Gerçek aşk üzerine

Bugün size aşk hakkında bir kaç kelam daha anlatmak istiyorum. Nasıl aşk hakkında ne söylersem söyleyeyim sürekli eksik kalıyorduysa yine aynı sebepten dolayı daha fazla anlatmak istiyorum. İki bölümlük kısa bir yazı dizisi tasarladım. İlk bölümü aşkı tanımlamaya çabalarken ikinci bölümde ise bu tanımlamaları detaylandırmak istiyorum. Bu yazıda yapacağım sınıflandırma sistemi "Rollo May, Aşk ve İrade" kitabından alıntılanmıştır.

Aşkın bir çok çeşitli parçalardan oluştuğunu herkes biliyordur. Nasıl aşk tek bir duygu değilse onu tek bir cümle ile tarif etmek olasılıksızdır. Birazdan anlatacağım sınıflandırma ve bölümlendirme de aynı sebepten dolayı yapılmıştır. Rollo May aşkı 4 parçaya ayırmıştır. Bu parçalar insanın hissettikleri ile alakalıdır. Lafı fazla uzatmadan bu bölümlere geçmek istiyorum.

1. Sevgi: Eğer söz konusu olan aşk ise içinde sevginin olması tartışılamaz bile. Sevgi aslında karşındaki insanın iyiliğini kendi iyiliğinin önüne koyabilmektir. Sevgi ile diğer kişi kendi hayatında senden daha önemli bir noktaya yükselir. Sevginin çok çeşidi vardır. Aile sevgisi, çocuk sevgisi, arkadaş sevgisi gibi. Ancak konu aşk olunca ortaya aşkın sevgisi çıkar. Sevgi öyle bir şeydir ki sevilen kişi her şeyin önüne geçer. Bilirsin ki onun iyiliği, mutluluğu için her şeyinden vaz geçebilirsin.

2. Dostluk: Aşkı anlatırken bazı tanımlar "en güzel aşkların arkadaşlıklardan doğduğunu söyler." Bunun sebebi aşkın içinde çok büyük bir dostluğu barındırmasıdır. Evliliğin hayat arkadaşlığı olarak tanımlandırılması da bu sebeptendir. Aşk nasıl duygusal anlamda çok güçlü bir kavramsa aynı şekilde arkadaşlık anlamında da aynıdır. Aşık olduğun kişi aslında senin en yakın arkadaşındır. Belki en yakın arkadaşından daha da yakındır. O senin her şeyini bilir ve aynı şekilde sen de onun. Çoğu zaman konuşmaya gerek bile olmaz aranızda. Bu kadar güçlü dostluk, hayat arkadaşlık bağları aşkın temellerindendir.

3. Tapınma: Bu maddeyi tapınma olarak adlandırsam da aslında aşık olunan kişiye karşı ilahi duygular beslemektir. Onu gördüğünüz her an içinizde ne kadar şanslı olduğunuzu hissedersiniz. Onun tenine dokunmak ile cennete dokunmak arasında pek bir fark yokmuş gibi gelir. O aslında size tanrının bir hediyesidir. Eğer o sizde benzer düşünceler oluşmasını sağlıyorsa ve aşkın gerçekliğinden bahsedebiliriz. O kadar farklı bir bölümdür ki burası insan karşısındakini çok yüce bir varlıkmış gibi görür. O varlık o kadar yüce, o kadar kutsaldır ki onun karşısında ufalır insan. Onunla geçen her saniye bir lütuf onsuz geçer her saniye ise işkencedir. Bu ilahi duygular aşkın bir diğer temel noktasıdır.

4.Cinsellik: İnsanın temelinde yatan duygudur cinsellik. İnsan neslini devam ettirebilmek adına cinselliğe ihtiyaç duyar. Aşk varsa eğer içinde mutlaka cinsellik de vardır. Aslında burası çok ince bir noktada durmakta. Bir sonraki yazımda daha detaylandırmak istiyorum. Ancak cinsellik, birlikte olmak o kadar kutsal bir ayindir ki onun tenine dokunduğun her an aslında saydığım üç maddeyi yaşamaktır. Cinselliğin kutsallığından bahsetmişken elbette biraz daha eski kafalı bir şekilde konuşuyorum. Kurduğum cümlelerin çağımıza uyumluluğu giderek azalıyor bunun da farkındayım. Ancak cinsellik aşkın içinde oldukça önemlidir. Kutsal ayin örneklememe gelecek olursak eğer cinsellik bir ödül gibidir. Sevgiyi ve dostluğu hissettikten sonra ona taparcasına bakıyorsan eğer elde edebileceğin bir ödüldür o. Bu konuyu sonraki yazımda çokça detaylandırmak istiyorum. 

Bu ayrımı aslında oldukça işlevsel buldum. Benim cinselliği içine almayan tanımıma göre ise. Aşk iç ayaklı bir masa gibidir. Ayaklardan birisi olmaz veya eksik olursa masa devrili. Bu ayaklar "sevgi, dostluk ve güven"dir. Söylediğim gibi bu ayaklardan birisi eksik olursa o masa devrilir. Elbette yukarıda bahsettiğim 4 madde aşkı tanımlamak için benim bahsettiğim üç duygu ise aşkın devam edebilmesi içindir. Belki bu iki sınıflandırma da oldukça önemli ve gereklidir. Ayrıca konu aşksa bilindiği üzere onu kelimelerle anlatmak pek mümkün değildir. Başka bir sınıflandırma yapsam ki bundan daha önce bahsetmiştim. Aşkın tanımlanamayacağından bahsetmem gerekir. O kadar güçlü bir duygu hissediyorsunuz ki onu anlatmaya kelimeler, cümleler, romanlar yetmiyor. Bütün dillerdeki bütün kelimeler bile onu anlatamaz asla.


Aşkı dört ana başlıkta inceledikten sonra iddialı bir çift sözüm olacak. "Eğer hissettiğiniz duyguların içerisinde bu dördü yoksa o aşk değildir". İddialı bir cümle olduğunun farkındayım ama tekrar ediyorum. "Eğer hissettiğiniz duygunun içerisinde bu dördü yoksa hissettiğiniz aşk değildir." Başka bir şeydir o. Aşın günümüzde çok karıştırıldığını, kavram karmaşası içerisinde anlamsızlaştırıldığınım farkındayım. Ancak bu anlamsızlığın içerisinde hala gerçek aşkı bulabilmek mümkün. Bu sebepten dolayı bu anlatımı yapıyorum. Eğer aşkı anlarsak onu yanlış yerlerde aramaktan vaz geçeriz. Eğer onu doğru yerlerde ararsak onu bulabiliriz.

Serinin ikinci yazısında size gerçek olmayan aşkı anlatmak istiyorum. Aşk diye adlandırılan, anlamsızlaştırılan kavramlardan bahsedeceğim.

İyi günler dilerim...







Kayıp evrenler 2


Seni uzaktan sevmek 10

İkisi bordo bir koltuğun üzerine oturmuş ve birbirlerini izliyorlardı. Adama sorsalardı burada olabileceklerine ihtimal bile vermezdi. O gece telefonu eline aldığında konuşacaklarına bile ihtimal vermiyordu aslında. Ancak konuşmuşlardı, buluşmuşlardı ve şimdi aynı koltuk üzerinde oturabiliyorlardı. Adam hala kızın elini tutup tutmama konusunda kararsızdı. Kız ise biraz geride duruyor ve adamın tepkilerini ölçüyordu.

Aslında geçen zaman adamın bütün ihtimalsizlik hesaplarının tersine göre ilerlemişti. Olmaz dediklerinin hepsi olmuş, en büyük hayalim dediği gibi onun elini tutmuştu. Kıza ait bir evren olduğundan bahsetmişti adam. Kız ise pek inanmamıştı buna. Öylesine söylenen bir söz gibi gelmişti başta. Ancak adam gezegenleri anlatmaya başladığında kız cevap verememiş sadece susmuştu.  "Senin evreninde" demişti adam "her gezegende yaşam var ve her gezegen bambaşka güzellikte."

Adam bir süre boyunca daha kızın gözlerinin içine baktı. Bir şeyler söylemek istediği çok belliydi ama konuşmuyordu. O konuşamadıkça da bir sessizlik çöküyordu ortama. Sonuçta adam neyi yapıp neyi yapamayacağından çok emin değildi. Hala o başka birisinden kurtulabilmiş değildi. Kendisi olabilmeye alışmak gerçekten zordu hep bir başkasıymış gibi yaşadıktan sonra. En kötüsü ise kim olduğunu unutmaktı. Hep kararları o başkası verdikten sonra şimdi gerçekten ne istediğini bilemiyordu aynı ne söyleyeceğini bilemediği gibi. Bu hayata alışması zor olmuştu gerçekten. Hala kendisinin kim olduğunu hatırlamakta zorlanıyordu. Kendisinden o kadar uzak kalmıştı ki şimdi durup baktığında büyük boşluklar vardı hayatında.

Kızın harika gülümsemesine bakarken onun kendisi olmasını istemesindeki tek neden olduğunu söylüyordu sessizce. Evet, o kız olmasaydı hep başka birisi gibi yaşayacaktı. Hep yanlış insanlarla birlikte olacak, hep yanlış adımlar atacaktı. Şimdi ise bir şans çıkmıştı karşısına. O kadar güzel bir şanstı ki güneşin onun gülümsemesinden esinlendiğini düşünüyordu. Tanrı evreni yaratırken onun yüzüne bakmış olmalıydı. Sonuçta ona her bakışında yeni bir evren görüyordu. Ona bu evrenleri anlatmayı denemişti aslında. İnanmamıştı belli ki. Ona o gece neler yaşadığını anlatmayı da denemişti ama onlara da inanmamıştı. Ona anlatabilmesi gerekiyordu, yaşadıklarını bilmeliydi onun. Bunun için aklında bir fikir vardı. İşe yarayıp yaramayacağını bilmese de denemeliydi.

"Şimdi ne olacak" diye sordu kız. Adamın gözlerinin içine bakıyordu büyük bir beklenti içerisinde. "Seni çok güzel bir yere götüreceğim" diye cevapladı adam. Yüzünde büyük bir gülümseme vardı ve kızın gözlerinin derinliklerine bakıyordu. "Ne yapacağını anlamıyorum" diye karşılık verdi kız. Yüzünde hafif bir belirsizlik, hafif bir merak vardı. Adam ise gülümsemeye devam ediyordu "İçimde sana ait kocaman bir evren var derken inanmamıştın bana. Şimdi onu göstermek istiyorum." Kız bir süre boyunca boş boş baktı, anlamamıştı. Adam da anlatmamıştı aslında. Bir süre sebepsizce gülümseyerek bakıştılar.

Adam kızın ellerini tuttu. Onun tenine dokunmak o kadar özeldi ki onun için hayatının en mutlu anlarından birisindeydi bu yüzden. O kadar başka bir büyünün etkisi altına girmişti ki bir süre boyunca konuşamadı. Kendi içine doğru yolculuk yapma isteği arttı bu zamanda ancak kendisini durdurmalıydı. O zaten karşısındaydı tekrardan onun hayallerinin yanına gitmesinin anlamı yoktu. "Şimdi gözlerini kapatmanı istiyorum ve derin bir nefes almanı" dedi kendisini toplayınca. "Kendini bana bırakmanı istiyorum, seni güzel bir gezintiye çıkaracağım" diyerek devam etti konuşmasına. Sesi sakin ve yumuşak bir tondaydı. Kelimeleri normalden çok daha farklıydı.

Kız tereddüt içinde olmasına rağmen gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Neler olabileceğini bilmiyordu içindeki sesler ona hiçbir şeyin olmayacağını söylediği sırada. Adamın ellerini kavradığını hissediyordu sadece.Biraz zaman geçtikten sonra başka bir şey hissetmediğini düşündü. Adamın sesini duyduğunda bir parça rahatlamıştı "merak etme her şey yolunda ve ben yanındayım."

Kısa bir zaman sonra kız çok güçlü bir şekilde çekildiğini hissediyordu. Adam ellerini bırakmıyordu bu esnada ve kız dayanamayıp gözlerini açtı. Gözlerini açtığında ilk gördüğü şey uzayda olduğuydu. Dünyadan ve güneşten hızlı bir şekilde uzaklaşıyordu sanki her şeyi ardında bırakarak. Bu esnada adamı karşısında gördü, ben demiştim dermiş gibi gülümsiyordu. Bir şeyler söylemeye çalıştığında sesinin çıkmadığını fark etmişti. Bu esnada ise gezegenlerden sırasıyla uzaklaşıyordu. Daha sonra güneş sisteminden de ayrıldı. Evrende yol aldıkça inanılmaz görüntüler görüyordu. Süper novaları hayranlıkla seyretti. O kadar hızlı yol alıyorlardı ki yanlarından geçtiği yıldızlar ince şeritler halinde görünüyorlardı.

Süresini bilmediği bir zaman boyunca çekilmeye devam ettiler. Elini bir an için bile olsa bırakmamıştı ki bu garipti. İnsanlar ellerini tutmayı bırakırdı genellikle. Bir süre sonra etraflarında hiçbir şey kalmamıştı ve devasa siyah bir boşluğun içindeydiler. Artık çekilmiyorlardı. Erkek konuşmayı başladı "korkmana gerek yok. buranın ismini bilmiyorum sanırım hiçlik. Sana anlatmıştım ya hani burası orası işte bana inanmamıştın." son kelimeleri söylerken neşesi anlaşılabiliyordu.

Kız şaşkınlık içerisindeydi ne kadar belli etmemeye çabalasa da bunu yapamıyordu. "Şimdi ne olacak" diye sordu bilinmezlik içinde. "Sana gezegenleri gezdireceğim" diye cevap verdi "hazırsan başlayalım.Gözlerini kapat ve aç."

Kız söylendiği gibi gözlerini kapatıp açtı ve kendini gri bir mezarlıkta buldu. Hava karanlıktı ve soğuktu. "Burası sana anlattığım mezarlığım. Gel biraz dolaşalım seninle." dedi adam ve mezar taşlarının arasında yürümeye başladılar. Taşların üzerinde "hayalimdeki meslek, hoşlandığım ilk kız, söylenen ilk yalan, ilk aldatılmam, ilk ihanet, ilk intiharı düşlemem" gibi bir çok isim yazıyordu. Yolculuk yaparken ise adam anlatmaya devam ediyordu "hatırlamak için mezarları kazmam gerekiyor. Birçoğuna hiç dokunmadım bazılarını ise sıklıkla kazarım. Ancak her biri göz yaşlarımla ıslanmıştır. Gördüğün gibi hiçbir şey yok burada. Ne bir ev, ne bir barınak ne de tek bir bitki. Hiçbir şey yok. Şimdiye kadar geçmişimi gördüm bir de geleceğime ait bir bölüm var.Gel biraz da orayı gezelim."

Mezar taşlarının, küf kokularının ve yıkılmış binaların arasından ilerlediler. Bir süre sonra mezar taşlarının sayıları azaldı. "Burası da geleceğime dair yiten hayallerimi gösteriyor. Umudum kalmadığı düşlerimi de buraya gömüyorum. Bu yüzden mezar taşlarının sayısı daha az. Burada dikkat etmen gereken tek bir şey var o da gördüğün tektük çiçekler. Bunların bir çoğu senin sayende oldu. Bu çiçekler gözyaşıyla büyümüyor. Sadece umutla gelişiyor ve çoğalıyor. Bunların hepsi senin sayende." dedi erkek ve kollarını iki yana açarak bitirdi cümlesini.

Kız tam olarak ne hissetmesi gerektiğini bilemiyordu. Üzülmeli miydi yoksa çiçeklerin açtığına sevinmeli miydi emin olamıyordu. "Şimdi ne olacak" diye sordu, gülümsemesi kaybolmuştu. "Ne yapmak istersin?" diye sordu adam. Kız bilmiyorum dercesine başını salladı. Erkek gülümsedi ve "gözlerini kapat" dedi.

Kız gözlerini açtığında bir süper novanın yanındaki küçük bir göktaşının üzerindeydiler. Kırmızı güller göktaşının üstünü kaplamıştı.Zeminin üzerinde beyaz bir masa vardı ve üstü yemeklerle süslenmişti. Yemeklere iki kadeh kırmızı şarap eşlik ediyordu. "Burada" dedi adam "istediğin her şeye ulaşabilirsin. Bize güzel bir akşam yemeği düşledim bende."  Kızın sandalyesini çekip oturmasına yardımcı oldu. Yemek boyunca konuşmadılar. Kız süper novayı izlerken erkeğin onu seyrettiğini çok iyi biliyordu. Yüzüne bir gülümseme yerleşmiş, tatlı bir mutluluk o gülümsemeye eşlik ediyordu.

"Bir yıldızın kara deliğe dönüşmesini izlemek istiyorum" dedi kız. Yemekleri bitmişti ve burasının tadını çıkarmak istiyordu. Erkek gülümseyip "elbette" dediği sırada kız gözlerini kapatmıştı. Gözlerini açtığına renklere bürünmüş bir yıldızın etrafındalardı. Yıldızdan etrafa doğru ışıklar saçıyor ve gök kuşağının tüm renklerini gösteriyordu. Sanki kocaman bir bulut yıldızın etrafını kaplamıştı ve o bulut milyonlarca farklı renklere bürünmüştü. Hemen hemen her an yıldızda kocaman patlamalar oluyor ve çok büyük ışık dalgaları etrafa saçılıyordu. "Mükemmel" diyebildi kız sadece bir an için adamın gözlerine baktığında. O esnada adamın yıldızı değil onu izlediğini fark etmişti. Kız gözlerini kapadığı sırada "hadi daha sakin bir yere gidelim" demişti.

Gözlerini açtığında bir deniz kenarındalardı. Hava karanlıktı ve gök yüzündeki 2 ay ile aydınlatılıyordu. Aylardan birisi beyaz, bir diğer kırmızıydı. İki ayın yansımaları denize düşüyor ve kırmızı yakamozlar oluşturuyordu. "Bu gezegeni çok seviyorum" dedi erkek "aslında siyah bir ay daha var ama o görünmüyor. Gel hadi biraz oturalım ve dinlenelim." Adam sahil kenarındaki şezlongları gösteriyordu ve kızın elini tutup oraya doğru yürümeye başladılar. İlerledikçe bir müzik sesi duyuluyor ve insanın içi duygularla doluyordu. "Burayı biliyorum" dedi kız şaşkınlıklar içerisinde. "Evet, o yüzden burayı seçtim zaten" adam gülümsüyor ve kızın gözlerindeki kırmızı ayın yansımasına bakıyordu.

Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra kız "biraz eğlenmek istiyorum mümkün mü?" diye sordu. Adam "elbette" diyerek cevap verdi "hadi gözlerini kapat." Kız gözlerini kapatıp açtığında kendini kocaman bir lunaparkın girişinde buldu. Erkek tekrardan elini tutmuş ve onu çekiştiriyorken buraya daha önceki gelişini hatırlıyordu. Daha önce tek başına hiçbir şey yapamamış ve kendini yalnızlık bataklığında bulmuştu ama şimdi yanında o vardı. Birlikte bütün eğlence aletlerine binip kahkahalarla güldüler. İnsan gülmekten yorulabiliyormuş bunu anladı kız. Lunaparktaki banklardan birisine oturup dinlenmeye başladılar. Eğlenmenin yolu insanların olmamasıyla değil yanında seninle gülen birinin olmasından geçiyordu, bunu anlamıştı erkek.

"Şimdi nereye gideceğiz?" diye sorduğunda kız, erkek "gidecek güzel bir yer biliyorum diye cevap verdi. Kız gözlerini kapatıp açtığında bir mezarlıktaydılar. "Buraya gelmiştik" dedi kız biraz şaşırarak. "Hayır gelmemiştik. Burası benim değil senin mezarlığın. Daha doğrusu mezarlığının bendeki yansıması. Gel biraz dolaşalım." dedi erkek ve mezar taşları arasında yürümeye başladılar. Önceki mezarlıktan ilk farkı burada daha fazla çiçek olmasıydı. Mezar taşlarında yazanlarda kısmen farklıydı "aldatılma" vardı. Onun yanında " kendini kandırma" duruyordu. Hele yıkılmış bir mezar taşı vardı ki üzerinde "güven" yazıyordu. "Neden buraya geldik?" diye sorduğunda kız erkek "görmeni ve benim bildiklerimi bilmeni istedim sadece. Başka bir nedeni yok" diyerek cevap verdi. Kız mezar taşlarını gezdi sırasıyla. Bazıları birkaç kez açılmış bazıları ise hiç kapatılmamıştı. Bir süre sonra "buradan gitmek istiyorum" dedi kız ve kendilerini siyah hiçlikte buldular.

"Neden tekrardan buraya geldik?" diye sordu kız. "bir çok gezegeni gezdik. Daha gidebilecek birçoğu daha var ama birazda senin yol göstermeni istiyorum. Bir sonraki gezegeni sen seç veya gitmek istemiyorsan dünyaya dönelim. Dediğim gibi eğer istersen gidebileceğimiz milyarlarca farklı evren var. Eğer istemezsen tekrardan dünyaya döneriz. Seni bir karar vermeye zorlamak istemiyorum ama seninde o gezegenlerde istediğin gibi yol alabileceğini bilmelisin. Bende sana ait kocaman bir evren var ve bunun çok büyük bir bölümünü sen olmadan göremem. Bu yüzden bir sonraki gezegeni senin seçmeni istiyorum." diyerek cevapladı erkek. Artık kızın gözlerinin içine bakıyor ve cevabı bekliyordu.

Kız durdu ve etrafına baktı. Ne söyleyebileceğini bilmiyordu ve düşünmeye başladı. Gidebilir veya devam edebilirdi. Gözlerini kapatıp evini düşlerse geri dönerdi veya başka bir gezegen düşlerse oraya giderdi. Gözlerini kapadı ve düşündü...



Seni uzakan sevmek 9

Bayağı bir zaman oldu sana yazmayalı. Geçen her gün sayfalarca yazmak istememe rağmen durdurdum kendimi. Bunun sebebi söyleyebileceklerimin bitmesinden korkmam ile alakalı değildi. Bir evren var demiştim ya hani işte her yazıda bir gezegendeki bir şehri yazarsam bunu ömrüm boyunca sürdürebilirim. Biraz yavaşlamak istedim aslında. Biraz durmalı, soluklanmalı ve ağır ağır ilerlemem gerektiğini düşündüm. Sıkılabilirsin belki bilemiyorum. Bu yüzden araya başka yazılar, hikayeler sıkıştırdım. Hikayelerimi sevdiğini söylemiştin, senin için bir kaç hikaye yazmış oldum. Güzelde oldu aslında.

Bu yazıda ne anlatmak istediğimi bilmiyorum aslında. Yüzlerce farklı konu var ama hangisinin daha öncelikli olduğuna pek karar veremiyorum. Sesini duymayı ne kadar özlediğimi anlatırsam eğer elini tutmak ile ilgili hayalimi anlatamayabilirim. Eğer hayalimden bahsedersem bir diğer taraftan senin yaralarını gördüğümü anlatamam. Ne yazarsam yazayım hep eksik kalacak bu yüzden. Bir diğer taraftan ise cümlelerimi frenlemem gerekiyor. Bazı kelimeleri önceden söylemek istemiyorum. İkimiz farklı ülkelerdeyken olmaz ki. Gel, elini tutup gözlerinin içine bakayım, anca öyle söyleyebilirim onları. Benim için kaybetmeyi göze alamayacağım kadar değerlisin. Bunu da söylemedim aslında sana. Bunca yıllık arkadaşlığımızın hatırına söylemem gerekirdi belki. Bilmiyorum!

Bir diğer taraftan içimde çok yaramaz sesler var. Senden mail gelmediği her gün konuşmaya başlıyorlar. Sonra onları susturmakla uğraşıyorum. Benim için çok sorun olmuyor onları susturmak ama "onu sıkıyor olabilirsin" diyor içimdeki ses ve ben düşünmeye başlıyorum. Acaba ne hissediyorsunu merak ediyorum hep. Belki hala anlamamışsındır sen olduğunu. Belki hala bir hikaye karakterime yazdığımı düşünüyorsundur bu yazıları. Belki hala kendi gerçekliğinden emin olamıyorsundur bir türlü. Anlarım yazılarımı okuyorsan eğer şüpheye düşmen çok doğal. Tekrar söylemeliyim ki sen gerçeksin. Çok çok uzun zamandır gerçek birisine yazmıyordum zaten. Çok güzel geldin bu yüzden.

Diyeceksin ki niye güzel geldin dedin. Hoş bu soruyu bana sormayacağını biliyorum ama düşünürsün en azından. Daha önce anlattım ya hani yüreğim unutulmuş bir mezarlıktı diye. Oraya çiçekler dikmeye başladım sayende. Yine diyebilirsin ki ben ne yaptım. Cevabım çok basit aslında hayalinin varlığıma kattığı anlam o kadar büyük ki  sadece hayalin bile mezarlığı çiçek bahçesine çevirmem için yeterli sebep oluyor. Bir diğer taraftan da yaramaz seslere karşı küçük bir mücadelenin içindeyim. Onlar bana ne kadar daha fazla yazmamamı söyleseler de onlara şu cevabı veriyorum "insan cennete gitmek için her şeyi yapabilir değil mi. ben de elimden gelen her şeyi yapıyorum bu yüzden." Ne zaman bu cevabı versem susuyorlar zaten. 

Diğer taraftan arada kısa da olsa yazışabiliyoruz. İnan çok mutlu oluyorum. Bütün acabalarım yok oluyor o anda ve diyorum ki her şey yolunda ilerliyor. Sorun olmamasını inan hiç istemiyorum. Daha önce de söylediğim gibi seni kaybetmeyi göze alamam. Bu yüzden zaten bu kadar dolambaçlı bir yoldan yürüyorum. 

Aslında çok fazla cümlem var fakat elene elene azalıyor. Devasa bir evren betimleyebilirim demiştim sana. Ben yapamayacağım bir şeyi söylemem biliyorsun. Zaten küçük bir hikaye olarak anlattım biraz. Bu şekilde doğrudan sana yazdığım ikinci hikaye oldu bu. Hoş ilkini sana yazdığımı söyleyip doğum gününde yollamıştım ama ikincisini söyleyemedim ama olsun. Bir fikir daha düştü aklıma. Diyorum ki sen geldiğin zaman. Sana dair bütün yazılarımı kitaplaştırıp sana hediye etmek güzel olurdu. Aslında sürpriz olup söylememem gereken bir şeydi bu ama sürpriz o kitabın içeriği olsun diye düşündüm. Belki başka şeyler de eklerim içine, güzel olur.

Yine çenem düştü sanırım ve çok konuştum. Söylediğim anlatacak çok şey var ve başladım mı pek durduramıyorum kendimi. Şimdi gitme vaktim geldi, iznini istiyorum. Kendine dikkat et olur mu.

Hoşça kal... 


Akrostik şiir yazamama

Akrostik şiir yazamama

Geçen gece vakitsizce uyanınca ve bir süre boyunca uyuyamadığımda düşündüm. Konu basitti "neden şiir yazamıyorum?". Daha sonra bir çok cevap bulunca soru daha da değişti ve alaycı bir tonda söylenen "akrostik şiir bile yazamıyorum be" halini aldı. Şimdi biraz neden yazamadığımı anlatmak istiyorum. Dün gece kurgularken çok gülmüştüm, umarım bu da eğlenceli bir yazı olur.

Öncelikle Aktostik şiir denilen bir kelimenin ilk harflerini alt alta yazıp onlarla cümleler kurmaktır. Ancak ben yapmaya kalkınca çok garip şeyler ortaya çıkıyor. Mesela ilk önce kelime seçiminde sorun çıkıyor ortaya. Herkes bir anlamı olan kelimeler seçerken benim aklıma saçma sapan şeyler gelir hep. Mesela şu anda aklıma gelen kelime portakal.
Anlamsızca gezinirken sokakta
Rezillik diz boyuydu
Aslında hayat birazda
Pervasızdı

Görüldüğü gibi öncelikli sorunum kelimeyi seçememem. Mesela mantıklı bir kelime bulduğum zaman ise sonuna eklediğim cümleler çok saçma oluyor. Mesela "Aşk" kadar kutsal bir kelime alalım
Anlamsız geliyor hayat
Şişko çocuklar olmasa
Kaçıp gitmek istiyorum

Bu durumda ise iyice batmaya başlıyorum. Bir diğer taraftan da bu kelimeye bağlı kalma olayları falan sıkıyor beni. Kendi kurallarına sahip olan birisi olarak bu iş beni inanılmaz yoruyor. Mesela bir kelimeye bağlı kalmak istemiyorum. Tabi bu sefer daha beter kopuyor ipin ucu.
Canım sıkıldığında
Topla oynayan çocuklar gibi
Bir heyecan geliyor içime
Sonra baktığımda hayatıma
Pek anlamsız geliyor.

Önceki örneklerde görüldüğü gibi anlamsızlık giderek artıyor. Mesela küçük oyunlar oynamak istiyorum bazen. Misal her harfin bir önceki veya sonraki harfini kullanarak gizli bir kelime oluşturmak gibi. Tabi bu iş de zamanla çığrından çıkıyor. Yok ilk harf iki önce olsun üçüncü harf 5 sonra olsun gibi düşündükçe saçma sapan bir bulmaca çıkıyor ortaya. Misal kelime "sen"
Şanslıymışım gibi sanki
Can atıyorum yarına
Pırasa yemeğini de hiç sevmem

"Sen" kadar kutsal bir kelimeyi bu şekilde rezil edebiliyorum böylece. Bir de tamamen kuralsız yazma isteğim var ki o alt alta bağımsız cümlelerden oluşuyor.
Trenleri çok severdim
Eğer yağmur yağmasaydı
Gökkuşağı açınca ama
Yalnızlığım azalırdı.

Şekil bir ada b de ve c de görüldüğü üzere ben şiir yazamıyorum. En basiti olan akrostik şiiri bile yazamıyorum. Bunu bana hatırlatan fecebooktaki saçma yarışmaya tekrardan lanet ediyorum. Yok efendim en iyi akrostik şiiri yazana para ödülü yok bilmem de. İstedim tabi dedim yazarım ben. Ne yazsam diye düşündüğümde ise yazamadığımı fark ettim kendime kızar bir biçimde. Bu yüzden de bu yazıyı yazmaya karar verdim. Sinir oluyorum kendime bazen. Gerçekten çok sinirim bozuluyor... 


Cehenneme yaklaşırken

"Ne kadar zamandır yanıyorsun" diye sordu. "Bilmiyorum" diyerek cevapladım. Cevabımı duymamış gibi tekrardan sordu "daha ne kadar yanacaksın?" Yüzümdeki hiçbir ifade değişmeden "bilmiyorum" diyerek cevapladım. Konuşmak istediği belliydi. Konuşup acılarımızı kıyaslamak ve şekilde kendi ıstırabını azaltmaktı amacı. Ancak benim konuşmaya hiç niyetim yoktu ve bir süre sonra sıkılıp uzaklaştı. Onun kaç sorusunu "bilmiyorum" diyerek cevapladığımı sayamadım.

Konuşmamın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordum. Ne anlatırsam anlatayım ne burada kaldığım süre ne de çektiğim acılar değişecekti. Hepsi benimle alakalıydı. Cehennemdeydim ve yaptıklarımın cezasını çekiyordum. Daha ne kadar burada kalacağımın bir önemi yoktu. Sonuçta ben başkalarının aksine buradan ayrılmak istemiyordum. 

Cehennemde olmanın kötü tarafları var. Öncelikle asla bitmeyecekmiş gibi gelen acıları çekiyorsun her an. Bu acıların azı yada çoğu yok, hepsi en büyük. Bir de zamanın hiç bitmeyecekmiş gibi gelmesi var. Yarın diye bir şeye inanmıyorsun burada. Ancak en kötüsü bunların hiçbiri değil. Hiç kimsenin olmaması ve yalnızlığın da değil. En kötüsü geçmişte bir gün söylediğin "hakketmiştim" kelimesi. Onu söylediysen eğer ne olursa olsun kabul etmiş sayılıyorsun. Eğer "hakkettiğine" inanıyorsan cehennemin sonunun olmadığını da biliyorsun. Sonuçta bir başlangıcı da yok oranın. Sen daha yaşarken giriyorsun alevlere.

Cehennemde olmanın, yanmanın, acı çekmenin sonunun olmadığını biliyorsun. Burada olmanın başka kimse ile alakalı olmadığını da biliyorsun. Hepsi senin hatandı ve hatalarını bilerek, isteyerek yaptın. Sadece kendini suçluyorsun. Bu yüzden orası cehennem. Bu yüzden bir çıkışı yok çünkü çıkmak istemiyorsun. 

Cehennemle ilgili olarak hep seni ateşe attıklarını söylerler. Sanki bir şeyler sana insafsızca işkence yapıyormuş gibi anlatılır. Aslında bunların hiçbiri gerçek değildir. Ateşe doğru koşup içine atlayan da zehirli kılıçları yüreğine hep kendin saplarsın. O kadar yalnızdın ki sana işkence yapacak bir kişi bile bulamazsın. İşin en ilginç tarafı ise işkence gördükçe acının dineceğine inanmandır ki asla azalmaz bile. Orada geçen her gün en kötü günündür.

Bunları anlatıyorum ama daha ölmedim. Cehennemin dünyadaki ayağını gördüm sadece. Ben, bir zaman önce bunu "hakketmiştim" dedim. Şimdi ileriye bakıyor ve cehennemi görüyorum. Ardından oraya gitmek istiyorum. Acımı başka hiçbir şey azaltamayacak..Pişmanlığımı başka hiçbir şey dindiremeyecek biliyorum.

Ben hayatımın, ömrümün geri kalanında sonsuza kadar işkence görmeye razıyım sadece onun bir kez daha gülümseyebilmesi için. Onun bir kez daha mutlu olabilmesi, tek bir kelime bile söyleyebilmesi için ben bütün hayatımı feda edebilirim.

Onu en son gördüğüm zaman aklımdan hiç çıkmıyor. Karanlık, yağmurlu bir geceydi. İkimiz bir elektrik diğerinin antında durmuş ıslanırken birbirimizin gözlerinin içine bakıyorduk. O ağlıyordu, benim boğazıma büyük bir yumru oturmuştu. Biliyorum onun düşen her damla gözyaşı bir gün olacak cehennemde kılıca dönüşüp yüreğime saplanacak.

Ben ne kadar acı çekersem çekeyim o bir daha asla gülemeyecek. Ben cehennemde sonsuza kadar kalsam bile o asla konuşamayacak. Onun hayatını kararttım ben.  Eğer o gece onunla o konuşmayı yapmasaydık veya onun yalvarmalarını dinleseydim o hayatına devam edebilirdim.

Gözleri yaşlı bir şekilde benden hızla uzaklaşırken onu durdurmaya çalışmalıydım. Eğer onu bir kaç saniye bile oyalayabilseydim basit bir veda ikimizin hayatını değiştirmeyecekti. O anı asla unutamıyorum. Önce acı bir fren çığlığı duydum uzun uzun. Daha sonra yüksek bir çarpma sesi ve kısa bir çığlık takip etti onu. Başımı çevirip baktığımda ön tarafı parçalanmış bir araba gördüm. Arka tarafında ise yerde hareketsizce yatan, etrafı kanlarla kaplanmış onu fark ettim. Eğer o gece onu bir kaç saniye oyalayabilseydim aylar boyunca komada kalmayacaktı. Kendine geldiğinde hala yürüyebiliyor, hareket edebiliyor ve konuşabiliyor olacaktı.m Onun hayatını elinden aldım ben ve bunu geri vermenin hiçbir yolu yok. Yapabilseydim bir an bile düşünmeden verirdim hayatımı.

Bazıları cehennemin öldükten sonra başlayacağını söyler. Yine o başkaları şeytanların sana işkence yapacağından da bahseder. Bunların hepsi yanlıştır. Cehennem sen dünyadayken başlar ve sadece sen işkence yaparsın kendine belki acıların bir parça azalır diye ama asla azalmaz. Sen hep cehennemde kalmak istersin. Her şey "bunu hakketmiştim" demenle başlar. Ben mi? Geleceğe bakıyor ve cehennemi görüyorum. Ardından orada acı çekmek için sabırsızlanıyorum belki acılarım azalır diye...

Seni uzaktan sevmek 8

Hala anlatacak çok fazla şey var ve gariptir anlattıkça katlanarak artıyor. Günden güne sana ait olan hayallerin diğer hayallerime oranı artıyor. İstatistikten bahsetmek istemiyorum aslında. Matematik ikimize göre de değildir biliyorum hele duygularla alakalı olanı sayılara dökmek çok manasız geliyor. Bu gidişle bütün varlığımı kaplayabilirsin ve bunu için fazla zamana ihtiyacın yok. İçimdeki genleşme katsayısına bakacak olursak eğer tamam matematik yok. Aslında anlatmak istediğim bundan sadece birkaç ay önce kurumuş bir mezarlıktayken şimdi orada çiçeklerin açmaya yaklaştığını görmeye pek alışık olmadığımdı.

Mezarlık dediğim zaman inanmamış olabilirsin. Ancak yüreğimin unutulmuş bir mezarlıktan hiçbir farkı yok. Bütün ölen düşlerimi gömdüğü kocaman bir hiçlik burası. Bu yüzden blogumun ismi düş mezarlığı ya. Bu yüzden logo da erimiş yüzler saklı. Yine aynı sebepten hepsi geçmişten geliyor. Evet geçmişimdeki suretler yüzü silinmiş bir biçimde şimdimde var olmaya devam ediyor. Hiçbir işine yaramayan, sevmediğin eski bir fotoğraf vardır da atamazsın ya aynı onun gibi. Bu yüzden nereye gitsen seninle gelir o fotoğaf. Mezarlığım da aynı şekilde sadece tek fark var onu seviyorum. 

Aşk diye bir kavramın olduğuna inancım kalmamıştı. Ona inanmamanın ne kadar kötü bir şey olduğunu bilmeme rağmen tükenmişti umutlarım. İnancın kalmayınca umutlarından inşa ettiğin bütün mermer kaplama sarayları paramparça ediyorsun. Sende yapmışsındır bunu, biliyorum ne kadar acı çektiğini de biliyorum. Kendimden bildiğim için ve insanlardan gördüğüm için anlatıyorum bunları. Yıllarca o sarayların parçaları arasında, mezarlığın yanı başında yaşadım. İnanmazsın ama hep kar yağdı buralara. Diyeceksin benim inanmam neden önemli. Cevabım çok açık aslında sen inanmadığın zaman bu cümleler anlamsız. Sen inanmazsan eğer sözcüklerin külden hiçbir farkı yok. Neyin külü olduğunu sorma zaten bunu bulabileceğine inanıyorum. 

En iyisi anlatıma geri döneyim ben. Benim yaşayacak bir yere ihtiyacım yoktu. Soğukta kalsam da sorun olmazdı. Yeni bir saray yapmaya kalksam nasıl olsa o da yıkılacaktı bu yüzden hiç başlamadım. Şimdi ise küçük bir kulübe belki sadece bir çadır yapsam mı diyorum kendime. Öyle ufak olmalı ki yıkılsa bile önemsememeliyim. Sonra ileride o çadırın yanına saray da inşa ederim. Saray yıkılsa sonuçta küçük çadırım hep var olur. Diğer taraftan ise bir evren yaratıyorum senin için. Her güneş sistemindeki her gezegeni ayrı ayrı tasarlıyorum. Sonu belki bir kara deliğin onu çekmesi ile olmayacak sorun değil. Sonunu da umursamıyorum. İnsan her zaman sonları düşünürse yaşayamaz. Aynısını yapıyorum ben de. 

Ben hep berduş gibi yaşadım bu hayatı. Belki çok ülke görmedim ama inan çok yürek dolaştım ve hiçbirinde kalmak istemedim. Eski, yamalı bir bohçam vardı sadece. Nereye gitsem benimle geldi. Dediğim gibi başkasına ihtiyacım yoktu benim. Başka sarayların kapısında çok yattım. Evet, hiç birinde konuk olmadım. Sokaklar daha rahattı hep. Hiçbir kalıbına sığamadım şu hayatın.

Yine konuyu çok başka yerlere çektim ama anla lütfen anla anlatamıyorum bir türlü. Ne kadar çabalasam da olmuyor. Sonuçta anlatım somutlaşmadıkça, bir isim yazmadıkça sanki suya yazıyormuşum gibi hissediyorum. Sanki yazdığım her kelime bir an sonra yok olacakmış gibi yine olmadı diyorum kendime.

Sen okumadıktan, okuyup kendini tanımadıktan sonra ne anlamı var ki yazdıklarımın. bir isim yazsam buraya anlarsın hemen. Göz renginden, saçlarının şeklinden veya gülümsemenden bahsetsem yine anlarsın. Evet eşsiz bir gülümsemen var. Ancak bunları yapmak yerine bendeki izlerini anlatıyorum. Bunları tabi ki bilemezsin sana hiç anlatmadım çünkü. Ancak ip uçları da bırakıyorum aralara bu yüzden belki acabalar vardır içinde. Kendini tanıyabilirsin bu satırlarda ve zamanla emin de olabilirsin. Kabul ediyorum ipucu konusunda biraz cimriyim. Bunlar için sana yazdığım tüm yazılarımı okuman gerekiyor ki okuduğuna dair çok güçlü inançlarım var. Aramızda binlerce kilometre olsa da yüreğine dokunabilen her harf beni inanılmaz derecede iyi hissettiriyor. İnan bu duyguyu hiçbir şeye değişemem.

Yine gitmem gerek. Biliyorsun yolum uzun. Hala bir berduş hayatı yaşıyorum. Ne kadar vazgeçmeye çabalasam da. Sonuçta beni kimin ikna edeceğini biliyorsundur bu satırları okuyorsan.

Hoşça kal ve kendine dikkat et...

Kayıp evrenler

Seni uzaktan sevmek 7 

Size bir hikaye anlatmak istiyorum. Başımdan geçen ama zaman zaman inanmakta zorlandığım bir hikaye bu. Öyle bir hikaye ki bildiğim gerçeklerden hiçbirine uymuyor. Ne zaman aklıma düşse o yolculuktan kareler bir süre boyunca uyuma sorunları yaşatıyor bana. İnanmak istediğim ölçüde inanmamaya çabalıyorum hep. Sanki en derinimde yaşanmış ama başka birisine aitmiş gibi sanki. Belki kabullenemediğim ölçüde kendimden uzaklaştırmaya çalışıyorumdur. Bilinçaltımın neler yapabileceğini bilmiyorum doğrusu. Yaşadıklarıma bilinçaltımın ufak bir oyunu demeye de dilim varmıyor hiç. Bu yüzden iki arada bir derede kalıyorum hep. Gerçek miydi değil miydi hiçbir fikrim yok. Gerçek olması durumunda hayatım tamamen değişecek ama gerçek değilse eğer işte o zaman çok büyük bir boşlukta bulacağım kendimi. Bu yüzden hikayenin öznesini değişmek istiyorum. Bundan sonra o olacak ben yerine.

Yorucu bir günün ardından yatağına yatmıştı. Kendi evinde değildi, kendi hayatında değildi. Başka birisinin evinde kalıyor, yaşamını başka birisiymiş gibi yaşıyordu. Bu şekilde yıllar geçmişti. Başka birisiymiş gibi sevdiği insanlar olmuştu. Arkadaş olabileceği insanlarla yine başka birisi gibi olduğu için kavga etmişti. Benzer bir şekilde kavga edebileceği insanlarla da arkadaş olmuştu. İkili hayatlar denir ya hani o birbirinden tamamen farklı iki hayat yaşıyordu. Birinde kendisiydi ki bu yanını hep saklardı. İkincisinde ise bir başkasıydı ki bu yanı her an hayatındaydı onun.

Tüm önemli kararlarını bir başkasına göre verirdi. Kendisinin neyi istediğini hiç umursamazdı. Hep o başkasının istekleri olurdu. Hep başkası seçim yapardı. İşin garibi o başkasının kim olduğunu bilmezdi. Bu başkasına doğru olan dönüşüm onu mutsuz kılıyordu aslında. Gerçekten istediklerine asla ulaşamıyor hep başkasının istediklerinin peşinde koşuyordu. Nasıl sevmediği insanlarla birlikte olduysa gerçekten sevdikleri hep uzağındaydı. Daha doğrusu onun yanından ayıramıyordu ama sevgisinin gerektirdiklerini de yapamıyordu. Parmaklarının ucuyla sevdiklerinin arasında hem bir arşın mesafe kalırdı. Onların tenine dokunmanın nasıl olduğunu asla bilemezdi bu yüzde.  Bir insanın iki kişiye aşık olamayacağını söylerler o da olamıyordu. Sadece birisini sevmekten korkuyor ve bu korku yüzünden hep tek kalıyordu.Hayatında başkaları olsa da onlar bir başkasının seçimleri oluyordu. Aşık olduğu insana yaklaşmak o denli korkuyordu ki mutsuzluğa koşar adım ilerliyordu. Bu esnada o sadece  tek bir kişiyi seviyor ve ondan hep uzak duruyordu.

Yatağına yattığı sırada bunları düşünürdü hep. Kendisi olabildiği o vakit uykuya dalmadan önceki o kısa zaman dilimiydi. Bu zamanda başkası gibi olmayı bir kenara bırakıyor ve isteklerini düşünüyordu. Bir kızı seviyordu evet. Başkası gibi davrandığı için ondan uzak da duruyordu. İşte uykuya dalmadan önceki bu kısa zamanlar o kıza dair hayallerini yaşadığı zamanlardı. Onun elini sadece bu birkaç saniyede, bir kaç dakikada tutabiliyordu. Bu bir kaç saniye ise onun mutlu olabildiği tek zamanlardı. Yaşamının kalan tüm vakitlerinde başkası olmaya çabalıyordu.

Bunu neden yaptığını bilmiyordu aslında. Başkası gibi olarak mutlu olmuyordu, huzurlu da değildi. Ancak sanki kontrolünde değilmiş gibi bırakamıyordu o başkasını. Bu yüzden önemliydi uykudan önceki o kısa zaman. Bu zamanı arttırmayı çok istese de başaramıyordu. Ne kadar çabalarsa çabalasın bir kaç saniyeden öteye geçemiyordu asla. Bir de rüyaları vardı fakat onun değimiyle o rüya görmezdi. Rüyalarında kendisi olabileceğini bilse asla uyanmak istemezdi. Şimdi de asla uyanmak istemiyordu. Hatta o başkasından o derece nefret ediyordu ki ona dair her şey işkenceydi. İki farklı yaşamı birbirinden o kadar uzaktı ki onun birinin sevdiğinden diğeri tiksiniyordu.

Tekrardan yatağındaydı ve kendisi olabilmenin mutluluğunu yaşıyordu. Herkes bir başkası gibi mi davranıyordu bundan emin değildi. Eğer böyleyse dünya yalanlar üzerine kuruluydu. Eğer böyleyse bu hayatı yaşamak istemiyordu. Yaşamasının en tek sebebi bir şeylerin gerçek olduğuna inanmasıydı. Yatağına uzanmış ve yorganına sarılmışken gözlerinin önünde onun gülümsemesi vardı. Aklında ise o gülümsemenin kaynağı olabileceği fikri dolaşıyordu. Onun gülümsemesinin sebebi olabilmek belki de en çok istediği şeydi. Görüşü yavaşça kararırken onun gözlerindeki ışıltılar kalıyordu geriye. Onlarda kaybolduğu zaman nerede olduğunu bilmiyordu artık.

Aslında bu rüyasını hep hatırlayacaktı. Hatta öyle ki buna rüya bile diyemeyecekti. Onun gerçeklerinden birisiydi çünkü. Kendine geldiğinde evinden uzaklaşıyordu. Ailesinden, arkadaşlarından, düşmanlarından, yalan sevdalarından hepsinden uzaklaşıyordu. Sanki gökyüzüne doğru yükseliyor ve her şeyi aşağıda bırakıyordu. Gökyüzüne doğru yükseldikçe bulutların içinden geçti.Dünya yavaşça ufalmaya başladı. Güneşe yaklaştığını hissediyordu bu vakitte. Daha sonra güneşe yaklaşmadığını fark etti. Aksine ondan uzaklaşıyordu. Gezegenlerin yanından geçti teker teker. Bir süre sonra dünya artık görünmüyordu. Bir süre sonra güneş gitmişti. Gezegenler de kayboldu sırasıyla.

Güneş sisteminden ayrılmasına rağmen gittikçe daha hızlı bir şekilde uzaklaşmaya devam ediyordu. Yıldızların yanından geçiyordu. O kadar büyük bir hızla geçiyordu ki yanlarından geçerken onları ince çizgiler halinde görebiliyordu onları. Tahminine göre trilyonlarca ışık yılı uzaklaşmıştı ama durmuyordu. Gezegenleri yutan kara delikler gördü ama yapacak hiç bir şey yoktu. Kara delikten daha güçlü bir şey çekiyordu onu.

Daha ne kadar çekildiği bilmiyordu. Kendini çırılçıplak hissetmesinin yanında hiçbir yerde olmanın o tarifi imkansız duygusunu yaşıyordu. Sonra durdu etrafında hiçbir şey olmadığı bir yerde. Hiç bir şeyin olmaması garipti çünkü hiçbir şey yoksa hiçbir şey de yapamazdın. Hiç bir şey yapamazsan eğer yaşamış da sayılmazdın. Eğer böyleyse neden buradaydı. Neden her şeyi geçmişti. O kadar soru vardı ki kafasında.

Zifiri, sonsuz bir siyahlığın içinde bulunmak korkunçtu. Başka bir yere gitmek istiyordu. Renklerin olduğu, güzelliklerle dolu bir yer görmek istiyordu. Ki bu anda kendini bir dünyada buldu. Öyle bir dünyaydı ki burası içinde her çeşit çiçek vardı. Öyle bir dünyaydı ki burası çiçeklerden oluşuyordu. Her biri ayrı ayrı kokuyor, her birisi ayrı ayrı büyülüyordu onu. Birkaç saniye önce içinde bulunduğu o boşluk duygusu kaybolmuştu. Onun yerinde büyük bir mutluluk vardı artık. Çiçeklerin arasında koştu, her birini teker teker kokladı.

Ancak bir süre sonra karnının acıkmaya başladığını hissetti. Böyle bir yerde yiyeceği nereden bulabilirdi bilmiyordu. Karnı acıkmaya başladıkça yemek yeme isteği de giderek arttı. Öyle bir an geldi ki kendini başka bir yerde buldu. Burada her yerde yemek vardı. Birisi ömrünün sonuna kadar burada kalabilir ve asla aç kalmazdı. Çok fazla düşünmedi nerede olduğu. O kadar acıkmıştı ki kendini yiyeceklerin arasında buldu. Uzunca bir süre boyunca yedikten sonra artık karnı doymuştu. Nerede olduğunu ve nasıl bu kadar hızlı bir şekilde yer değiştirebildiğini düşünmek istiyordu ama bir cevap bulamayacağını biliyordu.

Karnı doyduktan sonra ki yemekler harikaydı artık biraz dinlenmek istiyordu. Sahil kenarındaki bir kumsalda olup orada güneşin batışını seyretmek istiyordu. Ilık esen rüzgar tenine çarparken hafif bir keman sesi buymak ve dalgaların sesi ile birlikte temizlenmek istiyordu. Gözlerini kapattı ve açtığında tam da istediği gibi bir yerdeydi. Kumların üzerine oturmuş ve gökyüzünün kırmızıya dönmesini seyretmişti. Huzur diye bir kavran varsa eğer şu anda hissettikleri o kavramın tam karşılığıydı.

Güzel yemekler yemiş ardından dinlenmişti. Şimdi canı biraz eğlence istiyordu. Şöyle büyük bir karnavala gitsem de birazcık eğlensem diye düşündü. Gözlerini kapayıp açtığında devasa bir karnavaldaydı. Ancak bir şeyler eksikti. Bütün eğlence araçları vardı ama içinde kimse yoktu. Kimse olmadığı zaman insanların kahkahaları da olmazdı. İnsanların kahkahaları olmadan da böyle bir yerde eğlenemezdi. İlk kez istediği bir şeyi elde edememişti. Bu onun biraz canını sıkmıştı. Şu anda sadece yalnızlığı hissediyor ve bu yalnızlığın derinliklerine gömülüyordu. O üzüldükçe etrafındaki ışıklar kapanıyor, müzik susuyordu. Bir süre sonra tekrardan hiçlikteydi.

Bir anda tekrardan yalnızlıkla karşılaşmak ona hayatını hatırlatmıştı. Hep başkası gibi olmaktan ne derece yorulduğunu hatırladı. Normalde böyle zamanlar hep yazı yazardı. Eski bir kağıda bir kaç satır karalar ve onları atardı. Atardı çünkü başkalarının onun iki kişilikli olduğunu bilmesini istemezdi. Şimdi yine aynı şeyi yapmak istiyordu. Bir defter ve bir kağıt istedi ve onlar gelince yazmaya başladı.

Anlatmak istediği çok şey vardı aslında. Bu kocaman hiçlikten bahsetmek ve bütün bu yokluğun içinde yalnız kalmayı irdelemek istiyordu. Düşündükçe hayat ile burası arasında çok fark olmadığını gördü. Dünyada da acıkınca yemek yiyebiliyor veya çiçekleri koklayabiliyordu. O zaman burasının dünyadan hiçbir farkı yoktu. İkisinde de aynı ölçüde yalnızdı. İkisinde de aynı şekilde kimsesizdi. Hatta ikisinde de başkası gibiydi. Kendisi olamadığı sürece nerede olduğunun ne önemi vardı. Bir an için duraksadı ve kaleminin mürekkebinin sayfaya dağılmasını seyretti.

Her zaman yalnızdı o evet biliyordu bunu. Bu yüzden bir başkasını yaratmıştı ya. O belki yalnız kalmaz diye sığınmıştı ona. Yalnızlığın içine gömüldükçe ondan kurtulmaya çalışıyordu ama tutunacak hiçbir dalı yoktu. Bataklığa boğazına kadar gömüldüğü sırada aklına birisi geldi. Evet onun hayali yanında olduğu sürece yalnız hissetmiyordu kendisi. Bu yüzden yalnız olmadığı tek an uykuya dalmadan önceki o kısa zamandı. Yavaşça bataklığın derinliklerine doğru batarken onu düşündü. Gülümsemesini hatırladı, o güzel gülümsmenin parçası olmak istediğini hatırladı ardından. Bedeni tamamen çamurun içine girdiğinde nefes alamıyordu. Ancak onunla karşılıklı oturduğunu ve elini tuttuğunu hayal etti. Onun gözlerindeki ışıltıyı gördükçe umursamamaya başladı. Ne battığını ne de ölüyor olduğunu ciddiye aldı. Onun yanında olmak istiyorum dedi içinden. Onun yanında olmak ve elini tutmak istiyorum. Her şeyden daha fazla istiyorum bunu. Onun elini tutmak en büyük hayalim benim. O gözlerinin içine bakmak şu dünyada başıma gelebilecek en güzel şey. Beni onun yanına gönder. Onun yanında olmak istiyorum dedi boğulmak üzereyken.

Derin bir nefes alarak gözlerimi açtım. Sanki bir saniye önce denizin derinliklerinde boğuluyormuşçasına soludum havayı. İlk nefesimle birlikte çıkan ses o kadar kuvvetliydi ki ben bile korktum. Bir süre boyunca derin nefes aldıktan sonra odamın karanlık duvarlarına baktım. Yalnızlığımda değişen hiçbir şey olmamıştı. Daha sonra yatağımın yanında duran ve telefonumun  ışığı gözüme çarptı. Elime aldığımda ekranda onun isminin ve numarasının olduğunu gördüm şaşkınlıklar içinde. Ne yapacağımı bilememiştim. Sonuçta bunca zaman boyunca kaçmıştım ondan ve ona nasıl yaklaşabileceğimi bilmiyordum. Daha sonra daha fazla kaçmamaya karar verdim. Kaçtıkça kendim olamıyordum. O beni kendime bağlayan tek şeydi ve ondan daha fazla istediğim bir şey yoktu şu hayatta. Onun ellerini tutmak istiyorsam neler yapmam gerektiğini biliyordum. Parmağım yeşil tuşa doğru uzandı ve telefonum onu aramaya başladı...

Seni uzaktan sevmek 6 \ paralel evrenler

Ne anlatsam bu kez diye düşünürken aklımdan milyonlarca farklı cümle geçti. Ancak yazının belirli sınırları olduğu için içlerinden büyük bir bölümünü elemem gerekti. Yüzüne karşı söylemem gereken şeyleri burada anlatırsam olmaz. Elbette o cümlelerde bu şekilde teker teker azaldı. En son baktığımda yazacak hiçbir şey kalmamıştı geriye. Böyle durumlarla karşılaştığımda "yazamamamı" anlatırım genellikle. Yazamadığım konuları anlatmak daha kolaydır belki ama yazamamamı anlatmayı seçerim hep. Çünkü yazamamak benim için çok güçlü duygusal bir çöküntüydü. Yazamadığım her kelime ayaklarımda prangalar olur. Yürüyemem, konuşamam hatta göremem bile. Aslında benim zorluklarla yüzleşme biçimlerinden birisidir bu. Bu sayede neler hissettiğimi anlatamasam bile onu anlatamadığımı anlattığımda ufak bir miktarını da olsa anlatmış oluyorum.

Aslında benim için gerçekten zor bir yazı bu.  Her kelime iç organlarımı paramparça ediyormuşçasına çıkıyor derinliklerimden. Ancak bazı şeyleri anlatabiliyor olmak inan bütün bu acılardan çok daha güzel. Bu bir sivrisinek seni ısırmasın diye bütün bir ormanı yakmaya benziyor aslında. Evet benzetme garip oldu ama bu yazıyı yazmak ormanı yakmakla eş değer benim için.

Buraya kadar genel olarak e hissettiğimi anlatmak istedim. Bundan sonra ise seni yazamamaktan bahsetmek istiyorum.Daha önce içimde büyüdüğünden bahsetmiştim. Hatta yüreğime tohumlar ektiğini ve bu tohumların güneş olmadan büyüdüğünü anlatmıştım. Ancak bunlar yetersiz betimlemelerdi. Sana yazdığım her cümle yetersiz aslında ama bir noktada anlatabilmeliyim kendimi. İşte o noktada benim tıkandığım yer oluyor. Şöyle düşün içimde sana ait kocaman bir evren var ve ben ancak evrendeki bir gezegenin içindeki bir ülkenin içindeki bir şehrin bir sokağındaki bir evin bir odasını anlatabiliyorum. Onu da tam olarak yapamıyorum da neyse.

Evren var demiştim ya hani. Hadi birazcık ondan bahsedeyim sana. Bir evren düşün ve her evrende sayısız yıldızlar var ve her yıldızda sayısız gezegenler. Her yıldız ve her gezegen senin başka bir özelliğin veya benim sana dair olan başka bir hayalim. Daha doğrusu sana dair her hayal ve her düşünce hatta her inanç bir gezegen büyüklüğünde. Bendeki sen bu sınırsız evreni oluşturuyor. Evrenin tamamını bilmiyorum henüz. Karanlıklar var, bilinmezlikler var ve bunlar ancak seni daha iyi tanıyabilirsem açığa kavuşur. Hayallerim ve gezegenleri eşleştirmiştim ya hani. İnan elini tutabildiğim milyonlarca farklı gezegen var. En büyük hayalim bu sonuçta ve bu milyonlarca gezegenin her birinde farklı yaşanıyor tenine dokunduğum o an.

Düşün ki bu şekilde kurabileceğim sonsuz sayıda cümle var. Bunlardan yine aynı sonsuzlukta yazılar, hikayeler yazabilirim. Ancak bunların hiçbirini yapamayıp şuraya yazdığım cümle sayısına bir bak. Karşında o kadar eksik o kadar çaresiz kalıyorum ki daha önce söylediğim gibi en iyi yapabildiğim şeyi en kötü bir şekilde yapıyorum. İçimdekiler belki anlatamayacağım ölçüde büyüktür. Evren örneğine geri dönecek olursak eğer ne demek istediğimi anlatabilirim sana. Bir de şu açıdan bakmanı isterim doğrusu, ben içimdekileri hep anlatan birisi oldum. Hemen hemen her yazım benim ruhumdan izler taşıdı ama şimdi ruhumu satırlara aktaramıyorum. Dedim ya büyük çaresizlik diye işte çaresizlik bu.
Bir diğer taraftan zamanı gelmemiş bir cümleyi şimdiden söylemek istemiyorum. Her şeyin zamanının olduğuna inandığım bir kızla alakalı bir hikaye yazmıştım zamanında. Şimdi o kızın rolünü ben üstleniyorum ve zamanı henüz gelmedi diyorum. Eğer bloğumda bulup okursan o yazıyı ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksın. 

Bir diğer taraftan ise yazılarımı okuyup okumadığını bile bilmiyorum. Mektuplar yazıp bir güvercinin sırtına koyup sana ulaşmasını beklemek gibi. O güvercin mektubu düşürür mü yoksa başka bir yere mi götürür bilemiyorum. Sadece sana ulaşması için dua ediyorum o güvercinin. Belki okursun ve bir şeyler değişebilir diye.

Aslında kelimelerimi süsleyip, altın rengine boyayıp da yazabilirim. Daha fazla edebi cümleler kurup, daha karizmatik bir şekilde de anlatabilirim. Öyle ki her cümlemin edebi değeri çok üst düzey de olabilir ama o şekilde yaparsam eğer içimdeki yalınlığını, saflığını anlatamam. Duygularımı asla öğrenemeyebilirsin. Daha önce de söylediğim gibi bende saflığın simgesinin seni karmakarışık, anlamsız cümlelerle kirletemem. Kurduğum her cümle senin gibi olmayı amaçlamalı. Her kelimem seni örnek almalı. Ancak böyle anlatmak istediklerimi istediğim gibi anlatabilirim.
Yine çok konuştum farkındayım. Yazmak her ne kadar zor gelse de anlatabildiğim sürece buna katlanabilirim. O evreni bir gün birlikte en baştan yaratabileceğimizi ekleyerek bitirmek istiyorum bu yazıyı. Hatta bunu söylerken aramızdaki binlerce kilometreyi düşünmüyorum bile. Hayalim kadar uzağımdasın benim . Her ne kadar devam etmeyi istesem de sınırlar çerçevesinde durmam gerekiyor. Başka bir gün devam ederim.

Dikkat et kendine...

Unuttuğum şarkılar / Seni uzaktan sevmek 5

Unuttuğum şarkılar / Seni uzaktan sevmek 5

Unuttuğum şarkılar var nasıl başlayıp nasıl bittiklerini bilmediğim.  Hangi sözlerin söylendiğini ve hangi susuşların olduğunu bilmiyorum. Evet, unuttuğum şarkılar var. Sadece bunu hatırlıyorum, sadece bunu biliyorum.

O şarkıları tekrar hatırlayabilmek için her şeyi yapacağımı düşünüyorum ama bunun için bir yol bilmiyorum. O şarkılarda hangi duygular gömülmüştü? Hangi mısralarda dökülmüştü göz yaşlarım? İnan bilmiyorum. Hangi zamanlarda dinlenirdi o şarkılar veya ne zaman dinlenmeleri can yakardı hatırlamıyorum. O şarkıların eksikliğinde geçiyor ömrüm. O kadar büyük bir eksiklik ki bu neyin eksik olduğunu bilemiyorum.

Bir şarkıyı unutmak neden bu kadar önemlidir diye düşünüyorum bazen. Sonra o şarkıların hayatın anlamı olduğunu düşünüyorum. O şarkılar olmadan hayat eksikmiş gibi geliyor sanki. Esen rüzgarda savrulan ve nereye gideceğini bilmeyen birisi olduğumu düşünüyorum. Bu kimliksizlik bitiriyor beni an be an.

Dilimin ucunda bir melodi var mırıldanmaya çalıştığımda başaramadığım. Öyle ki şarkıların neye benzediğini bile bilmiyorum. Sonra kalkmış o kayıp şarkıların peşinden koşuyorum. Her notayı teker teker deniyorum belki hatırlıyorum diye. Onlarla birlikte bende kayboluyorum hayattan. Peki bunca uğraşıma rağmen ulaşabiliyor muyum? Elbette hayır. Onların yoksunluğu her geçen an daha fazla batıyor yüreğime. Her geçen saniye daha fazla gömülüyorum o yokluğa. Kendi derinliklerime hapis olan bir mahkum gibiyim. Çıkışım yok bu karanlıktan çok iyi biliyorum.

Unuttuğum şarkılar var. Sen gelmeden farkına bile varmadığım, sen gelmeden asla hatırlayamayacağım. Öyle şarkılar ki onlar sanki hayatın anlamıymış gibi geliyor. Sanki onlarsız hep eksik yaşayacakmışım gibi.

Sana bakıyor ve sadece unuttuğum şarkılar olduğunu hatırlıyorum. Senden önce hiç düşünmezdim onları sadece unuttuğum melodilerdi ama seninle geçen her anda tekrar ve tekrar hatırlıyorum onların yokluğunu. Bu esnada o şarkıların yokluğu o denli büyük bir hale geliyor ki tüm hayatım anlamsızlaşıyor. Bütün bunların senin gelmenle başlaması garip geliyor aslında. Sanki geçmişimde kaybettiğim masumiyetim, inancım oluyorsun. Aynı zamanda o şarkıları asla hatırlayamayacak olmam korkutuyor beni. Senden uzak geçen her an bu korku sarıyor etrafımı. Belki bu yüzden sana yazdığım bu yazıların ritmi hep eksik. O ritimsin sen çünkü. Sensiz bozuk bir plak gibi hep tekrarındayım umutsuzluğun.

Unuttuğum şarkılar var. O şarkılara ulaşmak için elimden ne gelse yapabilirim. Oysa onlara giden tüm yollar senden geçiyor ve senden geçen her yol uzak bana.

Seni uzaktan sevmek 4

Geçen yazılarda hep içimde büyümenden bahsetmiştim. İzninle biraz daha açmak istiyorum bu konuyu. Şöyle düşün ki birisi yüreğinin derinliklerine ağaç fidanları dikiyor. Hatta tohumlar atıyor bilinçsizce. Attığı tohumlar ağaçlara dönüşüyor. Devasa, yem yeşil ağaçlar içinde büyürken sen şaşıp kalıyorsun. Bahar oluyor ağaçlar çiçek açmaya başlıyor. Bir anda yüreğin rengarenk oluyor. O hayatında olduğu sürece bahar hiç bitmiyor bu yüzden hep renkli oluyor hayatın.İşin ilginç yanı ağaçlar güneş olmadan büyüyor. Kuruyup ölmeleri gerekirken onlar durmaksızın gelişiyor ki dediğim gibi onlar güneş olmadan büyüyor. Sürekli gecede olan bir ormanın yaptığı gibi kirletmiyorlar havayı aksine her saniye daha da temizliyorlar.

Bir metafor anlattım sana. Olamayacak şeyleri olmuş gibi açıkladım çünkü hepsi gerçekleşti. Karanlık bir gecede ağaçların büyümesine şahit oldum. Umudumun olmamasına rağmen beni kaplamanı izledim. Öyle bağlandım ki sana bu zamanda hayalin ve ben et ve tırnaktan daha yakın olduk. Hayalin diyorum evet ama yapacak bir şeyim yok. Sen uzaklarda olduğun sürece hayalimsin. Gün olur devran döner ve görürsem göz bebeklerini o zaman gerçek olabilirsin. Kabusum olma ihtimalinde var elbette. Ancak hayallerine ulaşmak isteyen herkes kabuslarını yenmelidir.Hayallerine dokunmak istiyorsan eğer başka hiçbir şeyi dinlememelisin. Ulaşamazsan bile denedim diyebilirsin, ben hayallerimin peşinde koşuyorum diye anlatabilirsin kendini. Hayallerin konusunda sorunların olduğunu biliyorum. Defalarca kez dinledim senden korkularını. O zamanlarda ne söylediysem aynıları her zaman tekrar tekrar edebilirim.

Bir diğer taraftan da daha önceki yazılarımda söylediğim gibi hayallerinle senin arana girmekten korkuyorum.
neden korktuğumu da açıklamıştım aslında ama yeterli gelmedi bana Bu yüzden bir kaç kelime daha eklemek istedim. Hayaller dedim ya hani ve hayallerinle arana girmekten bahsettim. Düşlerinle asla arana girmeyeceğim. Benim için hayallerinden alı konmayacak kadar değerlisin. Nasıl diye soracaksın ama bunları anlatamam sana. Sadece şu anda ve gerekirse bir ömür boyu susacak olmamın sebebi desem belki anlatabilirim. En büyük hayalim elini tutmak demiştim ya hani gerekirse ondan da vazgeçerim sen düşlerine ulaşabilesin diye.

Garip şu hayatta en iyi yaptığım şeyi yapıyor ve yazıyorum ama yazarken hayatta en kötü yaptığım şeyi yapıp anlatamıyorum duygularımı. O kadar büyük bir çaresizlik ki benim için. Anlatamamak ve kelimelerden uzak kalmak o kadar korkutucu ki benim için. Bunu söyledikten sonra bir de bu açıdan bakmalısın bence anlatamıyorum çünkü anlatabileceklerim seninle hayallerinin arasına girebilir. En büyük çaresizliğim yazamamak ama senin karşına geçince onu bile kabul edebiliyorum. Çaresizliğimi derinliklerimde saklayıp kalbime diktiğin ormanı seyrediyorum. Evet çok güzel. Belki duygunun tam karşılığı "güzel" değil ama yine de güzel.

Kalbi çok uzun zamandır karanlıkta kalan bir adam söylüyor bunu bir daha asla güneşi görmeyeceğine inanan bir adamın cümleleri bunlar. O kadar aydınlık bir güneşsin ki hayatımda sana gözlerimi kırpıştırmak zorunda kalıyorum. Biliyorum anlatamıyorum ama tüm eksiklere rağmen çok "güzelsin..."

Söyleyecek çok kelime var farkındayım ama şimdi susmam gerek başka bir gün tekrar devam edebilmek için...

Find Us On Facebook