Hikayelerde yolculuk


Öğlen vaktiydi. Güneş ışınları siyah gökyüzünü geçip yeryüzüne ulaşamıyordu. Uzun zamandır kimse siyah bulutların arkasını görememişti. Kimse gökyüzünün neye benzediğini hatırlatamıyordu. İnsanlar sahte güneşler yaratmıştı sokakları aydınlatabilmek için. Güneşin ne olduğunu bilemeyenler için anlamı yoktu ama bu ışıkların. Onun ısısını hiçbir zaman öğrenememişlerdi. Hele güneşin canlandırma gücüne hiç tanıklık etmemişlerdi. Evet, çiçek müzelerde bulunuyordu artık.

Öğle saatinde olmasına rağmen sokaklar boştu. Sokakların boş olmasının sebebi ise insanların çok katlı binalarda yaşamasıydı. Binalar o kadar büyüktü ki sokaklara inmek bir zaman kaybıydı. Bu yüzden fazla dolaşan olmazdı sokaklarda. Uçan arabalar binaların içine park edilir, otobüs durakları bazı binaların 70. katında olurdu. Sokaklara inmenin bir anlamı yoktu. Oralarda sadece yüksek binalarda yaşamaya gücü yetmeyenler kalırdı. Onlarda saklanırdı hep, görünmek istemezlerdi.

Kimsesiz sokaklardan bir tanesinde ki sahte güneşlerin ışığı oraları aydınlatmaya yetmezdi adamın biri tüm gücü ile koşuyordu. Arkasından onunla birlikte koşan birkaç kişi daha vardı. Hepsinin yüzünde büyük bir öfke vardı. Adamı takip edenlerin ellerinde silahları vardı ve ona durmasını söylüyorlardı. Ancak adam durduğu vakit olacakları önceden bildiği için koşmaya bir an olsun ara vermiyordu. Sürekli hareket ediyordu bu yüzden. Bir kurşunun hedefine girmek niyetinde değildi.

Arkasından ateş edilen bir kuşun hemen yanağının yanından geçti. Onun rüzgarını hissetti yüzünde. Daha sonra üç el daha silah sesi duyuldu. Ateş eğilmeye başladığında eğilmeye ve zıplamaya başlamıştı. Kurşunlardan kaçmak kolay değildi ama şimdiye kadar başarmıştı bunu sadece birkaç sıyrık alarak. Yere park etmiş eski bir arabanın üzerinden atlarken daha hızlı olması gerektiğini düşündü ama daha hızlı olabilmenin bir yolunu bilmiyordu.

Koşmaya devam ederken çok eski bir binanın yangın merdiveninin sarkıtılmış olduğunu gördü ve tırmanmaya başladı. Onu takip edeceklerini hatta o tırmanırken aşağıdan ateş edeceklerini biliyordu. Bu yüzden basamakları atlayarak çıktı hep. Kurşunlar demir basamaklara çarpıp sekiyordu. Binanın en üst katlarına yaklaştığında arkasından gelenlerin ayakları metal basamaklara çarpmaya başlamıştı.

En üst kata vardığında hızlı bir şekilde etrafına bakıp ne yapacağını düşündü. Binanın kapısından girip aşağıya doğru inmeyi düşünebilirdi ama onu takip edenlerden birisinin binanın dış kapısında beklediğinden emindi. Çatının kenarına doğru gelip etrafına doğru baktı ayak sesleri yaklaştığı sırada. Yirminci katta olmalıydı yani aşağıya atlamanın bir mantığı yoktu. Daha sonra daha alçakta olan bir bina daha gördü adamlar en üst kata ulaştıkları sırada.

Arkasına doğru baktı ve onların geldiğini gördü. Düşünmek için vakti yoktu ve ileriye doğru zıpladı. O zıpladığı sırada kurşunlar yolculuklarına başlamıştı. Ancak hiçbiri ona isabet etmedi. Ayakları diğer binanın üstüne değdiği sırada yuvarlanmaya başladı. Birkaç takla attıktan sonra ayağa kalkmakta zorlandı. Bu sebepten dolayı bir süre boyunca dizlerinin üzerinde yürüdü. Ayağa kalktığı zaman acıyan kemiklerini umursamadan koşmaya başladı ve başka bir binanın üzerine atladı. Bu şekilde takip edilmesi daha güç olsa da onun peşini bırakmayacaklarını çok iyi biliyordu. O binanın yangın merdivenin olduğunu görünce yüzünde büyük bir gülümseme belirdi ve kısa bir kahkaha attı. Hızlı bir şekilde merdivenlerden aşağıya indi ve tekrardan sokakta koşmaya başladı. Nereye giderse gitsin takip edileceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden yerdeki kanalizasyon kapağını kaldırdı ve içeriye atladı.

Kanalizasyonun içindeki pisli suya düştüğü zaman sert bir zemine düşmediği için kendini şanslı hissetti ve suyun içinde koşmaya başladı. Yolunun nereye çıkacağını veya bir sonraki anda nelerle karşılaşacağını bilmiyordu ama hayata öylesine tutunmuştu ki ondan vazgeçmek istemiyordu. Bu yüzden karanlıkta koşmaya devam etti. Şanslıydı ki karanlıkta görmesini sağlayan lenslerini takmıştı.

Aylardır kaçıyordu. Günlerdir uyumamış, haftalardır düzgün bir yemek yememişti. Neden kaçtığını bilmiyordu aslında. Suç olarak nitelendirilebilen eylemlerden hiçbirini yapmamıştı. Sadece karşısındaydı sistemin, onu sevmiyordu ve insanlara sistemin kötü olduğunu anlatıyordu. Arkadaşlarından birisi ile yaptığı bir konuşma dinlemeye takılmıştı büyük ihtimalle. Bu yüzden arkadaşı öldürülmüş ve onun peşine düşmüşlerdi. Her yerde kameralarla birlikte mikrofonlarda koyulduğu için sistemden gizli bir iş yapmak mümkün değildi ne kadar dikkat edilirse edilsin. Zaten bu sebeple sistem her şeyi kontrol edebiliyordu.

Adam kanalizasyonun içinde yürürken izini kaybettirdiğini düşünmeye başladı. Peşinden gelen kimse yoktu ama yine de durmadı. Kasları yorgunluktan seğirmesine rağmen dinlenmedi hiç. Eninde sonunda bulacaklardı onu. Yürümeye devam ederken duvara tutunmaya başladı her şey çok zor geliyordu ona. Bu esnada hayatını nasıl devam ettirebileceğini düşündü. Daha ne kadar kaçabilirdi ki. Sistemin izni olmadan şehirden kaçamazdı zaten tüm dünya sisteme aitti. Her yerde aranıyordu o.

Biraz daha ilerledikten sonra sol tarafında bir kapı gördü. Tekrardan yüzündeki endişe ifadesi yerini büyük bir gülümsemeye bıraktı. Kapıyı hızlı biçimde açtı ve hemen içeriye girdi. İçeriye girdikten sonra kapıyı kapattı hemen çünkü hala takip edildiğini düşünüyordu. İleriye doğru biraz daha yürüdükten sonra içerisi aydınlandı ve duvarlardaki kabartmaları gördü. Hayatı boyunca böyle bir şey görmemişti. Daha sonra resimlerle karşılaştı ki o resimleri eski bir çocuk masalı sanırdı.

Biraz daha devam ettikten sonra duvarlarda kapılar görmeye başladı. Daha sonra görebildiği en uç noktaya kadar her yerde kapılar olduğunu fark etti. Her kapı bir diğerinden farklıydı. Kimisi metalden yapılmıştı kimisi ise ahşaptan. Ancak her metal ve her ahşap veya her beton da bir diğerinden farklıydı. Ayrıca kapıların üzerlerinde anlamadığı bir dilde bir yazı yazıyordu. Onların ne oldukları merak ederek dolaştı aralarında. Bu kapıların birisinden geçmesi gerekiyordu ama hangisi olduğunu bilmiyordu.

Kapıların üzerindeki yazıları, işlemeleri inceledi. Daha sonra ahşap bir kapının önünde durdu. O kadar güzeldi kapı hayatı boyunca onun kadar güzel bir şey görmediğini düşündü. İçindeki bir ses o kapıyı seçmesi gerektiğini söylüyordu ve o sesi dinlemeye karar verip kapıyı açtı. İçerisi karanlıktı ama sorun değildi onun için karanlık ve bir adım attı.

Kapının içinden geçtikten sonra kendini yemyeşil bir tepenin üzerinde buldu. Hayatı boyunca bu kadar fazla çim görmemişti. Hele bu kadar fazla ağacın var olabileceğine bile inanmamıştı. Büyük bir şaşkınlık içerisinde buldu kendini. Hele çimenlerin arasındaki çiçekler onu hayrete düşürmüştü. Nasıl bir yere gelmiş olabilirdi. Hava o kadar temizdi ki bir süre sonra başının dönmeye başladığını fark etti. Mavi bir gökyüzü görüyordu ki mavi gökyüzünü anlatan masallar uzun zaman önce unutulmuştu. Herhalde “bir rüyadayım” dedi kendine ve sırtını bir ağaca yaslayıp gözlerini kapattı.

Gözlerini tekrardan açtığında hava yeni aydınlanıyordu. Uyku yorgunluğunu üzerinden atmak uzun sürmüştü. En sonunda ayağa kalktı ve yürümeye başladı. O kadar güzeldi ki her şey gördüğü tüm rüyaların çirkin olduğunu düşündü bir an. Yerdeki bir çiçeği alıp kokladı daha sonra ağır adımlarla yürüdü. Var olmayan bir yerdeydi sanki etrafındaki her şeye yabancıydı. Gördüğü her yeni ağaç, her yeni kuş hatta her yeni kelebek şaşkınlığının daha da artmasını sağlıyordu ki onun geldiği yerde kelebekler yoktu.

Biraz daha ilerledikten sonra tepenin aşağısında masmavi parlayan denizi gördü. Onun geldiği yerde deniz siyahtı. Büyülenmiş gibiydi, sanki ayakları yere değmeden yürüyordu. Yürüyüşünü hızlandırdı bu sebepten dolayı. Denize bir an önce ulaşmak istiyordu. Yürürken yerde büyükçe bir kâğıt yığını gördü. Eskiden gazete diyorlardı ona. Eğilip aldığında yazıların hiçbirini okuyamadığını fark etti. Daha sonra sayfanın üst kısmında gözü bir şeye takıldı ve gözleri sonuna kadar açıldı. Bir süre nefes almadı, ne yapacağını bilemiyordu. 17.03.1357yazıyordu sayfada. 1357 yılına gelmişti 3579 yılından.

Bildiği kadarıyla zamanda yolculuk yapmak mümkün değildi. Mümkün olsa bile kendisinin yapabileceğine ihtimal dahi vermiyordu. Önce bir yere oturup düşünmek istedi daha sonra bu düşünceden vazgeçti. Nerede olduğunu anlamıydı. Bunun için de sahile gitmek güzel bir fikirdi.

Sahile vardığında deniz kokusunu içine çekti. Bu kokuyu hiçbir zaman bilmemişti o. Onun zamanın da denizler kokmazdı. Denizin üzerinde uçan beyaz kuşları seyretti daha sonra. Farklı bir duygu vardı üzerinde, daha önce hiç hissetmediği bir mutluluktu belki. En güzel tarafı ise takip edilebilme ihtimalinin olmamasıydı. Kanalizasyondaki o kapıdan geçseler bile hangi kapıyı seçtiğini bilemeyeceklerdi. Özgür hissediyordu kendini ve her şeyin çok uzağındaydı artık.

Gözlerini kapattı ve dalgaları dinledi. Hayatı boyunca hiç bu kadar mutlu, bu kadar rahat hissetmemişti. Biraz daha zaman geçti ve biraz daha bir anda bir ağlama sesi duyduğunu sandı. Etrafında baktığında kumların üzerine oturmuş uzun siyah saçlı bir kız gördü. O kadar güzeldi ki dünyanın en güzel tablosuna bakıyordu. Ve onun ağlaması nedense üzmüştü onu. Yanına gidip konuşmak istedi. Gözyaşlarının sebebini merak ediyordu.  Bu yüzden ayağa kalktı ve kızın yanına doğru yürüdü.

Onun yanına vardığında “merhaba” dedi “bir sorun mu var.” Kız başını kaldırıp adama doğru baktı, onu tanımaya çalıştı. Daha sonra yüzünde anlam veremeyen bir ifade belirdi ve bir şeyler söyledi. Adam onun söylediklerini anlamadı ama “söylediklerini anlamıyorum ama ben” dediğinde kız başka bir şeyler daha söyledi. Birbirini anlayamayan iki insan karşı karşıyaydı ve adam kıza yardım etmeye çalışıyordu.

Söyledikleri anlaşılamayınca mimiklerini ve beden dilini kullanmaya çabaladı ve daha sonra güldü. O gülünce kız da güldü ve bir şeyler daha söyledi. Onun söyledikleri tanıdık geliyordu. Eski bir lisana aitti kelimeleri ve onların bir kısmını biliyordu adam. Eliyle kendisini işaret ederek “ben”in karşılığı olan kelimeyi söyledi ve kızı işaret ederek “sen”in. Daha sonra “sorun” kelimesine yakın bir kelime hatırladığında ellerini iki yana açarak “ne” demeye çalıştı. Adam konuştuğunda kızın yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü ve bir şeyler daha söyledi.

“Ben çok az konuşabiliyorum” demeye çabaladı adam ama bunun yerin” konuşabilmek az ben” dedi. Kız anladığını söyleyince birbirlerine baktılar bir süre boyunca. Adam tekrardan sorunun ne olduğunu sordu ve bu sefer kız da beden dilini kullanmaya başladı. “Her şey” derken etrafını gösterdi daha sonra “üzerime geliyor” derken ellerini kendine doğru kapatıp açtı. “Dayanamıyorum daha fazla” dediğinde gözünden bir damla yaş düştü.

Adam kızın bu halini gördüğünde üzüldü, onun için bir şeyler yapması gerekiyordu. “Her ne olduysa” demeye çabaladı daha sonra ise “geçer” dedi. “Kural” dedi “geçeceğini bilmek” kafasını işaret ettiği sırada. Daha sonra kız “ama geçmiyor, kurtulamıyorum” dediği sırada adam üçüncü kelimeyi anlamadı ama kızın mimiklerinden sonuçlara ulaştı. Elini kızın elinin üzerine koydu ve kendisini işaret etti “ben varım” dediği sırada. Daha sonra eliyle etrafını gösterip “düşünme” dedi parmaklarını dışarıya doğru açarken.

Daha sonra kız adama doğru baktı. Konuşamıyorlardı bile ama ilk kez anlaşıldığını hissetmişti. Kelimelerden bağımsız bir duyguydu bu ve gülümsedi.

Ve aşk kelimelerin ötesinde bir dünyaya ulaşmaktı.

Not: adam kendi romanından o kadar sıkılmış ve bunalmıştı ki kaçmak ve bir daha geri dönmemek istedi çünkü onun romanında mutluluk yoktu. Bu yüzden başka bir romana geçmeye karar verdi. Öyle bir romana geçti ki bildiği, inandığı her şey tamamen farklıydı. Bu sayede hayatını yeniden yaşama şansına sahip oldu. Onun romanı kızın romanı ile birlikte yazılmaya başladı. Aynı konuyu anlatan farklı cümleler yazıldı sayfalara.

Resim: Anry

Buluttaki şehir



Adam bir duvarım önünde duruyordu. Kızgındı ve duvarı yumrukluyordu. Kızgınlığı hiçbir şeyden ötürü değildi. Sadece özgür olma isteği yüzünden öfkeliydi. Cam duvarların arasında kapana kısılmış hissediyordu. Buradan ayrılmayı, özgürlüğü o kadar istiyordu ki bunu herhangi bir kelime ile anlatabilmek mümkün değildi. Ayrılabilmek için çok uğraşmıştı. Kimse neler yaptığını bilemezdi, kimse anlayamazdı.

Durmaksızın duvarı yumrukluyor ve parçalanan ellerinden akan kanıyla duvarı boyuyordu. Dışarı çıkmadıkça içini kemiren o kadar büyük bir güç vardı ki acı hissetmiyordu. Öfkesi belki kedisine belki onu bu şehre hapsedenlereydi. Hayatının tamamında başka bir yer olabileceğine inanmıştı ve şimdi o inanç her zamankinden daha hayal geliyordu.

Onu bu düşüncelerden başka hayata bağlayan bir şey yoktu. Ne evi, ne ailesi, ne de umursayacak kimsesi yoktu. Eğer bu duvarın arka tarafına geçemezse yaşamasının bir amacı kalmayacaktı. Duvarı yumruklamayı bıraktığında titreyen parmaklarına baktı. Parmaklarını bir süre boyunca hareket ettirmeye çalıştıktan sonra kaç kemiğinin kırılmış olabileceğini düşündü.

Sağ elinin parmaklarını az da olsa hareket ettirebildiğini fark ettiğinde yere eğilip bir taş aramaya başladı. Sol dirseğini yere dayayıp ondan destek alırken sağ eli ile etrafı araştırıyordu. Biraz daha araştırdıktan sonra aramayı bıraktı ve yere bağdaş kurarak oturdu. Derin bir nefes alıp gözlerini kapatırken düşünmemeye çabalıyordu.

Kısa süren dinlenme molasının ardından aramaya devam etti ve fazla sürmeden avucuna tam olarak oturabilecek sivri bir taş buldu.

Ayağa kalktı ve kan izlerinin olduğu duvara döndü. Sol elini duvara dayadı ve sağ eliyle vurmaya başladı. Tekrar ve tekrar vurdu. Kol kaslarındaki sızlama ağrıya dönüşene kadar durmadı. Kolundaki ağrı arttıkça darbeleri güçsüzleşiyordu.

Artık daha fazla devam edemeyeceğini düşündüğü sırada küçük bir çatlağın oluştuğunu fark etti. O an hissettiği mutluluğu tarif etmek imkânsızdı. Gözlerindeki yaşı sildikten sonra taşı iki eliyle kavradı ve çatlağa darbeler indirmeye devam etti. O vurdukça çatlak giderek büyüdü. Çatlak büyüdükçe daha sert vurdu ve ilk parça arkaya düştü.

İl parça düştükten sonra taşı yere bıraktı ve elleriyle kırığı genişletmeye başladı. En sonunda kendisinin geçebileceği bir yer açtığında diğer tarafa ilk adımını attı. Geçerken duvarın keskin parçaları tenini kesti ama bunu hiç umursamadı.

Diğer tarafa geçtiğinde büyük bir çimenlikteydi ve ileriye doğru durmaksızın koşmaya başladı. Ne kadar olduğunu bilmediği bir süre boyunca devam etti. Nefes nefese kaldığı sırada bir uçurumun eşiğine kadar gelmişti. Aşağıya baktığında hiçbir şey göremedi sadece beyaz bir karanlık vardı. Orada neler olabileceğini düşünürken hayatı gözlerinin önünden geçti. O geçmişini düşünürken zihninde bir el belirdi ve tüm hatıraları uzaklara fırlattı. Tekrardan aşağıya doğru bakıp gülümsedi ve aşağıya atladı.

Aşağıya doğru düşerken rüzgâr tenine çarpıyordu. Hiçbir şeyi göremediği için büyük bir korku vardı içinde. Rüzgâr tenini keskin bir bıçak gibi okşarken o kadar fazla tarifsiz duygu içindeydi ki herhangi birini kelimelere dökemezdi. Rüzgâr ellerindeki yaraların daha fazla acımasını sağlamıştı ama umursamadı. Aşağıda bir şey gördüğünü sandığı sırada çığlık atarak uyandı.


Yatağının üzerinde aceleyle doğrulduğunda nefes alış verişi oldukça hızlıydı. Bir süre boyunca hiçbir şey yapmadan oturup zihninin boşalmasını bekledi. Bu esnada rüyasını parçalara ayırmakla meşguldü. Son zamanlarda hemen her gece çığlıklarla uyanıyordu. Gördüğü her kâbus neredeyse aynıydı. Sadece rüyasının son bölümü değişiyordu. Kimi zaman düşüyor, kimi zaman ise gizli bir kapıdan geçiyordu. Hep ulaşamadan önce uyanıyor ve karanlık tarafta neler olduğunu bilemiyordu ama öğrenmek için her şeyini verebilirdi.

Soluk alış verişleri normale döndüğünde yavaşça ayağa kalktı. Perdesi çekili camlarında içeriye hafifçe güneş ışığı giriyordu. Işığın miktarına baktığında sabahın erken saatleri olduğunu anlamıştı. Bu da gece fazla uyumadığını gösteriyordu. Kaç zamandır düzgün uyuyamıyordu. Uykuları hep kâbuslarla bölünüyor ve o çığlıklar atarak uyanıyordu. Duvara tutunarak yürürken hala kendine gelememişti. Bu süreci hızlandırmanın tek yolu banyoya gidip başını soğuk suya sokmaktı.

Soğuk su kısa saçlarından yüzüne doğru akarken hiçbir şey hissetmedi. Hemen her gün aynı ritüeli tekrarlıyordu. Kollarındaki kıllar dikleşirken hiçbir şeyi düşünmemeye çabalardı. Başından yüzüne doğru yayılan soğukluk onun uyumasını engelliyordu ama unutmasına yardımcı olamıyordu. Gözlerinin önünde tek bir görüntü vardı. Uyanmadan önce gördüğü kâbusun son sahnesi aklından bir türü çıkmıyordu. Banyodan çıkarken “O karanlığa gömülmek istiyorum” dedi kısık bir sesle.

Banyodan çıktıktan sonra karnındaki sızıyı dinleyerek mutfağa doğru ilerledi. Yemek yemesindeki tek sebep o sızıyı dindirmekti. Geçen akşamdan kalma birkaç kurabiye yedi. Daha fazla oyalanmak istemiyordu. Yemek yemek boşunaydı. Zaten son zamanlarda oldukça zayıflamıştı. Zaten açlık düşünmeyi engellemeseydi yemek çok anlamsızlaşırdı.

Mutfaktan ayrıldıktan sonra koridorda ilerlemeye devam etti.  Çalışma odasının yanından geçerken bütün o tamamlanmamış resimlere baktı. Ressam olmayı kendisi seçmişti.  Kendini bildi bileli hep güzellikler üretmek için yaşamıştı. Zamanında başladığı her resmi bitirirdi. Onları çocukları gibi görür, yarım kaldıkları zaman acı çekerdi. Oysa aylardır tek bir resmi bile bitirememişti. Çocuklarının acı çektiğini düşünmek bile ıstırabı için yeterliydi. Yapmaya çalıştığı her resim farklı dünyaları anlatmak isterken o büyük bir karanlıkla karşı karşıya geliyor ve her resmi rüyaları ile aynı hazin sonu paylaşıyordu.

Resimlerle dolu olan odasının giriş kapısının önünde durmuş ve bir süre boyunca kıpırdayamamıştı. Ona bir şeyler oluyor ve hayatı baştan sona değişiyordu. Oturma odasına doğru ilerlerken aklındaki tek şey asla son bulmayan rüyalarıydı. Gördüğü her rüyayı yazmıştı ve sürekli olarak onları inceliyordu. Şu anda tek yapmak istediği şey ise aklında kalanları yazmaktı.

Oturma odasına girdiğinde kütüphanelere sığmayan kitap yığınları karşıladı onu. Kitaplar duvarın kenarında duran masasının yanından başlıyor ve tüm odaya yayılıyordu. Kitap yığınlarının arasında hareket etmek her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Kitap yığınlarının arasında her yana saçılmış parşömenler vardı. Duvarlarda ise tüm birikimlerini kullanarak aldığı resimler asılmıştı.

Bunların hepsi birbiri ile alakalıydı. Hepsi öte dünyaları anlatıyordu. Bir kısmı başka dünyaların varlığından bahsederken bir kısmı ise o dünyalara geçmenin mümkün olduğunu anlatıyordu. Araştırmalarından öğrendiği kadarıyla o dünyalara gitmeyi deneyen insanlar olmuştu. Odada bulunan tüm kitaplar, resimler, notlar ise o dünyalara geçmeyi deneyenlere aitti. O da uzaklaşmak istiyordu ama nasıl olacağını henüz bulamamıştı.

Tekrardan sayfaların arasına gömülmek için hazır olmadığını düşünüyordu önceki gecenin bütün araştırmaları zihninin duvarlarına çarpıp dururken. Biraz dışarıya çıkıp zihnini dinlendirmeye karar verdi böyle bir şey mümkünse.

Evden çıkıp şehre doğru yürürken aklında sadece buradan gitme istediği vardı. Aslında şehir onun bildiği tek yerdi, onun dünyasıydı. Gidecek başka bir yeri yoktu. Nedense tanrılar böyle garip bir dünya yaratmıştı. Sokaktaki insanlarla karşılaşınca başıyla selam verip geçiyordu. Onların hiçbiri başka bir dünya hayal etmiyordu. Kimisi ressam, kimisi müzisyen, kimisi ise yazardı. Belki de bozulmuştu o. Aynı ondan öncekiler gibi çıldırmış ve akıl sağlığını kaybetmişti. Eğer başka bir dünya varsa ve oraya gidiş mümkün ise mutlaka bir yerlerde yazmalıydı. Şimdiye kadar mutlaka bir yolunu bulmuş olmalıydı.

Arayışını birileri ile paylaşmayı denemişti ama hepsi onunla dalga geçmişti. Okuduğu kitaplardan bir cümle aklından hiç çıkmıyordu. “herkes beni deli zannediyor. Ben bile bir türlü kendimden emin olamıyorum” diye yazmıştı ondan asırlar önce yaşamış bir müzisyen. İşin garip kısmı ise o yazıyı yazdıktan sonra ortadan kaybolmasıydı aynı bu yolda yürüyen diğerleri gibi.

Biraz ilerledikten sonra eve dönmeye karar verdi ve dönüş yolunda fırına uğrayıp kahvaltı için sıcak ekmek aldı. Uzun zamandır kendine pek dikkat etmiyordu ve böyle giderse hastalanacaktı. Şu dönemde en az istediği şey hasta olmaktı. Bu yüzden diğer günlerin aksine kahvaltı yapmaya karar verdi. Evlerin önünden geçerken müzik sesleri duyuyor ve herkesin sanatçı olduğu bir dünyada yaşamanın ne kadar harika olduğunu hatırlıyordu.

Dışarıda yürümek onu ne kadar rahatlatıyorsa evine yaklaşmak aynı oranda canını sıkıyordu. Attığı her adımda aklına okuması gereken kitaplar, araştırması gereken yazıtlar geliyordu. Onlarda boynunu biraz daha büküyor ve adımlarını biraz daha yavaşlatıyordu.

Tek şehirli küçük ve sıkıcı bir dünyada yaşıyordu. Bir ucundan bir ucuna yürümek en fazla birkaç gün sürerdi. O şehirdeki herkesi tanıyordu. Yalnız kalmak istediği zaman yapabileceği tek şey şehrin dışına çıkmaktı ama şehrin dışında onun gibi başkaları olurdu her zaman. Sınırları vardı bu dünyanın. Daha ileriye gitmesini engellerdi hep.

O sınırların ötesinin olduğuna inanıyordu. Bu araştırmaya yıllarını ayırmış ve geçmişte benzer araştırmaları yapan başka insanların olduğunu öğrenmişti. Hepsi oldukça gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuştu ve onlardan bir daha haber alınamamıştı. Evine dönerken aklında hep bu düşünceler vardı. Araştırmaya ne kadar tutkuyla bağlanmış olsa da içindeki bir ses evine geri dönememesi gerektiğini söylüyordu. O sese göre her an vazgeçebilirdi. Bu şekilde adımları sürekli olarak yavaşlıyordu.

Yine de evine gitti. Attığı her adımda yükselen iç seslerini umursamayarak gitti hem de. Evden çıkarken kapatmadığı kapısından geçip çalışma odasına geçti. Açık kapıdan içeriye girmiş kedilere dokunmadı bile. Onlar sıklıkla gelir ve giderlerdi. Çalışma odasının kapısını kapattı ve masasına geçti.

Masasını kaplamış notlara sıra ile bakarak işine yaramayanları bir kenara kaldırdı. Kâğıtların birçoğu safsatalarla doluydu. Hayatının onları okuyarak geçmesi aslında boşuna yaşadığını söylüyordu ona. Masasını yeteri kadar boşalttıktan sonra şehrin haritasını alıp boylu boyunca açtı. Haritanın üzerine keşfettiği her şeyi not almıştı. Ondan önce bu araştırmaları yapanların izledikleri yolları işaretlemiş ve ortaklıklar aramıştı.

İki tane ortak yer vardı. Birisi şehrin sınırına yakın diğeri ise daha ortalardaydı. İşin garip kısmı sınıra yakın olan noktaya ulaşıp kaybolanlar da vardı ama bir bölümü devam edip diğer noktada kaybolmuştu. Diğer noktaya giden kimse geri gelmemişti. Aslında bir sonraki aşama basitti. İnsanların kayboldukları yerlere gidecek ve neler olduğunu öğrenecekti. Bir diğer taraftan ise hazırlıksız gitmek onu korkutuyordu. Araştırmalarının bu kadar uzun sürmesinin sebeplerinden biri de hazırlıklı olmaya çalışmasıydı.

Yola çıkma zamanı yaklaşıyordu. Yanına haritayı aldı. Keskin sayılabilecek bir hançeri kemerine yerleştirdi. Gerekli olabilecek diğer eşyaları da çantasına doldurdu ve dış kapıya doğru yürüdü. Ya o da kaybolacak ya da sorularının cevaplarına ulaşacaktı. Her iki ihtimalde de arkasında kimseyi bırakmıyor olması kararını kolaylaştırıyordu.

Evden çıktıktan sonra ahırına gitti. Beyaz atına binmeden önce bir süre boyunca başını sevdi. Onunla fazla ilgilenemediği için suçlu hissediyordu kendini. Nasıl her şeyi bıraktıysa atıyla ilgilenmeyi de bırakmıştı. Bu yüzden onu sevmesi biraz uzun sürmüştü. Hayatında kalan tek dostu o attı sonuçta.

Atın sırtına bindiğinde tekrardan ait hissetmişti kendini. İlerledikçe yüzüne çarpan rüzgar içindeki sesleri bir parça olsun bastırabiliyordu. Şehrin biraz dışında terk edilmiş bir yere gidecekti ki oraya ulaşması iki veya üç saatini alırdı.

Oraya pek kimse gitmezdi çünkü orada görmeye değer hiçbir şey yoktu. Kurak topraklarda hiçbir şey yetişmezdi. Bu yüzden kimse oraya gitmek istemezdi. Belki yalız kalmak için gidilebilecek tek yerdi orası.

Yol boyunca aklındaki sorular hiç azalmamıştı. O insanlar ya kaybolmamışsa da başlarına başka bir şey gelmişse, ya eski masallarda anlatıldığı gibi orada devasa bir yaratık varsa ve bu yüzden ölenlerin cesetleri bile bulunamıyorsa ya da şehir kimsenin onu terk etmesini istemiyorsa ve gitmeye kalkanları öldürüyorsa neler olabileceğini sürekli soruyordu kendine.

Yolun yarısına geldiğinde aklındaki seslerin sayısı artmıştı. Seslerin bir kısmı ona boşuna uğraştığını söylerken bir kısmı ise boşuna yaşadığını tekrarlıyordu. İçindeki seslerden bazıları yalnızlığının sorumlusu olarak onu görüyordu. Bu suçlamalar bazen kaldıramayacağı kadar ağır oluyordu. Atı biraz dinlensin diye onu bağladığı ağacın dibine otururken aklından hep bu düşünceler geçiyordu. Ancak onun başka bir seçeneği yoktu. Hayat hep onu fikrini bile sormadan sürüklemişti.

Artık çorak topraklardaydı ve gideceği yere az kalmıştı. Buranı havası bile insana gelme, git diyordu. Buraya gelene kadar geri dönmeyi çok düşünmüştü aslında. Geri döndüğü zaman bulabileceği bir hayatı olsaydı belki çoktan dönmüştü. Ancak artık kaybedecek hiçbir şeyi yoktu onun.

Eski, yarısı yıkılmış bir lahitin önüne geldiğinde durdu ve atından indi. Belki geri dönemezse bile atını bağlamayı bir an için bile düşünmedi. Şimdiye kadar karşılaştığı bütün ipuçları burayı gösteriyordu. Lahite baktıkça içini büyük bir korku kaplıyordu. Yine de çantasından meşaleyi çıkarıp yaktı. Atının başını son bir kez okşadıktan sonra yüzünde çarpık bir gülümseme belirdi ve ileriye doğru bir adım attı.

“Her yolculuk attığın o ilk adımla başlar” yazıyordu okuduğu eski bir metinde. Onun yolculuğu da asıl şimdi başlamıştı. Bir kısmı yıkılmış kapıdan içeriye doğru girerken içeriye son bir kez hayranlıkla baktı. İçeride ağır, yoğun bir koku hâkimdi. Bu koku onun genzini yakıyor, onu öksürmeye zorluyordu. Öyle ki ona git diyordu bu yıllanmış küf kokusu.

Ancak o dönmedi ve yürümeye devam etti. Kapıdan içeriye sızan gün ışığı geride kaldıkça etrafını meşalesinin rüzgarda dalgalanan ışığı aydınlatıyordu. Örümcek ağları ile kaplı duvarlar kırmızı bir renge bürünmüştü.

Aslında içerisi oldukça büyüktü. Ana koridor birçok odaya açılıyordu. İlerlerken yıkılmamış odalara göz atıyor ve yoluna devam ediyordu. Koridorun sonuna geldiğinde aşağıya inen bir merdiven gördü ve zifiri bir karanlığa doğru ilerlemeye başladı.

Merdivenlerden indiğinde benzer bir koridorda bulmuştu kendini. Buradaki duvarlar daha fazla yıkılmıştı. Odaların büyük bir bölümü de yıkılmıştı. Yıkılmayanların ise kapıları açılmıyordu. Yıkılmayan duvarların üzerinde daha fazla işleme vardı. Güneş ve ay desenleri her duvarda rahatlıkla görülebiliyordu. Ayrıca bilmediği bir dilde yazılmış yazılar her yeri kaplamıştı.

Koridorda yürümeye devam etti ve başka bir merdiven gördü. Merdivenlerden aşağıya indiğinde daha büyük bir odadaydı. Burada hiçbir bölme yoktu. Sadece çeşitli yerlerde sunaklar vardı ki burasının dini bir yer olduğunu gösteriyordu. Hava biraz daha soğumuş, onu üşütmeye başlamıştı. Ayrıca burada çok güçlü bir hava akımı vardı. Meşalesi zorlukla yanıyordu. Biraz daha ilerledi genişçe odada. Oda o kadar büyüktü ki meşalesinin ışığı yan duvarları aydınlatmaya yetmiyordu.

İleride bir merdiven daha gördüğünde bir alt kata inmesi gerektiğini anlamıştı. Buranın garipliği hiçbir şeyin yıkılmamış hatta tozlanmamış olmasıydı. Merdivenlerden inerken bu garip ironiyi düşünüyordu.

Merdivenlerin yarısına geldiğinde bir ayak sesi duyduğunu sandı. Kemerinden hançerini çıkarıp boşta olan eline aldı. Meşaleyi yukarıya doğru tutup merdivenlerden aşağıya geriye doğru inmeye başladı. Parmakları hançerinin kabzasını sıkıca kavramıştı. Kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı ve soluğunu sessizleştirmeye çalışıyordu. Tedirgindi ve attığı her adımda ona bir şeyin saldırmasını bekliyordu.

Merdivenler bittiğinde sırtını duvara dayayıp meşaleyi etrafında hızlıca gezdirdi. Oldukça ufak bir odadaydı ve yerde yerdeki metal bir kapağın haricinde başka bir şey yoktu. Temkinli adımlarla kapağa doğru ilerlediğinde onun kilitli olduğunu gördü.

Kilidin ne olduğunu bilmiyordu. Duyduğu ayak sesini önem sıralamasında gerilere atıp hançerinin kabzası ile kapağa vurmaya başladı. Başarılı olamayınca hançerinin ucunu saplayabileceği bir yer aradı ama onu da bulamadı. O kilidi açabilecek bir şey bulmalıydı ve odayı araştırmaya başladı temkini asla bırakmadan.

Odanın tamamını gezmesi pek zamanını almamıştı ve hiçbir şey bulamamıştı. Bir anda yoğun bir bıkkınlık kapladı onu ve bağdaş kurup yere oturdu. Önünde tek bir engel kalmıştı ve onu geçemiyordu. Başını yere doğru eğdi ve bekledi.

O şekilde ne kadar kaldığının farkında değildi. Ancak omuzunu kavrayan bir el onu kendine getirdi. Hızlı bir şekilde ayağa sıçrayıp hançeri sapladı. Onun kim olduğunu, ne olduğu umursamadan savurduğu hançer kaburga kemiklerine çarptı. Kemikleri kısık bir kırılma sesi ile parçalayan metal yolculuğuna devam etti. Hiçbir direniş ile karşılaşmadan ilerledi hançer. Hançerin yolculuğu kabzanın tene değmesiyle sonlamıştı. Sıcak bir sıvı elinin etrafını kaplamaya başlamıştı bu sırada. Ancak bu onun için yeterli değildi. Tekrar ve tekrar sapladı hançeri. Ta ki karşısındaki beden cansızlaşıp yere sertçe düşene kadar. Kanın kokusu artık odanın tamamını kaplamıştı.

 Parmakları yapış yapıştı. Sıçradığı sırada yere düşürdüğü meşaleyi tekrardan aldı. Kırmızı bir sıvı sağ kolunu kaplamıştı ve aynı sıvı cesetten yere yayılıyordu. Yerdeki kan ince bir oluktan kapağa doğru akmaya başladı. Kan yolculuğuna yavaşça devam ederken o cesedin yüzüne bakamayacak kadar suçlu hissediyordu kendini. Bu yüzden sadece kanın ilerlemesini seyretti. Kan kapağın yanına geldiğinde mekanik bir ses duydu ve kapak hafifçe yukarıya doğru kalktı.

Ayağa kalkıp kapağı açarak aşağıya baktı. Beyazlıktan başka hiçbir şey görememişti ve bir an bile düşünmeden aşağıya atladı.

Düşüyordu ve düşerken rüzgar hızlı bir biçimde yüzüne çarpıyordu. Başta bembeyaz olan etrafı bir süre sonra açılmıştı ve çok aşağıda mavi bir yer görmüştü.

O kadar hızlıydı ki rüzgar o kadar hızlı çarpıyordu ki göz kapaklarını kapatamıyordu. Teni acıyor, nefes almakta zorlanıyor ve kocaman mavi yer daha fazla yaklaşıyordu. Bir anda içini çok büyük bir korku kapladı. Büyük bir suçluluk duygusu bu korkuya eşlik etti aşağıdaki mavi ve yeşil yere bakarken. Ne yapacağını bilemiyordu ve çığlık atarak uyandı.

Mutluluk hikayesi


Sabahın erken saatleriydi. Güneş gökyüzünde yükselmeye başlamış havadaki serinlik bir parça olsun azalmıştı. Güneş ışınlarının zemine ulaşması ile birlikte doğa yeniden canlanmıştı. Kuşlar şarkı söylemeye başladığında hayvanlarda dolaşıyordu özgürce. Kanatları siyah bir çizgiyle çevrili mavi bir kelebek zarif bir şekilde uçuyordu. Siyah çizginin hemen içinde beyaz bir çizgi daha vardı ve kanatlarının iç kısımlarında aynı beyaz tonda çeşitli şekiller vardı. Kanatlarının mavisi güneş batmaya yaklaşırken gökyüzünün aldığı renkteydi.

Kelebek çiçeklerin arasında gezinirken şiirsel bir görüntü sergiliyordu. Hareketlerinde naiflik vardı sanki bir çeşit aracıydı. Dokunduğu hiçbir çiçeğe zarar vermiyordu. Hatta çoğunlukla çiçekler hareket bile etmiyordu. Kelebeğin gidişini seyrederken onun amacını merak etti adam. Gerçekten onun bir amacı var mıydı hayatta yoksa doğası gereği mi yaşıyordu? Genlerinin ona söylediğini yapıyor ve sadece bedeninin emirlerine mi uyuyordu? Kelebeğin uçuşunda bir özgürlüğün olduğunu düşünmek ona bir parça da olsun rahatlık veriyordu. Hayatta özgür olunabilir dedirtiyordu ona ama bunun zıddını düşünmek onu üzüyordu.

Bu iki düşünce arasında dolaşırken kelebek uzaklara gitti ve o oturdu çime biraz daha gömüldü. Sırtını büyükçe bir ağaca yaslayıp dizlerini karnına doğru çekti. Sol elini toprağın üzerine sağ elini ise karnının üzerine koydu. Çimlerin tenine dokunması farklı bir duygu uyandırmıştı onda. Hele bu esnada parmaklarının ucunda toprağı hissetmek o duyguya farklı boyutlar katıyordu. Aslında düşünceleri ona ağır geliyordu. Bu sebeple sırtını ağaca yaslamıştı. Yoksa düşüncelerinin ağırlığı yüzünden toprağa gömüleceğine inanıyordu.

Bazen gereğinden fazla düşünürdü. Ancak gerekli düşünme ölçeğini bilmediği için sınırları ayarlamakta güçlük çekerdi. Aslında zihnine gelen her yeni düşünce ile toprağın derinliklerine daha fazla yaklaşıyordu. Bazen beyninin asla dolmayacağını düşünürdü ve bu düşünce onu korkuturdu. İşin ilginç tarafı ise zihnindeki düşüncelerin sayısı hiçbir zaman azalmazdı. Düşündüğü her cümle ile bir fikir daha gelir ve bir daha gitmezdi.

Zaten bu sebeple toprağa gömüleceğini düşünüyordu. Onun hayatı sorunlar üzerine inşa edilmişti. Öyle sorunlardı ki hiçbirinin bir çözümü yoktu ve onları çözemedikçe de zihni rahatlayamıyordu. Hayatın neden bu kadar anlamsız olduğu belki de en büyük sorunuydu onun. Sebepleri ve nedenleri sorguladıkça daha fazla anlamsızlaşıyordu her şey. Bu nedenle kendine onları sorgulamayacağına dair söz vermişti. Ancak kendine verilen her söz gibi parçalamıştı en kısa zaman içinde. Anlamsız hayatına bir anlam aramakla meşguldü. Hatta o kadar meşguldü çimlerin üzerinde ne kadar oturduğunu bilmiyordu. Nasıl olsa yapacak daha önemli bir işi yoktu. 

Bazen anlamsız bir hayatı neden yaşadığı soruyordu kendine. Bazı zamanlar da hayatta anlam bulamadığı için kendini suçluyordu. Aslında her şeyin suçlusu oydu. Hayatın anlamını bulamamıştı, değer verebileceği bir insan bulamamış, hiçbir şeye bağlanamamıştı. Belki de hatalı bir üretimdi o. Defolu ürünler gibi düşük fiyattan pazara sunulmuştu ve her defolu ürün gibi bir kenara atılmıştı. Bütün bunların arasında yaşamanın bir önemi yoktu gerçekten.

Derin nefes alarak kendini rahatlatmaya çabaladı yumruklarını sıktığını fark ettiğinde. Eğer yumruklarını sıkmaya devam ederse bir süre sonra tırnakları avuç içine gömülecekti ve bunu yapmak istemiyordu. Canının yanmasından korktuğundan değil de kanayacaktı avuç içi ve o kan kokusunu sevmezdi. Hissettiği duygunun literatürdeki karşılığı çaresizlikti. Yapacak hiçbir şey yoktu. Acısını hafifletmenin bir yolunu bilmiyordu evet düşünceleri ona acı veriyordu ve acısının bir merhemi yoktu.

Başka şeyler düşünmeye çabaladığı sırada etrafına bakıyordu. Bol renkli bir kuş ve küçük bir kelebek görmek istiyordu aslında. Onlara bakıp bir parça uzaklaşmak niyetindeydi ama onları görse bile düşünceleri yine her yeri sarıyordu. Etrafa bakarken deniz kenarında bir adam ve kadın gördü. Birbirlerine doğru bakıyorlardı. Ancak sanki aralarında bir evren kadar mesafe vardı. Adam siyah bir gömlek ve siyah bir pantolon giymişti. Kadın ise kırmızı bir elbisenin içerisindeydi.

Bir süre boyunca seyretti onları. Kıpırdamıyorlardı, konuşmuyorlardı ve sebepleri merak etti. Kimdi onlar? Neden birbirlerine bakıyorlardı? Ve aralarında neden bu kadar fazla mesafe vardı gibi sorular zihninde dolaştı. Onların yaptığı en ufak bir hareketi bile tüm detayına kadar inceliyordu. Soluk alışverişlerindeki hızı veya hangisinin gözlerini kaçırdığını hesapladı.

Eğer uzun zamandır birbirini görmeyen bir çift olsalardı aralarındaki bu mesafe normal karşılanabilirdi. Ancak az da olsa konuşmaları gerekirdi. Hatta birbirine “benim hayatım güzel gidiyor, her şey yolunda” gibi yalanlar da söylemeliydiler. Hatta gözlerinde bir tutam hüzün, kelimelerinde biraz gözyaşı olmalıydı. Ancak bunların ikisi de yoktu. Sadece birbirlerini seyrediyorlardı yeni tanışan iki yabancı gibi.

Demek ki onlar yeni tanışmıştı. Bu sebeple ne diyeceklerini bilemiyorlardı çünkü kelimeleri bile yabancıydı birbirine. Yüzündeki gülümseme birbirlerini görmekten memnun olduklarını gösteriyordu. Ancak tedirginliklerini de bu teori açıklıyordu. Fakat hala boşlukta kalan şeyler vardı. Yeni tanışan iki insan neden konuşmuyordu. Konuşamamak anlatılacak şey kelimelerden daha büyük olduğu zamanlarda ortaya çıkardı. Ancak yeni tanışan iki insanda bu kadar büyük duygular oluşmazdı genellikle. O halde onlar birbirini tanıyordu.

Belki de birbirini sevip hiç açılamamış iki arkadaştı onlar. O kadar seviyorlardı ki birbirini hissettiklerini söylemeye korkuyorlardı. Eğer söylerlerse diğerini kaybedeceklerinin endişesi vardı içlerinde. Bu sebeple susmak zordu, acı verirdi insana. Hele onu kaybedebileceğinin korkusu her şeyin üstüne çıktığı vakit acı en üst düzeye ulaşırdı. Aslında hayatın komik bir şakasıydı bu. İkisi de konuşamazlardı. Eğer konuşabilseydiler istediklerine ulaşabilirlerdi. Ancak susmayı seçmişti hissettikleri korkuya yenilerek.

Belki de birbirlerine hissettiklerini açıklamak için gelmişlerdi oraya. Bu düşünce birçok şeyi açıklıyordu. Hatta “evet bu yüzden” bile demişti sesli bir şekilde. Ancak iki insanın bu şekilde acı çekmesi fikri onun hoşuna gitmemişti. Biliyordu ki aradaki boşlukların yüzünden yürümeme ihtimali yüksekti ilişkilerinin ve birbirini bu kadar seven iki insanın ayrı kalmasını istemiyordu. Hele hayatı boyunca birini o derece sevmediği için buna izin veremezdi. Sevgi bir kenara atılabilecek bir şey değildi asla.

Onların hikâyeleri çok farklı olmalıydı. Belki de ikisi de şehirden sıkılmış bir şekilde yürüyordu. O kadar sıkılmışlardı ki hayattan kaçıp gitmek istiyorlardı. Bu yüzden zaten şehirden uzaklaşmak için, unutmak için yürümeye başlamışlardı. Yürürken beyaz tavşanlar görmüşleri. O an içlerindeki çocuk kontrolü ele geçirip tavşanları kovalamaya başlamışlardı. Sonu hüzünlü bir masalım başlangıcı gibi eğleniyorlardı tavşanları kovalarken. Hatta bir an bir kapı bulup başka bir gezegene gideceklerini bile düşünmüşlerdi.

Deniz kenarına vardıkları sırada başka gezegene gitme hayalleri de suya düşmüştü ama orada birbirlerini görmüşlerdi. Birlerini gördükleri andan beri hareket etmemişlerdi. Konuşmaya başladıklarında söyledikleri her kelimenin diğerinin yüreğinde bir kilidi açtıklarını gördüler. O bir duygu oluşmuştu ki içlerinde dünya üzerinde doğru bir yer varsa onun üzerindeydiler. Eğer doğru bir kişi varsa onun karşısındaydılar.

Bir süre boyunca havadan sudan konuştular. Söyledikleri anlamsızdı. Bulutlardan, kurbağalardan veya çevre kirliliğinden bahsettiler ama kelimelerin içinde bir şey vardı ve o şey ikisini birbirine bağlıyordu. Sanki birbirlerini yıllardır tanıyormuş gibiydiler. Sanki birbiri hakkındaki her şeyi biliyorlardı ve garip bir şekilde mutluluğun kelime anlamını o an öğrendiler ve sözlüklerde yazılanların yalan olduğunu anladılar.

Adam onlara doğru bakıp “ve ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşadılar” dediği sırada onlar el ele tutuştu. Hayatı boyunca asla sahip olamadığı bir mutluluk hikâyesini daha bitirmişti. Zaten mutluluğun hikâyelerin dışında var olduğuna inanmıyordu yine de tekrardan sordu kendine. Onlara son bir kez bakar ve ayağa kalkar. Onların yerinde olabilmek için her şeyini verebilirdi. Sırtını onlara doğru yürümeye başladığı sırada son mutluluk hikâyesinin bir süre boyuna yeteceğini düşünüyordu.

Mutluluğu hikâyelerden başka bir yerde bulamamıştı. Bu yüzden mutluluk hikâyeleri yazardı hep. Eğer geriye doğru baksa orada kimseyi göremezdi. Kimse gelmemişti çünkü oraya. Veya adam hiçbir zaman o ağacın altında oturmamıştı. Günlerdir evinden dışarıya çıkmamıştı hiç. Mutluluk hikâyeleri kurguluyordu hep ve mutluluk sadece hikâyelerde bulunurdu.

Ve aşk nefes almaya önce hayallerde başlardı.


Resim: Edgar Ramirez

Yalnızlık ülkesi


Adam dirseklerini çalışma masasına dayadı ve avuç içleriyle gözlerini ovuşturdu. Bu esnada derin bir of çekip dişlerini sıktı. Bir süre boyunca gözlerini hiç açmadı. Sandalyesine yaslandı ve evinin sessizliğini dinledi. Etrafa bakmak ona acı veriyordu. Duyduğu en ufak bir ses bile beyninde büyük bir gürültüye sebep oluyordu. Bu sebeple nefes almak bile istemedi. Bir süre sonra doğrulup bilgisayarına baktı. Masasının üzerinde duran kitabı kendine doğru çekti biraz ve sonra bilgisayarında açık olan yazı sayfasına baktı. O gece bitirmesi gereken çok fazla iş vardı ve daha fazla dayanacak gücü kalmamıştı.

Kitabı okumaya başladığı sırada lanet okuyarak kapattı. Kendi içinde söylenerek bilgisayarını da kapattı. Ağır adımlarla yürüyerek koltuğuna oturdu. Sadece sessizlik istiyordu zaten bu sebeple evinde çalışıyordu. Sevmiyordu dışarıya çıkmayı. Elinde olsa evinden asla ayrılmazdı. Ancak sadece alışveriş yapmak için bile olsa dışarı çıkması gerekiyordu. Sevmiyordu o zamanları. Başka insanlar görüyordu ve başka insanları da sevmiyordu. Daha doğrusu onların söyleyecekleri tek bir kelimeye bile katlanamıyordu. Sıkılmıştı artık her şeyden.

Berbere gitmiyordu çünkü saçını tıraş makinesi ile kendisi kesiyordu. Bu yüzden hep kabaktı saçları. Dışarıda yemek yemeyi veya gezmeyi de sevmiyordu. Başka insanlarla konuşmak veya eğlenmek gibi bir isteği hiçbir zaman olmamıştı. Sadece alış veriş için çıkıyordu dışarıya ve bunu genelde akşamın geç saatlerinde yapıyordu insanları görmemek için. Ve alış verişten sonra sahile gidip dalgaları dinliyordu. Seviyordu dalgaları dinlemeyi. Onların kendine ait bir müziği vardı ve o müzikte huzur buluyordu. Belki huzur bulabildiği tek andı sahilde geçirdiği.

Sahilde işi bittikten sonra geceye yakın evine dönerdi. Çalışırdı evine geldiği zaman ve çalıştığından daha fazla düşünürdü. Çok fazla düşünürdü o. Çok düşündüğü içinde insanlarla anlaşamazdı çünkü insanlar düşünmezdi. Sanki farklı bir katmanında yaşıyordu hayatın ve o katmanda sadece kendisi vardı.

Yıllar önce kendi ülkesini kurmuştu. Kendisine ait, kimsenin bilmediği bir yere ihtiyacı vardı. Bu yüzden evinin etrafını yüksek surlarla çevirmişti. Dışarıya açılan kapıları kaldırmıştı kimse içeriye giremesin diye. Dışarı çıkması gerektiğinde kimsenin bilmediği gizli geçitler inşa etmişti. Markete gidip alışveriş yapabilmek için.

Evi onun ülkesiydi artık. Aslında bir kaplumbağa gibi ülkesini sırtında taşıyabiliyordu. Nereye giderse gitsin onunla birlikte geliyordu yalnızlığı. Yine de gerekmedikçe ülkesini terk etmezdi çünkü ülkesi eviydi onun. Dışarıya çıktığında ise surların dışındaki misafir evini getirirdi peşinde. Ülkesi çok da sakin değildi ama. İç sesleri ile sürekli bir çatışma içerisindeydi. Özellikle ülkesinin yönetimini belirlemek istediğinde çatışmalar bir hayli artmıştı. Demokrasiye geçmek istemişti başta ama evindeki parlamento onu asla başkan yapmazdı. Hatta meclise bile giremezdi. Ülkenin yönetimini iç sesleri devir alır ve o kendi ülkesinden sürgün edilirdi.

Krallıkla yönetilmek istediği zaman ise üzere oturacak bir tahtının olmadığını fark etti veya başına takacak bir tacı da yoktu. Ancak kâğıttan bir gemi yapardı ve onunla aptallar ülkesine bile kral olamazdı. Bir yönetim sistemi koymazsa eğer iç sesleri onu öldürürdü, acı çektirirlerdi. Bu sebepten dolayı özgürlükleri kısıtlamak gerekiyordu. İnsan öldürmeyi yasakladı önce daha sonra insanlara zarar vermeyi de yasakladı, suç işlemek de yasaktı. Kendi ülkesinde en iyi yönetim biçimi diktatörlüktü. Ancak her diktatörün onu koruyacak bir ordusu olması gerekiyordu ve onun hiç askeri yoktu. Bu sebepten dolayı insanlara zarar vermenin yasak olmasının haricinde bir kuralın bulunmadığı bir yönetim biçimini tercih etti.

Başlarda içeriye girmek isteyenler olmuştu. Ancak vizesi olmayan kimse içeriye giremezdi ve onun ülkesinde kimseye vize verilmezdi. Birçok insan vize kelimesini duyunca bile kaçmıştı. Bazıları ise ısrarla içeriye girmek istiyordu. Zaten onlar için yok etmişti kapıları. Ülkesinin adı “Yalnızlık ülkesi”idi ve ismi gereği kimsenin olmaması gerekiyordu. Bunu iç seslerine anlatıp onlardan kurtulmaya çabalasa bile onlardan kurtulamadı. Zaten onlarsız bir hayatının olabileceğine ihtimal dahi vermiyordu.

Tabi insanlarla mecburen iletişime geçmeden yaşaması mümkün değildi her ne kadar bunu istese de. Bu yüzden surların dışına misafirler için bir ev yapmıştı. O eve isteyen istediği zaman gelebilirdi. Gelenler kısa bir süre sonra gittikleri için hiç sorun olmuyordu. Sokakta karşılaştığı insanları veya marketteki kasiyerleri oraya yönlendirirdi. Birçoğu içeriye bir girmezdi ki gerek yoktu zaten. Hiçbirisi ile tanışmadığı için misafir evine bile kimse gelmezdi.

Ayrıca ülkesinin hiç komşusu yoktu. Doğal olarak hiç düşmanı da yoktu. Zaten askerlerinin olmamasının sebeplerinden birisi buydu. Diğer sebep ise ülkesinde askere alınacak başka birisinin olmamasıydı. İç sesleri vardı ama onlara silah verirse eğer kendisini öldürürlerdi. Komşusu olmayan bir ülke tartışma konusuydu aslında. Fakat komşusu olsa mesela sınırlarını açmak gerekecekti ve bunu kesinlikle istemiyordu. Sınırları aç sonra gümrük duvarını kaldı bir dünya iş vardı. Zaten ülkesinde gümrük kavramı olmadığı için çok gereksiz olurdu.

Bir akşam alışveriş yapmak için markete gitti. Sıradan bir alışveriş günüydü ve kimseyle konuşmamıştı. Sağır taklidi yapmak yine işine yaradığında hafif bir tebessüm oluştu yüzünde. Marketten sonra dalgaları dinlemek sahile indi. Gözlerini kapatıp dalgaların şarkısını dinledi uzun bir süre boyunca. Bu arada gökyüzünde parlayan dolunayı seyrediyordu. Severdi dolunayı, gece olduğunda severdi gökyüzünü. Yıldızlar için şiirler yazabilirdi mesela.  

Deniz kenarında birkaç saat bekledikten sonra evine doğru yola çıktı. Yere bakarak ilerdi. Başka bir şeyi görmek istemiyordu, bilmek istemiyordu daha fazla. Hızlı adımlarla ilerlerken birisine çarptı. Hatta o kadar sert çarptı ki o yere düştü. Hemen ona yaklaşıp elini uzattı. Siyah saçlı bir kıza çarpmıştı. Beyaz teni ay ışığında patlıyordu. Kızın yüzünde bir acı ifadesi vardı ve elini kıza uzatıp “kusura bakmayın çok dalgındım sizi görmedim. İyi misiniz?” dedi. Kız ise gülümseyerek “bende çok dalgındım, benim hatam zaten” dediği sırada adamın elini tutup onu kaldırmasına izin verdi. Onun gülümsemesini gördükten sonra hayatın anlamını öğrenmişti adam. Sanki tüm soruları cevap bulmuştu veya sorular silinmişti zihninden.

Daha sonra ikisi de kendi yollarında yürüdüler. Adamın kalbi yerinden çıkacakmışçasına atıyordu. İçinde o kadar farklı bir duygu vardı ki adını bilmemesini bir yana tanımlayamıyordu bile. Kızı gördüğü anda surların dışından savaş borularını duygu. Her yerde yankılandı onların sesi ve o duvarların dibinde korkudan titredi. Duvarın üstüne çıkıp dışarıya baktığında karşıdaki tepenin üzerinde kocaman bir ordu gördü. Onun ülkesini ele geçirmek için bekliyorlardı sanki ve onun savaşacak hiç askeri yoktu. Sadece surların onu koruması için dua edebilirdi.

Kız o kadar farklı gelmişti ki ona onu tekrardan görebilmek için her şeyi yapardı. Sanki onu bir kere daha görse hiçbir sorunu kalmayacaktı. Kütüphanesindeki duygular ansiklopedisi açıp hissettiklerinin karşılığını bulmaya çabaladığı sırada duygularının hiçbir yerde yazmadığını fark etti. Anlamlandırabilmek için onu tekrardan görmesi gerekiyordu ve tekrardan dışarıya çıktı. Alışveriş için veya başka bir sebeple değil onu görmek için dışarıya çıktı. Sadece bu bile duygularının ne farklı olduğunu açıklamaya yetiyordu. Ertesi akşam tekrardan çıktı ve ertesi gün ve ertesi gün.

On gün boyunca sokaklarda kalarak kızı aradı ve bir gün tekrar karşılaştılar. İkisi de tanıdı birbirini, gülümsediler. Adam kızın gülümsemesini gördüğünde ona doğru yaklaşıp “geçen gün için özür dileyemedim. Çok büyük terbiyesizlik yaptım ben” dedi başına hafifçe yere doğru eğerek. Kız “olur mu öyle şey zaten benim hatamdı, önüme bakmıyordum” dediği sırada surlarının dışındaki ordu saldırıya geçmişti. Toplar ateş ediyor, top mermilerinin çarptığı surlar ise paramparça oluyordu. Surların tepesinde durup savaşı kaybedişini izlemekten başka bir şey gelmiyordu elinden. Bu şekilde giderse fazla dayanamayacaktı.

Adam “o zaman bir kahve içelim ve bende yaptığım kabalığın karşılığını ödemiş olayım” dediği sırada tüm iç sesleri şaşkınlık içinde kalmıştı. Hatta kendisi bile söylediklerine inanamıyordu. Hele kız teklifini kabul edip ertesi akşam buluşmak için sözleştikleri sırada surlar tamamen yıkılmış ve ordu taarruza geçmişti.

Evine döndüğünde o kadar büyük bir sessizlik vardı ki iç sesleri yok olmuş gibiydi. Sadece kalbinin sesini duyuyor ve onun müziğinde dans etmek istiyordu. Gece boyunca hiç uyumadı, uyuyamıyordu. İçindeki duygu öyle bir hale gelmişti ki sanki bir fırtına kopuyordu. Daha öce farklı zamanlarda parçalar halinde hissettiği tüm duygular bir araya gelip başka bir hale bürünmüştü.

Ertesi akşam olduğu zaman kızla buluştu. İkisi de gülümsedi. Kızın gülümsemesi o kadar güzeldi ki devam etmesini sağlamak için kendi yaşamından vazgeçebilirdi. Havadan sudan konuştular, ikisi de heyecanlıydı ve kelimeleri sıklıkla karışıyordu. Adam hüzünlü bir hikâye anlatırken kız onun gözlerinin içine baktı. Sanki zihninden geçen tüm düşünceleri okuyordu ve daha sonra adamın elini tuttu. O anda ordu yıkılmış surlardan içeriye girdi. Ülkesinin tüm sokakları askerlerle dolarken o korku içinde onları seyrediyordu.

Dizlerinin üzerine çökmüş ve endişe içinde titriyordu. Ülkesi fetih ediliyordu ve bu onun en korktuğu şeydi. Ancak askerler şehrini yağmalamadı hatta bunun yerine etrafı güzelleştirmeye başladılar. Bir kısmı yerleri temizledi başka bir kısmı çiçekler ekmeye başladı yerlere.  Bu esnada ordunun komutanı surlardan içeriye girdi ve adama doğru bakıp miğferini çıkardı. Bir süre boyunca bakıştılar sonra kız gülümsedi.

Kız adamın elini tuttuğu sırada içindeki savaş bitti ve ülkesi fetih edildi. Ancak kız ülkeyi almadı ondan. Gelip yanına yerleşti. Adam kızın elini tuttuğu sırada ülkenin adı değiştirildi ve daha fazla “yalnızlık ülkesi”  olmadı. Artık ülkenin nüfusunda kayıtlı iki kişi vardı.

Ve aşk ezberlenen tüm cümlelerin bir anda unutulmasıydı.

Resim: Oleg Tchoubakov

Günlüğümden parçalar



Puslu bir Eylül akşamıydı. Mevsimler sırasını şaşırmışçasına soğuktu hava. Bu sebeple birçok insan mevsimlerin birbirine karıştığından bahsetti. Başka birçok insan da havaların sıcak olmasına güvenip akşam olunca üşüdü. Birçok insan söylendi sahip olduklarından ve sahip olamadıklarından dolayı. Hava tahminlerinin hiçbiri doğruyu bilemedi. Bazı insanlar hava tahminlerine kızıp “zaten onlar bir şey bilmiyor” diye söylendiler. Aslında bazı günlerin farklı olması çok doğaldı. Ancak farklılıklardan hoşlanmayan insanoğlu bu sebeple mutsuzdu.

Ancak onun mutsuzluğunun sebebi havanın soğuk olması değildi. Herkes ısınacak bir yer ararken onun yavaş adımlarla yürümesinin de havanın soğukluğu ile hiçbir alakası yoktu. Eğer umursuyor olsaydı üşüdüğünün farkına varabilirdi. Ancak o adımlarını saymakla meşguldü. Hep belirli sayıda adım atarsa hayatının farklılaşabileceğini düşünürdü. Mesela beş milyonuncu adımında mutlulukla karşılaşabilirdi. Veya beş milyarıncı adımında huzurun ne demek olduğunu anlayabilirdi. Bu sebeple yürürdü o.

Yürümesi onu mutlu etmezdi ama. Yürümeye başlamadan önce içindeki bazı parçaları başladığı yerde bırakmak isterdi. Onların olmadığı bir hayatı merak ediyordu. Bazı düşüncelerini geride bıraksa mesela hayatı farklılaşabilirdi. Geçmişinde yaşadıklarını ardında bırakabilse belki rahat nefes alabilirdi. Fakat geçmişi peşini hiç bırakmıyordu. Unutmaya çabalıyor ama yapamıyordu. 

Attığı her adım onun için zorluk demekti. Bazen daha fazla ilerleyemeyecekmiş gibi hissederdi. Böyle zamanlarda kendini bırakmak, devam etmemek isterdi. Ertesi gün işe gitmemeyi, arkadaşlarıyla görüşmemeyi hatta evinden dışarıya çıkmamayı düşlerdi. Düşlediklerine kavuşamazdı ama. Kendini ne kadar bırakmak istese de o kadar tutunmuş görürdü hayata. Onun oyununda yere düşmek yoktu. Her zaman ayakta durması gerekiyordu.

Her zaman sırtı dik yürürdü. Sanki gökyüzünden sarkan iplere başlanmıştı. Kendini o kadar güçsüz hissediyordu ki kamburunu çıkarmak istiyordu. Ağlamak istiyordu mesela. Yüzüne en üzgün ifadesini takınmayı ve kimseyi umursamamayı planlıyordu. Ancak bunun yerine sürekli olarak gülümsüyordu. Onun gülümsemesi evrendeki en güzel şeydi. Gülümsemesini gören herkes onun hayatına gıpta ile bakardı. Onun yerinde olmak isteyen birçok kişi vardı. Ancak onların hiçbiri neler yaşadığını bilmiyordu.

İnsanların onun hakkında düşündükleri ile gerçekte hissettikleri arasında o kadar büyük farklar vardı ki herhangi birinin anlama imkânı yoktu. Bir zamanlar anlatmayı denemişti. Ancak boşuna bir çabaydı bu. O istediği çabaladıkça insanlar anlamamak için çalışıyordu. Bu sebeple vazgeçmişti. Sürekli gülümsemesinin sebebi buydu aslında. Üzgün gözükürse eğer başkaları nasıl olsa görmeyecekti. Kimse ona gelip bugün neden üzgünsün diye sormayacaktı. Bir gün makyaj yapmasa mesela, saçlarını taramasa kimse ona sebebini sormayacaktı.

Yaşadığı şehir ona ufak geliyordu. Binalar üstüne doğru geliyor onu sürekli olarak sıkıştırıyordu. Gitmek istiyordu o şehirden. Yanına hiçbir şey almadan sadece uzaklaşmak niyetindeydi. O şehre ait her ne varsa unutmayı düşlüyordu. Başka bir yerde tekrardan başlamak niyetindeydi. Ancak ne şehirden ayrılabiliyor ne de unutabiliyordu. Bazen hiçbir şeyi düşünmeden sadece yürümek isterdi. Şehirden, ülkeden, dünyadan uzaklara kadar yürüyüp başka bir gezegende yeniden başlamanın hayallerini kurardı. O zaten hep tek başınaydı, hep yalnızdı nerede olduğunun bu sebeple bir önemi yoktu.

Sokakta yürürken saat ilerlemiş ve etrafındaki insanların sayısı azalmıştı. Hala gülümsüyordu içinde büyük bir öfke barındırmasına rağmen. Hızlı adımlarla ilerliyor etrafına dikkat etmiyordu. Yürürken yere bakıyordu çünkü insanları görmeye tahammülü yoktu. Hepsi yalancıydı onların, güvenmiyordu artık. İnanmıyordu onlara.

Hızlı adımlarla yürürken bir anda durdu. Birisine çarpmıştı. Başını kaldırdığında bir adam gördü, yüzünde şaşkın bir ifade vardı. “Dikkat etsene biraz” diye çıkıştı adama. Aslında suç onundu, bunu biliyordu ama öfkesi kelimelerinin kontrolünü ele geçirmişti. Adam geriye doğru bir adım atıp kıza avuç içlerini gösterdi. Başını hafifçe aşağıya doğru eğdi, yüzünde utanma ifadesi vardı. Ancak kız hala öfkeliydi “hiç dikkat etmiyorsunuz. Sizin gibiler yüzünden yürüyemiyoruz bile” dediğinde adam sağ işaret parmağıyla gözünü gösterip avuç içlerini yukarıya doğru kaldırdı. Görmedim demeye çalışıyordu herhalde. Adam konuşamıyordu. Ancak kızı duyabiliyordu. Daha sonra kız “neyse boş ver” deyip elini yukarıya doğru salladı ve adamın yanından hızlıca uzaklaştı.

O akşam eve döndükten sonra fazlasıyla yorulmuştu ve güzel bir uyku çekti. Rüyasında ne gördüğünü hatırlamıyordu. Zaten ne gördüğünün çok da önemi yoktu. Ya kâbuslar görüyordu ya da yeşil bir tepede oturduğunu. Ertesi gün kalktığında hayatı yine aynıydı. Tekrardan işe gitti. İş çıkışı evine döndü. Ertesi gün de aynı şeyleri tekrarladı. Sonraki gün ve daha sonraki günde aynılarını yaptı. Hayatındaki anlam giderek azalıyordu ve bunun için yapacak hiçbir şeyi yoktu.

Başka bir akşam yine şehrin içinde yürüyüşe çıkmıştı. O akşam hava soğuk değildi. İnsanlar evlerine dönmemişti, üşümüyorlardı da. Kalabalık sokaktan yürürken kalabalıktan ne kadar nefret ettiğini hatırladı. Daha sonra ana caddeden çıkıp ara bir sokağa girdi. Dar bir sokaktı orası. Kaldırımları bile geniş değildi. İki kişi yan yana yürüyemezdi mesela. Yine de o sokakta yalnız olmak onu rahatlatmıştı.

Sokakta biraz ilerledikten sonra geçenlerde çarpıştığı adamı gördü. “Yine başa bela aldık” diye düşündü ama adama yaklaştığında gülümseyerek geri doğru çekilip kızın geçmesine izin verdi. Fazlasıyla şaşırmıştı. Kız biraz daha yürüdükten sonra sokağın bitimindeki köşeyi dönecekken adamla karşılaştığı yerde bir kâğıt gördü. Bir merak duygusu kapladı içini ve geri dönüp kâğıdı aldı. Kâğıdı aldıktan sonra kısa bir süre boyunca baktı ona. Siyah bir kalemle özensizce yazılmış bir yazı vardı ve okumaya başladı “28 yıl oldu ve ben hala aynı hayatı yaşıyorum ve sen hala yoksun. Düşünsene hayattaki tek amacım seni bir kez görebilmek iken gölgen bile uğramıyor sokağıma. Hiçbir şeyi istemiyorum, hiçbir şeyi umursamıyorum. Sadece seni göremeden ölmek var o da korkutuyor beni. Belki çok mutlusundur bensiz belki yaşadığın şehir sana dar geliyordur. Belki insanlara güvenmiyorsundur benim gibi. Belki tek başına başka bir evrene gitmek istiyorsundur. Belki siyah saçlarını kökünden kazımak istiyorsundur. Belki gülümsemek için yanaklarına attığın dikişleri sonsuza kadar parçalamak istiyorsundur. Hiçbirini bilmiyor, yaşadığından bile emin değilim. Yine iyi değilim, sana yazmayı çok istesem de dayanamıyorum buna. Lütfen affet beni ama şimdi gitmem gerekiyor.”

Kız yazıyı okuduktan sonra tekrar okudu ve daha sonra bir kez daha. O yazıyı her kim yazdıysa onu anlatmıştı sanki. Sanki birisi gerçekten onu tanıyordu, sanki içimden geçenleri anlamıştı. Daha önce hissetmediği garip bir duygu hissetti daha sonra kendine onu tanıyamayacağını sadece yazıda kendini gördüğünü söyledi. Aslında kendini kandırıyordu. Kızdı kendine düşüncelerinden dolayı. Onu tanımayan birisinin onu anlatabilme imkânı yoktu.

Ertesi sabah olduğunda yine aynı hayat ile karşılaştı. Ancak düşünecek farklı bir konusu vardı “acaba birisinin onu anlayabilme ihtimali var mıydı?” Hayatı boyunca onu tam anlamıyla anlayan olmamıştı ve bu sebeple eksik hissetmişti kendini. Başka bir günün akşamında yemek yemek için bir restorana gittiği sırada yerde bir kâğıt gördü ve aldı. Aynı el yazısı vardı üzerinde ve okumaya başladı “artık kimsede aramıyorum seni. Vazgeçtim inan bana. Ne zaman seni aramaya kalksam hayal kırıkları ile karşılaşıyorum. Artık çok yoruldum. İnsanların yüzüne bakmıyorum. Onları duymuyorum. Üç yıldan beri tek kelime etmedim. Konuşmamın anlamı yok çünkü. Söylediğim her kelime boşa gidiyor. Sanki ağzımdan çıktıktan sonra sonsuz bir uçuruma düşüyorlar ve bende onlarla birlikte iniyorum dünyanın merkezine doğru. Sen olmadan konuşmanın anlamı yok inan. Sensiz hiçbir şey yapmak istemiyorum”

Konuşabildiği halde bir insan neden konuşmazdı ki? Neden susardı veya neden kapatırdı kendini? Kimseyle konuşmadığını düşündü ve konuşmamanın ona sunabileceği yalnızlığı. Düşüncesi bile onun ilgisini çekmişti. Kendisinin yapamayacağını düşündü ne konuşmaktan vazgeçebiliyordu ne de gülümsemekten. Adamı merak etmeye başladı. Onun bir hikâyesi vardı sonu sessizlikle biten ve o hikâyeyi dinlemek istiyordu.

Başka zamanlarda başka kâğıtlar gördü. Hepsinde ona ulaşmaya çabalayan cümleler vardı. Hepsinde kendisinden parçalar buluyordu. Birisi onu tanımadan nasıl anlatabilirdi ki? Birisi onun sakladıklarını nereden öğrenebilirdi? Yeni soruları olmuştu ve yepyeni düşünceleri. Artık hayatında küçük de olsa bir amacı vardı ve hayatı biraz daha yaşanılabilir olmuştu.

Şehirden biraz uzaklaşmak istemişti ve şehrin dışındaki bir yere gitmişti. Çayırlar vardı orada ve ağaçlar. Güzel çiçekler yetişirdi orada ve birçok renkli kuş vardı. Oraya gitmeyi severdi çünkü her şeyin dışına çıkardı kuşların şarkılarını dinlerken. Kısa bir süre de olsa unuturdu her şeyi. Çimlere uzanır ve bulutları seyrederdi. Bulutları hayvanlara benzetmek çok keyif alırdı. Severdi şehrin dış taraflarını.

O gün de dolaşıyordu ağaçların arasında. Kuşların şarkılarını dinliyor ve onlara eşlik ediyordu. Güzel, güneşli bir gündü. Bir süre boyunca yürüdükten sonra ileride bir duvarın üzerinde oturan bir adam gördü. Biraz daha yaklaştığında ona çarpan adam olduğunu fark etti. Adam başka bir yöne doğru bakıyordu düşünceli bir şekilde. Kamburu çıkmıştı ve olukça güçsüz görünüyordu. Adama doğru yaklaştığında omuzuna dokundu ve “merhaba” dedi.

Ona bakan adam bir anlık şaşkınlık yaşadı ve hemen sonra gülümsemeye başladı. Başını aşağı yukarı salladı daha sonra. Eliyle hoş geldin dermişçesine bir hareket yaptı. Kız adamın kâğıtlarını saklıyordu hep. Belki bir gün onu görürse ona vermek için. Hatta adamı gördüğü sokaklarda daha sık yürümüştü onu bulabilmek sorular sorabilmek için.

Çantasından çıkardığı sayfaları adama uzattı ve “bunları düşürmüşsün”  dedi gülümser bir şekilde. Adam mektupları aldıktan sonra başını aşağıya doğru eğip sağ elini sol göğsünün üzerine koydu. Gülümsemesi biraz daha büyüdü, eliyle duvarı işaret edip kıza oturmasını söyledi. Daha sonra kız ona nende konuşmadığını sorduğunda adam açıp kapatarak konuşma işareti yaptı ve avuç içlerini gösterdi omuzlarını boynuna doğru kaldırdığı sırada.

“Onu neden bulamıyorsun?” diye sorduğunda adam elleriyle bilmiyorum işareti yaptı. Yüzündeki gülümseme bir parça çarpılmıştı. “Onu bulduğunda ona ne söylemek istiyorsun” sorusunu duyunca adam eliyle ilerideki bir yeri gösterdi ve sağ eliyle kalbinin üzerine birkaç kez vurdu. Kız gülümsedi bu tepkinin üzerine. Adam konuşmuyordu ama yine de birçok şey anlatabiliyordu.

Daha sonra kız adama yazılarında kendinden çok fazla şey bulduğunu söyledi. Hatta onu takip edip etmediğini sordu neşeli bir ses tonu ile. Adam aynı şene ile kızı işaret etti eliyle bir yaptı ve gözünü gösterdi. Seni ilk kez gördüm demeye çalışmıştı.

Biraz daha konuştuktan sonra adam kendini gösterip ileriyi işaret etti. Sağ elini yan çevirip aşağıya yukarıya hareket ettirdi gidiyorum dermişçesine. Kız “görüşürüz” dediğinde adam gülümseyerek karşılık verdi ve hızlı adımlarla uzaklaştı. Garip bir anın içindeydi kız. Yaşadıkları sanki bir masal gibiydi. Onun hikâyesini daha fazla merak ediyordu. Ne yapacağını düşünürken adamın oturduğu yerde küçük bir defter buldu ve açtı. Sayfaları hızlıca çevirdi daha sonra, yazılara göz attı. Bir yazı onun dikkatini çekti ve okumaya başladı “Bu gün neler olduğu anlatsam inanmazsın. Bir kızla çarpıştım. Sana benziyordu ki ne yapacağımı bilemedim. İlk kez birisini sana benzettim, bir an boyunca onun sen olduğunu düşündüm. Çok garip bir duygu bu. Anlamaya çabalıyorum ama anlamamın imkânı yok. Korkuyorum ondan ve aynı şekilde onu tekrardan görmek istiyorum. Birisi nasıl sana benzeyebilir ki anlayamıyorum. Keşke adını sorabilseydim ona. Belki senin adını söylerdi. Hayal derdi mesela ve ben onun sen olduğunu anlardım. Onunla tekrardan görüşemeyeceğimizi biliyorum. Hatta onun gerçek olmadığını bile düşünüyorum ama şu anda tek istediğim onu tekrardan görebilmek Onu tekrar görürsem neler olabileceğini bilmiyorum ama inan tek istediğim bu.”

Kızın yüzünde bir tebessüm oluştu. Uzun zamandır hiç hissederek gülmemişti. Gerçekten mutlu olmanın çok güzel bir duygu olduğunu düşündü ufka doğru bakarken.

Ve aşk iki farklı yolun bir noktada kesişmesi ve bir daha asla ayrılmamasıydı.

Not: bazı hikayeler birisi okusun diye yazılır. Sadece onun okuması içindir tüm cümleler ama o okumaz. Belki başka bir işi vardır, belki önemsememiştir, belki görmemiştir veya sadece gerçek değildir ama o okumamıştır kendisi için yazılanları. Aslında onca satırın arasında bir tane cümle vardır ve o cümleyi okuduğu zaman dünya değişebilir. Savaşlar bitebilir mesela, insanlar mutlu olabilir, masalların gerçekliğinden konuşulabilir o zaman. Dünya herkes için çok daha güzel olabilir. Ancak o okumaz yazılanları ve her şey aynı kalır. Belki sadece gerçek değildir o, hiçbir zaman gerçek olmamıştır. Bu yüzden de değişmez dünya, hep aynı kalır.

Resim: Oleg Tchoubakov


Find Us On Facebook