Resim başlıklı hikayeler 4

O farklı bir kızdı. Pek fazla arkadaşı yoktu onun. Olanlarla da çok iyi anlaşamazdı. Aslında o herkesle konuşabilirdi. Uzun yıllar boyunca hep böyle yapmıştı. Ancak ilişkileri o kadar tek taraflıydı ki geriye dönüp dostluklarına baktığında onlardaki payının çok az olduğunu görüyordu. Hep dinlerdi o başkalarının sıkıntılarını, dertlerini, veya mutluluklarını. Ancak anlatma sırası ona gelince susardı. Anlatsa kimsenin onu anlamayacağını düşünürdü. Bu güne kadar hep böyle olmuştu kimse onun neden bahsettiğini bile anlayamamıştı.

Zaman geçtikçe anlatamadıkları içinde büyümüş ve giderek hayatını kaplamıştı. Onu anlamayan insanların etrafında olmasına ihtiyacı yoktu. Sonuçta o tek kişilik yaşıyordu hayatını. Başkalarına muhtaç yaşayanları bu sebeple anlayamıyordu. Hayat tek kişilikti. İkinci, üçüncü kişilere yer yoktu onun içinde. Hayatı hiç izleyicisinin olmadığı tek kişilik bir tiyatroydu. Sahnede bir tek o olmalıydı.

Zaman ilerledikçe arkadaşım diyebileceği insanların sayısı giderek azalmıştı. Ancak onun yalnızlık yolculuğu bununla sınırlı kalmamıştı. Yaşı ilerledikçe onu anlamayan ailesine ihtiyacı da azalmaya başlamıştı. Tek başına yaşamaya karar verip tüm kararlarını bu noktadan sonra kendisi almıştı. Elbette zorlukları vardı hayatın ama kendini anladığı sürece önemi yoktu tüm bunların.

Daha sonra kendisini anlamayan bir şehirden uzaklaşmak istemişti. Başka bir şehre gittiğinde yine aynı isteği devam etmişti onu anlayan kimse bulamayınca. Kendini hiçbir yere, hiçbir kişiye ait hissetmiyordu. Bu yüzden ülkesini değiştirmek istedi anlaşılabileceği bir yer bulma umuduyla. Bir diğer taraftan tek kişilik hayatını kurgulamaya devam ediyordu. Yalnızlığını daha yaşanılabilir kılmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Bütün bu çabaları ise onu her şeyden uzaklaştırıyordu yavaşça.

Bir zamanlar çok umudu vardı onun. Dostluğa, aşka, sevgiye, mutluluğa dair inançları çok güçlüydü. Ancak hayat ondan her şeyini azar azar almıştı. Kendine bir ağaç arayan yeşil bir yapraktı başlangıçta ama zaman geçtikçe kurumaya başlamış ve kendine tutunacak bir ağaç aramaktan vazgeçmişti. Bir ağaç resmi çizmişti çok sevdiği o kurşun kalemiyle ve ona ait olmaya çabalamıştı.

Bir gün ailesinin ülkesine geri dönmüştü ki o topraklara hiçbir zaman ait hissedememişti kendini. Oraya dönme sebebi içindeki ufak da olsa bir umuttu bir gün anlaşılabileceğine dair ama bu umutta diğer her şey gibi günden güne azalıyordu. Her şey sahteydi ona göre, herkes sahteydi.

Geri geldiği zaman insanların değişip değişmediklerini görmek için görüşürdü onlarla. Çok küçük bir umudu durmaksızın yaşatırdı. Umut olmadan yaşayamayacağına inanmıştı. Ancak bir arkadaş toplantısında bu inancını da kaybetmişti.

Arkadaş bile demekte zorlandığı insanlarla bir akşam yemeğinde buluşmuştu. Gariptir herkes çit olarak gelmişti. Herkes bir başkasını bulmuştu yanında getirecek. Sadece o tek başınaydı. Zaman ilerlerken onların sahte mutluluk hikayelerini dinlemişti. Onların yapmacık hareketlerini izlemiş, asla değişemeyeceklerini görmüştü. Akşam boyunca ona hep küçümser bir şekilde bakmışlardı yalnız olduğu için. O ise kendini kadehlere vermiş düşünmemeye çabalamıştı. Bu akşam onun için çok önemliydi aslında. Hayatını değiştirecek bir düşünceyi burada keşfetmişti.

İnsanları mutlu eden şeyler ona acı veriyordu. Gariptir ki onlara acı veren şeyler ise mutlu ediyordu. İnsanlar yalnızlıktan köşe bucak kaçarken yalnızlık onun her şeyiydi. İnsanlar çift olmak için her şeylerini verebilecekken o hiçbir zaman mutlu olamamıştı hayatına birilerini sokmaya çabaladıkça. Bu yüzden insanların acı çektiklerini yapmalıydı mutlu olabilmek için.

Bu karar onun hayatında bir dönüm noktası olmuştu. Artık korkularından kaçmak yerine hayatını başkalarının korkuları üzerine kurmalıydı. Başkalarının acıları onun mutluluğuydu artık.

Herkes bir beyaz atlı prensin gelip hayatını değiştirmesini beklerken o beyaz atlı prensin asla gelmemesini bekliyordu. Çok net hatırlıyordu bir gün bir yerden başka bir yere otobüsle giderken uyuyakalmıştı. Çok fazla uyumamış olmasına uyandığında kucağında kırmızı bir gül bulmuştu. O kadar şaşırmıştı ki o gülü görünce. Gülü kimin bıraktığını otobüsteki herkese sormuştu ama hiç kimse görmemişti gülü kimin bıraktığını. Sonrasında ise o gülü nereye giderse gitsin hep yanında taşımıştı asla gelmeyecek prensinin hatırına.

Hayatı tamamen değişmişti artık. Çiftlerden nefret ediyor ve onları görmeye bile dayanamıyordu. Bu yüzden nerede olursa olsun asla dışarıya çıkmıyordu. Ne zaman bir çit görse yolunu değiştirmeye başlamıştı. Yalnızlıkla ilgili hiçbir sorunu yoktu onun. Bir kurşun kalemi vardı ihtiyacı olduğunda yanında olan ve o kalem onun tek dostuydu.

Başkaları alışveriş yapmaktan, yeni bir şeyler almaktan zevk alıyor diye o alışveriş yapmazdı. Elbiselerini yırtılana kadar giyer ve anca ondan sonra değiştirirdi. Eski eşyalarını hep yanında taşırdı. Sonuçta yenilerine ihtiyacı hiç olmamıştı. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktu onun. Geçmişi onun için yeterliydi.

Diğerlerinin aksine başını yaslayacak bir omuza da ihtiyacı yoktu. Onun duvarları vardı başkalarının omuzları yerine. Ne zaman birisine ihtiyaç duysa, ki nadiren de olsa olurdu bu, duvarlarına sarılırdı. Başkaları sıcak bir çift kolun onu sarmasını isterken o duvarların soğuk yüzünü tercih ediyordu.

Hayatı öyle bir noktaya gelmişti ki başkalarının yaklaşmak bile istemediği bir yerde yaşıyordu. İnsanların korkularına sığınmış ve mutluluğu acılarda arar olmuştu. Bu yüzden hep hüzünlü, hep üzgündü. Onun için sorun değildi ama bunlar. Hüzün mutluluğun yeni anlamıydı ve başkalarının aksine o acı çekmekten kaçınmazdı. Acı denizinde tek başına kulaç atmaktan hiçbir zaman yorulmamıştı.

Bu yüzden o hep mezarlıklara giderdi. Bilirdi mezarlıkta kimseyi göremez asla çiftlerle karşılaşamazdı. Mezarlığa gelen insanları kendisine yakın hissederdi benzer duyguları paylaştıklarından dolayı. Kendini yalnız hissetmediği ender yerlerden birisiydi mezarlıklar.

Bir gün yine bir mezarlıkta yalnızlığını anlatan bir resim yapıyordu. Resim yapmak onu hayattan uzaklaştıran ender şeylerden birisiydi. Kalemi beyaz kağıtta dolanırken bir yandan buralara nasıl geldiğini düşünüyordu. Sanki hayat ona seçme şansı sunmamışçasına onu buralara sürüklemişti. Bir yandan o tehlikeli bir hayat sürerken bir şey onu korumuştu. Sürekli tehlikenin etrafında dolanmasına, onunla birlikte uyumasına rağmen ona hiçbir şey olmuyordu. Jiletten bir elbise giyordu sanki. Ona dokunan herkesin elleri paramparça olurken jiletler onu asla kesmiyordu.

Resimlerinde hep kendini maskelerin içinde yalnız başına çizerdi. Yine kendini çiziyordu sonsuz bir okyanusta yol alan yelkenleri yırtılmış, kürekleri kırılmış bir salın içerisinde. Resimde geceydi ve karanlık hakimdi ve tüm yıldızların maskeleri vardı. Resmin sonlarına yaklaşırken bir diğer taraftan da hayatını düşünüyordu. Hep aynı şeyleri düşünürdü. Kendisi sessiz olmasına karşın iç sesleri çok gevezeydi.

Kağıda son çizgilerini çizerken ön tarafından bir ses duydu "merhaba" ve başını kaldırdı. Karşısında kendi yaşlarında olduğunu tahmin ettiği bir erkek duruyordu. Elbiseleri aynı kendininkiler gibi eskimiş, renkleri solmuştu. "Kimsin?" diye sordu sesinde endişeye en ufak bir yer bile vermeden güçlü bir şekilde.

"Bilmiyorum belki hiç kimseyim. İnan ismimin hiçbir önemi yok." dedi erkek kısık ve utangaç bir sesle.

"O zaman neden yanımdasın bay hiç kimse?" kızın sesi aynı sert tondaydı.

"Şey... aslında... yani ben... sadece tanışmak istemiştim. Çok uzun zamandır görüyordum seni ama bir türlü cesaretimi toplayıp yanına gelememiştim." adam o kadar naif bir tondan konuşuyordu ki kızın sert bakışları yumuşamıştı biraz.

"Ne kadar zamandan beri görüyorsun beni ve neden şimdi çıktın karşıma?" sesi hala acımasız olmasına karşın adamın karşılaştığı kimseye benzemediğini düşünüyordu.

"Seni ilk kez çok uzun zaman önce görmüştüm. Hissettiğim duyguları adlandırmak istemiyorum. Sonuçta onları anlatmaya kelimelerim yetmez. Sonrasında seni takip etmekten kendimi alamadım. Gittiğin her şehre, gittiğin her ülkeye takip ettim seni. Seni görmeden yapamıyordum. Seni görmediğin geceler boyunca uyuyamıyordum. Hatırlarsın herhalde bir gün otobüste melekler gibi uyumuştun. O kadar masum o kadar güzeldin ki seni seyretmekten başka bir şey yapmak istemiyordum. O zamanlar bir gün olur sana veririm diye her sabah sen evinden çıkmadan önce kırmızı bir gül alıyordum. O güne kadar sana verme fırsatım olmamıştı ama o gün sen uyurken kucağına bıraktım onu." adam heyecandan ne yapacağını bilemiyordu. Terlemiş, nefes nefese kalmıştı ve konuşurken kelimeleri sıklıkla karıştırıyordu.

Kızın yüzünde ilk kez farklı bir ifade oluşmuştu. Konuşmak istediğinde ne söyleyeceğini bilemiyordu. Onun yerine konuşan erkek olmuştu "bir şey söylemek zorunda değilsin. İzin ver anlatımı bitireyim. Hep etrafında oldum ben. Gözünün ucuyla görebildiğin kadar yakın asla dikkatini çekmeyecek kadar uzak oldum sana. Sana zarar vermek isteyen insanlar oldu ve ben hep engelledim onları. Seni üzmek, seni ağlatmak istediler ve ben dökülebilecek her damla gözyaşını engellemek için elimden gelen her şeyi yaptım. Kendimi anlatma fırsatı verdiğin için çok teşekkür ederim. İnan bu günü yıllardır bekliyordum. "

Kızın kafası o kadar karışmıştı ki ne söyleyeceğini bilemiyordu. Aklından o kadar fazla cümle geçiyordu ki hiç birisine tutunamıyordu. Sadece "teşekkür ederim. İnan ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Teşekkür ederim." diyebildi.

Erkek ise gülümsemeye başlamıştı kıza kırmızı bir gül daha uzatırken. Bu sefer utanma sırası kıza geçmişti. Gözlerini kısmış ve yüzüne bir tebessüm hakim olmuştu. Erkek konuşmaya devam etti bu ensada "konuşmana gerek yok inan. Resmini bitir lütfen, seni resim yaparken izlemeyi çok istiyorum." dedi kızı hayran bir şekilde izlerken.


not: Bu hikaye ve diğer "Resim başlıklı hikayeler" yazıları arkadaşım Seba Savacı'nın resimlerinden esinlenerek yazılmıştır.


Onun diğer resimlerini görmek isterseniz eğer buraya tıklayabilirsiniz.


Share this

Related Posts

Previous
Next Post »

Find Us On Facebook