Zincirler, umut

Zincirler,

En son beni bıraktığınızda ki hiçbir zaman gerçek olmadığınıza göre beni bırakamazsınızda. Ancak gerçek olmamanızı umursamıyorum pek, inanın burada hiçbir önemi yok bunların. En son beni bıraktığınızda ki gerçek değilsiniz burada zincirlerle bağlanmış şekilde iskelet ile konuşuyordum. Sevmiştim o iskeleti, iyi bir dinleyiciydi. Ne anlatırsam anlatayım sesini hiç çıkarmazdı. Hem yalnızlığımı da azaltıyordu , hem yakışıklı bir çocuktu. Sonra fareler vardı yemeğimi onlarla paylaştığım süre boyunca beni ısırmıyorlardı. Hatırlıyorum uzun bir süre boyunca birkaç tanesini yemiştim ve küsmüşlerdi bana. Onlarda güzeldiler, bu kimsesizliğimde dostum diyebilirdim onlar için. Bir de uzaklarda bana yemek getiren birisi vardı. O beni buraya hapsedenlerden farklıydı. Beni buraya tıkanlar iskelet gibi olmamı istiyorlardı, onlar bana yemek vermezdi. Ancak birisi benimle ilgilenirdi onu çok sevmiştim ben. Hiç göremesem de, hiç sesini duyamasam da onu sevmiştim ben.

Şimdi ise hepsini aldılar bende. Zavallı iskeleti bile aldılar, o bensiz çok sıkılır, dayanamaz dedim dinlemediler. Gece uykuya dalmışım bir ara hoş burası sürekli karanlık olduğu için geceyi ve gündüzü ayıramıyorum ama olsun.Uyduğum zamanlar gece oluyor benim için yoksa burası hep karanlık. Farelerimi aldılar benden, onlar o garip sesleri müzik gibi geliyordu bana. Çok beste yaptım onların müziklerinde. Her şarkı fareler ve iskelet ile alakalıydı ama olsun. Bir de bana yardım eden kişiye de şarkılar yazdım. Hiç bir zaman söyleme fırsatım olmadı bu şarkıları. Zaten konuşmayı unuttuğum için şarkı da söyleyemem sanırım. Hoş fareceyi öğrendim ama ne kadar kullanabilirim bilemiyorum. Farece zor bir dil değil bu arada iki heceden oluşuyor "vik, vik" hepsi bu kadar. Acaba öz geçmişime yazabilir miyim bunu. Bir zindan da aklımı kaybettikten sonra anadilimi unutup onun yerine farece öğrendiğimi söyleyebilir miyim. Beni olduğum gibi kabul ederler mi acaba. Bilmiyorum, hiçbir şeyi bilmiyorum ben.

Düşünüyorum da ,zaten yaptığım tek şey düşünmek, beni buraya tıktıktan sonra bile hayatımı benden almalarının bir nedeni olmalı. Düşünsene her gün bir parçam eksiliyor. Önce zincirler geldi yürüyemedim sonra iskeletimi aldılar benden fareler de gitti bana yardım eden o gizemli kişiyi de aldılar. Hiçbir şeyim kalmadı geriye ve ben sadece düşünüyorum. Neyi düşündüğüm neden düşündüğüm hiç önemli değil. Düşüncelerim sonuçlara ulaşsa bile anlatacak kimse olmadığı sürece hiçbir anlamı yok neleri öğrendiğimin. Belki izliyorlardır beni. Bir puro yakmış deri bir koltukta otururken viskilerini yudumluyorlardır ama bunun da bir anlamı yok. Nasıl olsa beni anlamayacaklar. Anlasalardı iskeletimi almazlardı benden, bana yardım eden o özel kişiyi almazlardı. Onlardan nefret ediyorum. O kadar nefret ediyorum ki bol bol intikam planları yapıyorum. Ancak her plan buradan kurtulmama bağlı ve bu biraz imkansız gözüküyor. Zaten her şey imkansız bana düşünmek hariç.

Günlerdir yemek yemedim ve midemin kendi kendini sindirdiğini hissediyorum. Öyle ki kolum veya bacağım çok lezzetli geliyor bana. Sadece hangisinden vaz geçeceğime karar veremiyorum. Kolumu yemek daha kolay olur ama bacaklarım daha doyurucu sanırım. Biraz daha bekleyip bu zor kararı vermek zorunda kalacağım. Sonrasını bilmiyorum, önemi yok benim için. Kendimi yemeyi çok fazla sürdüremeyeceğimi düşünüyorum. Belki küçük lokmalar alırsam süreyi uzatabilirim. Biraz daha beklemeliyim en iyisi.

İşin garip kısmı her zaman konuşacak birisini bulabilmem. Bir yerden içeriye hafif bir ışık giriyor ve karşı duvara silik bir şekilde gölgem düşüyor. O gölgem de benim sırdaşım oluyor bu şekilde. Ancak iskelet kadar sessiz değil aksine çok geveze. Kafamın içinde sürekli konuşup duruyor. Evet, sanırım deliliğim giderek artıyor. Belki kendimden önce gölgemi yiyebilirim. Pek dostluk anlayışıma sığmıyor bu ama daha önce farelerimden yemiştim. Gölgenin geveze olmak dışında en büyük sorunu zihnimin içinde konuşması. Bundan daha büyük sorunu ise sürekli söylediklerimin tersini söylemesi. İnsanın gölgesinin bu kadar muhalefet yapması inan çok sinir bozucu.

Ne diyorduk evet hatırladım öz geçmiş demiştim. Düşünsene deli olan ben hayatta ne kadar kabul görürüm. Başkaları benden daha deli olmasına rağmen bir tek kapatıldım buraya. Bir zamanlarda iskelet gelmişti. O eskiden insandı unuttun mu ben unutmadım. Ben de ileride iskelet olacağım bunun da farkındayım. Öyle acıyan gözlerle bakma bana. Acaba beni buraya niye attılar. Her halde deli olduğum için hayır akıllı olduğum için yok farklı olduğum için attılar sanırım. Farklılara hep böyle yapıyorlar onu alıp bir yere atıyorlar ve onlar acı çekerken deri koltuklarında viskilerini yudumluyorlar. Anlamıyorum belki de herkesin hayatını değiştirebilecek bir şeyler bulabiliriz ama istemiyorlar ve bizi bir yerlere atıyorlar. Sonra da ölmemizi bekliyorlar purolarını içerken.

Sana diyorum duvarda yürüyen böcek. Acilen sana bir isim bulmam gerektiğini fark ettim, yakında da bulurum elbet. Bana bak anlatmam daha bitmedi. Tamam dinlemek zorunda değilsin zaten kaçmana hiç gerek yok. Sıkıldığının farkındayım ama bak seninle güzel bir oyun oynayalım. Yanıma yaklaş önce ve sonra senin tadına bir bakayım. Merak etme  sadece küçücük bir ısırık olacak...

Resim başlıklı hikayeler 3


O biraz farklı yaşardı hayatı. İçindeki müziğin onu getirdiği yere gitmeyi alışkanlık haline getirmişti. Bazen bir müzik duyar veya bir şarkı söylerdi. Notaların kılavuzluğuna her zaman güvenirdi. Öylesine kapılırdı ki şarkılara onlar kızı nereye sürüklerse sürüklesin onları takip ederdi. Kimse bilmezdi onun şarkılarını, kimse duymazdı.

Ona göre hayatın bir müziği vardı. O müzik yaşananlara göre değişirdi. Bazen ise nelerin yaşanacağıma müzik karar verirdi. Onun hayatında ise müzik her şeyi belirlerdi. Ne zaman nereye gideceğinden tutun kimi ne nasıl seveceğine kadar hep içindeki şarkılar karar verirdi.

Bazen bir ritim duyardı derinliklerinden gelen.  Daha sonra o ritim sözlere bulanıp müzik halini alırdı ritim notalara dönüştükçe. Her şarkısı mutluluğu anlatmıyordu. Öyle şarkıları vardı ki her kelimesinde ağlamıştı. Bir diğer taraftan sevinçten uçtuğu veya yalnızlığında boğulduğu şarkılar da vardı. Ne anlattığına bakmadan her şarkıyı severdi o.

Ancak hiç kimse ne onu ne de şarkılarını anlardı. Öyle zamanlar olurdu ki sırf bu yüzden insanlarla anlaşamazdı. Durup dururken mırıldanmaya başladığında insanlar hep ona garipseyen gözlerle bakardı. Oysa o sadece içindeki sese eşlik ediyor olurdu. O bakışlar şarkılarının sayıları arttıkça çoğalmıştı. Öyle bir noktaya gelmişti ki o bakışlar bir süre sonra onlardan uzaklaşmak istemişti ayrılık şarkıları çalarken.

Ayrılık şarkıları zamanla güçlenmiş ve onu uzaklara götürmeye başlamıştı. Başlarda günübirlik kaçışlarken zamanla geçen günlerin sayısı artmıştı. Haftalık, aylık, yıllık kaçışlar bile yeterli gelmemişti. Mahalleler, şehirler, ülkeler değişse bile gittiği yerlerde şarkılarını anlayan kimseyi bulamıyordu.

Bu yüzden başlangıçta şarkılar onu rahatsız etmişti. Zihnini kırmızı bir şemsiyenin onu yağmurdan koruması gibi korumaya çalışmıştı. Şarkıları aralarına duvarlar örmeye çalışması da bu yüzdendi. Ancak bir türlü başaramıyordu duvarlar örmeyi. Her ne kadar başka şeyler düşünmeye çabalasa da şarkıları aklından bir türlü çıkmıyordu. Nereye giderse gitsin, kiminle olursa olsun müziği dinlemekten alamıyordu kendini.

Ayrılık şarkılarının yükseldiği bir gün tekrardan yola koyulmuştu. Şimdiye kadar gezdiği şehirleri, ülkeleri bir kenara bırakıp başka bir yere gitmek istemişti çünkü onu anlayan bir kişiye bile rastlayamamıştı yolculuklarında. Bu yüzden gideceği bir sonraki yerin kimsesiz olması gerekiyordu. Nasıl olsa tek kişilik yaşıyordu hayatı. Etrafında kimse olmazsa eğer müziği koşulsuzca dinleyebilirdi. Şarkıları ayrılığı ve yalnızlığı aynı anda anlattığı sırada yola koyulmuştu.

Yolu takip ettikçe ayrılık şarkıları yerini özgürlüğe bırakmıştı. Yalnızlık her ne kadar değişmese ve geçen zamanda artsa da bu çok önemli değildi. Artık onu anlamayan, onu küçümseyen bakışlardan çok uzakta olacaktı. 

Şarkılar onu kimsesiz bir adaya götürdüğünde sorgulamadı bile. Eğer insanlar onu üzüyorsa onlar olmadan mutlu olabilirdi. Bu sayede artık üzülmesine de gerek kalmazdı. Sadece şarkıları dinler ve onlara göre yaşardı. Evet, şarkıları onun kendisi ile konuşma biçimiydi.

Adada ilk günler şarkılar söyleyerek ve dans ederek geçmişti. Kimseye ihtiyacı yoktu onun. Sulara yazı yazabildiği bir kalemi vardı. Kendini ne zaman yalnız hissetse kalemine sarılıyordu şarkılarının resmini yapmak için. 

Kimsesizliğe alışması biraz zor olmuştu. Başlarda kolay gelse de zamanla etrafında kimseyi görememek onu rahatsız etmeye başlamıştı. Evet, istediği zaman istediği şarkıyı söyleyebiliyordu onu anlayabilen birinin çıkma ihtimalini düşünmeden. Ancak bazen duruyor ve birilerini görmek istiyordu. Böyle zamanlarda şehre bakıyor ve insanları düşünüyordu. Belki de geride bıraktığı onu anlayan birilerini bulabilme umuduydu.

Zamanla şarkıları rüzgarın ve dalgaların sesine ayak uydurmuştu. Belki de doğa artık yaşamını ona göre ayarlıyordu. Ne zaman hüzünlü bir şarkı söylese serin bir rüzgar esmeye başlıyor, dalgalar kıyılara çarpıyordu. Bu yüzden çoğunlukla hava bulutluydu. Doğa ile birlikte o kadar mükemmel bir senfoni oluşturuyorlardı ki hayatı boyunca böyle bir uyum görmemişti. 

Ancak yalnız günleri ilerledikçe kendini denizin karşı tarafındaki şehre bakar bulmuştu. Evlerin bacalarından çıkan dumanları seyrederken içinde kaynağı belirsiz bir özlem büyüyordu. Bu özlemin neye dair olduğunu bile bilmeden adını bile duymadığı bir şeyi durmaksızın özlüyordu. Şarkıların özlemi anlatması da kaçınılamazdı.

Kazandığı onca şey varken kaybettiği tek bir umut ona günlerini yaşanılamaz kılmaya yetiyordu. Geri dönmeye niyeti yoktu. Aslında özlediği şehir veya içindekiler değildi. O sadece kaybettiği o umudu özlüyordu.


Gündüzleri şehre bakıyor, geceleri ise onun silüetini seyrediyordu. Şehre bakmak geçmişe bakmak gibiydi onun için. Eskiye bakıyor ve kendine sorular sorup nerede yanlış yaptığını anlamaya çalışıyordu. En çok karşılaştığı soru "neden?"di. Kendine sorduğu soruların çoğunun cevabının olmaması canını sıkmak için başka bir nedendi. Cevapsız sorulara dair o kadar fazla şarkısı vardı ki.

Çimenlere oturmuş ve sırtını yaşlı bir ağaca yaslamıştı. Kuşlarla birlikte hüzünlü bir şarkı söylüyordu şehri seyrederek. Güneş gideli uzun zaman olmuş ve beyaz bir dolunay onun yerini almaya başlamıştı. Başını ağaca yaslamış ve gözlerini kapatmıştı. Karanlık bir yalnızlık şarkısı söylüyordu. Etraftaki kuşların ötmeyi kestiğini ve ağladığını düşünmüştü şarkının sonlarına yaklaşırken.


Şarkı değiştiğinde kuşlar tekrar cıvıldamaya başlamıştı. Bu ıssız adada geçen aynı gecelerden bir başkasındaydı. Bir sonraki şarkısı da bu cümlelerle başlamıştı. Tam bu esnada bir ses duyduğunu sandı Ancak bu ıssız adada bir ses duymuş olamazdı. Adada ondan başka kimse yaşamıyordu. Bunları düşünürken gayri ihtiyari olarak ayağa kalktı ve etrafını gözlemlemeye başladı.

Etrafa bakarken birisini görmeye ne kadar ihtiyacı olduğunu fark etmişti. Bu yüzden kalbi daha hızlı atmaya başlamış ve içine korkuyla karışık bir heyecan dolmuştu. Garip bir duyguydu, bir yandan kaçıp saklanmak ve kendini güvenceye almak isterken bir diğer taraftan da beklemek ve bir insan görmek istiyordu.

"Kim var orada?" diye sordu yüksek sesle ve bir kaç kez tekrarladı "kim varsa orada dışarı çıksın." Amacı neler olup bittiğini bir an önce öğrenmekti. 

Bir süre boyunca hiç ses duymamıştı. Ancak geçen çok da uzun olmayan bir zamanın ardından mahcup bir erkek sesi duymuştu "Sen.. rahatsız ettiğim için özür dilerim."

Kız sesin geldiği yöne bakmış ve ağaçlıklardan çıkan adamı görmüştü. Bir yabancıydı o ve yabancılara da tanıdıkları kadar güvenmiyordu.


Adam kıza biraz daha yaklaştığı zaman konuşmaya başladı "gerçekten seni rahatsız etmek istememiştim. Ayrıca endişelenme buraya sana zarar vermek için gelmedim. ama ne kadar terbiyesizim önce kim olduğumu anlatmalıydım. Adamın mahcup, kızarmış yüzünde küçük bir gülümseme belirmişti cümlesini bitirirken.


"Evet, kim olduğunu veya neden burada olduğunu bilmiyorum. Açıklamaların varsa elbette dinlerim." kız adamın yüzündeki o masum ifadeye inanmak istiyordu. Oradan uzaklaşmamasının nedenlerinden birisi de buydu.

"Teşekkür ederim" dedi erkek "kim olduğuma gelince yanından geçip gittiğin birisiyim. Bir şarkı söylüyordun onu asla unutamıyorum. Öyle bir şarkıydı ki beni olduğum yere mıhlamıştı. Çok fazla zaman geçmeden dönüp baktığımda gitmiştin oysa sesin hala kulaklarımda çınlıyordu. İnan çok koştum seni bulabilmek için ama gitmiştin."

"Peki ya neden buradasın? Neden şarkım bu kadar etkiledi seni?" kız birisinin onun şarkılarından etkilenmesini hayretle karşılamıştı ama elinden geldiği kadar bunu belli etmemeye çalışıyordu. Gerçekten de tek kişilik bir dünyada yaşamıyor olabilir miydi acaba?

"Önce şarkının beni neden etkilediğini söyleyeyim istersen.Beni anlatıyordu çünkü. Her kelimesinde her susuşunda ben vardım. İçimi öyle bir parçaladı ki kabuk tutan tüm yaralarım açıldı. Sen uzaklaşırken kıpırdayamamamın sebebi buydu. Neden burada olduğuma gelince yıllardır seni aradığı söylemem gerekiyor. O günden sonra günlerce hiçbir şey bulamamıştım. Sonra bir gün adamın biri bir şey söyledi. Bir kaç ay sonra bir başkası. Bu şekilde peşinde dünyayı dolaştım ve şimdi buradayım." konuşurken kıza bir kaç adım daha yaklaşmıştı.


"Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Şarkılarımı kimsenin anlamadığını düşünürken senin bütün bunları yapman inanılmaz benim için. Merak ediyorum neden peşimden geldin bu kadar süre?" diye sordu kız. Şaşırmıştı ve artık şaşırmasını gizleyemiyordu. Yine de yüzünde uzun zamandır olmayan büyükçe bir gülümseme belirmişti. 

"Neden peşinden mi geldim. Cevabı çok basit şarkının devamını dinlemek istiyordum ve başka şarkıları. Sesinde kendimi buldum ben. Bu konuda anlatacak çok şeyim var inan ama önce bir yere oturalım bayağı bir zamandır yürüyorum ve bacaklarım ağrıyor." erkek ve kız birlikte yaşlı ağacın altına oturdular ve sırtlarını ağaca dayadılar. Oturduklarında birbirlerinin gözlerinin içine baktılar ve erkek anlatmaya başladı...




not: Bu hikaye ve diğer "Resim başlıklı hikayeler" yazıları arkadaşım Seba Savacı'nın resimlerinden esinlenerek yazılmıştır.

Onun diğer resimlerini görmek isterseniz eğer buraya tıklayabilirsiniz.

Resim başlıklı hikayeler 2

Her şey kimliğini yırtıp atmasıyla başlamıştı. Onu bağlayan her şeyden kurtulmayı amaçlamıştı bu şekilde. İsimler, ülkeler ve diğer her şeyden kurtulmanın özgürleşmesi için yeterli olacağına inanmıştı. Bu şekilde karanlık odasında otururken kimliğini parçalara ayırmıştı. Zannetmişti ki bunu yaparsa kendisi olabilirdi. Çok uğraşmıştı kendisi olabilmek için. Ona ne yapması gerektiği söylenmeden yaşamayı çok düşlemişti. Ancak insanlardan, düşüncelerden, adetlerden, sistemlerden kurtulmanın bir yolunu bulamamıştı. Kendini kimliksiz yapma fikri de bu noktada çıkmıştı. Aslında o var olmazsa eğer onu kısıtlayamazlardı.

Hayatını düşündükçe hayatının ona ne kadar az ait olduğunu gördü. Aldığı tüm kararlar başkasınındı. Başkaları istediği için doğmuş, büyümüş, okula gitmiş, meslek seçmiş, kısaca yaşamıştı. Hayatını başkalarının kontrol ettiğini öğrenmek geçmişinin onun için anlamsızlaşması demek oluyordu. Geriye doğru bakıyor ve hiçbir şey göremiyordu. Geçmişi olmayan kimsenin geleceği de olmazdı. Bu yüzden gelecek aynı geçmiş gibi kapkaraydı. O kadar karanlıktı ki hayatı sanki hiç yaşamamıştı. Bütün bunları bilmek onu hareketsiz bırakıyordu.

İki tane farklı "O" vardı içinde. İlkinde hayata ayak uydurmaya çalışıyor ve başkaları gibi olmayı istiyordu. İkincisinde ise bu hayata ait olmadığını söylüyordu kendine. Fantastik bir dünyada yaşamak, hiçbir kurala bağlı kalmamak istiyordu. Bu iki "O" sık sık çatışırdı. Son zamanlara kadar çatışmaları kazanan hep ilkiydi. Ancak her şey değişmişti. İkinci kişiliğinin sesi o kadar yüksek çıkmaya başlamıştı ki bu hayata ait olmadığını düşünüyordu.

Ancak kimliğini kırmak hiçbir şeyi değiştirmemişti. Yine aynı şekilde üzgün, küskün ve kırılmış hissediyordu. Aslında onun kim olduğu bir kaç satırdan ibaret değildi. Özgürleşmesi için kendisinden kurtulmalıydı. Kim olduğu bir maskede saklıymış gibiydi ve onu çıkarmalı, uzak bir yere fırlatmalıydı. Hiçbir zaman istediği yere gidip istediğini yapamadığını fark etmişti bir süre önce. İstediğini düşündüğü şeyleri de gerçekte istemiyordu. Hiç bir duygusu ona ait değildi aslında. Sadece çok büyük bir yalnızlık vardı içinde.

Bir taraftan bunları düşünürken diğer taraftan yüzündeki maskeyi çıkarmaya çalışıyordu. Tırnakları yanaklarına batıyor ve fırlatıp atacak bir şey arıyordu. Bağdaş kurarak yatağının üzerine oturmuş bir yanına kocaman bir hiçlik almıştı. Göz ucuyla hiçliğin derinliklerine bakıyor ve onu düşlüyordu. Başını avuçlarının arasında sıkıştırmıştı. Derisinden başka koparabilecek hiçbir şey bulamayınca hayal kırıklığına uğramıştı. Kendisinden nasıl kurtulabilirdi bilemiyordu. Onu bağlayan zincirlerden kurtulmasının bir yolu var mıydı bilmek istiyordu.

Başı avuçlarının arasında oldukça uzun zaman geçirmişti. Düşünmek istiyor ama ne düşüneceğini bilemiyordu. Aklında sadece nasıl kendisi olabileceği vardı. Onun geçmişinin veya geleceğinin olması, şimdiye kadar hiçbir şeyi yaşamaması onu tüm sorumluluklardan kurtarıyordu. Hayatı o yaşamamıştı ki sonuçlarına katlanacaktı. Yaşadığı hiçbir şey ona ait değildi. Başka birisi yaşamıştı hepsini. Mutluklar, acılar, hüzünler hep o başkasına aitti. Ben şimdiye kadar ne yaptım diye soruyordu kendine. Verebilecek bir cevabının olmaması ise hissettiği duygular karmaşasına bir tutam acıyı da katıyordu.

Uzunca bir süre daha geçtikten sonra başını kaldırıp kimliğinin parçalarına baktı ve tekrar geçmişe döndü. Sahte olan bir tek o değildi. Herkes aynıydı. Herkes onlara söylenenleri düşünüyor, onlara söylenenleri yapıyordu. O ne kadar kendi olamamışsa başkaları da olamazdı.

Aslında bir zamanlar onun bir kişiliği vardı. Fakat zaman geçtikçe çalınmıştı ondan. Yavaş yavaş, azar azar, damla damla kaybetmişti kim olduğunu. Bir diğer taraftan kimliksizliğiyle yüzleşiyordu. Her ne kadar kendisi olamadığından şikayet etse de hiç kimse olmuştu. O bir başkasının kimliğini parçalamış ve yerine kendisininkini koyamamıştı. İnsanın kendi bedenine yabancılaşabileceğini öğrenmişti bu şekilde. Ellerine bakıyor ve onları daha önce hiç görmediğini düşünüyordu.

Derin bir nefes aldı. Amacı içinde bulunduğu çıkmazı biraz hafifletmekti. Ayağa kalktı ve yüzünü yıkamak için banyoya doğru yürüdü. Yürürken evindeki eşyalara bakıyor ve hiçbirine anlam veremiyordu.   Duvardaki tablolar dahil her şey anlamsızdı. Zihninde o kadar fazla olay aynı zamanda oluyordu ki hangisini düşüneceğini bile bilemiyordu. Zaman o kadar yavaş akıyordu ki banyoya giderken attığı bir kaç adım bir kaç ömür kadar uzun gelmişti ona.

Banyoya gittiğinde ilk olarak musluğu açtı ve başını soğuk suyun altına soktu. Soğuk su yüzünde dolaşırken içi ürperiyordu. Korkuyordu ne olacağından ve ne olduğundan. Bir süre sonra üşüdüğünü fark edince başını kaldırıp saçlarını geriye doğru attı. Islak saçlarından damlayan su sırtını kaplamıştı. İki elini lavaboya dayadı ve aynaya baktı. Eskiden, başkalarına göre güzel sayılabilecek bir yüzü vardı. İnsanlar ona bakardı hep o da güzel olduğunu düşünürdü bu yüzden. Şimdi ise aynaya bakıyor hiçbir şey göremiyordu. Sanki su yüzünü de almıştı ondan. Sanki yüzündeki tüm detaylar eriyip gitmişti. Aynaya bakıyor ve yüzü olmayan bir kız görüyordu sadece.

İnsanın bir dayanma sınırı vardı. İnsan o sınıra kadar olan olayları kabullenebilir ve onlarla yaşamayı öğrenebilirdi. Ancak o sınırı çoktan aşmıştı. Artık o kimliksiz, kimsesiz ve kişiliksizdi. Aynaya bakmaktan kendini alamıyordu. Düz, beyaz bir yüzü vardı. Ağzı, burnu, gözleri diğer her şey gibi kaybolmuştu. Yüzünün olmamasını tarif etmek mümkün değildi. Bunların ne anlama geldiğini kendisi bile bilemiyordu.

Bir yerden başlamalıydı ama hayatına bu şekilde devam edemezdi. Banyodan çıkıp tekrardan odasına döndü. Öncelikle yeni bir yüze ihtiyacı vardı. Başkalarının maskelerine benzemeyen sadece ona ait olan bir surat istiyordu. Çalışma masasının çekmecesini açtı ve kalemlerine baktı. Hepsi çok güzeldi ve hepsini aldı yanına. Şimdi aynanın karşısına geçme zamanıydı.

Aynanın karışındaki küçük tabureye oturdu ve aldığı kalemleri masanın üzerine yaydı. Bir yüzü olmasını istiyorsa önce kendine göz çizmeliydi. Kalın kalemini aldı ve alnının üstü kısımlarına doğru iki tane yuvarlak çizdi. Sonra kalemini değiştirip göz bebeklerini yaptı. Burnunu ve ağzını yaptıktan sonra gülümsemeye başlamıştı. Kesinlikle başkalarına benzemiyordu. Onlar gibi maske takan balonlara benzemiyordu. Bir gün bir iğne değerse başkalarına onlar patlardı. Maskeleri düşer ve kaybolurlardı. Ancak onun maskesi yoktu. Bu hayatta maske taşıyamayacak kadar masumdu. Aynada yüzüne bakıyor ve ne kadar temiz olduğunu düşünüyordu. Çizdiği dudaklar tek bir yalan bile söylememişti. Oysa başkalarının maskeleri doğru söylemeyi unutmuştu.

O yalanları görmek zorunda değildi. Çizdiği kulaklar sadece gerçekleri duyacaktı. Aslında yeni yüzü ona çok daha gerçek bir dünya sunacaktı. Maskelerle görülemeyen hayatı görecek ve onların asla bilemeyeceklerini bilecekti. Artık bir yüzü olduğuna göre bir sonraki aşamaya geçebilirdi. Şimdi bir arkadaşa ihtiyacı vardı. Ona asla yalan söylemeyecek, kötü gününde destek olacak gerçek bir arkadaş istiyordu. Etrafına bir bakındı önce. Sonra bir şey bulamamış gibi başını eğdi. Bu esnada masasının üzerinde duran dolma kalemi gördü. Ona asla yalan söylemezdi. Asla ihanet etmez, asla onu yarı yolda bırakmazdı. O kalem onun en iyi dostu olacaktı. Bütün sırlarını ona anlatacak, yorgun düştüğü zaman başını ona yaslayacaktı.

Artık yeni bir yüzü ve yeni bir dostu vardı. Şimdi yeni bir hayat kurmalıydı kendisine. Önce dışarı çıkmaya karar verdi sahte bir dünyaya son kez olsun bakabilmek için. Giyinmek için gardırobunu açtığında hiçbir moda akımına uymayacak bir biçimde elbiselerini seçti. Her halde gökkuşağının bütün renklerini aynı anda üzerinde taşıyordu ama umursamadı sonuçta böyle olmasını istemişti. Artık hayatının kontrolü başkalarında değildi. Tüm kararları o verecekti.

Evinden dışarı çıktığında merdivenlerin ışığını açmadı. Görmek için ışığa ihtiyacı yoktu. Sokağa adımını attığı sırada etrafından geçen insanlara baktı. Herkes sahteydi. Maskelerini takmış ve bir yerlere gidiyorlardı. Hemen hemen her maske aynıydı. Aynı bakışlar, aynı gözler ve aynı çarpık gülümseme herkesin ifadelerine hakim olmuştu. Yanlarından geçerken onu fark etmemelerini umursamadı bile. Biliyordu onu görmeyeceklerdi. Görseler bile unutmaya çalışacaklardı. Maskesiz birinin varlığını kabul edemezlerdi. Anlayamazlardı onun yaptıklarını.

Sokakta yürümeye devam etti. Sanki iki farklı dünya varmış gibiydi. İlki maskeli ikincisi ise maskesizdi ve maskeli dünya maskesizi göremiyordu. Yürümeye devam ettikçe insanların ifadelerini inceliyordu. Kaç çeşit maske vardır bunu öğrenmekti amacı. Ancak herkes aynıydı bu aynılık rahatsız ediyordu onu. Sanki kimsenin olmadığı ıssız bir adaya düşmüş gibiydi. Artık onun dünyasında kimse yoktu. Bir tane dostu vardı ve onunla belki resim yapar belki yazı yazardı. Bu hikayenin devamını bilmiyordu ama umurunda da değildi devamlar. Kendine yeni bir kişilik oluşturmalıydı ve bunu ancak zamanla oluşturabilirdi. Sadece tek kişilik bir dünyada yaşamak umutlarını paramparça etmişti. Belki de sonsuz bir yalnızlıktaydı.

Bütün bu düşünceler arasında yürümeye devam etti. Bir bebeğin ilk adımlarını atıyormuş gibi hissediyordu. Bu yüzden zordu yürümek. Bu hayata alışmak güçtü ama o sahte insanlarla sahte bir dünyada yaşamayı istemiyordu. Dünyanın toplam nüfusu sadece kendisinden ibaret olsa bile bunu yaşamayı istiyordu. İnsanları ve maskelerini gördüğü her an bu isteği giderek artıyordu. Şu koca dünyada tek başına olacaktı, ne kaybedebilirdi ki?

Evinden oldukça uzaklaşmıştı. Bir parkta oturup biraz dinlenmek istedi. Nasıl olsa artık hiçbir şey için acelesi yoktu. Biraz eskimiş bir parkın kapısından içeriye girdi. Küçük adımlarla ilerliyor, yalnızlığına alışmaya çalışıyordu. Biraz daha ilerledikten sonra yıpranmış bir banka oturdu ve ayaklarını uzattı. Bulutlu gökyüzüne bakıyorken çok uzaklara gitmişti. Derken bir ses duydu "sen." Başını çevirip baktığında kendisi gibi yüzsüz olan bir erkek gördü. Aynı bugün yaptığı gibi kendine koyu bir kalemle yeni bir yüz çizmişti. Erkek ona doğru yaklaşırken kız şaşkınlık içindeydi.

"Sen" diyerek tekrarladı erkek "bu dünyada tek olduğumu düşünüyordum." Kız söyleyecek kelimeler bulmakta zorlandı bir süre. "Hiçbir zaman gelmeyeceğini düşündüm hep" dedi kız kısık ama güçlü bir ses tonuyla.

"Herkesin sahte olduğu bir dünyada tek başına olmak çok zor inan. Seni görmüyorlar bile" diyerek devam etti erkek artık bankın yanına gelmiş kızın çizgi gözlerinin içine bakıyordu. "Başlarda maskeli olmam gerektiğini düşünürdüm hep. Şimdi hiçbir şeyim yok ve ben kendimim" diyerek cevapladı kız ses tonu normale dönmüş ve neşeye bulanmıştı.

"Yalnız yaşayacağını düşünüyorsun hep, yalnız öleceğini. Bu dünyaya tek başıma geldim diyorsun hep  tek başıma da gidebilirim" diyerek devam etti erkek. Kızın cümlelerinden cesaret almıştı. "Aslında sen tek başına başkalarından daha fazlasın. Eksilmedin sen aksine çoğaldın." kız kelimelerini seçerken tereddüt etmiyordu artık. İlk kez içinden geldiği gibi konuşuyordu.

"En kötüsü ne biliyor musun kendini tanıman çok zaman alıyor." erkek konuşurken bir taraftan kıza bakıyor bir taraftan da geçmişe doğru kısa yolculuklar yapıyordu. "Ne kadar zamanı alacak bilmiyorum" kız ise bu esnada sadece geleceğe bakıyordu.

Kelimeler bittiğinde ikisi birbirine bakıp gülsümesi. Konuşacak bir şey bulamadıkları her saniye ile gülümsemeleri kahkahaya dönüştü. Öyle ki bir süre sonra nefes almakta zorlanır hale gelmişlerdi. Kız ilk kez gerçekten mutlu olduğunu fark etti bir damla mutluluk gözyaşı yanaklarında süzülürken. Erkek ilk konuşan olmuştu "yanına oturabilir miyim acaba?" Kızın hafifçe gülümsedi ve yana kaydı. Erkeğe ise kızın açtığı yere oturmak kalmıştı. Onun gerçek dünyasının nüfusu artık bir değil ikiydi...



not: Bu hikaye ve diğer "Resim başlıklı hikayeler" yazıları arkadaşım Seba Savacı'nın resimlerinden esinlenerek yazılmıştır.


Onun diğer resimlerini görmek isterseniz eğer buraya tıklayabilirsiniz.

Resim başlıklı hikayeler 1

Saatin alarmı tarafından uyandırılmadan önce tatlı bir rüya görüyordu kız. O kadar güzel bir rüyaydı ki o rüyadan uyanmak yüzünün mutsuzluk içinde asılmasına sebep olmuştu. Rüyasında neler gördüğünü hatırlamak için yatağın içinde dönüp dururken saat çalmaya devam ediyordu. Nefret ediyordu o sesten, uyanmak, rüyaları terk etmek istemiyordu. Ancak sorumluluklarının da farkındaydı. Her sabah saat 8 de kalkmalı, saçlarını taramalı ve en güzel elbiselerini giymeliydi. Yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirdikten sonra oturmalı ve beklemeliydi. Yataktan çıktıktan sonra banyoya giderek dişlerini fırçalamasının ardından makyajını yapacaktı. Daha sonra saçlarını tarayacak ve en güzel elbiselerinden giyecekti. Hep istediği hayat buydu; kusursuz, sorunsuz, mükemmel.

Yorganın altından çıkarken yüzü asıktı ve mutsuzdu. Avuç içiyle gözünü ovuştururken hala ayılmaya çabalıyordu. Eski bir gün gitmiş ve ona çok benzeyen başka bir gün başlamıştı. Mutsuzluğunun sebeplerinden birisi de buydu aslında. Her şey tıpatıp aynıydı.

Uyandığında yüzünde olan yarım maskesini düzeltti önce. Kimse onun gerçekte kim olduğunu bilmemeliydi. Banyoya gittiğinde önce yüzünü yıkadı soğuk su ile. Bu onu bir parça kendisine getirmişti. Ardından aynada kendisine baktı bir süreliğine ve gülümseme denemelerine başladı. En güzel hangi gülümsemesiydi onu anlamaya çabalıyordu. Kendisi güzel olduğuna inanmasa da oldukça güzel bir kızdı aslında. Onun gülümsemesi yeterliydi ama o hep daha fazlasını istemişti. Yüzüne hangi yalan gülümseme daha güzel oturuyordu öğrenmek istediği tek şeydi. En sonunda uygun bir gülümseme bulmasının ardından aynanın yanından tarağını alıp odasına geçti. Şimdi sıra en güzel elbiselerdeydi. Dolabını açtı ve bir süre boyunca ne giysem diye düşündü. Aslında çok da umurunda değildi ama kusursuz olmak için güzel giyinmeliydi.

Elbiselerini giydikten sonra sıra saçlarını taramaya gelmişti. Hazırlanmanın belki de en çok zaman alan bölümü buydu. Siyah saçları oldukça uzundu. Eğer yerlere değiyor diye kesmek zorunda kalmasaydı şimdi çok daha uzun olabilirdi. Bileklerine kadar uzanan saçlarına baktığında aklına onu kesmek için gelen insanlar geliyordu ve onların çabalarını hatırlamak gülümsemesi için yeterli oluyordu. Saçlarından daha değerli başka bir şeyi yoktu onun. Yavaşça ve dikkatlice taradı saçlarını. Ona bakan herkesin hayran kalmasını istiyordu. Onu gören herkes bir süre boyunca hayrete düşmeli ve unutmalıydı kalan her şeyi. Mükemmel olabileceği için bu hayatı seçmişti zaten. Hep başkaları ondan kusursuz olmasını beklemiş, hata yaptıkça uzaklaşmışlardı. Kim olması gerektiğine başkaları kara verir olmuştu bir süre geçtikten sonra. Onların istediği gibi olmaya çabaladıkça kendini burada bulmuştu.

Aslında her şey kızın yıllar önce "kusursuz rüyalar" mağazasına gelmesiyle başlamıştı. Başkaları için onun kusursuz olması gerekiyordu. Mükemmel olmalı ve herkesi kendine hayran bırakmalıydı. Bunun için gelmişti mağazaya. Herkesin ağzını açık bırakacak bir rüyaya ihtiyacı vardı. Bunun için her şeyi yapabilirdi. Karşılığı neyse o rüyanın verebilirdi. Mağazadaki görevliye istediklerini anlattığında bir süre boyunca sessiz kalmıştı ne diyeceğini bilemeyerek ve onu mağaza yöneticine götürmüştü. İstediklerini bir kere daha anlatmıştı kız. Mağaza yöneticisi gülümsemiş ve arkasına yaslanarak anladığını belirtmişti. "Herkesin sana hayran olunmak istiyorsun. Seni kusursuzmuş gibi algılamalarını bekliyorsun. Bunu yapabilirim ama bazı şartlarım var" demişti mağaza yöneticisi. Kız ise onun her şartını kabul edeceğini söylemişti ve her şey böyle başlamıştı.

O günden bu yana yıllar geçmişti ve kız hep aynı yerdeydi. Hiç dışarı çıkmamıştı mağazadan. Her gün mağazada uyanıyor ve gece orada uyuyordu. Mağazanın içinde küçük bir ev yapılmıştı onun için. Evinde güzel elbiseler giyiyor, makyaj yapıyor ve bekliyordu. Bu bekleyişte hep yalnız başınaydı. Hiçbir dostu yoktu onun, hiç kimsesi yoktu. Sadece tükenmez bir kalemi vardı. O kalemi onun tek dostuydu. Öyle ki günün birinde tükenir diye kullanmıyordu tek dostunu kaybetmek istemediği için. Neyi beklediğini bilmeden bekliyordu aslında. Sanki günün birinde bir şey olacak ve hayatı değişecekmiş gibi hissediyordu. Ancak hissettikleri söz konusu bile değildi. Bir anlaşma yapmıştı ve burada kalacaktı.

Onun bu kusursuzluğunu tek bir şey bozuyordu. Bileğinde bir pranga ile evin ortasına bağlanmıştı. Pranganın zincirleri uzundu. Bu sayede evin içinde istediği gibi dolaşabiliyordu. Zincirler hem onu eve bağlıyor ve dışarıya çıkmasını engelliyordu hem de ona mükemmel olmadığını hatırlatıyordu. Zincirlerin başkaları tarafından görülmesini istemediği için mağaza sahibi, zincirler evin halıları ile aynı kırmızı renkteydi . Evet, onu izleyen başkaları vardı. Duvarların diğer tarafı camdı ve dışarıdan içerisi gözükebiliyordu. İnsanlar onun attığı her adımı izliyordu bu sayede. O da insanların kusursuzluk örneği oluyordu. Aynı zamanda zincirleri ses çıkarmasın diye metalden değildi.

İzlenmeye alışmıştı zaman içerisinde. Artık hiç sorun olmuyordu. O hep olması istenilen gibi mükemmeldi ya geri kalanın pek de bir önemi yoktu. İnsanların ilgisini çekiyordu ki her gün başka bir şeyler oluyordu orada. Bir gün bir erkekle akşam yemeğine kalıyor ve mutlu numaraları yapıyordu. Bazıları onun sevgilisi oluyordu. Biliyordu insanların o kusursuz ilişkileri görmek istediğini. Dönemin yeni çıkan kitaplarını okuyor ve herkese gösteriyordu onun ne kadar harika bir kitap olduğunu. İnsanların onun okuduğu kitabı mükemmel olarak gördüğünü ve onu alacaklarından çok emindi. "Harika olmanın 17 yolu" isimli kitabı okurken de sanki çok önemli şeyler öğreniyormuş numarası yaptı. İçindeki tek bir kelimeyi bile zerre kadar önemseme de yine de büyük bir heyecanla okuyordu kitabı.

İnsanlara yeni elbiselerin ne kadar harika olduğunu göstermek için her gün elbiselerini defalarca değiştirmesi gerekiyordu . Harika elbiseler giyip, harika televizyon programları izliyordu harika yemekler yerken. İzlediği harika filmleri çok fazla insanında izlediğinden emindi. Bir süs eşyası gibiydi o. Eskiden barbie bebekler vardı onun olduğu yerde. Şimdi ise o bir sembol, bir simgeydi insanların gözünde. Kimsenin umursamadığı bir oyuncaktı o. Kusurlu olup zaman, maskesini çıkardığında kimsenin onu hatırlayamayacağını çok iyi biliyordu. Kaybolup giderdi şu hayattan insanlar onu hatırlamadığında.

Bir diğer taraftan kız kusurluydu ve bu yüzden hep maske takıyordu. İnsanlar öyle bir yüz görmek istiyorlardı ki dünyada öyle birisi yoktu. Maske aslında yüzünün yarısını kaplamasına rağmen onu gerçekten ayıran ufak bir sınırdı. Aslında o evde dolaşan ben değilim diyebiliyordu maske sayesinde. Zamanı geldiğinde bütün suçu maskeye atabiliyor ve bu sayede kendini koruyabiliyordu. "Kusursuz olan ben değilim, maske" demek her zaman kolay geliyordu ona. Maske o evde kalmaktan ne kadar muyluysa kız da o kadar mutsuzdu. Fırsatı olsa bir an bile durmaz giderdi.

Öğle yemeği vakti geldiğinde yemek masasına doğru ilerledi. Mumlarla donatılmış bir masa bulacağını çok iyi biliyordu. O masada en güzel yemeklerin olacağını da çok iyi biliyordu. Restoranların kutularını dışarıya göstererek açtı. Yediği her lokma hayatının en güzeliymiş gibi davranması gerekiyordu. İçtiği su sanki karlı dağlardan geliyormuş gibi hareket etmeliydi. Rol yapmak işin kolay kısmıydı. Zor kısmı ise maskenin arkasına bunları anlatmaktı.

Yemek bittikten sonra harika koşu bandına binip ne kadar mutlu olduğunu göstermesi gerekiyordu. Koşarken gözlerini kapatıyor ve başka bir yerde olduğunu hayal ediyordu. Kocaman bir çayırda çıplak ayak koştuğunu düşlüyor ve güzel hayalinin tadını çıkartıyordu. Bazen koşması asla durmayacakmış gibi geliyordu ona. Böyle zamanlarda duvarların içinden geçip uzaklaşmak istiyordu.

Koşu bandından indikten sonra duş alması gerekiyordu. Bunun için izlenmediği tek yer olan banyoya gitmişti. Küveti sıcak suyla doldururken elbiselerini çıkartıyordu. Aklında ise o suya gömülmek vardı. Sudan çıkmak istemiyordu. Belki yine doğulma denemeleri yapardı bilemiyordu. Elbiselerini çıkardıktan sonra hep yaptığı gibi aynanın yanına gitti. Yüzündeki gülümseme kayboldu aynaya baktığında. Maskesini yavaşça çıkarttı ve aynanın yanına koydu. Hep maskeyi gördüğü için kendi yüzünü unutuyordu çoğu zaman. Bir süre boyunca kendisini seyretti bu sebeple. Derken aynanın yanındaki dolabın üzerinde daha önce orada olmayan küçük bir kutu fark etti.

Onu alıp incelemeye başladığında iki yan tarafının koyu kırmızı olduğunu gördü. Açtığında ise içinde üç tane yanmamış kibrit çöpü buldu. Bunun karşısında şaşırmıştı doğrusu. Daha önce ateş yakabileceği hiçbir şey görmemişti. Şimdi ise bir kutu kibrit karşısında duruyordu. Başlarda ne yapacağını bilemiyordu. Daha sonra kutunun içinde yazılı bir yazı gördü "özgürlüğün için.. bir dost..." Küvete hiç girmedi. Onun yerine aynanın karşısında durup düşündü. Kibrit onun kaçmasına nasıl yardımcı olabilirdi sorusunu sordu sürekli olarak. Zincirleri plastikti ve ateşte eriyebilirdi. Ancak 3 kibrit onu eritmeye yetmezdi. Daha büyük bir ateşe ihtiyacı vardı.

Saçını biraz ıslatıp elbiselerini giydi. Kibrit kutusunu pantolonunun cebine yerleştirdi ve oturma odasına geçti. Düşündüğü zaman üç kibrite yakabileceği bir şey yoktu. Bunu araştırmak için yüzünde kocaman bir gülümsemeyle odanın içinde dolaştı ama hiçbir şey bulamadı. Tam pes etmek üzereyken aklına bir fikir geldi. Onun harika parfümleri vardı. Şişelerini kırar ve yakardı. Ona yetecek kadar ateş oluşurdu bu şekilde. Odasına gidip bütün harika parfümlerini topladı. Geri geldiğinde koltuğun yanında ellerinde parfümlerle duruyordu.

Parfümleri yere atıp kıracaktı önce. Sonra kırık şişeleri koltuğun üzerine dökecek ve ateşe verecekti. Ardından zincirini o ateşte eritecekti. Özgürlüğüne uzanan çok güzel bir plandı bu. İlk harika parfüm şişesini alıp yere attığında kırılmamıştı. Bu yüzden onu yerden alıp duvara fırlattı ve şişenin parçalanmasını izledi. Parçalanan şişeyi hızlıca alıp koltuğun üzerine döktü. Bu arada cam parçalarının ayaklarını kesmesini umursamadı. İkinci ve üçüncü şişede de aynısını yaptıktan sonra kibritini çıkarıp kutunun kenarına sürttü. Ancak o kibrit yanmadı. Bu onu üzmüştü biraz ancak daha iki deneme hakkı daha vardı ve kutudan ikinci kibriti çıkardı.  İkincisini sürttüğünde küçük bir alev gördü kibritin ucunda. Bu onu çok mutlu etmişti. Ancak alev o kadar güçsüzdü ki en ufak bir rüzgarda bile sönebilirdi. Ağır adımlarla koltuğa yaklaştı ve kibriti nazikçe minderin üzerine bıraktı. Bıraktığı yer ile minder arasında pek bir mesafe yoktu ama güçsüz alevlerle kaplı kibrit o arada sönmüştü çoktan.

Şimdi geriye sadece bir hakkı kalmıştı. Eğer o kibrit de yanmazsa her şey bıraktığı gibi devam edecekti. Belki eskisinden çok daha kötüsü olacak ve kendini çok daha zor bir durumda bulacaktı. Belki de kaçmaya çalıştığı için cezalandırılacaktı. Belki cezalandırılmanın çok daha kötüsü başına gelecekti. Bu düşüncelerin etkisiyle kibrit kutusunu tutan elleri titriyordu. Sağ eliyle kutudaki son kibriti aldı ve kutunun kenarına hızlıca sürttü. Son kibrit üzerinde güçlü bir alevle yanmıştı. Onun da sönmeyeceğinden emin olmak için alevlerin kibritin etrafını sarmasını izledi. Alevler kibritin ahşap yüzeyinden onu tutan parmaklarına kadar geldiğinde ısı tenini acıtmaya başlamıştı ve daha fazla beklemeye gerek duymayıp onu koltuğun üzerine fırlattı.

Kibrit koltuğa değdiğinde alevlerin bir anda kabarmasını izledi. Ateşin sesi olacağını hiç düşünmemişti ama şimdi alevlerin müziğini dinliyor ve dans ediyordu. Koltuğun yastığından yayılmaya başlayan alevler çok kısa bir zamanın ardından koltuğun tamamını kaplamıştı. İşte şimdi dışarıdakiler için harika bir gösteri oluyordur diye düşündü ve güldü. Sonra aklına bir fikir daha geldi. Zincirlerini kırmak yetmezdi ona buranın tamamını yakmalıydı onun gibi başka birisi daha gelmesin diye. Diğer şişeleri kırdı ve etrafa atmaya başladı. Daha sonra koltuğun alevler içerisindeki minderlerini alıp etrafa fırlatmaya başladı. Çok sıcaktı, canı yanıyordu ama umursamadı alevler bütün odayı kaplarken. Nefes almakta zorlanırken maskesini çıkarttı. Maskesini ateşlerin içine attığında hayatının erimesini seyretti buruk bir mutluluk içerisinde.

Alevler odayı kaplarken o etrafını seyrediyordu. Odanın ısısı artmıştı ve sıcak tenini acıtıyordu ona temas etmese de. Kendi küçük cehennemini yarattığını düşünürken sıra zincirlerinden kurtulmaktaydı. Zincirini çekip koltuğa yaklaştı. Ateşlere o kadar yakın olmak çok zorluyordu onu ama yine de zinciri kaldırıp ateşin üzerinde tuttu. Alevler parmaklarına değiyor ve değdiği her yeri acı içerisinde bırakıyordu. Ancak o zinciri tutmaktan vazgeçmedi. Plastik zincir aynı maskesi gibi eridi. Eriyen plastikten düşen her damla onu mutlu etmeye fazlasıyla yetiyordu.

Zincirlerinden kurtulduktan sonra sırada dışarı çıkmak kalmıştı. İçeriden açabileceği bir kapı yoktu. Bu yüzden ne yapacağını bilemiyordu. Ancak eğer duvarın diğer tarafı cam ise onu kırabilirdi. Televizyonunu kaldırdı ve cama yaklaştı. Bütün gücünü kullanarak fırlattı televizyonunu. Cama çarpan televizyon hiçbir şey olmadan yere, alevlerin içine düştü. Bir kere daha kaldırdı onu ve tekrar vurdu. Yanmaya başlayan televizyonu umursamadan tekrar vurdu. En sonunda çam parçalar halinde yere döküldü.

Dışarı doğru baktığında onu izleyen yüzlerce insan görmüştü. Yıllardır bu odadan başka bir yer görmemişti şimdi ise özgürlüğüne doğru bakıyordu. Kırık camdan dışarıya doğru çıkarken etraftaki insanların şaşkın bakışlarını umursamadı. Nasıl olsa maskesi olmadan onu tanımayacaklardı. Maskesi olmadan kimse onun kim olduğunu bilemeyecekti. Dışarıya doğru çıkarken uzun bir zamanın ardından ilk kez gerçekten gülümsüyordu.

Dışarı çıktığında insanlardan uzaklaşıp evinin yanışını seyretti. Kırmızı alevler bütün binayı kaplarken sadece gülümsüyordu. Yeteri kadar uzaklaştığında durdu ve ne yapacağını düşünmeye başladı. Tam bu esnada omuzuna birisi dokundu. Dönüp baktığında daha önce hiç görmediği bir erkek gördü. Gülümsemesi kaybolduğu sırada erkek "iyi misin?" diye sordu. Kız ne cevap vereceğini bilemiyordu bu yüzden kısa bir şekilde "iyiyim" demekle yetindi.

"Yaralanmışsın" dedi erkek "ellerin ve saçların yanmış. İstersen seni bir doktora götüreyim." Kız yine sessizce başını sallamakla yetinmişti ellerini saçlarına götürüp neredeyse hiç saçı kalmadığını öğrendikten sonra. Bu esnada erkek konuşmaya devam ediyordu "bugün ilk kez buradan geçiyordum ve seni gördüm. Oradan kurtulmak istediğini gözlerinden anlamıştım. Çıktığın için çok sevinçliyim. Bir ara kibriti bulamayacağından dolayı çok korkmuştum." Erkek konuşurken kız kabaran ellerine bakıyor ve şaşkınlık içinde dinliyordu.

Erkek kızın elini tuttu  ve gözlerinin içine baktı.  Ona doğru yaklaştığı sırada kızın üzerindeki ateş ve duman kokusunu alıyordu. Önce eliyle yanık saçlarını aşağıya attı. Ardından kızın yüzünü kaplayan siyah isleri temizlemeye başladı. Bunları yaparken ise gülümsüyordu. Kız ise şaşırmıştı aslında. Hatta o kadar şaşırmıştı ki tepki bile veremiyordu. Sadece "neden?" diye sorabilmişti. Erkeğin cevabı onu şaşırtmaya yetmişti "çünkü buna değersin" ve birlikte hastaneye doğru yürüdüler.


not: Bu hikaye ve diğer "Resim başlıklı hikayeler" yazıları arkadaşım Seba Savacı'nın resimlerinden esinlenerek yazılmıştır.


Onun diğer resimlerini görmek isterseniz eğer buraya tıklayabilirsiniz.



Seni uzaktan sevmek 11

Bazı zamanlar çok hızlı ilerlediğimi düşünüyorum. Sanki henüz zamanı gelmedi diye söylemediğim her şeyi söylemişim gbi geliyor. Bu yüzden zaten söyleyeceklerim konusunda tereddütte olan kafamı iyice karıştırıyor. Diyebilirsin ki neden bu kadar ince eleyip sık dokuyorsun. Vereceğim cevapların sayısı çok fazla olsa da "çünkü buna değersin" demekle yetineceğim. Belki cevabım yeterli gelmeyecek ama kaybetmeyi göze alamayacağım kadar değerlisin benim için.

İçimde sana dair kocaman bir evren var demiş ve bunu hemen hemen tüm yazılarımda tekrar etmiştim. Bununla da yetinmeip o kocaman evrenin milyonda birini bile anlatamayan iki hikaye yazmıştım. Şunu belirtmek isterim ki oradaki her gezegeni teker teker anlatabilirim. Ancak bunları şimdiden anlatmak istemiyorum. Öyle gezegenler var ki tek başıma onların yanına ble yaklaşamam. Biraz da devam etmeyi senden gelecek cevaplara göre yapmak istemiyorum. Sanırım hikayenin devamını istemen gerek. Başka şekilde yazmayı planlamıyorum.Yoksa yüzlerce farklı hikaye yazabilirim o evrenlerden.

Beni anlamış olduğunu düşünüyorum. Bunu kurduğun cümlelerden, satır arası boşluklarından tahmin edebiliyorum. Hiçbiri net olmasa da bu yazıların yazılma amacı zaten net bir şeyler elde etmek değil. Unuttun mu bir hayali paylaşmak için yazıyorum bunları. O kadar bedenime sığmayacak kadar büyüdüğünde yazmaktan başka çarem yoktu. Asıl amacım aslında içimde büyüyen seni satırlara aktarıp bir parça da olsa rahatlamaktı.

Aslında anlatmak istediğim bunlar değil. Bulutlardaki şekillere bakıp nasıl seni her seferinde görüyorsam aynı şekilde bunu anlatmak istiyorum. Ancak bunu anlatmaya çalışırken her saç telini ayrı ayrı betimlemek de istiyorum. Bir diğer taraftan sadece gözlerini anlatan bir hikayede yazıp o hikayeyi gülümsemenle bitirmek istiyorum. Bunları da yapabilirim ama eğer anlamadıysan fazla ipucu vermiş olurum. Bunu da istemiyorum. Gelmene daha çok var ve bazı şeylerin mesafelerin arasında kaybolmasını istemyorum.

Yazdıkça içimde büyüyorsun doğru ama yazmadığım zaman yine aynısı oluyor. Sadece yazarak onu kontrol edebiliyorum. Kontrollü büyüme denir ya hani hemen hemen o şekilde. Bir diğer taraftan o büyümeyi sınırlar içinde tutmam gerekiyor. Sonra bütün hayatımı kaplamanı istemem. Yanlış anlama elbette hayatımı kaplayabilirsin sadece henüz onun zamanı gelmedi. Yoksa inan hiç şikayetçi olmam aksine fazlasıyla mutlu olurum.

Acı bir kahve içiyorum şu anda. Kahve genzimi yakıyor. Dışarıda bir yerdeyim. Oturmuş, sana yazıyorum. Burada sana çok yazı yazdım. Aynı kahve, aynı masa, aynı defter ve aynı kelimeler. Ne zaman buraa gelsem hep aynı ritüel. Hep yazı bitene kadar kahve soğmuş olur ve ben giderim. Küçük defterimi çantama koyup uzaklaşırım. Bu yüzden bu mekanda içtiğim kahve bile seni hatırlatıyor. Güzel bir gariplik doğrusu.

Her gece uyanıp mailleirmi kontrol ettiğimi bilmeni istiyorum aynı zamanda. Senden bir kaç kelime bile gelse güzel rüyalar görüyorum. Sanırım rüya görmediğimden bahsetmiştim sana. Bu sebeple bile vaz geçilmezsin benim için. Hayatımda nerede durduğunu anlatan güzel bir örnek oldu sanırım.

Şimdi gitmem gerekiyor. Bu gecey bir yerlerde geçirip yarına geçmeliyim. Söylemiştim ya sana berdüş hayatı yaşıyorum diye. Gitmeliyim artık. Burada fazla bile kaldım. Kendine çok dikkat et görüşmek üzere.

Van'a bir milyon oyuncak...

Çocuk oyunlarında yıkılan bir ev gördünüz mü hiç?

Oyunlardaki gibi yıkılmaz evler yapmak, mutlu ve yaratıcı çocuklar yetiştirebilmek için...

Van’daki çocuklarımızı oyuncaklarla sarıyoruz.

Haydi! Top, bebek, lego, araba, yap-boz yollayım.

Boya kalemi ya da bir kitapla çocuk gülücüklerine karışalım.

1Milyon Kalem Ailesi


Adres:

Van Valiliği
Cumhuriyet Cad. Hükümet Konağı.
65100 Şerefiye - Van


1 MİLYON OYUNCAK

Haydi 1milyon oyuncak

VAN'da bayram olacak
Şimdi kerVAN kurulacak
VAN'da bayram olacak


Çocuklar oynayacak
Neşeli, mutlu olacak
Hüzünler unutulacak
Haydi 1milyon oyuncak

Aşkı neden bulamıyoruz?



Geçen yazımda sizlere aşkın tanımından bahsetmiş ve sonrasında gerçek aşk kavramı üzerinde durmuştum. Ancak bahsettiklerim günümüz koşullarında pek geçerli olmuyor. Kabul edelim günümüzde gerçek aşkı arayanların sayısı giderek azalıyor. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi aşk kavramı yok oluyor ve yerine başka bir şey geliyor. Bu yazıda size o başka şeyden bahsetmek istiyorum. 

Daha önceki yazılarımda aşkı cinsellikle takas ettik demiştim ve cinselliği de başka bir şeyle. Bu yazı aslında bu takas üzerine olacak. Önceki yazıda cinselliğin aşkın içindeki parçalardan birisi olduğundan bahsetmiştim. Peki nasıl oluyor da o parça büyüyüp aşkın yerini alıyor? Bu aslında uzun zamandır devam eden bir dönüşüm. Kademe kademe aşkın hayatımızdaki yeri azaldı. Bu azalmanın sayısız sebebi var ki ben bir bölümünü anlatmak istiyorum burada. Ayrıca cinselliğin sadece aşkın yerine geçmesi değil hayatımızdaki başka şeylerin yerine geçmesinden de bahsetmek istiyorum. 

Önceki yazımda sevgiden, dostluktan ve tapınmadan da bahsetmiştim. Ancak günümüzde bunların öneminin kaybettiğini görüyoruz. Aslında olan şey cinselliğin genişlemesi ve aşkın diğer parçalarının yerini almasıydı. Peki aşkın yerini nasıl aldı? Bu yazı benim için çok zor bir yazı olacak bu yüzden nereden başlamam gerektiğini bilemiyorum. Ancak duyguların kaybolması güzel bir başlangıç olabilir kanaatimce. Bir geçen zaman boyunca duygularımızı hep kaybettik. Televizyonda o kadar ölüm gördük ki artık insanların ölümü bizi etkilemiyor hale geldi. Dünyayı ötekileştirdik bu şekilde. Komşumuz açken biz tok yatabildik. Ben her şey duyguların kaybolmasıyla başladı. Metalar duyguların yerlerini aldıkça duygular unutuldu. Bu unutuş aslında insanların spirütüel dünyadan uzaklaşması ve maddeye yaklaşması anlamına geliyordu. Aslında bütün bu süreç yukarıda da belirttiğim gibi televizyon, internet ve benzer iletişim araçları ile hızlandırıldı. Bunları söylerken amacım teknoloji eleştirmek değil sadece nelere yol açtığını gösterebilmek.

Anlatıma devam etmek istiyorum sonuçta az önce kurduğum cümleler burada bir kaç satırda anlatılamayacak kadar detaylı. Belki ileride bir gün onlar hakkında da yazabilirim. Aşkın cinselliğe dönüştüğünden bahsediyordum. Şöyle düşünelim zaman içerisinde biz gördüğümüz, izlediğimiz aşkı cinsellikten ibaret gösteren film, dizilerden sonra artık bizim algımız o şekilde değişmeye başladı. Sonra aradan nesiller geçtikçe yeniler artık aşkı aramaz hala geldi. Çünkü onlar cinselliği görmüştü ve aradıkları da oydu. Bir diğer noktada insanın gerçeklerden kaçmasıydı. Duygular insanın canını yakabilirdi ve bu yüzden insanlar duygulardan kaçtı. İnsanlar kaçarken sığınacak bir yere ihtiyacı vardı ve orası da cinsellik ve maddeydi. Bu şekilde insanlar cinselliği ön plana aldı.

Günümüz insanının geldiği bu noktayı daha çok bir kaçış olarak görüyorum. Maddesel hazlara doğru olan bir kaçıştan bahsediyorum burada. İnsan aşkın o bütün duygusal genişliğini bırakıp cinselliğin dar ve hazlarla dolu yapısına kaçması da aynı sebeptendir. Bakış açımızı biraz daha derinleştirmek gerekirse aşk içinde cinselliğin yeri ilk temasa dayanır. Günümüzde ise son ile alakalıdır. Son ne kadar büyük, gösterişli ise o kadar başarılı hisseder insan. Ancak aşkta bunun tam tersi vardır. Aşkta yaşanan duygular cinselliğin önüne geçmedir. Başka bir bakış açısıyla baktığımızda ise cinselliğin bu kadar ön planda olmasına dair psikolojik sorunlar var. Bu konuya çok fazla girmek istemiyorum. İlerleyen dönemlerde yeterli kaynağa ulaştığım zaman tekrardan anlatabilirim bu bölümü.

Bir diğer taraftan insan yaşadığı cinsel deneyimlerin sayısıyla ölçülebilir hale geldi. Kim daha farklı insanla cinselliği yaşadıysa toplumun ona bakışı daha güzel oldu. Eskiden bir kadının erkeğe veya erkeğin kadına "sen benim ilkimsin" demesi önemliyse şimdi aynı ölçüde önemsizleşti. Kişi artık üstün deneyimlerini kullanarak partnerini cinsel haz alma konusunda doruklara çıkarma peşinde. Bütün bunlar ise zayıflamış olan aşkı ölüm döşeğine götürmeye yetiyor. Aşkta önemli olan uzun zamanda karşılıklı olarak yaşanılan mutluluk iken cinselliği ön plana alan günümüzde önemli olan anlık, doruklarda olan hazdı.

Haz üzerine kurulu bir sistemde yaşıyoruz da diyebiliriz bu noktada. Bize sunulan tüm görsel metalar hep haz üzerine kurulu. Düşünelim ki playboylar, sex kanalları olsun, sex siteleri olsun hepsi bu haz duyusunu tetiklemektedir. Tekrar etmek gerekirse eğer günümüzde aşk yerini haz almaya bıraktı. Artık kimse başka birisi ile mutlu olmak istemiyor. Bunun yerine zevk almak istiyor başkalarıyla.

Aşkı cinsellikle takas ettik demiştim. Cinselliği ise başka bir şeyle takas ettiğimizden bahsetmiştim yazının başında. Cinselliği biz uyuşturucu ile takas ettik, alkol ile takas ettik. Cinsellik başlarda bizim için yeterliydi. Daha sonra yeterli gelmemeye başladı ve onun yerine geçebilecek başka bir şey aradık. Çözüm çok basitti aslında. Cinselliği desteklemesi için başka şeylere ihtiyacımız vardı ve alkolü, uyuşturucuyu koyduk. Artık cinselliği onlar olmadan yaşayamaz hale geldik. Çünkü aşk olmadan yaşanan cinsellik eksikti. Bu eksikliği kapatmanın tek yolu aşka geri dönmekti. Ancak aşk çoktan unutulup gitmişti ve onun yerine cinsellikten sonra duyulan pişmanlığı önlemek için zihni nötrleştiren maddeler girdi araya. O maddelerle ne yaptığınızın çok önemi kalmıyordu. Cinselliği yaşıyor ve fazla bir şey hatırlamıyordu insan. Bu takasın devamı da vardır ama henüz o aşamaya geçmedik. O noktaya geldiğimizde aşk tamamen ölmüş olacak ve insan uyuşturucuyu takas edecek bir şey bulamayacak. Bir çok ülkede uyuşturucunun serbest olması da bu sebeptendir.

Aslında en başında kaybettiğimiz şey aşkın masumiyetiydi. Ondan sonra sırası ile güven, sevgi ve dostluğu kaybettik. Kaybettiklerimizin yerinin dolması gerekiyordu ve cinselliği keşfettik. Ancak cinselliği hayatımızda bu şekilde konumlandırmak bazı sorunlar doğurdu. Sadece unutmak için veya bazı acıları örtmek için o kapıya gider olduk. Bunlarda kişinin kendine olan güvenini zedeledi. Kendine güveni zedelenen kişi başkalarına muhtaç oldu ve hayattan zevk alamadı.

Biz aşkı bu şekilde kaybettik. Cinselliğin hayatımıza nasıl girdiğini görebilmek için küfürlerimize bakmamız yeterli. Küfürlerimizin çok büyük bölümü bile cinsellik ile alakalı. Örnek vermek istemiyorum ama neler olabileceğini tahmin edebiliyorsunuz sanırım. Bütün bunlar insanın püritenleşmesi sonucunda ortaya çıktı. Artık dünyayı maddelerden ibaret görür hale geldik ve maddesel dünyadan zevk almaya çabaladık.

"Aşkı neden bulamıyoruz?" sorusunun cevabını dolayı olarak vermiş olsam da daha net bir cevap vermek istiyorum. Aşkı bulamıyoruz çünkü aşkı aramıyoruz. Aşkı bulamıyoruz çünkü aşkın ne olduğunu bilmiyoruz. Aşkı bulamıyoruz çünkü aşkı hiç araştırmadık. Aşkı bulamıyoruz çünkü kendi erkekliğimizi veya kadınlığımızı birlikte olduğumuz erkek sayısıyla ölçüyoruz. Aşkı bulamıyoruz çünkü onu öldürdük.

Bu konuda söyleyecek çok sözüm var ama hepsini anlatacak gücüm yok. En azından şimdilik bu yazıyı burada bitirip yaşadığım sürece gerçek aşkı anlatmaya çalışacağıma söz veriyorum. Bir arkadaşımla "biz gerçek aşkın şövalyeleriyiz ve gerçek aşk için elimizden gelen her şeyi yapacağımıza yemin ederiz" demiştik. Ben yeminime bağlı kalmaya devam ediyorum. Ve ömrüm elverdiğince devam edeceğim.

Find Us On Facebook