Hoşgeldin 2014

Yine başka bir yeni yıl yazısı ile baş başayız. Daha önce de yazdığım gibi ben yeni yıla sevinenlerden değil geçtiğimiz yıla üzünenlerdenim. Geçtiğimiz yıllardaki kayıplarımız benim için daha önceliklidir çünkü bilirim yeni yılda hiçbir şeyin değişmeyeceğini. Zaten 2014 yılında çok bir değişiklik olmaz. Sadece bir rakam değişiyor. 2000 yılına girmek daha büyüktü mesela. Birçok bilgisayarlar eski ana kartlar yüzünden çalışmamıştı ama bu yıl ne değişecek derseniz pek bir şey değişmeyecek.

Yeni bir yıldan beklentim yok benim ama yeni bir günden her zaman beklentilerim olur. Yoksa yeni yıla girmenin pek bir anlamı yoktur ama bu gece birçok insan yeni gelen yılı kutlayacak. Sabahlara kadar eğlenecekler, içecekler, çam ağaçları süsleyip hindi kesecekler. Bu tarz bir kutlamayı reddediyorum ben. Bunun yerine evimde ailemle birlikte oturup geçmişi düşüneceğim. Yaptığım hataları ve doğruları gözden geçireceğim. Kayıplarıma üzüleceğim. Hatta saat 00.00 ı gösterdiği zaman ben düşüneceğim geçmişimi. Yeni yıla düşünerek girmek istiyorum.

Hindi keserek girilen bir yeni yılı reddediyorum ben. Hatta mümkünse o yıla ben girmeyeyim. Başkaları istediğini yapabilirler ama ben bu yıldaki kayıplarıma üzüleceğim ve 2014 yılı olduğu zaman daha güçlü olmaya çabalayacağım.

Beni karamsar olmakla suçlayabilirsiniz ki bunda da haklı olabilirsiniz ama ben karamsar değil gerçekçiyim. Kendimizi kandırmanın lüzumu yok. Eğer birisine piyango çıkmazsa onun hayatı aynı kalacaktır. Bu sebeple ben evimde oturup dua etmeyi yeğliyorum. Kayıplarım için, babanem için, dedem için ve tüm İslam alemi için dua edeceğim bu gece. Yoksa yeni yıl falan çok anlamsız geliyor bana.

Yine de bu yeni yılın vatanıma ve milletime hayırlar getirmesini dilerim. Tüm tanıdığım, sevdiğim insanlar bu yeni yılda mutluluklara kavuşurlar umarım. Tanımadığım insanlar ise aynı şekilde umarım ömürlerinin en güzel günlerini yaşarlar. Rabbimden dostlarınızım yanınızda olduğu bir yıl geçirmenizi dilerim. Sevdiklerinizden asla kopmadığınız ve o güzel yüzünüzün asla asılmadığı bir yıl geçirmeniz tek temennim.

Sevdiğim tüm dostlarımın, canım arkadaşlarımın, ailemin yeni yılını kutlarım. Dilerim her şey gönlünüzce olur.

Sevgilerle

Not: bu yazımda yer almak isteyen prenses en çok da sen mutlu ol. Sen gülümsediğin sürece bu dünya elbette daha güzel olacaktır.

Ayrık aşk


Bir hikâye anlatmak istiyorum. Geçtiği zamanı bilmediğim, şimdi geçmişin birbirine karıştığı bir hikâye olacak bu. Onun beni terk edişini anlatacağım ama aslında anlatmak istediğim bu değil. Onu bulduğum zamanı anlatmak istiyorum ama bunu da anlatamam. Bir nasıl hayallerini anlatabilir ki? Hele hayalleri cümlelerin çok üstündeyse bu nasıl yapabilir. İnsan nasıl anlatabilir ki hayallerini bilmiyorum. Bilmediğim o kadar çok şey var ki büyük ihtimalle birçoğunu öğrenemeyeceğim. Bu hikâyeyi anlatmak o kadar zor ki benim için yazarken parçalara bölünüyor, eksiliyorum.

Eğer anlatmaya onun beni ter edişi ile başlarsam eğer daha sonra geçmişe doğru bir yolculuk yapmam gerekir ve bu tarz bir anlatımı pek sevmiyorum. Sinema filmlerinde yapılır bu ama benim hoşuma gitmez. Bu yüzden en baştan başlayacağım tabi onun beni terk ettiğini söylediğim için hikâyenin sonunu da bileceksiniz. Öncelikle şunu belirtmem lazım ki yaşadıklarımın gerçek olup olmadığından bile emin değilim. Hangi zamanda bunları yaşadığımı da bilmiyorum.

Bundan bir süre önce çok kötüydüm ben. Tükenmiştim ve bir daha gülümseyemeyeceğime inanıyordum. Hayatım boyunca hep gülümseyebilmiş bir insandım ben bir şekilde devam edebilmiştim ama o gün yolun sonundaymışım gibi geliyordu bana. Her şey bitmişti. Çalan tüm şarkıların durduğunu düşünün ve bir daha asla çalmayacağını işte öyle bir andaydım bende. Bir köprünün kenarındaydım veya bir uçurumun. Eğer atlarsam aşağıya bu vazgeçtiğimi gösterecekti ve ben devam edemeyecektim. İşin garip kısmı ise devam etmek için bir sebebim yoktu. Ben köprünün parmaklıklarını tutan ellerimi gevşetip kendimi boşluğa doğru bırakırken onunla tanıştım.

Gözlerimi kapatmış ve esen rüzgârı dinlerken bir el omzumdan tuttu. O an beni durdurabilecek hiçbir şeyin olduğuna inanmıyordum. Kararımı vermiştim artık ve yolun sonundaydım. Tabi o zaman böyle düşünsem de bu şekilde olmadı. Her halde birisi bana dokunmayalı çok uzun zaman olmuştu daha doğrusu birisi o şekilde dokunmayalı uzun zaman olmuştu. Parmaklarının değdiği yerlerden vücuduma doğru bir ısının yayıldığını hissettim. Öyle ki soğuktan donmak üzere olan bedenim bir anda ısındı ve ben başımı çevirdim.

Omzumdaki elin sahibi bir kızdı. Uzun siyah saçları yüzünün iki yanından aşağıya doğru iniyor ve beyaz teniyle büyük bir tezat oluşturuyordu. Yüzünde üzüntü vardı ve ben o üzüntünün kaynağı ortadan kaldırmak için her şeyi yapabilirdim. Çok iyi hatırlıyorum onu ilk gördüğüm anı. Herhalde aşk adı verilen bir duygu var ise onun ilk kelimesini duyduğum anda hissetmiştim ben. “Yapma” dedi bana ve o an aldığım tüm kararlardan vazgeçtim.

Köprünün pervasından indiğimde hiç konuşmadık sadece elimi tuttu. Öyle bir duygu vardı ki içimde tüm hayatımı feda edebilirdim onun için. Bana sadece bir kere gülümsese beni istediği gibi öldürebilirdi. Bu cümleyi ona kurduğum zaman beni öldürmek istemediğini söyledi. Oysa o gidecek ve beni terk edecekti diğer herkes gibi. O an gidebileceğini biliyordum onun ama aşk nasıl bir duyguysa umursamadım bu bilgiyi. Beni istediğin gibi öldürebilirsin dediğimde gülümsedi ve ben hayatı onun gülümsemesine bakarak anladım.

Bir süre boyunca yürüdük beraber, konuşmadık. Yürürken elimi tutuyordu ve söyleyebileceğim bir tek kelimenin bu anı bozabileceğinden korkuyordum. Bu nedenle konuşmadım daha doğrusu o konuşana kadar bekledim. Onun hep konuşmasını istiyordum aslında. O konuştukça sanki ben dünyanın en güzel şarkısını dinliyordum. Onun sesi damarlarımda dolaşıyor ve geçtiği her yeri güzelleştiriyordu. Söylediği kelimelerin veya cümlelerin hiçbir anlamı yoktu aslında. O konuşuyor ve ben yaşadığımı hissediyordum.

Bu esnada onun gözlerinin içine bakıyordum ben. Eğer güzel kelimesi onun gözlerini anlatmak için yeterli olsaydı gözlerinin güzel olduğunu söylerdim. Ancak yeterli değildi. Işıkların hiç yanmadığı bir yerden görülen gökyüzü gibiydi onun gözleri. Sanki tüm yıldızları görebiliyordum, tüm ışıkları, tüm renkleri ve tüm galaksileri. Onun gözlerine bakmak evrene bakmak gibiydi aslında, onun gözlerinde kaybolabilirdim ben.

Ben kendimden geçmiş bir şekilde onu seyrederken o da benim gözlerimin içine bakıyordu. Sanki aklımdan geçen tüm düşünceleri okuyabiliyordu ve bu düşünce beni korkutmadı. Onun haricinde başka bir şeyi düşünmüyordum ben. Hayatımın tamamını kaplamıştı. Öyle ki dünyada başka hiçbir şey olmasa ve sadece o olsa benim için hiç sorun olmazdı.

Ben aşkı geçmişten, eski hikâyelerden öğrendim hep. Büyük aşk hikâyeleri okudum. Leyla ile Mecnun’u, Ferhat ile Şirin’i ezberleyene kadar tekrar ettim. Yine de o ana kadar aşkın nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum. Ancak onu gördüğüm anda “aşk bu” dedim. “Sen aşksın.”

Bu sözümün üzerine gülümsedi ve elimi tekrardan tuttu. Ayaklarım yere değmiyordu o anda ve bu insanların uçabileceğinin de bir kanıtıydı. Düşünsenize her şeyin sonundasınız ve bir anda hayatın tam merkezinde buluyorsunuz kendinizi. Birisi bunun olacağını söylese inanmanızın imkânı olmaz ama gerçekleşiyor. Siz yaşamın ne demek olduğunu anlıyorsunuz ona bakınca ve mucize diye bir kavramın var olduğuna inanıyorsunuz.

Biraz daha yürüdükten sonra bir bankın üzerine oturduk.  Ancak bu sefer elimi tutmadı hatta yüzüme bile bakmadı. Nedense onun yüzünde farklı bir ifade vardı ki ben o ifadeyi endişeye benzettim. Ne olduğunu sordum ama cevap vermedi. Tekrar sordum yine cevap vermedi. Neler olduğunu anlamak için her şeyi yapardım ben ama elimden bir şey gelmiyordu. O cevap vermeyince bende soru sormayı bıraktım.

Sonra bir an durdu ve uzağa baktı. Bir kurşun gibi deldi zihnimi onun gideceğine dair kötü bir düşünce. “Gideceksin” dedim ona yüzümde nasıl bir ifade olduğunu bilmiyordum açıkçası çokta umurumda değildi. Hatta o an hiçbir şey umurumda değildi benim. Hayatımı bulmuşken onun gideceği düşüncesi beni bitiriyordu.” Neden beni öldürmedin diye sordum” ona ve ardından “öldürseydin şimdi acı çekmezdim” dedim.

Yüzüme bakmadı, yüzüme bakamadı. “Neden gidiyorsun” diye sordum ona cevap vermedi. “Neden terk ediyorsun” diye sordum ona yine cevap vermedi. “Aşkı sende buldum” dedim “sen hikâyelerin gerçeğe dönüşmüş halisin” diye ekledim ve cevap verdi. “İşte bu yüzden gidiyorum” dedi bana. “Aşkın gerçek olabilmesi için ayrılık olması gerekir” diye ekledi. “Tüm gerçek aşklar ayrılıkla biter ve ben aşkımızın gerçek olması için gidiyorum.”

“Gitme” desem de dinlemedi beni. “Her aşk ayrılıkla bitmez” dedim ona “biz farklıyız” diye ısrar ettim dinlemedi. “Kalırsam dedi asla gerçek bir aşk olamayacağız. Ne sen âşık olacaksın ne ben maşuk. Bu yüzden gitmeliyim ben, hikâyelerin bizi anlatması için gitmeliyim.”

“Hikâyeler benim umurumda bile değil” dedim gülümsedi. Bu sefer gülümsemesi yüreğimdeki yaraların büyüklüğünü arttırdı ve kanadım. O kadar çok kanadım ki mümkün olsaydı ölebilirdim ama bu mümkün değildi. Kimse aşk acısından ölmezdi sonuçta.

“Elimi bırakma” dediğimde gülümsemedi, gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Onun ağlamasına sebep olduğum için kendimden nefret ettim. Düşünsenize her şeyiniz olan birisinin ağlamasının sebebi sizsiniz, ne yapardınız. Ben bir şey yapamadım ve o gitti. “Hoşça kal” dedi gitmeden önce “ama mümkün değil” diye cevapladım. Aşkın olması için ayrılık gerekmezdi.

“Seni tekrar bulacağım” dedim ona ve ayrılık sınavını geçmiş olacağız. “İşte o gün hikâyeler aşkımızın büyüklüğünü anlatacak. Öyle ki insanlar o hikâyelere bakarak aşkın gerçek olduğuna inanacaklar ve biz yan yana olacağız tekrardan” Söylediklerimi duyup duymadığını bilmiyorum. Önemi de yok aslında bunun. Duysaydı kalmayacaktı sonuçta ve o gitti. Yüreğimin yarısı almadı giderken sonuçta bu mümkün değildi ama kalbime giden yolları kapattı, tüm kapıları kilitledi.

“Aşk” dedim kendime “asla vazgeçmemekti aslında” ve beklemeye başladım. O geri gelmeyecek bunu biliyorum, o dönmeyecek ama ben onu bulacağım. Bu yapacağım en son şey olsa da bunu yapacağım ve aşk hikâyemiz ayrılıkla bitmeyecek.

Canımın yanmasını azaltmak için bu anlattıklarımın sadece bir hikâye olduğunu söyleyebilirim ama bunu yapmak yaşadıklarımın gerçekliğini kaybetmesini sağlar ve bunu istemiyorum. Eğer acı bir parçasıyla aşkın onu severek kabullenirim. İnsan umudunu kendisi yaratırmış ya bende öyle yaptım. Umudum olmadan yaşayamazdım.

İşin en kötü tarafı ise onun gerçek olup olmadığından hala emin olamamam.



Öyküde yaşam


Geçen günlerden birisindeyim. Hani nasıl yaşadığını fark etmezsin ya bazı günleri onlardan birisini geçiyor. Öyle ki o günlerden bazılarını yaşadığına ikna etmeleri zordur seni. Böyle günlerde yazmayı severim ben. Başka türlü o günü kayıt altına alamam ben o günü. Eğer mümkünse o gün farklı bir yerde olmak isterim. Her hikayeyi başka bir yerde yazmak hoşuma gider aslında. Daha doğrusu her öykünün kendine ait bir yazma yeri vardır. O hikayeleri oralarda yazmam gerekir benim.

Bir hikayenin yazılması için doğru olduğunu düşündüğüm yerde yerin altında küçük bir kafedeyim. İçeride fazla insan yok. Hikaye yazmak için oraya gittiğimden dolayı dizüstü bilgisayarımı da yanımda götürdü. Normalde kağıda yazmayı severim ben ancak o gün kağıda yazmak istemedim. Hem kağıda yaz sonra bilgisayara geçir uzun sürüyor ve bunu istemiyordum. Anlatmak ve unutmak istiyordum satırlarımı. Biraz kişisel bir yazı olacaktı aslında. Bazı hatıralarıma veda edip onları eski bir kitap gibi kapatıp kütüphaneme yerleştirecektim. Ben hatıralarını gömenlerden değilimdir. Onları saklamayı ve gün geldiğinde dönüp bakmayı severim onlara.

O günde bunu yapıyor ve kulağımda kulaklığım yazmaya çalışıyordum. Yazmak zordu benim için çünkü biraz karışıktım. Hatta iki farklı kelimeyi birleştiremiyordum. Böyle bir zamanda cümle kurmanın zorluğunu bir düşünün. Yazamamak benim için oldukça güçtür. Hatta kafamı duvarlara vurmak isterim ama bunu yapmam genelde. Sonuçta duvara kafa atmak yazmamı sağlayamıyordu.

Neyse ben yaşadıklarımı anlatmaya devam edeyim. Benim için zor anlar anlayacağınız. Bir taraftan yazmaya çalışırken bir diğer taraftan da kendimi parçalara bölünmekten uzak tutmaya çalışıyordum. Eğer kendimi tutmaya çabalamasam paramparça olup dökülürdüm oraya. Sonra beni kimse toparlayamazdı. Bu büyük çıkmazlarla yoğunlaşırken birisi yanıma geldi.  Başımı bilgisayardan kaldırmadığın için onun yanıma nasıl geldiğini göremedim.

Aslında yanıma kimsenin gelmesini istemiyordum bu yüzden birisinin gelmesi benim için istenmeyen bir durumdu. Zaten yazamıyordum ve bu kendime kızmama sebep oluyordu. Öyle bir andaydım ki yanıma kimsenin gelmesini istemiyordum ve birisinin gelmesi beni boş olan satırlardan uzaklaştırıyordu. Başım aşağıya doğru eğik olduğu için sadece pantolonunu ve üzerindeki gömleğin alt kısımlarını görebiliyordum. Siyah bir pantolon ve üstünde ön kısmı açık bir gömlek giyiyordu. Gömleğin içinde yine siyah bir tişört vardı. Benim ilgimi çekmemişti fazla ama yine de kulaklığımın tekini çıkardım ama başımı kaldırmadım.

Bendeki de nasıl bir davranışsa artık ama söylediğim gibi iyi olduğum söylenemezdi. Neyse ben kulaklığımı çıkarınca bir kız sesi duydum. Nazik, ürkek ve oldukça güzel bir sesti. Öyle bir sesti ki etkilendim ve başımı kaldırdım. Karşımda güzel bir kız vardı. Siyah saçları omuzlarına kadar uzanıyor büyük siyah gözleri bana bakıyordu. Teni pürüzsüzdü ve yüzünde hafif bir tebessüm vardı.

Masama oldukça güzel bir kız gelmişti ve ben tam olarak gördüklerimi anlamlandıramıyordum. Söylediğim gibi yarım kalan hikayem zihnimin tüm boş bölümlerini dolduruyordu ve ben hikayeleri yarım bırakmaktan hiç hoşlanmam. Bir hikayeyi yarım bırakmak yeni doğan bir bebeği terk etmekle yakın anlamlıdır. Şimdi ise hikayem ile aramda birisi daha vardı. Ancak bu durum hoşuma gitmiyordu doğruyu söylemek gerekirse. Herhalde aradan saliseler geçmişti ama aklımdan geçen cümlelerin sayısını ben bile bilemiyordum.

Neyse ki kız konuştu ve "affedersiniz ama iyi misiniz?" dedi. Hazır olmadığım bir soruydu ve bu sorunun cevabını ben bile bilmiyordum. Zaten nasıl olduğumu ona nasıl anlatabilirdim. Bir uçurumdan atlamış ama paraşütü açılmamış gibi hissediyorum desem anlamı olmazdı herhalde. Açılmamasına rağmen paraşütün ipini çekmeye devam ettiğimi nasıl açıklayabilirdim. Küçük bir umut parçasına sığındığımı ve ondan başka hiçbir şeyim olmadığını hangi cümlelere dökebilirdim.

Elbette bunların hiçbirini anlatamadım. Yalan konuşmayı sevmememe rağmen "iyiyim" soru soran bir ifadeyle. Aslında ifademin nasıl olduğunu bilemiyordum ama öyle olduğunu tahmin ediyordum. Ancak neden bu soruyu sorduğunu merak ediyordum ve "bunu neden sordunuz" dedim. Niye yanıma gelip bu soruyu sormuştu merak ediyordum.

"İyi görünmüyordunuz" diyerek cevap verdi bana sesinde bir kararsızlık sezmiştim ve ona karşı kaba olduğumu anladım. Normalde kaba bir insan değilim aslında ama öyle bir anda gelmişti ki aksi davranmam pek mümkün değildi. Kendime onu daha fazla kırmamam gerektiğini tekrar ederken cevap vermem gerektiğini tekrar ediyordum ve bu sefer daha kibar olmalıydım "evet iyiyim derken biraz yalan söylemiş olabilirim." dedim. Bu sayede suçluluk hissettiğim yalanımı da açıklamış oldum. Benim için biraz rahatlatıcıydı ancak yeni tanıdığın birisine yalan söylemek pek hoş bir davranış değildi.

Hafif bir tebessüm oluştu yüzünde ve gülümseyince gamzeleri ortaya çıktı. Gerçekten çok güzeldi gülümsemesi. Hatta sağ taraftaki gamzesi biraz daha belirgindi. Gülümsemesini görünce onu bir cümle ile anlatmamım mümkün olup olmadığını düşündüm. Eğer mümkün olsaydı eğer onu alıp hikayemin içine yerleştirmek isterdim. Ben gülümsemesini hangi cümle ile anlatabileceğimi düşünürken o konuşmaya başladı "üzgün ve mutsuz görünüyordunuz. Hatta sizin parçalara bölünebileceğinizi düşündüm."

Ağır sözcüklerdi bunlar. "Parçalanıp etrafa dağılacağımı" da söylese tam olurdu zaten. Hatta bir kurşun bedenimi delip geçerdi o anda ama şanslıyım ki söylemedi ama gözlerinde başka cümleler de vardı. "Biraz çıkmazdayım diyebilirim sanırım. Hangi yoldan gideceğimi, nereye döneceğimi, hangi kelimeye tutunacağıma karar vermeye çabalıyorum" dedim. Bu tarz bir cevap onun istediği tarzdandı sanırım çünkü yüzeysel bir cevapla tatmin olmayacaktı.

"İyi bilirim o çıkmazları" dedi yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdüğü sırada. "Bazen tüm yollar iç içe girer bilirim." Acaba ne düşünüyor diye merak ettim aslında ve zihnim hikayemden uzaklaşmaya başladı. Korktuğum başıma geliyordu. Hani ilerlemek istersinizde birisi size tutar ve ilerleyemezsin ya o şekilde hissediyordum. İşin garip tarafı gitme isteğim azalıyordu. Böyle olunca daha fazla karşı koymak istemedim.

"Kayboldum" dedim ona "bir dağın zirvesinde kayboldum. Ne nereye gideceğim belli ne nasıl döneceğim. Cümlelerden uzaktayım şu an ve aradığım tek şey sadece bir kelime." Onun beklediği tarzda bir cümleydi bu ve cümleden tatmin olduğu belli oluyordu. Güzeldi aslında bu ancak o konuşmanın neden yapıldığını hala bilmiyordum.

"Bilirim" dedi daha sonra. Gözlerimin içine bakıyordu ve gözleri gerçekten çok güzeldi. Elimle karşımdaki sandalyeyi gösterdi ve teşekkür ederek oturdu. Acaba neden gelmişti benim yanıma. Neden girmişti kimsesiz hayatıma. Beni tanımadığı belliydi aslında. Hayatıma girmesi mümkün değildi onun ancak henüz bunu bilmiyordu.

Karşıma oturduktan sonra bir süre boyunca bakıştık. Galiba ikimizde ne söyleyeceğimizi bilmiyorduk. Eğer ben konuşacak olsam neden geldiğini sorardım ama şanslıyım ki önce o konuştu "Rahatsız ettiğimi biliyorum ama sormak istediğim bir soru var."

İstediğini sorabilirsin dediğim zaman kendi cümleme şaşırdım doğrusu. Ona nasıl bu kadar güvenmiştim şaşırıyordum kendime. Teşekkür ettikten sonra konuşmaya başladı sesi unutulmuş bir şarkı kadar güzeldi ve ruhumun derinliklerine işliyordu "Neden parçalandın?" diye sordu. Cevabını tam olarak bilmediğim ve açıklayamayacağım bir soruydu ve konuşmaya bu açıklamayı yaparak başladım. Nedenini bilmiyordum ama ona bir cevap vermek istedim "Bir hikayenin satırlarında kayboldum. Yazamıyorum çünkü ne hissettiğimi bilmiyorum. Yüreğim sökülmüş ve bir çöplüğe atılmış gibi hissediyorum. Bunun yanında yeni filizlenen bir çimen gibiyim. Her şeyim ve hiçbir şeyim."

Herhalde bu verebileceğim en karışık cevaptı ama o hiç istifini bozmayarak "anladım" dedi. Nasıl anlayabilirdi ki o ben anlamamışken. Herhalde yüzümdeki ifadeden sorularımı anlamıştı ki "Bilirim hiç kimse olmayı" dedi. "Bilirim çok iyi bildiğin bir sokakta kaybolmayı."

O kadar güzel cevaplar veriyordu ki o an onun yüreğimin derinliklerine işlediğini hissettim. Oysa onu tanımıyordum bile. Benim için korkutucuydu bu. Birisinin bu kadar hızlı bir şekilde yüreğime işlemesi alışık olmadığım bir durumdu. Hele kendimi dünyaya kapatmış, kalbimin kapılarını kilitlemişken. Korktuğumu anlamış olmalı ki "merak etme" dedi. Bunu neden söylediğini bilmiyordu ama ben duygularımı anlatmalıydım "kapalıyım ben. Herkese kapalıyım. Hiç kimse gelemiyor ve ben gidemiyorum. Kalbimin tüm kapılarını kilitledim, tüm pencerelere tahtalar çaktım. Kimse gelemez buraya."

"Biliyorum" dedi. Düşünsenize biliyorum dedi bana. Yalnızlığımın büyüklüğünü bildiğini söylüyordu. Bir anlık bir sessizlik oldu ve o sessizlikten sonra devam etti anlatmaya "Biliyorum beni yanına almayacağını. Biliyorum yüreğindeki kilitli kapıları ve görüyorum yaralarını, kesiklerini. Farkında değilsin ama beni buraya sen çağırdın. Çaresizdin, savunmasızdın ve bana yardım etmek istediğini söyledin. Gidecek hiçbir yerin kalmamıştı ve bana seslendin."

"Peki ya sen kimsin" dedi bana. İsimlerin hiçbir önemi olmadığını söyledi. Elini elimin üstüne koydu ve gülümsedi. O gülümsediğinde içimin ısındığını hissettim. Uzun zamandır hissetmediğim bir ısıydı ve bana çok iyi gelmişti. Sanki yüreğimin kilitli kapılarını açmaya çalışıyordu ve biraz daha devam etse bunu başarabilirdi de ama yapmadı. Elini çekti ve ayağa kalktı. "Gözlerini kapat" dedi bana. Neden diye soramadan onun dediğini yaptım. Sanki bana ne derse yapacaktım ve gözlerimi kapattım.

Bir süre sonra etraftan hiç ses gelmeyince gözlerimi açtım. Yanımda değildi. Bir süre boyunca gözlerim onu aradı ama bulamadı. Daha sonra onun yokluğunu ile karşılaşınca biraz canım yandı ve ufak bir hayal kırıklığı yaşadım. Bir süre boyunca hiçbir şey yapmayarak bekledim ama o gelmedi. Gelmesini istedim aslında. Onu biraz daha fazla tanımak için istedim. Kafamdaki soruların cevaplarını öğrenmek için istedim onun kalmasını.

Onun geri gelmeyeceğinden emin olduktan sonra bilgisayarımda yarım kalan hikayeme döndüm. Oldukça şaşırtıcıydı ki hikayem bitmişti. Hikayeme hızlı bir şekilde baktığım zaman yaşadıklarımı yazdığımı fark ettim. Garipti çünkü ne yaşadıysam hikayemde anlatmıştım. İşin garip tarafı ise yazdıklarımı mı yaşadığımı yoksa yaşadıklarımı mı yazdığımı bilmiyor oluşumdu. Daha da garip tarafı ise hikayenin bitiminden sonra tek bir cümle yazıyordu "Geri geleceğim."

O hikayenin nasıl yazıldığını hiçbir zaman öğrenemedim ve o hayatımdaki en büyük sorulardan birisidir.

Resim: Danny O'Connor

Aşk oyunu


Loş ışıklarla aydınlatılmış puslu bir odada tavana vuran kırmızı ışıklar göze batıyor. O odaya ilk kez giren birisinin gözü ilk başta karanlığa alışmakta zorlanır daha sonra kırmızı ışıklara dikkat eder, yolunu o sönük ışıkla bulmaya çabalardı. Odada birden fazla masa ve her masanın yanında iki tane sandalye vardı. Aslında insanların oturmak ve belki bir şeyler içmek için geldiği bir yerdi orası. Ancak masalar dolu değildi, hatta masalar uzun bir süredir dolmuyordu.

Oranın sahibi bu boşluk nedeniyle kapatmak istiyordu. Ancak bir türlü yapamıyordu bunu. Kapatmamasının birçok sebebi vardı ancak içlerinden en önemlilerinden bir tanesi oraya yüklediği anlamdı ve ondan vazgeçemiyordu. İçinde aşkın yaşandığı bir yer istemişti hep. Aşkın yaşandığı bir ortam aşk kokardı ve o bunu istiyordu. Ancak işler istediği gibi gitmemiş ve o duvarların arasında aşk hiç var olmamıştı.

Masalar yine boştu o gün her gün böyle olduğu için alışmıştı adam. Sadece bir masada insanlar vardı ki bu günler sonra gelen ilk müşterileriydi. Saçları dökülmeye başlamış, orta yaşların başlangıcında bir adam ve uzun siyah saçlı bir kadın karşılıklı oturuyordu. Her ne kadar gülümseseler, birbirlerine baksalar da aralarında bir soğukluk vardı. Onların bunun farkında olup olmadığını bilmiyordu ama aralarındaki o mesafe çok rahat görülebiliyordu.

Onların kendi aralarında neler konuştuğunu merak ediyordu ancak bunu yapamayacağı için onları seyretmeye devam etti.

Bir süre sonra kahve istediler. Kız daha yumuşak bir kahve istedi. Sütlü ve üzeri köpüklü olanlardan isterken erkek ise en sert kahveden istedi. Kız kahvesine şeker koydu ama erkeğin eli şekere gitmedi bile. Kız ağır ağır içiyordu kahvesini, tadını çıkarmak istermişçesine yavaştı hareketleri ancak erkek kahvesine dokunmamıştı bile hiç acelesi yokmuşçasına.

Aslında çok farklıydılar birbirinden. Daha sonra bir şey oldu aralarında ve kız kahvesini tek yudumda bitirdi. Sanki tamamen değişmişti o anda, erkek ise onun aksine ağır ağır içmeye başladı. Kahvenin acı tadının bitmesini istemiyormuş gibi yudumladı. Garipti aslında bu çünkü ikisi de bir anda değişmişti. Bu değişimin nedeninin ne olduğunu bilmiyordu ve bu bilinmezlik onun daha fazla merak etmesini sağlıyordu.

Ancak masada olanlar onun tahminlerinin ötesine geçiyordu o anda. Erkek ve kız birbirlerinin gözlerinin içine bakıyor ve bir açık arıyordu. Ancak ikisi de bunu daha önce yapmışlardı ve kendilerini nasıl koruyacaklarını iyi biliyorlardı. Aynı zamanda saldırı yapmayı da biliyorlardı ama karşı taraf o saldırıyı koruyabiliyordu. Birisi ne zaman kılıcı ile bir saldırı hamlesi yapsa diğeri kendi kılıcıyla onu geri çeviriyordu. Bu şekilde devam edelerse birbirlerini yenmeleri olanaksız gözüküyordu.

Bu nedenle biraz durdular ve yavaşladılar. O ana kadar geçen uzun süre boyunca sakladıkları gerçek kendilerinden ip uçları vermeye başladılar. Erkek en sevdiği rengi söylerken kız ona en sevdiği şarkıyı söyledi. Bir insanı tanımak için çok önemli ipuçlarıydı bunlar. Birisinin kim olduğunu bunlara bakarak tahmin edilebilirdi.

Aslında bu bilgilerin ortaya çıkması oyunun gidişatını biraz daha değiştirdi. Anlatılan kişisel bilgiler arttıkça aralarındaki mesafe azalıyordu. Mesafeler azaldıkça daha fazla şey anlatılıyordu.  Fakat ikisi de temkinliydi, mesafelerin azalmasının neler doğurabileceklerini çok iyi biliyorlardı. Bu yüzden birkaç kere oyunu değiştirmeye çabaladılar ancak oyun değişmiyordu ve bu oyunda kalmışlardı. Aslında birisinin hakkında bilgilere sahip olmak bir sorumluluk getirirdi. Mesela hakkında çok şey bildiğiniz birisine yalan söyleyemezdi, ona ihanet etmek mümkün değildi.

Birbirlerini daha fazla tanıdıkça gerçekleri konuşmak zorunda hissettiler kendilerini. Zaten onların oyununda yalanların yeri olmazdı. İçinde yalan olan bir oyun her zaman biterdi. Erken ve keskin bir şekilde biterdi hatta. Yalan olmayan oyunlar ise daha kontrollü olurdu ve onlardan keyif almak mümkündü. Oynadıkları oyunun çıkmaza girmesi de bu sebeptendi.

Birbirleri hakkında daha fazla şey öğrendiler. Öğrendikleri onlar için yepyeni hamleler anlamına geliyordu. Bu hamleleri kullanarak oyunu değiştirebilirlerdi. Ancak sanki karşı taraf ne yapacaklarını biliyordu ve bu nedenle oyunda üstün olma çabaları hep başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Sanki her hamlelerini karşı taraf biliyordu. İki uzman oyuncu karşı karşı karşıya gelmiş adına ilişki adını verdikleri bir oyunu oynuyordu. Ancak bu bir oyundan öteye geçemeyecekti asla.

Tüm hareketlerin bilindiği, kitaplarda yazıldığı bir ortamda tüm sonuçlar bilinirdi ve ikisi de yorulmuştu bu bilinirlikten. Farklılık istiyorlardı ve kurallara uygun oynadıkları sürece bu asla mümkün olamayacaktı. Erkek gülümsedi, bu o masaya oturduklarından beri ilk gerçek gülümsemesiydi. Bu gülümsemenin ne demek olduğundan kız emin değildi ve kısa bir anlık şaşkınlık yaşadı. Sahi şaşırmayalı ne kadar uzun bir zaman olmuştu da unutmuştu onu.

Erkek gülümsedikten sonra kız ona nasıl cevap vereceğini bilemedi. Gerçek gülümsemenin nasıl olduğunu bilmiyordu ve bir süre boyunca durakladı. Aklından binlerce farklı cümle geçiyordu o anda. Binlerce farklı düşünceden on binlerce farklı fikir türüyordu ve bunlarda aklını karman çorman yapıyordu. Karşısındaki adamın ne yapmaya çalıştığı sorusu aklından çıkmıyordu.

Erkek tekrar gülümsedi ve "Daha ne kadar böyle devam edebiliriz ki?" dedi. Kızın şaşkınlığı bir derece daha artmıştı aklından hamleler geçerken erkek konuşmaya devam etti "Bu oyunu sonsuza kadar oynayabiliriz ama ikimizde galip gelemeyiz. Bu oyunun iki ihtimali var ya oyunu bitireceğiz ve oyun yarım kalmış olacak veya oyunun dışına çıkacağız, bir süreliğine kuralları unutacağız. "

"Hayatım boyunca hep oyun oynadım ben, hamleler yaptım durmadan. Oyunsuz bir hayatı bilmiyorum aslında. Ne yapılır, neler olur, nasıl davranılır hiçbir fikrim yok. " dediği sırada kız "ben hep oyunlar oynadım, hep kazandım. Oynamayı bildiğim kadar kazanmayı da bilirim. Oyunsuzluktan bahsediyorsun ya hani onu bilmiyorum işte."

Bunun üzerine kız adamın elini tuttu. Adam onun ısısını hissetti ve bu ısı bedenine yayılmaya başladı. Isı adamın damarlarında dolaşırken damarları alev aldı "Tüm kapıları açsam sana, tüm kilitleri kaldırsam ve gel benim hayatım ol desem ne yaparsın."

"Ben kendi hayatımı bilmiyorum daha, nasıl senin hayatın olabilirim. Ben kimliğimden emin değilim, her şeyim sahte. Bir cümleleri bile gerçek değilse neleri gerçektir ki."

"Yanıma gelmeyeceksin bunu biliyorum. Çünkü sana sunduklarımla ne yapacağını bilmiyorsun ve her şeyi bilen sen bu bilinmezlikten korkuyorsun. O kadar korkuyorsun ki sadece bu nedenden dolayı gideceksin. "

Adamın bu sözleri üzerine kıs sustu bir süreliğine, söyleyecek kelimeleri aradı hamleler sözlüğünde ancak aradıklarını bulamadı. Daha sonra oyunları bir kanara bırakıp içinden geçenleri söyledi "çıplak gibi hissediyorum."

"Sen gittiğin zaman ilk kez doğru yolu bulmuş ve kaybetmiş gibi hissedeceğim. Sense birisine ilk kez gitme dememe rağmen gideceksin. Biliyorum bunları. Canım yanacak hatta daha kötüsü hayallerim yanacak. Ben ateşlerin içinde kalacağım ve baktığım her yerde alevleri göreceğim. Tüm umutlarım, beklentilerim ve umutlarım da sona erecek ve ben yaşamayı bırakacağım."

Kız sessizliğini koruyordu adamın sözlerinin ne kadar gerçek olduğunu merak ediyordu. Sahi onun dünyasında gerçek olan bir şey var mıydı acaba. Sahi o şimdiye kadar herhangi bir gerçekle karşılaşmış mıydı.

Kız bunları düşünürken erkek konuşmaya devam etti. "Nasıl gideceğini biliyorum. Bana hissettirmeden gitmeye çalışacaksın. Her gün bir adın uzaklaşacaksın benden ve bir gün baktığımda hayatımda olmayacaksın. Bunu canım yanmasın diye yapacaksın ama bir işe yaramayacak. Canım yanacak, o anda ve geçmişte yanacak, yarınlarda da yanacak hatta. Ancak sen bunları bilmeyeceksin.  Canım öyle yanacak ki bu şehirde, bu ülkede hatta bu hayatta yapamayacağım ve kimsesiz bir diyara yerleşip kalbimin tüm kapılarını kapatacağım. Bedenimi yalnızlığa gömeceğim ve bekleyeceğim asla gelmeyeceğin bir yarını. Biliyorum gelmeyeceğini bu yüzden bekleyişlerim asla son bulmayacak."

"Peki benim ne yapacağımı düşünüyorsun?  Seni bırakıp gittikten sonra mutlu olacağımı mı sanıyorsun. İlk kez bir gerçekle karşılaşıp onu terk etmenin nasıl olduğunu bilir misin? Ben bilmezdim ve senin sayende öğreneceğim onu. Nereye gidersem gideyim peşimden geleceksin. Kaçmak için başka diyarlara gideceğim ama hep yanımda olacaksın. Ayrılan ben olduğum için de suçlu hissedeceğim. Bir diktatörlüğe gidip canımı almaları için yalvaracağım daha sonra çünkü bu suçlulukla yaşayamayacağım. Her gün toprakta uzanacağım ve belki bir gün gözlerimi açmam diye bekleyeceğim ama bu olmayacak."

İkisi de birbirlerinin ellerini sıkıca tuttu, akıllarından tek bir cümle geçiyordu. Adam "gitme" dedi ona "beni terk etme." Ancak kız buna nasıl cevap vereceğini bilmiyordu ve sustu. Başka bir anları olmayacağını ikisi de biliyordu. Kısa bir sessizliğin ardından erkek konuşmaya başladı eğer o konuşmazsa o an asla bitmezdi ama bu zamanın kurallarının dışında kalırdı "Bu yüzden git şimdi. Beni yokluğunla baş başa bırak ve git. Sana daha faza alışırsam yaşayamam gidişinle. Yoksa giderken canımı da alırsın, sökersin yüreğimi ve gidersin, yaşayamam. Lütfen git henüz beni öldürmemişken git."

Söylenecek sözlerin bittiği bir andaydılar. Kız adamın ellerini bırakmak istemiyordu hatta bunun yerine daha sıkıca sardı onları. Söylemek istediği sözcükler olmasına rağmen bilmiyordu ne yapması gerektiğini. Gitmek o an için en zor yoldu ancak zor olan o yolu seçmesi gerekiyor. Acımasız bir dünyanın amaçsız oyunlarından birisinin son perdesindeydiler. Eğer kalırsa tüm dünya onlara karşı döner ve sistem onları yok etmeye çalışırdı. Eğer kalırsa tüm kuralları hiçe sayar ve türlü düşmanlar edinirdi. Sistem gerçeğe izin vermezdi. Gittikten sonra gerçeği geride bırakacaktı ancak acısı gerçek olacaktı ama bunu kimse bilmeyecekti ve bir köşede eriyip gidecekti.

Ne yapması gerektiğini bilmezken adamın ellerini de bırakamıyordu. Onları seyreden oranın sahibi nelerin döndüğünü tahmin edebiliyordu ve kıza yardım etmek istedi. Orayı açma sebebi aşkın kokusunu almaktı ve o an aşkın kokusunu ciğerlerine çekti. Ciğerleri aşkın kokusuyla dolduğu sırada ışıkları kapattı bu sayede kızın gidişi daha kolay olacaktı. Bir süre sonra ışıkları tekrar açtığında masanın boş olduğunu fark etti, ikisi de gitmişlerdi.         

Geçmişe mektup


Geçmişime bir mektup yazmak istiyorum. Bu mektupta tanıdığım, yanımda olan, yanımda olmayan, yalan söyleyen, aldatan, terk eden, dostum olan herkese seslenmek istiyorum. Aslında bu kadar geniş bir çevreye aynı mektuptan seslenmek oldukça zor ancak yine de bunu yapacağım. Sonuçta herkese söylemek istediğim tek bir şey var “iyi ki tanımışım sizi.”

Bu sözün ne kadar büyük olduğunun farkındayım aslında ben. Sonuçta insanın mutlu olayları kabullenmesi kolaydır ama ya yaşadığı acıları tüm terk edilişlerini nasıl kabul edebilir. Böyle bir noktadan yazıyorum bu mektubu ve geçmişimde yer alan herkese teşekkür ediyorum. Bu yazıyı dramatikleştirip “bana bu acıları yaşatanlara veya yüzüstü bırakanlara teşekkür ediyorum” gibi cümleler kurmak niyetinde değilim aslında.

Teşekkür etmek istiyorum ben. Bu cümlenin içinde çok büyük acılar, yalnızlıklar var kabul ediyorum. Yaşadığım zamanlarda beni savuran, parçalayan, bölen insanlar da var bunu da kabul ediyorum. Ancak her ne yaşadıysam yaşayayım bölünürken aslında tamamlandım ben. Daha gerçek bir birey oldum. Komik bir cümledir bu ama “öğrendim bu hayatı, insanları tanıdım.” Aslında daha gerçekleşmemi sağladı yaşadıklarım. Tabi bu gerçekleşme içimdeki hayalci Oğuz’u yok etmedi. Aksine ona daha fazla sarıldım sonuçta hayallerimden başka hiçbir şeyim yok benim.

Geçmişime dönüp baktığım zaman belirli insanların izleri daha büyük oluyor. Dostlarım zaten hep yanımda, bu beni mutlu ediyor. Belki de hayata bağlıyor beni. Bir diğer tarafta ise kötü anılar var. Terk edilişlerim var her yerde. Evet, ben çok terk edildim. Çok yüz üstü bırakıldım. Ağzıma bir kaşık bal çalınıp çok kandırıldım. Yine de bu yolu ben seçtim. Yaşadıklarımın hepsi benim kontrolümde değildi belki ama ben seçtim hepsini. Sonuçlarını bilerek seçtim hatta. Onun gideceğini bilerek gittim yanına.

O daha ilk kelimesini söylerken ben onun nasıl ayrılacağını biliyordum. Ancak içimde “acaba” diyen bir parçam vardı ve ben hep onu dinledim. Onu dinlediğim için acı çektim ben evet ve bunun sebebi başkaları değil bendim. Geçmişe bakıyorum ve birkaç insan görüyorum. Dediğim gibi çok fazla insan terk etti beni ama çoğunun ismini bile hatırlamam ama bazıları var ki onların kokuları bile zihnime kazınmış durumda. Çok şey öğrendim ben onlardan ve teşekkürümün gerçek sebebi bu aslında.

Düşünsenize onlar olmasa ben hayatı öğrenemezdim. Hala saçma sapan umutların peşinden koşardım ki o umutlar aslında gerçek bile değildi. Düşünsenize onu hiç tanımasam ben onu anlatan bir kitap yazamazdım. O hiç gitmemiş olsa mesela kalbimin tüm kapıları kilitlemezdim ben. Bu güzel bir şey değil farkındayım içinde bulunduğum yalnızlığın büyüklüğünü anlatmaya kelimeler yetmiyor bunun da farkındayım ama bunun da bir kazancı var benim için. Evet, öğrenmeye devam ediyorum.

Yanmadan aşkı bulamazsın demiş ünlü bir düşünür. Benim yangınım yalnızlıkta. Ben yalnızlığın soğuk alevlerinde yanmalı ve pişmeliyim. Ancak öyle ulaşabilirim aşka. Benim aşka doğru olan yolculuğumu şekillendirdikleri için teşekkür ediyorum aslında onlara ben. Yoksa biliyordum hepsinin gideceğini. Hatta nasıl gideceklerini de biliyordum. Hangi bahanelerin arkasına saklanacaklarını veya yalancı gözyaşlarının renklerini hep tahmin ettim ben.

İçinde onun olduğu onca hikâye yazmışken hiç ayrılık kurgulamadığımı mı düşünüyorsunuz yoksa? Bunu yapmayın benim yolum ayrılıklarla çizildi. Avucumun içinde asla kesişmeyen çizgiler var. Benim yolum uçurumlarla çevrili.

Karşıma geçti ve “ben geldim” dedi. Ona elimi uzattım “gel” dedim. “Hayatımda kal.” Sadece bir adım attı bana doğru, kararsızdı bunu görebiliyordum. O an anlamıştım ben onun gideceğini ama kalabilme ihtimali vardı ve o ihtimali bekledim. Gitti tabi, giderken acı da çektirdi, canımı yaktı, yüreğimin kemiklerini de kırdı ama bir ayrılık daha yaşadım ben. Yalnızlığın alevlerinde biraz daha yandım. Yalnızlığın alevleri öyledir ki yanmak için can atarsın. Bilirsin ya sonunda aşk var o alevler senin için tatlıdır. Canın yanar ama mutlu olursun. “Yanmak” dedim ona “aşkı arıyorsan katlanman gereken bir acı.”

İşte bu yüzden teşekkür ediyorum ben eğer bir gün aşka ulaşacaksam bu hep geçmişimdeki insanların sayesinde oldu. İsim vermek anlamsız bu noktada, mevsimlerden veya sonbahardan bahsetmeye gerek de yok. Yaprakların dökülmeye hazırlandığı aylarında anlamı yok. Teşekkür etmek gerekir geçmişe. “Geçmişini kabullenmeyen insanın geleceği olmaz” derim hep. Teşekkür ederim geleceğimi sağladığınız için.

Söylediğim gibi isim vermenin anlamı yok. Mevsimler veya aylar anlamsız. Siyah saçları ve kara gözleri var gözlerimin önünde. Onlar hiçbir zaman gitmiyor ama isimler siliniyor hep. Sahi kimdi yüreğimin kapılarını kilitlememin sebebi bilmiyorum. Bildiğim tek şey aşka ulaşmak için yanmam gerektiği ve ben yanmaya devam ediyorum.

İşte bu yüzden teşekkür ediyorum geçmişimdeki herkese. İyi ki tanımışım sizi.

Resim: Delawer Omar

Hatıralarda yolculuk 3, yaşama nedeni


Hatıralarda yolculuk 1, şimdiki zaman
Hatıralarda yolculuk 2, zaman karmaşası

Evinden çıktığı zaman hangi zamanda olduğunu bilemedi. Etrafına baktığında bina sayılarının az olduğu fark etti demek ki geçmişindeydi. Ancak neden geçmişte olduğunu bilmiyordu. Nasıl geçmişe geldiğini veya nasıl zamanda yolculuk yaptığı da bilmiyordu. Düşünmemeye çalışıyordu aslında kafasındaki soruları. Sanki bütün bir evren beynindeydi, karışıktı kafası. Her şeyi tekrardan yaşamak, hatırlamak, üzülmek, acı çekmek zordu onun için.

Aslında daha zoru geçmişinde yaşadığı her anın ona acı vermesindeydi. Gerçekten mutlu bir anı yok muydu onun? Hep asık mıydı yüzü? Hep mi ağlamaklıydı gözleri bilemiyordu. Canını en çok bu bilinmezlik yakıyordu. Sahi herkes gitmiş miydi hayatında? Herkes ona bir veda borcu yokmuş gibi gitmişlerdi. Böyle miydi insanlar yoksa o bir kenara atılıp unutulacak kadar değersiz miydi? Değerli olmak ne yapmalıydı ki? Ne yaparsa insanlar onu bir köşeye fırlatıp atmazlardı.

Kendisini yenisi ile değiştirilmek için sokağa atılan eski bir mobilya gibi hissediyordu. Aslında eski mobilyalarda değerliydi ancak bilmezdi bunu insanlar. Onun üzerindeki hatıraları anlamaz, önemsemezlerdi. Sadece yırtılmış kumaşına, solmuş rengine ve eskiyen ahşabına bakar ve bir kenara atarlardı. O eskimiş mobilyaydı aslında. Bu yüzden atılmıştı ve kimse almıyordu onu.

Onun ne kadar gitmek istediği ayrı bir tartışma konusuydu. Tekrar ve tekrar canının yanmasını, tekrar ve tekrar terk edilmeyi istemiyordu aslında. Bu yüzdendi her şeyi. Kabullenmesi gerekiyordu ancak neyi kabulleneceğini bilmiyordu. Bu yüzden tekrardan yaşıyordu acılarını. Bu yüzden kurtulamıyordu geçmişinden.

Bu düşüncelerin arasında sokakta yürümeye devam etti. Etrafındaki insanlar sürekli değişti. Eski okulunu gördü bir an sonra onun yıkılıp yenilenmiş halini. Daha aynı okulun biraz daha büyütülmüş halini gördü. Basket potası eklenip, yerlerin çimen yapıldığı sahneler sürekli değişiyordu. Sanki değişimler düşünceleri ile alakalıydı. Ne zaman aklına yeni bir düşünce gelse zaman değişiyordu. Ancak ikisinin arasındaki ilişkiyi çözememişti.

Sokakta ilerlemeye devam etti ve sola döndü. Neden sola döndüğünü bilmiyordu zaten önemi yoktu. O kadar önemsiz bir andaydı ki ne yapması gerektiğini bile bilmiyordu. Biraz daha yürüdü sonra sola döndü, sağa döndü, tekrar sola döndü ve sağa döndü. Amaçsızca dolaştı sokakta, nereye gideceğini bile bilmiyordu. Daha kötüsü hangi zamanda nereye gideceğini bilmemesindeydi.

"Gitmek" dedi kendi "insan nasıl gidebilir gerçekten. Bulunduğun yeri değiştirdiğin zaman mı gitmiş olursun yoksa kendini geride bıraktığın zaman mı gitmiş olursun?" Cevabını bilmediği bir başka soruydu aslında bu ve sorunun cevabını düşünürken durdu. O durduğu zaman etrafının değişmesi de durdu.

Demek ki zamandaki değişim onun hareket etmesiyle alakalıydı. İleriye doğru bir adım attı ve geçmişe döndü. Bir adım daha attı ve biraz daha geçmişe döndü. Aslında bir mantığı yoktu çünkü hala zamanlar rastgele değişiyordu. Ancak durduğu sürece zamanın değişmeyeceğini anladı ve yolun kenarındaki bir duvarın üstüne oturdu. Zaman durmuştu.

Zamanla birlikte etrafındaki her şey durmuş, sanki bir fotoğraf karesinin içine geçmişti. "Evet" dedi kendine "bundan sonra hareket etmem ve her şey son bulur." Bir süre boyunca hareket etmedi. Yapabilseydi nefes bile almazdı ama yapamadı.

Daha sonra düşünmeye başladı. Daha sakin bir şekilde, iç seslerini azaltarak düşündü. Böyle yapınca bazı şeyler yerine oturabiliyordu. Anlayabiliyordu aslında yaşadıklarını. Hareket ettiği için zamanda yolculuk yapıyordu. İleriye doğru gittiği için geçmişe yolculuk yapıyordu. Bu yüzden durduğunda zamanda yolculuğu sona ermişti. Peki ya geriye doğru yürürsem ne olur diye düşündü ve oturduğu duvardan kalktı.

Geriye doğru adım attıkça zaman ileriye doğru akmaya başladı. Çocukluğunun geçtiği sokak gençliğinin geçtiği sokağa dönüştü ve daha sonra orta yaşlarının geçtiği bir sokağa. O sokağın gördüğü tüm hallerini geçtikten sonra geleceğe gitti. Arabalar değişti, yeni binalar yapıldı. İnsanların elbiseleri değişti, moda farklılaştı, eski binalar yıkılıp yenileri yapıldı ve insanlar yaşlandı.

Artık geleceğe gidebiliyordu ama bu yolcuğun amacını bilmiyordu hala. Belki aradığı bir sorunun cevabı vardı gelecekte. Biraz daha yürürdü geriye doğru ve bir gazete aldı. Sayfalarını çevirdi, her şey değişmişti aslında. Sonra kendi ölüm haberini gördü. Trafik kazasında vefat etmişti. Ona çarpan sürücü sarhoştu, hava yağmurluydu, kırmızı ışıkta geçmişti ve arabasına çarpmıştı. Daha sonra kendi mezarına gitmeye karar verdi.

Mezarının yanına gittiği zaman bir kadın mezarın yanına oturmuş ağlıyordu. Kadının yanına gitti ve baş sağlığı diledi. Kendini nereden tanıdığını sordu ve kadın göz yaşları içinde anlatmaya başladı. Aşktan bahsetti kadın, bir olmayı anlattı. Aynı düşünceyi paylaşıp, aynı soluğu almaktan bahsetti. "Aşk" dedi "yaşadıklarının tümüne ve o an kadının parmağındaki yüzüğü gördü. Kadın devam etti anlatmaya ve "aşk" dedi tekrardan. Asla unutulmayacak bir masal şimdi.

Bu aslında onun sözüydü "aşk unutulmuş bir masal şimdi" derdi hep. Kadın bu sözün ölen eşine ait olduğunu söylediği zaman düşündü demek ki değişecekti zamanla. Yanacaktı, pişecekti ve kavrulacaktı ama değişecekti. Sonra kadın ona kendini anlatmaya başladı. Evet aşk kendin olmayı bırakıp başka birine dönüşmekti gerçekten.

Ne güzel bir hayat yaşamıştı aslında. Sonra durdu ve geçmişe dönmeye karar verdi. O köprünün kenarından atlamaya hazırlandığı sırada olan zamana döndü. "Aşk" dedi kendine "gerçekmiş. Bırakmış olduğu köprünün kenarlarını tekrardan tuttu. Boşluğa doğru attığı adımını geri geçti. Aşağısından akan nehre bakmayı bıraktı ve başını gökyüzüne doğru çevirdi. "Aşk" dedi tekrardan "yaşamak için ne kadar da güzel bir neden!"

Ait olduğun yer



Günlerden bir gün başka bir şehre düştü yolum. Neden gittiğimi bilmiyordum aslında. Karşıma çıkan ilk otobüslerden birisine bindim ve saatlerce süren bir yolculukla karşılaştım. Nereye gittiğimi bilmiyordum, neden gittiğimi bilmiyordum. Sadece yolun beni çağırdığı hissettim ve beklemedim. Ayrıca nereye gittiğimin bir önemi yoktu. Her yer aynıydı benim için.

Her şehir aynıydı aslında. Her yolculuk aynıydı. Bir otobüse binip başka bir yere gidiyordum. Aslında insanın geri döneceğini bildiği halde bir yere gitmesinin anlamı yoktu. Gidişler vazgeçmek olmayınca çok amaçsız olurdu ve ben vazgeçemiyordum. Neden vazgeçemediğimi bilmiyordum. Hatta bırakıp gitmek istiyordum yaşadığım şehirdeki her şeyi.

Bu yüzden neden vazgeçemediğimi asla öğrenemedim. Aynı şekilde neden geri döndüğümü de bilmiyordum. Belki aradıklarımı bulamadığım için geri dönüyordum hep. Ancak bu düşünce içinde aradığım bazı şeylerin olması gerekiyordu ama ben ne aradığımı da bilmiyordum.

Tabi insan neyi aradığını bilmediği zaman gitmenin bir anlamı olmuyor. Böyle olunca insan bulamıyor. Nasıl bulabilir ki daha ne aradığını bilmeyecek kadar aciz. Kendimi sürekli dolaşan bir seyyah gibi hissediyordum.

İnsan nereye giderse gitsin kaçamıyormuş kendinden. Tabi bu durumda kendimden neden kaçtığımı da bilmiyorum. “İnsan kaçabilir miydi kendinden?” hep bu soru dolaşıyor zihnimde ama ben cevapları bulamıyorum.

Sonra otobüs yolculuğu sona erdi ve ben başka bir şehre ulaştım. Otobüsten indiğim zaman gördüğüm her şey yeniydi benim için. Binalar, insanlar, sokaklar hatta şehrin üzerinde uçan kuşlar bile farklıydı. Otobüsten inip etrafa baktığım zaman oraya ait olmadığımı hissettim. Zaten ben hiçbir yere ait değildim. Hiç oyalanmadan başka bir otobüse binip geri dönebilirdim ama bu şehre bir şans vermem gerekiyordu.

Adını bile bilmediğim şehrin sokaklarında dolaştım bir süre boyunca. Kimseyi tanımıyor, orası hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Acıktığımı fark edince bir lokantaya girdim ve oranın meşhur yemeğinden istedim. Yemek güzeldi aslında ama hemen kalktım.

Tekrardan sokağa çıkıp yürümeye başladım. Yabancıydım o şehre bunu biliyordum ama etrafımdaki herkesin bilmesi garipti biraz. Herhalde üzerime sinen rüzgârların kokusundandı herkesin bana garipseyerek bakması. Yabancı olmak zordu aslında. Düşünüyorum da ben hep yapancıydım galiba.

Biraz daha yürüdükten sonra yorulduğumu fark ettim ve bir yerde oturmaya karar verdim. Saatler süren bir otobüs yolculuğundan çıkmıştım ve yorulmuştum. Küçük bir çay bahçesine gitmek istedim ve bir tane buldum. Oturdum daha sonra ve bir çay istedim. Çayı beklerken etrafı incelemeye başladım. Anlamak istiyordum bu şehri eğer anlayamazsam buraya gelmemin bir amacı kalmazdı.

Birkaç bardak çay içtikten sonra kalkmayı planlıyordum. Bu şehirde kalıp kalmama arasında kararsızdım. Buraya ait değilmiş gibi hissetmeye devam ediyordum. Tam kalkmaya hazırlanırken içeriye bir kız geldi ve ben kalmaya karar verdim. Niye böyle bir karar verdiğimi bilmiyordum aslında. Bir kez olsun bile bakışmamıştık, gözlerinin rengini bile görememiştim ama bir şey vardı ve ben olduğum yere çivilenmiştim.

Mutlu olmadığını anlayabiliyordum. O yüzüne baktığım zaman mutsuzluğu sanki içimi kaplıyordu. Sanki mutsuzluk duygusu ondan bana ulaşıyor ve beni nefessiz bırakıyordu. Temiz bir yüzü vardı. Masum olduğunu bile söyleyebilirdim aslında. Ancak üzüntüsü onun etrafında gri bir buluttu sanki. Güneşli bir gündü aslında o ama nedense gökyüzünde bulutları vardı. Koyu, her an yağmur yağdırmaya hazır, büyük bir fırtınanın habercisi bulutlarla çevrilmişti etrafı.

Uzaklara bakıyordu hep. Belki fırtınanın olmadığı bir yer arıyordu, belki gitmek istiyordu o güneşli yere. Onun hakkında bilmediğim o kadar şey vardı ki büyük ihtimalle hiçbir zaman öğrenemeyecektim gerçekte ne olduğunu. Uzaklara bakışı bana kendimi hatırlattı. Bende hep uzaklara bakardım. Uzaklarda farklı bir hayat arardım çünkü. Gitmeyi düşlediğim ama gidemediğim zamanlar vardı benim. Sonra gitmeyi başarsam da anlamı yoktu aslında hiçbir yere gidemiyordum ben. Nerde olursam olayım uzaklara bakıyorsam eğer etrafımı fark etmezdim. Etrafımda ne olursa olsun görmez veya duymazdım. Aynı benim gibiydi o.

Sonra onun gitmek isteyip gidememesini düşündüm. Ben istediğim zaman çekip gidebiliyordum şehirden. Bir şeyler bulabilmek adına arkama bakmadan uzaklaşabiliyordum. Ancak belki o yapamıyordu bunu. Ayaklarında prangalar vardı ve onun hareket etmesini engelliyordu.

Kafamda o kadar soru vardı ki eğer cevapları bulamazsam tükeneceğimi düşünüyordum. Ancak onu ne kadar incelesem, hesaplasam, toplasam veya çıkarsam da bir sonuca varamıyordum. Kalkıp yanına gitsem ne diyeceğimi de bilmiyordum ama ayağa kalktım. Belki de ne söyleyeceğimin bir önemi yoktu. Sadece yanına gitmeli ve gözlerinin içine bakmalıydım. Belki aradığım tüm cevaplar onun gözlerinde saklıydı.

Masasının yanına vardığım zaman birden irkildi ve kendini geriye doğru çekti. Belli ki ona yaklaştığımı görmemişti. Nasıl görebilirdi ki başka bir yere bakarken. Ruhu bedeni ile birlikte değildi aslında. En zor andaydım aslında ben. Ona bir şey söylemeli, neden oraya geldiğimi anlatmalıydım ama doğu kelimeleri bulmak çok güçtü.

Bir süre boyunca bakıştık. Bana sorgularcasına baktı, sanki beni ölçüyor ve biçiyordu. Sanki kim olduğumu anlamaya çalışıyordu. Daha sonra sessizliği bölmeye karar verdim ve “Gitsen de hiçbir şey değişmeyecek” dedim. “Gitsen de her şey aynı kalacak.”

Daha sonra başıyla karşısındaki koltuğu işaret etti bana ve oturdum. Galiba doğru cümleyi bulmuştum. Sonra bana neden hiçbir şeyin değişmediğini sordu. Anlattım kendimi biraz, kısa cümlelerle. Hep gittiğimi söyledim ve geri döndüğümü. Gittiğim hiçbir yerde aradıklarımı bulamadığımı söylediğim zaman “uzaklaşmadın mı” diye sordu bana. Hayır dedim, uzaklaşmadım. Anlamadığı belliydi ama ben anlatma niyetindeydim.

İnsanın kendisinden uzaklaşması gerekir aslında dedim. Nasıl yapılacağını soran gözlerle baktı bana bilmediğimi söyledim. Nereye gidersem gideyim ben kendimleydim dedim. Hiç bilmediğim şehirlere gittim burası gibi. Adını bile bilmiyorum burasının ama nereye gidersem gideyim her şey benimle birlikte geliyor. Bu yüzden uzaklara bakma aradıkların orada değil dediğimde yanaklarından süzülen iki damla yaş gördüm ve yüreğim parçalanmaya başladı.

Elimi uzattım ve yanaklarını sildim. Mahcup bir şekilde gülümsedi daha sonra. Aynı şekilde karşılık verdim. Bize bakanlar gülümsemeyi bilmeyen iki kişinin yüzlerinin aldığı garip ifadeleri görebilirlerdi. “Gitmek istiyorum” dedi “bu şehirden, bu hayattan.” “Hiçbir şey değişmeyecek” diyerek karşılık verdim. “Her şey aynı kalacak.”

Peki, ne yapmamız gerekiyor dediği zaman durdum çünkü verecek bir cevabım yoktu. Olsaydı söylerdim ama belki kendi acımı dindiremiyordum fakat onunkini dindirmek için her şeyi yapardım. Ben kaybedebilirdim bu oyunu ama o kazanmalıydı. O kadar güzeldi ki bütün bir hayatı onun önüne serebilirdim. Yapabilseydim eğer aradığı tüm cevapları verirdim ona ama yapamadım ve izin isteyerek gitti.

Bu şehirde kalmak için yeterli sebebim vardı ve geceyi küçük bir otelde geçirdim. Ertesi gün tekrar aynı çay bahçesine gittim ama o gelmedi. Takip eden günlerde de aynı şeyi yaptım ama o yine gelmedi. Daha bir ev tuttum kendime ve bir iş buldum. O şehirde kalabilirdim ben çünkü aradığım şeyi bulmuştum. O gitmişti ama. Gitmenin bir işe yaramadığını kendi başına öğrenmeliydi. Bu yüzden bekledim onun geri dönmesini. Hayatım boyunca hiçbir şeyi beklememiş gibi bekledim hem de ama o dönmedi.

Dönseydi neler olacağını bilmiyordum ancak hayatın farklılaşacağını düşünüyordum. Onun sayesinde bir şehre bağlandım ben. Bir şehirde kalabildim onun sayesinde. Belki o dönmeyecekti ama bu düşünce beklentimin önüne geçemezdi. Artık bir şehrim vardı benim, artık bir beklentim vardı, artık bir amacım vardı. Bu yüzden bekledim o tekrar gelinceye kadar. O gelmedi ama ben beklemeye devam ettim bir gün gelir diye.

Resim: AquaSixio

Hatıralarda yolculuk 2, zaman karmaşası



Hatıralarda yolculuk 1

Yürümekten yorulduğu zaman rengi sürekli değişen bir taksiyi durdurdu ve ona bindi. Onlarca yılda kaç kez değişmişti taksilerin rengi? Kaç kez farklı zamanlarda binmişti taksilere ve her seferinde yanında başkaları vardır. O ana kadar kaç kere bindiyse bir taksiye hepsini aynı anda yaşıyordu. Kız arkadaşlarıyla bindiği seferler, arkadaşları ile bindiği seferler, yalnız bindiği seferler hep gözlerinin önünden geçiyordu. Aynı zamanda taksicinin de yüzü değişip duruyordu. Sokaklardaki evler aynı hızla değişiyor, dükkanlar, binalar hep farklılaşıyordu.

Sanki parçalara bölünüyor ve her parçası geçmişin farklı bir bölümüne gidiyordu. Daha sonra o parçalara o geçmişte bir süre kalıyor ve daha sonra başka bir zamana gidiyorlardı. Aynı anda her yerde ve hiçbir yerdeydi sanki. Eski binalar ve yeni binalar, eski arabalar ve yeni arabalar hepsi yan yanaydı ve bunun olması mümkün değildi. Eğer zamanı kırılıp parçalanmadıysa yaşadıklarının bir anlamı olmalıydı.

Daha kötüsü sadece etrafı değişmiyordu. Düşünceleri de değişmeye başlamıştı ve bu daha kötüydü. Bir an eskiden zihninden geçen bir düşünceyi hatırlıyor, daha o bitmeden başka bir düşünce geliyordu. Babasının mezarlığında aklından geçenler dolaşırken etrafta bir yandan da sevdiği bir kadının onu aldatması zihninde dolaşıyordu. İkisi aynı anda aynı cümlenin içindeydi ve bu etrafının değişmesinden daha kötüydü.

Evine vardığında hem yalnız yaşadığı zamandaydı hem de bir zamanlar onunla yaşayan ailesinin olduğu zamanda. Bir koltukta babası bacak bacak üstüne atıp  eski tüplü televizyonu seyrediyor diğer koltukta ise sevdiği bir kız oturup daha yeni bir televizyona bakıyordu. Hem yıllar önce ölen babasını tekrardan görmek hem de onun yanında evlenme teklif ettiği o kızı görmek onun yere yığılmasını sağlamıştı.

Bir süre boyunca yerinden kalkamadı. O görüntüler değişmişti. Bir süre daha oturduğu yerde kaldı ama. Zordu babasını tekrardan görmek. Ayağa kalktığı zaman mutfağa bir bardak su içmek için gitti.  Evin eşyaları değişmeye devam ediyordu. Mutfağın yarısı eski halindeydi yarısı yeni. Ne yapacağını bilemeden su sebilinin yanına gitti. Tam tezgahtan bardağı alı su doldururken babası ile aynı trafik kazasında vefat eden annesini gördü ve elindeki bardak yere düştü.

Tekrardan yerde buldu kendini ve yere düşen bardağın parçaları tenine battı. Annesinin sesini duydu bir süre için ve hayatı daha fazla karıştı. Anlamıyordu bu karışıklığın sebebini. Tenini kesen cam kırıklarını umursamıyordu. Parmaklarından akan kan yere damlarken o annesinin olduğu yere takılıp kalmıştı.

Onları unutması mümkün değildi elbette ancak onları tekrardan görmek başkaydı. Zaten ailesi baktığı her yerde aldığı her nefesteydi ama onları tekrar görmek çok başkaydı. Hatırlamak gibi değildi yaşadıkları. Annesini gördüğü zaman "anne" diyerek bağırdı ve hastanedeki zamanları aklına geldi. Gittiği zaman babası ölmüştü çoktan ve annesi komadaydı. Yaşadıklarını anlatmak mümkün değildi ve anlamak onun için imkan sınırında değildi.

Ayağa kalkıp salona doğru yürüdü. Yürürken etrafı değişmeye devam ediyordu. Öyle ki koltuğun yanına vardığı zaman sanki evin içinden onlarca insan geçmişti. Kendini koltuğa bıraktığı zaman gözlerini kapattı. Eğer gözlerini kapatırsa göremeyeceğini düşündü ancak bu sefer de sesler başlamıştı. Geçmişte tanıdığı insanlar hep bir ağızdan konuşuyordu sanki. Her bir ses birkaç kelime söylüyor ve gidiyordu. Annesi "çaylar hazır" dediği zaman yerinden fırlamak ve onun yanına gitmek istedi ancak gerçek olmadığını biliyordu bunların.

Uyuyabilseydi her şey daha kolay olabilirdi ancak nasıl uyuyabilirdi ki. Zihni tamamen dolmuştu ve o şekilde uyuyabileceğini sanmıyordu.

Hayat anlamsızdı ama bunu kabul etmişti. Her şey gelip geçiyordu ama bunu da kabul etmişti. Etrafının oyunlarla dolu olduğunu veya herkesin yalancı olduğu da kabul ettikleri arasındaydı. En azından ileriye doğru bakarsa ve herkesten uzak durursa kaçabilirdi hayatından. Ancak o anda geçmişinin içine gömülmüştü sanki. Her yer, her şey, attığı her adım artık geçmişine aitti. Ancak o anda yaşıyordu ve bu ayrımı yapmak zorlaşmıştı.

Aslında geçmişe gidebilmeyi düşünürdü. Geçmişe gidip farklı seçimler yapabileceğini merak ederdi. Geçmişe gittiği zaman neleri değiştirebileceğini de merak ederdi. Hayatından memnun değildi ama pişman değildi yaşadıklarından. Tekrar yaşamak, baştan yaşamak, farklı yaşamak aslında istediklerinin arasında yoktu.

O anda da bunları düşünmeye çabalıyordu geçmişe ait düşüncelerinin arasından. Bir diğer taraftan da bir kıza attığı ilk mesaj, ilk seni seviyorum demesi, ilk yenilgisi, ilk ihanetine dair cümleler zihninde yolculuk yapıyordu. Bu sebeple bir konuya bağlı kalmak yorucuydu onun için. Ancak kaçması gerekiyordu ve kaçmak için kendine bir konu seçmeliydi.

Aslında en büyük karmaşaydı zaman. Yaşadıkları geçip bitiyordu yaşamadıkları ise bekliyordu onu. Geleceğinde ne olacağını bilmiyordu geçmişini bilmesine rağmen onlar gitmişti. Bir ay veya bir yıl önceye dönmesini mümkün değildi. Şimdi ise karışmıştı her şey. Arada daha daha önce hiç görmediği insanları görüyordu. Daha önce hiç duymadığı sesler ve cümleler duyuyordu. Geleceğimi görmeye başlamıştı yoksa akıl sağlığını iyice kayıp mı etmişti.

Delirmek böyle bir şeydi herhalde. Kendini kaybetmek, dünyayı kaybetmek ve yaşamı kaybetmek ile alakalıydı belki de. Eğer delirmenin tanımı bu ise artık geri dönülemeyecek bir noktadaydı. Eğer delirmemiş ise yaşadıklarının anlamı da yoktu.

Zaten neydi ki yaşamak onca yıl yaşamıştı ama yaşadıkları küle dönüşmüştü. Neyi kalmıştı ki geçmişinden? Neyi vardı ki yarınına taşıyabileceği. Aslında bir girdaptı zaman ve onu içine çekmeye başlamıştı.

Etrafında uçuşan hatıraları arasında yaşamak mümkün değildi sanki. Uyku ilaçlarından birkaç tane içti. Yapıyordu uyanık. Belki uyuduğu zaman normale dönebilirdi her şey belki de kaçması gerekiyordu hayattan. Her yerde anıları, her yerde geçmişi vardı ve kaçmalıydı.

Uyduğu zaman rüya görmedi. Görseydi de hatırlamayacaktı uyandığında. Aslında geçirdiği bir gün rüya gibiydi. Gerçek olamazdı yaşadıkları. Hep görmek istediği geçmişini görüyordu sürekli olarak, her yerde. Kurtulmaya çalışmıştı aslında. Unutmaya çok çabalamıştı. Ancak unutmak zordu. İnsan silip atamazdı yaşadıklarını. Bu yüzden çok yaşayan insan çok hatırlardı. İsimler, yüzler giderdi belki ama yara izleri hep kalırdı. İnsanın geçmişi de o yara izlerinden ibaretti aslında. Ne kadar fazla yarası varsa kişinin o kadar yaşamış sayılırdı. Bu yüzden yıllar anlamsızdı. İnsanın ne kadar yaşadığını yüreğindeki kesikler belirlerdi. Yüreğinde tek bir kesik bile yoksa ne anlamı vardı yaşadığı yılların sayısının.

İnsanı da yoran da buydu aslında. Ne kadar fazla yarası varsa o kadar zor olurdu yaşamak. Yaraları açanlara güvenmekte zorlanırdı sonra başka yaralardan kaçmak için kapatırdı kendini. Geçmişe kaçardı bazen. Aynı acıları tekrar ve tekrar hissederdi ama bu sayede yeni acıları olmazdı. Kendi yağında kavrulmak denirdi aslında bu duruma. Acılarının kaynağı olurdu insan. Kendisinden başka kimse ona acı çektiremezdi. Sonra kapatırdı etrafını. Kilitlerdi ona çıkan tüm kapıları. Yıkardı ona giden tüm yolları ve hissettiği duyguya yalnızlık adını verirdi.

Sabah uyandığı zaman kendini ailesi vefat ettikten sonra kaldığı odada buldu. Şaşırmış bir şekilde dışarıya çıktı yüzünü yıkamalıydı ayılmak için. Koridor onun çocukluk dönemine aitti. Duvarlar krem rengine boyanmış, eski lambalar tavanda asılıyor. Sonra banyoya gitmekten vazgeçip salona gitmeye karar verdi. Açıp kapattığı her kapının ardından içinde bulunduğu zaman değişiyordu. Salona vardığı zaman annesini siyah beyaz bir televizyonu izlerken buldu. Annesi onu gördüğü zaman "günaydın oğlum" dedi. Etrafına baktı daha sonra ve ne yapacağını bilemedi.

Annesiyle konuşursa ona cevap verir miydi yoksa bir hatırası mıydı tanıklık ettiği. "Sana da günaydın anneciğim" dediği zaman annesi gülümsedi ve "çay birazdan olur. Hadi biraz otur" dedi. Geçmişte miydi şimdi yoksa yaşadıkları bir hayal olmaya devam mı ediyordu. Gerçekten çayın demlenip demlenmediğini görmek için mutfağa doğru yürüdü.

Mutfağın kapısını açtı ve kız arkadaşlarından biri orada kahvaltıyı hazırlıyordu. Onun gömleklerinden birisini giymişti ve ona doğru dönüp gülümsedi "Günaydın sevgilim." Mutfaktan çıkıp tekrardan salona döndüğünde annesi artık orada değildi. Açtığı her kapı onu geçmişinin farklı bir noktasına götürüyordu. Bu sebeple salona geldiği zaman nerede olduğunu bilemedi.

Etrafta annesi veya babası yoktu. Renkli bir televizyon ve farklı mobilyalarla döşenmişti salon. Belki üç yıl öncesindeydi. Acaba neden dönmüştü bu zamana var mıydı yaşadıklarının bir mantığı. Sehpanın üzerinde bir mektup gördü ve açık okumaya başladı. Evlenme teklifini reddeden kızın mektubuydu bu.  En azından ona bir ayrılık mektubu yazacak kadar iyi niyetliydi. O mektup canını yaksa da yüreğini söküp atsa da yine de önemliydi.

Mektubun tamamını okumadı. Bunun yerine yatak odasına gidip üstünü değiştirmeye karar verdi. Gitmeliydi o evden. Odasına girdiği zaman yine başka bir zamandaydı. Dolabı değişmiş etrafa saçtığı elbiseleri farklılaşmıştı. Bir pantolon geçirdi üstüne ve on yıllar öncesinden kalan bir gömlek. Daha sonra yatak odasından çıkıp salona geçti ve oradan dış kapıya doğru yürüdü.

Yıllar öncesinden gelen bir çift ayakkabı aldı kendine ve dış kapıyı açtı. Karşısında eski evlerinin bahçesi duruyordu. Annesi bahçedeydi ve ektiği sebzeleri suluyordu. On yıllar öncesindeydi belki de. Annesi daha gençti, yüzü bile kırışmamıştı. Başını iki yana salladı ve geriye döndü. Katlanamıyordu gördüklerine. Tekrardan salonundaydı ve kapıyı tekrardan açtı.

Bu sefer sokağa çıkmıştı ve yürümeye başladı hangi zamanda olduğunu bile bilmeden.

Resim: Alexander Zavarin

<a href="http://www.bloglovin.com/blog/5653259/?claim=57eazr5mdu4">Follow my blog with Bloglovin</a>

Hatıralarda yolculuk 1

Sıradan bir güne uyanmıştı adam. Bir süredir yaşadığı her gün aynıydı ve o günde bir farklılık olmasını beklemiyordu. Zaten nasıl bekleyebilirdi ki geçmişine dönüp baktığı zaman hep aynı hatıralarla karşılaşıyordu. Belki isimler, yüzler, renkler değişiyordu ama olaylar ve sonuçları hep aynı kalıyordu. Bu yüzden yeni günlerden bir beklentisi kalmamıştı artık.

Beklentisiz yaşamak zordu ama alışmıştı. Sabah uyandığında bir şeyler atıştırdı ve evden çıktı. Biraz dolaşması gerekiyordu. Aslında ne evin içinde ne de dışarıda onun için bir şey yoktu ama yine dışarıya çıktı. Beklentisiz bir şekilde yürümeye başladı daha sonra. 

Geçtiği sokakların, karşılaştığı insanların da anlamı kalmamıştı artık ama yine de yürümeye devam etti. Etrafına bakmadı yürürken, yanından geçen insanlara dikkat etmedi. Bir zamanlar işe gidiyordu ancak daha sonra ondan da vazgeçti. Yaşamak için fazla bir şeye ihtiyacı yoktu. Çalıştığı dönemlerde bir ev almıştı kendine ve biraz birikimi vardı. Bir süre daha yeterdi ona. Zaten fazlasında gözü yoktu. Zamanı geldiğinde ne yapacağına karar vereceğini düşünüyordu.

Sokakta yürürken düşünüyordu hep. Evde olduğu zamanlarda da düşünüyordu ama sokağa çıkmanın düşünmesini azaltacağını düşünürdü ki asla bu düşüncesi gerçek olmazdı. Düşünceler zihninde dolanmaya devam ediyordu. Sanki sokakta değil de düşünceleri arasında dolanıyordu ve bu durumdan hoşlanmıyordu. Keşke düşünmesini engelleyebilecek bir ilaç olsaydı da düşünmeyi bırakabilseydi. Ancak bu isteğinin de bir karşılığı yoktu ve düşünmeye devam etti.

Geçmişi peşini bırakmıyordu onun. Yaptığı hatalar o günü kaplıyordu ve sanki şimdinin anlamı kalmıyordu. Böyle olunca aldığı nefes boşa gidiyormuş gibi hissediyordu. Zordu kimsesiz olmak, zordu onun gibi yaşamak. Zordu yalnızlığı.

Benzer bir günde benzer bir yolculuğa daha çıkmıştı. Hayatına giren insanları ve onların nasıl terk ettiğini düşünüyordu. Bu düşüncelerinin içinde isimler yoktu, yüzler yoktu sadece herkesi aynı görüyordu artık ve bu sebeple amaçsız yaşıyordu. Yeni birisi ile tanışmaya ihtiyacı yoktu onun. Sonuçta değişen bir şey olmayacaktı. Her sokak aynıydı onun için.

Sokakta yürürken bir kızın yanından geçti. Kim olduğuna bakmadı bile ancak bir koku hissetmiş, geçmişinden gelen tanıdık bir koku gelmişti burnuna. Eski bir kız arkadaşının parfüme aitti o koku ve geçmişinin derinliklere gitti tekrardan. Oysa o zamana kadar geçmişini düşünmeden durabilmişti. Fakat o andan itibaren geçmişin sokaklarında yürüyordu. O kızla yaşadıkları aklına geldi sonra onu bir kenarda bırakıp gidişi. Özlem değildi hissettiği duygu sadece hatırlamak vardı kaçmaya çalıştıklarını ve hatırlamak zordu.

Bir süre daha hatıralarının aynı sokağında yürümeye devam etti. Yüzleşmek ile alakalı değildi içinde bulunduğu durum yüzleşeli çok zaman olmuştu. Yine de o yürümeye devam etti. Bir kafenin önünden geçerken başka birisi ile alakalı başka bir hatıranın içinde buldu kendini. Bir kıza onu sevdiğini söylemişti benzer bir yerde. Kız ise sessiz kalmış ve bir süre tepki vermemişti. Sonra ise iznini istemişti ve gitmişti. Sevmenin nesi bu kadar korkutucuydu? İnsanlar sevilmekten neden bu kadar çok korkuyordu?

İşte bunu anlayamıyordu bir türlü. Kimi sevdiyse gitmişti. Bu yüzden sevmemeye çabalamıştı insanları ancak bu sefer neden sevmediği sorun olmuştu ki o sadece sevmiyor taklidi yapıyordu. Öğrenememişti insanların ne istediğini, anlayamamıştı onları. Ya onlar ne istediklerini bilmiyordu ya da onların isteklerine karşılık veremiyordu. Zaten vazgeçmişti insanların isteklerini karşılamaya çabalamaktan. Bu sebepten dolayı yalnızdı o. Bu sebepten dolayı kimsesizdi. 

Biraz daha yürüdükten sonra başka bir hatıra ile karşılaştı. Kaçmak için çok çabaladı ondan. Düşünmemeye zorladı kendini ancak başarısızdı ve farklı bir sokakta yürüyordu artık. Pişman değildi yaşadıklarından sadece sebepleri anlamaya çabalıyordu.

Biraz daha yürüdü ne yöne gittiği bilmeden. Sonra bir köprünün üstüne geldi ki o köprü başka hatıralara bir kapı açmıştı ve kendini o kapıdan geçerken buldu. Sonuç hep aynıydı. Günbatımını seyrediyordu o hatırada. Kıza sarılmıştı ve kız hep onunla kalacağına yemin ediyordu. Tabi ki yalandı sözleri ilk fırsatını bulduğu zaman gitmişti o da. Neden gittiğini söylememişti bile. Neden onu terk ettiğini anlatmamış sadece gitmişti.

Belki de lanetlenmişti o. Asla mutlu olamama lanetine tutulmuş bu sebepten dolayı herkesi kaybetmişti. Sorun da buradaydı aslında yaşadıkları kayıplar mıydı yoksa o insanlar her şekilde gidecek miydi bilemiyordu. Zaten dönüp baktığı zaman hiçbir şeyi bilemiyordu.

Bilememek belki de en zor yoluydu yaşamanın. Sebepsizce yaşadığını hissediyordu böyle zamanlarda. Amaçları olduğunu düşünse de aslında amaçsız olduğunu söylüyordu içindeki sesler. Biraz daha yürüdükten sonra artık nerede olduğunu bilmiyordu. Bir kuyumcu mağazasının önünden geçti ve belki de en zor hatırası ile yüzleşirken buldu kendini.

Bir yüzük almıştı ona. Ona hayatını onunla birlikte geçirmek istediğini söyleyecekti. Lüks bir lokantaya gitmiş ve yüzüğü vermişti. Ancak kız yüzüğü gördüğü zaman hiçbir şey söylemeden ayağa kalmış ve gitmişti. Evlenmek değil miydi bu hayattaki en kutsal şey? Neden kaçıyordu insanlar? Neden herkes gidiyordu ondan? Anlamıyordu insanları.

Etrafı hatıraları ile çevrilmişti artık ve kaçamıyordu. Zaten kaçmanın bir yolunu da bilmiyordu. Söküp atmalıydı belki beyninin o bölümünü. 

Geçmiş etrafını o kadar sarmıştı artık hangi zamanda olduğunu karıştırmaya başlamıştı. Günlerden neydi, hangi ayda veya yıldaydı bilmiyordu. Sanki tüm zamanları aynı anda yaşıyordu. Bazen çocukluğuna gidiyor bazen ise gençliğini hatırlıyordu. Öyle bir yerdeydi tüm zamanlar iç içe geçmişti ve onları birbirinden ayıramıyordu. Sanki kaybolmuştu zamanda. Ona hep küçük gelen dünya artık kocamandı. Daha da kötüsü geçmişte gezinirken yaşadıklarını değiştiremiyordu. Sanki gördüğü her şey ona yaşadıklarını hatırlatıyordu.

Nereye baksa farklı bir anı ile karşı karşıya geliyor ve çaresiz bir şekilde değiştirmeye çalışıyordu. Ancak mümkün değildi geçmişi değiştirmek. Bu esnada telefonu çaldı. Onu birisi arıyordu ama telefonun ekranında yazan isim sürekli değişiyordu. Telefonu açtığı zaman kiminle konuştuğunu bilemedi. Dahası telefondaki her kimse ona ne söylediğini de bilemedi. Kiminle konuştuğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Ne söylediğinin farkında bile değildi.

Kelimelerini geçmişindeki konuşmalarının arasından seçiyordu. Karşı taraftan gelen sesleri duymuyor ve onun yerine eskiden cümleler yerleştiriyordu. Bu şekilde ne kadar konuştuğunu fark etmedi. Ancak bir süre sonra telefonuna baktığında aramanın bitmiş olduğunu gördü. Sahi kimdi onu arayan. Acaba gerçekten telefonu çalmış mıydı yoksa küflenmiş bir hatıra mıydı onu arayan. Sahi geçmişindeki birisinin onu araması mümkün olabilir miydi.

Yol geçen hanı


Kendimi anlamak için geçmiş zamana doğru yolculuklara çıkıyorum ve geçmişteki hallerimi şimdi ile kıyaslayarak kendimi anlamaya çabalıyorum. Aslında zor bir eylem bu, şimdinin şartlarını geçmişe yüklediğim zaman elbette ki yaşadıklarımı yaşama nedenlerim ortadan kalkıyor. Ancak başka türlü geçmiş davranışlarımın sebebini anlayamıyorum. Şimdiki mantığımın ötesinde şeyler yaşadığım için önce o mantıksızlığın mantığını anlamam gerekiyor. Evet fazlasıyla kafa karıştırıcı, evet benim kafam karışık.

Şimdi biraz duralım ve eski ile şimdiyi karşılaştıralım. Eskiden büyük bir han gibiydim ben. Bu metaforu kullanmak istiyorum çünkü han aslında benim geçmişime uyan en uygun betimleme.  Kısa bir şekilde bir hanı incelemek gerek. Han yolcuların uğrak yeridir. Yolcular gelir, dinlenir, karınlarını doyurur ve hanı erk ederler. Bende benzer bir şekildeyim aslında. İnsanlar geldi, dinlendiler, yaralarını sardılar ve gittiler.

İnsanların gelmelerinin çeşitli sebepleri vardı. Ben onların nasıl iyileşeceğini biliyordum hep. Bu noktada kendimi bir parça şifacıya benzetebilirim ama bunu yapmak istemiyorum. Gerek yok, bunu yaparsam kendimi olmadığım biri gibi göstermiş olurum. Hayatımdan çok insan geçti benim. İnsanlar geldi ve yüreğimde bir süre konuk oldular. Sonra işleri bittiği zaman ise gittiler. Bazıları giderken vahşi batı filmlerinde olduğu gibi yıktı yaktı etrafı ama onlar gittikten sonra ben tekrar onardım. Duvarlarda izler kaldı elbette, bazı masalar kırıldı. Ancak her seferinde ben elimden gelen tüm çaba ile onardım etrafı çünkü gitmeyecek birisini bekliyordum ben.

Bu beklentim aslında biraz bencilceydi ve yanlış kurgulanmıştı. Şöyle ki han olup isteyen herkesin içeriye girmesini sağlayınca onların etrafı yıkması kaçınılmaz olurdu. Bu yüzden herkesi içeriye almadım ben sadece belirli özellikleri taşıyanları kabul ettim. Elbette bu özelliklere karar veren ben olduğum için sıklıkla yanıldım. Hatta yanılacağımı bildiğim halde onları içeriye aldım. Emindim onların beklediğim kişi olmadığından ancak bunu umursamadım. "En fazla bir kaç masa kırar, etrafı yakarlar" dedim. Nasıl olsa tamir etmeyi öğrenmiştim ya bu yüzden önemsemedim.

Ancak her şeyi tamir edemeyeceğimi düşünmedim hiç. Kırılan masaların yerine yenisini yaptım ama ya yanan duvarlar, kırılan pencereler ne olacaktı. Her şeyi tamir edemiyordum ben bu yüzden eksildim hep. Ben eksildikçe insanlar daha özensiz oldular ve ben tamir etmekten yorulmaya başladım. "En fazla biraz daha parçalanırım" dedim ve yine boş verdim. Sonra bazıları çıktı ve içeriden eşyaları çalmaya başladı. Onların kırılması veya yanması sorun değildi çünkü tamir etmeyi biliyordum ben ama çalındıkları zaman ne yapabilirdim?

Düşünsenize birisi geliyor ve hayallerinizi çalıyor. Onların yerine ne koyabilirsiniz? Gece ile mi doldurursunuz yüreğinizi. Ben böyle yaptım ve hırsızlar haricinde kimse gelmez oldu. Artık insanlar etrafı yakıp yıkmayı umursamıyorlardı bile. Durum böyle olunca han artık çalışamaz hale geldi ve ben hanı kapatma kararı aldım. Daha kötüsü ise gelenlerin neler yapacağını hep bildim ben. Kimin hırsızlık yapacağını bildim, kimin etrafı yıkacağını da bildim ancak bir acaba sorusu hep vardı ve cevap için bekledim. Ancak hiç yanılmadım.

Kapıları kapattım ilk önce. Daha sonra pencerelere tahta çiviledim kimse içeriye giremesin diye. Sonra zincirledim tüm kapıları. İçeriye olan tüm yolları kapattım. Artık kimse gelemeyecekti ve ben daha fazla eksilemeyecektim. Ancak bu durumun bir kötü tarafı vardı. Artık ben de dışarıya çıkamıyordum.

Artık kimse yerleri kirletemiyordu. Artık kimse içeride şarkı söyleyemiyordu. Artık kimse etrafı yakıp yıkamıyordu. Eskiden insanlar gelip yerleri kirletirlerdi ve ben daha sonra temizlerdim. Eskiden insanlar masaları kırardı ama ben tamir eder, gerekirse yeniden yapardım. Ancak elinizde malzeme olmazsa tekrardan yapamazsınız bir şeyi. En fazla parçaları birleştirip bir bütün oluşturmaya çalışırsınız ancak 3 masadan bir tane yapabilirsiniz. Bu durumun adı eksilmekti ve ben daha fazla eksilemiyordum.

Çok güzel demeyin çünkü orada tek başına olmak çok da güzel değildir. Hatta yalnızlığın anlamı o kimsesiz handa yaşamaktır. Kendi içine hapsolup dışarıya çıkamamaktır. Durum böyle olunca bu sefer etrafa ben zarar vermeye başladım. Kırdım tüm masaları çünkü hepsi geçmişten izler taşıyordu. Yaktım her şeyi çünkü hepsinde hatıralar vardı. Böylece içinde yaşadığım alan giderek kötüleşti ve ben artık tamir edemiyordum.

İnsan kendini kendinden koruyamaz derler ya hani işte ben bu sözün ne kadar doğru olduğunu anladım. Kocaman bir han düşünün ve o terk edilmiş. Yanmış, kapıları zincirlerle çevrilmiş. Kimse gelmez tabi oraya.

Sanırım yalnızlığımın nasıl bir şey olduğunu anlatabildim size. Peki neden hala içeridesin diye sorabilirsiniz. Bunu sormakta haklısınız da ki cevabı tam olarak bilemiyorum. Ancak dışarıda ilgimi çeken hiçbir şey yok. Dışarıdaki insanları tanıdım ben ve onların neler yapabileceğimi gördüm. Onlar gelip istedikleri kadar kalırken ben karşılığında hiçbir şey istemedim. Onlar etrafı yakıp yıkarken de bir şey istemedim. Neden onların yanına döneyim ki bir daha?

Tek bir ihtimal var ve burayı tamamen yakmamı da o ihtimal engelliyor. Eğer birisi gelir ve zincirleri kırarsa ve içeriye girerse. Siyah perde ile kapattığım camları açarsa ve içeriye tekrardan güneş ışığı gelmeye başlarsa. Hatta o gelip etrafı toparlamama yardım ederse neler olur bir düşünsenize. Ben düşünüyorum ama cevabı bulamıyorum. Bulamıyorum çünkü onun gelmeyeceğini biliyorum. O zaman tekrar başa dönüyor ve aynı soruyu tekrarlıyorum "neden yakıp yıkmıyorum o hanı?" Cevap aslında çok basit ve söylemesi bir o kadar da zor "ama ya o bir gün gelirse."

Var olmayan bir ihtimalin peşinden koştuğumu biliyorum ama imkansız için yaşamayacaksak ne anlamı kalır ki hayatın. Şimdi sonucunu bildiğim bir ihtimal var "evet o gelmeyecek" ancak söyleyin bana gerçekleşmeyecek olsa bile o ihtimal için yaşamaz mı insan?

Resim: Aquasixio


Find Us On Facebook