2013!!

Yine bir yeni yıl yazısı ile karşınızdayım. Geçen senelerdeki yazılarımı okuyanlar bilir yeni yıllardan pek haz etmediğimi. Çünkü yeni bir yıl kavramı pek bana göre değildir. Hani yeni bir yıl gelir ve her şey değişir diye bir şey de yoktur. İnanmam bunlara hatta zamanın herhangi bir yerinde bu şekilde bir döngü de olmaz. Hayat aynı şekilde devam eder. Yeni yılların tek bir faydası vardır 31 Aralık ve 1 Ocak tatil olur. Bunun haricinde hiçbir faydası yoktur. Yıl kavramı sadece zamanı anlayabilmek adına ortaya çıkan bir kavramdır ve dünyanın güneşin etrafında bir tam tur dönmesi anlatır. 2011 de aynı şekilde güzeldi. 2007'yi de pek severdim. 2008 çok güzel olmasa da iyiydi yine. 2009 zordu. 2012 çok çok zordu, zaman akmak bilmedi. 2013 de zor olacak. Çünkü zaman devam ediyor. Karikatüre edildiği gibi 2012 yaşlı bir dede olup gitmeyecek. Devam eden bir zaman var ve bütün o yıl isimleri bizim uydurduğumuz bir şeyler. Bana göre de çok gereksiz. Niye hesaplarız ki zamanı? Kaç yıl geçmiş kaç yıl, kalmış kimin umurunda. Biz yaşamaya baksak ve aşkı, mutluluğu, sağlığı, parayı ve diğer her şeyi kendimiz kazanmaya çalışsak. Yoksa yeni yılda Neptünün veya Satürnün konumunu hesaplarken buluruz kendimizi. Bu da çok saçmadır ki bu hiç konuya girmek istemiyorum. Konunun dışına çok saparım sonra.

Şimdiye kadar bütün yazılarımda "ben yeni yıla sevinmem geçen yıllara üzülürüm" demiştim ve aynı şeyi tekrarlamak istiyorum. Ben geçen seneye üzülüyorum. Kaybettiğimiz onca şeye, kırılan hayallerime, darmadağın olan hayatıma, yitirdiklerimize, mutsuz geçen günlere, bütün güzel anılara kısaca hepsine üzülürüm. Düşünsenize bitti onlar. Artık onları daha güzel hale getiremeyiz. Bunun yıllarla da alakası yok ben geçen anlara üzülürüm. Çünkü hepsini daha güzel yaşayabilirdim. Bu yüzden yeni yıl benim için eğlenme değil de düşünme zamanıdır. Daha güzel nasıl yaşayabilirimi düşünme zamanıdır. Nasıl daha az hata yaparımı düşünürüm hep ve nasıl daha fazla mutlu olurum. Eğer bunları düşünmezsem yeni yıl da aynı eskisi gibi olur.

Çok karamsar yazmış gibi görünebilirim ama umutluyum ben. Yeni yıl dair bir umut değil ama bu ben gelecekten umutluyum. Yarından da umutluyum veya geçen günlerin geçmiş yarınlarından umutluydum. Yoksa yılların ismi değişse de hiçbir şey değişmiyor. Değişen bir tek şey var o da bizleriz ve bizler yıllarla değil anlarda değişiriz. İsteyen eğlenebilir elbette ama ben geçen anlarıma ağlamayı tercih ediyorum her ne kadar beceremesemde. Eksik yaşanmışlar, söylenmemiş kelimeler falan. Neyse düşünmeyelim bunları malum 2013 gelmiş her şeye sıfırdan başlıyor ya hani boşverelim, düşünmeyelim.

Gelenekselleşmiş bir sözle bitirmek istiyorum yazımı "Mutlu yıllar hepinize, umarım yeni yıl herkese güzellikler getirir. Umarım anlarınız çok daha güzel ve anlamlı olur."  Klişelerden birini söylediğime göre artık gidebilirim. "Yarın görüşmek üzere" bunu yapmasaydım gece uyuyamazdım, bu da adettendir affedin beni :))

Seni uzaktan sevmek 24


Yine sana yazmadan yapamıyorum. Olmuyor, dayanamıyorum. Nefes almak gibi sana yazmak. Yazmazsan ölecekmişim gibi geliyor ve kendimi tekrardan bir sayfanın köşesinde buluyorum. Hani denizden çıktığında aldığın o derin nefes vardır ya işte öylesin benim için. Sana yazmak, almazsan yok olacağın o soluk gibi. Geçen gün eski mektuplarının yanına gittim ama hiçbirini açamadım. Tekrardan geçmişime dönüp sana dokunmaya gücüm yoktu. Saatlerce bakıştık onlarla. Sensizlik daha ağır gelmeye başladı sonra ve ben tekrardan nefes alamamaya başladım. Çözüm için sana tekrardan yazmam gerekiyordu ama yapamadım. O kadar yoğun bir baskı vardı ki üzerimde kalemime yaklaşamadım bile. Hiç sevmiyorum böyle zamanları. Seni bir kez olsun görebilmek için her şeyi yapabilecekken senden uzakta kalmayı nasıl anlatabilirim ki?

8 sene oldu seni ilk gördüğüm günden bu yana. 8 senede yazdığım her şey sanaydı. Her cümlem senin gözlerini betimlemek amacını taşıyordu. Yapamadım ama, yapamazdım belki. Belki sadece seni bir kez olsun görmem gerekiyordu. Belki seni bir kez olsun görsem ve sen gitsen yaşayamazdım daha fazla. Bilemiyorum, hiçbir şeyi bilmiyorum. Hayallerinden başka hiçbir şeyin yok bende ve ben nefes alabilmek adına onlara sarılıyorum. Bu sebeple yazıyorum. Sana yazıyorum elbette. Belki bir gün gözlerini anlatabilirim diye.

Geçen gün sahilde oturuyordum. Bilmiyorum ne kadar zaman oldu ama geçti işte. Hava soğuktu ve ben üşüyordum. Gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı. Yağmur yağacağı belliydi. Bense bu arada uzaklara doğru bakıyordum. İstanbul boğazı tam karşımdaydı. Belki diyordum kendime "belki o baktığım yerdedir." Beni mutlu eden bir düşünceydi bu. Zaman zaman senin boğazın diğer tarafında bir yerde olduğunun hayalini kurarım. Çünkü orada olursan bir gün yollarımız kesişebilir diye düşünürüm. Yollarımız kesişirse eğer seni bulmuş olurum. Hikayelerimdeki eksik o cümle de böylece tamamlanmış olur.

O günün ilerleyen vakitlerinde dedim ki kendime "belki o da bana doğru bakıyordur ve bilinçsizce de olsa beni düşünüyordur." Sıra dışı bir hayal bu biliyorum. Senin orada bir yerlerde olmanı geçip benim yokluğumu hissetmeni de içeriyor ve bu yüzden gerçek olamayacak kadar güzeldi. Bu hayal beni bulutların üzerine çıkardı. Daha sonra Dünyanın da üstüne çıktım. Evrende dolaşmaya başladım sonra. Mutluluk benim için o hayale sarılmaktı. Ancak gerçek çok acıydı. Öyle bir çarptım ki gerçeğe evrenin öteki bir ucundan dünyaya kadar düştüm. Toprağa o kadar hızlı çarptım ki tüm kemiklerim kırılmış, paramparça olmuş gibi hissettim. Seni hayal etmenin cezasıydı bu. Her hayal gerçekle karşılaşınca parçalanırdı ve parçalar yüreğime saplanırdı. Kanardım bende yokluğunun gerçekliğine.

Her hayalin sonunda aynısı olurdu. Her yazının sonunda aynısı olurdu. Her umudun sonunda da aynısı olurdu. Sıkıca tutunduğum hayalin kaçardı ellerimden. Her seferinde çarpardım gerçekliğe. Yine de vaz geçemezdim hayalinden. Yangına bilerek girmek gibiydi. Yanacağını bilirsin, acı çekeceğini de bilirsin ama yanmak bir ceza değil ödüldür senin için. Evet bilerek acı çekiyorum çünkü acın bile bu hayattan daha güzel. Yine büyük bir cümle kurduğumun farkındayım. Zaten hep büyük cümleler kuruyorum. Boyumu aşıyor cümlelerim bunun da farkındayım.

Hayatım güzel gitmiyor. Hiçbir şey yolunda değil. Yanımda da kimse yok. Herkesi nasıl kovduysam kimse kalmadı geriye. Şikayetçi değilim ama cümlelerimin peşinde olanlara ihtiyacım yok. Herkes yalnızlıktan kaçarken ben ona sarılıyorum. Anlamıyorlar beni. Anlamalarına gerek de yok. Gitsinler, hemen şimdi gitsinler. Hiçbiri sen değil onların. Bu sebeple bir dakika bile kalmasınlar hayatımda, gitsinler. Onlar da aynısını yapıyor zaten. Herkes yalnızlıktan kaçarken ben ona sarılıyorum. Bu yüzden etrafımda kimse yok. Bana küçümseyen gözlerle bakıyorlar. Bunun da hiç önemi yok. Çünkü ben yalnız değilim. Hayalin yanımda olduğun  sürece nasıl yalnız olabilirim sevgili? Ne olur cevap ver bana.

Bilirim konuşmazsın sen. Beni cümlelerimin yanı başında bırakırsın. Yaşadıklarıma, yokluğuna aşmam gereken engeller olarak bakıyorum. Mecnun nasıl Leyla için çölleri aşmaya kalktıysa bende yokluğunu aşmam gerekiyor. En azından buna inanıyorum. Yokluğu bu şekilde düşünmek dayanmamı kolaylaştırıyor. Başka türlü dayanamam ben. Yarınları başka türlü arzulayamam. Sadece hayalin bile yaşama sebebim oluyor. Büyük konuşmaya devam ediyorum. Asla da vaz geçmeyeceğim büyük cümleler kurmaktan. İçinde sen olan bir cümle kuruyorsam eğer o en büyüğü olmalı, en güçlüsü olmalı. Yoksa sana dokunamam ben. Başka türlü hayalin uzaklaşır benden. Sonra ben yine nefes alamam. Sayfanın kenarından bırakırım kendimi boşluğa. Kötü şeyler yazmak istemiyorum. Sana güzellikler anlatacakken yazdıklarıma bir bak. Elbette gelmezsin bana. Sana karamsar cümlelerimden başka ne verebiliyorum. Bu yüzden yazmak zor geliyor bana.

Bu sebeple gidiyorum işte. Sana binlerce cümle daha yazmak isterken gidiyorum. Seni üzmemek için gidiyorum hatta. Bir gün bu satırları okurken üzülme diye gidiyorum. Bir gün gerçek olursan eğer.

Neyse gidiyorum şimdi kendine dikkat et. Nasıl olsa başka bir sayfada tekrardan görüşeceğiz. O sayede tekrardan göreceğim gözlerinin rengini. Hoşça kal...






Bu bir kıyamet yazısıdır



Biz ne güzel mutlu mesut yaşıyorduk. Çevreyi kirletiyorduk, fok balıklarını öldürüyordur sonra denizleri petrolle dolduruyordu hatta kedi tekmeleyip havuza bile işiyorduk. Çok da keyifliydi hayatımız. Sonra Mayalar çıktı ortaya tabi bunlar birden çıkmadı. M.S 900 lü yıllara kadar yaşamış bir toplummuş onlar. Hatta çok büyük bir kuraklık sonucu soyları kurumuş olduğu söylense de bir kısmı maya ismi ile olmasa da yaşıyorlarmış. Neyse bunlar bir takvim yapmış vaktinde ve nedense bu takvimin son günü bu güne geliyormuş. Yani bu gün kıyamet kopacakmış  tabi Maya kıyameti pek öyle değil.Dünyanın son günündeyken kıyamet seçecek halim yok elbette. Artık hangisi önce gelirse ona kurban gideceğiz tabi ki de yine de birkaç saat sonra ölecek olmak garip hissettiriyor insana. Kaç zamandır bunu düşünüyorum ben. Maya'lı insanlara lafım yok elbette. Adamlar takvimi boşuna yapmamış, yalanda söylemezler. Hayır eski kutsal kalıntıları anlatan onca kitap, film dizi var. Stargate boşuna çekilmedi elbette veya Cthulhu boşuna yazılmadı. Var işte bunların arkasında bir gerçek ve o gerçek bilinen evrenin sonu olacak. Yoksa elbette -son senelerinde takvimi yapmış olsalar 1112 sene yapar- onlarca sene önceden geleceği görebilirler. Çünkü geçen gün benim kahve falımda da çıkmıştı bende çok büyük sıkıntı olduğu. Her ne kadar falcı kız meselesine bağlasa da meğerse kıyamet ile alakalıymış. Başlarda anlamadım tabi ama bugün çok iyi anlıyorum. İçimde çok büyük bir sıkıntı var. Hatta bugün resmi tatil olmalı. Tamam Cumartesi olabilir ama daha resmi tatil olmalı. Ne bileyim insanların son günü bugün. Biraz anlayış bekliyorum. Mesela her şey bedava olmalı. Hayır ertesi gün tüm ürünlerin son kullanma tarihi dolacak. Evet, çok üzgünüm bugün.
Herkesin ölmesi de bir garip ama bu konuya hiç girmek istemiyorum. Hayır nasıl öleceğimizi de bilmiyorum. Artık at mı teper, meteor mu düşer yoksa ejderhalar mı gelir kısmet hepsi. Tamam ejderha konusunu abartmış olabilirim ama son günümde en azından bir kez ejderha görmek istiyorum.

Herkes ölecek elbette Şirince isminde kimsenin daha önce adını bile duymadığı bir köy haricinde. Hayır bütün dünya yok olurken küçük bir köye nasıl zarar gelmeyeceği tüm fizik, kimya, mantık sınırlarımı zorlasa da Mayalar dediyse doğru demiştir. Şu anda dünyanın en popüler tatil beldesi orası. Parası olan herkes oraya koşuyor. Tabi bizim paramız yok evde oturup ölmeyi bekliyoruz.Tahminime göre birçoğunuz da bizim gidi evdesiniz. Fakir olmak da zor iş doğrusu çünkü zengin olunca her şey başka oluyor. Bir efsaneye göre kıyamet kovucu bile yapmış adamlar karaborsada dünya paraya satıyorlarmış öyle duydum ben. Ancak bunların hepsinin oluyor oluşu yaşama ümidimi kaybettiğim anlamına gelmez. Düşünsenize ben burada can çekişirken adamlar Şirince de İphonelarıyla fotoğraf çekecek. Atılan twitleri düşünüyorum da çok korkunç. Büyük çoğunluk "ölüyoruz, göktaşı gördüm, lan çok büyükmüş ayol(bunu yazanlar erken ölecekmiş bir rivayete göre)" yazarken Şirincedekiler ise "hayatım boyunca hatırlayacağım bir manzara, sıradan bir gün, çk sklıyrm(bunu yazanda fazla yaşamayacakmış en azından gelecek nesiller sağlıklı olsun)" yazacaklar. Ancak gelecek nesillerin zengin, entel, kültürlü insanlardan oluşacak olması en azından umut verici. 

Evet, kıyamet kopsa da benim hala ümidim var çünkü ben önlemlerimi aldım. Bir kere Şirince köyünde yaşamasam da yaşadığım yerin isminde köy olduğu için bir parça da olsa kurtulma şansım var. Sonuçta orası da köy burası da. Bunun haricinde herkesi öldürecek olası bir elektiriksel veya güneş ışını şeysi için çatıya paratoner taktırdım. Hem başka zaman yıldırım falan düşerse onda da yardımcı olur. Daha sonra B.M den rica ettim güneydoğuya kurulacak patriotların tekini de bizim çatıya kurdurdum. Hani olası bir göktaşı düşme durumunda belki havada patlatabilirim diye. Toprağın bilmem kaç metre altına çelikten bir sığınak yapamadığımız için bizde köpeğimize bahçenin bir bölümü kazdırdık. Baktık göktaşı geliyor hemen giricez çukura. Üstümüze de kartonumuzu çektik mi tamamdır her şey. Olası bir radyasyon tehlikesine karşın ailecek alüminyum folyodan huniler yaptık onları takacağız. Bakın şaka değil alüminyum radyasyonu yastıyormuş aman dikkat sizde yapın muhakkak. Bizim evi güvenli olarak işaretlemesi için yaşayan son Mayalardan birisini de kaçırdık. Malum bundan en az 1112 yıl önce Mayalar Şirinceyi işaretledilerse hala daha yapabilirler. Bizi kurtarması için uzaylılarla iletişime geçmeye karar verdim ben. Bunun için de gün boyunca yeşil maskeler takıp radyonun o çekmeyen frekansını açacağız. Belki sinyalimizi alıp bizi kaçırırlar. En azından üzerimizde deney falan yaparken biraz daha yaşarız. Hatta kıyamet günü ekmeği bile yaptık en güzel Mayadan. O kadar hazırlıklıyız yani.

Kıyametin önüne geçme imkanımız yok elbette. Ortalama olarak 1112 ile 1712 yıl önce yapılmış bir takvim ne söylüyorsa doğrudur elbette. Her ne kadar kaçırdığımız Maya kardeş gerizekalı mısınız siz dese de ona inanacak halimiz yoktu. Hatta bunu bilseydik gidip zamanında Şirinceye taşınırdık beyinsizler dese bile yine inanamadık. Adamlar binlerce yıl önce söylemiş sen daha mı iyi bileceksin kafir diyerek bir güzel de dövdük onu. Hatta hafta sonu maçlar iptal olacak diye bir daha dövdük. Ağzını burnunu kırdığımız sırada eşşek sudan döndü ve bize artık yeter dedi de bıraktık onu. Bu arada arkadaşlar NASA'dakileri de dövmeye gidiyor,o açıklamaları yapan her kimse falakaya yatıracaklarmış. Bir de utanmadan yalanlıyor şerefsizler. Yok efendim göktaşı yokmuş da söyleymiş de böyleymiş de. Ulan hıyarlar Mayalar dediyse evrende kurt deliği açılır oradan gelir, zamanda yolculuk yapar göktaşı. Töbe töbe. İnşallah göktaşı onların kafalarına düşer de akıllanırlar. Hep yalandan umut veriyorlar ama biz yer miyiz?

Biz eskiden maya falan bilmezdik. Bir çocukluğumuzda Arı Maya vardı. İyi, güzel sevecen bir kardeşimizdi. Bir de ekmek yaparken kullandığımız Pakmaya vardı o kadar. Bilemedik işte. Neyse dostlar ben artık izninizi istiyorum malum dünyanın sonu. Saat de 10 olmuş 1e ne kaldı şunun surasında. Son yemek, son kola işte son sarılmalar falan. Kendinize dikkat edin diyeceğim de çok saçma olacak. Bu yüzden hoşça kalın. Hadi öptüm hepinizi. Hoşça kalın-buda saçma oldu ama idare edin artık.-


Bir mutluluk masalı, ikinci bölüm




İnsan hayatı boyunca hep mutluluğu aradı ve onu ararken hep yanlış yollara saptı. Sistem insanların mutluluğa ulaşmalarını istemezdi. Hatta mutluluğa ulaşabilen insanları hayatın derinliklerine sürüklerdi. Kimse onları örnek almasını istemediği için yapmıştı her şeyi. Eğer insanların onları örnek alırsa sistem çökerdi. Pazarlayamazdı artık mutluluğu. Bu sebeple gerçek mutluluğa ulaşan insanlara sistem hep zulüm göstermiştir. Mutluluğa sahip olan insanlar tüketmezdi. Bu yüzden acı çektirirdi sistem.

İnsan hep mutluluğu arardı ve mutluluğa ulaşamadığı her an başka bir duygunun etkisinde kalırdı. O duygunun adı karamsarlıktı. İnsan mutluyken değil karamsarken tüketirdi bu yüzden mutluluk büyük harflerle yasaklanmıştı sistemin kitabında. İnsanlar ağlamazsa mendil satamazdı sistem bu yüzden de herkesin ağlamasını isterdi.

Mutluluğu arayan insan sistemin onu yönlendirmesine izin vermiş ve hep karamsarlıkla karşılaşmıştı. Çünkü hep yanlış yerlerde aramıştı mutluluğu. Nefes almakla alakalıdır mutluluk. Bir gül bahçesinin yanından geçenlerin duyduğu kokudur mutluluk. Ancak modern insan mutluluğu unuttu ve onu kâğıt parçalarının takasında aramaya başladı. Sistem hep kazandı, hep. Bu yüzden hep kayboldu insan. Hep yanlış duraklarda bekledi.

Gelin mutluluğu unutmuş ve onu aramayan bir kızın masalını dinleyelim. Onu daha iyi anlarsak eğer belki kaybolmayız.

İskelet kaybolduğunda kız kendini masanın yanında ilk sayfası açılmış kitaba bakarken buldu. Kendi kısık soluğu haricinde hiçbir ses duyamıyordu. Ne başını kitaptan kaldırabiliyor ne de başka bir şey düşünebiliyordu. “Aşkı bilmeden hiçbir şey öğrenemezsin” diyordu kitap. Ancak o aşkı nasıl bilebileceğini bilmiyordu. Ancak o aşka inanmıyordu bile. Aşk onun için anlamını bilmediği bir kelimeydi.

Bakışlarını masadan hiç kaldırmadan elini sağ tarafa doğru uzattı ve orada bekleyen ahşap sandalyeyi kavradı. Daha sonra hızlı bir şekilde onu kendisine doğru çekip oturdu. Bu arada hala iskeletin verdiği kitaba ve ilk sayfasında yazan cümleye bakıyordu. Kitabın ilk cümlesinden o kadar etkilenmişti ki kalan her şey anlamını yitirmişti. Sahi bir insan aşkı nasıl bilebilirdi? Var olmayan bir şeyi nasıl anlayabilirdi?

Bir süre boyunca daha sadece kitaba bakmaya devam etti. Bir zamanlar aşkı bildiğini sanıyordu. Ona sorsalar aşkı en iyi o bilirdi. Soran olursa aşkın kitabını bile yazabileceğini söylerdi. Ancak zamanla hiçbir şeyi bilmediği anlamıştı. Onca zaman boyunca kandırmıştı kendini. Aşka olan inancı da o zamanlar kaybolmuştu.

Şimdi ise onu bilmesi gerekiyordu. Zihninin derinliklerinde düşünceler uçuşurken o düşüncelerin altında eziliyordu. İskelet ona aradığı tüm bilgilerin kütüphanede olduğu söylemişti. Ancak bunu düşünürken etrafına bakıyor ve kütüphanenin bir sonu olmadığını düşünüyordu. Orada aradıklarını asla bulamayabilirdi. Belki de ömürler harcaması gerekiyordu ismini bile bilmediği tek bir kitaba ulaşmak için.

Belki önündeki kitabın üzerinde aradığı kitabın nerede olduğuna dair bir bilgi olabilirdi ve saatlerdir baktığı sayfayı değiştirdi. Sayfada kısa bir yazı vardı ve zaman kaybetmeden okumaya başladı “Bu kitap kütüphanedeki tüm kitapların yerine geçebilmesi için tasarlandı. Sadece bir kitap ismi ve istenilen konu söylendiğinde kitap ona dönüşecektir.” Sayfadaki yazıyı okuduktan sonra arkasına yaslandı ve derin bir nefes verdi. Daha ne kadar şaşırabileceğini merak ediyordu.

“Aşkı öğrenmek istiyorum” dedi kız. Bir kitapla konuştuğunu düşünmek bile zaten gergin olan sinirlerini kopma noktasına getirmeye yetiyordu. Yaşadıkları gerçek olamadı. Hatta yaşadıkları hayal gücünün bilinen sınırlarının çok ötesindeydi. Masanın üzerindeki kitabı kapattı ve tekrardan açtı. Karşısında başka bir sayfa vardı ve okumaya başladı.

Sayfanın en üstünde “Aşk nedir?” yazıyordu. Yazıyı okuduktan sonra şaşkın bir gülümseme belirdi yüzünde. Bilinçsiz bir şekilde başını iki yana salladı ve okumaya devam etti “Aşk yaşamın çok ötesine erişmektir. Görünmeyeni görmek, bilinmeyeni bilmektir. Aşk tüm ezberlerin yok olması, bilinmeyen bir evrene gidip orada yaşamaktır.”

Okuduğu cümleler anlamsız geliyordu ona.  Aşk adını verdiği bazı şeyler yaşamıştı şimdiye kadar ancak onların hiçbirinde yaşamın ötesine geçmemişti. Bir sonraki paragrafa geçtiği sırada belki orada yazılanları anlayabilirim diye düşündü. “Aşk yaşamın nedenidir. Var olan tüm canlılar aşk için yaşar. Dünya aşk için döner. Zaman onun için akar. İnsan ise bu garip evrende aşkı arayan zavallı kuldur.”
Okuyor ama anlamıyordu. Sanki yazılanlar başka bir lisandaydı. Kelimelerin anlamını biliyordu ama kelimeler birleşip cümleler haline geldiğinde her şey birbirinin içine giriyordu. Bir sonraki paragrafı okurken yazılanların hangi lisanda olabileceğini düşünüyordu  “Aşkı anlayabilmek için var olan tüm dilleri bir kenara bırakmak ve yeni bir lisan yaratmak gerekir. O lisanı öğrenen kimse yaşamı da öğrenir.”

Başka bir lisanı nasıl öğrenebilirdi ki insan. Çalışarak, okuyarak ve uğraşarak. Aşka nasıl çalışabilirdi ki? Hangi kitaplar gerçek aşkı anlatırdı? O kadar büyük bir belirsizliğin içindeydi kibir çıkış yolu bilmiyordu. Kafasındaki milyonlarca soruya okuduğu başka milyonlarca soru daha ekleniyordu ve cevapları bulmanın tek yolu da okumaktı “Aşk, onunla geçen kısa bir an için kalan her şeyden vazgeçebilmektir. Onsuz bir yaşamı göze alamamaktır aşk. Onun tenine bir kez olsun dokunabilmek, tek bir gülümsemesini görebilmek için defalarca kez ölmektir.”
Okumaya hiç ara vermedi, hiç düşünmedi. Kaybedecek zamanı yokmuşçasına bir sonraki paragrafa geçti “tedavisi bilindiği halde reddedilen tek hastalıktır aşk. Âşık olan insan alevlerde yanar, tutuşur ve bunların hepsini kendi isteği ile yapar. Yangından kaçıp tedavi istemek yerine daha da derinlerine gömülür yangının.”

Sayfanın sonunda tek bir paragraf kalmıştı. Aşkı anlaması gerekirken hala onun nasıl olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Okuduğu onca cümle zihninde birbirinin içine girmişti. Sebepsiz bir karamsarlık her yanını kaplarken gözlerinden dökülen yaşlar kitabın üzerine düşüyordu ve okumaya başladı “Aşksız insan kayıptır. Hangi yolu seçerse seçsin o yol yanlış yoldur. Aşkın yoludur insanın aradığı. Aşkı arayan herkes önce aşkın yolundan yürümelidir.”

“Aşkın yolu” dedi kız yüksek bir sesle. İki elini hızlı bir şekilde kitabın üzerine koydu. Daha sonra kitabı sertçe kapattı. Bir an için bile beklemeden “aşkın yolunda yürümek istiyorum” diye bağırdı ve kitabı açtı.

Bir anda kızın etrafı zifiri bir karanlığa büründü. Boşluktaydı, sanki etrafında hiçbir şey yoktu. Ayaklarını bastığı mermer zemin kaybolmuştu. Hiçbir şey hissedemediğini fark ettiğinde ürperdi. Bir korku dalgası zihninin kıyılarına vururken zaman akmaya devam ediyordu. Orada ne kadar beklediğini hiçbir zaman bilemedi veya içindeki korkunun büyüklüğünü de hiçbir zaman öğrenemedi. Kütüphane geldiği zaman sorgulamaktan vazgeçmişti.

Bir an için durdu ve gözlerini kapattı. Sanki korkunç bir kâbus görüyordu ve gözlerini açtığında her şey düzelecekti. O kadar çaresiz hissediyordu ki kendini kandırmak için tutunabileceği her yalana tutundu. Belki de her şey gerçekten korkunç bir kâbustu. Derin bir nefes aldıktan sonra küçük bir umut parçasına tutunup gözlerini açtı. Uçsuz bucaksız bir çölün tam ortasındaydı.

Baktığı her yerde kumlar güneşin ışıkları altında altın renginde parlıyordu. Etrafı kumdan tepelerle çevriliydi. Sıcak bir rüzgâr esiyor ve altın renginde kumlar etrafa savruluyordu. Bu yüzden uzakları görmek onun için oldukça zordu. Görse de bir şey değişmeyecekti çünkü her yerde sadece kum vardı.
Güneşin tepede olmasından öğle vakti olduğunu anlıyordu. Hava çok sıcaktı. Güneş ışınlarının düştüğü her yeri kavuruyordu. Bir tek ağaç bulsa onun gölgesi altında saklanmak için her şeyini verebilirdi. Ancak onu güneşten koruyacak hiçbir şey yoktu bu yüzden ceketini çıkarıp başının üstüne koydu. Belki güneşten bir parça korunabilirdi.

Çölün ortasında ne yapabileceğini bilmiyordu. Ne yapabileceğine dair hiçbir fikri yoktu. Bu yüzden kendine bir yön seçti. Sonra o yöne kuzey adını verdi ve kuzeye doğru yürümeye başladı. Attığı her adımla birlikte yürümesi zorlaşıyordu. Kavurucu sıcağı daha fazla hissediyor ve tükeniyordu. Biraz daha devam ettiğinde vazgeçmek üzereydi ve tam o anda ileriye doğru devam eden bir çift ayak izi gördü. Ayak izi ona devam etmesi için bir neden vermişti. Hem belki başka birisini bulabilirdi.
Hızlı adımlarla yüksek olmayan bir tepeyi tırmanmaya başladı. İlerlemesi oldukça zordu. Tepeyi tırmanırken bir taraftan da okkalı bir küfür ile haşır neşir oluyordu. Ona neler olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Sadece aşkı öğrenmesi gerektirdiğini biliyordu.

Tepenin üstüne vardığında beyazlar içindeki bir adam gördü. Ağır, aksak adımlarla ilerliyor, zaman zaman tökezliyordu. Beyaz elbisesi büyük oranda kirlenmişti ve yer yer solgun bir kırmızıya bürünmüştü. Elbisenin büyük bir bölümü parçalanmıştı. Parçalanan kısımları etrafı o solgun kırmızı renkle kaplıydı.

Adam tepenin altında ağır adımlarla ilerlerken kız bağırmaya başladı “dur, bekle beni.” Ancak adam ona hiç aldırış etmeden yürümeye devam etti. Kız tepeden aşağıya doğru koşarken bağırmaya adam ise aldırış etmemeye devam ediyordu.

Kız adamın yanına vardığında nefes nefese kalmıştı. Kelimeleri nefes sesiyle bölünmesine rağmen konuşmaya başladı “nereye gidiyorsun bu sıcakta. Çölün ortasında daha fazla dayanamazsın.” Söylerken adamın güneşten kapkara olmuş yüzüne, açlıktan çökmüş derisine bakarak söylüyordu.
Adam ilerlemesine ara vermeden cevapladı “durmam, hatta yavaşlamam bile. Onu benden aldılar. Onu daha fazla bekletemem.”

“Şu haline bak durup dinlenmelisin. Daha fazla ilerleyemezsin. Güneşin altında kavrulacaksın. Lütfen beni dinle daha fazla devam etme” kız konuşurken ilerlemekte ısrar eden adama şaşkınlık içinde bakıyordu. Daha fazla devam edemeyeceği her halinden belliydi ama o direniyordu çöle kar yağacakmış gibi.

“Ben onun aşkında yanmışım, kavrulmuşum, erimişim güneşin ateşi ne yapar bana. Onun aşkı şemsiye olmuş üzerime hissetmem ben sıcaklığı.” Adam konuşurken güneşte yanmış yüzüne tezat bit şekilde göz bebekleri parlıyordu.

“Ama dayanamayacak ve öleceksin.” Adamın söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordu.
“Eğer aşkı aramıyorsan niye düşersin çöllere. Âşıklar haricinde misafiri olmaz buranın. Hadi git, oyalıyorsun beni ve onu daha fazla bekletmek istemiyorum.” Dedi adam ve cümleleri bittiğinde daha da hızlandı. Kız ise anlamayan gözlerle ona bakıyordu ve her yer karardı.

Kendini tekrardan bir karanlığın içinde bulmuştu kendini. Oraya daha önce de geldiği için daha kolay olmuştu alışması. Geçici bir yerdi orası. Bir süre kalıyor ve başka bir yerde buluyordu kendini. En son gittiği yerde öğrenmeye başladığını hissetti “aşk aptallıktır.” Her ne kadar adamla konuşurken bunu düşünse de içindeki seslerden birisi “aşk, onsuz yaşamın anlamsızlaşmasıdır” diyordu ve kız kendini çölün ortasındaki bir mezarlıkta buldu.

Sağ tarafında mezarlıktan bir hayli uzakta küçük bir kasaba görüyordu. Küçük evler beyaz taşlardan yapılmıştı. Evlerin etrafında küçük ağaçlar yetişmişti. Demek ki orada su vardı. Ancak mezarlıkta hiçbir şey yoktu. Gözleri sadece mezar taşlarını görüyordu. Bazı mezarların üzerinde mezar taşı bile yoktu. Belli ki onlar unutulalı çok olmuştu. Bazı taşlar ise yıkımlı, kırılmış veya parçalanmıştı. İleriye doğru baktığında yaşlı bir adamın bir mezarın yanına oturduğunu ve orada bir şeyler yaptığını gördü. Bunun üzerine gidip bakmaya karar verdi.


Yaşlı adama doğru yaklaştıkça bir deftere bir şeyler yazdığını gördü. Arada avucunun içiyle sözlerini siliyordu. Biraz daha yaklaştığında sıklıkla öksürdüğünü gördü. Öksürdüğü zaman beyaz bir mendilli ağzına bastırıyordu. Mendili ağzından her çektiğinde üzerindeki koyu kırmızı leke giderek büyüyordu. Kız adamın kan öksürdüğünü görünce yürüyüşünü hızlandırdı ve onun yanına vardığında endişeli bir biçimde “iyi misiniz?” diye sordu.

Yaşlı adam başını defterden kaldırdığında ağlamaktan kızarmış gözlerini görünür oldu. Gözyaşları yanaklarında ıslak izler bırakmıştı. “Önemli değil dedi adam umursamaz ve aceleci bir tonda. Kız “ama iyi değilsiniz” diye karşılık verdiğinde adam “daha iyi ya belki onun yanına giderim” dedi umursamaz ve yarım bir gülümsemeyle.

“Lütfen böyle söylemeyin. Siz yaşıyorsunuz ve önünüzde..” bu cümle nasıl bitebilirdi? Ölmek isteyen birisine ne söyleyebilirdi?

“Merak etme” dedi yaşlı adam “henüz ölmek gibi bir niyetim yok. Şu anlamsız dünyada yapacak çok işim var.” Yüzündeki çarpık tebessüm biraz daha büyümüş ve yüzündeki kırışların daha da belirgin olmasını sağlamıştı. Gözyaşlarına aldırmadan gülümsüyordu ve bu kıza çok tanıdık geliyordu. Yıllarca içinde ağlarken dışarıda hep gülümsemişti.

Kız “peki ne yazıyorsunuz?” diye sorduğunda yaşlı adam anlatmaya başladı “eşim vefat ettikten sonra kayboldum ben. Daha fazla yaşamak istemiyordum. Onsuz bir hayat o kadar korkutucuydu ki her an vazgeçebilirdim yaşamaktan ama beceriksizin tekiyim ben. Ölmeyi bile başaramadım. Sonra günün birinde ona yazı yazdım. Bitirdiğimde ona dokunmuş gibi hissettim. Sanki onun gözlerini tekrardan görmüş gibiydim. Böylece ona yazı yazmaya başladım. 7 sene oldu yazmaya başlayalı ve 9 tane kitap yazdım ona. Her gün buraya gelip bir yazı yazıyorum. Bazen hikâye oluyor bu bazen ise basit bir şiir. Yazı bana onu verdi ve ben yazıyorum kalan şeyleri umursamayarak. Elbet bir gün okuyacaktır o buna inanıyorum. Kişiler gittiğinde aşk biter mi sanırsın kızım? Hadi şimdi git bitirmem gereken bir hikâye var.” Ve kız kendini tekrardan karanlığın içinde buldu.

Sanki karanlık onun düşünmesi için vardı. Düşünmesi gereken o kadar fazla şey birikmişti ki neyi düşüneceğini bilemiyordu. Aşk nasıl bir şeydi ki birisine ölen eşi için her gün bir hikâye yazdırabiliyordu. İçindeki bir ses “aşkın bir bedene ihtiyacı yoktur” dedi. O bedensiz bir aşkın nasıl olabileceğini düşündüren içindeki ses konuşmaya devam etti “aşkın zamanda ihtiyacı yoktur. Yaşlı adam ölse bile yazdıkları hep kalacak.” Galiba anlamaya başlıyordu “evet, aşk ölümsüzdür” dedi ve kendini kumdan bir tepenin üzerinde buldu.

Kum tepesinin üzerinden bakıyor ve karşısında kocaman bir şehir görüyordu. Yüksek binalar şehri kaplıyor çölün aynılığıyla büyük bir tezat oluşturuyordu. Şehirde çölün renksizliği kayboluyor ve her yanı renkler kaplıyordu. Çöl gibi ölü değildi şehir. Yaşıyor, nefes alıyordu.

Kız tepenin üzerinden şehri seyrederken bir adamla kadının ona doğru koştuğunu gördü. İkisi de tüm güçleriyle koşuyordu. Hatta bir şeyden kaçıyormuş gibiydiler. Kaçtıklarını peşlerinden gelen kızgın adamları gördüğünde anlamıştı. Adamla kadın ise onlardan oldukça korkmuştu. Bunun sebebinin de onları kovalayanların ellerinde tuttuğu ve salladıkları silahlar olduğu tahmin etti. Bu sefer bayağı hareketli geçeceğe benziyordu.

Bir süre sonra kızın yanına vardıklarında “durun. Neden kaçıyorsunuz?” diye bağırdı. Onun sesinden irkilen kız ilk cevap veren olmuştu “birlikte olmamızı istemiyorlar. Eğer bizi yakalarlarsa öldürecekler.”

“O zaman ayrılın. Yaşamamanızdan çok daha iyidir. Hayatınız bu kadar ucuz olamaz” dedi kız. İkisine de anlamaz gözlerle bakıyordu. Ölüme gidiyorlardı ve onları kovalayanlardan asla kaçamazlardı.

Kızın sözü üzerine erkek hafifçe gülümsedi ve “ölümden korktuğumuzu mu sanıyorsun. Onsuz yaşamak zaten ölüm. Ondan önce hiç yaşamadım ben. Ölümden neden korkalım ki? En son birbirimizi gördükten sonra ne önemi var?”Ardından ikisi de onları kovalayan insanlara döndüler. Daha sonra birbirlerine sarıldılar ve dudakları birbirine değdi. Birkaç el silah sesi yankılandı çölün ıssızlığında. İkisi birlikte yere devrildiler ama bedenleri ayrılmadı birbirinden. Bedenlerinden akan kan çölün altın sarısı kumlarını kırmızıya boyadı. Oysa onlar mutluydu ve gülümsüyorlardı. Bedenlerine saplanan onca kurşuna rağmen gülümsüyorlardı. Kız ise kendini tekrardan zifiri bir siyahın içinde buldu.

Neden karanlıkta olduğunu hiç düşünmedi. Neden sürekli farklı bir yere gittiğini veya neden çölde olduğunu umursamadı bile. Kendini o kadar kaybolmuş hissediyordu ki şimdiye kadar yaşadıkları anlamsız geliyordu. Aşkın yakınından bile geçmemişti şimdiye kadar. Onunla ilgili gerçek tek bir kelime bile okumamıştı. İçinden bir ses ona “aşkla geçen bir an için onsuz geçen bir ömürden vazgeçilir” dediğinde kendini tekrardan çölde buldu.

Altın rengi kumlardan oluşan dümdüz bir ovadaydı. Etrafına baktığında hiçbir şey göremiyordu. Sanki güneş öfkeliydi ve her şeyi kavurmaya çalışıyordu. Isı tenini acıtırken o nefes almakta zorlanıyordu. Issız bir çölle bakışırken bulmuştu kendini. Nereye gitmesi gerektiğine dair hiçbir fikri yoktu.

Bir süre boyunca rüzgârın götürdüğü yere gitmeyi denedi ancak hiç rüzgâr esmiyordu. Daha sonra bir yön belirledi ve ona batı dedi. Batı güneşin battığı yerdi ve batıya doğru ilerlemeye başladı. Bir süre boyunca yürüdükten sonra uzakta birisini gördüğünü sandı. Ona hızlı adımlarla yaklaştığında karşısında siyah bir elbise giyen bir kız gördü. Hızlı adımlarla yanına gittiğinde “merhaba” dedi ve kız ona bakmak için durdu.

“Tekrar merhaba. Bu havada, burada yolculuk yapmak tehlikeli değil mi?” dediğinde siyahlı kız “tehlikenin bir önemi yok. Burasının da bir önemi yok. Güneşin battığı ve bir daha asla doğmadığı bir yere gitmek istiyorum” dedi. Onun gözlerine baktığında hiç umudu olmayan birinin bakışlarını gördü ve “ama neden bunu istiyorsun?” diye sordu. “Onu kaybettim ben ve sonra yanlış yollarda yürüdüm. Yanlış kararlar aldım, yanlış adımlar attım. Acımasızca ayırdılar bizi ve şimdi tamamen yalnızım aynı çöl gibi, kimsesiz” kız konuşurken gözlerinden bir damla yaş akıp çölün kızgın kumlarına düştü.
“Peki ya o kim?” diye sordu kız parmağıyla yan taraflarını işaret ederken. Kızın parmağıyla işaret ettiği yerde siyah pelerinli bir adam yürüyordu. Yorgun olduğu her halinden belliydi. Başını aşağıya doğru eğmiş ayaklarından başka hiçbir yere bakmıyordu. Siyahlı kız etrafına bakarken “ben kimseyi görmüyorum” dedi. Bunun üzerine siyahlı kızı bileğinden yakaladı ve adama doğru koşmaya başladı “gel benimle.”

Adamın yanına vardıklarında siyahlı kıza dönüp “şimdi görüyor musun?” diye sordu. Kız hayır cevabını verdiğinde adama dönüp “buradaki kızı görüyor musun?” diye sordu. Adam da hayır cevabını verdiğinde “peki senin hikâyen nedir?” diye sordu biraz yorulmuş bir ses tonunda.
Adam sevdiği kızdan ayrılmak zorunda kaldığını, bir daha asla buluşamayacakları anlatırken kız bir anda adamın sözünü kesti “şimdi anladım. Sen osun ve o da sen ve birbirinizi göremiyorsunuz çünkü ikinizde yanlış yollarda yürümüş, yanlış insanlarla beraber olmuşsunuz.”

Kız cümlesini bitirdiğinde ikisi de boş gözlerle ona bakıyordu. İkisinin de inanmak istemediği gözlerinden belliydi ve ikisi de umut etmekten korkuyordu. Bunu söylemek istediğinde kendini durdurdu ve başka cümleler kurarak konuşmaya başladı “ikinizde beni dinleyin. Yanlış yollardan gitmiş olabilirsiniz. Hatalar da yapmış olabilirsiniz. Birbirinizin yokluğunu baksa insanlarla kapatmayı da denemiş olabilirsiniz. İkinizin de birbirinizi görmemesinin sebebi hissettiğiniz suçluluk duygusu. Affedilemeyeceğinize o kadar inanıyorsunuz ki gözleriniz görmez olmuş. Ancak tek bir şeyi anlamanız gerekiyor. O da birbirinizi sevdiğiniz. Başınıza ne gelirse gelsin, ne olursa olsun siz birbirinizi seviyorsunuz. Artık ayrılamazsınız. Bedenlerinizi ayırabilirsiniz ama ya kurduğunuz hayaller. Onları nasıl ayrı tutacaksınız. Siz aşksınız. Yapmanız gereken bir tek doğru var ve o doğru birbirinizde saklı” dedi ve ikisi de ağlamaya başladı. Onlar ağlarken kız konuşmaya devam etti “aptallık yapmayın ve sarılın birbirinize.” Onlar birbirine sarıldığı sırada kız kendini zifiri bir karanlıkta buldu.

Artık anlamaya başladığını düşünüyordu. Belki de aşkı içine girmeden tam olarak anlayamayacaktı ama en azından onun nasıl olmayacağını öğrenmişti. Aşk evrendeki en büyük ve en güzel şeydi ve insan âşık olduğu zaman geri kalanlar önemini kaybediyordu. Aşkı anlamaya başladığı sırada etrafı geniş bir biçimde aydınlandı ve tam karşısında beyaz mermerden yapılmış bir masa duruyordu.
Bir anlık şaşkınlıktan sonra masanın üzerinde duran eskimiş parşömeni fark etti. Parşömenin üzerinde bir harita vardı. Onu incelemeye başladığında üzerinde bilmediği bir dilde yazılmış yazıları ve daha önce hiç görmediği işaretleri gördü. Sadece haritanın sol üstünde ve sağ altında anlayabileceği yazılar yazıyordu. Sol üstte “aşkın yolu” yazarken sağ altta “bu harita gerçek aşkın yerini gösterir” yazıyordu. Demek ki dedi kendine aşkı bilenler bu haritaya sahip olmuşlardı. Tam aşka giden yolu bulduğa sevinirken arkasından kalın, çatallı ve çok korkutucu bir ses duydu “ver onu bana.” Herhalde ölümün bir sesi olsaydı bu kadar korkutucu olamazdı.  

Kız geriye doğru birkaç adım attı. Sen onu o kadar korkutmuştu ki bir an önce kaçıp gitmek istiyordu. Ancak asıl korkuyu sesin kaynağını gördüğünde hissetti. Karşısında simsiyah zırh giymiş birisi vardı. Boyu gördüğü en uzun insandan çok daha uzundu. Gözlerinden alevler fışkırıyordu sanki. Etrafına o kadar yoğun bir sülfür kokusu yayılıyordu ki kız nefes almakta zorlanıyordu ve o daha sert bir tonda tekrar konuştu “ver onu bana.”

Kız ne yapacağını bilemiyordu. Ardına bakmadan kaçmak istiyordu. Hatta istediği tek şey buydu. Arkasına dönüp koşmaya karar verdiğinde kıpırdayamadığını fark etti. Bu esnada karşısındaki yaratık, çünkü insan olamazdı o, kıza doğru yürümeye başladı. Her adım attığında etraf daha fazla ısınıyordu. Kızın yanına geldiğinde elini kızın koluna koydu. O an kız çok derin bir çığlık atmak istedi ama yapamadı. Kızın hayatı boyunca hissettiği en şiddetli acıydı ve yaratık kahkahalar atarak haritayı aldı ve ortadan kayboldu. Sonrasında kız kendini kütüphanede buldu.

İçindeki çok konuşan geveze ses ona hayatının hatasını yaptığını söylüyordu. İşin kötü tarafı o sesin her zaman doğruyu söylemesiydi. O kadar kötü bir his vardı ki içinde ne yapacağını bilemiyordu. Bu yüzden kitaba sormaya karar verdi. Nelerin olup bittiğine dair hiçbir fikri yoktu ve “ben ne yaptım?” diye sordu.

Aldığı cevap ise nefesinin kesilmesine sebep oldu. Kitabın üzerinde kralın kolunda bıraktığı el iziyle aynı bordo renginde” Artık kötü kralın aşkı ele geçirmesinin önünde hiçbir engel kalmadı” yazıyordu.
Hiç vakit kaybetmeden “onu durdurmak için ne yapabilirim?” diye sordu ve aldığı cevapla yere yığıldı. Kitabın üzerinde aynı bordo renk ile “artık senin bu hikâyede bir rolün kalmadı” yazıyordu.


Zincirler, delilik

Zincirler

Gülmüyorum artık. Yüzümden düşen parçalardan ev yaptım burada. Hani çocuk oyuncakları vardı. Parçaları birleştirip bir şeyler yapardın. Ev, araba, uçak, eşşek hepsi yapılırdı onlarla. Benim çocukluğumda yoktu ama onlardan varsa da ben hatırlamıyorum. Ben hiç çocuk olmuş muydum onu da bilmiyorum ama neyse önemi yok bunun. İşte o çocuklar büyüdüğünde bu sefer kendi parçalarından hayatlar kurmaya çalışmışlardı. Yalanlardan ev yapanlar vardır. İhanetten aile kuranlar. Sonra sahteliklerden aşk yapmaya çalışanlar vardı. Çok güir de sistem vardı. Bütün kaçak parçaları o satardı ama hep defoluydu parçalar. Çok da para isterdi şerefsiz. Bir tek yalan için ruhunu satan adamlar tanımıştım. İsimleri önemli değil onların. İsimleri yoktu zaten. Kimse onların kim olduğunu bilmezdi. Hatta daha kötüsü kendilerinin kim olduklarını bilmezlerdi.

Hatırlıyorum her şeyi hatırlıyorum. Sistem beni buraya tıkmıştı. Nedense öldürmemişlerdi ama. Belki etimden, sütümden nefesimden çıkan karbondioksitten faydalanıyorlardır. Sistem hep böyle yapardı. Faydalanırdı insanlardan. Yalan satardı hep. Yalanlara isimler koyardı bir de. Rengarenk paketlerdi onları. Gören içlerinde bir şey var zannederdi. Paketler açılınca hiçbir şey çıkmazdı içinden ama paketi açan yaşasın bugün mutluluk aldım derdi. Mutluluk parayla satılır mı salak? Bir bebeğin gülümsemesini hangi parayla satın alabilirsin?

Kızdım yine. Kızdım çünkü insanlar hala o sistemin kölesi. Hoş bende köleyim. Bende adımı hatırlamıyorum. Mesela adım maskeli savaşçı olabilir. Maskem yok ama. Donu yırtık savaşçı da olabilir. Pis kokan hıyar da olabilir adım. Bilmem hiç düşünmedim. Zaten bir ada ihtiyacım yok benim. Kimse yok burada. Sende konuşamıyorsun günlük. Ne yapacağım ki ismi. Yoksa adım salatalık yada fasulye yada eşşek olsa ne değişir. Veya benekli olsa kimin umurundaki bunlar. Her şey yalan aslında. Yalanmış belki, bilmem. Umurumda da değil aslında.

Sonuçta burada evrenin sırrını bulsam söyleyecek kimsem yok. Çok komik değil mi. Ölümsüzlüğün sırrını bulsam mesela kimseye söyleyemiyorum. Ölümsüzlüğün sırrı bile benimle ölür burada. Oysa sistem bir saniye bile daha fazla yaşamayı vaat edemiyor kimseye. Yapabilse varsa kim bilir kaç paraya satardı onu. Düşünsene kendi çıkardığı hastalıklar için ürettiği işe yaramayan ilaçları kaç paraya sattığını. Bir saniye daha fazla yaşayabilmek için neler oluyor bir düşünsene. Başın ağrıyor bir hap içiyorsun sonra bir bakmışsın miden ağrıyor. Onun için de bir hap içiyorsun başka bir şey oluyor sonra. Sonra başka bir şey. Yan etki diyorlar hemde çok gülüyorum. Kahkaha atarak gülüyorum hem de.

Mesela ben deliyim. Cehennemin dibinde tutsağım. Beni iyileştirmek için ilaç veriyorlar. Damarlarımdan veriyorlar hem de. Yanıma yaklaşabilmek için önce iğneyle bayıltıyorlar beni. İlaç işe yaramıyor ama. Düşünmemi engelliyor sadece. Ancak düşünemediğim her an çok daha kötü hissediyorum. Belki anlatsam hissettiklerimi rahatlayabilirim ama kimse dinlemiyor. Sistemin işine gelmiyor çünkü bu. Yoksa ilaç satamaz.

Hani bir tane film vardı. Gelecekte geçiyordu hani. İnsanlık ölmüştü. Robotlar vardı hep. Daha doğrusu insanlar robotlar alıyordu ve onları kendi yerlerine çalıştırıyorlardı. Bu arada aynı insanlar makineye bağlı yaşıyordu. Erimişlerdi, ölüyorlardı ama o makinelerin içindeki sahte dünya o kadar seviyorlardı ki unutmuşlardı yaşamayı. Sonra sistemin herkesi kullandığını öğreniyorduk. O kaçıyordu sistemden. İnsanları kurtarmaya çalışıyordu. Benim gibi diyeceğim ama ben kaçmadım ki. Veya sahte bir cennetten kaçıp cehenneme gittim. En azından acılar gerçek. Buna da çok güldüm.

Sonra başka bir film daha vardı. Yine robotlar vardı ama insanlar robot olmamıştı. O kadar yalnızdılar ki bir kadın robotuna aşık olmuştu. Kendisine gül vermesi için programlanmıştı onu. Parayla almıştı robotu. Daha iyi bir robot almak için daha fazla paraya ihtiyacı vardı çünkü daha iyi bir robot daha iyi bir sevgiliydi. Sonra robot kafayı sıyırıp öldürüyordu galiba kadını. Hatırlamıyorum. Çok da umurumda değil. Belki bu filmler gerçekte yoktu bile. Belki burası da bir makine.

Bir masal vardı. Ben ölmeden çok önce yaşanmıştı o. Salaklık yapma günlük öldüm tabi ki ben. Sistem artık beni kabul etmiyor. Kimliğim yok mesela. Kimliğimde adım da yok. Alışveriş yapmıyorum, tüketmiyorum. Tüketmeyen birisi ölüdür. Ben buraya geldim mesela. Bir tek fareleri ve böcekleri tükettim. Sisteme katkım yok. Beni sürekli izleyen kameralar dışında. Ben zaten kameralara oynuyorum ben. Neyse onlarda umurumda değil. En azından ünlü olurum. Hem belki daha besili fare verirler bana.

Bıraktım her şeyi, vaz geçtim ya. O niye gelmiyor? Onu bir kere görsem ölürüm. Başka bir isteğim yok ki benim. Hayattan bir beklentim de yok. Onu bir kere göreyim günlük. Sadece bir kere. Sonra öldürsün beni sistem. Kafese kapatsın, yanardağa atsın. Umurumda değil. Sadece onu bir kere göreyim. Sadece bir kere göreyim onu ve cennet gerçekmiş diyim. Sonrası önemli değil. Etimi lime lime edip farelere versinler sorun değil. Bir kere göreyim onu. Cennetin olduğunu bilmek istiyorum. Ufak bir umut aslında. Bir kere göreyim onu günlük. Sonra istedikleri gibi öldürebilirler beni. Aşkın bir bedeni olduğu bilmek istiyorum.

Yine ağlamaya başladım. Hiç sevmiyorum ağlamayı. Yerler ıslanıyor hem. Belki çok ağlarsam göl olur ve ben boğulurum. Köpek balıkları yer sonra beni. Öldükten sonrasının önemi yok nasıl olsa. Zaten ölüyüm ben. Onu bir kere görebilmek için yaşıyorum. Hayaletim belki. Sevimli değilim ama. Duvarlardan da geçemiyorum. O da yok.


Daha fazla düşünmek istemiyorum. Daha fazla düşünmek istemiyorum. Onsuzluk çok kötü günlük. Umutsuzluk çok kötü. Ben gidiyorum. Kafamı duvara vurucağım belki bayılırım ve daha fazla düşünemem. En iyi düşünememek. Ölmek gibi işte. Her şey aynı.

Belki görüşmeyiz, iyi bak kendine.



Zincirler, zaman

Zincirler

Evet, yine ben. Hep ben. Zaten başka kimi görmeyi bekliyorsun ki. Şu cehennemin dibindeki çok ünlü Brezilyalı mankenleri mi bekliyorsun? Hayır sapık herifin tekisin beklersin ama burada benden başka kimse yok. O yüzden bakma bana boşuna. Git fareleri falan izle. Ne bileyim duvara ağ örüp sinekleri yiyen örümcekleri seyret. Bakma bana. Yo utanmıyorum, senin neyinden utanayım avanak. Bak beni kızdırıyorsun günlük. Seninle konuşmam gidip şuradaki duvarla konuşurum görürsün gününü.

Ee ben ne diyeceğimi unuttum şimdi. Hep o ilaçlar yüzünden. Hatırlayamıyorum ki hiçbir şeyi. Aklımdan bin bir türlü düşünce geçiyor. Zihnimde dolanan ve kuyrukları birbirine değmeyen tilkilerin hepsi açlıktan öldü. Bomboş burası. Kafamın içinde sanki evren var ama içinde ne gezegen var ne de yıldızlar. Boş boş işte, düşünemiyorum. En garibi ne biliyor musun? Düşünebiliyor bile olsam düşünmeye değer hiçbir şeyim yok. Kendimi kandırıyorum burada. Yoksa iskeletmiş, fareymiş hiçbiri şeyimde değil. Yani şeyimde, ımm.. umurumda. Hatırladım bak. O zaman 10 puan bana. Belki teşekkür bile verirler ama kesin matematikten kalırım ben. Dur ya ne diyorum ben.

Neyse geçenlerde ne kadar zaman geçtiğini hesaplamak için saniyeleri saymaya başladım. Hem bu sayede düşünemeyecektim. Tabi ben manyağım sayılar çok büyüdü. Artık öyle oldu ki bir sayıyı söylemek birkaç saniye sürmeye başladı. Ben yine durmadım ama. Gece uyumadım üç gün boyunca. Defalarca kez de şaşırdım tabi. İnat oldu bende. Bir milyona kadar sayacaktım güya. Yapamadım tabi. Daha doğrusu mantığı kalmadığı için bıraktım.  Yoksa ben her şeyi yapabilirim. Bu boktan zindandan bile çıkabilirim de işte istemiyorum bunu. Bir çekip gideyim en iyisi. Aslında burada başka bir küfür vardı ama unuttum onu. Her şeyi unutuyorum zaten.

Hatırlar mısın günlük bir kız vardı. Benim hayatımda değildi senin hayatındaydı. Hani sevmiştin sen bu kızı. Hani saatlerce, günlerce onu dinlemiştin. O konuştuğu zaman sanki her şey duruyordu. Ne anlattığının önemi yoktu onun. Sesini duysan yetiyordu sana. O tek bir kelime söylese sanki romanlar anlatmış kadar mutlu oluyordun. Hatırladın mı onu. Hani böyle siyah saçları vardı. Kıvır kıvırdı saçları. İşte o kızdan bahsediyorum. Hani hep onun yanında durmuştun sen. Hani onu bırakmamıştın hiçbir zaman. Hastalandığında yanına gidip yemek yapmıştın ama o seni sevmemişti. Sevmemesini de önemsememiştin. Konuşsa, onun sesini duysan yeterdi sana. Başka bir beklentin yoktu. Elini tutsaydı eğer orada ölebilirdin mutluluktan.

Hatırlıyor musun o konuşmayı bırakmıştı. Gecelerce, aylarca kapısında yatmıştın. En sonunda onu konuşturmayı başarabildiğin zaman bütün her şeyi seni uzaklaştırmak için yaptığını öğrenmiştin. Ne kadar yanmıştı canın hatırlıyor musun? Sen onun sesini duymadığın için işkenceler görürken o sadece seni uzaklaştırmaya çalışmıştı. O kor demir parçasını durmaksızın yüreğine saplamıştı ve bunu bilerek, isteyerek yapmıştı. Sen onun için her şeyi feda etmişken o bunların hiçbirini görmemişti. Oysa ondan sadece konuşmasını istemiştin. Canın çok acımıştı. Hatırlıyorum. Bir saniye ya sen gerçek değilsin. O zaman bunlar senin başına gelmedi. Yoksa ben miydim o kor demirlere sarılarak uyuyan.

Her şey yine birbirinin içine girdi. Bunları hatırlamak beni üzüyor olması lazım. Hatta gözlerimden akan sulara gözyaşı da demeliyim. Hiçbir şey bilmiyorum ben aslında. Aşk diye bir şey varmış. Eskiden hikayeler vardı. Hani bir adam çöle düşmüştü. Sonra çölde giderken kuyu kazmaya başlamıştı ve su bulmuştu sanırım Sonra kuyudan çıkan sudan dere olmuştu ve o suyu da alıp gemi yapmıştı. Böylece sevdiği kızın yanına gitmişti. Lanet olsun ya böyle bir hikaye yoktu. Adam çölde ölüyordu işte. Aşk için ölüyordu ama. Ben mi cehennemin dibinde bir zindanda olduğumu düşünürsek eğer inancım kalmadı diyebilirim. Eskiden var mıydı diye sorarsan günlük bir zamanlar olduğunu söylerim sana.

Sanki asla gerçekleşmeyeceğini bildiğin bir umut gibiydi aşk. Biliyordun ona ulaşamayacaktın ama yine de inanmaya devam ediyordun. Zordu belki acı çekiyordun ama güzeldi.  Ona ulaşmak için nelere katlanmıştın veya katlanmıştım hatırlıyor musun? Belki bana yemek veren, benimle ilgilenen o harika kız gelir. O da gerçek değil onu da biliyorum merak etme. Olsun ama ben yeteri kadar yaralarsam kendimi o gelir. O gelsin başka bir şey istemiyorum ki ben. Bir kez elini tutayım, sonrasının ne önemi var.

Sağ elimi geçenlerde kırdım ve o gelmedi. Kolumu veya bacağımı kırmam da zor biraz. En iyisi ben duvara kafa atayım. Hem böylece duvar kırmızıya boyanır. Zaten kafamdaki yaralar iyileşti. Belki gelir o değil mi? Belki her şey biter? Onun adı aşktı değil mi? Ona dokunmak, aşka dokunmaktı? Duvara kafa atayım en iyisi. O gelir belki. Belki de ölürüm hemen şimdi. Aralarında çok ufak bir fark var. Neyse boş verin beni.

Görüşürüz elbet.

Seni uzaktan sevmek 23


Seni uzaktan sevmek

Unuttuğum şarkıları hatırladım. Nasıl başladıklarını biliyorum. Sözlerinin hepsi aklımda. Sadece o şarkıları tek başına söyleyemiyormuşsun. İnsan tek başına her şeyi yapabiliyordu ya hani işte her şeyi yapamıyormuş. Başka bir sese daha ihtiyacı varmış o şarkılar için. Mükemmel bir uyumun olduğu bir başka ses daha gerekliymiş. Yoksa eksik kalırmış insan. Bunları anladım ben. Biliyor musun sevgili sesin olmadan hayat çok anlamsız.

Cümleleri toparlayamıyorum. Yazamıyorum daha doğrusu. Yüreğimde hikayeler birikiyor ve ben nefes alamamaya başlıyorum. Kalbim ritmini şaşırıyor böyle zamanlarda. Atıp atmama arasında kararsız kalıyor. Sen gerçeksin diyorum ona o zaman işte tekrar atmaya başlıyor. Başka bir nedeni yok çünkü. Şarkılar var işte başka da bir şey yok. Onlarda olmasa atmaz herhalde. Bende nefes almam belki ama işte şarkılar var sende varsın. Yanlış bir ritim tuttursa da atıyor işte kalbim.

Tekrar sana yazmak garip doğrusu. Tekrar sana dokunmak gibi. Sanki şimdi karşımda oturuyor ve beni seyrediyormuşsun gibi hissediyorum. Ancak ben seni göremiyorum. Bihaberim gözlerinden. Yine de varmışsın gibi yaşıyorum. Sanki canım sıkkın olduğunda elimi tutuyormuş gibi geliyor bana. Gerçekte elimi tutmuyorsun belki ama önemi yok bunun. Hissediyorum ya gerisi anlamsız. Öyle insanlar var ki elimi bile tutamıyor. Elimi tuttukları zaman sanki tutsak olacaklarmış gibi davranıyorlar. Komikler sevgili yalnızlığımı bile azaltamamışlarken hayatıma girmek istiyorlar. Bazı şeyler o kadar da kolay değil işte.

Hatırlar mısın bir zaman hayalini görebiliyordum. Doktorlar bana deli demişti o zamanlar hatırlıyorum. Sanki dün gibi. Sonra seni görememeye başladım. Üzüldüm aslında ama bir taraftan da bu hayatı yaşamak zorunda olduğum için bir parça sevindim. Yaşayamıyordum hayalin yanımdayken. Sana yazdıkça sana dokunuyormuş gibi hissediyordum ya hani bende sürekli sana yazmak istiyordum. Bu da beni her şeyden alıkoyuyordu. Yazmadığım zaman da değişen bir şey olmuyor. Ancak başka şeylerle uğraşabiliyorum. Başka insanlar hayatıma girmeye çalışabiliyor. Sanki bir elmas madeni yüreğim herkes içine girip soymanın peşinde. Herkes aynı sevgili herkes. Herhalde birtek sen farklısın. Seni de bulamıyorum işte.

Hayır gerçek olduğunu bilsem yanına gelirdim. Tutardım elini. Bulurdum ben seni, nerede olsan da bulurdum ben. Gerçek olduğunu bilmiyorum ama. Bunu bilmeme gerek var mı onu da bilmiyorum. Aşkın olasılıklarla ilgisi yok farkındayım. Çok büyük bir belirsizlik var ama ve o belirsizlik beni korkutuyor. Hayat da acımıyor bana. Sürekli sınıyor beni, her seferinde canım yanıyor. Deney yapmak için kalbimden parçalar koparıyor. Ne haldeyim bilmiyorum. Ne olacağım onu da bilmiyorum. Belki en sonda kalbimi tamamen alacak benden. Sonrasında mı ölürüm herhalde. Kalbi olmayan insan yaşayamaz ki.

Sanki bütün o diğerleri benden parçalar koparmaya çalışan gizli görevdeki askerler. Bu yüzden hep peşimdeler. Hayattan emir almışlar ya beni hiç bırakmıyorlar. En iyisi kapatmak kalbimin kapılarını ve onları senin adınla mühürlemek. Sahi neydi senin adın? Hayallerin ismi olmazdı belki. Belki de sadece Hayal'dir senin adın. Gerçek olamayacak kadar güzel anlamındadır. Gerçek olsaydın eğer eminim ki kulağına adından sonra bu söz fısıldanmıştır.

Yine sana dönüyorum. Bu da demektir ki hayattan uzaklaşıyorum. İnan bana sevgili çok çabaladım bu acımasız hayata tutunmak için. Olmuyor ama. İnsan bana olmuyor, yapamıyorum. Başkalarının sen gibi olmasını beklemiyorum ama ufacık bir parça benzesinler sana. Olmuyor ve ben hayalinle baş başa kalıyorum.Hayalinden şikayetçi değilim. Nasıl olabilirim ki yaşamımı sana borçluyum. Ancak hayalin bir yanardağın içinde sanki. Ne zaman onun yanına gitsem alevler içinde kalıyorum. Yanına gelmesem de dışarısı hep buzul. Bende yanmayı seçiyorum. Hem bu sayede pişerim değil mi sevgili. Yanmadan hiçbir şey olmuyor hayatta. Hele yakan aşk ateşiyse bundan da şikayetçi olunmaz.

Yine bir çok şey söyleyip hiçbir şey anlatamadım. Ne istiyorum biliyor musun? Seni tekrardan görebilmek istiyorum. Varsın doktorlar deli desin bana. Varsın beyaz elbiseler giydirip kollarımı bağlasınlar. Ben seni tekrardan görmek istiyorum. Hayattan kopmuşum, inan umurumda bile değil. Beni hayata sen bağlamışsın, seninle nasıl koparım hayatta.

Ben bu sayfadan gidiyorum sevgili. Başka bir sayfada geri geleceğim ama. Hiç kimsenin sen olmadığından artık eminim. Aramak boşuna. Bu yüzden evlenelim diyorum. Bir hayal ile evlilik nasıl olur bilemem. Bunca zaman senden başka kimsenin elini tutmadıysam eğer her şey mümkündür.

En kötüsü ne biliyor musun? Seni nasıl bulacağımı bilememek. Bu yüzden de yazıyorum işte. Belki okursun ve kendini tanırsın diye.

Yine çok konuştum biliyorum ama karşımda sen olunca susamıyorum işte. Kendine çok dikkat Hayal'im, sevgilim. Yine görüşeceğiz. Başka bir sayfada da olsa yine görüşeceğiz.

Hoşça kal.

Engeller

Bazen her şeyi parçalamak istiyorsun. Kızıyorsun, önüne ne çıkarsa hepsini un ufak etmeyi düşlüyorsun. Önüne ne çıkarsa çıksın umursamadan ezmek niyetindesin. Bağırıyorsun, çağırıyorsun. Sanki tüm dünya seni engellemeye çalışıyormuş gibi davranıyorsun. Sanki ayaklarında prangalar, ellerinde kelepçeler var. Sanki tutsak almışlar seni. Kıpırdamana izin vermiyorlar. Bağırıp çağırıyorsun herkese, her şeye.

Oysa kimse seni tutmuyor. Kimse sana yapma demiyor. Ellerinde kelepçeler yok, ayaklarında prangalar da yok. Ama sen bağırıp çağırmaya devam ediyorsun. Hadi git. Kır, parçala! Ama duruyorsun sen. Sana sebebini sorsalar milyonlarca bahane üretebilirsin. Sisteme, insanlara, köpeklere, maymunlara ağzına geleni söyleyebilirsin. Ancak kıpırdamamanın gerçek sebebini kimseye söyleyemezsin. Hadi ben söyleyeyim bunu. Kendini engelliyorsun.


Ayaklarında prangalar yok ama sen yürümeyi bilmiyorsun. Ellerinde kelepçeler de yok ama sen onları kullanamıyorsun. Koşmayı hiçbir zaman öğrenmemişsin sen. Bırak koşmayı emeklemeden yürüyemiyorsun bile. Sonra seni özgür bırakmadıkları için dert yanıyorsun. Kendini özgür bırakmayan sensin. Sensin olanların sorumlusu ama bunu da kabul etmiyorsun çünkü kendine bağıramazsın. Kendini dövemezsin ki.

Bir sabah uyansan mesela desen ki ben bunları yapmak istemiyorum. Ben bunun için doğmadım desen. Hani olur ya o sabahta garip bir rüya görsen. Yaşlı bir adam sana koş dese. Koşmayı denesen. Sonra ilk adımda düşsen. Koşmayı bilmiyorum doğaldır deyip devam etsen. Öğrensen koşmayı. Ayakkabının topuğu yere sertçe çapsa. Düşmekten kanasa hep dizlerin, dirseklerin ama yılmasan. Hadi düşünelim biraz bunları yapabilir misin? Yapamam diyorsundur belki: Belki sen ömrünün sonuna kadar tutsak yaşayacaksındır. Belki tanıdığın herkes senin gibi tutsaktır. Belki de ömrünün sonuna kadar özgürlüğü cümlelerde kullanacaksındır sitem etmek niyetine.

...

Hadi biraz etrafına bak ve düşün. Kim seni tutuyor. Ailen, arkadaşların, sistem, hükümet, patronun var biliyorum bunları. Ancak onlara kim izin veriyor hadi bunu da bir düşün. Düşün bakalım sen onlara izin vermesen ne yapabilirler. Düşün bakalım insanların kendini tutmalarına izin veren mahalle kabadayılarından ne farkın var. O sayıp söverken, mahalleyi yakacağını söylerken senin gibi hiçbir şey yapmadan durmuyor mu? Yoksa onunda gücü senin gibi başkalarından mı geliyor? Hadi yak her şeyi, yık dünyayı. Söyle bana kim tutuyor seni!

Cevap mı istiyorsun ki istemediğini ikimizde biliyoruz. Yine de ben cevabı söyleyeyim sana sadece kendin engel oluyorsun. Başka hiçbir engel yok. Burada şimdi gülmeye başlayıp bana yalancı diyeceksin. Böylece yazımın değerini sıfıra eşitleyeceksin. Biraz daha anlatayım ve elinden bu şansı da alayım. Engeller var elbette önünde. Ailen, sistem, patronun falan elbette seni durdurmaya çalışıyor. Kimsenin şüphesi yok zaten. Önünde duvarlar da örüyor, bunun da farkındayım. Ancak o duvarları tırmanmayan sensin. Engelleri aşmayan da sensin. Hepsini sen istiyorsun, senin seçimlerin. Bu söylediklerimi büyük ihtimalle kabul etmeyeceksin çünkü kendine bağıramazsın.

Ben son sözümü söyleyip gideyim artık. Dinlemek istemiyorsun biliyorum. Hadi kır, parçala, yak yık bu dünyayı. Kim tutuyor seni senden başka. Hadi düşün biraz. Pek düşünmezsin bilirim ama hadi düşün biraz.

Kır, yık, parçala, hadi yak bu dünyayı. Kim engel oluyor sana!

Zincirler, yalnızlık



Zincirler

Geçenlerde düşünüyordum ki hala düşünüyorum. Zaten ben hep düşünüyorum. Başka hiçbir şey yok yaptığım. Artık düşünmek nefes alıp vermek gibi benim için. Hep düşünüyorum. O kadar boş ve anlamsız bir hayatım var ki anlatamam. Ancak hayatı boyunca hiç düşünmemiş insanlardan daha dolu yaşıyorum. Düşünmek önemli, düşünmüyorsan eğer yaşamıyorsun. Bende yaşamıyorum o zaman insan evriminde bir üst kademeye ulaşmış olabilirim. Sadece düşünen bir varlığım ben. Ben niye güldüm acaba, komik değildi. Fıkra da anlatmadım, eşşeğe ters binen bir adamdan bahsetmedim. Herhalde sakinleştiricilerimin içine biraz ot katıyorlardır. Başka türlü beni izleyenler eğlenemez. Kameraya el sallayayım o zaman. Bir de şey diyeyim lütfen kabuklu yemiş atmayınız. Yine çok güldüm. Gülenleri dövüyorlardı ağlatmak için hatırlamıyorum.

Neyse bunları konuşmak değil amacım. Hani amacım da yok da varmış gibi davranıyorum. Şunu düşünüyorum aslında ben hani burda kimse yok ve ben kimseyle konuşmuyorum ya hani sesimin çıktığını nasıl anlayabilirim. Kimse yok burada yani sesime kimse tepki veremiyor. O zaman ben konuşuyor mu oluyorum. Konuşmak nedir mesela. İnsan kendi kendine konuşabilir mi? O kadar yalnızım ki sesin çıktığına bile inanamıyorum. Belki ses tellerimi alıp keman yapmışlardır. Aslında ses tellerimden keman yapılma fikri güzel geldi, en azından güzel bir ses çıkar. Neyse konu keman değil. Aslında konu yok ama önemli değil.

Şey diyecektim. O ya sapık mısınız onu demeyecektim. Töbe töbe, hep kötü niyetlisiniz. Neyse dicektim ki kendi sesimi duyduğumu zannediyorda olabilirim. Beynim bana oyun oynuyor olabilir mesela. Zaten boş kalınca tavla falan oynuyoruz beraber ama hep o kazanıyor. Bundan da bahsetmeyecektim. Şimdi hatırladım diyecektim ki beynim zaten gözlerimle oyunlar oynuyor. Olmayan şeyleri görüyorum. Yoksa burda kimse yok. Yeşil tavşanlar veya yürüyen bonfileler yok. Bana işkence eden, kemiklerimi kıran zebaniler de yok. Hep duvarları yumrukladığım zaman kırıyorum kemiklerimi. En azından dünyada bir şeyleri değiştirebiliyorum. O şeyler kemiklerimle sınırlı olsa da önemli değil hiç. Acaba kafamla ayağımın yerini değiştirebilir miyim. Bunu söylüyorum çünkü sanırım parmaklarım yer değiştirdi. Artık sağ elim solda. Diyorum evrimin en son üyesi benim diye ama inanmıyorsunuz. Siz zaten hiçbir şeye inanmıyorsunuz. Sahi bir zamanlar okkalı bir küfür vardı ama nasıl olduğunu unuttum onun. Yoksa size çok fena küfredesim var.

Biraz da kendimden bahsedeyim sevgili günlük. Günlük derken. O anlamda günlük değil ama. Her gün yaptığın rutin iş anlamında. Günlük uyku, günlük tuvalet falan. Öyle işte sevgili günlük yani günlük olan sevgili. Bunun bir de haftalı, aylık olanları var ama onlar hep paralı. Çok kontör istiyorlar. O kadar da param yok zaten. Aslında cüzdanım da yok. Yani cebimde yok. Hayır telefon anlamında değil, bayağı cebim yok. Yırtıldılar. Daha doğrusu ben yırttım onları ve elime bandaj yaptım. Zaten işime yaramıyorlardı. Cebime ne koyabilirim ki ben. Çok gereksiz valla. Konu cebime nereden geldi şimdi. Hay benim sakinleştiricimin işine o otu atanın ta... Bak yine unuttum küfrü. Kafalarına pisleyeyim, onlarda piyango bileti alsınlar. Bak yine çok güldüm. İyiyim galiba, normalde gülmem ben.

Yani sevgili günlüğüm, haftalığım ve aylığım. Evet üçünden de var bende. Çok zenginim, dünyalar benim. Neyse sevgili zamanlıklarım. Bu da çok komik oldu. Neyse onu görmüyorum bir süredir. Yanıma gelsin, benimle ilgilensin diye hep duvarları yumrukluyorum. Geçenlerde duvara kafa attım, kafam yarılmış. Hatta pekmezim akmış hep tabi bayılmışım bir de ama ayılınca içtim tüm kanımı. Seviyorum ben kanımı içmeyi hem faydalı oluyor. Mideye çok yararlıymış biliyor musun. Yine saçmalamaya başladım galiba.

O gelmiyor. Hayatımdaki tek güzel şey olan o gelmiyor. Hem de hiç gelmiyor. Galiba küstü bana. Neden küstüğünü bilmiyorum. Acaba evlenmemi teklif etmeliydim de ona verecek yüzüğüm yok ki benim. Sadece yediğim farelerin lades kemiği var. Başka da hiçbir şeyim yok. Cebim bile yok. Hayır be salak telefon değil. Olsa da buradan çekmez ki. Dünyanın merkezinde falanım. Nerden çeksin. Yiyemem de ne işim olur telefonla. Galiba konudan yine saptım. O gelmiyor diyordum. Belki gelir diye hiç uyumuyorum. Uyanık kalmak için duvarlara yumruk atıyorum. Başka duvara atıyorum ama. Amaçlarım değiştikçe duvarları da değiştiriyorum. O değil de her şey bir yana ben neden ölemiyorum?

Neden hala hayattayım ben? Ölmek isteyip de ölememek veya intiharı istemek falan değil hissettiklerim. Ölemiyorum ben. Bu hayatı yaşamamın hiçbir anlamı yok ama ölemiyorum. Acaba onun için mi yaşıyorum. Eğer öyleyse ben yaşarım ki. Hiç şikayet bile etmem. O bir gün gelecekse ve elimi tutacaksa, hatta bir gün gelip beni sevecekse yaşarım ki ben. Asla şikayet etmek. Merak ediyorum birisi beni sevebilir mi acaba?

Seni uzaktan sevmek 22

Seni uzaktan sevmek

Bir hayaldin sen. Zifiri bir karanlıktayken umutlardan yarattığım bir düştün. Sonra yıkıldın, yandın, kül oldun. Çünkü hayalleri gerçekleştirmek istedim. Hayaller hiç gerçek olur mu sevgili? İsimleri olur mu umutların. Senin adının Ayşe yada Fatma olması kadar saçma her şey. Senin bir isme yada bir bedene sahip olmana gerek yok. Sen sevgili ol, adın Aşk olsun. Bende uzaklara baktığım zaman orada bir aşk var diyeyim. O yeter bana. Varsın adın Leyla yada Merve olmasın. Adın aşk olsun senin. Ben evren senin etrafında dönüyor diyeyim. İsyan edeyim evrene dair tüm bilgilere. Yer aslında çekmiyor deyip sileyim tüm ezberleri.

Böyle işte sevgili seni sıkıştırmaya çalıştığım bir beden gidiyor başka biri geliyor sonra. Hiç biri sen olmuyor ama. Hiç biri senin gibi kokmuyor. Diyebilirsin ki beni görmeden nasıl koktuğumu nereden bilirsin. Bilemem elbette.Nereden bilebilirim ki gözlerinin rengini. Zaten hayallerin gözleri olmaz. Olsa da saçma olurdu. Hayalsin sen. Hiçbir bedene sığamayacak kadar büyüksün. Boşuna aşksın sen demiyorum ben. Var olan şeylerin en büyüğüsün sen, en güzelisin. Yoksa varsın gözlerin olmasın.

Bir diğer taraftan da seni bedenlere sokmaya çalıştığımdan bahsetmiştim. Yanlış yapıyorum biliyorum. Hani beden seni taşıyabilir ki? O bedenin ismi ne olabilir? Düşünsene hayatıma girsen mesela tüm yıldızlardan daha fazla aydınlatırsın beni. O zaman sana Güneş veya Yıldız demem gerekir. Benim hayatım karanlık. Önümü göremiyorum. Hayatıma girenler ilk çukura takılıp düşüyor. Bende düşüyorum ama hep yalnızım. Sanırım birisi benimle beraber düşmeli. Yoksa beraber köprüden atlayalım da demiyorum. Biliyorum saçma olur. Belki de beraber kalkmalıyız düştüğümüz yerden. Birisi hayatıma girdiği zaman düşünüyorum işte, gece olduğumda yanımda mıydı. Yoksa kimsenin karanlığımda düşmesine izin vermem. Korkuyorlar işte ama normaldir, ben geceyim sonuçta. Anlayabilirim ama sen gitmezdin değil mi sevgili?

Burası garip. Ne hissedeceğimi biliyorum, ne yapacağımı. Karanlık işte. Karanlıkta ne resim yapabilirsin, ne heykel ne de yazı yazabilirsin. Karanlıkta hiçbir şey yapamazsın. Sadece gidip bir sokak lambasının yanına otutursun. Ama oturursan eğer orada kalırsın, gidemezsin, öğrenemezsin. Muhtaç kalırsın ışığa. Evet, ışıkta yalanların en büyüğüdür. Doğru bunu öğretmişti bana hayat. Karanlığın güzel olduğunu da öğrenmiştim. Yalnızlıkta iyiydi. Bir de hayaller vardı işte. Yani hayallerin vardı. Herhalde başka bir şey yoktu.

Belki de hayatıma girenleri seninle kıyaslamamalıyım. Belki de herkese senmiş gibi bakmalıyım. Sahi hayatıma giren birisinin sen olma ihtimali yüzde kaç. Yüzdeli ihtimaller düşük, olasılıklar umurumda bile değil. Yoksa binler, onbinler, milyarlar falan basit rakamlar sadece. Hayatıma giren kişi ki ismi Işık yada Ay olsa hatta ismi sevgi olsa mesela önce karanlıktan korkmaması lazım değil mi? İlk çukurla karılaştığında korkup kaçmamalı. Sen olsan kaçmazdın çünkü. O da kaçmamalı. Ben de kaçmamalıyım. Bende kaçıyorum galiba. Neden yada kimden kaçtığımı bilmiyorum ama kaçıyorum. Psikologlar gelse ve inceleseler beni. Beynimi açsalar, yüreğimi sökseler. Herhalde bir şey bulurlar. Bulamama ihtimalleri de yüksek tabi. Belki de sadece senin parmak izin gerekiyordur yüreğimin kapılarını açmaya.

Çok zaman oldu sana yazmayalı. Neden tekrar yazdığımı da bilmiyorum doğrusu. Hayatım garip biraz. Karanlık falan, birazda soğuk. Üşümüyorum ama. Belki donuyorumdur ama hissetmiyorum artık. Hikayeler geçiyor gözlerimin önünden. Hiçbirinde ben yokum. Satırlar, sayfalar, kitaplar bitiyor ama sende yoksun. Hayatımda insanlar geçiyor ama onlar da yok. Birisi kalıcı olabilir mi bende, bilmiyorum. Herkes gidici mi onu da bilmiyorum. Mesela birisi geliyor, ben gitmeyeceğim senden diyor. Bende bekliyorum kalması için. Gidiyorlar hep. Ben yine bekliyorum karanlık olmasını. Eğer karanlık olduğu zaman kalıyorsa hiç gitmez diyorum kendime. Nasıl olsa şimdiye kadar herkes gitmiş. Birisinin kalmasının nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum.

Sen kalırdın biliyorum. Belki o da kalır. Gitmez benden, sus der bana. Ben hiçbir yere gitmiyorum der sonra. Belki ben ona Aşk derim. Belki o senin gözlerin olur. Belki, belki ve belki. Belki bende bir hikaye bulurum kendime. Belki benim de bir kitabım olur. Belki sende olursun. Belki o sen olur. Hayaller işte. Belki senin gözlerin olur ve ben gözlerinin rengini öğrenirim. Eladır herhalde gözlerin. Yeşile çalar ufaktan, güneş vurunca parlarlar mesela. Belki işte, hayaller falan.

Ben şimdilik gidiyorum sevgili. Sende fazla kalınca yapamıyorum ben. Olmuyor, tutunamıyorum hayata. Sahi onun adı neydi? Acaba onun isminden türetilebilir mi Aşk? Sahi aşk kaç harfliydi? Üç, dört, yada beş. Sahi onun ismi kaç harfliydi?
Yeni kampanya

Yeni kampanya

Merhaba arkadaşlar. Yeni bir kampanyaya başlamanın heyacanı içerisindeyiz. Turhal Cumhuriyet Kız Yetiştirme Yurdu öğrencileri ki 30 çocuk bizden oyuncak, boya kalemi, boyama kitapları bekliyor. Onlara göndereceğimiz küçük bir hediye onları mutlu etmeye yeter. Unutulmadıklarını ve yalnız olmadıklarını hatırlatır. O küçük çocukları sevindirmek bizim elimizde. Lütfen destek olalım ve onların yüzlerine güzel gülümsemeler bırakalım.

Not: eskimemiş olmak kaydıyla kullanılmış oyuncaklar gönderebilirsiniz ve lütfen silah göndermeyelim.

Adres: Turhal Cumhuriyet Çocuk Yuvası ve Kız Yetiştirme Yurdu
Eski Pazar Yolu
Turhal - Tokat
...

...

Sokaklarda çok kayboldum ben. Severim kaybolmayı. Bir sokağa girersin, oranın neresi olduğu bilmezsin. O sokak başka birine açılı ve sonra başka birisi gelir. Nerede başladığını veya nerede sonlanacağını bilmezsin. Kaybolmuşsundur çıkış yolunu bulamazsın. Severim ben kaybolmayı.

Ancak yüreklerde hiç kaybolmadım. Hangi kalbe girdiysem hep yolu buldum. Kaybolmayı o kadar istememe rağmen hep buldum o yolu. Camiyi geçip sola dönünce çıkış olduğunu bildim. Bir yüreğin içinde kaybolmak için herşeyimi verirdim ben. Orada kalmak isterdim. Yabancı olduğun bir şehri öğrenir gibi öğrenmek isterdim o yüreği öğrenir gibi öğrenmek isterdim o kalbi. Ancak ben hep çıkış yolunu buldum. Belki çok kolaydı çıkışlar. Belki ben hep şanslı dönüşler yaptım. Oysa çıkışlar hep yalnızlığa açılırdı. Bende hep yalnızlıkta yaşadım. Bir kalp daha olsa mesela, onun içine girsem. Sonra dolaşsam içini sokak sokak. Ezberlesem kaldırım taşlarının sayısı. Hiç çıkmasam oradan. Unutsam yalnızlığın soğuk koridorlarını.

Bunlar ihtimal dahilinde mi bilmiyorum. Yüreğine alsan beni, çıkabilir miyim oradan. Belki hapsetsen beni, belki gitme desen. Hep belkiler işte. Sahi bir küçük odam olabilir mi yüreğinde?

Bir mutluluk masalı


İnsan hayatı boyunca birçok şeyi aradı. Sevgi, mutluluk, arkadaş, para, şan veya şöhret bunlardan sadece birkaçıydı. Ancak insan öyle bir şeyi aradı ki o istisnasız her insanın yaşama amacıydı. İnsan mutluluğu arıyordu ve aradığı diğer her şey sadece ona ulaşabilmek içindi. Kimisi mutlu olmak için aşkın yollarını arşınlarken, kimisi onu kağıt parçalarının üzerindeki sayılarda arıyordu. Tek amaç mutlu olmaktı.

Her insan mutlu olmak için yaşardı. Attığı her adım mutlu olmak içindi. Ancak kimse bunu kabul etmez hep başka nedenler öne sürerdi. Hikayeler veya masallar mutluluğu arayan insanları anlatırdı. Mutluluk bu kadar önemli olduğu zaman sistem de boş durmadı ve mutluluğu kopyalamaya çabaladı. Eğer insanlar aradıkları mutluluğu sistemde bulurlarsa ondan asla ayrılamazlardı. Hatta onlara mutluluk veren sistem için yaşardı.
Bu yüzden sistem mutluluğu tüketime endeksledi. Alışveriş yaptıktan sonra verilen faturanın yanına bir tutam mutluluk yerleştirdi. İnsanlara tüketirseniz eğer mutlu olursunuz dedi ve insanlar alışveriş yapmaya başladı. Ancak ne kadar tüketirlerse tüketsinler mutluluk ellerinden kayıp gidiyordu.

Bu yüzden durmaksızın satın almaya devam ettiler. Aslında satın aldıkları mutluluğun gölgesi bile değil. Ucuz bir kopyası bile değildi. Mutluluğa ulaşma yolları hikayelerde veya masallarda anlatılıyordu. Ancak kimse onları dinlemedi. Mutluluğun yolu zordu, yorucuydu. Bu yüzden insan kolay yolu seçip tüketti ta ki tüketecek bir şey kalmayana kadar.

Size herkesin aksine mutluluğu aramayan bir kızın hikayesini anlatacağım. Lütfen onu çok iyi tanıyın.

Güneş batalı uzun zaman olmamıştı. Kız kalabalık bir caddede hızlıca yürüyordu. Gideceği yere çok uzak değildi. Yine de birkaç adımda bir saatine bakmaktan vazgeçmiyordu. Her saatine baktığında da daha hızlı yürümeye başlıyordu. Geç kalmayı sevmemesine rağmen çoktan geç kalmıştı. Topuklu ayakkabıları kaldırım taşlarına çarptıkça tok sesler çıkıyor ama bu sesler kalabalığın gürültüsü arasında kayboluyordu.

Hızlı adımlarla yürürken arada bir duruyor ve vitrin camlarındaki yansımasına bakıyordu. O akşam güzel gözükmek istiyordu. İşten çıktıktan sonra kuaföre gitmiş ve uzun siyah saçlarını düzleştirmişti. Bu şekilde daha ciddi ve çok daha güzel gözüküyordu. Üzerine siyah bir etek ve yakası açık beyaz bir gömlek giymişti. Makyajını mavi tonlarından seçmişti daha ciddi ve güçlü gözükmek için. Siyah gözlerinin belirgin olmasını istiyordu. Yüzüne taktığı yalancı maskenin son parçası bakışlarıydı. Onları özenle seçmişti. Etkileyici bakışları aynı zamanda baktığı kişiyi delip geçmek için biçilmiş kaftandı.

Gideceği yere yaklaştırdığında maskesinin üzerine büyük bir gülümseme yerleştirdi. Bu akşam herkes onun mutluluğuna tanıklık etmeliydi. Onların alaycı bakışlarına karşılık güçlü durmalı ve onları kahkahalarıyla susturmalıydı. Gerçekte ne hissettiğini kimsenin bilmesine gerek yoktu. Üniversite arkadaşlarıyla buluşacağı restoranın kapısının yanına geldiğinde durdu ve restoranın canımdaki yansımasına baktı. Artık her şeye hazırdı ve restoranın cam kapısından içeriye girdi. Oyun başlayabilirdi.

İçeriye girdiğinde hızlı bir şekilde etrafına bakarak arkadaşlarını aradı. Diğer bir taraftan ayaklarını yere sertçe vuruyor ve güçlü görünmeye çalışıyordu. Arkadaşlarının biraz ileride oturduğunu gördüğünde gülümsemesi katlandı ve hızlı adımlarla ilerledi. Onların yanına vardığında “hoş geldin”den “sen gelmeyince bizde tam kalkıyorduk”a kadar çok çeşitli cümleler duydu. Hepsine gerekli cevabı verdikten sonra boş bir sandalyeye oturup “neler kaçırdım?” dedi.

O oturduktan kısa bir süre sonra konuşma kaldığı yerden devam etti. Kız arkadaşlarından birisi birkaç ay sonra evlenecekti ve hararetli bir şekilde evlilik hazırlıkları konuşuluyordu. Düğünün çeşidi, yemek olup olmaması, nerede olacağı, evlendikten sonra nerede oturacağı ana gündem maddeleriydi. Arkadaşlarının neredeyse tamamı evlendiği için herkesin söyleyecek bir sözü vardı. O ise ezberinden konuşuyordu. Kır düğünün daha güzel olacağı, şehrin işlek bir sokağının ismi, yut dışında bir tatil anlamsızca söylediği düşüncelerden bazılarıydı. Oysa içinde çok farklı cümleler kuruyordu  “şunlara bak, tek amaçları gösteriş yapmak. Peki ya kime? Elbette ki bana. Hepsi mutsuz. Bunu gözlerinden görebiliyorum. Gülümsemeleri gerçek değil. Hayatları gibi onlar da sahte.  Sonra kalkmışlar sahte hayatlarını gösterip bana hava atmaya çalışıyorlar. Akılları sıra bu şekilde beni yeneceklerini düşünüyorlar. Komikler doğrusu. Gülümse hadi, inadına daha fazla gülümse.”

Arkadaşının evliliği üzerine tüm sözler bittikten sonra sıra onun hakkında konuşmaya gelmişti. Konu ona geçince yüzlerindeki mutluluğu gördüğünde arkadaşlarına biraz daha acıdı. İlk soru her zaman olduğu gibi “hayatında hala kimse yok galiba. Var mı bize söylemediğin şeyler” oldu. Cevabı hazırdı. Aslında birden fazla ezberlemişti bu soru için. İçlerinden en sevdiğini seçti “biraz kafamı dinlemek istiyorum şu günlerde.” Bunun üzerine başka bir arkadaşı hemen beklediği şekilde konuya dahil oldu “kaç yıldır kafanı dinliyorsun yetmedi mi?” Bu soru içinde ezberinde bir cevap saklıyordu “işin gerçeği şöyle yakışıklı, zengin, anlayışlı ve duygusal birini bulamadım” sözünün üzerine kopan kahkahalar ne kadar doğru bir cevap verdiğini gösteriyordu.
Bunun üzerine hemen karşısındaki arkadaşı “bu zamanda bulduğunla yetineceksin” dedi onun elini tutarak. Göz kırpması ise beklediği bir şeydi. Diğer arkadaşları ise tekrardan gülmeye başladı. Saldırıları daha yeni başlamıştı. Bu esnada iç sesleri tekrardan konuşmaya başlamıştı “şunlara bak. Sanki dünya onların etraflarında dönüyormuş gibi davranıyorlar.  Bir karar verip evlenmişler ama deli gibi pişmanlar. Kendileriyle yaşamayı o kadar başaramamışlar ki ilk fırsatta evlenmişler. Size ne benim yalnızlığımdan. Size ne benim hayatımdan. Beni de kendiniz gibi mutsuz yapmaya çalışıyorsunuz çünkü huzurumu deli gibi kıskanıyorsunuz. Aptallar!”

Verdiği cevaplardan sonra istediklerini elde edemeyeceğini anlayan arkadaşları konuyu değiştirmeye karar verdi çünkü onlara yeteri kadar eğlenme fırsatı sunmamıştı. “nasılsın?” diye sordu onunla aynı sırada oturan erkeklerden biri “nasıl geçiyor hayat?” soruyu soranın onunla ilgili en ufak bir şeyi bile merak etmediğini adı gibi biliyordu. Bu yüzden samimiyetsiz geliyordu herkes.

Bir zamanlar insanlara nasıl olduğunu veya neler hissettiğini söylerdi. Ancak o insanların hepsi bir şekilde onu yüzüstü bırakmış veya kullanmıştı. Bu şekilde kendini insanlardan saklaması gerektiğini anlamıştı. Ezbere konuşmasının sebebi de buydu aslında. Kendini herkesten saklıyordu. Eğer bunu yapmazsa insanlar ona bıçaklarla, hançerlerle geliyordu. Bu sebeple konuşurken oldukça neşeliydi “bildiğiniz gibi iş, güç. Akşamları eğlenmeye çıkıyorum. Hafta sonları da küçük kaçamaklar, ufak tatiller yapıyorum. Arada fazladan izin de alabiliyorum. Tatili uzatıyorum bu şekilde. Birkaç ayda bir yurt dışına çıkıyorum, hem iş hem tatil. İyiyim teşekkürler.” İşte bu cevap lafın oturacağı gediği tam olarak doldurmuştu. En azından hiçbir detay vermeden bu soruyu geçiştirmişti. Bu konunun üzerine konuşamazlardı. Deli gibi kıskanıyorlardı çünkü. Hepsi kendi cehennemlerine hapsolmuşken o geziyor ve eğleniyordu. Yüzlerinin aldığı hali görmek ona çok keyif veriyordu.

“siz yamyamsınız. İnsan etiyle besleniyorsunuz. Birisinin bir açık vermesini bekliyorsunuz. Sonra bir an bile beklemeden onun üzerine çullanıyorsunuz. Hayatınızın hiçbir anlamı yok. Bombok olmuş hayatınızı unutmanın tek yolu başkalarının cesedi yemekten geçiyor. Hadi o arkadaşınız boşanmak üzere. Saldırın ona. Benden beslenmezsiniz” içindeki öfke giderek büyüyordu. O öfkeyi gülümseyerek bastırmaya çalışmak ise gerçekten zordu.

Konu ondan geçtikten sonra boşanmak üzere olan arkadaşlarına geldi sıra. Onun üzerine atladılar. Ne kadar zayıf noktası varsa hepsine saldırdılar.  O ise ne arkadaşını korumaya çabaladı ne de diğerleri gibi hançerine sarıldı. Bu esnada saat ilerliyor, arkadaşları teker teker ayrılıyordu. İlk giden olmak istememişti. İlk gidenin arkasından konuşulurdu. Bu yüzden birkaçının ayrılmasını bekledi. Orada daha fazla kalmak onun için eziyetti ama bekleyebilirdi. Gülmeye devam ettiği sürece hiç sorun yoktu.

Biraz daha bekledikten sonra ayrılma vakti gelmişti. Herkesle tokalaşıp daha sonra görüşmek üzere anlaştı. Onların hiçbirini bir daha görmek istemiyordu. Saat oldukça geç olmuştu ve bir taksiye bindi. Aklında sürekli arkadaşlarının ona yapmaya çabaladıkları ve söylemedikleri vardı. Eve gidene kadar zihni hiç boş kalmadı. Evine gittiğinde koyu bir kahve yaptı ve düşüncelerinin fırtınasında kayboldu.

Kahvesini alıp oturma odasındaki koltuğa oturduğunda düşünceler zihnini kaplamıştı. İçindeki seslerden birisi onlarla bir daha görüşmemesini söylerken bir diğeri onlarla yüzleşmesi gerektiğini tekrarlıyordu. Aslında onların veya bir başkasının hiç anlamı yoktu. Sadece kendini kanıtlamak zorunda hissediyor ve bunun için oynuyordu. Hep ezbere konuşmasının asıl nedeni de buydu. Tekrardan eskisi gibi dalga geçilen olmak istemiyordu.

Zihninde yaptığı her yolculuk gibi kendini geçmişin kaldırımlarında yürürken bulmuştu. Belki diğer geceler gibi uyuyamayacak, sabah olduğunda daha fazla makyaj yapacaktı. Geceler değişirken onun yolculukları hep aynı kalırdı. Her yolculuk hep aynı adamla ve aynı yüzükle son bulurdu.

Yıllar önce daha üniversitedeyken bir adam sevmişti. Sevmek belki hafif kalırdı hissettiklerinin yanında. Ömrünün sonuna kadar hep onunla birlikte olmak istiyordu. Hatta aynı mezara gömülmek bile istediği olurdu. Üniversite bittikten sonra her şey hayallerindeki gibi olmaya başlamıştı. Önce söz yüzükleri takılmış ardından güzel bir nişan yapılmıştı. O adamın onu aldattığını öğrendiğinde ise düğünlerine sadece birkaç hafta kalmıştı. İşte o an yıkılmıştı dünyası. Her şey parçalanmaya başlamıştı. İnandığı, güvendiği, uğruna yaşamak istediği her şey yanıp kül olmuştu. İşte o andan sonra kendisi olmayı bırakmıştı. Ezbere konuşması “iyiyim, bir şeyim yok” kelimeleri ile başlamıştı.

Güneşin doğmasına fazla bir vakit kalmadığı zamanlardan birinde uyuyakalmıştı. Rüya görmezdi o. Simsiyah bir yerde durur ve uyanmayı beklerdi. Uyanması o sabahta olduğu gibi çalan alarmla olurdu. Uyandıktan sonra yüzünü yıkayıp makyajını yaptı. Bugün güçlü görünmeliydi. Kimsenin onun neler hissettiğini bilmemesi gerekiyordu. En güzel elbiselerinden birini giyip işe gitmek için evden çıktı.

İşe gittiği zaman sıkıcı bir gün ile karşı karşıya olduğunu anladı. Biraz masa başı iş vardı o kadar. Bu yüzden günün geri kalanında bolca sohbet, muhabbet ve dedikodu olacaktı. Bunların hepsine hazırlıklıydı. Onlarla birlikte yıllar geçirmişti. Bir süre sonra onun üzerine oynayıp onu yıkmaya çalışacaklardı. O yıkıldıktan sonra yerde yatan bedeninin üzerine çıkıp zafer bayraklarını sallayacaklardı. Bu yüzden her ne olursa olsun gülümsemekten asala vazgeçmemeliydi.

Öğle arası verildiğinde kısık sesle devam eden sohbet yüksek sesle yapılmaya başladı. Tahmin ettiği gibi konuşulan konu oydu. Genellikle kızlar ve erkekler ayrı dedikodu yapar konuşacak konuları tükendiğinde bir araya gelirdi. O günde ayrı oturmuşlardı. Bundan güç alan kızlardan birisi ki ondan hiç haz etmezdi ona doğru dönüp “bugün de bayağı geç kaldın hadi söyle dün gece hangi yakışıklı vardı yatağında” dedi. O cümlesini bitirdiğinde diğer kızlar gülmeye başladı. Amaç onu utandırıp savunmasını kırmaktı. Bu nasıl bir cüretti, nasıl bir cesaretti. Ezbere bildiği cümleler arasında duruma uygunu yoktu. Doğaçlama konuşması gerekiyordu ve bundan hiç hoşlanmazdı. Ezberinin dışına çıkınca kendini gösterirdi ve bunu hiç istemiyordu.

“Valla o dediğin her akşam olmuyor. İnsanın biraz dinlenmesi gerek. Dün akşam evdeydim. Güzelce dinlendim” sorunun cevabını vermişti. Hatta mimikleri ve ses tonu diğer kızların kahkaha atmasını sağlamıştı. Geriye o densiz arkadaşının haddini bildirmek kalmıştı “sen ne yaptın dün gece? Kiminleydin? Yoksa evde yalnız mı uyudun her zaman olduğu gibi? Yoksa yine yalnız mı uyudun her zaman olduğu gibi?” birlikte olduğu erkek tarafından terk edilen birisine söylenecek en güzel cümlelerdi. Onun yaraları tutmuş, koparmış ve kanının akmasını seyretmişti. Aslında biraz daha sert konuşabilirdi ama gerek yoktu. O kız bir süre daha sataşmazdı.

O sert çıktığı zaman herkes susardı. Keskin cümlelerini birçoğuna saplamıştı daha önce. İnsanların açıklarını o kadar iyi bilirdi ki gerektiği zaman bundan faydalanmaktan hiç çekinmezdi. Hele karşısındaki onu yere düşürüp eğlenmek istiyorsa ona hiç acımazdı. Aslında acı çekmelerinin de hiçbir önemi yoktu. O sefil hayatlarında yeteri kadar acı çekiyorlardı. Kimseye kendi üzerinden eğlenme şansı tanımayacaktı.
Onun cümlelerinin ardından esen soğuk rüzgarlarla birlikte konu hemen değişmişti. Hatta ne öğle arasında ne de gün boyunca kimse ona sataşmaya cesaret edememişti. Bu yüzden oldukça keyifliydi. Aslında söyleyebileceği daha doğru cümleleri kurgulayıp onları ezberine kaydediyordu. Zaten insan bu şekilde öğrenirdi hayatı ve asla unutmazdı.

Haftanın son iş günü de bu şekilde sona ermişti. Eve gitmeden önce biraz dolaşmak, alışveriş yapmak ve kafasını dağıtmak istemişti. Bu yüzden şehrin en işlek caddelerinden birine gitti. Dükkânlara bakıp yürürken hiçbir şeyi umursamaması gerektiğini tekrarlıyordu. Birkaç bileklik ve küpe aldı kendine. Alışveriş yapmaya ihtiyacı yoktu. Sadece eğlenmek istiyordu.

Hemen hemen her mağazaya girdi. Birkaç biblo aldı oyuncak ailesini genişletmek için. Daha sonra dolaşmaya devam etti. Baştan çıkarıcı olduğunu düşündüğü bir parfüm aldı. Yürümeye devam ederken binalardan birinin üst katında bir levha gördü “tarot falı.” Uzun zaman önce gelmişti oraya ve oldukça eğlenmişti. Tekrar gitmesinin hiçbir zararı olmazdı. Hatta belki falcı hayatıyla alakalı çok önemli şeyler söylerdi.

Binaya girdikten sonra merdivenlerden yukarıya doğru çıkmaya başladı. Karanlık, eski bir binaydı. Havayı koklayarak binanın ne kadar eski olduğunu tahmin edebiliyordu. O bina tarih kokuyordu. Merdivenlerden çıkarken nefes nefese kalınca spor yapması gerektiğini düşündü. Falcıya girdiğinde onu genç bir adam karşıladı ve dükkanın arka taraflarına götürdü. Havada mistik bir tütsü kokusu vardı. Her yer loş bir ışıkla aydınlatılıyor ve bu gizemli havaya güç katıyordu.

Adamı takip ederek ilerledikten sonra kırmızı mumlarla donatılmış bir masanın arkasında oturan bir kadının yanına geldi. Kadının kuzgun karası saçları ve simsiyah gözleri vardı. Beyaz teni siyah elbiselerinin ve koyu makyajının ardında parıldıyordu. Ellili yaşlarının ortalarında olmalıydı. Yüzündeki kırışıklıklar oldukça derinleşmişti. Bir zamanlar oldukça güzel bir kadın olmalıydı. Bir süre boyunca bakıştıktan sonra kadın boş sandalyeyi işaret edip “hoş geldin” dedi.

Kız oturduktan sonra falcı masanın üzerinde duran bir deste kartı kıza uzatıp “karıştır” dedi. Kız kartları bir süre boyunca karıştırdıktan sonra onları falcıya verdi. Daha sonra falcı kartları sırası ile açmaya ve aynı anda konuşmaya başladı. “Yapayalnızsın sen, kimsen yok. Geçmişinde bir adam var. Terk edip gitmiş seni. Onun yüzünden yalnızsın. Başkalarının da seni terk edeceğine inanıyorsun. Bu yüzden kalbinin kapılarına kilit vurmuşsun. Ancak olanlarda senin hatan yok. Hiç olmadı. Kimseye güvenemiyorsun. Şimdi saklanıyorsun. Sanki dünyada bir kuklan var ve o senin yerine hareket diyor. Yaşamayı bırakmışsın sen ama bunu kendine itiraf edemiyorsun.” Falcı konuşmaya devam ettikçe kızın gözleri açılıyor ve büyük bir şaşkınlık yüzüne hâkim oluyordu.

“Uzaklara bakıyorsun ve o baktığın uzaklarda iki yol var. Birinde her şey aynı kalacak ama diğerinde hayatın tamamen değişecek. Çok uzak değil sana bir seçim şansı sunulacak ve bir kapı açılacak. O kapıdan geçersen eğer...” falcı bir an duraksadı ve kesik bir çığlık attı. Bir anda yüzü bembeyaz oldu. O kadar hızlı ve derin nefes alıyordu ki konuşmaya başladığında kelimeler kesik çıkıyordu “git buradan. Senden para istemiyorum. Çok kötü şeyler gördüm. Her hangi bir cümlenin açıklayamadığı kadar büyük bir tehlikenin eşiğindesin. Şimdi git ve çok dikkatli ol.”

Falcı onu nazikçe kovduktan sonra kız şaşırmış biçimde ayağa kalktı. Ne yapacağını bilemiyordu. Masanın üstüne baktığında üzerinde “ölüm” yazan iki kart gördü. Tarotta her karttan bir tane olurken neden iki tane “ölüm” vardı. Falcıdan çıkarken bunları düşünüyordu. Merdivenlerden aşağıya doğru inip dış kapının yanına geldiğinde hemen sağında başka bir kapı gördü. Binaya girdiğinde o kapıyı görmemişti. Kapıya bakıyor ve üzerinde büyük renkli panoyu okuyordu “Aradığın Tüm Cevaplar Bir Adım Uzağında.”

“Aradığın cevaplar” o kadar fazla cevap arıyordu ki hiç onlara ulaşabileceğini düşünmemişti. Cevapsız kalan her soruda eksilmişti o. Savrulmuştu acımasızca esen rüzgârlarda. Tüm cevaplarına ulaşabilmenin bir yolu yoktu ama yine de denemeye değerdi hem hala eğlenmek istiyordu. Sağ elinin işaret parmağı ile zile bastı.
Çok fazla beklemedi kız. Birkaç saniye sonra ahşap kapı yavaşça açılmaya başladı. Kapı açıldıkça kapının arkasındaki zifiri siyah tüm çıplaklığı ile ortaya çıktı. Kapının açıklığından içeriye hücum eden ışık yerdeki kaldırım taşlarını gözler önüne seriyordu. Kaldırım taşlarına basıp birkaç adım attıktan sonra kapı arkasından kapandı. Zifiri siyahın içindeydi artık.

Karanlıkta ağır adımlarla ilerlemeye başladı. Karşısına ne çıkacağını bilmediği için sol eliyle duvara tutunarak ilerledi. Elleri ahşap başka bir kapıya değene kadar ilerledi. Kapının yüzeyine dokunduğu zaman elleriyle yoklayarak kulpu buldu ve açtı. Kapının arka tarafı da simsiyahtı ve içeriye doğru büyük bir adım attı.
Karanlık sadece bir an kadar sürdü. Sanki her şey zifiri bir siyah iken bir anda aydınlanmıştı. Kendini yemyeşil bir çimenlikte bulmuştu. Gözünün gördüğü her yerde yıkılmış harabeler vardı. Bir zamanlar beyaz taşlardan yapılmış binalar paramparçaydı. Ancak o ne binalarla ilgilendi ne de çimenlikle.

Tek ilgilendiği şey orada ne aradığıydı. Galiba artık resmi olarak keçileri kaçırmıştı. Sadece bunu düşünmek bile kahkahalar atarak gülmesine sebep oldu. Bir sinir krizinin tam orta yerinden hayata bakıyordu.
Bir süre boyunca sadece toprak zemini yumruklayarak güldü. İçindeki seslerden bazıları bildiği tüm küfürler peşi sıra dizerken bazıları ise neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Parmaklarının kanadığını fark eden kız dizlerinin üzerine oturdu. Artık gülmüyordu. Etrafındaki yıkılmış enkaza baktı. Herhalde birkaç bin yıllık olmalıydı. Sahi oraya nasıl gitmişti.

Falcıya gitmişti. Falcı ona seçim gibi bir şeyler söylemişti. Sonra en alt kattaki kapıdan geçmişti ve oraya gelmişti. Demek ki ona içeride bir şey koklatmışlardı ve sanrı görüyordu. Uzun bir süre boyunca düşündükten sonra yapabileceği en mantıklı açıklama bu şekildeydi. Ancak nedense mantıklı açıklamasına inanamıyordu. Tam daha mantıklı bir açıklama düşünürken pembe bir tavşan gördü. Bir süre boyunca bakıştılar ve tavşan hareket ettiğinde onu takip etmeye başladı.

Enkazın arasından devam etti tavşan. O neşe içinde zıplayarak ilerlerlerken pembe bir tavşan olup olmayacağını düşünüyordu. Yıkılmış binaların arasında ilerlerken onlara ne olduğu sorusuna takılıp kaldı. Düşünmeden geçen bir anı bile yoktu. Öyle ki tavşan büyükçe bir binanın önünde durduğunda fark etmedi.
Pembe tavşanın önünde olmadığını fark ettiğinde etrafına bakıp onu araştırmaya başladı. Onu yarısı yıkılmış devasa binanın girişinde görene kadar garip bir endişe içinde kaldı. Neden onun için endişe ediyordu? Sorması geren asıl soru ona neler olduğuydu ancak buna bir türlü fırsat bulamıyordu.

Tavşanın yanına gittiği zaman binanın sağlam kalan parçalarındaki işçiliğe hayran kaldı. Belki üniversitede tarih derslerine biraz daha önem gösterseydi binanın ne amaçla kullandığını anlayabilirdi. Büyük ve çok önemli bir kamu binası olmalıydı. İnsanı içine çağıran bir yapısı vardı. Aynı zamanda oldukça gizemliydi de. Kapısının olmaması ise içeriye isteyenin girebildiğini gösteriyordu. Bunları düşünürken tavşan ile göz göze geldi. Bir süre boyunca bakıştıktan sonra pembe tavşan zıplayarak içeriye girmeye başladı. Sahi pembe bir tavşan gerçek olabilir miydi? Sanki kalan her şeyi kabul etmiş gibi sürekli sorduğu soruydu bu.

Pembe tavşan içeriye girip uzaklaştıktan sonra hızlı adımlarla onu takip etmeye başladı ama tavşan neden pembeydi? Yan duvarların bir kısmı yıkılmış olduğu için içerisi oldukça aydınlıktı. Herhalde şiddetli bir deprem onu bu hale getirmiş olmalıydı. Bir diğer taraftan yıkılmış duvar parçalarında yürümek oldukça yorucuydu. Yeri geldiği zaman tırmanıyor, yeri geldiğinde ise eğilmek zorunda kalıyordu. Ancak bu şekilde tüm engellemelere karşın ilerlemeyi sürdürebiliyordu. Neden o binada olduğunu bilmediği gibi neden ilerlediğini de bilmiyordu. Hele neden “hadi küçük pembe tavşancık nereye saklandıysan çık, sana zarar vermeyeceğim” dediğine dair en ufak bir fikri bile yoktu.

Taş binanın içinde ilerledikçe içeriye giren ışık azalmaya başlıyordu. Artık etrafını görmesi, adım atması veya tırmanması oldukça zordu. Bu yüzden gözlerini kısıp daha yavaş hareket ediyordu. Yanlış bir hareket yapsa düşebilirdi ve bunu hiç istemiyordu. Biraz daha ilerleyip zemindeki büyük çatlakları gördüğünde kollarını iki yana açıp “yok artık tavşan” diye bağırdı histerik kahkahalarının arasında.

Tam bu esnada tavşanı ileride ona bakarken gördü. Tavşan bir parça gülümseyip sırtını dönüp ilerlemeye başladı. Birkaç tane üzerlerinden atlayabileceği çatlak vardı. Ancak daha ileride zeminin neredeyse tamamı yıkılmıştı. İşte oradan geçmek zor olacaktı. Bunların hepsi bir hayal, gerçek değil dedi kendine. Önce çatlakların üzerinden zıpladı. Ardından sırtını duvara yaslayıp yavaş bir şekilde yıkık zeminin yan tarafına basarak ilerledi. Bazı yerlerde ayaklarını basacak bir parça bulamıyordu. Aşağıya düşerse ne kadar yüksekte olduğunu da bilmiyordu. Derin nefes almaya bile cesaret edemez bir şekilde ilerledi. Yıkık bölümü geçtiğinde derin bir nefes alıp dizlerinin üzerine çöktü. Bedenindeki adrenalin seviyesi inanılmaz seviyedeydi.

Engelleri aştıktan sonra yoldaki tüm sorunlar yok olmuştu sanki. Büyükçe bir koridorda ilerliyordu, pembe bir tavşanı takip ediyordu. Koridorun tamamı aynı loş ışıkla aydınlanıyordu. Topuklu ayakkabılarının taş zemine çarptığında çıkan ses bir süre boyunca taş duvarlarda yankılanıyordu.

Bir süre daha devam ettikten sonra oldukça büyük bir odaya ulaştı. Duvarlar boyunca bilmediği bir lisanda yazılar vardı. Ne başka bir kapı ne de başka bir koridor görüyordu. Sadece karşısında siyah bir kapı vardı. Kapının bir kolu veya anahtar deliği yoktu. Bu yüzden kapı hiçbir şekilde açılmıyordu. Ne kadar denerse denesin kapıyı açmanın bir yolunu bulamadı. En son olarak derin bir nefes verip oh çekti ve avuç içlerini kapıya yasladı.

O anda herhalde yaşadıklarının ismi mucizeydi. Kapı hızlı bir şekilde açıldı. O şaşkın bir şekilde kapının diğer tarafına bakarken gördükleri onu hayrete düşürüyordu. İnanılmaz büyüklükteki bir kütüphanedeydi. Devasa raflar ve kitaplar göz alabildiğince uzanıyordu. İçeriye doğru birkaç adım attıktan sonra kapı arkasından kapandı. Ancak bunu önemsemedi. Biraz önünde beyaz mermerden bir lahit vardı ve ona doğru yürümeye başladı.

Lahitin yanına geldiğinde onun yüzeyindeki kusursuzluğa hayran kaldı. Yüzeyinde hiçbir pürüz yoktu. O kendini kaybetmiş bir şekilde etrafına bakarken hemen arkasından bir ses duydu “hoş geldiniz efendim.”
Kız sesin geldiği tarafa dönüp baktığında bembeyaz bir iskeletin karşısında durup onunla konuştuğunu gördü. Galiba bayılmanın tam zamanıydı.

Bedenindeki her hücre korkudan titrerken parçalanmış kahverengi bir cübbe giyen iskelet konuşmaya devam etti “gelmenizi uzun zamandır bekliyorduk efendimiz. Burası zamanın büyük kütüphanesidir. Gelmiş ve gelecek tüm bilgiler burada saklanır. Öğrenmek istemiştiniz efendim. Aradığınız tüm soruların cevapları burada. Artık burası sizin.” İskelet konuşmayı bitirdikten sonra sol kolunun altında taşıdığı kitabı kıza uzattı. Tereddüt içinde kalan kız kitabı almadan önce bir süre bekledi. Kitabı aldıktan sonra hayretler içinde iskeletin bir duman gibi kaybolmasını seyretti. Ölmek için güzel bir vakitti.

Ne yapacağını bilemeyen kız kitabı lahitin üzerinde koyup açtı. Kitabın ilk sayfasında tek bir cümle yazıyordu “aşkı bilmeden hiçbir şey öğrenemezsin.”




Find Us On Facebook