Bir mutluluk masalı, ikinci bölüm




İnsan hayatı boyunca hep mutluluğu aradı ve onu ararken hep yanlış yollara saptı. Sistem insanların mutluluğa ulaşmalarını istemezdi. Hatta mutluluğa ulaşabilen insanları hayatın derinliklerine sürüklerdi. Kimse onları örnek almasını istemediği için yapmıştı her şeyi. Eğer insanların onları örnek alırsa sistem çökerdi. Pazarlayamazdı artık mutluluğu. Bu sebeple gerçek mutluluğa ulaşan insanlara sistem hep zulüm göstermiştir. Mutluluğa sahip olan insanlar tüketmezdi. Bu yüzden acı çektirirdi sistem.

İnsan hep mutluluğu arardı ve mutluluğa ulaşamadığı her an başka bir duygunun etkisinde kalırdı. O duygunun adı karamsarlıktı. İnsan mutluyken değil karamsarken tüketirdi bu yüzden mutluluk büyük harflerle yasaklanmıştı sistemin kitabında. İnsanlar ağlamazsa mendil satamazdı sistem bu yüzden de herkesin ağlamasını isterdi.

Mutluluğu arayan insan sistemin onu yönlendirmesine izin vermiş ve hep karamsarlıkla karşılaşmıştı. Çünkü hep yanlış yerlerde aramıştı mutluluğu. Nefes almakla alakalıdır mutluluk. Bir gül bahçesinin yanından geçenlerin duyduğu kokudur mutluluk. Ancak modern insan mutluluğu unuttu ve onu kâğıt parçalarının takasında aramaya başladı. Sistem hep kazandı, hep. Bu yüzden hep kayboldu insan. Hep yanlış duraklarda bekledi.

Gelin mutluluğu unutmuş ve onu aramayan bir kızın masalını dinleyelim. Onu daha iyi anlarsak eğer belki kaybolmayız.

İskelet kaybolduğunda kız kendini masanın yanında ilk sayfası açılmış kitaba bakarken buldu. Kendi kısık soluğu haricinde hiçbir ses duyamıyordu. Ne başını kitaptan kaldırabiliyor ne de başka bir şey düşünebiliyordu. “Aşkı bilmeden hiçbir şey öğrenemezsin” diyordu kitap. Ancak o aşkı nasıl bilebileceğini bilmiyordu. Ancak o aşka inanmıyordu bile. Aşk onun için anlamını bilmediği bir kelimeydi.

Bakışlarını masadan hiç kaldırmadan elini sağ tarafa doğru uzattı ve orada bekleyen ahşap sandalyeyi kavradı. Daha sonra hızlı bir şekilde onu kendisine doğru çekip oturdu. Bu arada hala iskeletin verdiği kitaba ve ilk sayfasında yazan cümleye bakıyordu. Kitabın ilk cümlesinden o kadar etkilenmişti ki kalan her şey anlamını yitirmişti. Sahi bir insan aşkı nasıl bilebilirdi? Var olmayan bir şeyi nasıl anlayabilirdi?

Bir süre boyunca daha sadece kitaba bakmaya devam etti. Bir zamanlar aşkı bildiğini sanıyordu. Ona sorsalar aşkı en iyi o bilirdi. Soran olursa aşkın kitabını bile yazabileceğini söylerdi. Ancak zamanla hiçbir şeyi bilmediği anlamıştı. Onca zaman boyunca kandırmıştı kendini. Aşka olan inancı da o zamanlar kaybolmuştu.

Şimdi ise onu bilmesi gerekiyordu. Zihninin derinliklerinde düşünceler uçuşurken o düşüncelerin altında eziliyordu. İskelet ona aradığı tüm bilgilerin kütüphanede olduğu söylemişti. Ancak bunu düşünürken etrafına bakıyor ve kütüphanenin bir sonu olmadığını düşünüyordu. Orada aradıklarını asla bulamayabilirdi. Belki de ömürler harcaması gerekiyordu ismini bile bilmediği tek bir kitaba ulaşmak için.

Belki önündeki kitabın üzerinde aradığı kitabın nerede olduğuna dair bir bilgi olabilirdi ve saatlerdir baktığı sayfayı değiştirdi. Sayfada kısa bir yazı vardı ve zaman kaybetmeden okumaya başladı “Bu kitap kütüphanedeki tüm kitapların yerine geçebilmesi için tasarlandı. Sadece bir kitap ismi ve istenilen konu söylendiğinde kitap ona dönüşecektir.” Sayfadaki yazıyı okuduktan sonra arkasına yaslandı ve derin bir nefes verdi. Daha ne kadar şaşırabileceğini merak ediyordu.

“Aşkı öğrenmek istiyorum” dedi kız. Bir kitapla konuştuğunu düşünmek bile zaten gergin olan sinirlerini kopma noktasına getirmeye yetiyordu. Yaşadıkları gerçek olamadı. Hatta yaşadıkları hayal gücünün bilinen sınırlarının çok ötesindeydi. Masanın üzerindeki kitabı kapattı ve tekrardan açtı. Karşısında başka bir sayfa vardı ve okumaya başladı.

Sayfanın en üstünde “Aşk nedir?” yazıyordu. Yazıyı okuduktan sonra şaşkın bir gülümseme belirdi yüzünde. Bilinçsiz bir şekilde başını iki yana salladı ve okumaya devam etti “Aşk yaşamın çok ötesine erişmektir. Görünmeyeni görmek, bilinmeyeni bilmektir. Aşk tüm ezberlerin yok olması, bilinmeyen bir evrene gidip orada yaşamaktır.”

Okuduğu cümleler anlamsız geliyordu ona.  Aşk adını verdiği bazı şeyler yaşamıştı şimdiye kadar ancak onların hiçbirinde yaşamın ötesine geçmemişti. Bir sonraki paragrafa geçtiği sırada belki orada yazılanları anlayabilirim diye düşündü. “Aşk yaşamın nedenidir. Var olan tüm canlılar aşk için yaşar. Dünya aşk için döner. Zaman onun için akar. İnsan ise bu garip evrende aşkı arayan zavallı kuldur.”
Okuyor ama anlamıyordu. Sanki yazılanlar başka bir lisandaydı. Kelimelerin anlamını biliyordu ama kelimeler birleşip cümleler haline geldiğinde her şey birbirinin içine giriyordu. Bir sonraki paragrafı okurken yazılanların hangi lisanda olabileceğini düşünüyordu  “Aşkı anlayabilmek için var olan tüm dilleri bir kenara bırakmak ve yeni bir lisan yaratmak gerekir. O lisanı öğrenen kimse yaşamı da öğrenir.”

Başka bir lisanı nasıl öğrenebilirdi ki insan. Çalışarak, okuyarak ve uğraşarak. Aşka nasıl çalışabilirdi ki? Hangi kitaplar gerçek aşkı anlatırdı? O kadar büyük bir belirsizliğin içindeydi kibir çıkış yolu bilmiyordu. Kafasındaki milyonlarca soruya okuduğu başka milyonlarca soru daha ekleniyordu ve cevapları bulmanın tek yolu da okumaktı “Aşk, onunla geçen kısa bir an için kalan her şeyden vazgeçebilmektir. Onsuz bir yaşamı göze alamamaktır aşk. Onun tenine bir kez olsun dokunabilmek, tek bir gülümsemesini görebilmek için defalarca kez ölmektir.”
Okumaya hiç ara vermedi, hiç düşünmedi. Kaybedecek zamanı yokmuşçasına bir sonraki paragrafa geçti “tedavisi bilindiği halde reddedilen tek hastalıktır aşk. Âşık olan insan alevlerde yanar, tutuşur ve bunların hepsini kendi isteği ile yapar. Yangından kaçıp tedavi istemek yerine daha da derinlerine gömülür yangının.”

Sayfanın sonunda tek bir paragraf kalmıştı. Aşkı anlaması gerekirken hala onun nasıl olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Okuduğu onca cümle zihninde birbirinin içine girmişti. Sebepsiz bir karamsarlık her yanını kaplarken gözlerinden dökülen yaşlar kitabın üzerine düşüyordu ve okumaya başladı “Aşksız insan kayıptır. Hangi yolu seçerse seçsin o yol yanlış yoldur. Aşkın yoludur insanın aradığı. Aşkı arayan herkes önce aşkın yolundan yürümelidir.”

“Aşkın yolu” dedi kız yüksek bir sesle. İki elini hızlı bir şekilde kitabın üzerine koydu. Daha sonra kitabı sertçe kapattı. Bir an için bile beklemeden “aşkın yolunda yürümek istiyorum” diye bağırdı ve kitabı açtı.

Bir anda kızın etrafı zifiri bir karanlığa büründü. Boşluktaydı, sanki etrafında hiçbir şey yoktu. Ayaklarını bastığı mermer zemin kaybolmuştu. Hiçbir şey hissedemediğini fark ettiğinde ürperdi. Bir korku dalgası zihninin kıyılarına vururken zaman akmaya devam ediyordu. Orada ne kadar beklediğini hiçbir zaman bilemedi veya içindeki korkunun büyüklüğünü de hiçbir zaman öğrenemedi. Kütüphane geldiği zaman sorgulamaktan vazgeçmişti.

Bir an için durdu ve gözlerini kapattı. Sanki korkunç bir kâbus görüyordu ve gözlerini açtığında her şey düzelecekti. O kadar çaresiz hissediyordu ki kendini kandırmak için tutunabileceği her yalana tutundu. Belki de her şey gerçekten korkunç bir kâbustu. Derin bir nefes aldıktan sonra küçük bir umut parçasına tutunup gözlerini açtı. Uçsuz bucaksız bir çölün tam ortasındaydı.

Baktığı her yerde kumlar güneşin ışıkları altında altın renginde parlıyordu. Etrafı kumdan tepelerle çevriliydi. Sıcak bir rüzgâr esiyor ve altın renginde kumlar etrafa savruluyordu. Bu yüzden uzakları görmek onun için oldukça zordu. Görse de bir şey değişmeyecekti çünkü her yerde sadece kum vardı.
Güneşin tepede olmasından öğle vakti olduğunu anlıyordu. Hava çok sıcaktı. Güneş ışınlarının düştüğü her yeri kavuruyordu. Bir tek ağaç bulsa onun gölgesi altında saklanmak için her şeyini verebilirdi. Ancak onu güneşten koruyacak hiçbir şey yoktu bu yüzden ceketini çıkarıp başının üstüne koydu. Belki güneşten bir parça korunabilirdi.

Çölün ortasında ne yapabileceğini bilmiyordu. Ne yapabileceğine dair hiçbir fikri yoktu. Bu yüzden kendine bir yön seçti. Sonra o yöne kuzey adını verdi ve kuzeye doğru yürümeye başladı. Attığı her adımla birlikte yürümesi zorlaşıyordu. Kavurucu sıcağı daha fazla hissediyor ve tükeniyordu. Biraz daha devam ettiğinde vazgeçmek üzereydi ve tam o anda ileriye doğru devam eden bir çift ayak izi gördü. Ayak izi ona devam etmesi için bir neden vermişti. Hem belki başka birisini bulabilirdi.
Hızlı adımlarla yüksek olmayan bir tepeyi tırmanmaya başladı. İlerlemesi oldukça zordu. Tepeyi tırmanırken bir taraftan da okkalı bir küfür ile haşır neşir oluyordu. Ona neler olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Sadece aşkı öğrenmesi gerektirdiğini biliyordu.

Tepenin üstüne vardığında beyazlar içindeki bir adam gördü. Ağır, aksak adımlarla ilerliyor, zaman zaman tökezliyordu. Beyaz elbisesi büyük oranda kirlenmişti ve yer yer solgun bir kırmızıya bürünmüştü. Elbisenin büyük bir bölümü parçalanmıştı. Parçalanan kısımları etrafı o solgun kırmızı renkle kaplıydı.

Adam tepenin altında ağır adımlarla ilerlerken kız bağırmaya başladı “dur, bekle beni.” Ancak adam ona hiç aldırış etmeden yürümeye devam etti. Kız tepeden aşağıya doğru koşarken bağırmaya adam ise aldırış etmemeye devam ediyordu.

Kız adamın yanına vardığında nefes nefese kalmıştı. Kelimeleri nefes sesiyle bölünmesine rağmen konuşmaya başladı “nereye gidiyorsun bu sıcakta. Çölün ortasında daha fazla dayanamazsın.” Söylerken adamın güneşten kapkara olmuş yüzüne, açlıktan çökmüş derisine bakarak söylüyordu.
Adam ilerlemesine ara vermeden cevapladı “durmam, hatta yavaşlamam bile. Onu benden aldılar. Onu daha fazla bekletemem.”

“Şu haline bak durup dinlenmelisin. Daha fazla ilerleyemezsin. Güneşin altında kavrulacaksın. Lütfen beni dinle daha fazla devam etme” kız konuşurken ilerlemekte ısrar eden adama şaşkınlık içinde bakıyordu. Daha fazla devam edemeyeceği her halinden belliydi ama o direniyordu çöle kar yağacakmış gibi.

“Ben onun aşkında yanmışım, kavrulmuşum, erimişim güneşin ateşi ne yapar bana. Onun aşkı şemsiye olmuş üzerime hissetmem ben sıcaklığı.” Adam konuşurken güneşte yanmış yüzüne tezat bit şekilde göz bebekleri parlıyordu.

“Ama dayanamayacak ve öleceksin.” Adamın söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordu.
“Eğer aşkı aramıyorsan niye düşersin çöllere. Âşıklar haricinde misafiri olmaz buranın. Hadi git, oyalıyorsun beni ve onu daha fazla bekletmek istemiyorum.” Dedi adam ve cümleleri bittiğinde daha da hızlandı. Kız ise anlamayan gözlerle ona bakıyordu ve her yer karardı.

Kendini tekrardan bir karanlığın içinde bulmuştu kendini. Oraya daha önce de geldiği için daha kolay olmuştu alışması. Geçici bir yerdi orası. Bir süre kalıyor ve başka bir yerde buluyordu kendini. En son gittiği yerde öğrenmeye başladığını hissetti “aşk aptallıktır.” Her ne kadar adamla konuşurken bunu düşünse de içindeki seslerden birisi “aşk, onsuz yaşamın anlamsızlaşmasıdır” diyordu ve kız kendini çölün ortasındaki bir mezarlıkta buldu.

Sağ tarafında mezarlıktan bir hayli uzakta küçük bir kasaba görüyordu. Küçük evler beyaz taşlardan yapılmıştı. Evlerin etrafında küçük ağaçlar yetişmişti. Demek ki orada su vardı. Ancak mezarlıkta hiçbir şey yoktu. Gözleri sadece mezar taşlarını görüyordu. Bazı mezarların üzerinde mezar taşı bile yoktu. Belli ki onlar unutulalı çok olmuştu. Bazı taşlar ise yıkımlı, kırılmış veya parçalanmıştı. İleriye doğru baktığında yaşlı bir adamın bir mezarın yanına oturduğunu ve orada bir şeyler yaptığını gördü. Bunun üzerine gidip bakmaya karar verdi.


Yaşlı adama doğru yaklaştıkça bir deftere bir şeyler yazdığını gördü. Arada avucunun içiyle sözlerini siliyordu. Biraz daha yaklaştığında sıklıkla öksürdüğünü gördü. Öksürdüğü zaman beyaz bir mendilli ağzına bastırıyordu. Mendili ağzından her çektiğinde üzerindeki koyu kırmızı leke giderek büyüyordu. Kız adamın kan öksürdüğünü görünce yürüyüşünü hızlandırdı ve onun yanına vardığında endişeli bir biçimde “iyi misiniz?” diye sordu.

Yaşlı adam başını defterden kaldırdığında ağlamaktan kızarmış gözlerini görünür oldu. Gözyaşları yanaklarında ıslak izler bırakmıştı. “Önemli değil dedi adam umursamaz ve aceleci bir tonda. Kız “ama iyi değilsiniz” diye karşılık verdiğinde adam “daha iyi ya belki onun yanına giderim” dedi umursamaz ve yarım bir gülümsemeyle.

“Lütfen böyle söylemeyin. Siz yaşıyorsunuz ve önünüzde..” bu cümle nasıl bitebilirdi? Ölmek isteyen birisine ne söyleyebilirdi?

“Merak etme” dedi yaşlı adam “henüz ölmek gibi bir niyetim yok. Şu anlamsız dünyada yapacak çok işim var.” Yüzündeki çarpık tebessüm biraz daha büyümüş ve yüzündeki kırışların daha da belirgin olmasını sağlamıştı. Gözyaşlarına aldırmadan gülümsüyordu ve bu kıza çok tanıdık geliyordu. Yıllarca içinde ağlarken dışarıda hep gülümsemişti.

Kız “peki ne yazıyorsunuz?” diye sorduğunda yaşlı adam anlatmaya başladı “eşim vefat ettikten sonra kayboldum ben. Daha fazla yaşamak istemiyordum. Onsuz bir hayat o kadar korkutucuydu ki her an vazgeçebilirdim yaşamaktan ama beceriksizin tekiyim ben. Ölmeyi bile başaramadım. Sonra günün birinde ona yazı yazdım. Bitirdiğimde ona dokunmuş gibi hissettim. Sanki onun gözlerini tekrardan görmüş gibiydim. Böylece ona yazı yazmaya başladım. 7 sene oldu yazmaya başlayalı ve 9 tane kitap yazdım ona. Her gün buraya gelip bir yazı yazıyorum. Bazen hikâye oluyor bu bazen ise basit bir şiir. Yazı bana onu verdi ve ben yazıyorum kalan şeyleri umursamayarak. Elbet bir gün okuyacaktır o buna inanıyorum. Kişiler gittiğinde aşk biter mi sanırsın kızım? Hadi şimdi git bitirmem gereken bir hikâye var.” Ve kız kendini tekrardan karanlığın içinde buldu.

Sanki karanlık onun düşünmesi için vardı. Düşünmesi gereken o kadar fazla şey birikmişti ki neyi düşüneceğini bilemiyordu. Aşk nasıl bir şeydi ki birisine ölen eşi için her gün bir hikâye yazdırabiliyordu. İçindeki bir ses “aşkın bir bedene ihtiyacı yoktur” dedi. O bedensiz bir aşkın nasıl olabileceğini düşündüren içindeki ses konuşmaya devam etti “aşkın zamanda ihtiyacı yoktur. Yaşlı adam ölse bile yazdıkları hep kalacak.” Galiba anlamaya başlıyordu “evet, aşk ölümsüzdür” dedi ve kendini kumdan bir tepenin üzerinde buldu.

Kum tepesinin üzerinden bakıyor ve karşısında kocaman bir şehir görüyordu. Yüksek binalar şehri kaplıyor çölün aynılığıyla büyük bir tezat oluşturuyordu. Şehirde çölün renksizliği kayboluyor ve her yanı renkler kaplıyordu. Çöl gibi ölü değildi şehir. Yaşıyor, nefes alıyordu.

Kız tepenin üzerinden şehri seyrederken bir adamla kadının ona doğru koştuğunu gördü. İkisi de tüm güçleriyle koşuyordu. Hatta bir şeyden kaçıyormuş gibiydiler. Kaçtıklarını peşlerinden gelen kızgın adamları gördüğünde anlamıştı. Adamla kadın ise onlardan oldukça korkmuştu. Bunun sebebinin de onları kovalayanların ellerinde tuttuğu ve salladıkları silahlar olduğu tahmin etti. Bu sefer bayağı hareketli geçeceğe benziyordu.

Bir süre sonra kızın yanına vardıklarında “durun. Neden kaçıyorsunuz?” diye bağırdı. Onun sesinden irkilen kız ilk cevap veren olmuştu “birlikte olmamızı istemiyorlar. Eğer bizi yakalarlarsa öldürecekler.”

“O zaman ayrılın. Yaşamamanızdan çok daha iyidir. Hayatınız bu kadar ucuz olamaz” dedi kız. İkisine de anlamaz gözlerle bakıyordu. Ölüme gidiyorlardı ve onları kovalayanlardan asla kaçamazlardı.

Kızın sözü üzerine erkek hafifçe gülümsedi ve “ölümden korktuğumuzu mu sanıyorsun. Onsuz yaşamak zaten ölüm. Ondan önce hiç yaşamadım ben. Ölümden neden korkalım ki? En son birbirimizi gördükten sonra ne önemi var?”Ardından ikisi de onları kovalayan insanlara döndüler. Daha sonra birbirlerine sarıldılar ve dudakları birbirine değdi. Birkaç el silah sesi yankılandı çölün ıssızlığında. İkisi birlikte yere devrildiler ama bedenleri ayrılmadı birbirinden. Bedenlerinden akan kan çölün altın sarısı kumlarını kırmızıya boyadı. Oysa onlar mutluydu ve gülümsüyorlardı. Bedenlerine saplanan onca kurşuna rağmen gülümsüyorlardı. Kız ise kendini tekrardan zifiri bir siyahın içinde buldu.

Neden karanlıkta olduğunu hiç düşünmedi. Neden sürekli farklı bir yere gittiğini veya neden çölde olduğunu umursamadı bile. Kendini o kadar kaybolmuş hissediyordu ki şimdiye kadar yaşadıkları anlamsız geliyordu. Aşkın yakınından bile geçmemişti şimdiye kadar. Onunla ilgili gerçek tek bir kelime bile okumamıştı. İçinden bir ses ona “aşkla geçen bir an için onsuz geçen bir ömürden vazgeçilir” dediğinde kendini tekrardan çölde buldu.

Altın rengi kumlardan oluşan dümdüz bir ovadaydı. Etrafına baktığında hiçbir şey göremiyordu. Sanki güneş öfkeliydi ve her şeyi kavurmaya çalışıyordu. Isı tenini acıtırken o nefes almakta zorlanıyordu. Issız bir çölle bakışırken bulmuştu kendini. Nereye gitmesi gerektiğine dair hiçbir fikri yoktu.

Bir süre boyunca rüzgârın götürdüğü yere gitmeyi denedi ancak hiç rüzgâr esmiyordu. Daha sonra bir yön belirledi ve ona batı dedi. Batı güneşin battığı yerdi ve batıya doğru ilerlemeye başladı. Bir süre boyunca yürüdükten sonra uzakta birisini gördüğünü sandı. Ona hızlı adımlarla yaklaştığında karşısında siyah bir elbise giyen bir kız gördü. Hızlı adımlarla yanına gittiğinde “merhaba” dedi ve kız ona bakmak için durdu.

“Tekrar merhaba. Bu havada, burada yolculuk yapmak tehlikeli değil mi?” dediğinde siyahlı kız “tehlikenin bir önemi yok. Burasının da bir önemi yok. Güneşin battığı ve bir daha asla doğmadığı bir yere gitmek istiyorum” dedi. Onun gözlerine baktığında hiç umudu olmayan birinin bakışlarını gördü ve “ama neden bunu istiyorsun?” diye sordu. “Onu kaybettim ben ve sonra yanlış yollarda yürüdüm. Yanlış kararlar aldım, yanlış adımlar attım. Acımasızca ayırdılar bizi ve şimdi tamamen yalnızım aynı çöl gibi, kimsesiz” kız konuşurken gözlerinden bir damla yaş akıp çölün kızgın kumlarına düştü.
“Peki ya o kim?” diye sordu kız parmağıyla yan taraflarını işaret ederken. Kızın parmağıyla işaret ettiği yerde siyah pelerinli bir adam yürüyordu. Yorgun olduğu her halinden belliydi. Başını aşağıya doğru eğmiş ayaklarından başka hiçbir yere bakmıyordu. Siyahlı kız etrafına bakarken “ben kimseyi görmüyorum” dedi. Bunun üzerine siyahlı kızı bileğinden yakaladı ve adama doğru koşmaya başladı “gel benimle.”

Adamın yanına vardıklarında siyahlı kıza dönüp “şimdi görüyor musun?” diye sordu. Kız hayır cevabını verdiğinde adama dönüp “buradaki kızı görüyor musun?” diye sordu. Adam da hayır cevabını verdiğinde “peki senin hikâyen nedir?” diye sordu biraz yorulmuş bir ses tonunda.
Adam sevdiği kızdan ayrılmak zorunda kaldığını, bir daha asla buluşamayacakları anlatırken kız bir anda adamın sözünü kesti “şimdi anladım. Sen osun ve o da sen ve birbirinizi göremiyorsunuz çünkü ikinizde yanlış yollarda yürümüş, yanlış insanlarla beraber olmuşsunuz.”

Kız cümlesini bitirdiğinde ikisi de boş gözlerle ona bakıyordu. İkisinin de inanmak istemediği gözlerinden belliydi ve ikisi de umut etmekten korkuyordu. Bunu söylemek istediğinde kendini durdurdu ve başka cümleler kurarak konuşmaya başladı “ikinizde beni dinleyin. Yanlış yollardan gitmiş olabilirsiniz. Hatalar da yapmış olabilirsiniz. Birbirinizin yokluğunu baksa insanlarla kapatmayı da denemiş olabilirsiniz. İkinizin de birbirinizi görmemesinin sebebi hissettiğiniz suçluluk duygusu. Affedilemeyeceğinize o kadar inanıyorsunuz ki gözleriniz görmez olmuş. Ancak tek bir şeyi anlamanız gerekiyor. O da birbirinizi sevdiğiniz. Başınıza ne gelirse gelsin, ne olursa olsun siz birbirinizi seviyorsunuz. Artık ayrılamazsınız. Bedenlerinizi ayırabilirsiniz ama ya kurduğunuz hayaller. Onları nasıl ayrı tutacaksınız. Siz aşksınız. Yapmanız gereken bir tek doğru var ve o doğru birbirinizde saklı” dedi ve ikisi de ağlamaya başladı. Onlar ağlarken kız konuşmaya devam etti “aptallık yapmayın ve sarılın birbirinize.” Onlar birbirine sarıldığı sırada kız kendini zifiri bir karanlıkta buldu.

Artık anlamaya başladığını düşünüyordu. Belki de aşkı içine girmeden tam olarak anlayamayacaktı ama en azından onun nasıl olmayacağını öğrenmişti. Aşk evrendeki en büyük ve en güzel şeydi ve insan âşık olduğu zaman geri kalanlar önemini kaybediyordu. Aşkı anlamaya başladığı sırada etrafı geniş bir biçimde aydınlandı ve tam karşısında beyaz mermerden yapılmış bir masa duruyordu.
Bir anlık şaşkınlıktan sonra masanın üzerinde duran eskimiş parşömeni fark etti. Parşömenin üzerinde bir harita vardı. Onu incelemeye başladığında üzerinde bilmediği bir dilde yazılmış yazıları ve daha önce hiç görmediği işaretleri gördü. Sadece haritanın sol üstünde ve sağ altında anlayabileceği yazılar yazıyordu. Sol üstte “aşkın yolu” yazarken sağ altta “bu harita gerçek aşkın yerini gösterir” yazıyordu. Demek ki dedi kendine aşkı bilenler bu haritaya sahip olmuşlardı. Tam aşka giden yolu bulduğa sevinirken arkasından kalın, çatallı ve çok korkutucu bir ses duydu “ver onu bana.” Herhalde ölümün bir sesi olsaydı bu kadar korkutucu olamazdı.  

Kız geriye doğru birkaç adım attı. Sen onu o kadar korkutmuştu ki bir an önce kaçıp gitmek istiyordu. Ancak asıl korkuyu sesin kaynağını gördüğünde hissetti. Karşısında simsiyah zırh giymiş birisi vardı. Boyu gördüğü en uzun insandan çok daha uzundu. Gözlerinden alevler fışkırıyordu sanki. Etrafına o kadar yoğun bir sülfür kokusu yayılıyordu ki kız nefes almakta zorlanıyordu ve o daha sert bir tonda tekrar konuştu “ver onu bana.”

Kız ne yapacağını bilemiyordu. Ardına bakmadan kaçmak istiyordu. Hatta istediği tek şey buydu. Arkasına dönüp koşmaya karar verdiğinde kıpırdayamadığını fark etti. Bu esnada karşısındaki yaratık, çünkü insan olamazdı o, kıza doğru yürümeye başladı. Her adım attığında etraf daha fazla ısınıyordu. Kızın yanına geldiğinde elini kızın koluna koydu. O an kız çok derin bir çığlık atmak istedi ama yapamadı. Kızın hayatı boyunca hissettiği en şiddetli acıydı ve yaratık kahkahalar atarak haritayı aldı ve ortadan kayboldu. Sonrasında kız kendini kütüphanede buldu.

İçindeki çok konuşan geveze ses ona hayatının hatasını yaptığını söylüyordu. İşin kötü tarafı o sesin her zaman doğruyu söylemesiydi. O kadar kötü bir his vardı ki içinde ne yapacağını bilemiyordu. Bu yüzden kitaba sormaya karar verdi. Nelerin olup bittiğine dair hiçbir fikri yoktu ve “ben ne yaptım?” diye sordu.

Aldığı cevap ise nefesinin kesilmesine sebep oldu. Kitabın üzerinde kralın kolunda bıraktığı el iziyle aynı bordo renginde” Artık kötü kralın aşkı ele geçirmesinin önünde hiçbir engel kalmadı” yazıyordu.
Hiç vakit kaybetmeden “onu durdurmak için ne yapabilirim?” diye sordu ve aldığı cevapla yere yığıldı. Kitabın üzerinde aynı bordo renk ile “artık senin bu hikâyede bir rolün kalmadı” yazıyordu.


Find Us On Facebook