Prenses uyurken



Çok uzak bir diyarda kimsenin yerini bilmediği bir diyar varmış. Bu yüzden kimse gidemezmiş o diyara. Sokaklarından kimse geçmezmiş. Her zaman yağmur yağarmış orada. Güneş hiçbir zaman koyu renkli bulutların arasından kendini göstermezmiş. Saklanır ve beklermiş asla gelmeyen bir yarını. Tek bir gün yaşanırmış orada ve o günün adı yalnızlıkmış. Çiçeklerin açmadığı bir mevsim varmış orada. Bülbüller hep suskunmuş ve Anka kuşu yuvasını hiç terk etmezmiş.

O diyarın tam orta yerinde etrafı surlarla çevrili bir kale varmış. Kalenin etrafındaki surların dışarıda kalan bölümü parçalanmıştı içeriye girmek isteyenlerin saldırıları sonucunda. Başkaları fetih etmeye çabalarken kaleyi içeriye yeni surlar örülmüştü. Bu yüzden fazlaydı sayıları ve o kalenin içlerinde bir kız yaşarmış.

Kalesinin dışının nasıl göründüğünü hatırlamazmış kız. Kale duvarlarının arasında tek kişilik bir yaşamı varmış. İşte bu hikâye o kızın öyküsüdür. Kimse bilmezdi duvarlarının çokluğunun sebeplerini. Bu yüzden onun hikâyesi bu kadar önemliydi.

Her sabah kalkıp en güzel elbiselerinden birini giyerdi. Onun her elbisesi güzeldi aslında. Kabarık etekleri, birbirinden güzel işlemeleri vardı onların. Elbisesini giydikten sonra aynanın karşısına geçer ve saçlarını tarardı. Beline kadar uzanan siyah saçlarının içinde gece saklanırdı. Dolunay onun siyah gözlerinde yaşardı. Bu yüzden kimse onun gözlerine uzun süre bakamazdı. Bakan herkesin gözleri bir süreliğine körelir ve baktığı her yerde onu görürdü.

Ancak o asla beğenmezdi kendini. Kimsesiz bir diyarın prensesiydi. Masallara olan inancını uzun zaman önce kaybetmişti.  Umutlarının onu terk etmesi de aynı zamanlara denk düşerdi.

Odasından çıktıktan sonra penceresiz kalesinde dolaşmaya başlardı. Tüm pencerelerini kaldırmıştı o. Dışarıyı göremezdi, bilmezdi nelerin yaşandığını. Kapılarını duvarlarla ördüğü için dışarıya çıkamazdı da. Kendi yalnızlığında tutsaktı o. Prangaları yoktu belki ama zindanı kalesiydi. Kalesindeki turu bittikten sonra tahtına oturur ve iç seslerini dinlerdi. Şarkı söylemeyi unutmuş bülbülüyle bakışır ve bordo renkli alıp kimsenin duyamayacağı bir şarkı bestelerdi.

Kemanını yanı başına bıraktıktan sonra kara kaplı defterini alırdı eline. Sonra kuş tüyü kalemini siyah mürekkebine batırıp içinden geçenleri defterine anlatırdı. O defterden başka dinleyeni yoktu onun. Başka birisi dinlese bile onu anlamayacağını düşünürdü. Kimsenin okuyamayacağı haykırışlar biriktirirdi kara kaplı defterinde. Bazen uzun zamandır görmediği kalesinin dışındaki toprakları anlatırdı. Duvarların dışında yemyeşil tepeleri, rengârenk çiçekleri anlatırdı. O yeşil tepenin üzerinden gördüğü denize bakar ve uzakları seyrederdi satırlarında. Yazılarında hayalleri vardı onun. Önce hayallerini yazar daha sonra onların teker teker yıkılmasını anlatırdı.

Bolca düşünür, nerede hata yaptığını sorgulardı. Kendi içine yaptığı yolculuklardan çıkamazdı bazen. Onu suçlayan iç sesleri ile kavga eder, onlarla savaşlara girerdi. Sahip olduğu yaraların çokluğu da bu yüzdendi. Eskiden başkaları onun kalesini fethetmeye çalışmış ve onda yaralar açmıştı. Daha sonra o yaraları büyütmüş ve asla iyileşmemesini sağlamıştı.

Öteki günlerin birebir aynısı başka bir gündeydi. Kemanıyla bir başka bestesini bitirmiş ve suskun kuşlarıyla bakışmaktaydı. Her günü bir diğerinin aynısıydı aslında. Her şeyi aynı sırayla yapar hep aynı saatte kalkardı. Sıradanlığına alıştığı olağan bir gündeydi. Kendini sorgulamadan hemen önceki zaman dilimin içinde başıboş bir şekilde gezinirken bütün olağanlıklar parçalanmaya başladı. Kalesinin hemen dışından güçlü, kararlı ve mahcup bir ses duydu. Ses tonu yorgunluktan parçalanmış gibiydi “Prensesim lütfen içeriye girmeme izin verin.”

Başka bir sesi duymayalı çok uzun zaman olmuştu. Bu nasıl gerçek olabilirdi ki? Birisi onca duvarı, suru aşıp nasıl yanına gelebilirdi. Hiçbir savaş sesi veya top atışı duymamıştı. Surların yıkıldığının da farkında değildi. Birisi nasıl olur da içeriye girebilmişti? İçeriye girmelerini engellemek için onca önlem alıp ihtimalleri imkânsızlaştırmışken. O nasılı düşünürken ses konuşmaya devam etti “ lütfen Prensesim, sizi bir kez olsun görebilmek için geldim. Lütfen beni içeriye alın.”

Prenses hala şaşkınlığın şokunu üzerinden atamamıştı. Bir korku dalgası bedenini sarıyor ve kaçmanın planlarını yapıyordu. Neyse ki onun içeriye girme ihtimali yoktu tüm kapıları ve pencereleri mühürlemişti kara bir büyü ile. Kimse içeriye giremezdi. Konuşmaya karar verdiğinde şaşkınlığı gizlemeye çabalıyordu “Sen, ne arıyorsun burada? Söyle nasıl geldin?” Kelimelerini güçlü bir tondan söylemeye çalışıyordu gelen kişiyi korkutmak adına. Bundan önce gelenler hep zarar vermişti ona. Bedeninde asla iyileşmeyen yaralar bırakıp, gitmişlerdi acımasızca. Hazineleri de hep çalınmıştı zaman içinde artık kocaman bir sarayda hiçbir şeysiz yaşıyordu.

“Sizin için geldim Prensesim. Duvarlarınızı yıkmadım ama. Tek bir hüzün tanesine zarar vermedim. Tırmandım hepsine, günlerce gecelerce tırmandım. Surların tepesinde ejderhalarla savaştım. Defalarca kez öldüğümü sandım ama devam ettim. Şimdi kapınızdayım prensesim. Dizlerimin üzerine çökmüş size yalvarıyorum” dışarıdaki adam konuşurken sesindeki yorgunluğun tonu giderek artmıştı. Duvara üç kere vurdu ama ses çıkmadı. Parmakları parçalandı ama prenses bunu bilmedi.

“Kimin için geldin buraya bilmiyorum ama aradığın prenses burada yok. Gitti veya öldü bilmiyorum. Boşuna tepmişsin bunca yolu. İçeride senin için hiçbir şey yok” prenses konuşurken hala sert olmaya çalışıyordu. Ağzından çıkan kelimeler önüne çıkan her şeyi parçalıyor, duvarların önünde bekleyen adamın tenini yırtıyordu.

“Yanılıyorsunuz prensesim. Buraya masalların haritasını takip ederek geldim ben. Attığım her bir adım için bir damla kanımı bağışladım. Dilek perileri yardım etmeyi çok istedi bana kabul etmedim. Onlara dedim ki ona tek başıma ulaşmalıyım ben. Kanımı akıtmazsam harika hiçbir zaman doğru yolu göstermez” adam konuşurken kelimeleri göz yaşlarıyla ıslanmıştı. Onun cümlelerini dinleyen birisi olsaydı eğer kesinlikle ağlardı.

Prenses ise çok uzun zaman sonra göz yaşlarıyla tanışmıştı “gelme boşuna bekleme. İçeriye giremezsin. Tam bu esnada uzun zamandır suskun olan bülbülü bir şarkı söylemeye başladı. Prensesin daha önce hiç duymadığı bir şarkı kalenin içinde yankılandı. Bu arada prenses şarkıya tezat başka sözler sarf etmekteydi “git buradan. Hani haritayı takip ettiysen seni yanlış yere götürmüş. Git hadi.”

“Yüce bir ejderhanın sakladığı aşkın haritasını takip ettim ben prenses. Buraya gelebilmek için çöllerden geçtim. İzin verin bu duvarın taşlarını teker teker sökeyim. Ömrümü alsa bile izin verin kalenizi tekrar açayım dışarıya. Sizin izin vermezseniz ben içeriye giremem Prenses. İzniniz olmadan kalbinize ulaşamam. Lütfen bana bir şans tanıyın” adam konuşurken ayağa kalkmış ve iki elini kalenin duvarlarına dayamıştı. Gözlerinden süzülen yaşlar yere damlıyor ve damlaların düştüğü yerde çiçekler açıyordu.

“Gelme lütfen bir hayal kırıklığı daha kaldıramam ve buraya gelemezsin. Git lütfen, lütfen git” prensesin artık göz yaşlarını durduracak gücü kalmamıştı.

“Lütfen prensesim siz isterseniz tüm yollar açılır. Lütfen bana bir şans verin” adam konuşurken prenses içinden onu görebilmeyi diledi. Bu esnada çok uzun zamandır yuvasını terk etmeyen Anka kuşu havalandı. O gökyüzünde alevler çizerek ilerlerken adam hayranlıklar içinde ona bakıyordu. Anka kuşu kalenin etrafında bir tur döndü. Onun dönüşüyle birlikte tüm duvarlar ve kapılar açıldı. Prenses şaşkın bir şekilde karşısında beliren kapıya bakarken adam kapıyı açtı. O içeriye girdiği anda prenses ile göz göze geldi ve aşk böyle bir masalda başladı.

resim: Aquasixio



Düş parçaları

Günlerden Perşembe, yalnızlık gününün son dakikalarında. Puslu bir Eylül akşamıydı. Hava mevsim normallerinin çok ötesinde soğuktu. Yağmur yağıyordu büyük bir gürültüyle birlikte. İnsanlar yağmurdan kaçmak için binaların gölgesinden yürümeye çalışıyordu. Sokaktan geçen arabalar hızlıca girdiği su birikintisiyle insanları ıslatıyordu. Herkesin bir telaşı vardı o akşam. Herkes kaçmakla meşguldü. Kimisi yağmurdan, kimisi ise geride bıraktığı bir hatırasında uzaklaşmaya çabalıyordu. Aslında sokaklarda kalan, yağmurdan kaçan herkes mutsuzdu tek bir kişi hariç. O ise bir banka oturmuş gülümsüyordu hayatın gözlerinin içine bakarak.

Onun neden gülümsediğini anlamak zordu. Bankın üzerinde iliklerine kadar ıslanmıştı aslında. Ona bakanlar deli diyip geçiyorlardı. Bir anlık ona dikkat edip daha sonra kaçmaya devam ediyorlardı. Kimse onun yanına gidip ne yaptığını sormuyordu çünkü kimse onu umursamıyordu. Herkes gibi olmadığı için dışına itilmişti hayatın ama bunu umursamıyordu. Herkesi, her şeyi arkasında bırakıp gülümsüyordu. Hatta yapabilse kahkaha bile atardı ama unutmuştu nasıl kahkaha atıldığını.

Gülümsemesinin sebeplerini soran olsaydı anlatamazdı onlara. Uzun bir geçmişi anlattıktan sonra yakın zamanda yaşadıklarını da eklemeliydi. Belki günler, belki aylar gerekirdi her şeyi anlatmaya. Aslında kimseye anlatmayı da istemiyordu. Orada olup ıslanmaktan mutluydu. Eğer birisi ona sebepleri sorsaydı anlatmaya "çok uzun zaman önce" diye başlardı. Derdi ki "çok uzun zaman önce yapayalnız bir adamdım ben. O kadar yalnızdım ki umutlarım bile terk etmişti beni. Geceleri kabus bile göremiyordum. Kalbimin attığından emin olmak için doktora gitmem gerekiyordu çünkü hissedemiyordum onun atışlarını. Duyamıyordum sesleri. Yaşamak için hiçbir amacım kalmamıştı. Kendimi yaşayan bir ölü gibi görüyordum. Ancak onların bile beslenmek gibi bir amacı varken bende o bile yoktu. Günlerce yemek yemediğim olurdu. Sanki içimde kocaman bir yarık vardı ve onu doldurmam gerekiyordu ama onu neyle dolduracağımı bilemiyordum. O kadar büyük bir boşluktu ki hissettiğim bütün bir galaksiyi içine koysan yine de dolmazdı."

Daha sonra durur, anlattıklarının acısını bir süre boyunca hisseder ve anlatmaya devam ederdi "Şarkıların hiç var olmadığı bir dünya düşün mesela. Resim hiçbir zaman icat edilmemiş olsun. Yazı henüz keşfedilmemiş, kelimeler ise derinliklerine gömülmüş olsun toprağın. İşte benim dünyamda o şekildeydi. Yüreğimin iki yakasını birleştirebilecek bir köprü henüz icat edilmemişti. Girdiğim her yer çıkmaz sokaktı benim için. Söylediğim gibi bir anlamı yoktu yaşamanın veya eski bir keman telinde ölmenin. Amaçlar arardım etrafımda dolaşıp. Kendi yarı çapımda dönüp hayatı  sorgulardım hep. Yürümeyi unutmuş, koşmayı sözlüklerden silmiştim. Konuşamazdım o günlerde. Gündelik lisanımdaki kelimelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Evimin etrafına o kadar fazla duvar örmüştüm ki dışarıya çıkamıyordum." 

Biraz daha anlattıktan sonra bir yudum su içerdi ve ardından derin bir nefes alırdı. Eski günleri hatırlamak kamburunu biraz daha belirginleştirirdi. Gözlerinin etrafındaki çizgiler biraz daha derinleşip, yalnızlığı biraz daha koyulaşırdı. Anlatmaya devam ederdi sonra. Kelimeler ağzından çıkarken değdikleri her yeri parçalar, ağzı kan dolardı "var olmayan bir şeyi nasıl anlatabilir insan. Ben hiç var olmayan hayatımı nasıl anlatabilirim. Hiçliği betimleyecek hiç bir cümle yoktur aslında. Hayatıma dönüp baktığımda bir şey görememem de bu yüzdendir. Amaçsızca dolaşırdım sokaklarda. İnsanları tanımazdım, onlarda beni görmezdi. Belki hayatın gizli öznesiydim derdim eğer bir parça kendime güvensem. Gizli olduğum kesindi ama hiçbir cümle benim için oluşmazdı. Sahip olduğum tüm renkleri bir küçük umut karşılığında satmıştım ikinci el pazarında. Hayatımı anlatmamı istersen yapamam. Bir hayatım yoktu çünkü benim. Neden gülümsediğimi sorarsan o başka bir hikayedir."

Bazı cümlelerin bitiminde biraz dururdu. Düşünmek için değil ama dünyayı sırtında taşıyan bir adamın arada dinlenmek istemesi gibiydi anlık sessizliği. Derin nefesler alır ve anlatmaya devam ederdi "benim hayatım yıllar önce bir Perşembe günü başladı. Çok iyi hatırlarım Aralığın yirmi üçüydü. Yılda asal bir sayıydı. Evet asal sayıları severim ben. O gün sokaklardan birinde dolaşıyordum. Asal sayı numaralı bir binanın önünden geçerken yerde küçük bir kağıt buldum. Kağıdı alıp baktığında üzerinde "yalnız bir günde" yazdığını gördü. Yalnız bir günde ne anlama gelebilir diye düşündüm. Hatta çok düşündüm. Daha sonra ilerlemeye karar verdim ve ileride başka bir kağıt parçası daha buldum. Onun üzerinde "kaybettiğim umutlarım" yazıyordu. El yazısını inceledim bir süre boyunca. Kişilik tahminleri yaptım. Yazının silikliğinden yazanın hayata olan uzaklığını hesapladım sonra bulduğum tüm sonuçları topladım. Çıkan sonucu hayata bölüp yazanın yaşama oranını ölçtüm. Sonra devam ettim yürümeye."   

Bu sefer susmasının sebebi kısa bir sessizlik bırakıp dinleyicisi üzerindeki etkisini arttırmaktı. Anlattıklarının ne kadar önemli olduğunu belirtmek için susmuştu. Tekrar konuşmaya başladığında kelimeleri kan kokmayı bırakmış, bir sonbahar rüzgarının kokusuna bürünmüştü "yürüdükçe başka kağıt parçaları da buldum. Üzerlerinde öyle cümleler vardı ki beni benden aldı. "Artık inanmıyorum hiçbir şeye.. Tüm yalanları kuytu bir köşede bıraktım.. Ve artık hiçbir şeysizim ben" gibi cümleler vardı ki onları sadece ben yazabilirim diye düşünürdüm. Sanki paralel bir evrendeki ben çıkıp gelmiş ve bu satırları yazmıştı. İlerledikçe bu kağıt parçalarını bulmak garipti doğrusu. Sanki birisi kaybolmamak için yola ekmek parçaları bırakması gibi bırakıyordu kağıtları. Hikayedeki emekleri yiyen kötü karga da bendim. Ancak gariptir yazıları yazanın geri dönmek istediğini hiç düşünmedim."   


Anlatırken daha fazla durmaz, daha fazla düşünmezdi. Hikayesinin en heyecanlı bölümüne gelmişken daha fazla beklemezdi. Tekrar yaşamak vardı anlattıklarını bunu hiçbir şeye değişemezdi "Gördüğüm tüm kağıt parçalarını topladım. Daha sonra birleştirdim onları beyaz sayfalar üzerinde. Ortaya cümleler çıktı. Cümleler çıktıkça yazanın yalnızlığının büyüklüğü ile karşı karşıya geldim ve korktum. Ben kağıt parçalarını toparladıkça daha fazla tanıdım yazanı ve daha fazla hayran kaldım. Artık tüm hayatım o olmuştu. Onları bırakmasının sebebinin geri dönmek olmadığını düşünmeye başlamıştım. O bulunmak istiyordu. Bunu "lütfen gel artık" yazılı kağıdı bulduğunda anlamıştım ve onu bulmaya karar verdim. Yıllarca takip ettim onu. Evimde onun kelimelerinden defterler oluştu. Bende her gün onu bulurum diye defterleri yanımda taşıdım. Amacım yanına gidip "merhaba" demekti "merhaba, galiba yalnızlıklarınızı düşürdünüz" diyerek kitapları ona vermekti. Yıllar geçti, ben yaşlandım. Sonra bir gün onun ilerlemekten vaz geçtiğini hissettim. Aynı sokakta birden fazla kağıt parçası vardı. Demek ki oralarda bir yerde durmuştu. Neden durduğunu merak ettim onun. Neden devam etmiyordu. Belki tüm kelimelerini bitirmiştir diye düşündüm belki artık hiç umudu kalmamıştır."  

Anlatısının tam bu noktasında gülümsemeye başlardı. Hatırladığı güzel anıların sonucuydu bu gülümsemesi bu yüzden anlatısına hiç ara vermezdi "Haftalarca dolaştım sokakları. Kağıt parçalarını toplamaya devam ettim. Bu şekilde onun olabileceği yerleri işaretledim. Her gün sildim bazı işaretleri ve ona daha fazla yaklaştım. Sonra bir gün, günlerden perşembeydi çok iyi hatırlıyorum. Onun evini buldum. Sonra kağıtların üzerindeki hüzün kokusundan dairesini de keşfettim ve zilini çaldım. Kapıyı açtığında karşıma çıkan görüntüyü anlatmaya kelimelerin yetmez. Simsiyah saçları vardı. Sanki saçları gece ile kaplanmıştı. Bembeyaz bir teni vardı. Öyle ki karanlıkta utangaç bir yıldız parlardı o. Gözleri en koyu yalnızlıktan daha koyuydu. "Merhaba" dedim ona. "Merbaha, galiba yalnızlıklarınızı düşürdünüz" yıllardır söylemek istediğim cümleleri söylemiştim sonunda. Daha sonra çantamda taşıdığım defterleri çıkardım. Her sayfaya onun kelimelerini itina ile yapıştırmıştım. Defterleri görünce ağlamaya başladı. "Sonunda seni buldum" dedim onun gözyaşlarını görünce. Bana sarıldı herhalde dünyadaki en güzel koku ona aitti. Sonra hiçbir şey söylemeden günlerce bakıştık. Bana aşk nedir diye sorsalar onun düşleriydi derim. Şimdi hikayeyi anlattım sana, anlamadım, inanmadım. Önemi yok ama hikayeyi dinledin ve bitti."

Adam yağmurun altında ıslanmaya devam ederken siyah saçlı bir kız ona yaklaştı. Daha sonra gelip yanına oturdu. Başını adamın omuzuna yasladı ve beraberce seyrettiler hayatı. Aslında onlar ıslanmadı hiç. Aşkın ateşinde yanan birisi nasıl ıslanabilirdi ki?

not: O da bir iz bırakmak istedi bu hikayede ve Selam dedi herkese

Gözlerinin rengi


Onu ilk gördüğün zamanı hatırlıyorsun. Sonbahar yağmurlarından yapılmış bir elbise giyiyordu. Saçları gecenin en karanlık olduğu zaman gökyüzünün rengine bürünmüştü. Gözlerine 3 saniyeden daha fazla bakamıyordun. Sanki gözlerinde başka bir dünya vardı ve dördüncü saniyede seni içine alacak gibiydi. Yürüdüğü yolları hüzün kokusundan tanırdın. Onun bastığı kaldırımlar farklıydı diğerlerinden. Ancak geçtiği yolları bilemedin asla. Onu seyrederdin. Adımlarını izlerdin ve gözlerine bakmamaya çabalardın. Ancak bilemezdin gözlerindeki yaşların sebebini. Onun yürüdüğü yollara layık olmadığını hissederdin.

Yürürken ayakları yere değmezdi onun. Suskun bülbüller eşlik ederdi onun yolculuğuna. Sen ise korkuluk gibi kalırdın onun hikayesinde. Her şey güzelken sen çirkindin ve o yanından geçip giderken konuşamamanda bu yüzdendi. Gülümsemesini ilk gördüğünde bütün çiçeklerin açmaya başladığını zannetmiştin. Öyle ki baharın gelmesi ona bağlıydı sanki. O gülmezse her zaman kış olurdu. Sana doğru bakıp gülümsemişti bir gün. Hatırlar mısın yüreğinde açan gül bahçesinin büyüklüğünü. O gülümsemezse güneş doğmazdı asla. Ancak onun haberi yoktu bunlardan. Ne zaman görsen onu hep üzgündü. O üzgün olduğu zaman yağmur yağardı. Sen onun yağmurlarında ıslanırdın. Hasta olurdun ama umursamazdın hastalığı.

Bir gün yağmurlu bir sonbahar gününde onu görmüştün. Deniz kenarında yalnız bir bankta oturuyordu tek başına. Onu seyretmiştin bir süre boyunca. Acılarının büyüklüğünü merak etmiş, göz yaşlarının ağırlığını tartmak istemiştin. O bankta tek başına otururken yanından geçen gölgeleri seyretmek istemiştin. Sırtına saplanan hançerleri görmüştün o zaman. Yaralarının büyüklüğünü tahmin etmiştin. İnsanlara güvensizliğinin sebebini de anlamıştın. Herkes ondan bir şey almıştı. Etrafı hırsızlarla doluydu onun. Parça parça çalmışlardı umutlarını. Bu yüzden kimseye güvenmiyordu. Bu yüzden gözlerine bakmıyordu.

Yavaşça yanına doğru gidip oturduğu bankın yanındaki banka oturdun. O seni görünce duruşunu değiştirdi. Artık boynu bükük değildi ama gözleri hala aynı yalnızlıktaydı. Ona bakmamaya çalıştın geçen saniyeler boyunca. Onu rahatsız etmek istemiyordun. Aslında söylemek istediğin bir kaç cümle vardı içinde ama duvarları o kadar fazlaydı ki onları nasıl geçebileceğini bilmiyordun. En büyük hazineler en iyi korunanlardır demişti pek bilge olmayan birisi. O ise o kadar iyi koruyordu ki kendini birisinin onların arasından geçip yanına gelebilme ihtimali yoktu. Sadece yanına gidip elini tutmak istemiştin oysa.

Belki bir de sesini duymak niyetindeydin. Efsaneler anlatırdı hep onu. Bir çok eski masal onun sessizliği üzerine yazılmıştı. Uçsuz bucaksız bir denizdi onun sessizliği. Sessizliğini dinlemeye kalktığında fırtınalı o denizde dümeni kırılmış bir gemi ile yolculuk yaptığını hissederdin. Bu yüzden onu kurtarabilme umudun yoktu. Tüm süper kahramanlar birleşse mesela onun kırılan tek bir saç telini bile onaramazdı. Bu yüzden hepsi bırakmıştı kahramanlığı. O sana ne kadar çaresiz olduğunu hissettiriyordu.

Cenneti avucunun içinde tutuyordu oysa. Elini bir kere tutsan cennete dokunurdun. Ancak sen günahkardın ve günahkarlar cennete gidemezdi. Bu yüzden korkuyordun ona yaklaşmaktan. Sen onun yanındaki bankta otururken başını sana doğru çevirdi. O an gözleriniz karşı karşıya geldi. Seni ölçtü orada. Aklından neler geçiyorsa hepsini okudu. Onunla bakıştığın anda zihninin her yerinde onu hissettin. Bir cümle yazmaya kalksan mesela o kesinlikle o cümlenin gizli öznesi olurdu. Konuşmaya kalksan muhakkak onun ismi ile başlardın. Gözlerinin içine baktı ve gördüklerin memnun bir şekilde gülümsedi. O an bir kaç duvarının kırıldığını hissettin.

O hep aradığın cesareti bulmuştun ve sende gülümsedin. Onunla karşısında hareket etmek zordur, konuşamazsın bile. Cümleler birbiri içine girer, karışır ve anlamsız kelimeler çıkar dudaklarından. Cesaretin gülümsemeni sağlamıştı. Onu ilk gördüğün zamandan beri ilk gülümsemendi bu. Sen sözlükler arasından ona dair kelimeleri seçmekle uğraşırken ayağa kalktı ve yürümeye başladı. Gitme diyemedin. Diyemediğin tüm kelimeleri boğazına bağlayıp denize atlamayı düşündün sonrasında. Gitme diyememek o kadar acıdır ki alsa, sökse yüreğini sonrada fırlatıp atsa bu kadar acı hissetmezsin.

Onun adının yazdığı hiçbir hikayede yalnızlık olmazdı aslında. O tüm yalnızlığı sırtlanır ve tek başına taşırdı hepsini. Bu yüzden ona bakıp yalnız olduğunu söyleyen birisi inandırıcılıktan çok uzakta olurdu. O gittikten sonra yapacak hiçbir şey bulamamıştın. O bankta oturup beklemiştin günlerce. Üzerine kar yağdığında, umursamamıştın. Yağmur yağdığında onun göz yaşları tenine değiyor diye mutlu bile olmuştun. Onu beklemek belki de dünyanın en güzel şeyiydi. Kayıp bir mevsimi beklemek gibiydi onu beklemek. Kimse bilmezdi o mevsimi, kimse tahmin bile edemezdi. O mevsimde dünyanın nasıl göründüğünü, hangi çiçeklerin açtığı da bilinmezdi. Bu yüzden kimse merak etmezdi onun mevsimini. O yüreğine dokunursa olacakları düşünmek insanı çıldırtabilirdi. Bu yüzden kaçardı herkes ondan.

Sonra bir gün o çıkageldi. Ağır adımlarla sana doğru ilerlerken doğrudan gözlerinin içine baktı. Üzerinde sonbahar yapraklarından yapılmış bir elbise vardı. Güzel kelimesinin tanımının o an değiştirilmesi gerekiyordu aslında. Yanına doğru yaklaştı ve seninle aynı banka oturdu. O an yemyeşil bir yerde olduğunu düşündün. Kuşların cıvıltıları duydun, rengarenk çiçeklerin kokusunu çektin içine. Bir süre gözlerinin içine baktıktan sonra "seni bekledim" dedin. "Emin olmam gerekiyordu" diyerek cevapladı. Onun sesini duymak dünyanın en iyi kemanından dünyanın en iyi melodisini duymak gibiydi.

Gözlerinin içine bakıp "gitmeni istemiyorum" dediğinde "gitmek istemiyorum" diyerek cevapladı. Neden seninle konuştuğunu öğrenemedin asla. Neden seni seçtiğini hiçbir zaman bilemedin ama o gelip yanına oturdu. Gerçek olmazdı yaşadıkların. O gerçek olamazdı. Yaşadıklarını düşündükçe bir rüya gördüğünü düşündün hep. Sanki bir hayaldi her şey, gerçekliği parçalara bölmüş ve onu yaratmıştın. Sanki senin için bir kaçıştı hayattan. Süslü cümlelerle dolu bir hikayesini yazmak istedin onun ama yapamadın.

Onun gerçek olup olmadığını hala bilemiyorsun. Belki sadece zihninin bir oyunuydu, belki sadece yaşamak için bir sebep arıyordun ve onu bulmuştun. Belki de sadece bir yanılgısıydı zihninin. Ancak bir hayal bile olsa onun gerçekliğini inkar edemedin hiçbir zaman. Hayaller kadar gerçek olan hiçbir şey yoktu senin için. Belki sadece bir hayaldi o ama eğer öyleyse hayallerin yanına gidebilmenin bir yolu olmalıydı. Elbet bir yerlerde sağ kalmış bir dilek perisi bulabilirdi.

Belki de sadece basit bir hayaliydin onun. Belki de onun hayali olmak hayattan isteyebileceğin tek şeydi.

Düş müziği


Günlerden Perşembeydi, Ekimin 27si. Günlerdense Perşembe. Perşembeleri sevmezdi o, anlamı yoktu Perşembelerin. Bazıları evrenin bir Perşembe günü yaratıldığını iddia etse de onun için önemsizdi. Daha güneş doğmadan önce uyanmıştı. Ancak yatağının içinden çıkabilecek kadar güçlü hissetmiyordu kendini. Aslında yapması gereken bir çok şey vardı. Uyanmalı, kahvaltı yapmalı, acı bir kahve içmeli ve güne başlamalıydı. Ancak bunların hiçbirini yapmak istemiyordu o sabah. Yorganını üstüne bir kalkan gibi çekip korunmak istiyordu hayattan. Nedense içindeki bir ses canının çok yanacağını söylüyordu. Aslında iç seslerinin gelecek tahminlerine inanmazdı. Onların dedikleri olsaydı eğer dünya uzun zaman önce yok olurdu. Ancak o gün iç sesleri oldukça inandırıcı konuşuyordu.

Yine de yatağından çıktı. Banyoya gidip yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı. Daha sonra mutfağa gidip demliğin için su doldurduktan sonra ocağın üzerine koydu. Günlük rutinleriydi onun. Alışkanlıklarıydı. Aslında bu sırada kendine gelirdi. Uyanırdı ve o gün karşılaşacaklarına hazırlardı bedenini. Yorganının altında olmadığı için yeni bir kalkan yapardı kendine. Kalkanlarının kurşun geçirmez olmasını isterdi hep ama hiçbir zaman gerçek olmazdı istekleri. Hiç acelesi yokmuşçasına dolaştı evinde. Saat daha 4:37 idi ve biraz daha zamanı vardı. Bu arada salonuna geçip bilgisayarını açtı. Kahvesini hazırladı ve kahvaltılıklarını aldı. Saat 4:49 olmuştu. Bilgisayar masasının üzerine koydu kahvaltılıklarını ve sandalyesine oturdu.

Kahvesinden bir yudum aldığı sırada bilgisayarında bazı programları çalıştırıyordu. Bir müzik listesi hazırladı. Daha sonra o programda bazı ayarlar yaptı. Acaba bu günün konusu ne olacaktı diye düşündü. "Yalnızlık" konuşmak sıkılmıştı, "ilişkiler" üzerine konuşacak kadar güçlü hissetmiyordu kendini. Düşündü sadece bir kelime bulması gerekiyordu. O gün üzerine konuşmak istediği tek bir kelime. Ancak nedense aklına hiçbir şey gelmiyordu. Bu yüzden "hiçlik" üzerine konuşmak istedi. Saat 5 olduğunda mikrofonu karşısına aldı ve konuşmaya başladı "Günaydın dünya, günaydın insanlık, günaydın sevgili dinleyicilerim"

Aslında hiç dinleyici yoktu onun. Varmış gibi yapmak iyi geliyordu. Her ne kadar canını yaksa da bir hayaldi her şey ve hayal sürdüğü sürece iyi hissettiriyordu. "Bu gün yine beraberiz. Sizin için harika şarkılar seçtim ve birlikte olduğumuz süre boyunca güzel vakit geçireceğiz. Bu günün konusuhiçlik. Evet farklı bir şeylerden konuşmak istiyorum bugün. Şimdi siz ilk şarkıyı dinlerken bende kahvemi içeyim biraz. Tekrar görüşeceğiz." dedi ve ilk şarkısı çalmaya başladığı sırada kahvesinden bir yudum aldı.

Şarkı bitmeye başlarken o hale ne söyleyebileceğini düşünüyordu. Ne anlatabilirdi ki hiçlik hakkında. Hep böyle olur, ne anlatacağını bilemezdi. Sonra konuşmaya başlar ve saçmalardı. Hiç dinleyicisinin olmamasının güzel taraflarından birisiydi bu. O ne söylerse söylesin kimse onu sorgulayamazdı, yargılayamazdı. Şarkı bittiği zaman tekrardan konuşmaya başladı "tekrardan merhaba hepinize. Güne biraz duygusal başladık farkındayım ama gökyüzünde gri bulutlar var ve onlar beni düşünmeye sürüklüyor. Hiçlik demiştik daha önce hadi biraz hiçlikten konuşalım. Hiçlik: hiçbir şeyin var olmaması. Boşluk gibidir hiçlik ama hiçliğin içinde boşluk bile yoktur. Sonsuz büyüklükte bir yalnızlık dersek o da yoktur hiçliğin içinde. Anlında hiçbir şey oktur. Önünüzde var olmayan bir kutunun içindeki yokluğu düşünün işte hiçlikte onun gibidir. Sadece hiçlik herhangi bir yerde de değildir. Önünüzde veya arkanızda değildir o. Sağınızda veya solunuzda da değildir. Şimdi bunları düşünürken başka bir şarkı daha dinleyelim. Biraz daha küçük adımlarla ilerleyelim."

Şarkı çalmaya devam ederken avuç içleriyle gözlerini ovuşturdu, ne söyleyeceğini düşündü. Konuşmak zordu onun için. Konuşmak anlatmak demekti ve anlatmayı sevmezdi. Konuşmazdı bu yüzden. Sessizlik onun için güzeldi, güvenliydi. Bir kalkandı önünde, kurşun bile geçirmezdi bazı zamanlarda. Sadece kendisine zarar verebilirdi ve bunda bir sakınca yoktu. Zaten insan kaçamazdı kendinden. Saklanabileceği bir yer hiç var olmamıştı. Şarkı bittikten sonra bir an duraksadı ve ne söyleyeceğini düşündü daha sonra kaybettiği zamanı kazanmak için hızlıca konuştu "Güzel bir şarkıydı değil mi? Hiçlikte hiçbir şeyin olmamasından bahsetmiştim. Öyle bir yer düşünün ki bomboş hatta boşluk bile yok. Hiçliğin yokluk olduğunu kabul ettik biraz da hiçlikteki varlıklardan konuşalım. Gündelik konuşmada hiçliği kullanırız bazen sadece "hiç" kelimesini seçeriz "o hiç var olmamıştı" diyebilmek için. Ancak burada bir tezatlık vardır. Hiç var olmayan bir şeyden bahsederiz ama o bahsettiğimiz şeyi biliriz. Belki sadece hayalini kurmuşuzdur o ideal sevgiliyi düşlediğimiz gibi belki de sadece eski bir masalda kalmış bir prensestir o. Hiçlik üzerine konuşmak olmaz, kelimeler söylendikçe zarar veririz hiçliğe. En iyisi bir sonraki şarkıyı dinleyelim ve tekrar görüşelim."

Hiçlik üzerine söyleyebilecek başka bir cümlesi olmadığını fark ettiğinde konuyu değiştirmek istedi. Yoksa daha fazla saçmalardı bunu da istemiyordu. Aslında hiçbir önemi yoktu onun için zaten bir dinleyicisi hiçbir zaman var olmamıştı. Bu yüzden kimse onu sorgulayamaz, yargılayamazdı. Çalan şarkı bittikten sonra konuyu değiştirmemeye karar verdi "Aslında hiçlik üzerine söyleyecek bir şey bulamadığım için konuyu değiştirmeyi düşünmüştüm ama vaz geçtim. Eğer değiştirseydim masallardaki prenseslerin var olmamasından bahsedecektim ama hiçlikten devam etmek istiyorum. Hiçlik aynı senin gibi sevgili dinleyicim. Aslında yoksun bunu biliyorum ama ben yine de seninle konuşuyorum. Sen aslında bir hiçsin ve ben hiçlikle konuşuyorum. O zaman neden bu programı yaptığımı sorabilirsin bunu bende bilmiyorum açıkçası. Neden yokluğa bu kadar yakınım bilemiyorum. Teneke adam gibiyim ben, kalbimi sökmüşler o artık yok. Yerinde kocaman bir hiçlik var ve giderek büyüyor. Bir gün beni ele geçirebilir belki bilmiyorum ama hiçliği ben yüreğimin olduğu yerde taşıyorum. Teneke adam gibiyim bir kalbim yok onun yerine koyacak başka bir şey de yok. Anlıyor musun hiç var olmamış dinleyicim. Eğer anlıyorsun lütfen beni ara ve yanıldığımı söyle"

Sıradaki şarkı çalarken canının yandığını fark etti. O kadar canı yanmıştı ki kendini toparlamak için fazladan bir şarkı daha çaldı. Tekrardan yayınca bağlandığında "Gördüğün gibi sen yoksun dinleyici. Bunun önemi yok ama boş ver. Şarkılarımızı dinleyelim yokluğunla gerçekten bir önemi yok. Zaten sen var olsan konuşamazdım ben. Kabul edelim ki utanırdım. En iyisi böyle devam edelim biz. Hiçlikle varlık arasındaki ince çizgi burada aslında sen var olabilirsin ama aslında yoksun. Ben varlığına veya yokluğuna dair hiçbir şey bilmiyorum. Bu yüzden farklı bir boyuttasın sen. Yaşadığın yer bu dünyada değil. Hayal ile gerçekliğin arası gibi aslında. Ben seni görmeden, duymadan, hissetmeden varlığını bilemem ancak varmışsın gibi davranabilirim. Neyse boş verelim bunları başka bir şarkı daha dinleyelim."


Tam başka bir şarkı çalacağı sırada masasının hemen yanındaki telefon çalmaya başladı. O anda o kadar heyecanlandı ki ne yapacağını bilemedi. Hiç bilmediği bir zaman dilimi geçti telefonun ahizesini kaldırana kadar. Telefonu kulağına yaklaştırıp "merhaba" dediğinde karşı taraftan tedirgin, utanmış bir ses "merhaba" diyerek cevapladı. Karşısındaki bir kadın sesiydi. Sesi o kadar güzeldi ki sanki kelimeleri bir kelebeğin kanat çırpışına benziyordu. Sanki dünyanın en iyi kemanından çıkan dünyanın en iyi sesini duyuyordu. Gök kuşağı gibiydi sesi: hüzünlüydü, üzüntülüydü, mutsuzdu, umutluydu, neşeliydi. Her renk vardı onun sesinde.

Kız konuşmaya devam edip "yanılıyorsunuz" dedi "sizi uzun zamandan beri dinliyorum. Daha önce aramayı düşündüm ama tek başınıza o kadar başarılıydınız ki yayını bozmak istemedim. Şimdi ise yanıldığınızı söylemek istiyorum. Hiç kimse yoksa bile ben varım."

Hissettiği duyguları anlatması imkansızdı herhalde. Anlattığı her şeyi birinin duyduğunu düşündüğü zaman utançtan konuşamıyordu. Kelimeler kaçıyordu ondan sadece "teşekkür ederim" diyebildi. "Teşekkür ederim beni dinlediğin için. Hatta teşekkür ederim beni hiçlikten aldığın için. Evet arasaydın konuşamama ihtimalim vardı. Farkındaysan şu anda da konuşamıyorum. Hiç beklemezdim birinin beni dinleyeceğini, beni anlayacağını. Her halde bu duyguyu tarif bile edemem." 

"Emin olun bende konuşamam bazen. Ancak burada anlattıklarınız benim hissettiklerimdi, beni yaşadıklarımdı, ben hiçliğim, benim yalnızlığımdı. Belki sadece bu yüzden aradım çünkü siz beni anlatıyordunuz. Kendini başka birinden dinlemek gibi sizi dinlemek. Sizi anlamıyorum belki ama kendimi biliyorum ve siz beni anlatıyorsunuz" kızın cümleleri da aynı onun gibi titriyordu. Kız da utanıyordu konuşurken bunu hissedebiliyordu.

"Çok teşekkür ederim" dedi adam "bunlar hayatım boyunca duyduğum en güzel sözcükler. Beni ne kadar mutlu ettiğini anlatamam sana. Lütfen dinlemede kal ve tekrar ara. Sesini tekrardan duymama izin ver." Telefonu kapattıktan sonra bir sonraki şarkıya geçti. Şarkı çalmaya devam ederken tek bir şeyi anlayamıyordu. O telefonu hiçbir zaman bağlatmamıştı, telefon asla çalışmamıştı. 

Yüreğinin odaları






Adam yatağının kenarına oturmuş dirseklerini bacaklarına dayayıp başını avuçlarının içine almıştı. Aklından binlerce cümle geçerken o sadece onları seyrediyordu. Herhangi birisine cevap verecek kadar güçlü hissetmiyordu kendini. Dün geceden kalma bir şarkı çalıyordu arka planda. Gece boyunca uyumamıştı. Saatin kaç olduğundan haberi yoktu. Umursamıyordu geçen zamanı. Dün, bugün, yarın gibi her kelime aynı şeyi ifade ediyordu ona. Onun için tek bir zaman vardı ki onun adı yalnızlıktı.

Yine yalnızlık günündeydi. Bir mevsimi yoktu yalnızlık gününün. Bir süresi de yoktu onun. Bir kere başladı mı hiçbir zaman bitmezdi. Bir kere yalnızlık gününe girdiğin zaman soluduğun hava olurdu o. Kalbin vücuduna yalnızlık pompalardı. Sonrasında hangi şarkı çalarsa çalsın hiçbir şey değişmezdi. Eski masallar o günün bitebileceğinden bahsederdi ancak masalların çağı uzun zaman önce kapanmıştı. Ejderhalar, prensesler veya cadılar hep o kapanan çağda kalmıştı.  Bu yüzden çıkışı yoktu yalnızlığın.

Bir süre sonra hafifçe doğruldu ve yatağının yanında duran telefonunu aldı. Kimse aramamıştı, gelen mesajda yoktu. Yani değişen hiçbir şey yoktu hayatında. Ona reklam mesajları bile gelmezdi. Yalnızlık böyleydi aslında. Onun evinin etrafında kuşlar uçmaz,  hayvanlar dolaşmazdı. Sokakta yürümeye kalksa kimseyi göremezdi. Onun geçtiği yollar her zaman boş olurdu. Bir ülkesi olsa mesela kimse yaşamazdı ülkesinde. Yalnızlık tek kişilik bir evrende yaşamaktı.

Hala gecedeydi. Yalnızlık gününde her zaman gece olurdu. Güneşi hiç görememişti o. Sanki güneşi görmek için bir şeyler yapması gerekiyordu. Eski hikayelerde olduğu gibi “güneşimsin sen benim” diyebileceği birisi olmalı ve hayatını aydınlatmalıydı sanki. Ancak o karanlıkta yaşamaya alışmıştı. Sorun değildi önünü görememek. Onun renkleri de yoktu. Yalnızlık günü birkaç parçaya ayrılırdı. İlk önce her yer yavaşça kararırdı ve sonra renkler kaybolurdu teker teker. En sonunda ise herkes giderdi dünyasından. O üç aşamayı da yaşamış ve artık sona gelmişti. Ya eski masallara inanmaya devam edecek ya da gerçeğe sarılıp uyuyacaktı kalan günlerin bitmesi için.

Yatağından kalktığında çalan şarkıyı değiştirmeyi düşünmedi bile. O hep aynı şeyleri yaşadıkça aynı şarkı çalsaydı hep. Veya düşüncelerine bağlı olsaydı şarkılar farklı bir şey düşündüğü zaman farklı şarkı çalsaydı. Eğer böyle olsaydı en fazla 3 şarkı dinleyebilirdi. Bazen kendi kendini terk etmiş gibi hissederdi. İnsanın kendisine bir soru sorup cevabını alamamasıydı gibiydi. Tek sesli bir orkestraya benzetiyordu kendini. Kırık bir kemanı vardı sadece ve hiç dinleyicisi yoktu. Yanlışlarını bile söylemiyordu kimse. Bu yüzden bilmiyordu hayatı. Zaten o dışarısındaydı her şeyin. Bu yüzden beklemiyordu kural kitaplarında onun için maddeler olmasını.

Yapacak hiçbir şey bulamayınca mutfağındaki şişelerden birini daha açmaya karar verdi. O şişeyi açmazsa uyuyamazdı. Eğer uyuyamazsa daha fazla yaşamak zorunda kalırdı. Eğer daha fazla yaşarsa daha derinlerine giderdi yalnızlığın. Bu yüzden mutfağa gitti. Şişelerden bir başkasını açtı. Şişedeki bordo sıvıyı bir bardağa doldurdu ve oturma odasına geçti. Yine aynı şarkıyı açtı sonrasında. Başını koltuğa dayadı ve karşısındaki duvarı seyretmeye başladı.

Biraz zaman geçti. Herhalde geçen zamanı dakikalar veya saniyelerle ifade edemezdi. Geçen zamanı anlatabilmesinin yolu düşündüğü konu sayısını söylemekti ama onları da sayamazdı. Bir süre boyunca sadece uyumak veya rüya görmek istiyordu ama o rüya da görmezdi.  O tam neden rüya görmediğini merak ederken kapı çaldı. Gecenin bir körü neden kapısının çaldığını düşünmedi bile. Daha çok kapısının neden çaldığındaydı. Onun yanına gelecek kimse yoktu, kimse bilmezdi onun evini. Kapılarını açık bıraksa hırsız bile girmezdi evine. O an hissettiği duygunun adı heyecandı. Hiç bilmediği bir andan geçiyordu. Hızlı bir şekilde ayağa kalktı. Ayağa kalkarken bardağını yere düşürdü ve halısı bordo bir sıvıyla kaplandı ama bunu umursamadı. Kapıya kadar gidip kapıyı açtı ve yerde duran küçük bir hediye paketi gönderdi.

Paketi yırtarak açtığında küçük bir ahşap kutu gördü ve kutuyu açtığında üzerinde hiçbir şey yazmayan sarı bir kâğıtla karşılaştı. Uzun bir süre boyunca boş kağıda baktı sadece. Kağıdı incelerken aklından olasılık hesapları yapıyor, kimin o hediye paketini bıraktığını düşünüyordu. Zil çaldığı sırada kapısının dışında kimse yoktu. Ayak sesleri de duymamıştı. Kim gelirdi ki onun yanına. Kim gelip bir şey bırakırdı başkaları hep ondan almakla ilgilenirken.

Ertesi gece uyanıktı. Daha doğrusu hiç uyumamıştı. Aslında aklından geçen bu yeni düşünceleri sevmişti. Yeni düşüncelerin hatırına yeni bir şarkı bile açmıştı. Çok uzun zamandır hayatında bu kadar büyük bir yenilik olmamıştı hiç. Yine kırmızı bir sıvı içerken duvarı seyrediyordu. Ve yine kapısının zili çalmıştı. Bu sefer yerinden daha hızlı bir şekilde kaklı ve kapıyı hiç düşünmeden açtı. Karşısında yine küçük bir paket vardı. Öncekinin tıpatıp aynısıydı. Paketini parçalayarak açtığında bir kutu gördü ve sarı bir kağıt. Ancak bu sefer kâğıdın üzerinde tek bir cümle yazıyordu “Neden böyle yapıyorsun?”

Yepyeni sorular ve ye yepyeni düşünceler vardı karşısında. İlk önce soruya bir cevap vermeyi düşündü ama yapamadı. Daha sonra yazıyı incelemeye başladı. Güzel bir el yazısıydı. Harflerin yapısına baktığında bunun bir kadın el yazısı olduğunu düşündü. Birinin ona bir şey yazmasını geçmişti bir kadın neden ona bir şey yazardı. Yeni düşünceleriyle birlikte şarkısını da değiştirdi. İçinde daha önce tatmadığı garip bir duygu vardı. Heyecan vardı, büyük bir heyecan ve büyük de bir korku vardı. Ne yapacağını bilemez bir şekilde koltuğunun üzerinde uyuya kaldı en sonunda.

Ertesi gece yine aynı koltukta oturup yine aynı duvarı seyrediyordu. Kapının zili yine aynı şekilde çaldığı zaman aynı şekilde kapıyı açtı ve aynı paketlerden bir başkasını buldu. Paketi açtığında kutuyu ve onun içindeki kağıdı gördü. Bu sefer içinde yine aynı el yazısı ile “Neden koca dünyada tek başına olduğunu düşünüyorsun?” yazıyordu. Düşünceleri tekrardan değişmişti ve onlarla birlikte çalan şarkı da.

Ertesi gece kutuyu yine aynı şekilde paketledi. Paketlemeden önce kağıdın arka tarafına “benim dünyam tek kişiliktir” yazdı “ikinci bir kişiyi kaldırmaz benim dünyam.” Daha sonra kutuyu kapısının önüne bıraktı. Bir süre sonra kapı çaldı. Koltuğunda oturmuyordu hatta kapıyı hızlı bir açabilmek için hemen yanındaydı. Ancak yine de ona kutuları bırakan kişiyi göremedi. Gelen kutuyu açtığında kağıtta “evrende tek kişilik olan hiçbir şey yoktur” yazıyordu “sen hayatının kapılarını kapatırsan kimse elbette gelemez yanına” diye devam ediyordu.

Ertesi gece sarı kağıda “Bazen sen kapatmazsan kapıları. Birileri gelir ve sen içerideyken kilitler onları. Anahtarını vermişsindir o kapının. Onlarda seni içeriye hapseder. Bir daha çıkamasın, açamazsın kapıları.” Kutuyu kapının önüne bıraktıktan kısa bir süre sonra zil çaldı ve hediye paketini gördü. Paketi hızlıca açıp içindeki kağıdı çıkardı. Bu sefer “Her zaman yedek bir anahtarı vardır kapıların. Sen açmak istemezsin. Sen hapsedersin kendini karanlıklara. Her şey senin seçimindir aslında.” Bu cümleler canını yakmıştı. Hatta canı çok yanmıştı geçmişini düşünürken. Hatırlamak çok acı bir kahveyi içmek gibiydi.

Ertesi gece olduğunda kağıda “Belki haklısın hepsi benim seçimimdi. Peki ya onlar neden zincirledi kapıları. Neden duvarlar ördüler etrafıma. Sen kimsin? Neden bunları yazıyorsun bana” yazdı. Kutuyu kapının önüne koyup beklemeye başladı. Bir süre geçtikten sonra kapı çaldı ve kutuyu aldı. İçindeki kağıtta “Onlar kapılar kilitlemiş, zincirler örmüş veya duvarlar inşa etmiş olabilirler ama yıkmayan sensin. Ben kimseyim, tanımazsın, bilmezsin. Yanından geçtim defalarca kere ama sen görmedin. Çünkü perdelerin tamamen kapalıydı. Sana seslendim ama duymadın, hep aynı şarkı çalıyordu zihninde.”

Ertesi gece “Bir zamanlar yanımdan geçip giderdi hayat. Sonra hiç geçmez yanımdan. Bende onu beklemekten vazgeçtim. Kim olduğunu bilmiyorum. Kim olmadığını da bilmiyorum. Ben hiçbir şey bilmiyorum aslında. Neden bana yazıyorsun en ufak bir fikrim yok. Neden kapımın önüne gelip zile bastıktan sonra kaçıyorsun anlamıyorum. Sahi ne istiyorsun benden?” yazıp bıraktı. Zil çaldıktan sonra gelen kutuyu açtığında “Senden bir şey istemiyorum ben. Sadece dünyaları birleştirmek niyetindeyim veya tahtaları kırık bir köprü yapmak gezegenler arasına. Belki bir güneş yaratmak karanlık olduğunda. Yanımdan defalarca kere geçtin. Gözlerimin içine baktın hep ama beni görmedin.” Gördü sarı kağıdın üzerinde. O kimsenin gözlerinin içine bakmamıştı. Kimseyi sevememişti o.

Ertesi gece not kağıdına “kapılar açmak veya kapamak değil hayat. Kapım hep açıktır benim ama kimse gelmedi. Zile basmaları gerekliydi sadece, yapmadılar. Sen bastın o zile ama sende kaçtın hep. Kapım açık istiyorsan gel içeriye” yazdıktan sonra kapıyı kapatmadı. İki tane bardak çıkardı mutfak dolabından. Sonra onları masanın üzerine yerleştirdi. Bardakların yanına açılmamış bir şişe koydu ve sandalyelerden birisine oturup beklemeye başladı. Heyecanı damarlarına sığmıyordu. Aklından tek bir düşünce geçiyordu demek ki bir düşüncelik bir zaman geçmişti ve kapı hafifçe aralandı.

Daha sonra içeriye bir kız girdi. Siyah saçları düz bir şekilde omuzlarına kadar uzanıyordu. Beyaz teni loş ışıkta parıldıyor, siyah gözleri ise bakanı içinde tutsak ediyordu. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı ve gözleri bir parça kısıktı. Adama sorsalar şimdiye kadar gördüğü en güzel gülümseme karşısında duruyordu. Kız içeriye girince ayağa kalktı ve “hoş geldin hayatıma” dedi “burası benim kalbim. İstediğin yere yerleşebilirsin. İstediğin odayı alabilirsin. Burası senin artık.” Kız ise adamın yanına gelip elini tuttu. Hafifçe ona doğru eğilip “artık yalnız değilsin” dedi “yanında kalmak istiyorum.”  


Olmayan ülke



Aslında bu yazıyı yazmak istemiyorum. Bu yazıyı yazarsam eğer seni anlatmış olacağım ve ben seni anlatmak istiyorum. Gizli öznesi olduğun her cümle ile biraz daha iniyorsun yüreğimin derinlikle. Neden böyle oluyor bilmiyorum. Belki havalardandır. Havaların birçok suçu var sonuçta seni hatırlamam da onların suçu olmalı. Yağmurun da suçu var elbette. Hava kapalı, karanlık, sokaklar yalnız. Belki de en çok çalan şarkılar suçlu bilmiyorum. Kızıyorum onlara şarkılarında seni anlatıyorlar diye. Kıskanıyorum hatta. Acaba niye her yerdesin? Neden baktığım her yerde seni görüyorum?

Eğer bu yazıyı yazarsam gözlerini anlatmaya çalışırım ama anlatamam ve biraz daha gömülürüm yalnızlığa. Gözlerini anlatabildiğimi düşün mesela. Göz bebeğindeki her çizgiyi anlatmam gerekir. Her çizgiden sorumlu olan acıları sıralamalıyım. Daha sonra bakışlarını ve her bakışın anlamını da anlatmalıyım. Yapamam ki bunları ben. Bir hikâye anlatsam burada içinde bulutlar olsa, mesafeler olsa. Sonra bir tutam yalnızlık serpiştirsem hikâyenin üzerine. Bir kurbağa ve 3 tane de cüce olsa. Sonra kukla olmak isteyen bir çocuk olsa bir de kendini kuleye hapsetmiş bir prenses. Cücelerin baltaları, kurbağanın ayakları, çocuğun dişleri ve prensesin saçları olmasa.

Kötü cadının bütün kötülüğü dedikodusundan gelse. Atsız bir şövalye olsa mesela hiçbir yere yetişemese kaçırsa tüm savaşları. Şövalyenin kılıcı kırılmış, kalkanı parçalanmış olsa ama savaşmaktan olmasa bunlar. Düşman yerine duvarlara vursa hep. Prenses kulesinden atlamanın planları yaparken kurbağa bacak nakli için para biriktirse. Cüceler de pazarda kelliğe çare olan ilaçlardan satsa. Anlamı olmasa hiçbir cümlenin, hiçbir satırın. 

Kötü cadı prensesin o kadar dedikodusunu yapsa ki prenses kulesinden dışarı çıkmak istemese. Bu esnada asla var olmayan bir ülkenin yakışıklı olmayan prensi kendi gerçekliğinden şüphe etse. Diş perisinin dişler karşılığında verecek hiç parası olmasa ve ejderha biraz altın bulabilmek ümidiyle dişlerini söküp yastığının altına koysa. Kötü kalpli kont, şövalyeye onu öldürmesi için yalvarsa. Mutsuzluk hâkim olsa o topraklara. Masallar hiç başlamasa, hiç anlatılmasa mutlu sonlar.
Bu esnada olmayan ülkenin prensi aşkı bulabilirim diye hazine aramaya başlasa. Sürekli olarak kazsa, dünyanın öteki ucuna ulaşsa. Dağları değil dünyaları delse mesela. Kuledeki prenses saçları kesip onlardan kendine asla giymeyeceği bir elbise yapsa. Anlamı olmasa satırların, tüm kelimeler boşluğa dökülse. İnsanlar hikâyeleri yakarak para kazansa. En güzel hikâyeyi yakana en çok para verilse. Anlatacak hiçbir şey kalmasa. Köprünün tüm çıkışları yasaklansa. Herkes orada kalsa, kimse gidemese.

Sonra olmayan ülkenin prensi kapı kapı dolaşıp yalanlar satmaya başlasa yaptığı işten nefret edip. Kulenin kapısını çaldığı sırada prensesi görse. Ona ilk olarak “her şey güzel olacak” yalanını satsa. Sonra oturup acı bir kahve içseler birlikte. Prenses olmayan ülkeye gitmek istese prensin ona verecek hiçbir yalanı olmasa. Daha sonra prens ona olmayan ülkeye gitmek için kuleden atması gerektiğini söylese ve ikisi birlikte atlasalar ama ölmeseler. Olmayan bir ülkeye gitseler mesela. Olmayan ülkede olmayan kuralların arasında yaşasalar. Prens prensesin elini tutsa mesela. Sonra ellerine şişlerini alıp beraberce gerçeklik üretmeye başlasalar. Bütün bir şehrin üzerini örtecek kocaman bir gerçeklik örtüsü yapsalar. O örtünün üzerine aşktan resimler çizseler. Kimse anlamasa onları ama umursamasalar. Gerçek bir tepenin üzerine oturup bulutları seyretseler. El ele tutuşup birbirlerinin gözlerinin içine baksalar ve yaşadıklarına aşk adını verseler. 

Birlikte bir hikâyenin sonuna gitseler ve son kelimenin bitiminde otursalar. Bunların hepsi anlatsam mesela gözlerinin ne kadarını anlatmış olurum. Her cümle göz bebeğindeki bir başka çizgiydi desem ne kadar inanırsın bana. Bu yüzden yazmak zor benim için. Her cümlede karşılaşıyorum seninle ve ben yine konuşmayı unutuyorum. Söylemek istediğim kelimeler siliniyor sözlüğümden ben kalanlarla yazı yazmaya çalışıyorum. Anlamsız öyküler çıkıyor sonra ortaya. Ben anlatamıyorum, sen bilmiyorsun. Olmayan bir ülkeye gidelim seninle, konuşmayalım. Bir gerçeklik örtüsü örtelim üzerimize üzerinde aşktan motifler olsun. 


Aşk ateşi


Yalnız bir akşamdı. Siyah bulutlar gökyüzünü kapatmış, yıldızların görünmesini engellemişti. Yağmur yağmadan önceki son birkaç saatin içindeydi zaman. Sokaklar sessizdi. Soğuk hava yüzünden kimse dışarıda kalmak istememiş evlerine sığınmışlardı. Birçok kişiye göre fırtınadan önceki son zamanlardı. Günlerden Perşembeydi. Bir söylentiye evren Perşembe günü yaratılmıştı ve başka bir Perşembe’de yok olacaktı. O gün evren yok olmayacaktı ama o her gün gibi bazı kayıpları olacaktı hayatın.

Şehrin çok uzağında olmayan bir evin bir odasındaydı karanlık. Akşamın ilerleyen saatlerinde karanlık o odadan şehre yayılacak ve birçok evde hırsızlık olacaktı. Kimsenin olacaklardan haberi yoktu. Karanlığın doğduğu, hiçliğin varlık bulduğu o evde bir adam ve bir kadın ayakta durmuş birbirlerine bakıyorlardı. Odada büyük bir sessizlik vardı. Sanki bir ses çıksa her şey bozulacakmış gibiydi. Kafesinde özgürlüklerinin tadını çıkaran muhabbet kuşları bile sessizliğin arkasına saklanmıştı.

Hem erkek hem de kadın gergindi. Gergiliğin sebeplerinden birisi sessizlikti. Sanki söylenebilecek yanlış bir kelime duvarlarda yankılanacak, o yankılandıkça kelimeler delip geçecekti bedenleri. Erkeğin yüzünde acı ifadesi vardı. Yüzünü buruşturmuş, gözlerini kısmıştı. Belli etmek istemiyordu hissettiklerini. Kadın ise duvarın hemen yanında duruyordu. Sanki güç alıyordu duvardan. Düşecek gibi hissettiğinde ona tutunmak istiyordu. İkisi de bakışlarını kaçırıyorlardı birbirlerinden. Bu esnada soyulmuş parke zemindeki tahtaları sayıyorlardı birlikte.

Önce konuşan kadın olmuştu. Daha fazla beklemeye tahammülü kalmamıştı “bunu yapma” dedi kısık bir sesle. “Neden” diyerek cevapladı erkek “neden yapmayayım.”

“Çünkü acı çekeceksin. Acı çekmeni istemiyorum. Kalbini kıracağım sonra” kanın cümleleri özenle seçilmişti. Belli ki çok düşünmüştü bu cümleleri. Belki sadece planlanmış bir cinayetti erkeğe göre “acı çekmek umurumda bile değil” dedi erken “kır kalbimi, parçala. Ne istiyorsan onu yap. Yak beni şimdi.”

“Bunları söyleme kendimi suçlu hissediyorum. Sana acı çektirmek en son isteğim. Lütfen beni idam sehpasına çıkarma”

“İdam sehpası! İlmeği boynuma geçirdin ipin ucu senin elinde. Bırakırsan düşerim. Bundan şikâyetçi değilim ama. Adın katilim olarak tanınsın, onurdur benim için. Acı çekmekten bahsediyorsun nedir acı çekmek. Bilmezsin sensizliğin nelere kadir olduğunu. Hemen öldür beni şimdi. Ellerini boğazıma dola ve sık. Önemi yok hiçbir şeyin.”

“Böyle söyleme girdiğim her yüreği parçaladım ben. Yakarım, yıkarım. Hiçbir şey bırakmam geriye. Bunların senin başına gelmesini istemiyorum. Lütfen git, sevme beni. Sana layık değilim.”

“Yak beni. At beni aşkın ateşlerine, kavrulayım. Yanımda kal sadece, elini tutmam istiyorum. Acıdan korkacağımı mı zannediyorsun benim. Ben çıkarım o sehpaya, atlarım o uçurumdan. Seni sevmek intihar etmekti derim sonra önemli değil. Anla artık ben korkmuyorum. Bırak yaralarınla iyileştireyim. Bırak seveyim seni. Adı aşk olsun bu yangının, varsın yok etsin beni.”

“Niye bana bunları yapıyorsun. Ben sevilmeyi bilmem. Ben dokunmayı bilmem. Tenim jilettir benim. Lütfen git beni daha fazla sevmeni istemiyorum.”

“Gitsem ne değişir ki. Sanır mısın keskin kılıçlara sen diye sarılmayacağımı. Sanır mısın her satıra senin adına kazımayacağımı. Gitmek veya kalmak sorun değil. Sök şimdi kalbimi, parçala. Hiçbir şey değişmeyecek ama. Gözlerine baktığımda beni sevdiğini gördüğüm sürece hiçbir önemi yok.”

“Bunları söyleme bana. Ben sevmeyi bilmiyorum. Bana öğreteceğini de söyleme öğrenemem ben. Bilmem aşkı. Sen git, ben cezama razı olayım. Yapabilseydim kalırdım seninle, giderdik kaf dağına ama yapamam.”

“Bunları söyleme sadece tut elimden. Hiçbir şeyi düşünme, hiçbir şeyi umursama. Ben seni seçiyorum. Sonunun ne olacağını umursamıyorum. Sadece gözlerimin içine bak, sadece ellerimi tut. Ben teninin tenime değdiği her ana aşk adını vereyim. Sadece yanımda kal. Sadece sarıl bana.”

“Bunları söyleme dayanamayacağımı biliyorsun. Kalbimde adından başka hiçbir şeyin olmadığını da biliyorsun. Seni korumak için elini tutmaktan vazgeçmişim. Ben senin için yaşamaktan vazgeçmişim. İnanabilseydim kendime.”

“O zaman boş ver bunların hepsini. Gel yakalım aşkın ateşini. Her yeri kaplasın, yanalım beraber. Kal yanımda. Başka hiçbir şey istemiyorum.” Adam cümlesini bitirdiğinde sağ dizinin üzerine çöktü ve cebinden bordo bir kutu çıkardı. Daha sonra kutuyu sağ eline alıp kıza doğru uzattı. Gözleri birbirine kenetlenmişti. Tam o an kız ağlamaya başladı. Gözyaşları beyaz teni ıslatırken kız kutuyu açtı.

Kutunun içindeki yüzüğü gördüğü sırada adam “seninle yanmak istiyorum” dedi. Kız yüzüğü alıp sağ elinde tuttuğu sırada adam ayağa kalktı ve “seninle yanmak istiyorum” dedi. Kız gülümsedi gözyaşlarının arasından. Adama doğru bakıp ve gözlerini kapattığı sırada kaf dağını düşlüyordu. 

Bazı şarkılar vardır..

Misafir



Merhaba hoş geldin. Biraz konuşalım istedim seninle. Malum uzun zamandır konuşmuyoruz hiç. Neler yaşadığını bilmiyorum. Kaç çukura düştün veya kaç kere bıraktın yürümeyi hiçbir fikrim yok. Seni üzgün görmeyi hiç sevmiyorum. Gel listesini yapalım mutsuzluklarının. Sıralayalım tüm küskünlüklerini. Sana güldüğün zaman açan çiçeklerden bahsedeyim. İnanma bana, hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini söyle ama ben ısrarla tekrar edeyim aynı cümleleri. Sen konuşmayı isteme ben söylediğin her kelimenin elmas değerinde olduğunu hatırlayım sana.

Gel biraz misafirim ol. Biraz kahve içelim, konuşalım. Acılarını anlat bana. Kaç yalnızlıktan geçtiğini söyle mesela veya sol kaburgalarını kimin kırdığından bahset. Yara izlerini anlat mesela, göz yaşlarını isimlendir. Kimin için kaç kere ağladığını söyle istatistik yapalım beraber. Dökülen her damla yaşın değerini hesaplayalım. Sonra uğruna ağladığın o insanların o değeri karşılayamayacağını öğrenelim. Sonra ikinci el pazarına gidip senden çalınanları araştıralım. Nasıl olsa ihtiyacı olmadığı için satmıştır parçalarını. Bazı insanlar sadece alışkanlıktan hırsızlık yaparmış bunu tekrar kanıtlayalım. Daha sonra bir çocuk parkına gidip yalanlarla kirlettikleri masumiyetini tekrar arayalım. 

Gel biraz misafirim ol. Acı bir çikolata yiyelim seninle. Ağzımız tatlanmasın ama buna ihtiyacımız yok. Bana çocukluk hayallerinden bahset mesela. Sonra o hayallerde solan her çiçeği tekrar sulayalım. Ağaçları tekrardan yeşertelim. Her yerde çiçekler olsun.Hayallerindeki o topraklara gidelim mesela. Yüksek bir tepeden denizi seyredelim. Hatırlayalım her şeyi beraber. Hayallerini hatırlayalım. Gömdüğün umutları mezarlarından çıkartalım sonra. Gözleri görmeyen bir kurbağayı öp mesela ama bunu prens olması için yapma. Anlattılar masallara inancın kalmamış farkındayım. Hikayeler artık anlamsız geliyor sana. Biraz da küskünsün satırlara.

Gel biraz konuşalım seninle. Acı bir kahve daha içelim. Bana herhangi bir şey anlat. Öyle bir şey anlat ki içinde gözlerin olsun. Ben anlattıklarını hatırladıkça gözlerini göreyim. Daha sonra hiç bilmediğim o geçmişinle kıyaslayayım gözlerindeki çizgileri. Çektiğin acıların bir harikası olsun. Olmayan merhemimle onları iyileştirmeye çalışayım bende. Hala kanayan yaralarına ellerimi bastırayım kanamanı durdurmak için. Kanın tenime bulaşsın ben ellerimi hiç yıkamayayım. İzin ver gülümsemen için başka sebepler üreteyim. En büyük krallığın en büyük soytarısını çıkartayım karşına. Sonra sana sevdiği kadını nasıl terk ettiğini anlatsın, onun elini nasıl tutamadığından bahsetsin. Sonra beraberce gülelim onun beceriksizliğine. Veya bir yarışma düzenleyelim seni en çok güldürene bir ödül verelim mesela. Hayallerindeki bir ağaca onun adını verelim veya bir ağaçtan onun kulasını yapalım ama yalan söyleyince burnu uzamasın. Yalanları sevmiyorsun ya hani, o kukla da yalan söyleyemesin.

Gel biraz misafirim ol. Uzun süreli yalnızlıklardan konuşalım. Kahveminiz biriken telvelerinde biraz fal bakalım. Ben sana yıldızlardan bahsedeyim, güneşin neden üzgün olduğunu anlatayım. Sonra üç vakte kadar karşılaşacaklarını söyleyeyim ama sen inanma bana. Kötü hiçbir şey söylemediğimden bahset, hayatımda bu kadar güzellik yok de. Bende geçmişini önemsemediğimi belirteyim ve gri renkli tuğlalardan inşa ettiğin kalenin dışını anlatayım. Daha sonra beraber bir tepenin üstünde oturalım ve yeşil çimenlere uzanıp gökyüzüne bakalım. Bulutları hayvanlara benzetelim mesela. Ben her yerde gözlerini göreyim. Konuşmayalım ama, gerçek olmayan hiçbir kelimeyi söylemeyelim.

Gel biraz misafirim ol. Yüreğimde hiç ziyaret edilmemiş bir oda verelim sana. Orası senin olsun, istediğin gibi döşe. İstediğin resimleri as, senin istediğin şarkılar çalsın. Sonra bu oda bana yetmedi de mesela. Başka bir odayı daha vereyim sana. Oraya eski oyuncaklarını yerleştir. Sonra başka bir oda daha iste o da senin olsun. Al yüreğimin tamamını. İstediğini yap. İstersen alevler büyüt yüreğimde istersen güller ek her bir köşeye ama biraz misafirim ol. Bir iz bırak hayatımda. "Bende yaşadım" demek istiyorum. "O benim de hayatıma girdi" diye yazmak istiyorum tüm satırlara.

Lütfen biraz misafirim ol. İstersen git sıkılınca istersen kal sonsuza kadar. Al yüreğimi istediğini yap, senin olsun her şey. Sadece biraz kal, misafirim ol. "Bende yaşadım" demek istiyorum. "O beni sevdi" diye yazmak istiyorum tüm hikayelerime.

Masal yaratmak




Uykusuz gecesine son vermeyi düşünmedi bile. Gündüzlerin ve gecelerin arasındaki üç farkı öğrenememişti asla. Sessizce uzanmayı uyumaya yeğlerdi, karanlıkta gri duvarlardaki gölgeleri seyretmek en güzel hobisiydi. İstediği her şeye sahip olabilirdi o karanlıkta. Gölgelerde mutlu krallıklar yaratabilir veya yalnızlığını parçalara böler ve evrenin dört bir yanına savurabilirdi. Bir masalın bitimindeki üç elmadan birisini o karanlıkta bulabilir ve sonsuza kadar mutlu yaşayabilirdi. Belki bunların hiçbiri gerçekleşmez ve bir gün veya bir gece daha geçirir, biraz daha gömülürdü o karanlığa.


Uzun siyah saçlarını özenle taramış, en güzel elbiselerini giymişti o gece. Küskün bir alaca karanlığın gitmek için can attığı zamanlardı. Yüzünde hafif bir makyaj vardı. Amacı daha güzel görünmek değil gün doğumuna ona değer verdiğini göstermekti. İnsanlar böyle yapardı, bir şeye değer verdiği ölçüde dikkat ederdi kendisine. Evrendeki en güzel şeyin o sonsuz karanlığı uzaklaştıran güneşin doğuşu olduğuna inanırdı.  Güneşin doğuşu birçok olayın başlangıcıydı. Yaşam, umutlar ve masallar güneşin doğumu ile başlar o yerini geceye bıraktığında anlatılırdı. Gündüz hem yaşamak için hem de bir masalın başlaması için en doğru zamandı.

Sessizce salondaki koltuğuna oturmuş karanlık duvardaki gölgeleri seyrediyordu. Avizeyle veya halıyla konuşmayı düşünmedi bile. Avizenin o can sıkan sesini duymaya hiç niyeti yoktu. Ellerinde ince bir kitap tutuyor ve kısık sesli bekliyordu. Her şeyi unutmuş ve kendini gecenin ritmine kaptırmıştı.  Açık pencereden ılık bir ilkbahar rüzgârı içeriye doluşuyordu. Eski günlerde masallar eşliğinde uyur ve onların dostluğunda giderdi renkli coğrafyalara. Sonrasında büyümüş ve masal anlatacak kimsesi kalmamıştı. Ardından kâbuslar gelmiş ve bir süre sonra onlar da gitmişti. Bu yüzdendi her gece kendisine anlattığı masallar. Uyumak için değil ama rüya görebilmek için anlatırdı masalları. Masallar olmadan rüyalar olmazdı ve rüyaların olmadığı her uyku gereksiz zaman kaybıydı. Yaşam onun rüyalarında gizliydi, kalanın pek de bir anlamı yoktu.

Onun gecelerde cereyan eden bu hayatını kimse bilmezdi.  Geceleri ve gündüzleri farklı yaşardı birbirinden. Gündüzlerde herkes ordusunun bir neferiydi o. Sıradan şakalar yapar, sıradan konular hakkında konuşurdu. İnsanlar gelip geçerdi hayatından ve o da diğerleri gibi umursamazdı gündüzlerde. Gecelerde ise farklı olurdu. Duygusuzluk pelerinini çıkarır ve yalnız ömrüne farklı hayatlar kurgulardı. Bu yüzdendi kendine anlattığı masalların gece gelişi. Duygularını kimse bilmez, kimse görmezse eğer asla eksilmezdi. Asla tükenmezdi ve asla herkes gibi olmazdı geceler boyunca.
Hep aynı masal kitabını tutardı elleri. Onlarca değil yüzlerce defa okumuştu onları ama yine de vazgeçemezdi onların büyüsünden. Her noktasına, her virgülüne kadar bilir, her satır arasını ezberden okurdu. Boş vakitlerinde masallar büyütür, onlara geçmişler ve gelecekler kurgulardı. Bir süre sonra ise kendi masallarını oluşturmaya başlamıştı. Asla tekrarlanamayacak masallar kurgulayıp bir süre boyunca onlarda yaşardı. Sonrasında gündüzleri hayatı, geceleri ise düşleri yaşardı.

Öyle gecelerden birisindeydi. Cam kenarındaki koltuğuna oturmuş, duvarlardaki gölgeleri seyrediyordu. Masal kitabını açmıştı. Onu köşelerinden tutuyordu ve okuyor taklidi yapmaya hazırlanıyordu. Anlatacaklarının hiçbirini kitaplar yazmayacaktı oysa. Kimse duymayacak, kimse bilmeyecekti. Uzak diyarların prensesini anlatacaktı gece yerini gündüze bıraktığında.

Hazırdı ve anlatmaya başladı. Derinden gelen sesi kısık ve etkileyiciydi. “Uzun zaman önce masalların gerçek olduğu bir diyarda” diye başladı anlatmaya “kendi yalnızlığında kavrulan güzel bir kız varmış. Saçları gece kadar siyah, gözleri deniz kadar maviymiş. O güldüğünde ilkbahar sırasının geldiğini zanneder ve ağaçlar çiçek açmaya başlarmış. Ancak o gülümsemezmiş ve ülkeye her zaman kış hâkimmiş.”

 “Rüyaların bile üşüdüğü bir gecede kız yalnız ömrüne devam ediyormuş. Yıldızlar bulutların arkasına saklanıp hatırlanmayı bekliyormuş. Güzel kızımız ise…” anlatırken kendinden geçmiş, farklı bir evrende farklı bir yaşamda yaşamaya başlıyordu. Kapının çığlıkları onu gerçeğe çekmeseydi başaracaktı da. Kısa ve kararsızca çaldı kapı. İlk kez çaldığında kız ne yapacağını bilemez haldeydi. Zaten yeni evini kimseye söylememişti ve korkuyordu sabahın beşinde kapısının çalmasından. İkinci kere çalmayınca kapı derin bir oh çekti, her kimse yanlış gelmiş olmalıydı. Eğer ikinci kez çalarsa polisi arardı fakat eski ahşap kapı fazla dayanamazdı zorlamaya. Korkuyordu ve kendini sakinleştirme girişimleri çaresizdi ve kapı ikinci kez çaldı.

Cep telefonu odasındaydı ve ev telefonu henüz bağlanmamıştı. Kendini yenmeyi bir parça olsun başardığında kapıya doğru ilerlemeye karar verdi. Yürürken adımları kısa ve sessizdi. Çığlık atsa duyan olmazdı, çok iyi biliyordu bu duyguyu. Kapı üçüncü kez çalmadığında parmaklarını ahşap kapıya dayadı ve bekledi bir sesin gelmesini. Beklediği sesi duyamayınca kapı deliğinden baktı dışarıya.

Dizlerinin üzerine çökmüş bir adam vardı. Başını yukarıya doğru kaldırmış, ellerini yüzünün hizasında birleştirmişti. Yalvaran bir görüntü vardı bedeninde. “Orada olduğunuzu biliyorum” dedi, sesi titreyen ve yakaran bir tınıdaydı.

“Yine belayı bulduk. Hem de yeni evimdeki ilk gecemde” dedi kız içinden kısık sesle. Adama baktığında ondan bir zarar gelebileceğine pek olanak veremedi. Herhalde yanlış gelmiş olmalıydı, belki ayrıldığı eski sevgilisini bulmayı falan amaçlamıştı. “Kimsin?” diye sordu, “gecenin bu saatinde kapımda ne işiniz var?”. Sesi kızgın ve öfkeliydi. Korkmasına çok da gerek yoktu sonuçta adam kapının diğer tarafında kaldığı sürece ona zarar veremezdi.

Kim olduğunu biliyordu elbette ama konu neden orada bulunduğuna gelince verecek geçerli bir cevabı yoktu. Aslında bu tarz bir durumla karşılaşırsa verebileceği cevaplar üzerine çok düşünmüştü. Ancak geçerli bir cevabı henüz bulamamıştı ve hala ne söyleyeceği konusunda hiçbir fikri yoktu. Bir tek cevap vardı ancak ona inanabilecek insan sayısının oldukça sınırlı olduğunu düşünüyordu, her ne kadar cevap gerçeğin salt hali olsa bile. “İsterseniz size bir hikâye anlatabilirim, her kelimesine kadar gerçek bir hikâye. İnanmazsanız, sessizce gider ve bir daha gelmeyebilirim.” konuşurken heyecandan kekeliyordu ve bir cevap beklentisi içine girmeden bitirdi cümlesini.

“Çabuk anlatsan iyi olur yoksa polisi çağıracağım” kız hızlı bir şekilde odasına gitmiş ve telefonunu almıştı bu zaman zarfında. Onun hikâyesini merak etmeye başlamıştı ve nasıl olsa evi karakola oldukça yakındı. Polisler çok hızlı bir şekilde gelebilirdi. Artık korkmuyordu.

“Teşekkür ederim beni dinleme lütfünü gösterdiğiniz için. Anlatacaklarıma inanmamakta özgürsünüz veya polisi çağırmakta da.”  cümlesi bittiğinde derin bir nefes aldı. Boğazı heyecandan kurumuştu ve bir bardak su için her şeyini verebilirdi ama bu anda pek bir önemi yoktu. “Aylar önce bir eskiciden bir pusula almıştım. Kuzeyi göstermeyecek kadar bozuktu, her gün farklı bir yönü işaret ediyordu bana. Yine de sevmiştim onu gümüş işlemeleri çok güzeldi. Bozuk olması da kendi hayatıma güzel bir göndermeydi, hiç bir zaman kuzeyim olmamıştı benim. Birkaç hafta geçmişti aradan, arkadaşlarla İstiklalde dolaşırken fal baktıralım dedik. Severim falları eğlencelidir, yalandan da olsa keyif verir insana. Kurgu yaşamlar güzel olur, eğlendirir insanı bir süre. Bir süre sonra sıra bana geldi. Masaya oturduğumda kadın çığlık atmaya başladı. Ayağa kalkarken masayı devirdi, gerçeği söylemek gerekirse korkmuştum. Bende lanetli bir eşyanın olduğunu söyledi. Kamera şakası gibi gelişmişti olaylar, afallamıştım. Ceplerimdeki her şeyi çıkardığımda pusulayı işaret etti. Lanetliymiş o, insanı en büyük acılarını çekeceği yerlere götürürmüş. Eğer onu izlersem sadece acı çeker, hayatımı boşa harcarmışım. Eğer yeteri kadar dayanabilirsem ödülüm acılarımdan daha büyük olurmuş. Yalan söyledim başlangıçta. Aylar değil yıllar oldu pusulayı takip etmeye başlayalı.”

“Anlattığın fantastik hikâyeye inanmayacak kadar çok yaşadım bu hayatı. Buna inanacağımı düşünüyorsan çok yanılırsın.” yeni bir taktik olmalı diye düşündü herhalde ama ne için bir taktik. Hırsızlar kapı çalmaz, kız tavlamak içinse kesinlikle yanlış bir yöntem.” inanmadığını söylese de bir an için inanmayı istemişti içlerinde bir yerde. Adamın ses tonu oldukça inandırıcıydı gerçeği söylemek gerekirse. Sadece bu yüzden devam etme şansını tanıdı ona. Eli hala telefonda hazırda bekliyordu.

“İnanmanızı beklemediğimi en başta belirtmiştim zaten. Devam etmemi istiyorsanız büyük bir zevkle anlatırım gerçekleri. O günden sonra hayatım bu pusula olmaya başladı. Bir sene sonra üniversite kaydımı dondurdum, başka bir işler uğraşamıyordum çünkü. Sadece onu takip ettim geçen sürede, kalan her şey gereksizdi. Beni birçok farklı yere sürükledi pusula. İstanbul Üniversitesine gittim defalarca, sonra Bakırköy de bir ev, Sultanahmet de başka bir ev ve buradayım şimdi. İstanbul’un bir haritasını çıkarttım ve pusulayı takip ederek notlar aldım. Bu sayede arama alanım daralıyordu” anlatmaya devam ederken cebinden bir harita çıkardı ve açtı. Üzerinde işaretler, notlar ve oklar vardı. “Şu anda buradayım, neden belirli aralıklar gittiğim yön değişiyor inanın bana hiçbir fikrim yok. Pusula şu anda içeriyi gösteriyor. Anlattıklarım gerçek mi? Yoksa yalan mı? Bunu anlamanın tek bir yolu var. Eğer izin verirse…” konuşurken hala tereddütlüydü ve hala polisin her an gelebilme ihtimalini hesaba katıyordu. Son cümlesi üst katlardan gelen bir öfke dolu bağırışla ikiye bölündü ortasından “Gecenin bir köründe gürültü yapmak zorunda mısınız geri zekâlılar? Yemin ediyorum eğer devam ederseniz sizi doğuranı yaptığına pişman ederim! Şimdi kapayın çenenizi ve defolun gidin” adamın sesi kızgın merdivenlerde yankılandı bir süre boyunca.

“Verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim” dedi adam. Sesi mahcup ve utangaçtı “İyi geceler dilerim”. Ayağa kalkmış ve merdivenlere yönelmişti. Düğmeye basıp kararan merdivenleri aydınlatmayı düşünmedi bile. Onun yerine karanlığa doğru birkaç adım attı. Birkaç adım attı sorularla dolu bir ömre doğru ve birkaç adım daha attı anlamsız bir yaşama doğru.

O karanlığa doğru ilerlerken ardından metalik bir ses geldi. Ahşap kapı gıcırdayarak açıldı yavaşça. Geriye dönüp bakmadı bile, o kalmayı değil gitmeyi bilirdi. Kız “gelebilsin” dediğinde duyduğundan emin olamadığından fazladan birkaç adım attı. Yavaşça geriye doğru döndüğünde kapı açıktı ve orada kimse yoktu. İçeriye girmenin ve pusulanın gizemini çözmenin vakti gelmişti artık. Bu düşüncelerin eşliğinde hızlı ve heyecanlı adımlar attı.

Kız kapıdan bir hayli uzakta duruyordu. Kollarını önünde kavuşturmuş bekliyordu. Neden polisi hala aramadığına dair hiçbir fikri yoktu. Eğer zamanı hesaplamayı hatırlamış olsaydı asla tükenmeyecekmiş gibi duran çok kısa bir süre geçmiş olduğunu bilirdi. Kapı biraz daha açıldığında adamı gördü. Kapının eşiğinde durmuş yüzünde biraz şaşırmış bir ifade ile bekliyordu. “İçeri gel!” diyerek davet etti kız. “Bu sana güvendiğimi göstermez kesinlikle sadece hikâyenin devamını merak ettim” hikâye kelimesine özellikle vurgu yapmıştı onun anlattıklarını yalanlayabilmek için.

“Teşekkür ederim her şey için. İnanın bana bunun benim için anlamı tahmin ettiğinizden daha büyük” dedi adam ayakkabılarını çıkarmadan hemen önce. Kızın gözlerinin içine bakmamak için çabaladı yoksa o mavilikte bir tutsak olarak kalabilirdi. Ayakkabılarını portmantoya yerleştirdikten sonra ileriye doğru iki adım attı. Pusulayı sol elinde tutuyordu ve o batıyı gösteriyordu yani tam karşısını.
Kız bir süre boyunca pusulayı inceledi aklından bir sürü düşünce birçok soru geçse de onları dile getirmedi. Tavandan yansıyan loş ışık onun gümüş yüzeyinden yansıyor ve onu biraz daha ön plana çıkartıyordu. Tam karşısında duran adam yirmi beşlerinde olmalıydı. Yüzünde masum bir gülümseme asılıyordu. Oldukça rahat bir şekilde giyinmişi, bol bir pantolon ve siyah bir gömlek vardı üstünde. Gözleri siyahtı ve derinden bakıyordu hayata. Anlattıklarına bağlıydı sonuna kadar en azından onun için gerçekti yaşadıkları. “Evet, seni dinliyorum. Hikâyene devam edecektin” sesi biraz daha yumuşamıştı.

Pusulayı koşarak takip etmek ve biraz daha beklemek arasında güç bir seçim yapmak zorunda kalmıştı. Elbette ki seçiminde kızın sözlerinin etkisi tartışılmazdı ve beklemeyi seçmişti. “Aslında hikâyemi anlatmıştım, detaylarının pek de bir önemi yok çünkü hepsi geride kaldı. Söylediğim gibi bu pusulayı takip ediyorum, onun sayesinde birkaç defa şehir dışına çıktım. Hatta bir kere az kalsın yurt dışına çıkıyordum. Bin bir türlü güçlükle karşılaştım bu süreçte. Vazgeçmedim ama. Çektiğim acıların büyüklüğü ödülümün boyutu hakkında ip uçları veriyordu bana. Sorularınız varsa eğer tüm içtenliğimle cevap verebilirim onlara” dedi adam hala o evde bir yabancıydı ve buna göre davranması gerekirdi.

“İlginç bir hikâyen var” dedi kız. Sorularının arasından seçim yapması gerekiyordu ve bu gerçekten de oldukça zordu. “Bir ismin var mı? Öncelikle bunu sormalıyım yoksa sana herhangi birisi demek zorunda kalırım” güzel yüzüne tebessüm yerleşmişti kızın, sorarken eğleniyor gibiydi.

“İsterseniz bana herhangi biri diyebilirsiniz benim için sorun olmaz. Hayatta oynadığım rolden çok da farklı değil sonuçta. Ancak izin verirseniz sizi Hayal olarak tanımak isterim hayallerime ulaşmamda bu kadar yardımcı olduktan sonra” onun gülümsemesine aynı şekilde karşılık vermişti. Kız pusulayı istediğinde yerden ona doğru attı. Kaybedecek hiçbir şeyi yok iken kazanacak bir şeyleri olabilirdi.
Kız pusulayı aldığında bir süre boyunca kendi etrafında döndü ok. Ağır bir biçimde yavaşladıktan sonra doğuyu gösteriyordu. Yani tam karşısını, kapıyı belki daha da ötesini! “Eğer anlattıkların doğru ise benim aradığım şeyde bu yönde. Eğer bu yönde gidersem çok büyük acılar çekeceğim ve sonrasında ve sonrasında hepsine değecek bir ödülüm olacak. Yaşadıklarımdan sonra daha büyük acılar olabileceğine inanmıyorum doğrusu ve kaybedecek hiçbir şeyim yok. Onunla işin bittikten sonra bende kalabilir mi?” güçlü maskesini düşürmüş zayıflıklarını ortaya çıkarmıştı uzun bir aradan sonra.

“Ne kadar da kötü bir ev sahibiyim! Lütfen otur rahatına bak. Güvensizliğim için üzgünüm, hayatın acı bir öğretisi işte. Meyve suyu içer misin? Onca soruma cevap verdikten sonra ağzın kurumuş olmalı.” Artık sadece yüzü değil gözlerinin içi de gülüyordu kızın. Bir şeyler biliyor olmalı diye düşündü adam. Mutfağa doğru giderken kız pusulayı hemen solundaki yemek masasının üzerine koydu. Adımları yavaş ve narindi. Adama doğru birkaç adım attı ve sağdaki kapıdan mutfağa girdi.

Bu tavır değişikliğinin sebebini anlayamamıştı ama bundan rahatsız olduğu da söylenemezdi. Kız mutfağa girene kadar onu takip etti gözleri ve sonrasında pusula ile bakıştı bir süre. Sonra onun mutfak dolabından bardakları almasını dinledi. Kısa adımlarla masaya doğru yürürken bir taraftan da konuşuyordu “her şey için teşekkür ederim tekrardan. Bu kadar iyi bir biçimde karşılanacağını hiç düşünmemiştim. Elbette onu sana verebilirim, umarım yardımı olur sana. Büyük bir zevkle!”

Masanın yanına geldiğinde pusula herhangi bir yönü gösteriyordu amaçsızca. Onu aldığı sırada konuşmaya devam etti “onun yolu zordur. Ancak umudun ümitsizliklerinden büyük ise devam edebilirsin. Aynı hayat gibi, umudun büyük değilse yaşayamazsın zaten. Benden sana bir tavsiye …” Gördükleri karşısında nefesi kesildi. Pusulayı aldığında ok batıyı değil güney doğuyu gösteriyordu yani mutfağı. Birkaç an sonra kız ellerinde bardaklarla mutfaktan çıktı. Ok onu takip ediyordu ve kız gülümsüyordu.

“Şaşırmış görünüyorsun. Bir sorun yoktur umarım. Portakal suyu getirdim sana umarım seviyorsundur. Sahi bir sorun mu var?” diye sordu kız bardakları masaya bırakırken.
“S.. Se.. Seni gösteriyor” dedi şaşırmıştı ve kekeliyordu. Olaylara anlamlar yüklemeye çabaladı boşuna bir gayretle.  Düşüncelerinin uzak diyarlara gittiği bir andaydı.

“Hikâyeni anlatırken şüphelenmiştim biraz. Gittim dediğin yerler eski evlerim ve okulumdu. Kapıyı açmamın sebebi de buydu aslında. Eğer soramayacak kadar nazik olmasaydın sana söylerdim bunları. Başlarda bende olan bir şey için geldiğini düşündüm. Ancak bende değerli hiçbir şey yoktu. Sonra pusulayı aldım ve o seni işaret etti. Anlamlar yüklemeye çabalıyorsun olaylara inan bana aynısını bende deniyorum. Son üç yıl içerisinde birçok kez ev değiştirdim. Aynı yerde duramıyordum. Bazı zamanlarda şehir bana dar gelmeye başladı ve bende karşıma çıkan ilk trene binip herhangi bir yere gittim. Oradan da başka bir yere. Hatta bir süreliğine ülke bile değiştirdim. Eğer anlattıkların doğru ise bunlar da madalyonun diğer yüzüdür.” Dedi kız bilinmezliğin içerisinde bilinebilen bir parça oluşturabilmenin mutluluğunu yaşıyordu.

“Yani bunca zaman boyunca seni aradım ben. Hayatının aşkını arayan bir erkek gibi! Yani ben defalarca senin sokağından geçtim farkına bile varmadan. Sen benim ödülümsün!” adamın gözlerinde birkaç damla gözyaşı birikti. Yanaklarından süzülen yaşlar mutluluktan parladı loş ışıkta. Kızın gözlerinin içine baktı uzunca bir süre boyunca. O mavilikte hapsolmak istedi, o engin derinlikte boğulmayı diledi.

“Müsaadenle artık uyumam gerekiyor” dedi kız ama söz ver öğleden sonra tekrar geleceksin. Sanırım konuşacak çok fazla şey var. Adama sıkıca sarıldı o giderken. Hep hayatın mucizelerle dolu olduğuna inanmıştı, herhangi bir mucize görememiş olsa da. İlk kez inandıklarının gerçekleştiğine tanıklık etti. O dışarıya çıktığında uzunca bir süre boyunca bakıştılar. İkisi de ayrılmak istemiyordu ama düşünmek için zamana ihtiyaçları vardı. Bir çift söz söylemek istediler birbirlerine ama bunun için zaman çok erkendi. O zaman gelecekti bir gün ve o günün düşleriyle ayrıldılar birbirinden…


Kız odasına gittiğinde başını yastığına yasladı. Kendini çok mutlu hissediyordu. En çok da tekrardan rüya görebilecek olmanın mutluluğu vardı. Bir masalını daha bitirmiş, bir gün doğumunu daha en güzel şekilde karşılamıştı. Bir yerlerde öyle bir pusulanın gerçek olup olamayacağını merak etti. Belki başka bir sabah bu masala devam eder, onların aşkını baki kılardı. Her masal aşktan doğar, onla büyürdü zaten. Güneş gökyüzünü kızıla bulamaya başladığında gözlerini kapattı ve gözlerini kapatmadan önce duvarındaki bozuk saate son bir kez baktı.

Find Us On Facebook