Bir çocuk masalı, ikinci bölüm

Bir çocuk masalı, birinci bölüm
İnsanın en önemli varlığıydı masumiyeti. Onun sayesinde karanlık bir dünyada aydınlıkta kalmayı başarabilirdi. Hayatın gerçek karanlığını gören insan yaşayamazdı. Masumiyet ise aradaki sınırdı. İnsanın karanlıkta yol almasını sağlayan ışıktı. Belki de dünyayı aydınlatan güneşti. İnsan masumiyetini kaybettikçe karanlığa gömülürdü. Giden masumiyetin geri dönüşü olmadığı için karanlıktan çıkış da mümkün olmazdı.

Masumiyet toplumun en önemli değeri iken zamanla tüm önemini kaybetti. Onu arayanlar bir bebeğin gülümsemesine bakar oldu. Masumiyet bir zamanlar evrenin her yerine yayılmışken zamanla onun evrende kapladığı alan azaldı. Bir zamanlar masumiyet evrenin en büyük güzelliklerinden birisi iken zamanla güzelliğin tanımı yeniden yapıldı ve masumiyet listenin dışına atıldı. Bir zamanlar insan masum kalabilmek için çabalarken günümüzde onu kaybetmek bir zenginlik göstergesi oldu.

Kim daha az masumsa o toplumda yükseklere çıktı. Kim daha kirliyse o hep kazanan oldu. Masumiyet ise ürün satmak için kullanılan bir araç haline geldi. Her duygu gibi o da maddeye bağlandı. İnsan eğer yeteri kadar tüketirse nasıl mutlu olabiliyorsa masum da olabildi. Masumiyete sahip olabilmek için cüzdanın kabarık olması yeterliydi. Oysa bunların hepsi yalandı ve masumiyet sadece bir bebeğin gülümsemesinde saklanır olmuştu.

Size anlatacağım masalı iyi dinleyin. Belki de dünyada kalan son masumiyet bu satırlarda saklanmıştır.

Gri duvarlı büyükçe bir binada koridorlar boyunca hiçbir renk yoktu. Duvarlarda hiçbir süsleme de yoktu. Binanın güzel görünmek gibi bir çabası hiç olmamıştı. Güzel görünmek gibi bir ihtiyacı da olmamıştı. Bina oldukça büyüktü ve çok kattan oluşuyordu. Şehrin ortasında renksiz bir kale gibi yükseliyordu. İçerideki çok sayıda odada hâkim renk gri ve beyazdı. Onlara az sayıda mobilyanın üzerinde bulunan mavi eşlik ediyordu.

Koridorlarda pek insan yoktu. Fazla ses çıkmıyor, kimse konuşmuyordu. Bazen gri duvarlarda ağlama veya çığlıklar yankılanıyordu. Onlar yankılandığı zaman odalarında duran insanların yüzü buruşuyordu. Ancak onlara alışılmıştı, yapacak bir şey yoktu. Bu yüzden sesler çok fazla önemsenmiyordu. Binanın soğuk bir havası vardı. Gelen fazla kalmak istemiyordu.

O gün en baskın şey içeriye doğru koşan birkaç kişinin mermer zemine çarpan ayaklarının sesiydi. Beyaz önlük giymiş erkek ve kadınlar bir süre koşuşturduktan sonra sağ taraflarındaki bir odadan içeriye girdiler. Kapıdan içeriye girdikten sonra “hastanın durumu nasıl?” diye sordu beyaz giyen adamların en yaşlısı.

Odadaki tek yatakta yakan çocuğun hemen yanında duran beyaz giyimli kadın “kalp ritmi ve oksijen miktarı normal. Hiçbir belirti yok ancak yine de tepki vermiyor. Bazı testler uyguladık cevap bekliyoruz” dedi. Bunun üzerine beyaz giyen yaşlı adam etrafa emirler yağdırmaya başladı. Ardından yatağın hemen yanında duran gözü yaşlı kadına dönüp “nasıl oldu?” diye sordu.

Gözü yaşlı kadın başlangıçta konuşmakta zorlandı. Boğazında düğümlenen kelimelerden köprüler yapabilirdi o vakit. Ancak kısa bir süre sonra kelimeleri gözyaşına bulanmış bir şekilde dökülmeye başladı “Doktor bey oğlum arada bayılır ama bir süre geçtikten sonra ayılır. Hastaneye götürdük, testler yapıldı ama hiçbir şey çıkmadı. Aile fotoğrafı çekiliyorduk tekrar bayıldı ve saatler geçmesine rağmen ayılmadı.”

“Oğlunuzun neyi olduğunu henüz bilmiyoruz” dedi doktor teselli eder bir şekilde. “ama emin olun onu iyileştirmek için elimizden geleni yapacağız.” Doktor konuşmasını bitirdiğinde hızlı bir şekilde odayı terk etti. Kısa bir süre sonra içeriye başka doktorlar ve hemşireler girdi aynı telaş içinde.

Tam bu esnada dünyadan yetmiş yedi milyon kilometre uzakta kırmızı bir gezegende çok başka şeyler oluyordu.

Bir zamanlar capcanlı olan kırmızı topraklarda artık hiçbir şey kalmamıştı. Eskiden orada sadece eğlence varken artık hüzün hâkimdi her yere. Bir zamanlar uzaylı hayvanlarla dolu olan marsın yüzeyi bomboştu. Güneş ışınları bile sanki oraya gelmek istemiyordu.

Marsın kırmızı topraklarında ardında ayak izlerini bırakarak yürürken etrafı inceliyor ve uzaylı hayvan arkadaşlarını arıyordu. Daha doğrusu hala yaşayanlarını. Bütün arkadaşları kurşuna dizilmişçesine yerde yatıyordu. Onların cansız bedenleri arasında dolaşırken her birinin yanına gidiyor ve yaşayıp yaşamadığını kontrol ediyordu. Canı o kadar fazla yanıyordu ki bunu herhangi bir şekilde tarif etme ihtimali yoktu.

Kendini kaybetmiş bir şekilde arkadaşlarının cansız bedenleri arasında dolaştıktan sonra daha fazla dayanamayıp yere oturdu. Sanki birisi midesini ve soluk borusunu sıkıyordu. Yüzündeki tüm kaslar gerilmiş gibiydi. Kısa bir süre sonra yüzündeki kasların acımaya başladığını hissetti. Gözlerinin arka tarafında çok yoğun bir baskı vardı. Sanki gözleri dışarı çıkmak istiyordu. İlk kez bu şekilde hissediyordu her şey çok garipti.

Uzun bir süre boyunca yerden kalkmadı ta ki yoğun bir ateş sesi duyana kadar. Sesi duyduğunda oturduğu yerden fırlayarak kalkıp arkasına baktı. Şimdiye kadar gördüğü en büyük uzaylı istila filosu karşısındaydı. Gökyüzü uzay gemileri ile kaplanmıştı ve tüm gemiler aynı anda ateş ediyordu. O kadar büyük bir gürültü vardı ki sağır olacağını düşündü. Bir an bile düşünmeden koşmaya başladı.

Koşarken zıplıyor, eğiliyor ve sürekli yön değiştiriyordu. Kurşunlar o kadar yakınından geçiyordu ki onların rüzgârını hissedebiliyordu. Koşarken uzaylıların kötü nişancılar olduğu için şükretti. Biraz daha ilerledikten sonra gemilerinden inen uzaylı askerler onu kovalamaya başladı. Bir süre daha koştuktan sonra yolu uzaylılar tarafından kesildiğinde daha fazla koşamayacağını anladı. Uzaylılar etrafını sarmıştı ve tüm namlular ona dönüktü. Derin bir nefes aldı ve “ben burada yaşamak istemiyorum” dedi kollarını iki yana açtığı sırada. O anda Mars büyük bir gürültü ile patladı ve çocuk kendini simsiyah bir boşlukta buldu.


 Kendini yalnız hissetmek istediğinde gittiği iki yer vardı. Bunlardan ilki Ay’dı. Ancak ayda askerleri ve uzaylılar da olduğu için tam anlamıyla yalnız kalamıyordu. Ay her ne kadar sessiz ve ıssız olsa da zamanı gelince orada fırtınalar kopabilirdi. Bu sebeple aya gitmemişti. Ay’ın yerine ismi bile olmayan küçük bir göktaşındaydı.

O göktaşına ev diyordu. Onun gidecek hiçbir yeri yoktu. Zamanın başlangıcından beri bilinçsizce dolaşırdı evrende. Belki de gidecek bir yeri vardı. Belki çok uzun zamandır yolculuk yapmasının sebebi buydu. Ancak o göktaşı gideceği yere ulaşabileceğini bilemezdi. Parçalara ayrılıp yok olabilirdi. Şimdiye kadar kaç parçaya ayrılmıştı kim bilir. Göktaşını kendine o kadar benzetirdi ki sadece onun üzerindeyken özgür olabilirdi. Zaten bu yüzden ona “ev” diyordu.

Göktaşında bir evi yoktu. Ne eve ne de başka bir şeye ihtiyacı vardı. Orada sadece kendisi olurdu ve kendinden başka bir şeye ihtiyaç duymazdı. O günde göktaşının yüzeyindeki tümseklerden birinin üzerine oturup uzayı seyrediyordu. Yalnızlığı eskiden onu rahatsız etmezdi ve çünkü mutlaka gidecek bir yer bulurdu. Ancak şimdi tüm gezegenler teker teker yok oluyordu. Tüm dostları öldürülüyordu ve bundan nasıl kurtulacağını bilmiyordu.

Bir kraterin tepesinde bir süre boyunca oturup düşündü. İşin garibi ne düşüneceğini bilmiyordu. Ne yapması gerektiğine dair hiçbir fikri yoktu. Bilinçsiz bir şekilde oturup uzayı seyrederken sürekli hareket halinde olan zihni durmuş gibiydi. İçinde uzaylıların tekrar geleceğine dair bir korku vardı. Ancak sürekli olarak kendine orada onu bulamayacaklarını söylüyordu. O gün defalarca yanıldığı gibi bir kez daha yanıldığını anladı ona doğru yaklaşan uzay gemilerini gördüğünde.

Orada kalabileceği veya saklanabileceği bir yer yoktu. Kolaylıkla gelip onu yakalayabilirlerdi. “Sana ihtiyacım var” dedi kısık bir sesle “lütfen gel.” O konuşmasını bitirdiğinde uzay gemileri hızlı bir şekilde yaklaşıyordu. Büyükçe bir kayanın arkasına geçtikten sonra siper alıp bekledi.

Ne kadar beklediğini bilmiyordu ancak uzay gemileri oldukça yaklaşmıştı. Tam silahının şarjörünü kontrol ederken bir ses duydu “beni çağırdın galiba.” Geleceği olduğunu söyleyen adam tam yanında duruyordu. Onun kendine ne kadar çok benzediğini fark etti. Adam konuşmaya devam etti “hadi anlat bakalım neler oldu?”

Çocuk olan her şeyi sırasını bolca karıştırarak anlatmaya başladı. Gezegenlerin patlamasından başlayıp uzaylıların saldırısına oradan da arkadaşlarının ve askerlerinin öldürülmesine kadar her şeyi anlattı. Uzaylılardan kaçışını anlatırken her şeyi tekrar yaşıyordu.

Çocuk anlatmayı bitirdiğinde adam “hadi gidelim buradan. Birazdan çok kalabalık olacak” dedi ve çocuğun “ama gidecek hiçbir yer kalmadı” demesine aldırmadan yürümeye başladı. Çocuğun elinden tutup koşar adımlarla ilerlerken adam gizli bir geçidin olduğunu söylüyordu. Bir süre boyunca koşmaya devam ettiler. Bu esnada uzaylılar gemilerinden inip onları takip etmeye başlamışlardı. Bu esnada kraterlerden birinin içine girip yerdeki bir kapağı açıp içine girdiler.

“Burası bizi bir süre boyunca korur” dedi adam “ ama bir an önce ayrılmalıyız.” “nereye gidebiliriz ki her yeri işgal etmişler” dedi çocuk endişeli bir ses tonuyla. Adam sakin ve rahatlatıcı bir tonda “neden evine dönmüyorsun. Orada uzaylılar yok” dedi “hadi gidelim buradan.”

Çocuk gözlerini kapatıp açtığında kendini siyah bir boşlukta buldu.

Gözlerini açtığında sarı bir gezegende buldu kendini. Geleceği ise hemen yanındaydı. Bu gezegeni severdi koyu renkli bir atmosferi vardı. Rüzgârları çok hızlı eserdi. Birçok yerinde gaz bulutları vardı. Hele bazen bulutlar açılır ve gezegeni çevrilen halkalar görülürdü. Öyle zamanlarda gezegeni daha fazla severdi. Birden fazla, rengârenk ay’ı vardı gezegenin. Hepsi de kendince güzeldi ama içlerinden bir tanesi vardı ki onu dünyaya benzetirdi. Satürn’ü dışarıdan seyretmek istediğinde ona giderdi. Ancak bu sefer Satürn’e gitmeyi tercih etmişti.

“Neden buraya geldik?” diye sordu adam. “Burada kimse olmaz diye düşündüm” çocuk cevaplarken etrafa bakınıyordu. Eğer biraz ilerideki uzay gemilerini görmeseydi mutlu bile olabilirdi. Uzay gemileri ile aralarındaki mesafeyi kolaylıkla aşabilirlerdi ancak sonrasında ne yapabileceklerini bilmiyordu.

Karşılarında onlarca uzay gemisi, on binlerce asker ve devasa komuta binaları vardı. Uzaylılardan kaçmak isterlerken karargâhlarının tam ortasına gelmişlerdi. İki kişinin onlarla mücadele etme şansı yoktu. Aslında bu gezegende çocuğunda bir ordusu vardı. Eğer onlara ulaşabilirse savaşı kazanabilirdi. Belki hala yaşıyorlarsa.

Bir süre daha seyrettikten sonra çocuk bir anda “bir saniye şu tepenin arka tarafında savaş sinyali verebileceğim savaş borusu var. Ona ulaşırsak askerlerimi buraya çağırabilirim” dedi kısık bir sesle. “Ancak askerlerini çağırmak tüm uzaylıları buraya getirir” dedi adam “her ihtimalde kaçabilecek bir yerimiz var mı?” “Biraz daha ileride evim var. Orası iyi korunur oraya gidebiliriz” dedi çocuk endişeli bir şekilde.

Adam başıyla gidelim sinyalini verdikten sonra kayaların arkasına saklanarak ilerlemeye başladılar. Gitmeleri gereken yer çok uzakta değildi. Ancak yavaş gitmeleri gerektiği için yol oldukça uzun sürecekti. Sessiz bir şekilde kayalara tırmanmaya başladıklarında ağır ilerleyip ses çıkarmamaya çalışıyorlardı.

Tepeye vardıklarında görünmemek için dua etmeye başladılar. Artık dizleri üzerinde yürümeyi bırakıp sürünmeye başlamışlardı. Ses çıkarmamak için oldukça yavaş hareket ediyorlardı. Tepeyi aştıktan sonra aşağıya doğru inerken daha hızlı hareket etmeye başladılar. Dik ve oldukça büyük olan kayalar arkalarından geçerken onlara hızlı hareket etme fırsatı sunuyordu. Tepeyi inmeyi bitirdiklerinde çocuk yerdeki bir kapağı kaldırıp büyükçe bir savaş borusu çıkardı ve tüm gücüyle üfledi.

Borudan çıkan kalın ses dağlarda uzun bir süre boyunca yankılandı. Savaş çağrısı için üç kere üflemesi gerekiyordu ve öyle de yaptı. Gürültüyü duyan uzaylılar ise anında tepki verip ordularını sesin kaynağına doğru yolladı. Eğer askerleri yaşamıyorsa oradan kurtulma şansları yoktu.

Binlerce silahlı uzaylılar onlara hızlı bir şekilde yaklaşıyordu.  Onlar her adım attıklarına umutları biraz daha güçsüzleşiyordu. Tam her şey bitti dedikleri sırada adam çocuğa güçlü olmasını öğütlüyordu. Bir anda yan taraftaki tepelerden birinden bir kurşun geldi ve en önceki uzaylılardan birini yere düşürdü. Ardından bir başka kurşun ve binlercesi daha. Uzaylıların ön safları hızlı bir biçimde yere düştü. Bunun üzerine saklandıkları yerlerden çıkıp ateş etmeye başladılar. Uzaylılar ne yapacaklarını şaşırmış bir şekilde kaçmaya başladılar.

Tepelerden ateş devam ederken askerlerin bir bölümü uzaylı karargâhına doğru iniyordu. Karargâhtan ateş sesleri devam ederken bir anda uzaylılar havada uçmaya başladı. Askerleri dinozor savaşçılarını kurtarmıştı. Artık avantaj ondaydı. Gelecek olan zaferin heyecanı ile siperinden çıkmıştı ve tam bu anda gelen tek bir kurşun kaskını paramparça etti. Çocuk nefes alamıyordu ve boğularak ölecekti. Fazla bir zamanı kalmamıştı.

Çocuğun kaskının parçalandığını gören adam onu kollarından sıkıca tutup “nefesini tut” dedi. Çocuk için her şey çok hızlı olmuştu. Geçen her saniye ciğerlerindeki baskı artıyordu. Sanki patlayacakmış gibi hissettiği zaman adam kaskını çıkardı ve çocuğun başına taktı. Daha sonra çocuğu kucağına alıp koşmaya başladı. Yakınlarda çocuğun evi vardı. Eğer oraya yetişebilirlerse kurtulabilirlerdi. Eğer yetişemezlerse adam fazla dayanamazdı.

Siper aldıkları kayadan uzaklaştıklarında yaşayan tüm uzaylılar onlara ateş etmeye başladı ve çocuğun plastik askerleri de onlara karşılık verdi. Onlar ise sadece koştu. Eve vardıklarında adam bir süre boyunca sadece derin nefesler aldı. Uzaylılar yaklaşırken adam çocuğa dönüp “neden buradasın?” diye sordu.

Çocuk sorunun üzerine bir süre boyunca duraksadı ve “bilmiyorum” dedi avuçlarını dışa doğru açarak. Adam neden evine gitmediğini sorduğunda çocuk aynı kelimeyi tekrarladı. Bunun üzerine adam çocuğu büyükçe bir aynanın yanına götürdü ve “ bak” dedi “ne görüyorsun.”

“Burası benim evim” dedi çocuk “ama kimse yok. Herkes nerede?”

“Ailen hastanede senin yanında. Bir haftadır hastanedesin. Annen her gün yanında her gün ağlıyor, uyumuyor. Doktorlar hiçbir şey yapamıyor çünkü sen burada kalmak istiyorsun. Geri dönmedikçe hastanede kalacaksın ve annen üzülmeye devam edecek. Ne dersin artık gidelim mi buradan” adam konuşurken gözleri dolmuş, boğazı düğümlenmişti. Çocuk bir süre daha aynadaki evine baktıktan sonra gözlerini kapattı ve açtığında kendini zifiri siyah bir karanlıkta buldu.

Çocuk gözlerini açtığında kendini gri, kurak bir yerde buldu. Gökyüzüne baktığında Dünya tam karşısında masmavi parlıyordu. Ay’dan dünyayı seyretmek kadar güzel bir şey yoktu. Oradan baktığında dünya o kadar masum ve savunmasız görünüyordu ki dışarıdan bakan birinin içeride olanlara inanması mümkün değildi. Dünyaya bakıyor ve onun güzelliğinin sadece dışarıdan görülebildiğini düşünüyordu.

Yanında duran adam elini omzuna koyduğunda başını çevirip ona baktı. Adamın yüzü ciddi ve sertti. Sorgular bir şekilde bakıyordu çocuğa. Çocuk endişeliydi. Adamın onu eleştireceğini, suçlayacağını düşünüyordu. Babası hep öyle yapardı. Asla onu mutlu etmeyi başaramazdı.  Aynı şekilde düşünüyor ve korkuyordu.

Ancak adam bunlardan hiçbirini yapmadı. Onun yerine “neden buradayız?” diye sordu. Çocuktan bir cevap beklemeksizin adam konuşmaya devam etti “etrafına bir bak. Burada hiçbir şey yok. Neden kaçıyorsun? Neden evine dönmüyorsun?” Adam cümlesini bitirdiğinde çocuk etrafına baktı. Tüm plastik askerleri erimiş bir şekilde yerde yatıyordu. Tek kişilik evi paramparça olmuştu. Çok üzgün bir şekilde “bilmiyorum” dedi.

Bunun üzerine adam yerden büyükçe bir ayna çıkardı ve çocuğa gösterdi “bak hastanede yatıyorsun ve annen yanında. İyice bak. Korktuğun, kaçtığın için nelere sebep olduğunu gör.”

Çocuk aynaya baktığında bir hastane odasında yatan kendini gördü. Kollarına serumlar bağlanmıştı. Annesi hemen yanında oturuyordu. Ağlamaktan gözleri şişmişti. Rengi iyice solmuş, yorgunluktan bitap düşmüştü. “geri dönmek istiyorum” dedi çocuk ve gözlerini kapattı. Gözlerini açtığında hasta yatağında yatıyordu. Yattığı yerde doğrulup “anne” dedi “seni çok özledim” ve sarıldılar bir daha ayrılmayacakmışçasına.

Adam fotoğraf albümündeki tüm fotoğraflara baktıktan sonra kapatıp sehpanın üzerine koydu. Demek ki geçmişinde hep kaçmıştı. Belki de duygusuzluğu da bu sebeptendi. Belki de geçmişine yaptığı tüm yolculuklar sonunda duygularını geri kazanabilecekti. Önce fotoğraflar üzerinden geçmişine yolculuklar yapıp onu seyretmişti. Daha sonra geçmişini değiştirip hatalarını önlemeye çalışmıştı. Ancak nerede hata yaptığını anlayarak ayrıldı yolculuklardan. Kaçmaması gerekiyordu ve artık kaçmayacaktı. Belki de her şey zihninde olup bitmişti. Belki her şey gerçekti ve zamanı paramparça etmişti.

Adam derin bir nefes alarak arkasına yaslandığı sırada aynadaki görüntüsü ile karşı karşıya geldi. Görüntüsüne biraz dikkat ettiğinde bir çift kırmızı göz gördü. Gözler siyah bir karaltının içindeydi sanki. Karaltı onun üzerine doğru eğilip ellerini başının üzerinde tutuyordu.

Adam bir an için durdu ve sağ elini çok hızlı bir şekilde yukarıya doğru kaldırdı. Arkasındaki yaratığın boynunu yakalamayı hedeflemişti. Eli yaratığın boynunu kavradığı zaman tüm gücüyle onu sehpanın üzerine fırlattı. Yaratık sehpaya çarptığında sehpa büyük bir gürültü ile parçalara ayrıldı. Bunun üzerine koltuktan fırlayan adam yaratığın üzerine oturup iki eliyle boğazını sıkmaya başladı.

Adamın altında kalan yaratık tüm gücü ile kaçmaya çabaladı. Ancak adam onun hareket etmesine bile izin vermedi. Bir süre sonra yaratık hareket etmeyi bıraktı ancak adam numara yapıp yapmadığından emin olmak için bir süre boyunca daha sıktı. Yaratığın öldüğünden emin olduktan sonra adam dizlerinin üzerine oturdu. Bir an için içinin enerji ile dolduğunu hissetti. Sanki yeniden doğmuş gibiydi. Tam bu esnada telefonu çaldı. Arayan çok yakın bir arkadaşıydı. Daha doğrusu sevmeyi çok istediği ama bir türlü yapamadığı birisiydi. Telefonu açıp onun sesini duyduğunda midesinde kelebeklerin uçtuğunu fark etti hayatında ilk defa.


Aslında adam kendi duygusuzluğunun kaynağını arıyordu çocukluk fotoğraflarında. Bu arada o siyah gölge onun masumiyetini emiyordu çocukluğundan beri. Çünkü o hiçbir şey hissetmemişti, temizdi, masumdu. Bu yüzden masumiyeti ele geçirmek isteyen birisi için güzel bir hedefti. Kötü kral gölgeyi bu yüzden göndermiş, onun kendini tanımasına hep engel olmuştu. O kendini tanıyıp geçmişini sorguladıkça mazisindeki bazı sorunları çözebilirdi. Onun geçmişinde bazı düğüm noktaları vardı ve onları çözdükçe tekrar hissetmeye başlayacaktı.

Sistem masumiyeti satmaya çabaladıkça bunu yapamadığını fark etti. Masumiyeti renkli kutulara koyup pazarlayamıyordu. Zaten o sistemin yapmaya çabaladığı her şeyin tam tersindeydi. Masumiyet var oldukça sistem duyguları satamazdı. Bu yüzdendi onun bir bebeğin gülümsemesine tutsak edilmesi.

Bu yüzden masumiyet hiçbir zaman satılıp alınacak bir eşya haline getirilemedi. Onu kullanamayacağını anlayan sistem başka yollar denedi ve onu reklamlara çıkardı. Onu satamıyorsa onunla satardı ve bu şekilde masumiyet birçok yalanın tamlayanı oldu. Bu yüzdendir masumiyetin sistemin ele geçiremediklerinin başında gelmesi ve bu yüzdendir sistemin onu yok etmek için her yolu denemesi.




Bir çocuk masalı



İnsan her zaman gerçeklikten kaçtı. Çünkü gerçek hiçbir zaman insanların istediği gibi olamadı. İnsanlar hayatlarının hayallerindeki gibi olmasını isterken gerçeklikte olanlar çok farklıydı. Bu noktada insanın önünde iki seçenek vardı. Ya gerçekliği bir kenara bırakıp gerçeklikte yaşayacaktı ya da hayalleri bırakıp gerçekliğe gidecekti.

Bu noktada insanların çok büyük bölümü hayallerini bırakıp gerçekliği seçti. Hayallerin peşinden gitmek yorucuydu. Hayallerde çok büyük bir belirsizlik vardı ve o belirsizliğe rağmen ilerlemek gerekirdi. Herkes bu yolda ilerleyemezdi bu yüzden. Hayallerin peşinden gitmek asla doğmayacak bir güneşi beklemek gibiydi. Var olmayan, karanlık bir yolda yürümek yerine gerçeğin renkli kaldırımlarını tercih ederdi insan.

İnsan gerçekliği seçtiği zaman dahi yine de hayallerinden vazgeçemedi. Ancak hayallerinin peşinden gidecek kadar güçlü değildi. Bu yüzden hayallerin içlerini boşaltıp onların içlerini bez bebebekler gibi nesnelerle doldurdular. Gerçeklik ise insanlara istediği tüm nesneleri verdi. Bunun üzerine de insanlar sanki istekleri yerine getirilmiş gibi mutlu taklidi yapmaya başladılar. Onlar kazandıklarını düşündükleri sırada aslında kaybetmeye başlamıştı.

Gerçeklik insanlara mutluluğu, umudu, sevgiyi renkli ambalajlarda sunarken aslında onlara hiçbir şey vermedi. Nasıl hayallerin içi boşaltılıp nesnelerle doldurulduysa duygularda renkli ambalajlarla paketlenip uygun fiyatlara satıldı. İnsanlar nesnelerde hayallerini bulup duyguları satın almaya başladı. Bu alışverişten yepyeni bir sistem doğdu ve sistem sadece taklitler üretti. İnsanın hayalleri ve duyguları yok oldu bu şekilde.

Yok olan duyguların arasında öyle bir tanesi vardı ki her şey ondan doğardı. Gelin kaybolan masumiyeti dinleyelim birlikte ve neler kaybettiğimizi düşünelim.

Puslu bir gündü. Güneş yavaşça batmaya hazırlanırken koyu renkli bulutlar gökyüzünü kaplamaya başlamıştı. Yağmurdan önceki son zamanlardı. Gökyüzüne bakan herkes kısa bir süre sonra küçük ölçekli bir fırtınanın kopacağını biliyordu. Bu yüzden hemen hemen herkes dışarıya çıkarken şemsiyelerini yanına almıştı. Şemsiyesi olmayanlar ise binaların gölgelerinden yürüyordu bir parça da olsa korunabilmek için.

Bu esnada şehrin uzak bir bölümünde eskimiş bir mezarlık vardı. Çok uzun zamandır oradaydı mezarlık. Mezar taşlarının tasarımından veya üzerlerindeki tarihlerden birçok neslin orada yattığı anlaşılabiliyordu. Mezarlığın pek ziyaretçisi olmazdı. Biraz dış dünyadan tecrit bir dünyaydı. Yaşayanlar hayatlarına devam edebilmek için uzaklaşmayı ve unutmayı seçiyordu.

Ancak o gün mezarlığın ziyaretçileri vardı. Sayıları birkaç elin parmağını geçmeyen insan şemsiyelerin altına sığınmış bir şekilde bekliyordu. Henüz kapanmamış bir mezarın yanı başındaydılar. Tabut mezarın içine indirilmiş ve erkekler sırası ile toprak atmaya başlamıştı. Kadınlar ise biraz daha uzakta duruyor ve çocukların bakmasına engel olmaya çalışıyorlardı.

O ise annesinin tüm engellemelerinden kurtulup şemsiyelerin altından çıkmayı başardı. Kadınlar arkasında ağlarken o kollarını iki yanında sarkıtıp mezarın toprakla dolmasını seyrediyordu. Olanlara anlam veremiyordu. Babasını bir daha göremeyecekti. O ölmüştü ve üzeri toprakla kaplanıyordu ama insanlar neden ağlıyordu. Neden ailesi günlerdir uyumamıştı. Ölümün ne olduğunu bilecek yaştaydı. Babası ölmüştü ve hiçbir şey hissetmiyordu.

Aslında babası onunla hep ilgilenmişti. Ona oyuncaklar alıp, oyunlar oynamıştı. Nasıl o zamanlar mutlu olmamışsa babası öldüğünde de üzülemiyordu. O hayatı boyunca acaba hiç üzülüp üzülmediğini düşünürken hafif bir yağmur başladı. Yağmur başladıktan sonra erkekler toprak atma işini biraz daha hızlandırıp, kadınlar ise şemsiyelerin altına saklandılar. O ise damlalar saçlarına düşerken kıpırdamamaya devam ediyordu.

Her şey o kadar anlamsız geliyordu ki sanki oraya ait değilmiş gibi hissediyordu. Bir süre daha seyrettikten sonra mezarlıkta dolaşan pembe tavşanları fark etti ve gülümsemeye başladı. Tavşanlar ortalıkta koşuşturdukça neşesi katlanarak arttı. Bir süre sonra benekli, mavi geyikler tavşanlara katılmıştı. Rengârenk kuşlar gelip şarkılarını söyledikleri sırada annesi kolundan tutup çekmeye başladı. Islanması, eve dönmekle alakalı bir şeyler söylüyordu ama onu dinlemedi. O kadar hızlı bir şekilde gitmişti ki hayvanlara hoşça kal deme fırsatı bile olmamıştı.

Yürürken sürekli arkasına bakıyor ve ağlayan pembe tavşanları gördükçe yürümek istemiyordu ama annesi onu kolundan sıkıca tutuyor ve o yürümedikçe çekiştiriyordu. Her ne kadar kuşlar yol boyunca onu takip edip şarkı söyleseler de eve gittiğinde her şey dışarıda kalmıştı. Evde olmayı hiç sevmiyordu.
Babası öldükten sonra günler, hatta aylar geçti. Hayatında pek bir şey değişmemiş, hatta aynı kalmıştı. Herkes babasını özlediğini söylerken o ise özlemin kelime anlamını merak ediyordu. Evlerindeki küçük sözlükten bakmış ve kesinlikle özlemediğine karar vermişti. Zaten orada anlamı yazan duyguların birçoğunun ne olduğu bilmiyordu. Hiç hissetmemişti onları. Belki de bu yüzden oldukça anlamsız ve boş geliyordu hayat.

Bir gün annesi onu parka götürmüştü. Evdeyken hiçbir şey yapmayıp karanlık bir köşede oturduğu için annesi onu dışarıya çıkarmak istemişti. Annesi onun babasının ölümüne üzüldüğü için böyle davrandığını düşünüyordu. Ancak ona olanlar yeni değildi. Kendini bildi bileli aynıydı. Hasta olduğunu düşünüyordu ve hastalığının ismi duygusuzluktu. Bir keresinde dişçi onun dişini çekmişti. Sanki birisi onun duygularını çekip almıştı. Hiçbir bir şey yapmak istemiyordu ve parkta olmanın onun için bir anlamı yoktu.

Annesi onu kaydırağa götürüyor, merdivenlerden yukarıya çıkartıp kaymasını istiyordu. Sonra o kaydırağın başında beklerken fotoğraflarını çekiyordu. Onun için parkın hiçbir anlamı yoktu. Kaydırağın da öyle. Fazla kısaydı. Belki daha uzun olsa ve dünyanın merkezine yolculukla alakalı okuduğu kitapta anlatılanları görebilirdi.

Belki dünyanın içinde başka bir dünya daha vardı. Belki de o dünya anlamsız değildi. Daha uzun bir kaydırak yapılmadığı için öteki dünyaya gidemiyor, anlamsız hayatını yaşamaya devam ediyordu.

Kaydıraktan kayarak eğlenebilen çocukları da anlayamıyordu. Onlar gibi eğlenemiyordu. Zaten eğlenmek de anlamını bilmediği kelimelerden birisiydi. Parkta hemen her şey iki kişilikti. Tek başına onlarla oynayamıyordu. Tahterevalli gibi mesela. Tek başına oynamaya kalksa hep aşağıda kalıyordu. Yukarıya çıkmak için bir başkasına ihtiyaç duyuyordu. Ancak o hep tek başına oturur ve hep aşağıda kalırdı.

Aslında onun için aşağıda veya yukarıda olmak arasında hiçbir fark yoktu. Aşağıda olmak istediği zamanlarda tahterevalliye biniyor. Yukarı çıkmak istediği zaman ise merdivene tırmanıyordu. Tırmandıktan sonra kendini yatay çubuklara asıyordu.  Düşüyordu.  Tüm güç tükenene kadar yukarıda kalıyor ve sonra aşağı düşüyordu. Annesi ise koşarak geliyor ve açılmış yaralara bakıp endişeleniyordu. Oysa onun canı yanmıyordu. Bacağı kırıldığı zamanda yanmamıştı canı.

Aradan birkaç ay daha geçtikten sonra dayısı ona ufak bir teleskop almaya karar verdi. Ailesi dâhil kimseyle konuşmuyor, odasındaki o soğuk köşeden hiç ayrılmıyordu. Dayısı teleskopu onu doktora götürdükten sonra almıştı. Onun için beyaz önlük giymeyen ve bolca konuşan bir adamdı. Hatta ciğerlerini bile dinlememiş, ilaç bile yazmamıştı. Bunların yerine babası ile alakalı bir sürü soru sormuştu.

Doktora bir süre boyunca sürekli gitmişti. Her gittiğinde birkaç test yapmıştı doktor. Hatta onun okumayı erken öğrenmesine oldukça şaşırmıştı. En son gittiğinde ise daha fazla dayanamamış ve “ben hastayım, lütfen beni iyileştirin” demişti.

Doktorunu annesi ile konuşurken duyduğunda onun duygularını çok fazla bastırdığından bahsetmiş ve gezegenlere ilgisi yüzünden ufak bir teleskop almalarını önermişti. Doktorun dediğine göre gezegenlerin boşluğunu gördüğünde dünyada yaşamı tercih ederdi. Bu yüzden teleskop alınmış ona.

Teleskopu ile gezegenlere bakıp, ayı seyrediyordu ve bunu havanın açık olduğu her akşam yapıyordu. Gezegenler hiç okuduğu ansiklopedilerdeki gibi değildi. Hatta çok daha güzeldi. Onlarda yaşayabilirdi. Kimsesiz ve yalnız mutlu bile olabilirdi. Ayrıca teleskopunun kimsenin bilmediği bir özelliği daha vardı ve onunla istediği gezegene gidebiliyordu.

Gezegenler arasında dolaşmayı seviyordu. Gittiği yerlerde yalnız oluyor ve başkalarını anlamadığı için kendini suçlamıyordu. Hasta olup olmamasının bir önemi kalmıyordu. Zaten gittiği doktorda bildiği başka hiçbir doktora benzemiyordu. Doktoru hiçbir şey yapmamıştı. Demek ki hastalığının bir tedavisi yoktu. Bu yüzden yalnız kalması onun için çok daha iyiydi.

Sıklıkla gittiği gezegenlerden birisi Mars’tı. Mars küçük kırmızı bir gezegendi ve içinde pek bir şey yoktu. Oralarda hava olmadığı için astronot kostümü giymek zorunda kalıyordu. O büyük, beyaz elbise pek rahat olmasa da alışmıştı onunla yaşamaya. Zaten Mars’ta ki evine gittiği zaman makineler onun için hava üretiyor ve bu sayede astronot elbisesini çıkartıyordu.

Marstaki evi pek büyük değildi. Zaten büyük bir eve ihtiyacı yoktu. Bir kişiydi ve tek odalı bir ev ona yetiyordu. Televizyon Mars’ta çekmediği için ona da ihtiyacı yoktu. Evinde gereksiz hiçbir şey yoktu. Bir koltuk ve bir yatak ona yetiyordu. Acıktığı zaman toprağın altındaki yeşil meyvelerden yiyor, canı sıkılınca üç gözlü uzay hayvanları ile oynuyordu. Onlar oyun oynamaktan başka bir şey istemiyordu. Bu yüzden onları anlamak çok kolaydı.

Bir süre boyunca tek kişilik evinde oturduktan sonra evinden çıkıp kırmızı gezegende dolaşmaya başladı. Dışarıda çeşitli uzay hayvanları onu görünce zıplamaya başladı. Onlarla oyun oynamak çok güzeldi. Farklı olmalarının, 3 gözlerinin veya tek gözlerinin olmasının hiçbir önemi yoktu. Onun arkadaşlarıydılar ve topraktan çıkan yeşil meyveleri çok seviyorlardı.

Zamanının büyük bölümünü evinde geçiriyordu. Evinde geçirdiği vakitlerin çoğunda odasına kapanıp oyuncakları ile oynuyorlardı. Karanlık köşesinde oturuyor ve hava kararınca teleskopundan bakıyor ve gezegenler arası yolculuk yapıyordu.

Tam evde yaşamanın yollarını bulmuşken onu evden çıkarıp okula yollamışlardı. Okula gitmesi çok gereksizdi. Okumayı, yazmayı zaten biliyordu. Bir sürü çocuk vardı ve saçma sapan şeyler oluyordu. Oyunları o kadar anlamsızdı ki herhangi birisine katılmıyordu. Dersleri zaten biliyordu ve okulun onun için hiçbir anlamı yoktu.

Teneffüse çıktıklarında bir sürü siyah önlük giyen çocuk bahçeye doluşmuştu. Her ders arasında onlarla birlikte bahçeye çıkıyor ve teneffüsün bitmesini bekliyordu. Dersler kadar sıkıcı değildi teneffüsler. Bu yüzden onları sevdiği bile söylenebilirdi. Ayrıca diğer gezegenlere o kadar sık gitmişti ki o yetenek teleskopundan ona geçmişti. Artık istediği zaman diğer gezegenlere gidebiliyordu.

O gün arkadaşları toprak bahçede oyunlar oynarken okulun dış duvarının üstüne oturmuştu. Nedense zaman hiç akmıyordu. Kolundaki plastik saate baktığında saatin kaplumbağadan bile daha yavaş hareket ettiğini fark etti. Böyle olduğu zamanlarda başka gezegenlere gitmek isterdi. Okulda olduğu zamanlarda yolculuk yapmayı sevmezdi ama gitmeyi o kadar istiyordu ki kendine engel olamadı ve gözlerini kapattı.

Gözlerini açtığında kurak gri bir yerdeydi. Etrafına baktığında hiçbir şey göremedi. Ay’ı bu yüzden seviyordu. Orada tam anlamıyla yalnız kalabiliyordu. Bir süre boyunca tam karşısındaki mavi gezegene baktı. Dünya onun baktığı yerden harika gözüküyordu. Belki de Dünya’yı en çok oradan seviyordu.

Ay’da hiç arkadaşı yoktu onun. Hatta ayda hiç kimse yaşamazdı. Ancak bilmediği bir nedenden ötürü uzaylılar Ay’a çok sık geliyordu. Ay’da onların istediği bir şey vardı ve bu yüzden burayı çok sık istila ediyorlardı. Gökyüzünde onların uzay gemilerini gördüğünde başka bir istilanın eşiğinde olduğunu anladı ama önlemlerini almış ve yeşil plastik askerlerini Ay’a yerleştirmişti. Daha önce uzaylıları defalarca kez geri püskürmüştü. Askerlerine hazır olmalarını söyledi. Ay’ı ne pahasına olursa olsun kaybetmeyecekti.

Uzay gemileri yaklaşıp uzaylılar inmeye başladıklarında askerlerine saldırı emrini verdi ve karşılıklı ateş başladı. Bir anda her yandan silah sesleri yankılanmaya başladı. Askerleri ayın yüzeyindeki çukurlara siper aldı ve o da onların tam yanında emirler yağdırıyordu. Uzaylılar her yerden geliyorlardı. Bir anda etrafları kuşatılmıştı. Topçularına ateş emrini verdiğinde hiçbir ses duyulmadı. Her yerde patlamalar olup, ateşler yükselirken hiç ses yankılanmadı. Ay’da hava yoktu ve hiç ses çıkmıyordu. Etrafa uçuşan toprak parçalarının arasında askerlerine ne olursa olsun bayraklarını koruma emrini verdi.

Topçularının atışından sonra etraf biraz sakinleşmişti ve askerlerine saldırı emrini verdi. Ancak askerleri siperlerinden çıktığı anda saklandıkları yerlerden çıkan uzaylılar yoğun bir karşı ateşe başladı. İleriye doğru koşan askerleri teker teker yere düşmeye başladı. Uzaylılar saklanmıştı ve bunu hiç beklemiyordu. Çaresiz bir şekilde askerlerinin kaybını izlemeye başladı. Ne yapacağını bilmiyordu. Tam savaşı kaybedeceğini düşündüğü sırada bir adamın yanına yaklaştığını gördü. Adam “askerlerine yere yatmalarını emret ve siperdeki adamların karşı ateşe başlasınlar” diye bağırdı ve adamın dediklerini emretti.

Adamın dediğini yaptığında avantaja geçtiğini fark etti. Bu arada adam silah alıp savaşmaya başlamıştı bile. Kısa bir süre sonra uzaylılar gemilerine binip kaçmaya başladı. Bir savaşı daha atlatmıştı. Hemen askerlerine dönüp yaralılarla ilgilenilmesini emretti. Daha sonra adama dönüp “teşekkür ederim, yardım etmeseydin bu savaşı kaybedecektik” dedi minnettar bir ses tonuyla.

“Pes etmediğin sürece hiçbir savaşı kaybetmeyeceksin. Yeter ki bir an için bile vazgeçme. Eğer sen pes edersen yanında dünyanın en iyi komutanı olsa bile kaybedersin. Bunu sakın unutma ve sakın vazgeçme” adam cümlelerini bitirdiğinde asker selamı verip uzaklaşmaya başladı. Çocuk telsizinden her ne kadar durmasını söylese de adam durmadı ve kısa bir süre sonra ortadan kayboldu.

Adamı görmesinin üzerinden haftalar hatta aylar geçmişti. Bir süre boyunca onu başka gezegenlerde arasa da bulamamıştı. Gezegenler arası yolculuk yapan tek kişinin sadece kendisi olduğuna inanıyordu ama yanılmıştı. Onun gibi bir başkası daha vardı ve o savaşmayı çok iyi biliyordu. Ondan öğreneceği çok şey vardı.

Okula gitmeyi hiç sevmiyordu ve gitmemek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Bu nedenle de oldukça sık hasta oluyordu. Hasta olmak için yeteri kadar istemenin yeterli olduğunu anlamıştı. O günde aynısını yapıp evde kalmıştı. Şansına da aile üyelerinin geleceği tutmuştu. Sevmezdi onları. Ona sorsanız kimseyi sevmezdi.

Akrabaları gelmeseydi yatağında yatar ve sıkılınca oyuncakları ile oynardı. Gelenlerin bir kızı vardı onunla oynamayı hiç sevmezdi. Yaşıt olmalarına rağmen aralarında uçurumlar vardı. Kız, yani kuzeni söylediği hiçbir şeyi anlamıyordu. Oyuncaklarıyla kurduğu ay üssünü korumak oyununu oynamak yerine evcilik gibi saçma oyunlar oynamak istiyordu. Bir de o gün aile fotoğrafı çekilecekti. Sevmiyordu aile fotoğraflarını. Herkes sahte gülücük maskeleri takıp mutlu numarası yapardı. O fotoğraftaki kimse gerçek olmazdı. Nedense oyuncak bebekler gibi görünmeye çalışırlardı.

Herkes fotoğraf için anlamsız pozlar verirken o dinozor oyuncağını alıp yere baktı. Orada olmak istemiyordu. Ailesini görüp, aptal kuzenleriyle oynamak da istemiyordu. Onlar bu şekilde davrandıkça Dünya’da kalmak için bir sebebi kalmıyordu. Bazen gezegenlere gittiğinde astronot elbisesini çıkartıp boğulmak istiyordu ama ölürse babasının yanına giderdi ve bunu hiç istemiyordu.

Ona gülümse baskısı yapılmasını da hiç sevmezdi. Gülümsemeyi bilmemesini hiçbir zaman anlayamamışlardı. Etrafında ailesi kahkahalar atarken o gözlerini kapattı. Başka gezegenlere gitmeyi gece olunca daha çok seviyordu. Gündüz yaptığında ailesi onun bayılmış sanıp hastaneye götürüyorlardı hep. Elbette orada hiçbir şey yapılmıyordu. Onların bildiği bir şekilde hasta değildi. Aslında hastaydı ama hastalığı çok başkaydı. Onu kimse anlamıyordu.

Gözlerini açtığında bambaşka bir gezegendeydi. Orayı keşfedeli fazla zaman olmamıştı. Gezegen güneş sisteminden çok uzaktaydı. Belki de bu yüzden orayı çok seviyordu. Gezegenin iki tane güneşi, üç tane de ayı vardı. Güneşlerden birisi koyu kırmızı diğeri turuncu renkteydi. Çok farklı ağaçları ve rengârenk uzaylı hayvanları vardı. En güzel tarafı ise astronot elbisesi giymesine gerek olmamasıydı.

Orası çok güzel bir gezegendi. Çok güzel meyveleri, arkadaş canlısı hayvanları vardı. Orada hiç sıkılmazdı. Düşman uzaylılar da yoktu Ayrıca orada kendilerine Nepli diyen uzaylılar vardı. Onlarla bir barış anlaşması yaptığında uzaylılar karşılık olarak evini yapmıştı.

İnsanlar gibi sıkıcı değil çok daha eğlenceliydiler. Sürekli olarak şarkı söyleyip dans ediyorlardı. Oyunları çok eğlenceliydi. Orada yerçekimi az olduğu için kim daha yükseğe zıplar yarışması yapıyorlardı. Neplililer bir insandan çok daha kısa ve mavi renkteydiler. Erkelerinin siyah, dişilerinin ise kırmızı çizgileri vardı. Neplililerin rengi yaşlandıkça koyulaşırdı. Bebekleri açık mavi, yaşlıları ise koyu mavi olurdu. Onlarla yaşamak çok güzeldi. Rengârenk bir dünyaydı orası.

O gün uzaylılarla oyun oynuyordu. Onlara futbol oynamayı öğretmişti. Üç bacakları olduğu için oldukça yetenekliydiler. Çok güzel vakit geçiriyordu orada. O gezegene aitti başka bir yere değil. Tam kendini oyuna kaptırdığı sırada bir ses duydu “bende oynayabilir miyim?”

Dönüp baktığında uzaylılarla savaşmasına yardım eden adamı gördü. Bu sefer biraz da dikkatli inceleme fırsatı olmuştu. Dökülmüş saçlarının aralarına beyazlar düşmüştü. Belki babasıyla yaşıt olabilirdi. Fazla kilolu değildi ve ciddi bir yüz ifadesi vardı. Gülümsemek yüzünde güzel duruyordu. Sanki nasıl gülümseyeceğini bilmiyordu adam. “Tabi ki” dedi biraz şaşkın bir sesle.

“İstersen gel biraz konuşalım seninle” dedi adam. Sesi huzur vericiydi ve garip bir biçimde tanıdık geliyordu. Adamın eliyle işaret ettiği yöne doğru ilerlediler. Yürüdükleri süre boyunca hiç konuşmadılar. Bir süre sonra durduklarında çocuk “benimle ne konuşmak istiyorsun? Yanlış bir şey mi yaptım?” diye sordu yüzünden meraklı bir ifade vardı.

“hiçbir şey yanlış yapmadın. Aksine hep doğru olanları yaptın” dedi adam yüzündeki gülümseme biraz daha büyümüştü. “Sadece neden burada olduğunu merak ediyorum. Neden evinde ailenle birlikte değil buradasın?”

“Bilmiyorum” diye cevap verdi çocuk “ben buraya aidim, burası benim evim.” Konuşurken kollarını iki yana açıp sert bir şekilde vurguladı kelimeleri “benim evim burası.”

Çocuğun cevabı üzerine adam hafifçe gülümsedi ve biliyormuşçasına başını salladı “ama neden evin burası? İstediğin zaman ailenin yanına dönebilirsin. Neden uzaktasın?”

Bu soruların üzerine çocuk geriye doğru bir adım attı, durdu, düşündü. Ne söyleyeceğini bilemedi. Vermesi gereken cevapları kendisi bile bilmiyordu. Onun sessizliği üzerine adam konuşmaya devam etti “biliyorsun bunların hiçbiri gerçek değil. Sen sadece kendini kandırıyorsun. Hayattan kaçıyorsun ve kaçarken kendine başka dünyalar yaratıyorsun. Merak etme seni çok iyi anlıyorum ama sadece sebebini bilmek istiyorum.”

Adamın sözleri üzerine çocuk birkaç adım daha çekilip kollarını göğsünün üzerinde birleştirdi. Tam bu esnada gezegende çatlaklar oluşmaya başladı.

Bunları gören çocuğun korkusu arttı ve adam konuşmaya devam etti “ben senin geleceğinim. Büyüyünce ne astronot oluyorsun ne de uzaya gidiyorsun. Hiçbir şey olamıyorsun hayatta çünkü hissedemiyorsun, yaşayamıyorsun. Kaçtığın için hiçbir zaman hayata uyum sağlayamıyorsun ve hep dışarıda kalıyorsun. Otuz yıl boyunca hiçbir şey değişmiyor. Gittiğin gezegenlerde kayboluyor zamanla ve hiçbir şeyin kalmıyor. Lütfen nasıl başladığını söyle.”

Adam cümlesini bitirdiğinde gezegen milyarlarca küçük parçaya bölündü. Çocuk ile adam hiçliğin ortasında baş başa kaldıklarında “git buradan” diye bağırdı ve adam kayboldu. Daha sonra gezegenin parçalarını toplamaya başladı. Sahi neden onun hiç evi olmamıştı


Find Us On Facebook