Aşkın zamanı


Puslu bir Eylül akşamıydı. Hava kalın giyinmemiş birisine üşüdüğünü hissettirecek kadar soğuktu. Gökyüzü bulutlarla kaplı bir şekilde ayın ve yıldızların gözükmesini engelliyordu. Bu yüzden karanlıktı. Şehrin ışıkları bir anlığına sönmüş olsa mesela insanlar korkmaya başlardı. Sanki her an önlerine bir yaratık fırlayacakmış gibi tedirgin olur savunmalarının arkasına saklanırlardı. Evlerinin kapılarını kilitler kötülüğe karşı önlemler alırlardı. Karanlık havaları insanlar sevmezdi genellikle. Her gölgeden bir yaratık fırlayabilirdi. Bu yüzden insanlar hep ışıkların altından yürürdü.

Şehrin aydınlık olan bölümleri kalabalıktı. Cumanın bitiyor olmasından ötürü insanlar sokaklara doluşmuştu. Herkes bir yerlerde eğlenmenin yollarını arıyordu. Bir hafta boyunca çalıştıktan sonra birkaç sahte kahkahayı hak etmişlerdi. Gerçekte nasıl hissettiklerini kimse bilmiyordu. Mutlu muydular yoksa mutlu görünmeye mi çabalıyorlardı. Yüzlerine taktığı maskelerin sebebi başkaları mıydı yoksa kendileri için miydi her şey. Aslında şehirde olağan bir gece yaşanıyordu. Her zaman olan olaylardan farklı bir şey yoktu.

Ancak şehrin uzaklarında bir adam ışıklarının olmadığı bir yerde yürüyordu. O gece şehre tezat yaşanan bazı olaylar vardı ve onlardan birinin başkahramanıydı. Ormanın içinden geçen dar bir patikada yürüyordu. Birçokları için o yürüyüş oldukça tehlikeliydi. Ormanın içinde vahşi hayvanlar vardı ve gece onların zamanıydı. Ancak yürürken umursamadı hayvanları. Hatta tehlikenin içinde bulunması onu heyecanlandırıyordu. Nereye gideceğini bilmiyordu. Nereden geldiğini hatırlamak istemiyordu. Kaçmak için yürümeye başladı ve gidebileceği en uzak yere gitmek istiyordu.

Yolculuğu boyunca başına neler geleceğini umurunda değildi. Vahşi bir hayvan saldırsa ona mesela karnı doyar diye sevinirdi. Amaçları tükeneli uzun zaman olmuştu. Başlarda insanlara yardımcı olmak istemişti. Yanına gelen herkesin sorunlarını dinliyor, ona kendi doğrularını anlatıyor ve en sonunda da terk ediliyordu. Uğurlarına onca emek harcadığı insanların bir çekip gitmesine anlam veremiyordu. Daha sonra dünyayı daha güzel bir yer yapmaya çalışmıştı. O dönemde “dünya yok oluyor, lütfen değiştirelim. İnsanlığımızı kaybediyoruz, masumiyetimiz elden gitti” gibi cümleler kurarak bağırıyordu sokaklarda. Ancak o ne kadar çabalarsa çabalasın insanlar ona deli demeye devam ediyordu.

Belki de başkalarından duyduğu en güzel iltifattı delilik. Düşünmekten vazgeçmeyen herkese deli deniyordu. Sanki farklılık anlamındaydı delilik. Bu sebeple bir akıl hastanesinin girişinde düşünen bir adamın heykeli vardı. “Bakın çok düşünürseniz sonunuz böyle olur” diyebilmek içindi belki. Hiçbir şey yaşayamayacağını fark ettiğinde insanları kendi haline bıraktı, dünyayı hiç umursamadı. Tüm sorunları düzeltecek bir süper kahraman değildi o. Herhangi bir süper gücü de yoktu. Sadece fazla düşünmekten kocaman olmuş bir kafası vardı o da hiçbir işe yaramıyordu.

Yürümeye devam ettiğinde ağaçsız bir tepeye vardı. Şehrin tamamını oradan görebiliyordu. Daha doğrusu koyu renkli dumanlar şehrin üstünü örtmeseydi görebiliyordu. Bağırmaya başladığında etraftaki tüm kuşlar tedirgin oldu. Eğer ona doğru yaklaşan vahşi hayvanlar vardıysa geriye doğru bir adım attılar “ve sen gittin. Sahip olduğun ne varsa hepsini alıp öyle gittin. Öyle bir gittin ki ardında hiçbir iz bırakmadın. Öyle bir iz gittin ki hiç var olmadığını düşündüm. Bütün bir şehir seni unuttu. Sanki güzel kokulu bir silgiyle silmişsin gibi bir anda yok oldun. Sadece ben hatırladım seni. Yüreğimi söküp aldın giderken. Öleceğimi düşündüm, ölmem gerekirdi herhalde. Sen gitmiştin ya hani ne anlamı kalmıştı ki yaşamanın. Hatta hiç gelmeden gittin sen. Bir kez olsun bile göremedim gözlerini. Önce rüyalarımdan gittin sonra cümlelerimden. Hayallerimden gidişin herhalde yapılan tüm ameliyatlardan daha fazla acı verdi.”

Konuşmaya başladığı zaman kızgındı, avazı çıktığı kadar bağırıyordu ama cümleler akmaya devam ettikçe öfkesi yok oldu. Öfkenin yerini en sevdiği oyuncağı kırılan bir çocuğun hüznü yerleşti. Ağzından dökülen kelimeler gözyaşlarıyla ıslanıyordu. Konuşurken sesi titriyor ve zaman zaman söylediği cümlelerin ağırlığı altında eziliyordu “hep bir gün seni görebilme umuduyla yaşamıştım ben. Seni bulmaktan başka hiçbir amacım yoktu. Daha büyük bir hayalim de yoktu. Seni bulup aşkı öğrenmek istiyordum sadece ama sen gittin. Öyle bir gittin ki senden sonra idam sehpasına gittim. Başımı büyükçe bir kütüğe yasladım ama kimse baltayı indirmedi. Bir hayalken beni nasıl terk ettin bilmiyorum. Aklım almıyor, olmuyor yapamıyorum. Yaşamaktan bahsediyorlar komik doğrusu gözlerini göremeyeceğim bir yaşamı hiç istemedim ki. Hayalin yoksa yanıma bilmiyorum, anlamıyorum, anlamak istemiyorum.”

Ağlamaya başladığı zaman dizlerinin üzerine çöktü. Öne doğru eğilip ellerini toprağa yasladı. En azından gözyaşları yerdeki çimleri ıslatıyordu. En azından bir faydası vardı. Konuşmak avazı çıktığı kadar anlatmak istiyordu ama sen telleri izin vermiyordu ona. Sadece burun çekişlerinin sesi duyuluyordu ağlamamak için çabalarken. Oysa o daha önce hiç ağlamamıştı.

Daha sonra bir anda omzunda bir el hissetti. Ona dokunduğunda bütün bedenini bir sıcaklık kapladı. Kalp ritmi en üst seviyeye çıktı. Hissettiği duygunun tarifi imkânsızdı ancak o duygu hayatın anlamı olabilirdi. Bedeninin kavrulduğunu hissetti. Sanki içinden gelen bir ateş onu yakıyordu ama mutluydu yanmaktan. Başını çevirip omzunu tutanın kim olduğunu görmek için baktığında nefes almayı bıraktı. Bedenindeki tüm güç bir anda çekildi ve toprağa düştü. Hayatı boyunca gördüğü en güzel varlık karşısındaydı. Hiçbir cümle onun güzelliğini anlatmaya yetmezdi. Saçları gökkuşağının her rengindendi, gözlerinin içinde kelebekler uçuşuyordu.

Adam yerde uzanmışken onun karşısına geçti kız. Adını sormasına gerek yoktu “aşk”tı o. Başka hiçbir şey onun kadar güzel olamazdı. Tüm kelimeler tükenmiş tüm manalar yok olmuştu. “o gitmedi” dediğinde cennetin müziğini duyduğunu zannetti “ona ulaşmak için hala bir şansın daha var. Yaptığın her yanlış seçimle içindeki aşka zarar verdin. Ancak henüz o ölmedi. Hala bir şansın daha var. Yalnız tek bir şansın kaldı yine yanlış bir seçim yaparsan aşka inancın kalmayacak artık.”

Onun nasıl kaybolduğu fark etmemişti. Ancak bir süre sonra soğuğu hissetmeye başladığında aşkın gittiğini fark etti. Aramaya devam etmesi gerekiyordu. Bunun için evine geri döndü ve sokaklarda daha fazla zaman geçirmeye başladı. Gördüğü her kızı dikkatli bir şekilde inceliyordu. Ancak yanılırsa aşkı kaybedeceği için uzun süre bakamıyordu onlara. Hatta bir süre sonra kimseye bakamamaya başladı. Eğer tekrardan yanılırsa daha fazla yaşayamazdı. Kimsenin olmadığı bir adaya bu sebeple gitmek istiyordu. En azından bir umut hala kalırdı içinde. Belki bir uçak düşer ve içinden o çıkardı. Veya gemisi batar ve sadece o kurtulurdu. Tek bir ihtimal olsa bile uğruna yaşamaya değerdi. Ancak şehirde hiçbir ihtimali yoktu.

Zaten onu nasıl bulabilirdi ki? Dünyada milyarlarca insan yaşıyordu, onu nerede görecek, nasıl tanıyacaktı. Beklemek onu tüketiyordu. Sanki vücuduna et yiyen bir bakteri girmiş ve onu yavaşça yok ediyordu. Hayatının tek bir amacı vardı ve ona nasıl ulaşacağını bilmiyordu.

Tekrardan ormanın içindeki patikadan yürüyüp tepenin üzerine gitmişti. Karanlık ve puslu bir geceydi. “Aşk sana yalvarıyorum. Önünde diz çöküyorum senin. Lütfen bana bir yol göster. Onu bulamıyorum. Onu nasıl bulacağımı bilmiyorum. O olmadan yaşayamıyorum. Lütfen yalvarırım sana” dizlerinin üzerine çöküp yalvarmaya başladı. Aşkın ne zaman geldiğini fark edemedi ama. Kaçıncı cümlede yanına geldiğini bilmiyordu.

“Bir şans istiyorsun benden, onu bulmak için bir yol istiyorsun. Daha kötüsü bana inanmıyor ve onu bulamayacağını düşünüyorsun. Yaşayan tüm insanları görme fırsatı versem sana onu bulabilir misin?” canını yakacak cümleler duymuştu ama acısını umursamıyordu. Keşke aşk hep konuşsaydı.

“Onu tanımadan nasıl bulabilirim ki?” diye sorduğunda “bir gülümsemesinden onu tanıyacağını söyleyen sen değil miydin” diyerek cevapladı aşk ve o an yerin kilometrelerce derinine gömülmek istedi. “İşte sana fırsat. Zamanı durdurdum, şehre dön ve onu bul. Şehrin içinde bir yerlerde ve unutma tek bir şansın var” son cümlesi bittiğinde aşk bir anda kayboldu ve o şehre doğru koşmaya başladı.

Kuşlar havada asılı bir şekilde duruyordu. Bir köpek koşarken, bir kedi ağaca tırmanırken donmuştu. Şehre vardığında insanların hareket etmediğini gördü. Kıpırdayan hiç kimse yoktu. Daha sonra karşısına çıkan herkesi incelemeye başladı. O içlerinden birisiyse onu bulurdu. Saatlerce yürüdü, günlerce dolaştı. Aynı insana defalarca baktı fakat bulmadı onu. Daha sonra sadece görünüşüyle onu bulamayacağını söyledi ve aşk ona baktığı her kişinin nasıl birisi olduğu söyledi. Ancak günler geçmesine rağmen onu tekrardan bulamadı.

Onu bu şekilde bulmamın imkânı yok dedi daha sonra ve aşk zamanı eski haline getirdi. Oysa sadece onu bir kez görseydi sonrasının hiçbir önemi yoktu. Hayallerinin bir bedeni olduğunu bilseydi önemsiz kalırdı diğer her şey. Onu sadece bir kez olsun görseydi ve sonrasında isterse gitseydi. Öyle bir andaydı ki iki tane seçeneği vardı. Ya tamam diyerek onu beklemeye devam edecek ya da buraya kadarmış diyerek gidecekti.

Ondan asla vazgeçemeyeceğini düşündü. Daha sonra onu aramaya devam etti. Günlerce, aylarca yıllarca bekledi. Aşk vazgeçenleri sevmezdi, onun ateşinde yanmak gerekirdi. Önce hak etmek gerekirdi onu. Önemli olan aşkı anlamaktı. Onu anladıktan sonra bedenlerin fazla bir önemi kalmıyordu. Bir duvarın üzerinde oturmuş ve hep beklemişti. Bir gün yanına siyah saçlı bir kız gelip neden beklediğini sordu. O an onun için sonsuzluk kadar büyüktü. Saçının tek bir telinden tanıdı onu. Tek bir anda tüm soruları cevaplandı. Aşk bulmak için önce yanmak gerekirdi ve kıza baktığı sırada onu bulduğunu anladı.

Ve aşk onu gördükten sonra kalan hiçbir şeye güzel diyememekti.

Resim: Georges Armand

Gölge oyunu


Güneşin batmaya yaklaştığı bir Eylül günüydü. Gökyüzü kızıl bir tona bürünmüş teperlerin ardında kaybolmaya hazırlanan güneş alev renginde parıldıyordu. Birçok insan evlerine dönmeye çalıştıkları sırada durmuş ve güneşin batışını seyretmişti. Genellikle o kadar güzel bir görüntü olmazdı. Şehrin kirlettiği hava puslaştırırdı her şeyi. Ancak birkaç saat önce yağan yağmur gökyüzündeki tüm kiri yere indirmişti ve o anda gökyüzüne bakanlar uzun zamandır görmedikleri kadar güzel bir görüntü ile karşılaşmışlardı.

Herkes büyük bir heyecanla gökyüzünün muhteşem büyüsünü seyrederken tek bir kişi gökyüzüne bakmıyordu. Başını yere doğru eğip etrafını seyrediyordu. Gökyüzünde onun için hiçbir şey yoktu. Bulutlarla veya renklerle ilgilenmezdi. Gün batımı veya gün doğumunun da bir anlamı yoktu onun için. O hep yere bakardı. Yerden yukarıda görmek istediği bir şey yoktu onun. Bu yüzden başını hiç kaldırmadan insanların arasından yürümeye devam etti. Birçok kişi onu fark etmedi bile. Onu fark etmemelerini umursamadı ama.

Etrafında tanıdığı kimse yoktu. Tanıdığı kimse olmamasından da mutluydu. Birisini görse mesela onun yüzüne bakması gerekirdi. Toplumun kuralları bunu gerektirirdi. Ancak insanların yüzüne bakmayı sevmezdi. Anlamsızdı çünkü insanların yüzü. Sahteydi hatta yalancı gülümsemelerle doluydu. Sahtelikten de yalanlardan sıkıldığı gibi sıkılmıştı. İnsanların yüzüne bakmak ile mimikleri değişebilen bir kuklaya bakmak arasında hiçbir fark yoktu. Hatta kuklalar daha sahiciydi insanlardan. En azından yapılma amaçları belliydi. Üzün görünümlü bir kukla mutlu olmaya çabalamazdı. Kimse ondan mutlu olmasını beklemezdi. Ancak insanlar mutlu görünmek için o kadar çabalarlardı ki üzüntü kavramı anlamını yitirmişti.

Zaten kimseyi görememek için başka bir şehre taşınmıştı. Kaldığı eski şehir uygun değildi ona. Güneş doğru açıyla düşmüyordu. Işığın bir yere doğru açı ile düşmesi gerekirdi. Bu yüzden sadece belirli saatlerde dışarıya çıkardı. Sadece belirli saatlerde ve belirli hava koşullarında dışarıda olurdu. Öbür türlü şehri anlayamazdı. Şehri anlayamadığında da bomboş olurdu hayatı.

Doğru ışık altında gölge en belirgin hale gelirdi. Doğru ışık altında gölge ona bakmayı bilenlere her şeyi anlatırdı. Bu yüzden hiçbir zaman yukarıya bakmazdı. Hep gölgeleri incelerdi. Duyabilirdi gölgelerin anlattığı hikâyeleri. Sahte gülümsemeleri olmazdı gölgelerin veya yalan gözyaşları. Sadece doğruyu söylerdi onlar. Bu yüzden insanlara değil gölgelerine bakardı.

Gölgelerle vakit geçirmek çok daha güzeldi. Sahiciydiler, güzel dinlerlerdi ve onlara her zaman güvenebilirdin. Hiçbir gölge katil olmamıştır mesela ve hiçbir gölge yüreğini çalmamıştır. Güneşin son ışıkları kaybolduğu sırada evine doğru yürüyordu. Dışarıda doğru ışık kaybolmuştu ve evi olmak istediği tek yerdi.

Eve vardığında salona doğru yürüdü. Hep oturduğu koltuğun arkasındaki bir mumu yaktı ve duvarda gölgeler oluştu. Daha sonra biraz daha ilerledi ve pencerenin yanındaki başka bir mumu daha yaktı. Gölgelerin sayısı arttı bu şekilde. Koltuğunda oturduğunda karşısındaki duvarda başka kendi gölgesi duruyordu ve yan tarafında başka bir gölge. Arkadaşıydı o, sırdaşıydı. Ne zaman dertleşmek istese onunla konuşurdu. Her zaman anlatmak istedikleri vardı ve o hiçbir zaman dinlememezlik yapmazdı.

O gölge olmasa hayata nasıl dayanabilirdi bilmiyordu. Her şeyi sırtında taşırsa eğer yürümeye devam edebilir miydi daha fazla. Sırdaşı ile konuşmaya devam etti. Anlatmak istedikleri bittiğinde koltuğun arkasındaki mumu söndürdü ve ondan biraz daha uzakta bulunan başka bir mumu yaktı. Bu sefer yanında başka bir gölge belirmişti. O gölgenin ismi eğlenceliydi. Canı ne zaman sıkılsa, eğlenmek istese onu çağırırdı yanına. Her zaman iyi gelirdi o. Komik fıkralar anlatır, kaybolan neşesini yerine getirirdi.

Bolca kahkaha attıktan sonra en son yaktığı mumu söndürdü. Karşısındaki tüm gölgeler kayboldu. Aslında kendini kandırmaya çabaladığının farkındaydı. Ancak bir şekilde gölgeler diyarı ile iletişim kurabildiğini düşünüyordu. Bunu düşünmeye başladığı sırada istediği gölgeyi yanına çağırabildiğini fark etti. Mesela koltuğunun yan tarafına bir insan modeli yaptı. Yanan ışığın açısına göre o ışığın modeli değişiyordu.

Yalnız yemek yememek için insan modellerinden birkaç tane de yemek masasına koydu. Kendi gölgesi ile onlar arasında bir bağ vardı ve o baş onun için her şeyden daha gerçekti. Bazen nereden geldiği belirsiz bir rüzgâr eser ve gölgenin ona kızdığını hissederdi veya bazen o rüzgâr esmez ve gölge kahkaha atardı. Hayatını, düşüncelerini, fikirlerini gölgelerin verdiği tepkilere göre şekillendirmişti. Bazen tamamıyla gölgeler diyarına gitmek isterdi. Gölgeler gibi olmak isterdi, kaybolmak, unutulmak en büyük hayalleriydi. Zaten kimsenin hatırladığı yoktu.

Kalan diğer mumu da söndürüp başka bir koltuğa geçti. Onun arkasındaki iki tane mumu yaktı ve oluşan gölgeye hayranlıkla baktı. O’nun gölgesiydi. Eğer hissettiklerinin adı aşksa o gölgeye âşıktı. Onun nasıl oluştuğunu bilmiyordu. Kendine gölgelerden oyun parkı yapmaya çabalarken bir anda karşısında belirmişti. O hayatı boyunca gördüğü en güzel şeydi. Her gece onu yanına çağırırdı. Daha sonra onunla uzun uzun konuşurdu. Elini onun elinin üzerine koyup ele ele tutuşurlardı. Bazen başını onun omuzuna yaslayıp uykuya dalardı. Eğer hissettiği duygunun adı aşksa ona âşıktı.

O akşamda uzun uzun sohbet ettiler. Daha sonra gölge bir anda durup “artık beni bırakmalısın” dedi “hayatına devam etmelisin.” Adam bunu duyunca şiddetli bir şekilde karşı çıkıp “senden asla vazgeçmeyeceğim” dedi “ne olursa olsun seni hiçbir zaman bırakmayacağım. Asla unutamayacağım seni. Kurduğum her cümlede sen olacaksın. Sensiz bir rüya görmeyeceğim ben.” Onun neden bunları söylediğine dair hiçbir fikri yoktu. Belki gitmek istiyordu ama bunun da sebeplerini bilmiyordu. Ona her şeyini veriyordu. İstese dünyayı yerinden oynatmayı deneyebilirdi ama o hiçbir şey istemiyordu. Onun gerçek olmasını istiyordu her zaman. Sadece gölgesini için değil kendisi için de mutluluğu arıyordu.

Daha sonra gölge adamı sakinleştirmek için elini onun elinin üzerine koydu. Adam başını onun omuzuna yasladı. Oysa onu yastıklardan yapmıştı. Başı onun omuzunda uykuya daldığı sırada bir gürültü duyarak uyandı. Penceresinden dışarıya doğru sırtında çuval olan bir adam çıkıyordu. Adam pencereden dışarıya çıktığı sırada ada penceresinden çıkıp sokakta koşmaya başlamıştı. Nelerin çalındığını görmek için etrafına baktığında gölgelerin gittiğini gördü. Tüm gölgeleri çalınmıştı. Koşar adımlarla hırsızı takip etmeye başladı.

Aralarında oldukça mesafe vardı ve hırsız hızlı koşuyordu ama onu kaybetmeye hiç niyeti yoktu. Koşarken bir yandan da neler yapabileceğini düşünüyordu. Polisi arayıp gölgelerim çalındı diyemezdi mesela. Şikâyet edecek hiçbir yer yoktu. Bu yüzden tüm gücüyle koşmaya devam ediyordu. Hırsız sürekli sokak değiştiriyordu kaybolmak için. Ancak adam onun gölgesini takip ettiği için nereye gideceğini tahmin edebiliyordu. Onun gölgesini takip edemediği zamanlarda çantasından yere düşen gölgelerin izinden gidiyordu.

Derken bir apartmanın önünde yere düşen gölgeler sona erdi. Adam da hırsızın nereye gittiğini görememişti. Bu sebeple apartmanın kapısının yanına gitti. Kapı açıktı, demek ki içeriye girmişti hırsız. Sessiz adımlarla merdivenlerden yukarıya doğru çıkarken yerde birkaç gölge daha gördü. Yarı kapının gittiğinde içeriden konuşma sesleri duyuyordu. Bir kadın sesi “işte paran, şimdi git ve bir daha karşıma çıkma diyordu.” Daha sonra pencere açılıp bir atlama sesi duydu. Gölgeleri içeride olmalıydı.

Kapıyı sert bir şekilde açıp içeriye girdi. O içeriye girdiğinde kadın gölgeleri evin her tarafında bulunan kuklalara bağlıyordu. “Çabuk bırak onları diye bağırdı” kız tedirginlik içinde elini tuttuğu çantayı yere düşürdü ve gölgeler etrafa saçıldı. “Onlar benim asla vazgeçmem onlardan” dediğinde adam içeri doğru girip kızın yanına kadar gelmişti. “Sen benim gölgelerimi çaldın” öfkesinin gözlerinden okunmasına gerek yoktu tüm gücüyle sıktığı yumruklarından anlaşılıyordu her şey.

“Hayır, çalmadım onları, sadece ait oldukları yere getirdim. Bedensiz gölgeler ne işe yarar ki?” kız yarı suçlu yarı pişman bir tondan konuşuyordu. Mahcup bir edayla ellerini iki yana açmıştı. Adam kızın duruşu karşısında sıkılı olan yumruklarını biraz gevşetmişti “ama onlar benim geri almam lazım.” Kız hafifçe gülümsedi, adam onu göremese de hissetti gülümsediğini. İçerisi karanlıktı birbirlerini göremiyorlardı.

Kız “izin verirsen ışığı açmak istiyorum hem belki pazarlık yaparız. Gölgelerin bir kısmına karşılık kuklalarımın bir kısmı mesela” dediğinde adam başını eğerek onu onayladı. Daha sonra kız adamın yanından geçerek elektrik düğmelerinin yanına gitti. Düğmelerden gelen bir klik sesinin ardından içerisi aydınlandı.

O anda adam ne kızın siyah saçlarına baktı ne de siyah gözlerine. İçinden ne saçlarındaki huzura ne de gözlerindeki mutluluğa dair cümleler geçti. Kızın duvardaki gölgesine bakakalmıştı. “Onun gölgesi” diye haykırdı. Sesi o kadar güçlü çıkmıştı ki kız irkilerek geriye doğru birkaç adım attı “hayır bu benim kendi gölgem.” “Hayır, onun gölgesi bu. Oumzunda defalarca kez ağladığım, aşkın tanımını onda bulduğum gölge bu” bir anda adamın ses tonu değişip her şeyini kaybeden birinin hüznüne büründü.

“Yanılıyorsun bu benim kendi gölgem. Bahsettiğin gibi bir gölge gelmedi buraya” kız adamın sözlerine anlam vermeye çabalarken adam kızın gölgesini incelemeye devam ediyordu. Gölgenin olduğu duvara doğru yaklaştı. Gölgeyi incelerken “evet senin gölgen ama o gibi kokuyor” dedi. Gölge ile uğraşmayı bırakıp kızın gözlerinin içine bakmaya başladı. Eğer hissettiği duygunun adı aşksa o aşkın gerçek anlamını öğreniyordu. Kızın elini tutup “sen O’sun!” dedi “senden asla vazgeçmeyeceğim.”

Ve aşk onun gölgesini bir kez olsun görebilmek için bir güneş yaratmaktı.

Resim: Tomasz Alen Kopera

Gerçeklik yanılgısı


Adam denizi gören bir tepenin üzerinde durmuş gün batımını seyrediyor, gökyüzündeki renklerin çeşitliliği karşısında hayran kalıyordu. Daha önce bu kadar fazla renk olduğunun farkında değildi. Hatta her şeyin gri tonlarından oluştuğunu düşünürdü. Siyah beyaz bir fotoğraf gibiydi onun dünyası. Bilmezdi kırmızıyı, maviyi veya yeşili. Anlamsızdı onun için renkler, önemsizdi. Belki de hissedememesi ile alakalıydı her şey. Her renk bir duyguyu anlatırdı ya hani o duygularının olmadığına inanıyordu. Bu yüzden renksiz bir dünya gerçek dışı değildi.

Köprülerin kenarında dururdu hep. Çatıların sınırında yürürdü. Kırmızı ışıkta geçerdi hep. Bir amacı yoktu onun. Köprüden geçerken sert bir rüzgâr esse mesela aşağıya düşebilirdi. Belki de onu istiyordu sadece. Belki kaza süsü vermeye çabalıyordu gölgesini kaybetmesine. Durup düşünecek bir geçmişi yoktu onun veya hayal kuracak bir geleceği. Sadece şimdisi vardı ve ondan nefret ediyordu. Kendini zamanın arasında kısılıp kalmış hissediyordu.

Nereye gitse veya hangi yoldan yürüse anlamsızdı onun için. Onun beklediği otobüsün geçtiği bir durak yapılmamıştı henüz. Bu yüzden beklemeyi de bilmezdi. Umut kelimesi onun sözlüğünde yoktu. Herhalde birisi gelip çalmıştı. Bir gece yüreğinin kapısını kilitlemeyi unutmuştu ve güzel gözlü bir hırsız tüm kelimelerini çalmıştı. Hırsızın kimliğini bilmediği için şikâyet edemiyordu. Polise gidip kelimelerimi çaldılar benim de diyemiyordu. Kılık değiştirmede uzman birisiydi büyük ihtimalle. Onu sokakta görse tanıyamazdı.

Sonra başka bir gün seri bir katil gelip onu öldürmeye çabalamıştı. Önce güzel bir akşam yemeği yemiş daha sonra adamı konuşturmuştu. Herhalde güzel kelimeleri ne kadar içten söylerse o kadar değerliydi onun kalbi. Bu yüzden gece yatağına gelip sökmüştü kalbini. En kötüsü ise nasıl bir uyuşturucu kullandıysa üzerinde hiçbir acı hissetmemesiydi. Onunda gözleri güzeldi ama. İsteydi kendisi söküp verirdi kalbini. Ancak bir alışkanlıktı hırsızlık veya katillik. İhtiyaçtan değil zevkten yapılırdı.

Yine köprülerden birisinin kenarında yürürken hayatı değişmişti. Hayatının değişebileceğine inancı yoktu. Hatta bir anda tüm renklerin ve tüm kelimelerin geri geleceğine ihtimal bile vermiyordu. Olasılık hesaplarının dışındaydı yaşadıkları. Bir gün köprünün kenarında beklerden birisi omuzuna dokunup saati sormuştu. Dönüp baktığında üzerinde el işlemeleri bulunan bir kurşunun kafasını parçalayıp geçtiğini hissetti. Sonra bir diğer kurşun kalbine saplandı. Acılar içinde yere yığılıp o anda ölmek istedi.

Fakat bu mümkün değildi ve kıza saati söyledi. Kız teşekkür edip uzaklaşırken o arkasında nefes almadan bekliyordu. Sanki var olan tüm duygular birleşmiş ve yüreğinin tamamını kaplamıştı. Sadece bir kez görmüştü onu ve toplamda beş kelimesini görmüştü. Ancak onunla geçen kısa süre tüm ömründen daha büyüktü sanki. O kadar detaylı bir biçimde işlemişti ki zihnine onun her şeyini anlatabilirdi. Resim yapmayı bilse mesela göz retinasını tüm detaylarıyla çizebilirdi.

Kız gittikten sonra saatler geçmesine rağmen adam kımıldayamamıştı. Sanki yanına geldiğinde yasaklanmış bir büyü yapmış ve onu ele geçirmişti. Önce aradan günler geçti sonra haftalar. Aylar geçmeye başladığında onu neden göremediğini merak etmeye başladı. Sahi o neden hiçbir yerde yoktu.

İçinden geçenler yazmaya karar verdiğinde kurduğu cümleler onu korkutmaya başlamıştı “şimdi neredesin bilmiyorum. Yanıma geldin ve birkaç kelime söyledin. Seni gördüm. Beni mezarımdan çıkarıp aldın. Kurtçukların bedenimi parçalamasını beklerken beni gökyüzü ile tanıştırdın. Bunu nasıl yaptığını anlamıyorum. Sana karşı hissettiğim duyguların ismini de bilmiyorum. Bu kadar güçlü bir kelime olabilir mi dünyada. Var olan tüm sözcüklerini birleştirsem mesela hepsinde cümleler kursam, romanlar yazsam yine anlatamayacağım hissettiklerimi. Sadece bir an boyunca gördüm seni ve şimdi bir kez daha görebilmek için her şeyimi feda edebilirim.”

Zaman geçtikçe kızın içinde kapladığı alan giderek büyüyordu. “Bir virüs gibisin sanki. Bana dokunduğunda bedenime işledin ve çoğalmaya başladın içimde. Çok kısa bir zamanda kalbimi ele geçirdin sonra durmadın ama yayılmaya devam ettin. İnsanı hasta ederdi virüsler, öldürürlerdi ama sen bana zarar vermiyorsun. Hayatım boyunca hiç hissetmediğim kadar iyi hissediyorum. Şimdiye kadar hep sahte cümleler kurduğumu hissediyordum. Ancak senden sonra gerçeği bulmuş gibiyim. İlaçları vardır virüslerin içersin ve iyileşirsin. Senin ilacın olsa mesela hepsini parçalardım. Senden önce hiç iyi olmadım ki ben” cümleleriyle anlatmıştı içinde onun büyümesini.

Hayatını o köprünün üzerinde geçirmeye başlamıştı. Onu bir kez daha görebileceği için evine gitmiyordu. Uyurken yanından geçip de göremez diye uyumuyordu. Onu evsiz zannediyorlardı, bir ayyaş olduğunu düşünüyorlardı. Ancak onun bir anlık hatıralarından başka hiçbir şey içmiyordu o. Damarlarında onun sesinden başka hiçbir şey dolaşmıyordu.

Hissettiklerinin delirmenin belirtilerinden olduğunu düşünürdü çünkü başka hiçbir açıklaması yoktu yaşadıklarının. Aylar yıllara döndüğünde zihninin tamamını kaplamıştı o kız. Onun için yazdıklarını birleştirse kitaplar oluşurdu. Belki öyle yapsa kız kendini görür ve tanırdı ama başkalarının okumasına dayanamazdı ki. Anlayamazlardı onu. Hissettikleri var olan tüm duyguların çok üstündeydi. Sanki dünyanın üzerinde yaşıyordu artık. Daha önce hiç keşfedilmemiş bir gezegene gitmişti. Hayatla olan tüm bağları kopmuştu.

Kızı o kadar çok düşünüyordu ki yaşadığı sokaktan okuduğu bölüme en sevdiği şarkıdan evinin dekorasyonuna kadar binlerce farklı yaşam öyküsü kurgulamıştı. Sonra öykülerini onun gözlerindeki çizgilere, yüzündeki kırışıklıklara ve saç tellerindeki ton farklılıklarına göre elemiş ve onlara kadar indirmişti.

Sürekli olarak onu düşünüyordu. Tekrar görse mesela onu ne söyleyebileceğini bilmiyordu. Anlatacak kelime yoktu ya hislerini ne söyleyebilirdi ki “ben yıllar önce görmüştüm seni ve o güne kadar hissettiğim her şey sahteydi ve seni gördükten sonra gerçeği buldum.” Her halde söyleyebileceği her hangi bir cümle daha az saçma olurdu. “bana yıllar önce saati sormuştun benim zamanım akmıyor diyemedim sana. Benim zamanım yok hiç diyemedim. Sonra sen geldin ve saniyelerimi saymaya başladım” dese hiçbir şey anlatamazdı mesela. “Seni gördüğüm ilk anda bedenimden kurşunlar geçti, paramparça oldum. Sana karşı hissettiklerimi anlamıyordum ya ölesiye korktum senden ama seni bir kez daha görebilme ihtimalim beni uzak tuttu sonlardan” herhalde kurabileceği daha kötü cümlelerin sayısı bir hayli azdı.

Hayatı olmuştu onun, yaşamı, düşleri, hayalleri. Onu tekrardan gördüğünde hemen yanından geçmişti. Koşar adımlarla yanına gidip “merhaba, acaba beni tanıdınız mı” dedi. Kız gözlerini kısarak onu hatırlamaya çalıştı. Onda pek hatırlama ibaresi görmediğinde tanışmalarını anlatmaya başladı adam. Saat sormasını teşekkür ederim demesini tüm detaylarıyla anlattı. Elbette kelimelerin çokluğunda değildi detaylar. Saçlarını tarama biçimindeydi, giydiği elbiselerdeydi, parmaklarındaki kesiklerdeydi veya göz bebeklerindeki hüzünde. O kadar detaylı bir biçimde anlatmıştı ki kızın gözleri şaşkınlıktan açılmıştı. Herhangi bir insan onu o kadar detaylı incelememişti. Sadece bir an boyunca görmüş olmasına rağmen o kadar iyi tanımamıştı.

Daha tekrardan görüşmeye karar verdiler. Adam evine geri döndü. Daha fazla konuştular adam kıza yazdığı tüm yazıları verdi. Her şeyi bilmesini istiyordu onun. Onun için kurduğu tüm hayalleri öğrenmeliydi. Her şeyi ona sadece bir kez dokunduğu için hissetmişti. Eğer bir gün elini tutarsa biliyordu ki onun için yeni bir lisan oluşturabilirdi. Öyle bir lisan olurdu ki o içindeki tek bir kelimeyi romanlar açıklayamazdı.

Daha sonra elini tuttu adamın. Dünya en mutlu insanı olduğuna dair yemin edebilirdi. Her şey güzeldi onun için. Her şey kusursuzdu. O hayatı yaşadığına inanamıyordu bir türlü. En büyük hayalinin bile çok ötesindeydi hissettikleri. Sonrasında kız gitti ama sebebini bilmediği bir şekilde gitti ama. Yine de onu bir kez görüp ona dokunmuş olmak gidişinin acılarını bastırmaya yetiyordu. O kadar büyük hatıraları vardı ki her birisi için bir ömür boyu yaşayabilirdi.


“Peki ya bu hastanın nesi var?” diye sordu beyaz önlük giyen adamlardan birisi. “Kendi içinde bir dünya yaratmış ve o dünyanın merkezinde bir kız var. Ona âşık olduğu zannediyor. Tüm tedavileri reddediyor ve mutlu. Bu yüzden bizde onu kendi haline bıraktık ve gözaltında tutuyoruz. Kızı bir zamanlar görmüş olduğuna inanıyoruz. Ancak sonrasına dair bir bilgi yok elimizde. Büyük ihtimalle onuna konuşacak cesareti bulamadı ve derin bir travmaya girdi” dedi beyaz önlük giyen başka bir adam ve hastanenin koridorunda yürümeye devam ettiler. Bu esnada odasında yatan gülümsüyordu, mutluydu.  

Ve aşk onun için başka bir gerçeklik kurgulamaktı.

Resim: Mark Spain 

Dinle: Dream Theater, Space dye west
Şarkının hikayesi: Grubun klavyesisi bir dergiyi okurken orada bir kız görür ve o an ona aşık olur. Sonra o şehirde bulunduğu süre boyunca dergiyi hep yanında taşır ve kızı tanıyıp tanıyamadıklarını sorar. Uzun bir süre boyunca şehirde kaldıktan sonra gitmesi gerekir ve gittikten sonra bu şarkıyı yazar. Bu yüzden çok özelir bu şarkı. Benim eski hikayelerimde "belki bir gün bu satırları okursun ve kendini tanırsın" dememe benzer. Çok çok özeldir.


Rüya alemi


O gün güneşin neden göründüğünü kimse sorgulamadı veya önceki gece yıldızların nereye gittiğini. Kimse gökyüzün renginin değiştiğinin farkında varmadı. Eğer birisi sebepleri sorgulasaydı onları kolaylıkla öğrenebilirdi. Binaların neden yamuk olduğu veya her yerin neden bu kadar yakın olduğu da kolaylıkla anlaşılabilirdi. Birisi sokakta yürürken onlarca yıl önce ölen bir arkadaşını görmesi de aynı sebeptendi. Köşe başlarında saklanan yaratıkların çokluğu da bu yüzdendi. Kimse bilmese de onlar rüya diyarındaydı.

Herkes gördüğü rüyaların kendi zihninde olup bittiğini sanırdı. Gördüğü her şey beyninin onlara oyunlarıydı. Böyle düşünen insanlar bir rüya diyarının varlığından habersizdi. Bunun en temel sebebi rüya dünyasının kurallarının tamamen farklı olmasıydı. Var oluş boyutunda eğri bir yapısı vardı o diyarın. Mesafe kavramı yoktu orada. Yan yana iki evin arasında dünyalar saklanabilirdi. Bazense o kadar yakın olurdu ki rüyalar birbirlerinin içinden geçerdi. İnsanlar birbirlerini uzaktan görür ama asla fark etmezdi. Bunun en temel sebebi ise o insanların gerçekte farklı şehirlerde veya farklı ülkelerde yaşamasıydı.

Aynı anda tüm mevsimler yaşanırdı orada. Her ay ve her gün yine zamanda yaşanırdı. Bir adın atınca Nisan’ın yirmi üçünden Eylül’ün on dördüne kolaylıkla geçilebilirdi. Havada güneş varken kar yağabilirdi bu sebepten ötürü. Rüyalar diyarının mantığını anlayabilmek bu yüzden imkânsızdı. Ona alışan insanlar vardı. Onlar rüya âleminin içinde daha rahat hareket edebiliyorlardı. Ve bir de onun içinde istediği gibi dolaşabilen birisi vardı.

Çok katlı bir binanın içindeydi adam. Merdivenlerden yukarıya çıkıyordu. Lambaların bir bölümü yanmıyordu. İnsanın titremesine neden olacak kadar soğuktu. Kapıların arkasından kötü kahkahalar duyuluyordu. Kahkahalara çığlıklar eşlik ediyordu. Bazı kapılar kapanıyor ve tekrar açılıyordu. Gölgelerin içinde bekleyen yaratıklar vardı ve annesini arayan kaybolmuş bir çocuk.

Çocuk hızlı adımlarla merdivenlerden yukarıya doğru çıkıyordu. Bu esnada yanaklarından süzülen yaşlar yere düşüyor ve gözyaşlarının düştüğü zemin parçalanmaya benziyordu. Bir süre boyunca çocuğun rüyasını inceledi. Rüyanın hammaddelerini ölçtü. Annesine ulaşmaya çalıştığına göre annesi uzaklara gitmişti ve ona nasıl ulaşacağını bilmiyordu. Sürekli engellerin çıkması ise onu annesi ile görüştürmeyen birisinin varlığını haber veriyordu. Çocuğa yardım etmesi gerekiyordu.

Önce çocuğun yanına gidip “merak etme annen iki kat üstte seni bekliyor” dedi. Daha sonra kılıcını çıkarıp gölgelerde saklanan birkaç yaratığa sapladı. Çocuktan birkaç adım önde gidip onun yolunu temizledi. Kılıcıyla yaratıkların boğazını kesti, soluk alarak havayı kirletmelerine izin vermedi. Çocuğa yardım ettikçe yüzünde bir mutluluk oluşmaya başlamıştı. Çocuk annesinin olduğu kata vardığında uyandı ve o başka bir rüyaya geçti.

Gri renkli bir şehirdeydi. Şehir düz sokaklardan oluşuyordu. Hiçbir binanın ne kapısı ne de penceresi vardı. Siyah renkli bir yağmur yağıyordu. Ve şehrin tam orta yerinde bir adam çığlıklar içinde koşuyordu. Onu inceledikçe karşısına çıkan her sokakta yön değiştirdiğini fark etti. Etrafında sürekli bir işaret arıyordu. Sanki o işareti görmediği sürece eksik kalacaktı ve ilginçtir ki hayatı o işareti bulmasına bağlıydı.

Adam kaybolmuştu hiç bilmediği bir şehirde. Nereye gideceğini veya nasıl gideceğini bilmiyordu. Yanından geçtiği her bina, yürüdüğü her sokak bir diğerinin aynısıydı. Şimdi rüyayı inceleme vaktiydi. En büyük korkusu kaybolmaktı onun. Bu yüzden sürekli olarak kaybolduğunu görüyordu rüyalarında. Ona yol göstermesi gerekiyordu. Bunun için ileriye onun yoluna bir yön levhası astı. Rüyasındaki dışarıdan müdahaleyi fark edememesi için biraz daha ileriye bir tane daha astı ve daha ileriye başka bir tane. Onun emek vermesi gerekiyordu. Çabalamak istiyordu. Adamın yolu açık bir kapı ile kesiştiğinde onun uyanma vaktiydi. En azından uzun zaman sonra mutlu uyanacak diye düşündü ve başka bir rüyaya doğru yola çıktı.

Eksik bir evin içerisindeydi. Evin içerisinde dolaştıkça her şeyin yarım olduğu fark etti. Yarım bir koltuk, yarım bir masa veya yarım resimler. O evin bir parçası eksikti. Eşyaları incelediğinde onların kesilmiş olduğunu gördü. Demek ki birisi onların diğer yarısını çalmıştı. İlginç bir rüya diye düşündü ve biraz daha incelemeye karar verdi.

Koridorda yürüdüğünde orta yaşlı bir adamın tahta bir kapıyı yumrukladığını fark etti. Adam tüm gücüyle kapıya vuruyordu. Elinin derisi parçalanmıştı artık. Parmaklarından akan kan kapının üzerinde bordo izler bırakmıştı. “Lütfen aç şu kapıyı, gerçeği öğrenmek istiyorum. Başka birisi mi var?” kapıyı yumruklayan adam gözyaşları içinde bağırıyordu. Karısının onu aldattığından şüpheleniyordu ve bu yüzden evinin yarısı yoktu. Kapının kapalı olması gerçeği öğrenemediğini gösteriyordu. Adamın yanına yaklaşıp ayaklarının altına kapının anahtarını bıraktı. Bir süre sonra adam kapıyı açıp içeriye girdi. Uyandığında üzgün olacaktı ve gerçeği bilmek onun hakkıydı.

Rüyaların arasında gezmeye başladı. Bir süre boyunca gördüğü hiçbir rüya onun ilgisini çekmedi. Hepsi çok sıkıcıydı. Kâbuslar gören bir çocuğun rüyasında birkaç yaratık daha öldürdü. Daha sonra ağlayan yalnız bir kıza mendil verdi. Birisinin onunla ilgilenmesini istiyordu hep. Başka rüyalardan geçti ve sonra başkalarından. Canı sıkılan bir çocuğu oyun parkına götürdü, birkaç yaratık daha öldürdü. Kavga eden bir çifti barıştırdı. O rüyaları değiştirebiliyordu ve onu gören kimse onu unutamıyordu. Eğer gerçek hayatta da karşılaşsalar hepsi hatırlardı onu ama gerçek dünyada yaşamıyordu o.

Rüyalar arasında dolaştıktan sonra mutlu bir rüyaya gidip bir süre boyunca oturdu. Gökyüzüne renklerini kendisi seçtiği bir gökkuşağı yaptı. Ayağa kalkıp biraz daha dolaştı. Onun göreviydi rüyaları dolaşmak, onlara şekil vermek. Başlangıçta rüya görmek için uyku ilaçları alıyordu. Daha sonra aldığı ilaçların miktarını arttırdı. Bu esnada rüyalar arasında yolculuk yapmayı öğrendi. Rüyalara şekil vermeye başladığında bir daha uyanamadı. Herhangi bir yerde her hangi bir evde uyuyordu o ve nerede olduğunu kimse bilmiyordu.

Bir sonraki rüyada siyah saçlı bir kız vardı. Parmaklıklarla çevrili bir zindandaydı kız. Kendinin dünyadaki en yalnız insan olduğunu düşünüyordu o. Duvara kelepçelerle bağlanmıştı. Karşısında bir tane ayna vardı ve sürekli kendisine bakıyordu. Suçluluk aynasıydı o. Ona bakanlar sürekli olarak kendisini suçlardı. İçtiği bir kap su vardı ama o su gözyaşından yapılmıştı. Onu içtikçe ağlıyordu hep. Bu yüzden uyandığında gözlerinin kenarları ıslaktı. Kelepçeleri pişmanlıktan yapılmıştı ve onun etini çürütüyordu. Zincirleri ise saç tellerinden örülmüştü. O kızın gerçekten yardıma ihtiyacı vardı. Elinin bir hareketiyle ayna paramparça oldu. Parmağını şaklattığında zincirler parçalandı. Tam kelepçeleri yok etmek üzereydi ki kız uyandı.

Başka rüyaya gitmek istemedi. Kız çok güzeldi ve onu bir kez daha görmeliydi. Kızın tekrardan geri gelmesini bekledi ve bir süre sonra onu tekrardan gördü. Zincirleri tekrar bağlanmıştı ve kelepçeleri duruyordu. Elinin bir hareketi ile ikisini de yok etti. Daha sonra kapıyı açtı ve içeriye girdi tam bu esnada kız uyandı. Adam beklemeye devam etti kız geri geldi tekrardan kelepçeleri parçaladı. Kız tekrar geldi ve tekrar gitti. Kaç döngü boyunca orada kaldığını bilemedi. En son kız tekrar geldiğinde artık zincirler yoktu ve kapıyı açıp kıza doğru yürüdü. Kıza doğru yürürken bir anda başını çevirip ona doğru baktı. Normalde onu görmemesi gerekiyordu. Görünmez bir elbise giymişti üzerine ama kız yine de onu görmüştü.

“Teşekkür ederim” dedi kız “benim için yaptığın her şey için.” “Bir şey yapmadım ki senin için” dediğinde kız “nefes almamı sağlıyorsun. Daha ne yapacaksın ki” dedi. Kız ona doğru bir adım attığı sırada uyandı. Bir sonraki rüyada ona kim olduğunu sordu. Kim olduğunu hatırlamıyordu. Nerede yaşadığını sordu ama nerede yaşadığını hatırlamıyordu. Çok uzun zaman dünyaya dönmemişti ve unutmuştu her şeyi. Kıza yaşadıklarının hepsini anlattı, “uyanamıyorum” dedi.

Bu arada kız tekrar ve tekrar uyandı. Adam ise daha fazla bekledi onu. Kızın gözlerindeki hüzne âşık olmuştu. O konuşurken hayatı boyunca duyduğu en güzel müziği dinlediğini zannediyordu. Daha sonra kıza hatırasında kalan görüntüleri anlattı. Bir evden bahsetti, büyük bir çınar ağacından ve kırmızı renkli bir gökdelenden. Apartmanın numarasını hatırladı daha sonra ama dairesini bilmedi.

Kız ona “seni bulacağım ve o zaman uyanacaksın” demişti. Çok garipti. Sadece birkaç tane zincir kırmış ve onu kelepçelerden kurtarmıştı. Hiç alışık değildi bu kadar ilgiye. Onun sessizliğinde tek bir kelime olsa yeterdi veya gözlerinde saklanmış galaksilerde küçük bir meteor olsa başka bir şey istemezdi. Saçlarına yapışan tek bir toz tanesi olmak için her şeyini verirdi. Aslında dünyaya dönüp kızı bulması gerekiyordu onun ama yapamıyordu. Dünyayı unutalı çok zaman olmuştu. Çok daha güzeldi yaşamdan. Sonra o kız çıkıp geri dönmeye ikna etmişti onu. Yapamayacaklarının varlığı onu çok rahatsız ediyordu. Hayatı boyunca mutlu olmayı istediği tek bir an vardı ve o andan bir adım uzaktaydı şimdi. Kız ona öyle bir büyü yapmıştı ki tekrardan yaşamayı istiyordu.

Defalarca kez gördü kızı. Defalarca kez konuştular. Komik bir şekilde sadece rüyalarında bulabiliyorlardı. Bir gün kız ona “uyan” dedi “uyan artık. Nerede yaşadığını buldum. Şu anda hemen yanında yatıyorum. Elini tutuyorum, sana sarıldım ama sen beni hissetmiyorsun. Lütfen artık uyan.” Kız konuşurken ağlıyordu. Onun gözyaşları adamın düşünce nefes alış verişi hızlandı. “Lütfen bana gel” diye tekrarladı kız adam ona sarıldı. Beraberce aynı şarkıda ağladılar.
Daha sonra rüya diyarındaki tüm ışıklar söndü. Işıklar tekrardan açıldığında adam bir yatakta yatıyordu ve kız ona sarılmıştı.

Ve aşk onun için her şeyden vazgeçmekti.


Resim: Vincent van Gogh

İhtimaller tükendiğinde


Duvarları yumruklamaktan yorulmuştu adam. Kısılıp kaldığı o zindandan çıkmanın bir yolunu bulmalıydı. Yoksa tüketirdi kendini. Bir süre sonra kendi etini yemeye başlardı. Daha fazla dayanacak gücü kalmamıştı. Bir çıkış yolu bulmalıydı hayatta. Yoksa tüm kemiklerini kıracak ve mutluluğu önemsiz bir son bekleyecekti.

Tüm umutlarını teker teker mezarlıklara gömdükten sonra yüreğinde açılan boşluğu hiçbir şeyle dolduramıyordu. O kadar büyük bir boşluktu ki evren bir gün yok olmak istese onun yüreğine gidebilirdi. Var olan en büyük kara delik onun içindeydi. Sahip olduğu her şeyi, hissettiği tüm duyguları yok ediyordu. Duyguların olmadığı bir hayat anlamsızdı. Anlamı olmayan bir hayat yaşamaya değmezdi.

Duvara yumruk attığı sağ elinin derisi soyulmuş kanamaya başlamıştı. Beyaz duvarında da kan lekeleri tasarıma tat katmıştı. Evin her tarafına yapmak lazım diye düşündü elini bir bezle sararken. Fazla kan kaybetmesinin bir anlamı yoktu sonuçta yine evi kendisi temizleyecekti. Bu yüzden bir süre koltuğunda oturdu, acı bir kahve içti. Belki acı kahve onu gördüğü kâbustan uyandırabilirdi. Belki eskiden rüya görüyordu ve gördüğü o rüyadan uyanmıştı. Belki onun hayatı yaşamı komik olmayan bir şakaydı ve hayat ona kahkahalarla gülmekteydi.

Koltuğun üzerinde oturmuş düşünmeye çabalarken düşüncelerindeki boşluğun büyüklüğü karşısında hayrete düştü. Zihninde iki kelime yan yana gelmiyordu cümle kurmak bir yana. Bu yüzden boş gözlerle duvarı seyrediyordu. Bir akvaryum almayı düşündü en azından renkli balıkları seyrederdi. Ancak akvaryum alsa balıkların fazla yaşamayacağını çok iyi biliyordu. Kendine bakmayı beceremezken başka bir canlı ile nasıl uğraşabilirdi ki?

Günler sonra evden çıkmaya karar verdiğinde amacı biraz uzaklaşmaktı sadece. Farklı olayların beklentisine girmekten çok uzaktaydı. Hayat hep aynıydı, her gün bir diğerinin tekrarıydı. Aynı günü yeniden yaşamaktan ibaretti her şey. Daha doğrusu birkaç farklı gün vardı ve onlar sonsuz bir döngü içerisinde hareket ederlerdi. Başkaları için belki daha fazla sayıda gün vardı. Ancak onun için o sayı birden daha büyük değildi. Bu yüzden nerede olursa olsun, nereye giderse gitsin değişmezdi yaşadıkları. Belki yaşadıkları bir parça değişebilirdi ama hissettikleri hep aynı kalıyordu.

Evden çıkmadan önce aynaya baktı ve kendinden nefret etti. Acaba kaç ay önce tıraş olmuş, en son ne zaman saçlarını taramıştı? Bu yüzden aynaları da sevmezdi, kendine hiç tahammülü kalmamıştı. Kendini boğmak için bir kaşık suya ihtiyacı kısa bir süre önce yok olmuştu. Belki ölçeklendirebilmek için bir kaşığa ihtiyacı olabilirdi ama bundan da emin değildi.

Evden çıktıktan sonra nereye gitmesi gerektiğini düşündü. Şehrin sokaklarında dolaşmak istemiyordu. Şehrin dışına da çıkmak istemiyordu. O an bulunduğu yerde sonsuza kadar durmak istiyordu. Birisi gelip onu balmumu ile kaplayıp bir heykele dönüştürse oldukça memnun olurdu. Şehrin sokaklarında dolaşırken şehirden de nefret ettiğini fark etti. Yüzünde sahte bir gülümsemeyle yanından geçen insanlardan da nefret ediyordu. Bu sebeple uzaklaşması gerektiğini anladı.

Şehrin biraz dışında eskiden gittiği bir park vardı. Daha doğrusu bir tepeydi orası. Bir taraftan şehre yüksekten bakarken diğer tarafta yemyeşil çimler görülürdü. Güney yönünde ise deniz gözükürdü. Orayı çok severdi, ne zaman mutsuz hissetse oraya gider ve kendini değil doğayı dinlerdi. Doğa ona çok fazla şey anlatırdı. Kuşlar şarkılar söyler, bulutlara bakıp hayvanat bahçesini ziyaret ederdi. Hem orada fazla insan olmazdı ki o anda en çok ihtiyacı olan şeydi.

Parka doğru giderken gökyüzü ile aynı renkte bir uçan balon aldı. Onu serbest bırakıp yükselmesini seyredecekti. Rüzgârla beraber yaptığı yolculuğa gıpta edecekti daha sonra. Parka vardığında biraz dolaştı. Köklerinin üzerine oturduğu ağaçların yanından geçti. Yalnızlığını kazıdığı çınarlara gülümsedi. Kazıyacak bir sevgisi olmadığı için o da hep hüznünü aktarmıştı ağaç gövdelerine. Daha sonra balonunun ipini sıkıca tuttu. Vedalaşması gerekiyordu onunla. Belki yüzlerce başka balon olsa onlarla beraber uçabilirdi. Belki bir gün bunu deneyebilirdi.

Onun bir umuda ihtiyacı vardı. Soluk alması için nedenleri olmalıydı. Yoksa tutardı nefesini, bir daha hiç almaz ve bayılırdı. Umudu bulamazdı insan sonuçta pazarda satılmıyordu o. Hoş sattığını iddia edenler vardı fakat şehirde yalan satmak artık bir meziyet sayılmıyordu. Bir fikir geldi aklına. İhtimalleri hesaplayınca çıkan sonucun imkânsızdan milyarda bir daha imkânlı olduğunu görünce yapmaya karar verdi. Bir mektup yazacaktı ve onu balonuna bağlayacaktı. Sonra balonu serbest bırakıp o mektubun gitmesi gereken yere gitmesini bekleyecekti Milyarda bir oranında bir ihtimal bile başka bir günü beklemek için yeterli olacaktı onun için. Mektubu yazıp balonuna bağladı ve sonra onu serbest bıraktı. Balonun ondan uzaklaşması seyretti daha sonra. Milyarda birlik bir ihtimal yeterli olmalıydı.

Balon yolculuğuna devam etti. Sokaklardan geçti, sürekli yön değiştirdi. Nereye gitmesi gerektiği belli değildi. O mektubun kimse yazıldığı bilinmiyordu. Milyarda birden daha büyük bir ihtimal vardı ve belki doğru yere gider ve doğru insana ulaşırdı. Doğru insanın kim olduğu da bilinmiyordu. Balonu küçük bir çocuk buldu. Mektubu açtı ama okuma bilmediği için evlerinin önünden geçen bir kıza okutmak istedi.

Küçük çocuk balonu uzattığında kızın yüzünde bir gülümseme belirdi. Havada uçan bir balonla gelen bir mektup ilgisini çekmişti ve okumaya başladı “Yaptıklarıma bir bak. Sana mektup yazıyorum. Kim olduğunu, nerede olduğunu bilmeden yazıyorum hatta. Belki sana ulaşır diye umut ediyorum. Hayatım boyunca hep seni aradım ben. Bu yüzden hep kayboldum. Sensiz bir ömür yaşamak istemiyorum. Ancak cümlemin içindeki belkinin ihtimali o kadar zayıf ki başka bir kelime kullanmam gerekiyor ama o kelimeyi bilmiyorum. Bu mektubun sana ulaştığını düşünmek istiyorum ve bu mektubu okurken kendini tanımanı. Tabi diyebilirsin ki beni hiç anlatmadın ki nasıl tanıyacağım kendimi. Bu yüzden biraz senden bahsetmek istiyorum. Gözbebeklerinin içinde saklı kocaman bir evren var mesela senin. Bir gün onlara bakabilirsem eğer başka galaksiler görebilirim mesela. Başka gezegenler vardır ve her birini keşfetmeyi isterim. Siyah saçlarından bir keman yapılabilir mesela. O keman şimdiye kadar yapılmış en güzel keman olur. Kokun tüm gülleri kıskandırmaya yeter mesela. Belki insan olmaması gereken bir melektin sen. Ancak kazara insan oldun ve sonra hep üzüldün. Bazı güller hüzün kokar bilir misin? Onlar gibisin sende. Hiç kimse seni anlayamadı biliyorum. Yapayalnızsın ve üzgünsün. O kadar çok kırıldı ki hayallerin, hayal kurmayı unuttun biliyorum. Kimseye güvenemiyorsun. İpekten bir koza ördün kendine ama kelebek olamayacağını düşünüyorsun. Sonra bende kalıp sana mektup yazıyorum. Söylediğim gibi bu mektubun sana ulaşma ihtimali yok denecek kadar az. Yine yazıyorum ama çünkü bir umuda ihtiyacım var. O umut olmadan ben yaşayamam. Dikkat et kendine ve seni hep bekleyeceğimi unutma. Asla vazgeçmeyeceğim senden.”

Kız mektubu okuduktan sonra bir süre boyunca nefes alamadı. Tekrar ve tekrar okudu. Gökyüzünden uçarak gelen bir mektubun onu anlatması ne kadar düşük bir ihtimaldi. Sanki birisi gelip onu yıllarca tanıdıktan sonra beş farklı cümle ile anlatmak istemişti. Tamamen yabancı bir insanın bilmesi çok farklı hissettirmişti. Mektubun üst tarafında bir yazıyordu. İkinci bir mektup olmalıydı belki. Bir kâğıt aldı ve onun üzerine iki yazdı. Daha sonra kendi çocukluğuna bir mektup yazmaya karar verdi. Onu ne kadar özlediğinden bahsetti ve sonra balona bağlayıp rüzgâra bıraktı.

Balon önce yaşlı bir adama ulaştı. Kızın mektubunu okurken geçmişini hatırladı. Daha sonra vefat eden eşine bir mektup yazıp gökyüzüne gönderdi. O mektubu yeni sevgili olan bir çift buldu. Başka bir çifte tavsiyeler yazdılar. Onların mektubu ilkokula giden bir çocuğa ulaştı. Ayda yaşamak istediğini anlattı çocuk. Mektup yalnız bir adama ulaştığında o da yalnızlığı anlattı cümlelerinde. Şiirler yazıldı daha sonra, resimler yapıldı ve en sonunda tekrardan kıza ulaştı.

Kız balonu aldığında tamamen başka bir yerdeydi. Aceleci bir şekilde mektubu açtı ve okumaya başladı. Birisi umutsuzluğundan bahsetmişti. Bu esnada gözü sayfanın üstündeki sayıya takıldı “153” yazıyordu. O balon tam yüz elli üç insanın arasında bir bağ olmuştu. Çok farklı bir duyguydu. Dünya ne kadar da küçük diye düşündü o an. İmkansız ne kadar imkânlı. Daha sonra başka bir mektup yazmaya başladı “Düşünsene 153 kişiye ulaştı bu balon. Onların arasında bir aracı oldu ve şimdi tekrardan bana geldi. İlk mektubunu okurken bana yazılmış olduğunu düşünmedim. Beni anlattığını hissettim ama bana olduğunu hiç düşünmedim. Çünkü imkânların dışındaydı o mektubu bana yazman ve balonun bana gelmesi. Olasılık diye bir ders görmüştüm üniversitede bu yüzden biliyordum imkânsızlıkları. İlk gönderdiğin mektubu defalarca kez okudum inan bana. Beni nasıl anlatabildiğini düşündüm hep. Tabi gözlerimde evrenler saklı değil ama ben yine de kendimi buldum. Sonra o balon dönüp dolaşıp tekrardan bana geldi. Bende sana bir mektup yazmak istedim. Eğer bana yazdıysan ve mektup bana geldiyse belki senin için yazdığım mektup sana ulaşır. İşin komiği ne biliyor musun, yokluğunu hep hissettim ben.”

Balon tekrardan uçmaya başladı. Rüzgârla şekillendi yolculuğu, tepelerin üzerinden geçti ve tekrardan başladığı yere döndü. Adam balonu gördüğünde çok şaşırmıştı. Aradan günler geçmesine rağmen hala uçabiliyordu. Balonu yakaladıktan sonra üzerindeki mektuba baktı. Onun yazdığı satırlar değildi. Daha sonra sayfanın üst köşesindeki sayıyı gördü “154” yazıyordu. Yüz elli dört kişiye ulaşmıştı balonu.

Hayretler içinde kalmış bir şekilde mektubu okumaya başladı. Ona ulaşmıştı. Tüm ihtimalsizlikleri bir kenara bırakıp ona ulaşmıştı. Hayatla kumar oynayıp milyarda bir ihtimali seçmişti. O an ne kadar doğru bir şey yaptığını düşünüyordu. Belki de bir amacı vardı yaşamının. O gerçekse eğer bir şekilde ulaşabilirdi. O gerçekse eğer soluk almasının bir sebebi olabilirdi. Mektubu tekrar ve tekrar okurken omzuna birisinin dokunduğu hissetti.

Dönüp baktığında karşısında siyah saçlı bir kız duruyordu. “Merhaba” dedi kız “balonun sana ulaşacağını biliyordum.” Erkek tam daha fazla şaşıramayacağını düşündüğü sırada daha fazla şaşırmış buldu kendisi. Söyleyecek bir kelime yoktu. Kız ilk mektubunu ona uzatırken gözlerinin içine baktı. Saklanmış evrenleri gördü daha sonra. “İlk bana geldi balon sonra bende bir şeyler yazıp gönderdim. Bayağı bir dolaşmış ve sonra tekrardan bana geldi. Beni yazdığı düşündüm satırlarında eğer bende sen yazarsam sana gelirdi” gülümsüyordu kız. O gülümserken adam kalbinde çiçeklerin açtığını hissetti. Bir süre boyunca bakıştılar sonra bolca güldüler. Geçmişlerinden hiç bahsetmediler. Ortak bir geleceğe doğru bir yol açılmıştı önlerinde ve o yolda yürümek istediler. Daha sonra olasılıksızlığın nasıl bir ihtimal yaratacağını anlatan bir yazdılar, balona bağlayıp rüzgâra bıraktılar. Balon uzaklaşırken gülümsüyorlardı.

Ve aşk asla gerçekleşemeyeceğini düşünülen bir ihtimalin peşinden koşmaktı.

Resim: Virginie Caillet

Yaşlı bir evin hatıraları


Güneşli bir Eylül gününün son perşembesiydi. Güneş batmış yerini karanlığa bırakmıştı ve bir süre zifiri bir karanlık kaplayacaktı şehri. Dolunay gökyüzünden kaybolacak, yıldızlar bir anda silinecekti. O anda tüm şehirde elektrikler kesilecekti. Mumlar hiç yanmayacak sadece karanlık hâkim olacaktı. Elbette bunların hepsi o akşam olmayacaktı. Yavaşça yok olacaktı her şey. Parçalanmaya başlayacaktı gökyüzü. Bunların olmasının tek sebebinin insanların gökyüzüne bakmayı bırakması olduğu söylenirdi. İnsanlar gökyüzüne bakmayı bıraktığında hayal kurmayı da bırakırlardı ve hayallerin olmadığı bir dünya yok olmaya mahkûmdu.

O akşam şehir sessizlik içindeydi. Sessizlik insanları tedirgin olmasını sağlayıp evlerini gitmeye zorlamıştı. Şehrin bir dinlenmeye ihtiyacı vardı belki de yorulmuştu kalabalıktan. Şehirlerin de ihtiyaçları olurdu dinlenmek gibi, huzur bulmak gibi veya mutlu olmak gibi. Belki de bu yüzdendi o akşam insanları korkutması. Belki de bu sebeptendi soğuk esen bir rüzgârın acı çığlıkları. Evet, canlıydı şehirler.

Binalar da yaşardı. Onlarda hissederdi, bilirdi. Bir bina içinde yaşanan tüm olayları saklardı üzerinde. Bir evin her yanı hatıralarla doluydu. O evde kim yaşamışsa bir iz bırakırdı kendinden. Saklardı onları evler, sonra biriktirirdi. Daha sonra kendi aralarında yaşananları paylaşırlardı. Yaşlı bir ev o kadar fazla şey görmüş olurdu ki gördüklerini anlatabilse roman yazılırdı onlardan.

Şehrin çok işlek olmayan bir caddesindeydi o apartman ve o apartmanın sokağa bakmayan tarafındaydı ev. Uzun yıllardan beri vardı o ve hep kaydediyordu yaşananları. Defalarca kez boyanmış, ahşapları değiştirilmiş, kısaca yeniden yapılmıştı. Ancak bütün bunlar evdeki yaşanmışlıkları silmeye yetmemişti. Ev yaşanmış her şeyi saklardı içinde.

O bina ilk yapıldığı zaman genç bir aile satın almıştı onu. Yıllarca onlar yaşamıştı. Fazla paraları yoktu ama mutluydular yine. Birbirlerine sevgi ile bakıyorlardı. Zaman geçtikçe bir tane erkek çocukları oldu. Ona dedesinin ismini verdiler. Daha bir kız ve en sonunda bir erkek çocukları oldu. Ev iki odalıydı ve onlara yetmemeye başlamıştı. Bu sebeple sattılar onu. Hüzünlü bir ayrılıkları vardı ama. Onlar evi seviyorlardı evde onları.

Onlar gittikten sonra orta yaşlı bir adam satın aldı evi. Duvardaki çocukların boylarını gösteren çizgiler yeni bir boya ile birlikte silindi ama ev unutmadı onları. En büyük çocuk on bir yaşına girmişti mesela. Hatırlardı ev her şeyi; evde yaşanan tüm kavgaları, bütün mutlulukları. Evin yeni sahibi orta yaşlarda bir erkekti. Mutsuz birisiydi ama. Akşamları eve gelir ve kitap okurdu. Başka hiçbir şey yapmazdı o. Hiçbir şey yapmak istemezdi. O kadar yoğun bir hüznü vardı ki kokusu evin duvarlarında yıllarca çıkmayacaktı. Hiç ağlamazdı ama yerler ıslanırdı hep. Yapayalnızdı o. Evde birkaç yıl kalmış ve hiç misafiri olmamıştı. Telefonu hiçbir zaman çalmamıştı. Kimsesi yoktu sanki.

O yalnız adamda da ayrıldı evden. Çocukları olmayan orta yaşlı bir çift satın aldı. Tekrar boyandı ev, mutfak dolapları değiştirildi. Ancak evin içinde yaşamış çocukların izleri hiçbir zaman kaybolmadı. Onlar bunu bilmese de rahatsız etti yaşanmışlıklar. Çocukları olmuyordu ve göremedikleri hatıraların izleri onlara ağır geliyordu. Bu sebeple yeni yapılan bir eve taşındılar. Duvarlar onların üzerinde baskı kuruyordu.

O aile gittikleri sırada evin yakınlarına bir üniversite açılmıştı. Evin sonraki sahibi sürekli kiraladı onu öğrencilere. Her sene başka insanlar geldi. Önce 3 tane kız daha sonra 2 erkek. Bir tane kız tek başına yaşadı orada. Yanında kimseyi istemiyordu. Okulu da sevmiyordu, hiç arkadaşı yoktu. Derslerinde başarılı değildi. Bir dönem yaşamaktan sıkılıp başka şeyler düşündü ama vazgeçti hepsinden. Bir süre boyunca psikoloğa gitti. Kendini daha iyi hissettiğinde taşınmak istedi sonra. Oysa ev onu çok sevmişti. Hele canı çok sıkkın olduğunda duvarlarla konuşurdu. Ev çok mutlu olurdu bundan. Bazen duvarlara sarılırdı. Çok sevmişti ev onu. Yapabilseydi ona gitme derdi.

O kızdan sonra birçok kişi yaşadı evin içinde ancak hiçbirisi onun kadar mutlu etmedi evi. Hele sürekli kavga eden bir çift vardı. Erkek hem karısını hem de ufak çocuğunu dövüyordu. Nefret etmişti ev ondan. Erkek evde tek başınayken çıkan yangın da bu sebeptendi. Bir miktar yanıp hastanede kaldıktan sonra evden ayrılmışlardı. En azından erkek karısını ve çocuğunu dövmekten vazgeçmişti. En kötü gününde yanında sadece karısı vardı. Bunu bilmek ağır bir ders olmuştu ona. Ev o dersi vermiş olmaktan mutlu olsa da kendisi de oldukça büyük zarar görmüştü.

Daha sonra aldığı tüm hasarlar tamir edildi. Kendini daha yeni hissediyordu. Bu sebepten dolayı daha umutluydu. Bir sonraki kiracı genç bir erkekti. Yalnızdı o da. Evinde oturup, film izleyip yazı yazıyordu. Yazardı o, bazen geceler boyunca yazardı durmadan. Bazen yemek yemeyi bile unuturdu. Böyle zamanlarda ev üzülürdü. Hatta ev onun için çok üzülürdü. Mutsuzdu hep, umutsuzdu. Sağlığı iyi değildi. Her günü bir mücadeleydi. Hep mutluluğu arıyor, aşkı cümlelerinde yaşıyordu. Ancak evin onun için yapabilecek hiçbir şeyi yoktu. Bazen muslukları bozardı uğraşacak bir şeyleri olsun diye. Bazen geceleri müzik setini açıp güzel bir müzik çalardı güzel rüyalar görsün diye.

Ne yazdığından bağımsız yazarken sol yumruğunu sıkardı hep. Bazen koltukları yumruklardı. Canının yandığı çok beliydi ama ev çaresizdi. O kadar düşünceliydi ki bazen nefes almayı unuturdu. Bazen kütüphaneden onun seveceği bir kitap düşürüp okumasını sağlardı. Küçük gülümsemeler olurdu okurken. Ev en çok o anları severdi. O gittiği zaman da çok üzülmüştü. Mutlu kahkahaları özlemişti. O adamın neler yapacağını hangi gölgeye saklanacağını bilmiyordu. Onun kadar yorgun birisini hiç görmemişti ama

Adam gittikten kısa bir süre sonra siyah saçlı bir kız gelmişti. O da mutsuzdu ama. İnsanların neden bu kadar mutsuz olduklarını anlamıyordu. Kız şehri sevmiyor bazen kaçıp gitmek istiyordu. Kimsesiz bir ada olsa mesela orada yaşayabilirdi. Güzeldi o, hatta fazlasıyla güzeldi. Yürürken ayak parmakları yere değmezdi sanki. Saçlarını tararken kelimeler dökülürdü saçlarından. Ev onların hepsini okurdu ve onun yalnızlığının büyüklüğüne şaşırırdı.

Bir efsaneye göre kaybolan yıldızlar onun gözlerinde saklanırdı. Başka bir efsaneye göre ise onun tek bir gülümsemesi ile çiçekler açardı. O evin şimdiye kadar gördüğü en güzel insandı. Hatta ev ondan hiçbir zaman ayrılmak istemedi. Ondan önceki adam sanki yazılarında sanki hep kızı anlatmıştı. Onun gözlerine methiyeler dizerken aslında gözlerinin renginden. Sanki kız adamın yazılarından çıkmış gibiydi. Evde kaldığı süre boyunca kaç kitap yazdığını bilmiyordu ama bildiği tek bir şey vardı yazılan her cümle kız içindi. Aslında o ikisinin yolları bir şekilde kesişmesi gerekiyordu.

Onlar karşılaşırlarsa eğer ikisi de mutlu olabilirdi. Farklı yollarda yürüyüp aynı yere ulaşmayı bekleyen iki kişiydi onlar. Bir şekilde yolları kesişmeliydi. Eğer onlar karşılaşamazlarsa aşkın ağlayacağını çok iyi biliyordu. Onları birleştirmenin bir yolu olmalıydı. Aslında vaktinde adamın hikâyelerinden birkaçını hatıra olsun diye saklamıştı bir köşesinde. Belki kız onları okursa, onlarda kendini görürse adamı araştırıp bulabilirdi. Adam da hikâyelerinin eksik olduğunu fark ederse eve gelip onları almak isterdi ve tanışırlardı.

Oldukça iddialı bir plan yapmıştı ev. Ancak gerçekleşme ihtimali biraz düşüktü. Önce kızın yazıları bulması gerekiyordu. Kız yazıları bulup okuduğunda ağlamaya başlamıştı. Aynaya bakıp kendini görmüş gibiydi sanki. Öyle cümleler vardı ki başka kimse öyle hissettiğini bilmiyordu. Hikâyelerin altına yazan ismi internette aratıp adamın başka yazılarına ulaştı. Bir süre boyunca yazdığı her yazıyı okudu ama mesaj atıp atmama konusunda kararsızdı. “Seni beklemekten asla vazgeçmeyeceğim” yazıyordu bir yazısında. Başka bir yazısı “Kim olduğunu bilmiyorum veya canının neden yandığını. Nereden gelip nereye gittiğin konusunda hiç bir fikrim yok. Sadece canının yandığını biliyor ve bunun olmasını istemiyorum. Kendini yalnız hissetmemen için yazıyorum bunları. Sonuçta senin için yapabileceğim yok. Belki bu satırlar sana yazılmış diye yalnızlığın azalabilir. Belki bu satırları okuduktan sonra toparlamaya başlarsın kendini. Unutma sen çok önemlisin ve ben üzülmeni istemiyorum” paragrafı ile bitiyordu.

Daha fazla beklemek istemedi. Ona bir mesaj atmak istese ne yazacağını bilmiyordu. En güzeli hikâyelerinin onda kaldığını söylemekti. Yazılarını çok beğendiğini de eklerdi. Belki tanır, onu nasıl anlattığını öğrenirdi. Düşüncelerini içeren kısa bir mesaj attı adama. Cevap geldi ve konuşmaya başladılar. Tahmin ettiği gibi birisiydi. Zaman geçtikten sonra adam “o hikâyeler senin. Belki de ben hep seni anlatmışımdır bilmiyorum” dedi. Kız kabul etmek istemediğini söyledi adam ise “hep seni yazmış gibi hissediyorum” diyerek cevapladı.

Ev ise onların konuşmalarından çok memnundu. Onların daha fazla konuşmaları, birlikte yaşamaları, beraber olmaları gerekiyordu. İkiye bölünmüş bir elmanın parçaları gibiydiler. İkisi de farklı şekillerde yıpranmışlardı ama sonuçta aynı bütünün parçalarıydılar.

Ve aşk bazen hayatın kurallarını unutmak ve hepsini yeni baştan yazmaktı. 

Not: Yağmurlu bir Eylül akşamında saçları hüzün kokan birisine ithafen
  

Aydan atlayan kız



Ilık bir son bahar gecesiydi. İnsanların bir kısmı yazın bitiyor olmasına sevinirken bir kısmı kışın geliyor olmasında buluyordu mutluluğu. Mutluluk komik olmayan bir şakaydı kimine göre. Şehre ilk kar düşmeden 73 gün önceydi. İlk kar düştüğü zaman çok önemli olaylar olacak, gökyüzü parçalanmaya başlayacaktı. Günlerden Perşembeydi. O gece birçok farklı evde birçok farklı hikâye yaşandı. Öyle öykülemeye kimsenin gücü yetmezdi. Şehir o gece mutsuzdu, ağlıyordu. 

Her yer karanlıktı o gece. Kimsenin ışığa tahammülü kalmamıştı. Karanlığın yaşadıklarını saklamasını umuyorlardı inançsız bir şekilde. Belki karanlık düşüncelerini bastırabilirdi. Belki karanlığın içinde saklanabilirlerdi kâbuslarından. Belki sadece bir kaçıştı karanlık. Aslında bunların hiçbirini yapmazdı karanlık. Düşüncelerin serbestçe güçlenmesine izin verir, kâbusları elleriyle beslerdi. Gece olduğu zaman düşünmek zorunda kalırdı insan ve o gece bütün şehir düşünüyordu.

Kara kaplı evlerden birisinde de farklı değildi yaşananlar. Bir kız aynanın karşısında durmuş kendine bakıyordu. Üzgündü, asıktı yüzü. Makyajı akmış, gözlerinden aşağıya doğru siyah çizgiler oluşmuştu. Ağlıyordu. Yüzündeki tüm makyajı silmeyi düşündü ama bunu yapmak bir şeyi değiştirmeyecekti. Hem o halini gören birisi nasıl hissettiğini anlayabilirdi. Kendisi de bu sayede nasıl hissettiğini anlayabiliyordu.

Her şey o kadar hızlı ilerlemişti ki olanlar yüzünden kimi suçlayacağını bilmiyordu. Başkalarını suçlamaya çalışmak gereksizdi. Yaşadıklarından bir tek o sorumluydu. Görmemişti gerçekte olanları, arkasından kurulan planları. Belki de fazla iyi kalpli olmasından kaynaklanıyordu her şey. Belki suçlu sadece kendisiydi. Niye boş yere umut edip, hayaller kuruyordu ki? Neden hep mücadele etmeye devam ediyordu. Aslında beklemekten vazgeçse çok daha mutlu olabilirdi ama o bunu yapmayı hep daha güzel bir yarını beklemişti. Bekledikçe de gözyaşları için yeni nedenler keşfetmişti.

O sebepleri araştırmaya devam ettikçe suçlunun yine kendisi olduğunu düşünüyordu. Aslında kendisi değildi içinde asla akıllanmayan, umut eden, mutlu olmayı isteyen küçük bir kız çocuğu vardı ve tüm suçlu oydu. Hep o suçluydu umut etmezse hayal kırıklığına uğramazdı. Hayal kırıklığına uğramasa canı yanmazdı. Canı yanmazsa eğer ağlamazdı. Her zaman o çocuğu suçlardı. Olanların tek sorumlusu oydu ve onu istemiyordu daha fazla.

Aynaya bakmaya devam ediyordu. Kendini hep üzgün görmekten hoşlanmıyordu. Artık makyaj malzemelerinin kapatamadığı bir hüzün vardı üzerinde. Bu yüzden günlerdir evden dışarıya çıkmamıştı. Aynaya doğru baktı ve “senden nefret ediyorum” dedi “senden nefret ediyorum çocuk. Hep senin yüzünden acı çekiyorum. Sanki bir bok varmış gibi hep hayal kuruyorsun. Senin yüzünden çok acı çektim ben. Anla artık bu hayatta hayal kurmak gereksiz. Lütfen git. Daha fazla acı çekmek istemiyorum.” Konuşurken kelimeleri gözyaşlarıyla ıslanıyor ve ağzından çıkarken anlamsızlaşıyordu. Daha fazla ayakta duramayacağını anladığında dizlerinin üzerine çöktü, başını duvara yasladı.

Bu esnada içindeki küçük çocuk sıkılmıştı hep aynı şeyleri duymaktan. Ona yardımcı olmak istiyordu ama ne zaman bunu yapmaya kalksa suçlu yine kendisi oluyordu. Dayanamıyordu artık. İstenmediği bir yerde durmanın anlamı kalmamıştı. Belki gitse her şey çok daha güzel olurdu. Zaten istenmediği bir yerde durmanın anlamı yoktu. Oyuncak bir bebeğini aldı bir eline diğer eliyle ahşap bir merdiveni tuttu ve tırmanmaya başladı.

Saatlerce, günlerce belki de aylarca tırmandı o merdivene. Daha sonra gri bir toprak parçasına vardı. Orada hiçbir şey yoktu. Merdiveni dünyaya doğru itti daha sonra. Geri dönmek istemiyordu ve Ay’ın yüzeyinde dolaşmaya başladı. Başlarda eğlenceliydi düşük yerçekimli bir ortamda zıplamak, koşmak. Ancak bir süre sonra onları yapmanın bir anlamı kalmamıştı. Yere oturdu ve beklemeye başladı. Bekleyecek hiçbir şeyi yoktu ama yine de bekledi. Sebepsiz yere gülümsüyordu, onun gülümsemeleri fazlaydı hayat için.

Daha sonra tekrardan ayağa kalktı ve ayın karanlık tarafına doğru ilerlemeye başladı. Kimse tarafından bulunmak istemiyordu. Hem ayın karanlık yüzünü gören ilk kişi olacaktı ve ayda zıplamak çok eğlenceliydi.


Çocuk gittikten sonra daha fazla ağlamadı. İçinde büyük bir boşluk oluşmuştu ama umursamadı. Islak bir mendil alıp akan makyajını sildi. Aslında çok garip hissediyordu. Hiçbir beklentisi hiçbir umudu kalmamıştı. Daha iyi hissetmiyordu ama kötü olduğu da söylenemezdi. Daha doğrusu hiçbir şey hissetmiyordu. Bu hissizliğe alışması biraz zaman alacaktı belki de bilemiyordu.

Aynaya daha fazla bakmasının bir anlamı kalmayınca uyumaya karar verdi. Hiç rüya görmedi, hiç kâbus görmedi. Uyandığında vakit öğleye yaklaşmıştı. Kahvaltı yaptıktan sonra dışarı çıkmaya karar verdi. Canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Uzun bir süre oyunca sadece yürüdü. Yemek yedi, sinemaya gitti hangi filmi izlemesi gerektiğini bile düşünmeden. Film bittikten sonra alışveriş merkezlerinden bir tanesine girdi. Amaçsızca satın aldı bazı elbiseleri. Başka bir film izlemeye karar verdi. Yemek yedi, dolaştı, yürüdü ve gece olmaya yakın evine geri döndü.


Küçük kız ise ayın karanlık tarafına varmıştı. Hep orada çok eski bir medeniyetin yaşadığını düşünürdü. Çok ileri bir teknolojiye sahip çok iyi uzaylılar var orada derdi. Yanıldığını görmek onu üzmüştü. Yere oturdu daha sonra ve uzayın sonsuzluğunu seyretmeye başladı. Keşke imkânı olsaydı da yıldızlardan birisine gidebilseydi. Bir sürü gezegen vardı orada ve elbette birisinde yapacak bir şeyler bulabilirdi. Ay’ın üzerinde hiçbir şey yoktu. Canı sıkılmıştı ama geri dönemezdi. Ağzının içini nefesiyle doldurup yanaklarını şişirdi. Daha sonra oyuncak bebeğiyle konuşmaya başladı “bak Roza burayı Ay. Beni daha fazla istemeyince buraya geldim. Çok üzüldüm ama yapacak hiçbir şey yok burada. Geri de dönemem, en iyisi biz oyun oynayalım seninle.”

Bir süre boyunca oynadılar, konuştular, sohbet ettiler. Daha sonra oyunları bittiğinde ayağa kalkıp yürümeye başladı. Belki bir şeyler bulabilirdi ayın üzerinde. Belki küçük bir meteor çarpmıştı ve onun içinden çok güçlü bir şey çıkabilirdi. Hatta belki süper güçleri bile olabilirdi onun. Her şeye rağmen ayda zıplamak çok eğlenceliydi. Hele takla atmaya başlayınca çok daha eğlenceli oluyordu.

Zıplayarak ilerlemeye devam eti. Dünyadan çok küçük gözükmesine rağmen oldukça büyüktü Ay. Belki hala içinde bir şeyler bulabilirdi. Yüzü gülümsemeye devam ediyordu. En azından ayın üzerinde yürüme fırsatı bulmuştu. “Benim için büyük bir adım ama büyük birisi küçük bir adım aslında” dedi eğlenmeye devam ederken. Daha sonra ileride birisi gördü. Otuz zıplama uzaktaydı belki en fazla otuz beş. Ona doğru zıplamaya devam etti.

Küçük bir erkek çocuktu o. Yanına geldiğinde omzuna hızlı bir şekilde vurdu “hadi kalk oyun oynayalım.” Çocuk başını yavaşça çevirdi ve kızı gördüğünde bir şaşırma ifadesi oluştu. “Hadi oyun oynayalım” diyerek ayağa kalktı çocuk ve el ele tutuşup zıplamaya başladılar. Beraber taklalar atıp, kim daha uzağa zıplar oyunu oynadılar. Daha sonra hayali bir jürinin karşısına geçip en güzel taklayı kim atar oynadılar. Beraber kahkahalar atıyorlardı.

Bir süre daha oynadıktan sonra yoruldular ve oturmaya karar verdiler. “Seni de mi istemediler daha fazla” diye sordu kız üzgün bir ifade ile. “Bana daha fazla ihtiyacı yokmuş. Hep acı veriyormuşum ben” çocuk da kızın üzüntüsüne ortak olmuştu. Birbirlerine sarılıp ağlamaya başladılar. “Sence bizsiz mutlu olmuşlar mıdır?” diye sordu kız bir yandan avuç içiyle gözyaşlarını silmeye çalışırken. “Bilmiyorum ki ama bence mutlu değillerdir. Nasıl mutlu olabilirler ki hem. Bizsiz oyun oynayamazlar, oyunsuz bir hayat çok sıkıcı olur” çocuk konuşurken kızın elini tutmuştu.

“Acaba geri mi dönsek” diye sorduğunda kız “evet geri dönelim zaten Ay çok sıkıcı” diyerek cevapladı kız ve birlikte zıplayarak ilerlemeye başladılar. Dünyayı gördükleri sırada bir süre boyunca seyrettiler. “Benim evim şurda galiba” gibi cümlelerle nerede oturduklarını bulmaya çalıştılar.  Kız “peki nasıl geri döneceğiz” dediğinde çocuk “bence atlarsak çok eğlenceli. Hem düşerken bulutlara tutunuruz” diye cevapladı. İkisinin de gözlerinin içi parıldamıştı ve el ele tutuşup atladılar.


Onlar düşmeye devam ederken dünyada aylar geçmiş ilk karın yeryüzüne düştüğü o gün geçmişti. Kız amaçsızca gittiği işinden çıkmış eczaneye uğramış ve bir kutu uyku ilacı almıştı. Gecelerin bir anlamı yoktu onun için. Acı çekmeyi bile özlemişti ama itiraf edemiyordu kendine. Duygusuz bir hayatın hiçbir anlamı yoktu, boşunaydı yaşamak. Hayatı ne iyiydi ne de kötü. Anlamsızdı hayat.

Bir an bir çığlık duyduğu sandı. Daha sonra duyduğunun yüksek sesle atılan bir kahkaha olduğunu gördü. Başını yukarıya doğru kaldırdığında aylar önce ovduğu küçük kızın ona doğru geldiğini gördü, gülümsedi. Kollarını ona sarılmak için iki yana açtı. Küçük kızda onu taklit etti. Kızın yanına indiğinde koşarak ona sarılıp “çok özledim seni” dedi. Beraberce güldüler daha sonra.

Tam o anın sonuna doğru içindeki küçük kız “hey şuraya bak” dedi “onu ben tanıyorum.” Küçük kızın işaret ettiği yerde bir adam duruyor ve ona doğru bakıyordu. Birbirlerine doğru yaklaştılar daha sonra. Erkek “merhaba, acaba daha önce tanışmış mıydık?” diye sorduğunda kız “sanmıyorum ama galiba tanışmamız gerekiyor” dedi. Birbirlerine baktılar bir süre boyunca. Anlatmadılar ama çocuklarını kovduklarını. Ancak içlerindeki çocuklar zaten tanışmıştı. Daha beraber bir kahve içmeye karar verdiler. Kız çok uzun zaman sonra gülümsüyordu.

Ve aşk iki farklı yolun hiç olmadık bir yerde kesişmesiydi.

Resim: Marc Allante





Find Us On Facebook