Mutlu yıllar

2011'e elveda ederken.. Bu cümleyi hiç anlamadım. Yılları parçalara bölmeyi hiç anlamadım. Herkesin bir ömrü var ve parçalardan oluşmuyor. Dünyanın da bir ömrü var aynı evren gibi. Diyelim evrenin ömrü 5 trilyar yıl veya 500 trilyar yıl. Sonra her sene elveda dediğim yıllar bitecek. Aslında yıl falan yok. Zaman var o da bir tane. Elveda denilebilecek bir şey yok ortada. Hani demeye çalıştığım 2012'nin 2011'den hiçbir farkının olmayacağı. Sadece arada iyi günlük bir tatil oluyor ce ondan sonra hayat kaldığı yerden devam ediyor. Daha iyi olabilir belki belki genellikle olduğu gibi daha da kötüleşir bilemiyorum. Ancak önemli olan sanki yeni bir şeymiş gibi 2012 yeni bir umutla başlamaktır. Ben hiçbir zaman o umuda sahip olamadım. İki günde yenileyemedim kendimi. Giden yıla hoşça kal diyip yaşananları unutamadım. Unutmayı istemedim de. Benim için iki yıl arasında hiçbir fark yok sonuçta. Bir zaman ve benim bir ömrüm var. Bittiğinde geri dönüşün olmadığı. Bunu parçalara bölüp hoşça kal demek çok garip geliyor bana. Hoşça kal 2011! neden hoşça kal. Ben 2011'i sevmiştim. Zorluklarla dolu olmasına, acılar çekmeme, hayal kırıklarına uğramama rağmen sevmiştim hemde. Bir çok yeni şey öğrendiğim, yeni insanlarla tanıştığım, yeni hikayeler yazdığım, yeni mutluluklarımın olduğu güzel bir yıldı neden ona elveda diyeyim ki. Ben ayrılmak istemiyorum ondan. Doğduğumda yıllar 1984'ü gösteriyordu ve bana sorarsanız hala 84'ün devamındayız. Benim zamanım orada başladı sonuçta ve bu yüzden geçen yıllara elveda demem ben. Geçen her yılı severim ben çünkü. Bu sende de bu sebeplerle güle güle 2011 demiyorum. O hala devam ederken nasıl söylerim bunu.

Yine fazla uzattım lafı. Oysa tek amacım hepinize iyi yıllar dilemekti. Herkesin mutlu olduğu, güzel bir yıl olur umarım. Kendimle çeliştiğimin farkındayım bu cümlelerle ama olsun. Hepinizin iyi olmasını istiyorum. Mutlu yıllar hepinize...

Yalandan Siyaset



Yeni bir blogun ilk yazısını yazmak zordur biraz. Anlatacak çok fazla konu vardır ama birisini seçmek zorunda kalmışsındır. Her konu yavru kedi edasıyla gözlerini açıp sana bakmaktadır bu zamanda. İnanılmaz bir karmaşa vardır anlayacağınız. Hangi konuyu nasıl anlatsam dan tutun hangi uslübü kullasama kadar tonla soruyu da unutmamak gerekir. Aslında bu yazıyı blogda ne anlatacağıma ayırıp bir sonraki yazıya o zor kararı bırakabilirim. Bu sayede hem biraz zaman kazanmış olurum hem de düşünmek için biraz daha fırsatım olmuş olur. Sanırım ben bu opsiyonu kullanmak taraftarıyım.

O vakit gelin size yeni blogumdan bahsedeyim biraz. Adından anlaşılacağı üzere bu blogda siyaset anlatacağım. Gündem anlatacağım ve sosyoloji anlatacağım. Ayrıca bolca post-modernizmden bahsederken psikoloji ile de oldukça içli dışlı olacağım. Temelde bu blog bu bahsettiğim konular üzerine giden, elinden geldiği kadar objektif olmaya çalışan bir yer olacaktır. Siyaset yazıları asla kimseyi küçümsemeyen, kırmayan ve aşağılamayan bir tonda yazılacaktır. Söylediğim gibi siyaset ve gündem bölümlerinde amacım olabildiğince objektif olmak ve geniş bir çerçeveden bakabilmektir. Diğer konularda ise düş mezarlığımdan bir parça bu konuları çıkarıp onları kendilerine ait bir yere almak istiyorum. Buradaki amacım ise yazılarımı biraz daha akademik bir zemine taşıyabilmek. Elbette bu akademiklik kendi sınırlarım çerçevesinde ve belki birileri tarafından bir kaynak olarak kullanılması için yazılacaktır. Elbette bu dönemde okuduğum araştırma kitaplarının incelemelerine de yer vermeyi planlıyorum. Bu şekilde karma bir blog kurguladım. Umarım istediğim gibi olabilir. Bir de aralara köşe yazıları yazmak istiyorum fırsat buldukça. Köşe yazılarım da daha genel olmakla birlikte biraz daha serbest köşe edasıyla ilerleyecektir.

Yeni blogum bu kapsamda faaliyet gösterecek olup vatana millete hayırlı olmasını dilerim. Umarım keyif alırsınız.

Yeni blogum Yalandan Siyaset

Hoşça kal babanem

Hoşça kal babanem

Bazı zamanlar ne yazacağımı bilmem. Bazı zamanlar ise ne yazacağıma dair en ufak bir fikrim bile olmaz. Şu sıralar ikinci moddayım. Çok şeyler oldu. Anlatsam anlatmaya dilimin varmayacağı şeyler yaşadım şu bir kaç günde. Evet, sen gittin babanem. Nasıl, neden çok önemi yok bunların. Bizi bıraktın ve gittin. Seçim senin değildi belki istemeyerek ama gittin bizi yokluğunla baş başa bırakarak. Sensiz bir hayat nasıl olur bilmiyorum. Şu dünyaya geldiğimde ilk gördüğüm yüzlerden biriydin. Sensiz nasıl nefes alınır bilmiyorum. Şu hayatta attığım her adımda yanımdaydın. Sensiz nasıl yaşanır inan hiç fikrim yok. Bunları şimdiye kadar hiç düşünmedim bundan sonrada düşünmek istemiyorum. Sanki bir yerlerde var olmaya devam ediyormuşsun gibi yaşamaya devam edeceğim sanırım. Havalar soğuduğunda atkımı takacağım mesela çünkü bana bunu yapmam gerektiğini söyleyemeyeceksin ama bileceğim ben olsaydın eğer kesin söylerdin. Veya o nefret ettiğim vitaminlerimi alacaksam eğer bu sen söylüyor olduğun için olacak. Evet, konuşamayacaksın belki o sevgi dolu sesini duyamayacağım ama hep yankılanacak sesin içimde. Baktığım her yerde göreceğim ben seni. attığım her adımda, aldığım her nefeste. Hep güçlü olmamı söylerdin bana babanem, güçlüyüm ve o kadar da güçsüzüm. Güçsüzlük değil aslında, sadece çaresizlik. Ne zaman yorulacak olsam diyeceğim ki babanem benim yorulmamı istemezdi ve "dinlen" dediğini duyacağım "sonra devam edersin." Seni unutmak mümkün mü babanem? Unutmayı bir kenara bıraktım bir an için bile düşünmemek elde mi.

Sen gittin ve ardından bir çok gözü yaşlı insan bıraktın. Ben ağlamadım ama biliyorum bunu istemezdin. Ben de sen üzülme diye ağlamadım. Senli hayatın güzelliklerini anlatarak devam edebilirim bu yazıya. Yaşasaydın eğer daha neleri göreceğini de anlatabilirim. Bunların yapmanın hiçbir anlamı yok ama gittin ve bizi yarım bir hayatla baş başa bıraktın. Buna hazırlıklı olmak mümkün değildi. Hazırlayamadım hala daha hazır değilim. Yarın neler getirecek bilmiyorum ama sen olmayacaksın. Bir daha asla kokunu alamayacağım. Bu boşluğu tarif etmeye kalksam herhalde anlatmaya ne gücüm ne de ömrüm yeter. Yokluğun öyle büyük ki varlığı bile geçiyor kimi zaman. Sesin hala kulaklarımda yankılanıyor. Mutlu ol diyorsun bana gözlerim doluyor.

Merak etme hala ağlamadım. Şu anda kimsem bunda senin payın çok fazla. Ben olmamda yardımcı oldun sen. Hep bana bir şey olsa babanem benimle ilgilenir dedim ve bunu gücüyle yaşadım. Vitamin iğnelerimi hep sen yaptın mesela ya bundan sonra ne olur bilmiyorum. Bana hayatı sen öğrettin. İnsanları sevmek olduğu zaman konu senin kadar sevebilmeye çalıştım onları. Senin kadar merhametli olmak istedim. Senin kadar iyi kalpli, senin kadar düşünceli olmaktı amacım. Öyle bir yerdeydin ki sen hep sana ulaşmak için çabaladım. Babanem kadar iyi birisi olmalıyım dedim hep ve bunun için uğraştım.

Sonra sen gittin. Bizi öksüz bıraktın, bizi yalnız bıraktın. Anlatacak çok şey var. Her an düşünceler geçiyor aklımdan. Seni hatırlarken o anların fotoğraflarının zihnimde belirmesini istiyorum ama olmuyor. Bunun yerine yokluğunla karşılaşıp onun gözlerinin içine bakıyorum senin gözlerinin içine baktığım gibi. Bize yokluğunu bıraktın babanem. Bize senin artık olmadığın ama senin yaptığın kocaman bir hayat bıraktın. Söyle kim pekmez yapacak bize bundan sonra. Kim beni boynumdan öpecek?

Gittin babanem, gittin. Bizi yarım bıraktın. Söyleyecek milyonlarca farklı cümle var burada. Milyonlarca sayfa yazabilirim sana dair. Yüreğimde sana dair kocaman bir boşluk bırakarak gittin babanem. Sensizlik garip her yerde sen varsın çünkü. Zaman geçecek ama o sensizlik hiç gitmeyecek. Daha anlatmak istediğim çok şeyim var aslında ama ağlamak istemiyorum. Sen de ağlamamı istemiyorsun biliyorum. Sonra kızarsın bana ki bunu hiç istemiyorum. Özlemek yeterli gelseydi eğer seni özlediğimi söylerdim ama hissettiğim duygu özlemenin milyonlarca kez üstünde. Benim duygusal babanem, şair babanem, iyi niyetli babanem, sevgi dolu babanem, temiz kalpli bababem, güzel babanem, vicdanlı babanem ve insan babanem. Sanırım artık susmalıyım. Artık sen kendi hayat kitabına yazı yazmayı bıraktın. Senin yerine biz kendi kitaplarımıza sana dair satırlar yazıyoruz seni yaşatmaya devam edebilmek için.

Gittin be babanem, gittin. Bizi yapayalnız bıraktın. Bizi sensiz bıraktın...

Huzur içinde uyu...

Zincirler, aşk

Şimdi size anlatırken heyecanlı bir tondan cümleye başlayıp hayatımda neler neler oldu demeyi çok isterdim. Ancak öyle bir şey söyleyemem. Yalan olur ve ben yalancıları sevmem. Yalan söylemek beni buradan çıkaramayacak. Odada sarkan cesedi ortadan kaldırmayacak. Yalan söylemek istemiyorum. Derseniz sen yalan söylesen ne değişir ama insanın belirli değerlerinin olması gerekiyor. Yalancıları hiç sevmedim ben, hep kullandılar hayatımı. Herkesin yalancı olduğunu da gördüm hayatta, olsun sanırım bazıları onlar gibi değildi. Emin değilim, çok uzak hatıralar bana.

Ceset günden güne şişmeye başladı ve içinden küçük beyaz kurtçuklar çıktı. Sonra zaman ilerledikçe kurtçuklar cesedi yedi. Ben cesedi yemiyorsam eğer onlar yesin sonuçta bende onları yerim. Hem şöyle iri, sulu, lezzetli bir kurtçuğa kim hayır diyebilir ki. Ben diyemem onların sayıları arttıkça bende ufak ufak yiyorum. Hepsini birden yemiyorum ki hepsini yersem geriye bir şey kalmayacak. Bunu da inanın hiç istemiyorum. En azından hem karnımı doyuruyorlar hem de arkadaş oluyorlar. Çirkin, hani cesede çirkin demiştim ya geçen ne çabuk unuttun, gerçekten çirkinleşti. Bir de üstüne kokmaya başladı. Başka bir odaya taşınmayı düşünüyorum. Bilmem belki karayiplerde bir oda güzel olabilir. Saçmalığa bak. Karayipleri bıraktım taşınma gibi durum yok ortada. Yine de bahamalar fena olmazdı. Off çok kötü kokuyorsun çirkin, böyle kokmaya devam edersen arkadaşlığımız zarar görebilir benden söylemesi.

Neyse ben konuma döneyim sanki anlatacak bir konum varmış gibi. Geçen gün düşünüyordum ki yaptığım tek şey zaten düşünmek. Biraz eskilere gittim, geçmişe giden bir at arabasına atladım bir baktım geçmişteyim. Çok fazla hatırlamıyorum geçmişi. Ne kadar hatırlamaya çabalasam da karanlıktan başka bir şey göremiyorum artık. Hatırlıyorum da bir gün ben hastalanmıştım, bademciklerim şişmişti ve nezle olmuştum. Ateşimde 50 derece vardı herhalde. Neyse ben evde tek başımaydım ve yatıyordum. Gariptir kimsem yoktu sonra ambulansı aramıştım ve hastaneye kaldırmışlardı beni. Orada doktorum ölümden döndüğümü söylemişti bana ama bunu niye söylediğini, neden söylediğini bilmiyorum. Ölümden döndüm demişti bana çok şanslısın. Sanırım renklerle ilgili bir hastalığım vardı veya ismi bir renk ismiydi hatırlamıyorum. Bende doktora bundan sonrasını bilmeden şanslı olup olmadığımı söyleyemezsin demiştim.

Sonra hastanede yatarken bir de güzel bir hemşire vardı. Bana karşı hiç kimsenin olmadığı kadar iyiydi o hemşire. Onu tekrar görsem kesinlikle tanıyamam ama gariptir aklımdan da çıkamıyor bir türlü. Ben konuşamazken yatağımın yanına gelip benimle sohbet ettiğini hatırlıyorum. Gözlerimi bile açamıyordum ama o benimle konuşurdu. Bana hikayeler, masallar anlatır aşkın ne kadar güzel olduğundan bahsederdi. Çok seviyordum o hemşireyi. Hani deseydi benim için ne yaparsın diye sorusunun yanlış olduğunu söylerdim. Doğru soru benim için ne yapamazsın olmalıydı. Ben iyileşene kadar yanımda kaldı, elimi tuttu. Ona dokunmak cennete dokunmak gibiydi o zamanlar ki gerçekte de cennete dokunmama pek az kalmıştı.

Sonra ben hastaneden çıktım. Hemşirede ayrılmış oradan. Onu görmeye gittiysem de göremedim. Başka bir kız daha vardı. Hani aşk derler ya o kıza aşık olmuştum ben. İsmi renkler gibi olan bir hastalığım olmamasına rağmen hastalıkta olduğumdan daha kötü durumdaydım. Ateşim yetmişlere seksenlere çıkıyor kalp atışım sekiz yüz civarında seyrediyordu. O kadar güzeldi ki o ona baktığım zamanlar nefes almayı unutuyordum. Onu çok sık göremediğim içinde boğulmuyordum. Ancak onu daha sık göreceğimi bilsem seve seve öldürdüm. Hatırlıyorum da o kadar güzeldi ki yanında ben dünyanın hatta evrenin en çirkiniymişim gibi kalıyordum. Ona dokunsam kırılmasından korkuyordum hep. Sonra o kız gidip hödüğün birisiyle evlendi. Bir de bana düğününün davetiyesi gönderdi. Hayır, gitseydim ne yapabilirdim ki size bir hediyem var bir tabanca ve iki kurşun diyip kafalarına mı sıkmalıydım? Tabancamdan iki kez tok bir ses yankılandıktan sonra kurşunlar onların kafatasılarına çarptı. Bu esnada salondaki herkes ne olduğunu şaşırmışken ve çığlık bile atmaya korkarken kafalarından etrafa kırmızılıklar yayılmaya başladı. Benim için yeterli gelmedi ve birkaç kurşun daha sıktım özellikle de sevdiğimi benden çalan o dingile. Bol bol sıktım kafasına, elek gibi oldu. Sonra kurşunum bittiğinde ikisi de yerde yatıyordu ve kanları bedenlerinin etrafını kaplamıştı. Özellikle onun o güzel gelinliği artık kırmızıydı. Bunları yapmadım tabi benim sevgi anlayışıma göre değil. Sevgi dediğin onun mutluluğu için kendi mutsuzluğunu göze almaktı. Ben de aynen böyle yaptım ve mutsuzluğu seçtim. Ancak benim suçum yoktu. Ona gösterebilmek için her yolu denedim ama o anlamak istemedi bir türlü. Sadece bir çift kelime söylemedim, onunla konuşamazken yapamazdım zaten. Dedim ya seviyordum diye.

Çok düşündüm acaba yanına gidip konuşsaydım bir şeyler değişebilir miydi diye. Mesela yanına gidip seni seviyorum desem, yok bu olmaz çok hızlı. Senden hoşlanıyorum desem mesela bana bir fırsat tanırmıydı. Tanıyıp tanımamış olması o kadar önemli değil de ona kendimi nasıl anlatabilirdim. Düşünsenize birisine ona dokunduğunuzda kırılacağından korktuğunu ve bu yüzden ona asla dokunamayacağınızı nasıl söylersiniz. Kelimeler arasında bu anlamda olan var mıdır merak ediyorum. O kadar garip bir yerdi ki orası tarif etmenin imkanı yok gerçekten. Kendin olmanın hiçbir anlamı olmadığı bir yer düşünün. Hoş benim yaptığımda komik bir ceset ve birkaç kurtçuğa aşkı anlatmaya çalışıyorum. Farkındayım akıl sağlığım her gün giderek kötüleşiyor.

Aslında yine anlatmak istemediğim şeyler anlattım ama biraz mutluluğa ihtiyacım vardı. Evet, artık mutluluk hiçbir zaman gelmeyecek kadar uzak bana. Nasıl o kız bir daha asla gelmeyecekse mutluluğa da ulaşma şansım da kalmadı. Garip hala onların düğününe gidip iki kurşun hediye etmeli miydim diye düşünüyorum. Belki en iyisi kendime hediye edeceğim tek bir kurşundu. Neyse önemi yok zaten bunların. Karnım acıkmaya başladı en iyisi bir kaç küçük, şişko, lezzetli kurtçuk yemeliyim. En azından ağrılarımdan biri bir süre sessizleşir. Sonra birlikte birkaç el tavla oynarız. Merak etmene gerek yok ben hiç kazanamam zaten oyunlarda. Yine sen kazanırsın. Ben çirkinin kemiklerinden tavlayı yapmaya başlayayım en iyisi...

Kelimeler yetmediğinde

Bir süredir sıklıkla hikayeler, masallar anlatıyorum size. Anlatmaya da devam etmek istiyorum. Ancak kısa bir vermek niyetim ve başka bir şeyden bahsetmek. Benzer yazıları daha önce çok yazdım. Bir çok kez anlattım sessizlikleri. Şimdi yine aynı konuya oldukça benzer bir bakış açısıyla tekrar değinmek istiyorum. Bu yazının konusu "Kelimeler yetmediğinde."

Önce kısa bir "kelimeler neden yetmez?" bölümü ile başlamak istiyorum. Kelimelerin yetmemesinin temelde tek bir nedeni vardır; anlatılmak istenen anlatılabilecek olan daha büyüktür. Bu nedenle de anlatılmaz genellikle, anlatılamaz. Bir insana onu ne kadar sevdiğinizi anlatabilmek istediğinde mesela bunun için söyleyecek çok fazla sözünüz yoktur. Acı içinde fark edersiniz bu gerçeği. Sonrasında siz anlatamazsınız, o kelimeleri sizden duymak isteyen öğrenemez. Elbette bu noktada kelimelerin yerini alabilecek başka davranışlar, hareketler vardır ama bunların yeri nedense hiçbir zaman o birkaç kelimenin yerini tutmaz.

Hadi örneklemelerle ilerleyelim bu yazı boyunca. İnsan hayatı anlatabildiği ölçüde yaşar. Yani asla anlatamayacağınız bir deneyime tam anlamıyla sahip olamazsınız. Eğer sevgi ise anlatamadığınız bir sevgiye asla sahip değilsinizdir. Bu sebeple insan, sevgisini ifade etmeye çabalar. Bu ifade etme süreci başlı başına bir yazı konusudur ki bu noktaya girmek istemiyorum bu nedenle. Bunun yerine o an kelimelerle anlatamadıkları ile ilgilenmek istiyorum.

Şöyle düşünün iki farazi kahramanımız olsun bu nokta. Biri erkek ve bir diğeri dişi. Sonra bunların arasında duygusal anlamda bir yakınlık olmasını da isteyelim. Ya ikisi ya da biri diğerinden hoşlanıyor olsun, hani olmaz ya. Bu sürecin bir devamı vardır. Beklerler ki ilgilendiklerini gösterebilsinler. Bunun da çok çeşitli yolları vardır. Efendim mesajlar atılır, iltifatlar yapılır, kaçamak bakışlardan tutun da karşındakinin gözlerine bakmalara kadar sonsuz sayıda yöntemi vardır bunun. Bunlar da yetmez ama. Bir süre sonra o iki farazi kahramanımızın zihninde sorular oluşmaya başlar "acaba"ya dair.

Bu acaba noktasını hep çok ironik bulurum ben. Düşünün ki iki kahramanımız da kendini ifade etmeye çabalıyor olsun. Ancak bu ifade etme süreci çeşitli sebeplerden ötürü asla çok net kelimelerle olamasın. Ortaya söyle bir durum çıkmaya başlar o noktada "acaba yanılıyor muyum?" Daha sonra ise bu soruyu başkaları takip eder "ya onu anlamıyorum. neden bu kadar karışık." Hadi şimdi duralım. İki kahramanımızın da birbirlerine karşı hissettiklerini ifade etmeye çabaladıklarını söylemiştim. Bu sebeple aslında ortada karışık olan bir durumda yoktur. Aslında her şey oldukça açık ve nettir. Fakat o geçen zamanda söylenememişler o kadar büyümüştür ki artık kurgular gerçeklerin yerini almaya başlar.

Elbette bu içsel diyaloglar olası olarak "neden hiç net değil?" sorusu ile devam edebilir. Bu soruyu ben çok daha fazla ironik bulurum ve gerçekten çok acıdır. Sürece baktığımızda, yapılanları incelediğimizde aslında bir sonuca ulaşabiliriz. Zamandaki gelişmelere bakıldığında zaten aranılan o "netlik" ortadadır. Ancak iki kahramanımız da bunun farkında bile değildir. Kelimelerin eksikliğinde bu tarz sendromların ortaya çıkması oldukça doğaldır aslında. Ancak söylediğim gibi sürece bakıldığı zaman aranılan netlik sorusunun cevabı her zaman ortadadır. Bunu kimse göremez ama. Sonralarında başka şeyler olur, insanlar saçmalar bilirsiniz.

Benim bu yazıda anlatmak istediğim tek bir şey var aslında. Benzer durumlar içerisindeyken mümkünse "net olan işaretlere bakalım." Her ne kadar çeşitli sebeplerden dolayı anlatamıyor olsak da kendimizi açıklayabileceğimiz ölçüde açık olalım. Sonrası çok saçmalaşıyor dostlar inanın bana. Bir süre sonra ise anlatacak bir şey kalmıyor geriye. Daha önce de söylediğim gibi bu noktada amaç yaşanabilecekleri değil yaşananları düşünmektir. Çünkü yaşananlar insana istediği cevapları verebilecek yeterliliktedir eğer ona doğru bir biçimde bakmayı becerebilirsek.

Elbette ki bu noktada söyleyecek çok söz var farkındayım. Ancak vermek istediği mesajı vermiş olmanın mutluluğu içerisinde yazımı ufaktan sonlandırmak istiyorum. Bazen insan çok açık ve çok net olan işaretleri göremez ve daha açık ve net olduğunu düşündüğü kelimeler duymak ister. Oysa o kelimeler şu dünyada gelmiş, geçmiş en kapalı şeylerdir. Bir bakışın önemini unutmayalım dostlar. Tek bir kelimenin bile ne kadar güçlü olduğunu hep hatırlayalım. Eğer bazı şeyler açıklanmıyorsa bilelim ki bir sebepleri vardır mantıklı veya mantıksız. Bu yüzden de o sebeplerin hatırına bekleyelim. Yoksa inanın bir süre sonra söylenebilecek kelimeyi bırakın, kaçamak bir bakış bile kalmıyor geriye.

Aslında bu yazıda herkese hayatlarını güzelleştermelerini söylemek ve başkalarına eziyet etmekten vazgeçmelerini söylemek istedim. Ben yapmıyorum ama hepsi berkecanın suçu diyebilirsiniz ama birbirimizi kandırmanın lüzümu yok hiç, hepimiz yapıyoruz aynı şeyleri. Bu durumda geriye tek bir seçenek kalıyor, yok olmadan tutunabilmek bazı şeylere eğer devam etmesini istiyorsak. Yoksa inanın bazı yolların gerçekten dönüşü olmuyor.

Gecenin bu saatinde, sabahın bu ayaz vaktinde beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. Hayatı güzelleştirmek veya rezil etmek elimizde ve neden güzele doğru yürümüyoruz? Geleneksel son soru kapanışımı da yaptığıma göre artık gidebilirim.

Hepinize günaydın, güzel bir gün dilerim...

Zincirler, firar


Zincirler

Her şeyi sırası ile anlatmak istiyorum ama sırasıyla yaşamadığım için bir düzene sokamıyorum olayları. En son duvarda yürüyen o güzel, şişko böceği yediğimi hatırlıyorum.O hala canlıyken dişlerim kabuğunu parçalarken çıkan sesleri kolay kolay unutamıyorum. Yerken boynumdan aşağıya doğru hareket ettiğini de hatırlıyorum bir daha böcek yerken önce öldürmem gerekiyormuş. O şişko böcek iki gün daha dayanabilmemi sağlamıştı. Herhalde midem geç sindirdi onu keşke daha fazla olsalardı.

Ancak başka böcek yoktu ve kolum yada bacağım arasında bir seçim yapmalıydım. Fazlasıyla zayıflamış olduğum için iki kolumu birden yersem anca doyabilirdim. Bu sebeple bacağımı yemek daha mantıklıydı. Önce sol baldırımı ağzıma doğru getirip ısırdım. Dişlerim sert derime zor battı. Dişlerim derimde derinlere indikçe ağzıma kan dolmaya başladı sevmiyorum kanın tadını. Hele bacağımdan bir parça koparmak inanın çok güçtü. Çok fazla acı çektiğimi hatırlıyorum derim lastik gibi bir türlü kopmak bilmediğinden ama midemin ağrısı çok daha fazlaydı.

Bacağımdan büyükçe bir parça koparmıştım ve çiğnemesi oldukça güçtü. Tadı da aynı kanım gibi kötüydü hiç sevmedim ama yapmak zorundaydım. İlk lokmamı çiğnedikten sonra durdum. Bacağımı bir günde bitirmek istemiyordum ya ondan işte. Aslında iskeleti almasalardı onun kemiklerini parçalayarak yiyebilirdim ama aldılar onu benden. Bacağımdan akan kanın zemine yayılmasını izledim bir süre. Sonra bütün zindan leş gibi kan kokmaya başladığında kusmamak için kendimi zor tuttum. Kanamamı durdurabilecek hiçbir şey yoktu ve yaşam özüm her yeri kaplamaya başlamıştı.

Bacağımdan bayağı bir kan akmış olmalı ki bir süre sonra bayılmışım. Kendime geldiğimde birisi bacağıma bir şey sarıyordu. Daha ne olduğunu anlamadan hemen üstüne atılıp iki elimle boğazını kavradım. Onu yere yatırıp bütün ağırlığımı üstüne verdikten sonra boğazını sıkmaya başladım. Parmaklarımın arasında onun yavaşlayan kalp atışlarını hissedebiliyordum. Sıktıkça yüzü morarmaya başlamıştı ve nefes alışverişi yavaşlıyordu ve direnişi güçsüzleşiyordu. Başı yana düşene kadar sıktım. Gözlerini sonuna kadar açılmıştı, yüzünde büyük bir korku ve acı ifadesi vardı. Sonra bıraktım onu kafası taş zemine sertçe çarptı. Cebinden anahtarları aldım önce zincirlerimi ardından kapıyı açtım. Belki ölmüştü belki bu kadar çirkin olmasaydı yiyebilirdim onu. Hatta belki çakmağı vardı ve küçük bir ateş yakıp pişirebilirdim ama dediğim gibi çok çirkindi.

Dışarıya çıktığımda büyük bir koridor vardı ve karşılıklı dizilmiş bir sürü oda. Odaların arasında topallayarak yürürken başka iskeletler gördüm. Hepsini dışarıya çıkartmak istesem de hepsini birden taşıyamazdım. Bacağımı ısırmıştım ya hani ne çabuk unuttun. Kası parçalamış olmalıyım ki yürümekte çok zorlanıyordum.

İskeletlerle vedalaşırken çok ağladım. Onların özgür olma ihtimalleri yoktu, özgür olma umutları da yoktu. Onlar iskelettiler hiçbir şeyleri yoktu. Benimde yürüyebilmem için bir bastona ihtiyacım vardı. Kanamam durmamıştı ve yürüdüğüm yollar kırmızıya boyanmaya devam ediyordu. Uzun bacaklı bir iskeletin bacağını koparıp kendime baston yaptım. Saçlarını koparıp diz diz kapağına doladım ki kırılmasın. Bir kaç parça bez bulabilseydim veya boğduğum adamın elbisesinden koparsaydım bir parça bacağımı sarabilirdim. Ancak yapamadım ve kanamaya devam ettim.

Koridorun sonuna geldiğimde artık yürüyemiyordum. Başım dönüyor ve gözlerim kararıyordu. En son karşımda büyükçe bir kapı gördüm. Çelik kapıya tutunarak doğrulmaya çalıştım. Kapının koluna ulaştığımda neredeyse hiç gücüm kalmamıştı. Kapıyı açmamla yere düşmem bir oldu. En son gördüğüm şey ise içeriye dolan büyük bir ışıktı. Galiba ölüyordum. Hani ölmeden önce bir ışığa doğru gider ya insan bende öyle ama ışığa doğru gidemiyordum. Sonra her yer karardı.

Tekrardan bayılmışım. Oysa ölmek çok güzel bir yol gibi gelmişti bana. Gözlerimi açtığımda boğduğum adamın cesedi duvarda asılıydı. Ben onu boğmuştum ama gariptir kafatasında iki tane delik vardı. Sanırım ben öldüremeyince başkası tamamlamıştı yarım kalan işimi. Yaşamama neden izin verdiklerini hala bilmiyorum. Bir süre cesede baktıktan sonra ben ölüleri yemem diye çok bağırdım. Ölüleri böcekler yer bende böcekleri. En azından cesede bayağı bir böcek gelecekti. Bir süre boyunca karnımın doyacağı da kesindi artık. Bu süre sonra bacağım bile iyileşebilirdi belki. Hala aklımda o kapının arkasında ne olduğu vardı. Bir özgürlük yolu muydu o yoksa başka bir zindana mı açılıyordu? Peki o kapı başka bir zindana açılıyorsa başka zindandaki kapı da başka bir zindana açılırdı. Kimse özgür olamazdı bu şekilde. O zaman niyeydi bütün çabalar? Kimse özgür olmak istemiyor muydu acaba? Bir tek ben mi vardım özürlük ateşiyle eriyen? Bilmiyorum ama çok kızıyorum. Özellikle sana kızıyorum ceset. Benimle konuşurken gözlerime bak. En iyisi göz kapaklarını açayım da bakışalım uzun uzun. Sana bir isim bulmak lazım şimdi. Ceset pek güzel bir isim değil. En iyisi sana çirkin diyeyim, yakışır hem sana...


Resim başlıklı hikayeler 4

O farklı bir kızdı. Pek fazla arkadaşı yoktu onun. Olanlarla da çok iyi anlaşamazdı. Aslında o herkesle konuşabilirdi. Uzun yıllar boyunca hep böyle yapmıştı. Ancak ilişkileri o kadar tek taraflıydı ki geriye dönüp dostluklarına baktığında onlardaki payının çok az olduğunu görüyordu. Hep dinlerdi o başkalarının sıkıntılarını, dertlerini, veya mutluluklarını. Ancak anlatma sırası ona gelince susardı. Anlatsa kimsenin onu anlamayacağını düşünürdü. Bu güne kadar hep böyle olmuştu kimse onun neden bahsettiğini bile anlayamamıştı.

Zaman geçtikçe anlatamadıkları içinde büyümüş ve giderek hayatını kaplamıştı. Onu anlamayan insanların etrafında olmasına ihtiyacı yoktu. Sonuçta o tek kişilik yaşıyordu hayatını. Başkalarına muhtaç yaşayanları bu sebeple anlayamıyordu. Hayat tek kişilikti. İkinci, üçüncü kişilere yer yoktu onun içinde. Hayatı hiç izleyicisinin olmadığı tek kişilik bir tiyatroydu. Sahnede bir tek o olmalıydı.

Zaman ilerledikçe arkadaşım diyebileceği insanların sayısı giderek azalmıştı. Ancak onun yalnızlık yolculuğu bununla sınırlı kalmamıştı. Yaşı ilerledikçe onu anlamayan ailesine ihtiyacı da azalmaya başlamıştı. Tek başına yaşamaya karar verip tüm kararlarını bu noktadan sonra kendisi almıştı. Elbette zorlukları vardı hayatın ama kendini anladığı sürece önemi yoktu tüm bunların.

Daha sonra kendisini anlamayan bir şehirden uzaklaşmak istemişti. Başka bir şehre gittiğinde yine aynı isteği devam etmişti onu anlayan kimse bulamayınca. Kendini hiçbir yere, hiçbir kişiye ait hissetmiyordu. Bu yüzden ülkesini değiştirmek istedi anlaşılabileceği bir yer bulma umuduyla. Bir diğer taraftan tek kişilik hayatını kurgulamaya devam ediyordu. Yalnızlığını daha yaşanılabilir kılmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Bütün bu çabaları ise onu her şeyden uzaklaştırıyordu yavaşça.

Bir zamanlar çok umudu vardı onun. Dostluğa, aşka, sevgiye, mutluluğa dair inançları çok güçlüydü. Ancak hayat ondan her şeyini azar azar almıştı. Kendine bir ağaç arayan yeşil bir yapraktı başlangıçta ama zaman geçtikçe kurumaya başlamış ve kendine tutunacak bir ağaç aramaktan vazgeçmişti. Bir ağaç resmi çizmişti çok sevdiği o kurşun kalemiyle ve ona ait olmaya çabalamıştı.

Bir gün ailesinin ülkesine geri dönmüştü ki o topraklara hiçbir zaman ait hissedememişti kendini. Oraya dönme sebebi içindeki ufak da olsa bir umuttu bir gün anlaşılabileceğine dair ama bu umutta diğer her şey gibi günden güne azalıyordu. Her şey sahteydi ona göre, herkes sahteydi.

Geri geldiği zaman insanların değişip değişmediklerini görmek için görüşürdü onlarla. Çok küçük bir umudu durmaksızın yaşatırdı. Umut olmadan yaşayamayacağına inanmıştı. Ancak bir arkadaş toplantısında bu inancını da kaybetmişti.

Arkadaş bile demekte zorlandığı insanlarla bir akşam yemeğinde buluşmuştu. Gariptir herkes çit olarak gelmişti. Herkes bir başkasını bulmuştu yanında getirecek. Sadece o tek başınaydı. Zaman ilerlerken onların sahte mutluluk hikayelerini dinlemişti. Onların yapmacık hareketlerini izlemiş, asla değişemeyeceklerini görmüştü. Akşam boyunca ona hep küçümser bir şekilde bakmışlardı yalnız olduğu için. O ise kendini kadehlere vermiş düşünmemeye çabalamıştı. Bu akşam onun için çok önemliydi aslında. Hayatını değiştirecek bir düşünceyi burada keşfetmişti.

İnsanları mutlu eden şeyler ona acı veriyordu. Gariptir ki onlara acı veren şeyler ise mutlu ediyordu. İnsanlar yalnızlıktan köşe bucak kaçarken yalnızlık onun her şeyiydi. İnsanlar çift olmak için her şeylerini verebilecekken o hiçbir zaman mutlu olamamıştı hayatına birilerini sokmaya çabaladıkça. Bu yüzden insanların acı çektiklerini yapmalıydı mutlu olabilmek için.

Bu karar onun hayatında bir dönüm noktası olmuştu. Artık korkularından kaçmak yerine hayatını başkalarının korkuları üzerine kurmalıydı. Başkalarının acıları onun mutluluğuydu artık.

Herkes bir beyaz atlı prensin gelip hayatını değiştirmesini beklerken o beyaz atlı prensin asla gelmemesini bekliyordu. Çok net hatırlıyordu bir gün bir yerden başka bir yere otobüsle giderken uyuyakalmıştı. Çok fazla uyumamış olmasına uyandığında kucağında kırmızı bir gül bulmuştu. O kadar şaşırmıştı ki o gülü görünce. Gülü kimin bıraktığını otobüsteki herkese sormuştu ama hiç kimse görmemişti gülü kimin bıraktığını. Sonrasında ise o gülü nereye giderse gitsin hep yanında taşımıştı asla gelmeyecek prensinin hatırına.

Hayatı tamamen değişmişti artık. Çiftlerden nefret ediyor ve onları görmeye bile dayanamıyordu. Bu yüzden nerede olursa olsun asla dışarıya çıkmıyordu. Ne zaman bir çit görse yolunu değiştirmeye başlamıştı. Yalnızlıkla ilgili hiçbir sorunu yoktu onun. Bir kurşun kalemi vardı ihtiyacı olduğunda yanında olan ve o kalem onun tek dostuydu.

Başkaları alışveriş yapmaktan, yeni bir şeyler almaktan zevk alıyor diye o alışveriş yapmazdı. Elbiselerini yırtılana kadar giyer ve anca ondan sonra değiştirirdi. Eski eşyalarını hep yanında taşırdı. Sonuçta yenilerine ihtiyacı hiç olmamıştı. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktu onun. Geçmişi onun için yeterliydi.

Diğerlerinin aksine başını yaslayacak bir omuza da ihtiyacı yoktu. Onun duvarları vardı başkalarının omuzları yerine. Ne zaman birisine ihtiyaç duysa, ki nadiren de olsa olurdu bu, duvarlarına sarılırdı. Başkaları sıcak bir çift kolun onu sarmasını isterken o duvarların soğuk yüzünü tercih ediyordu.

Hayatı öyle bir noktaya gelmişti ki başkalarının yaklaşmak bile istemediği bir yerde yaşıyordu. İnsanların korkularına sığınmış ve mutluluğu acılarda arar olmuştu. Bu yüzden hep hüzünlü, hep üzgündü. Onun için sorun değildi ama bunlar. Hüzün mutluluğun yeni anlamıydı ve başkalarının aksine o acı çekmekten kaçınmazdı. Acı denizinde tek başına kulaç atmaktan hiçbir zaman yorulmamıştı.

Bu yüzden o hep mezarlıklara giderdi. Bilirdi mezarlıkta kimseyi göremez asla çiftlerle karşılaşamazdı. Mezarlığa gelen insanları kendisine yakın hissederdi benzer duyguları paylaştıklarından dolayı. Kendini yalnız hissetmediği ender yerlerden birisiydi mezarlıklar.

Bir gün yine bir mezarlıkta yalnızlığını anlatan bir resim yapıyordu. Resim yapmak onu hayattan uzaklaştıran ender şeylerden birisiydi. Kalemi beyaz kağıtta dolanırken bir yandan buralara nasıl geldiğini düşünüyordu. Sanki hayat ona seçme şansı sunmamışçasına onu buralara sürüklemişti. Bir yandan o tehlikeli bir hayat sürerken bir şey onu korumuştu. Sürekli tehlikenin etrafında dolanmasına, onunla birlikte uyumasına rağmen ona hiçbir şey olmuyordu. Jiletten bir elbise giyordu sanki. Ona dokunan herkesin elleri paramparça olurken jiletler onu asla kesmiyordu.

Resimlerinde hep kendini maskelerin içinde yalnız başına çizerdi. Yine kendini çiziyordu sonsuz bir okyanusta yol alan yelkenleri yırtılmış, kürekleri kırılmış bir salın içerisinde. Resimde geceydi ve karanlık hakimdi ve tüm yıldızların maskeleri vardı. Resmin sonlarına yaklaşırken bir diğer taraftan da hayatını düşünüyordu. Hep aynı şeyleri düşünürdü. Kendisi sessiz olmasına karşın iç sesleri çok gevezeydi.

Kağıda son çizgilerini çizerken ön tarafından bir ses duydu "merhaba" ve başını kaldırdı. Karşısında kendi yaşlarında olduğunu tahmin ettiği bir erkek duruyordu. Elbiseleri aynı kendininkiler gibi eskimiş, renkleri solmuştu. "Kimsin?" diye sordu sesinde endişeye en ufak bir yer bile vermeden güçlü bir şekilde.

"Bilmiyorum belki hiç kimseyim. İnan ismimin hiçbir önemi yok." dedi erkek kısık ve utangaç bir sesle.

"O zaman neden yanımdasın bay hiç kimse?" kızın sesi aynı sert tondaydı.

"Şey... aslında... yani ben... sadece tanışmak istemiştim. Çok uzun zamandır görüyordum seni ama bir türlü cesaretimi toplayıp yanına gelememiştim." adam o kadar naif bir tondan konuşuyordu ki kızın sert bakışları yumuşamıştı biraz.

"Ne kadar zamandan beri görüyorsun beni ve neden şimdi çıktın karşıma?" sesi hala acımasız olmasına karşın adamın karşılaştığı kimseye benzemediğini düşünüyordu.

"Seni ilk kez çok uzun zaman önce görmüştüm. Hissettiğim duyguları adlandırmak istemiyorum. Sonuçta onları anlatmaya kelimelerim yetmez. Sonrasında seni takip etmekten kendimi alamadım. Gittiğin her şehre, gittiğin her ülkeye takip ettim seni. Seni görmeden yapamıyordum. Seni görmediğin geceler boyunca uyuyamıyordum. Hatırlarsın herhalde bir gün otobüste melekler gibi uyumuştun. O kadar masum o kadar güzeldin ki seni seyretmekten başka bir şey yapmak istemiyordum. O zamanlar bir gün olur sana veririm diye her sabah sen evinden çıkmadan önce kırmızı bir gül alıyordum. O güne kadar sana verme fırsatım olmamıştı ama o gün sen uyurken kucağına bıraktım onu." adam heyecandan ne yapacağını bilemiyordu. Terlemiş, nefes nefese kalmıştı ve konuşurken kelimeleri sıklıkla karıştırıyordu.

Kızın yüzünde ilk kez farklı bir ifade oluşmuştu. Konuşmak istediğinde ne söyleyeceğini bilemiyordu. Onun yerine konuşan erkek olmuştu "bir şey söylemek zorunda değilsin. İzin ver anlatımı bitireyim. Hep etrafında oldum ben. Gözünün ucuyla görebildiğin kadar yakın asla dikkatini çekmeyecek kadar uzak oldum sana. Sana zarar vermek isteyen insanlar oldu ve ben hep engelledim onları. Seni üzmek, seni ağlatmak istediler ve ben dökülebilecek her damla gözyaşını engellemek için elimden gelen her şeyi yaptım. Kendimi anlatma fırsatı verdiğin için çok teşekkür ederim. İnan bu günü yıllardır bekliyordum. "

Kızın kafası o kadar karışmıştı ki ne söyleyeceğini bilemiyordu. Aklından o kadar fazla cümle geçiyordu ki hiç birisine tutunamıyordu. Sadece "teşekkür ederim. İnan ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Teşekkür ederim." diyebildi.

Erkek ise gülümsemeye başlamıştı kıza kırmızı bir gül daha uzatırken. Bu sefer utanma sırası kıza geçmişti. Gözlerini kısmış ve yüzüne bir tebessüm hakim olmuştu. Erkek konuşmaya devam etti bu ensada "konuşmana gerek yok inan. Resmini bitir lütfen, seni resim yaparken izlemeyi çok istiyorum." dedi kızı hayran bir şekilde izlerken.


not: Bu hikaye ve diğer "Resim başlıklı hikayeler" yazıları arkadaşım Seba Savacı'nın resimlerinden esinlenerek yazılmıştır.


Onun diğer resimlerini görmek isterseniz eğer buraya tıklayabilirsiniz.


Find Us On Facebook