Hiç kimsesi olmayan 1


Güneş dik bir konumda kurak toprakların üzerine doğru düşüyordu. Kurumuş araçların gölgesi hemen altında başlıyor ve bitiyordu. Yer hiç ot yoktu aynı etrafta yeşilin herhangi bir tonunun olmadığı gibi. Orası neresi ise hiçbir yaşam belirtisi bulunmuyordu. Bulutsuz bir gökyüzü vardı bu yüzden güneş ışınları tüm kavuruculuğu ile toprağa düşüyordu. Aylardır belki yıllardır hiç yağmur yağmamıştı oraya. Hiçbir çiçek büyümemiş, hiçbir kuş uçmamıştı. Topraktaki çatlaklar da bu sebeple giderek büyümüştü ve bütün bunların ortasında bir adam ağır adımlarla yürüyordu.

Öyle bir yerdeydi ki adam bulunduğu konumun hiçbir önemi yoktu. Bu yüzden isminin olmaması da önemsizler listesindeydi. Etrafındaki şeylerin bir amacını da yoktu. Amaçsızlık ülkesindeydi belki de. Güneşin yaşam vermek gibi bir amacı vardı normal şartlar altında ama onun bulunduğu yerde amaçsızdı güneş. Yaşam vermekle veya yaşam almakla uğraşmıyordu hiç.  Adamın da bir amacı yoktu kurak toprakları arşınlamaktan başka. Aslında bir rüzgâr esse mesela onu takip etmeyi amaçlar listesinde en üst sıraya yazabilirdi. Ancak orada hiç rüzgâr esmezdi. Hiç güneş batmazdı, hiç gece olmazdı.

Düşünebilecek bir şeyi de yoktu adamın. Mesela geçmişini düşünmeye kalksa bir geçmişi yoktu. Geleceğine dair planlar yapmak istese geleceği de yoktu. Zamansız bir hayatı vardı aslında onun. Nereye gideceği veya ne yapacağı belli olmadığı gibi ne yaptığı veya ne yapacağı da belli değildi. Bu yüzden anlamsızdı onun hayatı.

Elbette onun hayatı hep bu şekilde değildi. Daha doğrusu bir zamanlar onun bir hayatı vardı. Hayatında insanlar vardı, yaşayan insanlar vardı daha doğrusu. Canı çok sıkıldığı için topraktan insanlar yapmaya başlamıştı ve bir zamanlar yaşayan insanların olması önemliydi. O yaşayan insanlar tanıyordu o zamanlarda. Hatta bazılarıyla konuşuyordu bile. Bunları düşünmek, hatırlamaya çalışmak ona acı vermenin ötesinde duygular hissettiriyordu. Hele bir zaman konuşabildiğini bilmek bambaşka bir ıstırap kaynağıydı onun için.

Kurak topraklarda yürürken etrafına bakıyordu. Yıkılmış, terk edilmiş binaları görüyor ve bir zamanlar orada bir şehir olduğunu düşünüyordu. Sanki kocaman bir şehir bir anda yok olmuştu. Tüm yollar kurak topraklara dönmüş, tüm ağaçlar kurumuş, tüm insanlar ise yok olmuştu. Bir dönüşüm vardı onun etrafında, bir yok oluşun tam ortasındaydı. Ancak o an düşündüğü gibi her şey bir anda olmamıştı.

Eğer geçmişini düşünebilseydi ve süreci inceleyebilseydi bunu o da görebilirdi. Önce hayatındaki insanlar kaybolmaya başladı. Bir anda, hiçbir şey yokken insanlar yok oldu. Bir insanın onu terk etmesi veya hayatından gitmesi gibi değildi ama. Onlar hep yok oldu. Hatta öyle bir şekilde yok oldular ki onlar gittikten sonra varlıklarından şüphe etmeye başladı. Kimse bir anda yok olamazdı ama onun hayatına girenler bunu başarabiliyorlardı.

İnsanların bir anda yok olması başka sonuçlar da doğurdu. Mesela giden herkes yanında başkalarını da götürdü. Bir zamanlar sevdiği bir kız vardı mesela. O gittiği zaman en az bin kişi de onu takip etti. Mesela çok yakın bir arkadaşı vardı, onu da yüzlerce insan takip etti. Şehrin nüfusu bu şekilde azaldı hep. Milyonlar yüz binlere, yüz binler binlere, binler, yüzlere ve yüzler onlara dönüştü. On kişinin içinde ailesi vardı, sevdiği arkadaşları ve birkaç kişi daha. Arkadaşlarından birisi gidince ailesinden birileri de gitti. Ailesinden birileri gidince birkaç kişi daha gitti. Birkaç kişi daha gidince ise o tek başına kaldı.

Gidenler sadece insanlar değildi. İnsanlar gittikçe bulutlar da gitmeye başladı. Hayvanlar onları takip etti sonra çiçekler soldu. Bulutlar gidince yağmur yağmayı bıraktı ve ağaçlar kurudu. Sonra terk edilen binalar yıkılmaya başladı. Şehir terk edildikçe yok oldu. İçinde insanların olmadığı bir şehrin hiçbir anlamı yoktu. Bu yüzden şehirde terk etti onu. Sonra her yeri toprak kapladı. Her yeri kaplayan toprak çatlamaya başladı ve çatlaklar büyüdü. Büyüyen çatlaklar daha fazla binanın yıkılmasını sağladı.

Eğer geçmişi hatırlayabilseydi bu dönüşüm sürecini de görebilirdi. Eğer bunları hatırlayabilseydi, yok olan insanları unutmasının sebebinin kendisi olduğunu da anlardı. O insanların hatıralarını yakıyordu çünkü. Onlara dair anıları, ses tonları, kokularını ve diğer her şeyi üst üste koyuyor ve ateşe veriyordu. Kocaman bir alev oluyordu sonra. Alev o kadar büyüyordu ki şehrin bir kısmını da içine alıyordu. Diğer insanların kaybolmasının, binaların yıkılmasının hatta bulutların gitmesinin sebebi buydu.

O bunların farkında olmadan sadece yürüyordu. Eğer bunların farkında olsa geçmişe ve geleceğe yaptığı yolculukların anlamsız olduğunu da bilirdi. Evet, o zamanda yolculuk yapabiliyordu. Defalarca kez gitmişti geçmişe ve geleceğe. Birkaç sene öncesine gitmiş ve değişen bir şeyin olmadığını görmüştü. Birkaç sene sonrasına gitmiş ve aynı şeyle karşılaşmıştı.

Yüzlerce sene öncesine gitmiş ve sadece yıkılan binaların azaldığını, farklılaştığını fark etmişti. Yüzlerce sene sonrasında ise binalar fazlalaşmış ve tekrardan değişmişti. Binlerce yıl öncesinde binaların sayısı iyice azalmış, yükseklikleri alçalmıştı. Binlerce yıl sonrasında ise yükseklikleri artmış ve binalar her yeri kaplamıştı.

Tarihin başlangıcına gittiği zaman birkaç kulübe görmüş, milyonlarca yıl sonraya gittiği zaman ise gökyüzünde evlere tanıklık etmişti. Hepsinin ortak bir özelliği vardı; hepsi yıkılmış ve terk edilmişti.

Sürekli olarak dolaşırdı zamanda. Ancak farklı bir sonuçla karşılaşmazdı. Zaten farklı bir sonuç beklentisi de yoktu. Aslında farklı bir sonuç oluyordu ve o da bunun farkındaydı. Çatlaklar giderek büyüyor ve binalar daha fazla yıkılıyordu.

Geçmişe veya geleceğe gitmesinin neden işe yaramadığını da çok iyi biliyordu. Zamanda değişiklik yapabilmesi için onun bir kimliğinin olması gerekirdi. O var olmalıydı ki var olabilen bir yere, zaman ulaşabilsin. Ancak o yoktu, belki de hiçbir zaman var olmamıştı. Ayaklarının altında bir gölgesi olmasa kendisi gölge olarak adlandırabilirdi. Gölge olmak için gerekli tüm niteliklere sahipti sonuçta. Bir gölgenin hayatı veya yaşamı veya zamanı olmazdı aynı onda olmadığı gibi.

O kadar büyük bir yalnızlığın içerisindeydi ki kocaman bir evrenin içindeki bir toz tanesinden bile daha yalnızdı. Hatta yalnızlığın kelime anlamını yeniden tanımlamıştı o. Bazen yalnızlığı ve ölümü düşünüyor ve aradaki farkları merak ediyordu. Yalnızlık, etrafında kimsenin olmaması iken. Ölüm, etrafında kendinin bile olmamasıydı. Yani ölmeye oldukça yakındı çünkü biliyordu ki bir süre sonra güneş onu terk edecek ve önce gölgesi gidecekti. Gölgesi gittikten sonra kendi varlığından emin olamayacak ve o da gidecekti hiçbir yere doğru.

Amaçsızca yürürken güneş daha fazla ısıtmaya başladı. Daha fazla kavurmaya başladı etrafını ve o dizleri üzerine çöktü. Saklanacak bir gölge yoktu yakınlarında ve kendini güneşin kavurucu sarılmasına bıraktı. Güneş onu yakan kollarına aldığı sırada bedeni acı ile doluyordu. Ancak mutluydu o birisinin ona sarılmasından dolayı. Yüzünde gülümsemesi büyürken teni kızarmaya ve kabarmaya başlamıştı.

Bir süre sonra kahkahalar atmaya başladı. Uzun zamandır kahkaha atmadığı için unutmuştu nasıl yapıldığını ama bunu önemsemedi. Uzun zamandır hiç konuşmadığı için sadece hırıltılar çıkarabildi ama bunu da önemsemedi. Sadece gülümsedi. Tahminine göz bebekleri sıcaktan görmeyi bıraktığı sırada etrafı değişmeye başladı ve insanlar gördü.

Bir kız gördü önce. Kahverengi saçları ve büyük bir gülümsemesi vardı onun. Onu gördüğü sırada yağmur yağmaya başladı. Kız ona bir şeyler söyledi, sarıldılar. Sonra başka bir şey daha söylediği sırada kız ağlamaya başladı. Ancak sarılmaya devam ediyorlardı. Bu esnada yağmur şiddetlenip fırtınaya dönüştü. Sonra o kız kayboldu.

Etrafındakiler tekrar değiştiğinde karşısında bir adam oturuyordu. Bir şeyler hakkında konuşuyor ve gülümsüyorlardı. Mutluydular belli ki. Fakat sonra başka bir yerdeydiler ve tartışıyorlardı. Dışarıda kar yağıyordu. O kadar fazla kar vardı ki yürümek neredeyse imkânsızdı. Sonra adamın gittiğini gördü. Çok eski bir arkadaşıydı belli ki.

Birkaç kişi ile birlikte bir yerde oturuyordu bir sonraki sahnede. Etrafında insanlar vardı. Üzüntülü bir şeylerden konuşuyorlardı ki herkes mutsuzdu. Sonra herkes teker teker terk etti onu. Sanki bulaşıcı bir hastalığı varmış gibi. Sanki onun yanındaki herkes ölecekmiş gibi kaçtılar geriye bakmadan. Çiçekler açıyordu oysa. Çiçeklerin açtığı bir zamanda insan terk edilir miydi hiç. Yakışır mıydı bu.

Sonra etrafındaki sahneler, insanlar, hatta mevsimler çok daha hızlı bir şekilde değişmeye başladı. Artık etrafında nelerin döndüğüne anlam veremiyordu. Sonra her şey birbirine karıştı. Gökyüzünde güneş varken, hava çok sıcakken yerler karla doldu. İnsanların bedenleri ve kafaları, suratları da iç içe girdiği sırada “hayır”  diye haykırdı. Ses tellerinin o an koptuğuna yemin edebilirdi. Tam onda, tüm o karışıklığın tam ortasında her şey durdu.

Artık ne güneş tenini yakıyor ne de başka bir şey hissediyordu. Sadece kafasının patlamaya yaklaştığını düşündü anlam veremediği olayların bitim noktasında. Sonra tekrardan yürümeye başladı.

Dünya karmakarışıktı. Her şey birbirinin içine geçmişti ve o etrafına bakınca ne gördüğünü anlamıyordu. Biraz daha ilerledikten sonra bir kız gördü. Onu daha önce hiç görmediğine emindi. Kızın siyah saçları ve zümrüt yeşili gözleri vardı. Daha sonra gülümsedi ona doğru birkaç adım atarken ve onun omzundan tuttu. Kulağına doğru eğildi ve “herkes gitse bile ben hep seninle kalacağım” dedi. Onu tanımıyordu ama tanımak için her şeyini verebilirdi.

Derken o cümlesini bitirdiğinde her şey normale döndü. Tekrardan şehrin içindeydi ve etrafında insanlar yürüyordu. Sonra onu terk eden herkesi hatırladı. Unuttuğu tüm bilgiler bir anda zihnine doluştu. Sonra ayağa kalktı ve yürümeye başladı. Hangi gerçeklikte olduğundan emin olamayarak. Bir rüyadan mı uyanmıştı yoksa bir rüya görmeye mi başlamıştı.


Resim: Alexander Kruglov

Diğer seçimler


Koltuğuna oturmuş düşünmemeye çabalıyordu. Hatırlamamak için uğraşıp kendinden köşe bucak kaçıyordu bilinçsizce. Ancak uzaklaşmak için seçtiği yer yol çıkmaz sokaktı ve sürekli geri dönmek zorunda kalıyordu. Hep sokaklardan geçiyor, aynı düşünceler ile yüzleşiyordu. Kaçmak istedikçe yakalanıyor, unutmak istedikçe hatırlıyordu. Yapması gereken her anını doldurup düşünmeye zaman bulmamaktı ama bunu yapmak için yeteri kadar güçlü hissetmiyordu kendini. Attığı her adım hayal kırıklığı, seçtiği her sokak hüsrandı. O anda ise herhangi bir yolun herhangi bir yerinde durmuş ve geçmişine bakıyordu aksi için çabalasa da.

Diz üstü bilgisayarını kucağına almış geçmişin sarmaşıklı sokaklarında dolaşıyordu. Amaçsızca açtığı ve hemen ardından kapattığı onlarca internet sitesi de bir çıkış noktası bulabilmek içindi. Fakat okuduğu her kelime, her söz hatta dinlediği her şarkı o sarmaşıkların daha fazla dolanmasını sağlıyordu sadece.

İsyan etmenin faydalı olacağına inansaydı isyan eder, hayatı boyunca bağırıp çağırırdı. Bunu daha önce denemiş ve sonuçsuzluğuna tanıklık etmişti. Hayatı bu derece kötü giden bir kızın yapacak pek bir şeyi yoktu aslında. Açmak için güneş görmesi gerekiyordu ama ruhuna karanlık layık görülmüştü. Hayatın bir anlamı varsa eğer o bilmiyordu.

Bacaklarını birleştirmiş ve bilgisayarını onların üzerine koymuştu. Kamburunu ortaya çıkartacak şekilde önce doğru eğilmişti. Sanki okuyacağı bir kelime hayatını değiştirebilecekmiş gibi dolaştı sayfalarda. Haberlerin, yalanların, ihanetlerin arasından koşarak uzaklaştı. Kendisi dâhil hiçbir şeye güvenmiyordu neden etrafını çevirmelerine izin vermeliydi bilemiyordu. Belki hiç doğmamalı onun gibi birisi hiçbir zaman var olmamalıydı.

Siyah gözlerinden dökülen damlalar klavyesine düştü. Sırasıyla "E,L,V,E,D.." harfleri ıslandı birer damla gözyaşıyla. Elinin tersi ile yüzündeki ıslaklıkları kuruladıktan sonra tekrardan ekrana baktı. "Bakırköy akıl hastanesinden kaçan deli" yazan haber başlığını gördüğünde lanetler okuyarak bütün internet sayfalarını kapattı.

"Hayatımın düzeleceğine dair umutlardan nefret etmeye başladım çünkü düzelmiyor. Neden buradayım ve neden ağlıyorum ondan bile emin değilim. Şu güne kadar hangi yanlışları yaptım veya hangi doğruları kaçırdım hiçbir fikrim yok. İçinde bulunduğum hayatın berbatlığı kimin eseri bilmiyorum. Sadece benim payımın olmadığından eminim. Bir ömrüm başından sonuna kadar kötü gitme ihtimali akla mantığa aykırıdır. En azından buna inandığım için devam etmeye çabalıyorum ama olmuyor. O kadar güçlü değilim ben, o kadar inançlı değilim. Dokunduklarım küle mi dönüşüyor yoksa ben mi küle dönüşeceklere dokunuyorum hiçbir fikrim yok. Sonuçta hayatım tozdan ve külden oluşuyor. Elbette birde gözyaşlarım var.

Şu halime bak o kadar saçma sapan bir hayat yaşamama rağmen şurada birkaç satır yazarken bile imla kurallarına dikkat ediyorum. Oysa kimse konu ben olunca kural tanımıyor. Hayatım nasıl daha kötü olacaksa onu görüp hiç geri durmuyorlar. Sonra bana boş duvarlara bakıp ağlamak kalıyor. İleride bir ışık olduğunu bilsem veya "bir gün her şeyin düzeleceğine" inansam umursamam yaşadıklarımı ama...

Şu halime bir bak. O kadar umutsuz bir haldeyim ki aptal bir not defteri açıp ona anlatıyorum hissettiklerimi. O anlayabilecek mi elbette hayır. Peki, o kadar zeki olan bilgisayar dertlerime dermen olabilecek mi. Niye yazıyorum ben? Neden basıyorum şu aptal tuşlara?"

Açtığı küçük not defterine sürekli olarak yazıyordu. Arada bir sol elinin tersi ile gözlerini siliyor, aralıklarla burnunu çekiyordu. Ancak gözyaşlarını silmesi ağlamasını durdurmaya yetmiyordu. Bir isyan bayrağı olsaydı eğer göklere çekerdi onu. Aslında ne bir isyan bayrağı vardı ne de onu göklere çekebilecek gücü. Her şeye rağmen seviyordu hayatı. Mutluluğun kelime anlamını hiçbir zaman öğrenemese de gün doğumuna âşıktı hayatı gün yüzü görmediği için. Mumlara güneşmiş gibi tapardı karanlıkların içinde.

"Aslında neden yaşıyorum'u sorgulamam gerek benim. Neden geldim dünyaya, neden büyüdüm bilmiyorum hiç. Merak ediyorum da Tanrı bir kelebeğin kanat çırpışına gösterdiği hassasiyeti neden benden esirgiyor. Sadece düzgün bir hayat yaşamak istiyorum hepsi bu kadar. Neden hiç mutlu olamıyorum? Neden hayatımda hiçbir şey doğru düzgün gitmiyor? Yalnızlığın ve çaresizliğin birleştiği noktada evrenin yok olacağı söylenirmiş. Bilmiyorum nasıl devam edebilirim? Topal, belki kör, belki sağır hayata karşı. Neden kimse sesimi duymuyor? Neden kimse almıyor şu aptal umudu içimden? Neden kimse çığlıklarımı duymuyor da vurdukça vuruyor? Birisi duysun artık beni!"

"Seni duymalarını mı yoksa seni anlamalarını mı istiyorsun? Seni anlamalarını istiyorsan konuşmalısın. Eğer seni anlamalarını istiyorsan üzgünüm bunun için yapabileceklerin sınırlı."

Bir an duraksadı kız, şaşırdı. İlk başta hayal gördüğünü düşündü. Sonra bu fikirden vazgeçip internet bağlantısını kapattı ve virüs programını çalıştırdı. Not defterinin ona cevap vermesi hiçbir şekilde mantıklı gelmiyordu. Garip bir biçimde bütün kemiklerine kadar korkmuştu. Basit, yazılar yazmasını sağlayan bir programın ona cevap vermesi ihtimal dâhilinde değildi. "Kimsin?" dedi ama hiçbir cevap gelmedi. Aynı soruyu not defterinden sordu ve cümlesini bitirdiğinde imleç hareket etmeye başladı onun kontrolünde olmadan.

"Seni duyabilecek birisini istiyordun ve buldun. Neden kimliğim önemli? İstersen bir program farz et beni istersen bir virüs girdiğini düşün. Önemi yok bunların, yardıma ihtiyacın var ve ben sana yardım etmek istiyorum"

"Kimsin? Nesin? Nasıl bana cevap yazabiliyorsun?" diye yazdı kız. Hala olayları anlamlandırabilmeye çalışıyordu ki bu ona imkânsız gibi geliyordu. Cevap beklerken internet bağlantısını kapattı. Korkmak haricinde ne hissettiğini bilemiyordu.

"Söylediğim gibi kim veya ne olduğumun önemi yok inan bana. Belki kimse, belki de herkesim. Belki sadece senin hayal gücünün bir parçasıyım veya senim. Ne önemi var ki bunların sadece sana yardım etmek istediğimi ve bunu yapacak gücüm olduğunu bil yeter."

Uyanık olup olmadığını anlamak için birkaç kez çimdikledi kendini. Uyanık olduğundan emin olduktan sonra not defterini kapattı. Korkusu yavaşça yerini savunmasızlığa bırakıyordu. Yaşadıklarının hiçbir anlamı yoktu ve bu anlamsızlık ellerinin titremesine sebep oluyordu. Kalkıp uzaklaşmak istese de bacaklarına söz geçiremiyordu. Olanlar en ufak bir şekilde inanılır gelse belki çok daha farklı davranabilirdi. Kalbi o kadar hızlı atmaya başlamıştı ki bir süre sonra sadece onun sesini duyuyordu. Not defteri sanki hiç kapanmamış gibi karşısındaydı. Tek fark ":)" yazılmıştı en son satıra.

"Her ne olursan ol beni korkutuyorsun. Bana yardım mı etmek istiyorsun durma yap hadi. Biliyorum kimse bana yardım edemez. Yaşadıklarımı, seçimlerimi, hayatımı değiştireceksin. Biliyorum ki bunu kimse yapamaz. Yardım mı etmek istiyorsun durma yap!" yazarken parmakları titredi, defalarca yanlış tuşlara bastı ve sildi tekrardan. İnançsızca bu garip umuda tutundu ve düşmemeye çabaladı ne olduğunu bile bilmeden.

"Umutsuzluğun gözünü karartıyor senin. Dipsiz bir çukurun içine düştükçe düşüyorsun. Manalar tenine değer değmez bozuluyor biliyorum. İnanmıyorsun kendine bile. Hayal kurmuyorsun mesela umutların hep tek kişilik anlıyorum seni. Hayatın boyunca hiç yanlış yapmadın. Sadece bu karanlıktan çıkmak için çabaladın ama olmadı. Şimdi durmuş bir suçlu arıyorsun ama bulsan bile yapabilecek bir şeyin yok. Ölümü düşlemediğin bir an bile yok. O kadar fazla sayıda intihar provası kurguladın ki kafanda artık anlamsız geliyor sana. Bana inanmayacaksın hayatın boyunca bir değişiklik yapana kadar da inanmayacaksın çünkü bir masalda yaşamıyorsun sen. Bir düş perisi olsam bile hayatının bir elbise ile düzelmeyeceğini çok iyi biliyorsun. Eğer yapabilirsem sana yardım etmeyi deneyeceğim."

Kız tekrardan bütün yaşadıklarının bir rüya olduğuna inanmaya başlamıştı. Onunla konuşan bilgisayar programı eğer ne hissettiğini, ne düşündüğünü biliyorsa orada gerçekliğin ötesinde bir şeyler olmalıydı ki bu ancak rüyada olabilirdi. "Tamam, ne hissettiğimi, ne düşündüğümü biliyorsun. Neler yaşadığımı bildiğini de hesaba katmalıyım. Söyle o halde nasıl düzeltebilirim hayatımı? Yaşadıklarımı nasıl unutabilirim? Geçmişimi nasıl değiştirebilirim söyle? Hayatım ne bir elbise, ne de yakışıklı bir prens değişebilir. Gerçekleri neyle değiştirebilirsin hadi söyle lütfen." kız tuşlara basarken geçmişin ıslak kumlarından geçiyordu. Yazdığı her kelimeyi kısık, titrek sesle tekrarlıyordu bilinçsizce. Kelimelerinin aralarını gözyaşlarıyla süslüyor ve cümle bitimlerinde hepsini temizliyordu.

"Sana hayatında bir şeyleri değiştirme şansı versem ne yaparsın acaba. Hayatının bir noktasında yanlış bir seçim yaptın ve bu hale geldin. Sana geçmişindeki bir olayı değiştirme şansı versem ve bugünü nasıl etkilediğini göstersem mutluluğu yakalama şansın var mı sence? Eğer doğru değişikliği yaparsan mutlu olabilirsin."

Kız mantığı ile düşünmeyi ve olanları sorgulamayı bırakmıştı. Korkusu azalmıştı sonuçta her ne olursa olsun onu anlayan bir şey vardı karşısında. Yaşadıkları bildiği hiçbir fizik kuralına uymuyordu aslında ama umursamadı. "İşe yarayacağına inanmıyorum ama yinede şansımı deneyeceğim. Sonuçta bir rüyaysa bu uyandığımda sıra dışı bir rüya görmüş olacağım. Kabul ediyorum"

"O zaman bana hangi zamana gitmek ve ne yapmamak istediğini söyle."

"27 Kasım 2005 akşamında üniversiteden arkadaşlarla bir kafeye gitmiştik. İşte orada bir adamla tanışmıştım. O benim ilişkilere inancımı yerle bir eden ve son umutlarımı da parçalayan kişi. Benden çok şey aldı o. Onun sayesinde hayatın oyunlarını fark etmeye başlamıştım. Oraya hiç gitmemiş olmak istiyorum. Arkadaşlarım bana teklif ettiğinde onlara "bu akşam çok işim var" demek istiyorum." diye yazdı kız.

Diz üstü bilgisayarının ekranından ona doğru siyah bir ışık yayıldı ve etrafını kapladı.  Zifiri karanlık bir yerdeydi hiçbir şey göremiyor, hissedemiyordu. Sadece siyah ışığın rüzgârı vardı. Sonra beyaz bir damla düştü ve ardından başka bir tane daha. Beyaz bir yağmur başlamıştı ve siyah olan her şeyi temizliyordu. Gözlerini kapattı istemsiz bir şekilde.

Gözlerini açtığında sonsuza kadar uzanan, düz, beyaz bir yerde bulmuştu kendini. Havada asılı duran anılarını görüyordu ve bu anılar uzayıp gidiyordu. Anıları sanki her yere serpiştirilmişti ve istediğinin içine girebilirdi. Sadece hangi zamana gitmek istediğini bilmesi gerekiyordu. 27 Kasım tarihine odaklandı ve oradaydı.

Sıkıcı bir ders daha yeni bitmişti. Ders çıkışı arkadaşları yanına gelmişti. Biraz yalan söyledi arkadaşları, biraz ısrar etti. Sonuçta hiçbiri onun arkadaşı değildi. Hepsine karşı bağırmak ve haykırmak istedi, yalanlarını bir bir saymak geçti içinden ama yapmadı. Onun yerine şaşkın adımlarla dışarıya çıktı ve eve doğru yürümeye başladı.

Bir yere doğru sürüklendiğini hissetti. Yanından anıları geçti ama onlara dikkat bile edemedi. Sonra sonsuz beyazlıkta ahşap çerçeveli bir pencerenin önüne geldi. Boşlukta sallanan bir camdan içeriye bakıyor ve evindeki kendini görüyordu. Saçlarını kestirmiş ve kızıla boyatmıştı yeni o. Tek kişilik koltuğuna oturmuştu ve dizüstü bilgisayarı kucağındaydı. Not defterine bir şeyler yazıyordu ki bunları yaparken gözlerinden yaşlar yanaklarını parçalarcasına akıyordu.

"Niye olmadı?" dedi kız "neden hala aynı yerdeyim? Neden mutlu olamadım ben?" sesi hayal kırıklarından geçerken parçalanmış bir hüsranda çıkıyordu.

"Bazı şeyleri değiştiremezsin kızım ama çabalamaya devam etmen gerekir. Yılmamalısın önünde mutlu olmak için bir fırsat var senin. Ne dersin devam edebilecek misin? Geçmişinde başka neyi değiştirmeyi denemek istersin?" kadının sesi garip bir şekilde bütün sıfatlardan bağımsız çıkıyordu. Kız ve kadın bembeyaz bir yerde etraflarında dolaşan hatıraların arasında duruyor ve birbirlerinin gözlerinin içine bakıyordu.

Bir süre sonra kız üzüntünün büktüğü boynunu kaldırdı ve "devam etmek istiyor muyum bilmiyorum ama başka şansım da yok gibi duruyor. Üniversite tercihlerimi yaptığım zamana dönmek istiyorum Düş Perisi. Üniversitemi, bölümümü o listeden silip yerine tamamen farklı bir yer yazmak istiyorum şehir dışında. Medya İletişim yerine Psikoloji yazacağım belki kendimi anlayabilirim bu şekilde"

Nereye gitmek istediğini biliyordu ve zaman çizgisinde hızlıca hareket etti. Tenine değer her anıda bir süre duraksıyor, geçmişinin derinliklerine gitmeden önce oradan uzaklaşıyordu. Arada farklılıklar olsa da mutsuzluk en temel duyguydu.

Tercih kâğıdı önündeydi ve hemen yanında tercih rehberi. O dönemin bütün sıkıntılarını tekrardan hissetti. Bütün o karar verme zorlukları tekrardan omuzlarına çöktü. Şehir dışında başka üniversiteler kodladı kâğıda. Evden, ailesinden hatta yaşamından uzakta mutlu olabilirdi. Belki İstanbul'a bir daha geri gelmez ve tamamıyla farklı bir hayat yaşardı. 

Tekrardan sürüklenmeye başladığında etrafına dikkat edebilmişti. Hayatındaki her şeyin değiştiğini gördü. Farklı bir ev, farklı arkadaşlar, farklı sevgililer ve farklı bir yaşam. Ancak değişimler durduğunda kendini bir sandalyede kucağında bilgisayarı otururken buldu. İki fotoğraf olsa elinde değişmeyen tek şeyin mutsuzluğu ve hüznü olduğunu söylerdi.

 Yine işe yaramamıştı ve tekrardan beyazlıklar içinde kadının veya Düş Perisinin yanında buldu kendisini.

"Yine başaramadım. Başka neyi değiştirebilirim bilmiyorum." dedi kız artık pek bir beklentisi yoktu. Bütün hayatını değiştir oyunlarına da inancı azalmıştı. Belki de o sihirli değnek hiçbir zaman gerçek olmamıştı.

Kızın omzunu sıkıca tuttu kadın. Ona destek olmak ve zamanın küllerine yapışmasını engellemek istiyordu. "Hayatını bir çırpıda değiştirebileceğini mi sandın. Mutluluk o kadar kolay elde edilebilen bir şey değildir ki sen onu sürekli olarak istiyorsun. Üzgünüm kızım ama daha fazla çalışmalısın." kısık sesle konuştu. Kızın onu duyup duymaması pek de umurunda değildi.

Derin bir nefes aldı kız ve gülümsedi kısa bir sessizliğin ardından. "Tekrar denemek istiyorum. Sanırım bu sefer başaracağım" dedi ve zaman içinde koşmaya başladı.

Üniversite yıllarını ve lise yıllarını bir çırpıda geçti. Yaşanmışları pek umursamadı mavi önlüklü yıllarının yanından geçerken. Daha fazla geçmişe gidip hiçbir oyunun farkında olmadığı o güzel zamanlara geri döndü.

Annesinin elinden tutmuş ve sokakta yürüyorlardı. O zamanlar babası annesini henüz aldatmamıştı. Ve boşanmamışlardı. Annesi mutluydu ve karnında küçük kardeşini taşıyordu. Hayatının düğüm noktasındaydı ve onu baştan sona değiştirmenin yolunu bulmuştu.
Annesinin elinden kurtulup caddeye atladığında araba annesi yerine ona çarpacaktı onu kurtarmaya çalışan annesine değil. Bu sayede annesi hastanede yatmayacak ve küçük kardeşi orada ölmeyecekti. Babasından da bu yüzden boşanmayacaklardı.

"Anne bak Selma teyze" dedi ve annesi elini bıraktığı ve başka tarafa baktığı sırada koştu annesinin bir anlık şaşkınlığında. Arabanın acı bir şekilde çalan kornasını duydu. Fren sesi etrafta yankılanırken annesi şaşkınlık içerisinde kalmıştı ama kız gülümsüyordu ve her şey karardı.

Gözlerini açtığında bir tekerlik sandalyedeydi. Belden aşağısının olmadığı gördü o anda ve yarım kucağında bilgisayarı duruyordu. Not defterine bir şeyler yazıyordu jilet izleriyle dolu parmaklarıyla.

"Yeter artık!" diye haykırdı ve kendini gerçek odasında buldu. "Mutlu olmamın hiçbir şansı yok" dedi kısık bir sesle ve tam bu anda not defterinde birkaç cümle belirdi.

"Üzgünüm kızım ama sen mutlu olma fırsatını kaçırdın. Bir gün sokakta yürürken yanından geçip gitti sen farkına bile varamadın. O kadar fazla kendiydin ki hayatının fırsatını kaçırdın. Üzgünüm daha fazla yapacak bir şeyim yok benim. Bütün olası geleceklerine birden bakıyorum ve sadece üzülüyorum sana."

Kız tepki olarak kucağındaki bilgisayarı yere attı. Kırılıp kırılmadığını umursamadı bile. Nasıl olsa ihtiyacı olmayacaktı daha fazla. Hiçbir şey düşünmedi sadece uyuşmuş bacaklarını umursamayıp yürümeye başladı. Ağlamıyordu daha fazla.

Banyoya geçti ve küvetin musluğunu açtı. Küvet su ile dolarken hiçbir şey yapmayıp sadece izledi. Kazağını çıkartırken cep telefonuna bir mesaj geldi. Başlarda okumak istemese de son bir kez merak etti ne yazdığını. Elindeki jileti küvetin kenarına koydu mesajı okumaya başladı.

"Bir hata yapmışım ve zamanları karıştırmışım. Sana bahsettiğim fırsat çok yakında karşına çıkacak ve o anda anlayacaksın ne olduğu. Yerinde olsam şu anda suyla ve jiletlerle oynamaz dışarıya çıkardım. Hoşça kal, Düş Perisi"

Suyu kapatıp banyodan dışarıya çıktı kız. Ne düşünmesi gerektiğinden emin olamıyordu. Sadece eğer önünde böyle bir fırsat varsa ne olursa olsun onu kaçırmak istemiyordu ve bunun korkusu her yanını sarmıştı. "keşke hayattan kaçabileceğim bir sığınağım olsa" diye düşündü ayakkabılarını giyerken.


Not: Yeni hikaye yazmadığım şu günlerde eski hikayelerimi paylaşmaya devam ediyorum bir köşede unutulup gitmesinler diye.

Resim: Delawer Omar




Kalp kırıkları toplayıcısı


Masada derin bir sessizlik vardı. Çalan müzik bile bu sessizliği bozamıyordu. Sanki her şey durmuş, hayat durmuştu. Fırtına öncesi bir sessizlik gibiydi, bir an sonra kaç geminin karaya vuracağını kimse bilmiyordu. Belki de fırtına çoktan kopmuş sahiller çoktan su altında kalmıştı. Masanın üzerinde iki tabak yemek vardı. Hemen hemen hiç kimse dokunmamıştı onlara. Az kullanılmış ikişer çatal ve hiç dokunulmamış bir çift bıçak tabakların yanında yatıyordu. Masanın iki karşıt tarafında ise üzerlerinde “sana” yazan iki zarf duruyordu.
Bir erkek ve bir kadın masada oturmuş birbirlerinin gözlerine bakıyorlardı. İkisi de konuşmuyor ve yemeklerini yiyorlardı azar azar. Tabaktakiler soğuyalı çok olmuştu. Birbirlerine bakarken akılları hep zarflardaydı. Mektuplardan birini erkek yazmıştı ve bir diğerini ise kız. Anlatamadıkları o kadar çok şey vardı ki bunları yazmaya karar vermişlerdi. İçlerinden ne geçiyorsa, ilişkilerinden ne bekliyorsalar hepsini olduğu gibi yazacaklardı hiçbir kısıtlama olmadan. Özgürce anlatacaklardı ve böylece ilişkilerini kurtarmayı umacaklardı.

“Beklemenin bir anlamı yok” dedi erkek. Öyle bir andaydılar ki ya devam edecek ya da bitecekti, onca yılın yaşanmışlığı bir anda sona erecekti. Kız hafifçe başını salladı buna karşılık ve zarflarına doğru uzandılar.
Erkek zarfını açtı “böyle bir mektubu, yazıya nasıl başlarım bilemiyorum. O kadar fazla şey yaşadık ki şimdi durup birkaç satır yazmak çok zor geliyor. Bundan önce birçok mektubu yırtıp attım. Umarım bu mektup da aynı kaderi paylaşmaz. Ne kadar yazsam o kadar eksik kalıyor çünkü. Biz seninle çok güzel zaman yaşadık, harika anılarımız oldu ama şimdi durmuş ve birbirimizi sorguluyoruz. Garip kırk yıl düşünsem buradan geçeceğimiz aklımın ucundan geçmezdi. Şimdi kalkmış sana bizi anlatmaya çabalıyorum. Bizi nasıl anlatabilirim ki sana? Bizi anlatmak mümkün mü sanki? Ağlıyorum biraz ara vermeliyim yazmaya.” Derin bir nefes aldı ve kıza kısa bir bakış attı okumaya devam etmeden önce. Kızın yüzündeki ifadeyi inceledi ama kız ifadesizdi. Oysa mutlu olmalı, yüzü gülmeliydi.

Diğer taraftan kızın okuduğu mektupta çok başka şeyler yazıyordu. “Bu mektubu yazmak garip doğrusu. Sana olan duygularımı yazıya dökmek bilmiyorum, çok farklı. Şimdiye kadar birçok farklı şekilde kendimi sana ifade etmeye çalıştım. Belki çok başarılı olamadım bu konuda. Belki yetenekli değilim içimdekileri ifade etmede. Belki daha fazla çaba sarf etmeliydim. Senin neler yazdığını düşündüm hep. O kadar düşündüm ki bunu düşündükçe yazamadım. Sonra önemli olanın benim içimden geçenler olduğuna karar verdim. Sen nasıl olsa yazacaksın içinden geçenleri, buna müdahale edemem ama umuyorum ki ne yazarsan yaz bu satırları okuduktan sonra düşüncelerin değişebilir.

Bu satırları yazmamın sebebi hatalarını, hatalarımızı anlatmak değil. Seni suçlamak veya kötülemek hiç değil. Evet, hatalar yaptık. Kimisi oldukça büyük hatalardı ama hiç birinin geri dönülemeyecek olduğuna inanmıyorum. Bu mektubu yazmamın tek bir nedeni var o da seni geri kazanmak.” Kız için okudukları ağır gelmiş, boğazına bir yumru oturmuş ve gözlerinin kenarında ince bir sızı hissetmeye başlamıştı.
Erkek ise okumaya devam ediyordu “O kadar zor ki bunları söylemek sana. Gözlerini göremiyor olmak kolaylaştırıyor biraz ama yine de çok güç inan. Biz seninle yapamıyoruz hayatım. Artık yapamıyoruz ve ben denemeye devam etmek istemiyorum. Bilmiyorum dudaklarından dökülen bir çift kelimeyi duymadan nasıl idare ederim. Devam etmeyi denedikçe eksiliyoruz ve tamamlanma, bir olma sevdamızdan uzaklaşıyoruz. Seni sevmiyorum diyemem, yalan olur ama artık sana aşık olduğuma inanmıyorum.  

Adamın kelimesi kalmamıştı artık. Ne yapacağını bilemiyordu. Mektubun son bölümünü bir kez daha okudu. Kızın yüzüne bakacak gücü bile bulamıyordu kendinde. Ellerindeki mektubu masanın üzerine bıraktı ve bir şey söylemeden gitti. Artık söylenecek söz kalmamıştı. O gittikten sonra geride şaşkınlıkla bakakalan kız kalmıştı. Özellikle elindeki mektubun son kısmı onu yazdıklarından dolayı suçluyor, gözlerinden akan yaşların sebebi oluyordu. “Sana bunu hiç söylemedim belki ama seni tüm kalbimle sevdim. Belki yeterince belli edemedim ama seni ben her şeyden çok sevdim. Bana ne yazacağını bilmiyorum ve umurumda da değil. Belki bütün söylediklerim havada kalacak ve hiçliğe gidecek. Sadece şunu bilmeni istiyorum ki hayatımın kalanında yanımda olmanı istiyorum. Karım olmanı istiyorum. Benimle evlenir misin?”

Kız mektubun son bölümünü defalarca kez okudu, ağladı ve sonra tekrar okudu. Bir süre sonra mektubu masaya bırakarak ayağa kalktı ve çıkışa doğru ilerledi. İki mektup bir süre boyunca karşılıklı olarak bakıştı ve bir an sonra eski giyimli bir kadın ikisini de aldı.


Sahilde bir yerde bulutsuz gökyüzü denizin maviliğine güç veriyordu. Bu güneşli havayı ve denizin maviliğini gören herkes sahile koşuyordu. Sahil kenarında ki banklar dolup taşmış, çevredeki çay bahçeleri ise tıka basaydı. Fal bakan ve çiçek satan kadınlar hallerinden oldukça memnundu. Çiftler el ele tutuşup dolaşıyor, kimileri ise birbirlerine sarılıyorlardı.

Bütün bu ikililiğin ötesinde bazı insanlar yalnız yürüyordu. Bazen imrenerek bazen ise umursamamaya çalışarak seyrediyorlardı etraflarını. Kimileri ne zaman bir çift görseler bakışlarını çeviriyorlardı. Çiftler ne kadar kalıcı ise yalnızlarda o kadar gidiciydi orada. Oturmak yerine hızlı adımlarla yürüyor, ufka doğru bakıp uzaklara dalıyorlardı. Hayallerine gömülen birçok insan vardı. Hava güneşli, deniz masmaviydi ve herkes dışarıdaydı.

Bir aile çocuğuyla birlikte çocuklarıyla birlikte yürüyordu. Küçük çocuk hayran hayran uçuşan martıları izlerken bir balon satıcısı yanlarından geçiyordu. Balon satıcısı ilerlerken ona annelerinin elinden kurtulup ona doğru koşan çocuk sayısı artıyor ve bir süre sonra onların mızmızlanmaları duyulur oluyordu.
Bütün bunların hemen önünde denizin bitişiğinde bir sıra bank vardı. Etrafta gezinen herkes bu banklardan kalkacakları bekliyordu ama kimsenin kalkmaya niyeti yoktu. Banklarda oturanların çoğu çiftlerdi. Kimisi yaşlı, kimisi genç çiftler yalnız olmamanın tadını çıkarıyorlardı. Ancak içlerinde öyle birisi vardı ki birbirlerinin gözlerinin içine bir başka bakıyordu.

Birbirlerinin ellerini tutmuş, gözlerinin içine bakıyorlardı. İkisi de konuşmuyordu, konuşmaya ihtiyaçları yoktu. Beraberdiler ya mutluydular bu yüzden başka bir şeyin önemi yoktu o anda. Kız erkeğe biraz daha sokuldu ve erkek kolunu kızın omuzlarına doğru attı. Birbirlerine doğru biraz daha yaklaştılar. Erkek kızın saçlarını kokladı sonra öptü alnını.

Adam “sana bir sürprizim” var dedi. Kızın gözlerinin içine bakarak. Kız ise onun gözlerindeki kendi yansımasına bakarak “ne gerek vardı hayatım” dese de ona uzatılan oyuncak ayıyı aldı. Bir süre boyunca ayının tüylü derisini okşadı, ona sarıldı. Ardından bir süre boyunca dudakları birbirlerine dokundu. Kız oyuncak ayıyı yanına koydu. Sonrasında sinemaya gitmeye karar verdiler. Hangi filme gitmeliyiz diye konuşarak uzaklaştılar. Büyük bir aşkın göstergesi olan bir ayıcık kaldı geriye onu da yüzünde kırışıklar olan bir kadın aldı.


Orta yaşlı bir adam kamburunu çıkartmış yürüyordu. Başı öne doğru eğikti ve düşünceliydi. Başının eğik olması onu kaldırımları daha detaylı görme şansını tanıyordu. Yanından kimlerin veya nelerin geçtiğini pek umursamıyordu doğrusu. Bu yüzden birkaç kez araba çarpmasından az farkla kurtulmuştu. Bunları çok da önemsediği söylenemezdi aslında.

Caddeyi karşıya geçtikten sonra yürümeye devam etti ve ilerideki beşinci dükkandan içeriye girdi. Çok fazla oyalanmadı orada. Dışarıya çıktığında elinde bir buket kırmızı gül taşıyordu. Dükkanın camına bakıp saçlarını ve kravatını düzeltti. Yürümeye devam ederken ıslığıyla bir melodi tutturmuştu.

Bir apartmanın kapısına geldiği zaman durdu ve derin bir yutkunmanın ardından üçüncü zile bastı. Zile basmasının ardından geçen süre onun için bekleme zamanıydı. Bu zamanın ne kadar sürdüğünü sorsalar sonsuza kadar diyebilirdi. Merdivenlerin ışığı yandığı zaman yüzünde bir gülümseme belirdi. Burada geçen zamanın bir ömür kadar sürdüğünü söyleyebilirdi. Ayağıyla tuttuğu ritimle geçen saniyelerin hesabını yapıyordu.

Kadını merdivenlerden inerken gördü adam. Kalbi daha hızlı atmaya, heyecan bedenini kaplamaya başlamıştı. Onu uzun zamandır görmüyordu. Onu görmeden geçen zaman cehennem gibiydi. Kadın kapıyı açtı ve “neden geldin” dedi soğuk ve sinirli bir sesle.

“Konuşmamız lazım” dedi adam “beni dinlemeden yanlış bir yargıya varıyorsun.”
“Senin neyini dinleyeyim ben. Yine yalanlarını mı? Kusura bakma ama beni tekrardan kandırmana izin veremem.” Kadının sesi acımasızdı. Adamın önünde ufaldığını görünce daha da insafsızlaşıyordu.
“Kendimi anlatmama bir izin versen. Zannettiklerinin doğru olmadığını bir söyleyebilsem sana. Yemin ederim, başka bir kadın yok.” adamın cümlelerinin boynu büküktü ve çaresizlik kokuyordu. Kaçan bir gemiye tutunmak için son bir atlayış yapacak gibiydi.

“Bir şey söylemeni istemiyorum. Karşıma çıkma yeter” kadının cümleleri keskin bir kılıç gibiydi, parçalayarak kesiyor ve dışarıya çıkmıyordu.

“senden boşanmak istemiyorum anla ve son bir şans tanı bana. Yine istemezsen çıkarım hayatından. Yalvarırım bir kez olsun dinle beni.” Adam cümlesini bitirince kadının gözlerinin içine baktı o gözlerini çevirse de ve aldığı kırmızı gül buketini ona doğru uzattı.

Kadın buketi aldı, uzun bir süre boyunca kokladı ve adamın suratına fırlattı. Adamın yüzüne çarpan buketi görmeyen kadın apartmanın kapısından içeriye giriyordu. Gururuyla birlikte son umudu da paramparça olan adam kadının merdivenden çıkışını izledi. Orada kalıp ağlamak ve yürümek arasında kararsız kaldığında yürümeyi seçti. Dağılan çiçekleri umursamayarak ilerledi.

Ancak o çiçekleri umursayan başka birisi vardı ve dağılmış çiçekleri toplayıp sırtında ki yeşil çantaya attı.


Kadın yatağına uzanmış, ellerini başının altında bağlamıştı. Tavanı seyrediyor ona baktıkça uzakları hayal ediyordu. Şu anda başka bir yerde olmayı çok isterdi ama hayat ona beklemesini söylemişti. Beklemek zordu aslında hele zamanın geçmediği zamanlarda. Özlem doluydu beklemek, yalnızlıktı ama bu yalnızlığın içinde umut da vardı. Bu yüzden beklemek bütün o kekremsi tadına rağmen tatlı geliyordu.

Yüzünde hafif bir tebessümle doğruldu yatağında. Yatağının kenarından aşağıya doğru eğilip siyah bir kutu çıkardı. Kutuyu iki eliyle tutup yatağının üzerine oturdu. Kutunun üzerindeki oymaları okşarken oda karalıktı. Hiçbir şey görmemesine rağmen buna ihtiyacı olmadığını biliyordu. Hissetmesi yeterliydi ve kutuyu açtığında odaya dolmaya başlayan gül kokusu onun için yeterliydi.

Öyle bir noktadaydı ki hissetmek artık yeterli gelmiyordu ve yatağının yanındaki gece lambasını açtı. Kutunun içindeki mektupları aldı ve sırayla okumaya başladı. Okudukça güldü yüzü, Okudukça mutlu oldu. Geçmişte yolculuk yaparken kutudaki fotoğraflara bakmaya başladı teker teker. Fotoğraflar onu anılarına götürdü. Çok mutlu olduğu zamanlarda dolaştıkça içini bir huzur kapladı. Beklemek ona kolay gelmeye başlamıştı.
Mektupları okuyup kutunun içindeki gülü bir kez öptükten sonra yatağın yanındaki komodinin üzerinden küçük bir müzik kutusu aldı. Bunu o vermişti. Gemiciydi o, kaptandı ve yurt dışına çıkıp altı ay kadar da gelmeyecekti.  Bu müzik kutusunu verirken “beni ne zaman özlersen müzik kutusunu aç. Sana beni verecektir o” demişti. Bu yüzden her gece, evde olduğu her vakit müzik kutusunu açıp küçük balerinin dansını izlerdi.
Müzik ruhunu kaplamaya başladığında gözlerini kapatıp hayal etmeye başladı. Altı hafta geçmişti. Yani gelmesine 134 gün kalmıştı. Göz kapaklarının arkasında bambaşka bir diyara gitmişti. O diyarda onun yanındaydı. Beline sarılmış ve gözlerinin içine bakıyordu. Tenini kokluyor, nefes alış verişlerini dinliyordu.
Tam hayallerinin orta yerinde telefonundan kısa bir ses geldi. Belki ondan bir mesaj gelmiştir diye büyük bir heyecanla atıldı. Telefonunu eline aldı. Mesajın ondan olduğunu görünce hemen okumaya başladı “buraya kadarmış. Devam etmek istemiyorum. Bitti!” mesajı okuduktan sonra bir süre boyunca hiçbir şey yapmadı balerinin müziği bittiği sırada. Daha sonra mesajın ne demek olduğunu anlama çabaladı. Ardından sebepleri sorguladı. Hiç kıpırdamamasına rağmen gözlerinden yaşlar aktı, hıçkırıklara boğuldu. Müzik kutusunu eline aldı ve açık olan camdan dışarıya fırlattı.

Müzik kutusu hızlı bir şekilde aşağıya düştü. Kaldırımlara çarptığında birkaç parçaya bölündü. Ancak bu tükenmiş bir kadının onu almasına engel olamadı.


Loş bir ışıkta sokaktan aşağıya doğru inen merdivenlerden ilerledi. Fazla değil birkaç basamak sonra evine gelecekti. Şehrin ücra bir köşesinde çevresindekilerin içini merak ettiği bir yerdeydi yıkılmaya yakın tek katlı ev. Oysa kaç deprem görmüştü o duvarlar. Bütün o sarsıntılardan sadece birkaç çatlak kalmıştı geriye. Kimse o çatlakları tamir etmemişti. Kimse eskiyen boyayı yenilememiş, kırılan camları değiştirmemişti. Sokağın altındaydı, insanların, evlerin kısaca her şeyin altındaydı.

Mavi renkli ahşap kapısını açarken derin bir nefes aldı. Kapı açıldıktan sonra ayakkabılarını dışarıda bıraktı. Onları içeriye almasına gerek yoktu. Biliyordu kimsenin almaya tenezür etmeyeceğini. Karanlıkta biraz ilerledikten sonra el yordamıyla bulduğu düğmelere bastı ve koridor aydınlandı. Portmantonun yanından geçerken giydiği eski püskü kabanı çıkardı. Bu esnada eve sinmiş olan eski kokusu genzini yakmaya başlamıştı ama umursamadı onu.

Her yanı fotoğraflarla kaplı koridorda ilerlerken oldukça yavaştı ve etrafına bakıyordu. Önce mutfağa girip bir bardak su içti. Ardından biraz daha ilerledi ve sağındaki ikinci kapıdan içeriye girdi. Uzun zaman öncesine ait mobilyaların bulunduğu bir salondaydı. Mobilyaların kimisi eskimiş, kimisi ise yırtılmıştı.

Tekli koltuğun yanına geldiğinde bir masa çekti kendine. Koltuğa oturduğunda çantasını masanın üzerine koydu ve içindekileri çıkarmaya başladı. Çantanın içindeki her şey çıktığında ise onları incelemeye başladı. Müzik kutusu tamir olabilirdi, çiçekler çok güzel kokuyordu, oyuncak ayı yatağının yanında güzel duracaktı ve mektupları okumak için can atıyordu.

İlk mektubu okuduğu zaman gülümsedi. Bu erkeğin mektubu olmalıydı. Diğer mektuba geçmeden önce oyuncak ayıyı geçici bir süreliğine vitrine müzik kutusunu ise sehpalardan birine koydu. Çiçekleri de cam bir vazoya koyduktan sonra koltuğuna geçti ve okumaya başladı.

“bu kadar kötü bir mektup olamaz” dedi kızgın bir sesle “ayrılıklar bu kadar kolay olamaz.”Öfkeden dişlerini sıkıyordu ve mektubu önce ikiye ardından dörde ve en son sekizi böldü. Yırtılmış parçaları yere attıktan sonra beyaz bir kağıt aldı ve yazmaya başladı.

“sevgilim bilmiyorum bu sana yazdığım kaçıncı mektup. Bilmiyorum duygularımı anlatabilmek için kaç tane daha yazmalıyım. Sonuçta zor benim için. Sana sarılıp gözlerinin içine baktığımda veya dudaklarında gezindiğimde hissettiklerimi anlatmalıyım. Bana aldığın müzik kutusu çalıyor şu anda. Geçen gün verdiğin çiçekler hala masamda, hala güzel kokuyorlar. Mektubu yazamayacağımı düşündüğüm sıralar geçen sevgililer gününde aldığın oyuncak ayıyı seviyorum. Bana güç veriyor o, hepsi bana güç veriyor.
Bazı zor anlar yaşıyoruz. Bazen kavga ediyoruz, bazen sesimiz yükseliyor ama ben bize dair umutlarımızı hiç kaybetmedim. Hep düzeleceğimizi, eskisi gibi olacağımıza inandım ben. Hiçbir zaman umutsuzluğa düşmedim. Bir şekilde tekrar eskisi gibi olacağımızı biliyorum. Buraya kötü şeyler yazmak istemiyorum. Asılda seni çok sevdiğimi söylemek istiyorum. Bilmiyorum sen neler yazıyorsun ama inan hiç önemi yok çünkü seni çok seviyorum. Bunu unutma lütfen” yazdıktan sonra sayfayı katladı beyaz bir zarfın içine koydu. Ardından üstüne “sana” yazdı ve öpücüğüyle mühürledi. Gözlerini kapattı ve hayaller ülkesine geri döndü. Hep ait olduğu yerde yaşamaya başladı.

Hep yapardı bunu. Önce insanların hatıralarını toplar ve ardından kendinde birleştirirdi. Kendine alternatif hayatlar yaratırdı aşık olduğu tek adam daha ona açılamadan trafik kazasında hayatını kaybettikten sonra. Onlu hayatlar kurgulardı ve hepsi mutlu sonla biterdi. Topladıklarını bunun için kullanırdı. Bu şekilde kimi zaman kavga eder kimi zaman hiç durmadan sevişirlerdi. Hayalleri onun tek gerçeğiydi artık o diye yastığına sarıldığında.

Resim: Andrew Ferez



Yüzsüz adam



Adam caddenin ortasında durmuş etrafına boş gözlerle bakıyordu. Kıpırdamadan etrafını inceliyor ve neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Gördüklerinin gerçek olma ihtimali yoktu. Bir rüya görüyor olmalıydı. Kâbusa çalan bir rüyanın içinde, kapana kısılmış vaziyette olmalıydı. Bu kâbustan uyanmanın en kısa zaman içerisinde bir yolunu bulmalıydı. Böyle bir hayata kesinlikle tahammülü yoktu. Nasıl olurda herkes…
Sokağı bolu boyunca birkaç kez katletmişti onca zaman boyunca koşmaktan dolayı nefes nefese kalmış ve nelerin olup bittiğini anlamak için durmaya karar vermişti. Herkes olamazdı. Mutlaka bir yerlerde farklılık olmalıydı. Bir yerlerde dönüşmemiş birileri kalmalıydı. Eğer bunlar çok kötü bir kâbus ise uyandığında her şey bitecekti. Belki uzun bir süre boyunca etkisinden kurtulamayacaktı ama olsun önemi yoktu. Her şey gördüklerinin gerçek olma ihtimalinden daha iyiydi. Eğer gördükleri gerçek ise daha fazla yaşamanın, hemen oracıkta ölmenin bir anlamı yoktu.

Etrafından geçen insanlara bakmamaya çabalıyor ama çabaladıkça kendine engel olamıyordu. Herkes aynıydı! İnsanlara baktıkça yanıldığının kanıtı olarak farklılıklar aradı. Ancak en ufak bir fark bile yoktu. İşe yarayacağını bilse uyanmak için kendini tokatlardı. Herkesin yüzü akmıştı. Vitrinlerin camlarından kendine baktığında bile yüzünün tamamına yakınının erimiş olduğunu görüyordu. İnsanların yüzündeki tüm detaylar; gözleri, burunları, kulakları, ağızları akmıştı bir tuvalin ıslanınca akan boyaları gibi. Eskiden insanlar böyle değildi. Yüzleri vardı, herkes başkaydı. Eskiden insanın suratına bakarak kim olduğunu anlayabiliyordun ama şimdi bunun için bir elbiseler kalmıştı geriye. Şimdi neden böyle oluyordu? Mantıklı bir açıklama olmalıydı.
Bir süre önce herkes normalken bir şeyler olmuş olmalıydı. Neydi onlar? Neler olmuştu? Cevapları öğrenmek istediği kadar korkuyordu yaşadıklarının kâbus olmamasından. Şimdi düşünmeli ve cevaplara ulaşmak için geriye doğru gitmeliydi. Zamanın bir yerinde kırılma noktası olmalıydı.

Her şey bir Perşembe akşamı başlamıştı çok iyi hatırlıyordu. Aslında her şeyin başlaması o perşembeye denk düşmüyordu. O gün tüm hayatı farklılaşmaya başlamıştı. Hayatındaki bazı kalıplar o Perşembe yıkılmıştı. O kadar şiddetli bir yıkım olmuştu ki tüm inançları birkaç saniye içerisinde yerle bir olmuştu. Öyle bir durağa gitmişti ki inandığı tüm kavramların içi boşalmıştı. Öyle bir andı ki gerçeği kalmamıştı artık ve öyle bir andı ki tüm hayalleri tuzlu buz olmuştu.

O zamanlara geri dönüp yaşadıklarını tekrardan deneyimlediği zaman içindeki boşluğun büyüklüğüne tanıklık etti ve sonrasında geçen süre boyunca kendi içine çökmeye başladı. İçindeki boşluk giderek artarken yaşadıklarının kâbus olması gerektiğini tekrarlıyordu kendine.

Biraz zaman geçtikten sonra her şeyin o Perşembe başlamadığını fark etti. Her zaman daha öncesi vardı. Hatıralarında geçmişine doğru yolculuk yaptıkça değişimin mihenk taşlarını daha rahat görebiliyordu. İsimler, olaylar sürekli olarak değişse de sürekli olarak eksilmişti. Kendisini “daha fazla biliyorum” diyerek kandırsa da aslında bildiği gerçeklerin sayısı azalmıştı. Nasıl parçalar halinde döküldüğünü anımsaması gününün ve yarınının yitikleşmesini hızlandırıyordu sadece.

Hayatını üzerine kurmaya çabaladığı değerlerin aslında hiç var olmadığını anlaması hayatının temelsiz bir gökdelen gibi yıkılmasını sağlamıştı. Belki de onca zaman devrilmiş hayatına tutunmaya çabalamıştı. Hayatına yalandan destekler verip fazladan bir günü umut etmişti. Şimdi ise hayatı devrilmiş ve enkazın altında kurtulma umudu olmadan yatıyordu. Merak ettiği tek şey ise hayatının duvarlarına ilk kimin vurmaya başladığıydı.
İnsanlar geçti hatıralarının arasından. Başka insanlar başka yönlere doğru gittiler. Hepsi giderken ondan parçalar aldı. Hepsi kendinden bir boşluk bıraktı. Sonra boylukların üzerlerine dantelli örtüler örttü. Her şeyin daha iyiye doğru gittiği yalanını sürekli olarak tekrarladı kendine. Bir adam tanımıştı zamanında. Delirmişti belki akıl hastanesinden kaçmıştı. Sözleri başlarda anlamsızdı ama şimdi onun her kelimesi yüreğine saplanıyordu. “Her şey sahte” demişti adam “herkes sahte.” Onu bir daha görmemişti. Belki akıl hastanesine geri kapatılmıştı belki kaybolmuştu hayatta. Gidecek bir yeri olmadığını anladığında onu daha iyi anlayabiliyordu. O şu anda nerede ise orada kendine de bir yer bulabilmeyi diledi ve “her şey sahte” diye tekrarladı içinden.

Yaşlı adamın hatıraları onu başka bir yere doğru sürüklemişti. Vaktinde bir kız tanımıştı hani tüm sorularının cevaplarını biliyorum gibi davranan kızlar vardı ya aynı öyleydi ve tüm sorularının cevaplarını bilen kızlar gibi asla konuşmazdı. Canının çokça sıkkın olduğu zamanlardan birinde görmüştü onu. Zaten sadece bir kez görmüştü onu.  Olayları hatırlamıyordu ama çok yalnız hissettiğinden emindi. Saat gece yarısını geçmişti ve o sahil kenarında bir banka oturmuş şehri seyrediyordu. İşte o zamanlardan birinde kız gelip yanına oturmuştu. Hiçbir şey söylememiş sadece “anlat” demişti ve içindekilerin hepsini anlatmıştı ona. Hatırlıyordu saçları kahverengiye çalan bir kızıl gözleri siyaha çalan bir yeşildi. Kızın cevabını hatırlayınca midesinden asitli bir sıvı boğazından yukarıya doğru yola çıkmıştı. Demişti ki “kendi zihninde iki kişi olmadığın sürece hep yalnız kalacaksın alış buna” ve gitmişti bir daha dönmemek üzere. Onunla biraz daha fazla konuşabilmeyi uzunca bir süre düşlemişti.

Durmuş olan zaman akmaya başladığında daha fazla dayanamayacağını anladıı ve arka sokaklardan birisine girdi. Tek amacı daha fazla yüzsüz insan görmemekti. Aslında ilk başta evine gitmeyi, kapıyı kilitlemeyi ve tüm aynaları kırmayı planlamıştı. Ancak evine geri dönemeye cesaret edemeyecek kadar uzaktaydı. Sokağın derinliklerine doğru ilerledikçe gürültü azalıyordu. Ne zaman karşıdan birisi gelse bakışlarını başka yöne çeviriyor, duvarları seyrediyordu. Kimsenin olmadığı bir yere gitmek mümkünse oradan geri dönmemek istiyordu.

Sokakta bir süre daha devam ettikten sonra kimsenin olmadığı bir park gördü. İçlerinden en fazla yıpranmış olan banka oturdu. Gördüklerini unutmak veya hatırlamaya çalışmak hiç kolay değildi. Oturduğu yerde hafifçe öne doğru eğildi ve başını ellerinin arasına aldı. Dirseklerini bacaklarına dayamıştı ve tekrardan geçmişinin karanlık sokaklarına geri döndü.

Tahminlerine göre her şeyin başladığı yerdeydi. O anda her ne yaşadıysa onlar tüm geleceğini etkileyecekti. Bir başlangıç noktası varsa eğer neresi olduğunu çok iyi biliyordu. Kaç yaşında olduğundan çok emin değildi. Belki 3 belki 4 yaşında olmalıydı akrabam dediği o insanlar tarafından yüzüstü bırakıldığında. O zaman kimseye güvenemeyeceğini anlatmıştı ona hayat. Hayatı boyunca ne olursa olsun unutamayacağı bir dersti bu.
Daha öncesi vardı elbette. Hastalıklar ve onların yüklediği sorumluluklarla çok erken karşılaşmıştı. Bir insanın hayata bakışını en rahat şekillendiren şey hastalıklardı. Onlar hayatın öğretmek istediğini kısa yoldan anlatması gibiydi. Hayat ona tuğlalar vermiş ve o tuğlalardan kendine evler yapmıştı. Elinden geldiği kadar istediği gibi olmuştu hepsi ama şimdi istemediği bir yerde tüm evlerin yıkıntılarının yanında duruyordu.

Bu farkındalık ilkokulda da devam etmişti. Kimseye güvenmediği için arkadaşı yoktu. Birkaç kişi vardı onlar da sırlarını başkalarını ifşa edip duruyordu. Bir yerde durup bir kelime söylüyor ve başka bir yerde aynı kelimeyi işitiyordu. Kimseye güvenmemesi gerektiğine bur başka örnekti bu.

Böyle yaptıkça ne arkadaşı ne de dostu oluyordu. Başlarda sorun değildi ama yalnızlığı anlayabilecek yaşa geldiğinde ne kadar büyük bir eksiklik olduğunu anlamaya başlamıştı. Konuşup dertleşebilecek insanlara ihtiyacı vardı. Bildiklerini unutmadan bu oldukça güçtü ve bir şekilde unutmanın yolunu bulmuştu.
Zaman ilerledikçe hep daha fazlasını öğreniyor ve her defasında unutmanın o sihirli formülünü kullanıp devam ediyordu. Yaşamanın başka bir yolunun olmadığını çok iyi biliyordu. Elbette unutamayacağı olaylarda oluyordu. Âşık olduğu ilk kızın onu nasıl ve neden reddettiğini unutmanın her hangi bir yolu yoktu. Bütün o “arkadaş kalalım biz” cümlelerini tarihten silebilecek herhangi bir güç de yoktu.

Arkadaşları oldukça ihanetler başlamıştı. İhanetler yalanları gün yüzüne çıkarmış ve tekrardan kime nasıl güveneceğini şaşırmıştı. Devam edebilmek için bunu da unutması gerektiğinin farkındaydı. Bunun içinde “sadece bazı insanlar böyle” diyerek kendine bir başka yalan söylemiş ve o bazı insanlardan uzak durmaya çabalamıştı. Ancak o bazı insanların kimler olduğunu anlayamaması büyük bir sorundu. Sürekli olarak hayatına birileri giriyor ve o birileri “bazı insanlar” grubunda yer alıyordu.

Öyle bir hayat yaşamaya başlamıştı ki her an daha fazla öğreniyordu. Bu öğrenme süreci kendiliğinden olurken unutmak çok büyük bir yüktü. O kadar büyük bir yüktü ki unutmaktan vazgeçmiş ve insanları oldukları gibi kabullenmeye karar vermişti. Bu kabullenmenin sonucunda ise yalnız kalmıştı. O kadar derin bir yalnızlıktı ki artık kimseyi sevemiyordu. Herkes oyun oynuyordu ona göre. Oyunları bilirse eğer hepsini kazanabilirdi. Bu dönemde oynadığı tüm oyunları kazanmıştı ayrıca. İstediği tüm kadınları elde etmiş, istediği zaman terk etmişti. Aşk bir oyunsa eğer ondan daha iyi oynayan yoktu. Hamleleri ezberledikten sonra kural koyucu olmaya gelmişti sıra. Oyunlar, hamleler, kadınlar hepsi çocuk oyuncağıydı artık.


Tek taraflı çıkar ilişkisine arkadaşlık, çift taraflı olanına ise dostluk diyordu. Oyunlardan o kadar sıkıldığı bir zaman gelmişti ki bırakmıştı hepsini. Artık oyun yoktu, artık hamle hesaplamak yoktu. Her şey görüp hiçbir şey yapmayarak bir süre daha geçti. Artık hep ruhsal hem de fiziksel olarak yalnızdı. İkisi yalnızlık birleştiğinde ortaya çok güçlü bir duygu çıkıyordu ve bu duygu ona “Hep yalnız kalacağım, kimseyi sevemeyeceğim” dedirtmişti.

Aslında hayatın tek, büyük bir kuralı vardı “asla büyük konuşma” diye. Büyük konuşunca hayat sarf edilen sözleri yutturmayı çok severdi. Ona da aynısı olmuştu. Bütün ezberlerini bozabilen bir kadınla tanışmıştı. Bildiği bütün hamleler boşunaydı ona karşı. Ya Hep kandırmıştı kendini ya da bu kadın oyunları ondan çok daha iyi biliyordu. O da oynamamaya karar vermişti. Oyunlar olmadan geçen zaman harikaydı. Çok uzun bir sürenin ardından birini gerçekten sevmişti. Aşkın gerçek anlamını anlaması da bu günlere denk düşmüştü.
Hamlelerden uzaklaşmak iyi gelmişti ona. Aşk öyle bir merhemdi ki geçmişinde ne kadar yara varsa hepsini kapatmıştı. O sabah evden dışarıya çıktığında ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. Bir yüzük alacak ve artık yalnız yaşamak istemediğini söyleyecekti. Yalnız hayatına bir son vermek istediğini evlenme teklifi ile bitirecekti. Hayatının devamında onunla birlikte olmak istediğini, sabahları ilk onun yüzünü görmek istediğini anlatacaktı. Bunun için evden çıkmış ve en güzellerinden bir yüzük almıştı ona. Teklifi nerede edeceğini düşünerek gezinirken güzel bir restoran aramaktaydı.

Hayatın başka bir özelliği daha vardı. Eğer bir sır var ise insan onu en olmadık zamanda öğrenir ve yaşam tamamen değişirdi. Akşam yemeği için dolaştığı restoranlardan birinde evlenmek istediği kızı görmüştü yanında en yakın arkadaşı ile birlikte. Yan yana oturmuyor ve el ele tutuşmuyor olsalar bu durumdan rahatsız olmazdı. Sonunda evlenirse eğer nikah şahidi en yakın arkadaşı olacaktı. Ancak el ele tutuşmaları bir yana kırmızı şarap içiyorlardı birbirlerine sarılmış bir şekilde. Öpüşmelerini izlerken bütün kaslarının kasıldığını hissetti. Derinliklerinde bir ses oraya gidip ikisini de öldüresiye dövmesi gerektiğini söylüyordu. Sesi çok güçlü olan o ses çok güçlüydü ve ikisinin cansız bedenlerinin yanında durduğunu hayal edebiliyordu. Onlara vurdukça yüz hatlarının nasıl değiştiğinin fantezisi dolaştı düşüncelerinde. İçindeki bir diğer ses ise gerçeği öğrendiği için mutluydu henüz bunu dillendirmeye cesaret edemese de. İçinde ki öfke bedenine sığmakta zorlanıyordu.

Bir an restoranın girişinde dururken bir diğer an onların yanına nasıl gittiğini hatırlamıyordu. Sadece en yakın arkadaşının boğazını sıktığını ve yumrukları kafasına çaptığında çıkan sesi çok net hatırlıyordu. Arkadaşı gözleri dışarıya çıkmış bir şekilde ona doğru bakarken ağır çekimde yüzünün kana bulanmasını seyretti. Bir süre sonra kız arkadaşının çığlıkları arasında onu bıraktı ve cebinden çıkardığı yüzüğü kızın önündeki kadehin içine attı. Oraya dair hatırladığı en son ses yüzüğün kadehin dibine çarptığında çıkardığı sesti. Arkasından konuşan kızın ne söylediğini duymamış, umursamamıştı.

Bu düşüncelerin ortasındayken başını yukarıya doğru kaldırdı ve etrafına baktı. Gördüğü görüntü saatlerdir kaçmasına sebep olan şeydi. Herkesin yüzü sanki boyaymışçasına akıyordu. Kiminin yüzünde hiçbir şey yoktu. Kiminin ise sadece bir gözü veya ağzının bir bölümü vardı. Sadece çocukların yüzü eksiksizdi. Onların da büyüdükçe akmaya başlıyordu. Hepsi yüzüne renkli kalemlerle kaş göz çizmişti makyaj yaparmışçasına. Canları sıkıldığında değiştiriyorlardı. Hayat hiçbir zaman istediği gibi olmamıştı ama bu çok fazlaydı. Yaşadıklarının üstüne bunlar çok fazlaydı.

Nereye gideceğini bilmeden kimsesiz bir çıkmaz sokakta duruyordu. Önünü kesen duvara gözlerini dikmiş bir şekilde bakıyordu iki elini duvara yasladığı sırada. Hızlı ve sert bir şekilde nefes alıyor yumruk yaptığı elleri ile duvarı yumruklamamak için zor tutuyordu kendini. Hele kendinin bile yüzünün büyük kısmının akmış olduğunu düşündükçe içindeki nefret giderek artıyordu.

Tam yaşamının anlamının kalmadığı sırada bir kadın sesi duydu. “Gel sana zihinde iki kişi olmayı anlatmak istiyorum.” Dönüp baktığında geçmişinden gelen yüzü akmamış birisini fark etti. Kız ona “hadi gel, yüzünü geri kazanalım” dedikten sonra onun elini tuttu ve birlikte yürümeye başladılar.

Resim: Tomasz Alen Kopera

Find Us On Facebook