Böyledir hayat. Ben fırtınaları bilirim, tanırım, gemileri tamir ederim. Sonra ise herkes gider. Ben o ıssız limanda bir başıma kalır, başkalarının fırtınalarını beklerim "seninle kalmak istiyorum" diyen birinin gelmesi için...


Find Us On Facebook