Hayata dair dersler 3, kabulleniş


Hayata dair dersler 1, İletişim
Hayata dair dersler 2, kurallar

Bu gün sizlere kabullenmekten bahsetmek istiyorum. Her anlamda kabullenmek olarak düşünebiliriz aslında. O kadar geniş bir çerçeveye sahip bir kavram ki kabullenmek sanırım hepsini anlatmaya gücüm yetmeyecektir. Bu sebepten dolayı biraz daha özel ve bölünmüş bir anlatımı seçeceğim. Elbette bu kadar geniş bir kavram üzerine konuşurken anlatacaklarımın okuduklarım ve yaşadıklarım ile ilgili olduğunu tekrar etmek istiyorum. Bu yazı dizisini de bu sebepten yazıyorum zaten bazı kavramların daha detaylı olarak açıklanması gerektiğine inanıyorum.

Kabullenmeyi düşündüğümüz zaman iki çeşit kabullenme ile karşılaştığımızı görürüz. Bunların ilki olumlu kabullenme iken diğeri olumsuz kabullenmedir. Olumlu kabullenme diğerine göre nispeten daha kolaydır. Bunun içinde olumlu olayları kabullenmemiz var. Yaptığımız bir başarıyı, olumlu bir gelişmeyi veya bizi mutlu eden her şeyi bu sınıfın içine sokabiliriz. Genelde herkes olumlu kabullenmeyi yapabilir. Sonuçta bu kabullenme güzel duyguları ve başarıyı beraberinde getirir ve herkes bunları kabullenmek ister.

Elbette bu noktada olumlu kabullenmenin içinde birkaç farklı ayrışma olduğunu görürüz. Bu ayrımlarda basitçe gerçek ve kandırma olarak düşünülebilir. İlki gerçekten yaptığınız bir işin veya başınıza gelen bir olayın olumlu sonuçlanması ile alakalı iken diğerinde ise kişinin olayın sonucu çarpıtarak olumsuz bir gelişmeyi olumlu göstermeye veya görmeye çabalaması vardır. Oldukça ince bir ayrım ile karşı karşıya kalıyoruz bu noktada. İlk durumu açıklamaya çok gerek olduğunu düşünmüyorumdur. Üniversiteye kazanırsınız ve bu sizin için olumlu bir kabullenmedir. Sonra bu başarınız ile gurur duyarsınız. Diğerinde ise olumsuz bir olayı olumlu gösterme çabası vardır. Üniversite örneğine gelecek olursak eğer bir dersten kaldıysanız veya sınıfı geçemediyseniz bu durumu olumlu bir şeymiş gibi gösterme çabası hâkimdir ve bu olayı kendisine ve etrafına olumluymuş gibi göstermeye çalışır kişi "zaten okulumu seviyorum ben hemen bitmesini istemiyorum" diyerek.

Olumlu kabullenmeyi bu şekilde düşünebiliriz. İki farklı parçaya ayrılsa da ikisinin de kişi üzerindeki etkileri güzeldir. Tabi ikinci bölümde kişi kendine ve etrafına yalan söylediği için belirli miktarda sahteliği içinde barındırır ama genelde bu çok büyük bir sorun oluşturmaz.

İkinci kabullenmenin ise olumsuz kabullenme olduğunu söylemiştim. Olumsuz kabullenme olumsuz bir olayı kabullenme çeklindedir. Bu bölümü örnekler üzerinden anlatmak istiyorum. Mesela üniversite örneği üzerinden gidecek olursak eğer ve kişinin üniversiteden atıldığını düşünürsek bunun olumsuz bir durum olduğunu görebiliriz. Bu noktada kişinin önünde iki seçenek vardır. Bunlardan ilki "zaten bölümümü sevmiyordum" diyerek kendine yalan söylemek diğeri ise içinde bulunduğu duruma üzülmektir.

Kişi bu iki durumdan herhangi birini yapabilir ve iki davranışının sonucunda da farklı olaylar yaşayacaktır. Bu esnada başka bir örnekle devam edelim ve diyelim ki kişi kız arkadaşından ayrılmış olsa ve bu ayrılık onun istemediği bir şekilde olsa. Son zamanlarda bunu çokça görüyoruz etrafımızda ya hani hatta o kişi aldatılmış olsa. Farklı bir kabullenme aşamasına geldiğimizi görüyoruz. Kişi ya sevgilisinin onu terk edip başka birisine gittiğini gerçeğini kabul edecektir ya da kendine yalanlar söyleyecektir. İsterseniz o yalanlara biraz bakalım.

İlk çeşit yalanda o böyle bir şey yapamaz vardır ve kişinin kabullenmeme isteğinden doğar. Birçoğumuzun deneyimlediği bir olaydır aslında bu. Sebepleri farklı olsa da birçoğumuz bu duruma aşinayızdır ve bu aslında "reddediş" aşamasıdır. Bu aşamada kişi olayı reddeder ve kabul etmez. Hatta olayın gerçek yüzünü ona anlatmaya çalışanlara da karşı çıkar.

İkinci aşamada kendini kandırma vardır ve daha çok "zaten bana göre değildi o" gibi cümleler sarf edilir. Bu da oldukça yaygın bir davranış biçimidir. "Kaçış" ismindeki bu aşamada kişi olaylardan kaçar ve kendi zihninde olayın farklı bir yanılsamasını üretir. "Zaten ayrılmayı düşünüyordum ben" gibi bir cümle bu aşamanın içinde söylenir.

Aslında kabullenme konusunda bu maddeyi biraz daha detaylandırmak istiyorum çünkü burada henüz anlatmadığım bir aşama daha var. "Suçlama" ismindeki bu aşamada kişi kendisini veya karşısındakini suçlar. "Hep benim yüzümden böyle oldu" veya "onu yeteri kadar sevmedim" diyebilir kişi. Hatta "ona hep yanlış davrandım", "onu fazla boş bıraktım", "hep yanlış insanı buluyorum" gibi cümlelere bu aşamada sıkça rastlanır. Bence kabullenmenin en önemli bölümü budur çünkü bu bölüm kabullenme ile büyük bir tezatlık içindedir.

Daha önce söylediğim gibi iki çeşit suçlama vardır. Bunlardan ilki kendini diğeri ise bir başkasını suçlamaktır ve suçlama devam ettiği için kabullenme asla gerçekleşmez. Kabullenme gerçekleşemediği için de kişi olayın etkisinden uzun bir süre kurtulamaz. Eğer bir ayrılıktan bahsediyorsak günlerce, aylarca hatta yıllarca bu acı devam edebilir. Örneklere geçmek gerekirse bir kızı tanımıştım. Hikâyesi ise şu şekildeydi eşi onu terk edip gittiği için büyük bir boşluğa gitmişti ve takıntılı bir hale bürünmüştü. Eşinin onu neden terk ettiğini yıllarca düşünmüştü ve bu düşüncelerle geçen her anında hayatından uzaklaşmıştı. Onunla böyle bir dönemde tanışmıştım ve benden yardım istemişti. Ona elimden gelen tüm desteği sundum ve uzun bir süre sonra takıntılarından kurtulabildi. Bu süre boyunca yaptığımız konuşmalarda ona aşılamak istediğim tek bir düşünce vardı "her şey senin suçun değil." O tüm olayların sebebini kendisine yüklediği için bu yükün altından çıkamıyordu ancak gerçekte eski eşinin de birçok hatası vardı ve o hatalardan sadece kendisi sorumluydu.

Bir başka benzer örnekte ise bir kız tanımıştım ve onunla da uzun bir süre boyunca konuşmuştum. O da benzer bir şekilde onu terk eden eski erkek arkadaşına takıntılı duygular besliyordu. Neden onu terk ettiğini sürekli olarak sorguluyor ve ileriye doğru adımlar atmakta güçlük çekiyordu. Ona da benzer kelimelerle yaklaştım ve her şeyin onun suçu olmadığını söyledim. Belki onun hataları vardı ama bir insanın bir başkasının hatalarını sırtlaması ağır bir yüktür ve bu yükle başa çıkmak oldukça güçtür. Ona elimden geldiği kadar yardımcı olmaya çalıştım. Fakat o asıl kabullenmeyi onu terk eden eski sevgilisi ile konuşma fırsatı bulduğunda yaşadı. Eski sevgilisi onunla birlikte olmadığı için terk etmişti ve bu noktada kendi üzerine aldığı tüm hataları bıraktı ve hayatına devam etti.

Benzer örnekleri bir anne çocuğuna karşı da hissedebilir. Anne çocuğunun yaptığı tüm yanlış davranışların yükünü üstüne alabilir ve bu anne için oldukça büyük bir yüktür. Hatta gördüğüm kadarıyla bu tarz bir yük anneleri tüketebilir. "Onu doğru yetiştirseydim böyle olmazdı" gibi bir cümle bir anneyi hayata küstürebilecek güve sahiptir. Ancak anne oğlunun yaptığı tüm davranışların yükünü üstlenemez. Sonuçta oğlunun bir kişiliği ve kimliği vardır ve yaptıklarından kendisi sorumludur.

Örnekler çoğaltılabilir elbette ancak anlatmak istediklerimin yeteri kadar açık olduğunu düşünüyorum. Kabullenmeyi öğrenmemiz gerek bizim. Erkek arkadaşınız sizi terk ettiği zaman "demek ki o benim için yanlış biriymiş" demeyi bilmeniz gerekiyor. Bunu yaparak benim yüzümden terk etti gibi anlamsız suçlamalardan da uzaklaşmış oluruz. Hatta kabullenmek kişinin ne yaşarsa yaşasın mutlu olabilmesini sağlar. Hastalıklarda böyledir mesela. O hastalığı kabullendiğiniz an onunla yaşamayı öğrenirsiniz. İnsanlarla da böyledir o insanı kabullendiğiniz zaman onunla veya onsuz yaşamayı öğrenirsiniz. Bir işten kovulduğunuz zaman suçu kendinizde aramak yerine demek ki bu iş bana göre değilmiş diyebilmeli veya patronlar yüzünden demeyi başarabilmeliyiz.

Elbette bu noktada küçük bir ayrıntı var ki kabullenmek tüm suçu karşı tarafa atmak değildir. Kabullenmek daha çok sebep her ne olursa olsun bu olay oldu diyebilmektir. Sonuçta kimin suçlu olduğu olayların sonucunu değiştirmeyecek kız arkadaşı onu aldatan adama hiçbir fayda sağlamayacaktır. Kabullenme aşamasından sonra kişi olayları inceleyerek hata yaptığı noktaları görebilir ve gelecek için onları düzeltebilir.

Son söz olarak bir olayın tüm sorumluluğunu tek bir insanın almasının yanlış olduğu tekrar etmek istiyorum. Eğer elinizi kaynar su dökerek yakarsanız bu sizin hatanızdır ama bunun içinde yer çekiminin payının olduğunu unutmayın veya ocağı çok açarak demliğin sapının ısınmasını sağlayan bir başkasının payı unutulmamalıdır.

Kabullenebilmeyi öğrenmek gerekli. Şu hayatta yapması en zor ikinci şey olsa da yine de kabullenebilmeliyiz. Ancak bu şekilde mutluluğa ulaşabiliriz.

Resim: Andrew Feres

Hayata dair dersler 2, kurallar


Bu günkü yazımda size biraz da başka bir şeyden bahsetmek istiyorum. Aslında bu yazının yazılma sebeplerini önceden anlatırsam daha faydalı olabileceğimi düşünüyorum. Bu yazıda amacım size kendi kurallarımızın altında nasıl ezildiğimi anlatmak. Elbette bu yazıda devletin kurallarından bahsetmeyeceğim çünkü o çok farklı bir boyuta girer ve şu anda öyle bir niyetim yok. Dediğim gibi kendi kurallarımızdan bahsetmek istiyorum.

İlk önce bu kavramı biraz açıklamak istiyorum yani nedir kendi koyduğumuz kurallar. Bu açıklamayı örneklerle yapsam çok daha iyi olacağına inanıyorum. Farz edelim ki tüm insanların yalancı olduğuna inanıyorum. Birçoklarınız bu düşünceye sahiptir veya buna oldukça yakın bir düşünceye. Herkesin yalancı olduğunu düşündüğümüz vakit aslında yalan söyleyemeyen birisinin olma ihtimali ortadan kaldırıyoruz. Herkes beni aldatıyor, herkes oyun oynuyordu benzer düşünceler aslında. Peki, bu düşünceleri kural haline getiren nedir diye sormak gerekiyor. Eğer bu düşüncelere tamamıyla inanıyorsanız ve bunların tersinin olma ihtimalini ortadan kaldırıyorsanız o düşünce bir kural haline dönüşür.

Haydi, herkes yalancıdır önermemize geri dönelim. Eğer herkesin yalancı olduğuna inanırsak bize doğru söylense bile o sözleri yalan olarak algılarız. Yani insanların doğru söyleme ihtimalini ortadan kaldırıyoruz. Elbette dünyada yalan söyleyen insanlar var, hatta sayıları oldukça fazla. Ancak doğru söyleyenleri görmediğimiz zaman elbette herkes yalan söyleyecektir. Daha doğrusu biz herkesin yalan söylediğine inanacağız.

Hadi bu durumu birazcık deşelim ve neden bu tarz bir düşünce gelişir onu inceleyelim. Öncelikli olarak herkesin yalan söylediğine inanmamız için etrafımızda yalan söyleyen insanların olması gerekiyor. Hatta bu insanların sayısının bir hayli fazla olması gerekiyor ki böyle bir düşünce zihnimize yerleşsin. Ayrıca doğru söylediğine inandığımız insanların da yalancı olduğunu anlamamız da gerekiyor. Sürekli kandırılmak veya aptal yerine koymak da diyebiliriz bu süreç için. Bunlar oldukça kişi katılaşmaya başlar ve etrafındaki herkesin yalan söylediğini düşünür. Bu şekilde o düşünce zihinde katılaşmaya başlar ve bir kural halini alır. "İnsanlar yalan söylüyor" düşüncesi aradan zaman geçtikten sonra "herkes yalan söylüyor" halini alır.

Hadi "herkes yalan söylüyor" kuralını biraz inceleyelim. Bu söz ne kadar katılaşmış ve kurala dönüşmüşse onun içinde görülmeyen bazı bölümlerde oluşur. Yani "herkes yalan söylüyor" sözünü incelediğimiz zaman aslında onun "herkes, her zaman yalan söylüyor" şeklinde olduğunu görürüz. Bu noktada birisinin çıkıp doğruyu söyleme ihtimali kayboluyor gördüğünüz gibi.

Diğer örneklerde de aynı durum söz konusu. "Herkes beni aldatıyor" cümlesinin içinde yatan hüznü görmenizi istiyorum. Herkesin onu aldattığını düşünen birinin taşıdığı umutsuzluğun büyüklüğünü hissetmenizi istiyorum. Dünyaya bakışındaki çaresizliği bilmek aslında yazının devamında anlatacaklarımı anlamada oldukça faydalı olacaktır. Lütfen herkesin onu aldattığını düşünen ve bunu kural haline getiren birisini düşünün. Onu anlamak gerçekten oldukça önemli.

Herkesin oyun oynadığını düşünen birisi için ise bazı kişisel deneyimlerimi anlatmak istiyorum. Ben eskiden bu şekilde düşünürdüm. Herkes oyun oynuyordu ve yaşananların tamamı aslında bir oyundu. Yani her durumun bir kazananı ve kaybedeni vardı. Ancak bana göre genelde oyunların kazananı olmazdı çünkü oyun oynamak başlı başına bir kayıptı.  Ben psikoloğa gitmeye başladığım sırada bu düşünceye sonuna kadar bağlı bir durumdaydım. Tüm ilişkilerin insanlarla olan tüm etkileşimlerim de bu çerçevede ilerliyordu.

Daha sonra zaman içerisinde terapide bu konu oldukça sık gündeme geldi çünkü ben kendi önüme kocaman bir duvar örmüştüm. O kadar büyük bir duvardı ki onu geçme ihtimalim yoktu. Bu da beni mutsuz, umutsuz yapıyordu ve hayattan aldığım zevk azalıyordu. Herkesin oyun oynadığını düşünün biraz gerçek diye bir şey kalmıyor geriye.

Sonra bu düşüncem zamanla değişmeye başladı. Bu değişim çok önemli çünkü bu sayede mutlu bir hayatım olduğunu söyleyebiliyorum. Birçok insan oyun oynuyor dedim bu sayede oyun oynamayan insanlar ortaya çıkmaya başladı. Eğer ben herkesin oyun oynadığını düşünmeye devam etseydim karşılaştığım herkes oyun oynayacaktı veya ben onların oynadığını zannedecektim.

Aslında bu durum tamamen kendi iç sesimizin konuşma biçimiyle alakalı. Onun kurduğu cümlelerdeki en ufak bir fark bizim hayatımızı baştan sona değiştirebiliyor. "Herkes oyun oynuyor" ile "Birçokları oyun oynuyor" arasında tek bir kelime farklılaşıyor ama o kelime insanın dünyaya bakış açısını etkiliyor. Şimdi biraz soru soralım kendimize ve bu tarz kurallarımızın veya genellemelerimizin olup olmadığını düşünelim. Mesela "tüm erkekler sadece cinsellik" istiyor diyenlerden misiniz yoksa "tüm kadınlar kaşardır" mı diyorsunuz? Çok açık bir şekilde söyleyebilirim ki bu düşüncelerin hepsi yanlış.  Hatta buna benzeyen tüm düşünceler de yanlış çünkü mutlaka bunların dışında kalan birisi var bu dünya üzerinde. En azından siz tek başınıza bunların dışında kalabilir ve yalan söylemeyebilirsiniz.

Bu tarz kurallar veya başka bir değişle genellemelerin ne kadar yanlış olduğunu anlatmaktı amacım ve bu genellemeler yüzünden hayatımızın mahvedilebileceğini açıklamak istiyordum. Genellemeler yapmak oldukça zarar verir insana bu yüzden her genelleme yapacağınız zaman onun dışında en az bir kişinin olabileceğini unutmayın. Bu sayede o bir kişinin var olabileceği ihtimali ile hayatınızı kurtarabilirsiniz.

İç seslerimizin kurduğu cümlelere dikkat etmemiz gerekiyor eğer bunu yaparsak mutlu olabiliriz.

Hayata dair dersler 1, İletişim


Aslında kimse sorarsanız sorun iletişim hakkında birçok şey söyleyebilir. Hatta bazıları daha ileriye gidip empatiden bile bahsedebilir. Biraz bu konuda okuduklarımı ve araştırdıklarımı biraz da yaşadıklarımı anlatmak istiyorum sizlere.

Ancak ilk önce iletişimi tanımlamak gerekiyor. Kelime anlamı ile iletişim iki insanın etkileşime geçmesidir. İletişimin yolları vardır. Konuşma üzerine kurulu iletişim varken bazı iletişimler için konuşmaya gerek olmaz. Zaten bunları herkes biliyordur. Bu yüzden tekrarlayıp sıkıcı bir yazı yazmak niyetinde değilim. Bu yüzden de farklı bir boyutta anlatmak istiyorum konuyu.

Birçok insan iletişimi konuşmak olarak algılar. Ancak iletişim konuşmak değildir. Hatta konuşma üzerine kurulu iletişimler her zaman eksik kalır ve zarar verir. Bir boyutu daha vardır iletişimin o da dinlemektir. Karşılıklı bir iletişimden bahsediyorsak eğer dinleyen ve anlatanın olması şarttır. Duvarlarla konuşmak metaforunu biliriz ancak bu eylemin ismi duvarla iletişime geçmek değildir. Çünkü içinde sadece konuşmak vardır. Sadece tek taraflı olduğu zaman iletişimden bahsedemiyoruz biz. Yani bir dinleyen ve bir de anlatana ihtiyacımız var iletişimi oluşturabilmek için.

Ancak anlatan ve dinleyen iletişim için yeterli değildir. Bunu çok iyi bilirsiniz. Siz derdinizi anlatırsınız ama karşınızdaki sizi dinliyormuş gibi yapar ama dinlemez. Dinlese bile söylediklerinizi anlamadığı sürece bir iletişimden bahsedemeyiz. Yani bir iletişim kurabilmek için bizim dinleyen değil anlayan birisine ihtiyacımız vardır. Herkes yalnızlıktan bahsederken bu kelimenin bu kadar çok tekrarlanmasının sebebi de anlayan birisini bulamayışımızdır. Çok açık olmak istiyorum bu noktada. İletişim kurabilmek için dinlemek asla yeterli değildir. Sıkıntılarını anlatan bir arkadaşınızı sadece dinler ve başınızı sallamakla yetinirseniz bir süre sonra aranızdaki iletişim kopacaktır.

Anlamak da tek başına yeterli değildir. Çünkü kabul edelim kimse kimseyi tam anlamıyla anlayamaz. Hele bizim deneyimlemediğimiz bir şey anlatılıyorsa onun nasıl bir şey olduğunu bilemediğimiz için anlayamayız. Böyle durumlarda iletişim yine kesilir. İletişim devam edebilmesi için başka bir şey gereklidir ve o gerekli olan şeyin adı duymaktır.

Duymak ne demek onu anlatmak gerekir önce. Aslında duymak başka birisinin cümlelerinin arkasına yatanı görebilmeye benzer. Karşımızdaki insanı duymadığımız zaman onu anladığımızdan bahsedemeyiz. Duymak aslında "seni anlıyorum, neler hissettiğini bende hissediyorum. En azından bunun için çabalıyorum." demek gibidir. Aslında duymak o insanın iç sesleriyle konuşmaya benzer.  Duymak onu yaşamak gibidir çünkü onu sadece bu aşamadayken hissedebiliriz. Ayrıca duymak karşımızdaki insanı değiştirmek değildir. Onu anlamak, onu hissetmektir.

Yazımın devamında biraz örnek vermek istiyorum. Bu örneklerin bir kısmını yaşadıklarım anlatacağım sanırım bu şekilde içimden geleçenleri anlatabileceğim. Kendi deneyimlediklerimi anlatırken size insanları duymanın ne derece önemli olduğunu anlatmaya çalışacağım.

Yıllar önce bir arkadaşımla buluşmak için anlaşmıştık. İkimizde çalışıyorduk o dönemde ve bir cuma akşamını seçmiştik buluşmak için. Buluşacağım arkadaşım da çok değer verdiğim ve önemsediğim birisiydi. Bu yüzden bu buluşma benim için oldukça önemliydi. Perşembe akşamı buluşmayı teyit etmek için aradığımda konuştuk havadan sudan. Neşeliydi, gülüyordu ama sonra bir anda kurduğu cümlenin içinde olmaması gereken bir kelime söyledi. Tam cümleyi hatırlamasam da sıradan bir cümlenin içinde "inşallah bir gün biz de mutlu olabiliriz" tarzındaydı o farklı bölüm. O cümlenin içinde o söz öbeğinin yeri yoktu ve çok garibime gitti. Neden güzel konulardan bahsederken böyle bir temennide bulunmuştu. Aklıma takıldığı için neyin var diye sordum ona. Bir sorunun mu var dedim ve o uzun bir sessizliğin ardından ağlamaya başladı. Onun ağlaması bitene kadar konuşmadım ben. Sonra neler olduğunu anlatmaya başladı. Uzun süreli bir ilişkisi bitmiş, erkek arkadaşından ayrılmıştı. Teselli ettim onu o konuşmada ve erkesi akşam buluştuk. Çok açık söyleyebilirim ki arkadaşlığımız süresinde hiç o kadar yakın olmamıştık. Bana her şeyini anlattı o gün çünkü onu duydum ben. Başkaları onu duymuyorken ben onu duydum. Hatta onu konuşmadığı bir zamanda duydum.
Diğer örnekte ise iki tane çok yakın arkadaşım vardı ve bunlar muhteşem bir çiftti. Yıllar sonra bazı sebeplerden dolayı ayrılmışlardı ama ikisi de birbirlerini sevmeye devam ediyorlardı. Aradan bayağı bir süre geçtikten sonra kızın internete bir şeyler yazdığını gördüm. O normalde internete o tarz şeyler yazmadı. Hatta uzunca bir süredir onun internette paylaşım yaptığını görmemiştim. Daha sonra biraz araştırdım bu mesajı. Önce erkekle konuştum ve sonra kızı aradım. Kız ayrılmalarından dolayı pişmandı, üzgündü hatta hayata küsmüştü. Bir yılı aşkın bir süredir konuşmuyorlardı ve onun sesini duymak istiyordu. Aynısı erkekte de geçerliydi ve bir süre boyunca aracılık yaptım. Sonra tekrar birleştiler vs. Ancak bu hikayede önemli olan şey benim en başta kızı duyabilmemdi. O bir çığlık şeklinde bir mesaj göndermişti. Bilinçsizce yapmıştı bunu ama içten içe duyulmak istiyordu. Anlaşılmaya ihtiyacı vardı ve ben onu duyarak bu ihtiyacını karşıladım.

Başka bir örnek de psikoloğum ile benim aramda yaşandı. Bir gün onun yanına gittiğimde yüzünde alışık olmadığım bir mimik gördüm. Kızgın gibi gelmişti bana, üzgündü ve bunun sebebini sordum. Elbette psikoloğum olduğu için bana anlatmadı ama önemli değildi anlatmaması çünkü önemli olan şey o anda kızgınlığını fark etmiş olmamdı. Onu duydum o anda ve ona duyulduğunu hissettirdim. Sonrasında aramızdaki ilişki daha da güçlendi ve daha samimileşti.

Duymak için konuşmaya gerek yoktur aslında. Bir mimik, yanlış zamanda söylenen bir kelime ya da bir bakış yeterlidir duymak için. Umarım iletişim, anlamak ve duymak arasındaki farkları açıklayabilmişimdir. Günümüzde birçok insan anlatılanları dinliyor ama çok azı onları anlayabiliyor. Anlayanların çok azı da duyuyor. Çok önemli bir ayrımla karşı karşıyayız burada çünkü duymak onu hissetmektir, onu yaşamaktır.

Eğer birisini gerçekten duyuyorsanız onunla olan bağlarınız güçlenir. Hatta daha önce yaşamadığınız kadar gerçek şeyler yaşarsınız. İletişimden bahsediyorsak eğer onun içinde mutlaka duymak olmalıdır çünkü onun olmadığı her iletişim eksik kalır. İletişim eksik kaldığı sürece de insanlar hep mutsuz olur.

Aslında oldukça basit. Dinlemek gerekiyor önce sonra söylenenleri anlamaya çalışmak ve en önemlisi anlatılmayanları duymak geliyor. Eğer bunlar yapılırsa daha mutlu bir dünyadan bahsedebiliriz.

Hiç kimsesi olmayan 3



Adam kendini şehrin ortasında bulduğu sırada etrafında nelerin olup bittiğini anlamadı. Bir an kadar önce kavurucu bir çölün tam ortasında yıkılmış bir şehir ile baş başaydı ve bir an sonra şehrin merkezinde etrafa şaşkın gözlerle bakıyordu. Önce ne olduğu anlamak için etrafına baktı. Daha sonra ise olduğu yerde dönüp şehri daha detaylı olarak inceledi. Binalara baktı, insanları seyretti. Binalar daha yıkılmamıştı, insanlar daha gitmemişti. İlk kez gerçekten geçmişe gittiğini hissetti. Şehir yok olmadan önceki anlarında olmalıydı.

İnsanlar etrafını umursamadan yürümeye devam ediyorlardı. Arabalar ise yollarında gidiyorlardı aynı umursamazlık içerisinde. Kimse onun neden etrafına bu kadar şaşkın gözlerle baktığını merak etmedi. Hatta kimse onun farkında bile varmadı. İnsanların onu umursamadıkları zamanlarda ise o hala etrafına şaşkın bir şekilde bakıyordu. Anlam veremiyordu olaylara. Bir anda yıllardır kapalı kaldığı çölden nasıl kurtulmuştu? Yıkılmış bir şehir bir anda nasıl tekrardan eski haline gelmişti ve ortadan kaybolan insanlar nasıl geri gelmişti?

Aklında dolaşan soruların çokluğu onun hareket etmesini engelliyordu. Aldığı her nefes bile ona yeni sorular getirirken kıpırdamak elbette mümkün değildi. Bir tek adım atsa mesela karşısına onlarca yeni soru çıkıyordu. Bu kadar soru ile başa çıkmak mümkün değildi hele hiçbirinin cevabını bilmediği zamanlarda. Elbette bazı sorularının cevabı yoktu onun ve bazı cevaplarının bir sorusu bulunmuyordu. Bu sebeple sorular ve cevaplar yan yana gelemiyordu.

Adam etrafına bakınmaya ve neler olduğunu anlamaya çalışırken eskiden tanıdığı birisini gördü. Hemen yanından geçip uzaklaşıyordu arkadaşı ve onun peşinden koşup durdurmak, sorular sormak istedi. En azından bunların gerçek olup olmadığını öğrense onun için yeterliydi. Diğer cevaplar elbette zamanla ortaya çıkardı.

Arkadaşının peşinden koşup onu omzundan yakalamak istedi. Ancak elini onun omzuna doğru uzattı sırada eli onun bedeninin içinden geçti ve aşağıya doğru indi. Ona dokunmayı tekrar ve tekrar denedi ama tekrar ve tekrar başarısız oldu. Daha sonra onun önüne geçmeyi ve durdurmayı denedi ancak bu sefer de arkadaşı onun içinden geçip yoluna devam etti. Birkaç kere daha denedikten sonra onunla ilgilenmeyi bıraktı çünkü daha önemli işleri vardı. Daha doğrusu daha önemli soruları vardı o anda.

Arkadaşının yanından ayrıldıktan sonra sokaktan geçen insanlara doğru döndü. Onlara dokunmaya çabaladı ama yapamadı. Konuşmak istedi ama kimse onu duymadı. Onun farkına bile varmadılar hatta. İnsanlar onun içinden geçti, onlara dokunamadı, onları hissedemedi. Bu yaşadığı bambaşka bir çılgınlıktı aslında. Mesela o an onun üzerinde bazı testler yapılsa delirmişlik sınırını aştığı sonucuna ulaşılabilirdi. Ancak o bunun farkında değildi çıldırmış bir biçimde insanlara doğru koşuyor kendini arabaların önüne atıyordu. Ancak bu çabaları hiçbir şeyin değişmesini sağlayamamıştı yoldaki arabaların onun içinden geçerken.


Kız ise kendini şehrin biraz dışında bir parkın kenarında bulmuştu. Nerede olduğunu anlamadı ilk önce. Basit bir rüya gördüğünü düşündü çünkü bu rüyaları hemen her gece görürdü. Çok fazla detay olmazdı ama rüyalarında. Şimdi ise etrafı detaylarla çevriliydi. Ağaçların park boyunca yeşerdiğini görüyordu. Sonra parkın orasında küçük bir göl vardı. Gölün etrafında ise banklar. Bankların üzerlerinde insanlar oturuyordu. Bazılar gölde yüzen ördekleri seyrederken bazıları el ele tutuşuyordu ve gökyüzünü görebiliyordu. Yıllardan beri gökyüzünü görememişti o. Mavinin ne anlama geldiğini unutmuştu çoktan.

Başını yukarıya doğru kaldırıp gökyüzünü hayran bir biçimde izlerken hiçbir şey düşünmüyordu. Hiçbir şey düşünemiyordu o anda çünkü hayal ettiği her şeye kavuşmuştu. Umurunda değildi ki kalanlar. Aslında o an ondan daha mutlu bir insan yoktu. Başını gökyüzünden indirdiğinde bir süre boyunca başı döndü. Daha sonra etrafına bakmaya devam etti. Gördüğü her şeyi sanki ilk kez görüyormuş gibi şaşkındı. Hepsi onun için yeniydi. Kimsesiz bir dünyadayken bir anda kendini burada bulmuştu.

Etrafını incelemeye ara verdikten sonra parkın kenarlarındaki çiçekleri gördü. Onun dünyasında hiç çiçek olmazdı ve onlara doğru koşmaya başladı. Çiçeklerin yanına geldiği zaman koklamak için eğildi. En çok istediği şeyler listesinde ikinci sırayı alıyordu çiçekleri koklamak. Ancak o çiçekler kokmuyordu. Daha sonra başkalarının yanına gitti ama onlarda kokmuyordu. Güllerin yanına gittiği zaman güllerinde kokmadığını gördü. Çimenleri koparıp onları koklamak istediğinde bunu da yapamadı. Etrafında koku yoktu onun.

Ayağa kalkıp etrafına bir kez daha baktı. İnsanları gördü ve gölü. Sonra başını gökyüzüne doğru kaldırdı ki gökyüzünde hiç bulut yoktu. Bulutsuz bir gökyüzü olmazdı. Nasıl kokusuz çiçek olmazsa bulutsuz gökyüzü de olmazdı. Anlamı yoktu yaşadıklarının. İstediği her şeye sahipti ama o istediği her şey eksikti.  Eskiden çiçekleri koklamak isterdi ve şimdi çiçekler vardı ama o çiçeklerin bir kokusu yoktu.  

İnsanlara doğru yaklaşmak istediğinde onların tamamlanmamış olduğunu gördü. Şeffaf gibiydi onlar, onlara dokunamıyordu, konuşamıyordu. Ya etrafındaki her şey bir gölgeydi ya da gerçek bir dünyadaki silinmiş bir yansımaydı. Etrafını biraz daha incelediğinde herkesin aynı şekilde olduğunu fark etti. Her şey aynıydı aslında. Her şey eksikti.


Adam şehrin sokaklarından uzaklaşmak istediğine evine gidip biraz dinlenmeye karar verdi. Evi çok uzakta değildi. Biraz yürümesi gerekiyordu sadece. Aslında arabalara binebilseydi bir taksiye binip evine gidebilirdi ancak bu pek mümkün değildi. Evine doğru yürürken yanından geçen insanlara dokunmaya çalışmaya devam etti. Aynı şekilde arabalarla da etkileşime geçmeye çabalıyordu. Sokakta dolaşan evsiz köpeklerle ve kedilerle de aynı denemeyi yaptığı sırada değişen hiçbir şeyin olmadığının farkına vardı. Belki biraz uyursa kendine gelebilirdi.

Evine doğru yürümeye devam ettikçe aynı görüntü tekrarlanıp duruyordu. Eskiden tanıdığı birisini daha gördü ve yine onunla etkileşime geçemedi. Evinin önüne geldiği zaman apartmanın dış kapısının kapalı olduğu gördü. Eğer zillerden birisine basabilseydi içeriye girebilirdi. Ancak bunu yapamadığı için birisinin dışarıya çıkmasını bekledi ve kapı açılınca içeriye girdi. Ancak evinin kapısını açamıyordu.  Evde tek başına yaşadığı için kapıyı onun için açabilecek kimse yoktu. Bir süre boyunca kapının önünde oturduktan sonra tekrardan dışarıya çıkmaya karar verdi.


Kız ise içinde olduğu parkı terk edip şehre doğru yürümeye başlamıştı. Kendini burada bulduğu andaki heyecanı tamamen gitmişti. Tek kişilik dünyası ile burası arasında hiçbir fark yoktu aslında. Sadece insanların gölgelerini görebiliyordu bunun da hiçbir önemi yoktu. Şehrin merkezine doğru yürürken bir taraftan da hatıraları ile karşılaşıyor ve onların yanından selam bile vermeden geçiyordu.

Şehrin merkezine yaklaştıkça bağırıp çağırmaya başladı. İnsanların hakkında aklına gelen tüm cümleleri peşi sıra söylüyordu. Kızgındı insanlara, öfkeliydi. Önce hakaret etmeye başladı daha sonra onları yaptıkları için suçladı. Yaptıkları için suçlamaya devam etti daha sonra. İnsanları bencil olmakla, sadece kendilerini düşünmekle, umursamaz olmakla, çıkarcı olmakla, kötü olmakla, merhametsiz olmakla, sadece kendilerini sevmekle ve daha birçok şeyle suçladı. Sonra sistemi eleştirmeye başladı. Normal zamanda olsa bunların hiçbirini söyleyemezdi ama insanlarla etkileşime geçememenin faydalarını sonuna kadar kullandı. Normal zamanda olsa ve bunları söylese ya ona deli derlerdi ya da hapse atarlardı.


Adam evinden çıkıp tekrardan şehre doğru yürümeye başlamıştı.  Bu yolculuk ona acı veriyordu. Kimsesiz bir dünya bundan çok daha iyiydi aslında. Kimsenin olmasını vardı bir yanda diğer yanda ise onları görüp ulaşamamak vardı ve ikisinin arasında dağlar kadar fark oluyordu. İkisinin arasındaki en büyük fark hissettirdikleri acılardaydı. Herhalde “dağlar kadar fark var” sözü bu durum için üretilmişti.

Yolda yürümeye devam ederken insanların içinden geçmeye özen gösterdiği sırada varlığının gerçekliği üzerinde düşünüyordu. Neydi ki o? Bir hayalet miydi yoksa bir gölge mi? Belki sadece bir yansımaydı. Belki aslında hiçbir şeydi. Hiç var olmaması gereken birisi de olabilirdi veya hayatın içindeki küçük, basit bir yanlışlıktı. Bilemiyordu.

İnsanların içinden geçmeye devam ederken bir anda durdu ve nefes almayı bıraktı. Ne kadar süre ile nefes almadığını bilemiyordu aslında ki bu bilgi onun umurunda bile değildi. O kız karşısında duruyordu. Ona bakıyor ve onu görüyordu. Buraya gelmeden hemen önce de onu görmüş ve konuşmuşlardı. Kız ona “herkes gitse bile ben seninle kalacağım” demişti. Şimdi ise siyah saçları ve zümrüt yeşili gözleri ile karşısında duruyordu.


Kız karşısında adamı görünce ne yapacağını bilemedi. Onu en son gördüğünde “Seni beklemekten hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim.” demişti. Buraya gelmeden hemen önce görmüştü onu. Hemen önce tanışmıştı onunla sadece kısacık bir anın içinde. Onu tekrardan karşısında gördüğünde ne yapacağını bilemedi ve adama doğru yürümeye başladı. Adam da aynısını yapıp kıza doğru yürüyordu. İkisi de birbirlerine olan yolculukları boyunca birçok insanın içinden geçtiler ve en sonunda karşı karşıya oldukları zaman kız bir şeyler söyledi ama adam hiçbir tepki vermedi.

Kız konuşuyordu, sesi çıkıyordu, ağzı hareket ediyordu ama adam bunların hiçbirini duymuyordu. Adam konuşmaya başladığı zaman ise aynı olaylar tekrarlanıyor ve kız onu duymuyordu. Bir süre boyunca bu gerçeğin farkında varmadan konuştular. Daha sonra duyulmak için bağırmaya başladılar ama değişen bir şey olmadı. Adam olanların farkına vardığında eliyle kıza durmasını işaret etti ve onu duyamadığını gösterdi işaretleriyle. Daha sonra kızda aynısını yaptı ve işaretler üzerinden konuşmaya başladılar.

Başlarda oldukça zordu işaretlerle konuşmak. Ancak saatler geçtikçe alıştılar ve sohbet etmeye başladılar. Elbette çok karışık cümleler kuramadılar. Aslında buna ihtiyaçları yoktu. Adam “sensiz hayatım bomboş” diyebilmek için kalbini göstermesi ve birkaç işaret yapması yeterli geliyordu. Kız ise seni hep bekledim diyebilmek için sol kolundaki saat takılan bölgeyi işaret etmesi ve birkaç başka işaret yapması yeterliydi onlar. Saatler boyunca şehrin aynı noktasında durduktan sonra beraber dolaşmaya çıktılar. İkisi de birbirine dokunamıyordu. Birbirleri ile konuşamıyor, kokularını bilemiyorlardı. Ancak onların keyfi azalmıyordu bu sebeplerden ötürü. Mutluydular, yüzlerinde kocaman bir gülümseme vardı.

Beraber dolaştıklar. Akşam oldu ve daha sonra gece oldu. Çimlere uzanıp beraberce uyudular sonra sabah oldu ve tekrardan konuşmaya başladılar işaretleri ile. Aslında hayatları boyunca istedikleri her şeye sahiptiler ve bunun keyfini sürdüler. Bu şekilde bir hafta geçti. Sonra ikinci haftayı da tamamladılar. Mutluydular aslında ve daha fazlasını istiyorlardı. Ancak daha fazlası onlar için pek mümkün değildi.

İlk ayları dolduğu sırada birbirlerinin seslerini duyma istekleri artmıştı. Daha fazla dokunmak istiyorlardı, birbirlerine sarılmak hatta hissetmek istiyorlardı. Ancak bunlar mümkün olamıyordu hiç. Her ne kadar mutlu olsalar da eksilmeye başlamıştı mutlulukları. Aralarına özlem girmiş, hasret büyümeye başlamıştı.  Ne zaman birbirlerini görseler yapamadıklarını düşünüyor ve mutsuz oluyorlardı. Aslında istedikleri her şeye sahip değillerdi. Belki de hiçbir zaman sahip olamamışlardı.

Artık konuşmuyorlar birbirlerini günlerce görmüyorlardı ikinci ayları dolduğu zaman. Çünkü diğerini görmek acı veriyordu ve bu acı o kadar büyüktü ki daha önce o büyüklükte bir acıya tanıklık etmemişlerdi. Sonra bir gün sokaklardan birinde karşılaştılar. Artık işaretlerle daha fazla kelime anlatabiliyorlardı ama konuşmadılar. Birbirlerini seyrettiler bir süre boyunca. Adam “seni çok seviyorum” dediğinde kız da aynısını tekrarladı. Daha sonra kız “seni görmek ve sensiz olmak acı veriyor” dediğinde adam başını onaylar bir biçimde salladı ve “ne yapacağımı bilemiyorum” dedi işaretlerle.

İşte her şey o anda oldu. Onlara doğru gelen yaşlı bir adam gördüler ve adam onların yanına vardığında “ikinizin de rahatsız olduğunuzu görüyorum. Farkındayım ki ikinizde mutsuzsunuz bunun için size bir fırsat verebilirim. İsterseniz eski dünyalarınıza geri dönebilirsiniz veya burada aynı şekilde yaşamaya devam edersiniz. Karar sizin” dedi sıcak bir biçimde. Adamın kelimelerini ikisi de duymuştu ve birbirlerine doğru baktılar. Ne yapacaklarını bilemiyorlardı.

Kız işaret parmağını kaldırarak biraz zaman istedi ve yaşlı adam başıyla onayladı bu isteği. Sonrasında adam ve kız konuşmaya başladılar. Eski hayatlarına geri dönebilirlerdi. O hayatlarında bu kadar acı çekmiyorlardı, bu kadar zor değildi her şey. Onu görüp de dokunamamak kadar acı değildi hiçbir şey. Geri dönebilirlerdi ama o zaman ona bulmuşken kaybetmiş olurlardı. Birbirlerine görmemeye birkaç gün bile dayanamazken bir ömür boyu görmemeye nasıl dayanabilirlerdi ki.

Hangi seçeneği seçelerse seçsinler acı çekmeye devam edeceklerdi. Sadece birinde tek başına acı çekerlerken diğerinde onunla birlikte acı çekecek bir başkası olacaktı.  Belki acıyı tek başına sırtlanmak daha yorucuydu ama bunu bilmiyorlardı. Belki de onsuzluk hayattaki her şeyden çok daha zordu. Bir karar vermeleri gerekiyordu.

Adam elini kızın yüzünün üzerine koydu. Ne adam kızı hissedebildi ne de kız adamı. Daha sonra kız elini adamın elinin üzerine koydu. Bakıştılar. Onun gözlerini görmeden yaşamanın bir anlamı yoktu. Yaşlı adama doğru döndüler ve geri dönmek istemediklerini söylediler. Yaşlı adam bu cevabın üzerine kayboldu.

İkisi birbirlerine doğru baktılar ve hissetmemelerine rağmen sarıldılar birbirlerine. Hissetmelerine gerek yoktu. Onu bir an için bile görmek hayattaki her şeye değerdi. Aşkın bedenlere, kelimelere veya duyulara ihtiyacı yoktu aslında.

Kendi küçük cep evrenlerine dönmektense gerçeğin farklı bir boyutunda yaşamayı tercih etmişlerdi. Onların aşk hikayesinde gerçeğin bu farklı boyutunda anlatıldı ve yaşandı. Aşkın gerçekliği ihtiyacı yoktu aslında.

Biz en çok Fenerbahçe'yi sevdik


Bir başka sezon sonu yazımla karşınızdayım ve yine Fenerbahçeli olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışacağım sizlere. Belki de dünyanın en zor işi bu Fenerbahçeli olayı insan nasıl anlatabilir ki. Büyük ihtimalle yapamam bunu. Hele bir Galatasaray maçından sonra duygularım yüzünden ellerim titrerken yazmak bile çok büyük bir uğraş gibi geliyor bana. Gözlerimi kapatıyorum ve maçtaki anlar geliyor, açtığım zaman ise yüzümde bir gülümseme beliriyor. İşte o gülümseme öyle farklı bir gülümseme ki Fenerbahçeli olmayan asla bilemez.

Her takımın taraftarı yenince mutlu olur, şampiyon olunca mutlu olur gülümse ama Fenerbahçelinin gülümsemesi bambaşkadır. O gülümsemenin galibiyetlerle veya kupalarla hiçbir alakası yok. Fenerbahçeli olduğun için gülümsersin. Zaferler önemli değildir, kupalar önemli değildir çünkü hepsi geçer, unutulur ama baki kalan tek bir şey vardır ve o Fenerbahçedir. Fenerbahçeli olmak şu hayatta başıma gelen en güzel şeydir benim.

Bazen duyarız hani hiç kimseyi Fenerbahçe gibi sevmedim derler birçok insan bunu anlamaz çünkü kimse o kadar büyük bir sevginin nasıl bir şey olduğunu bilemez ama biz biliriz. Biz biliriz ki hayatımıza kim girerse girsin bir seçip yapmamız gerekirse Fenerbahçeyi seçeriz. Kalan herkesten vazgeçilir çünkü herkesin bir muadili vardır. Birisi giderse başka birisi gelebilir ama Fenerbahçe de öyle değildir. O gitmez asla çünkü kalbimizin en derin bölgesinde saklarız onu. Başkaları onun yanına bile ulaşamaz.

Bu üçüncü sezon sonu yazım demiştim. İlkini son şampiyonluğumuzda yazmıştım ikincisini ise geçen sene final maçından önce. Bu süreçte birçok şey oldu zaten nelerin olduğunu biliyorsunuz. Belki de benden daha biliyorsunuz. Ancak bu olanlar bizi sadece daha fazla güçlendirdi. Daha fazla kenetlendik artık bit bütünüz ki başkaları bütün olmanın ne demek olduğunu da bilmezler.

Fenerbahçeli olmak şu hayattaki en güzel şeydir. Her şey gider derler ya hani yalandır bu söz. Fenerbahçe asla gitmez. Bir tek o kalır her şeyden geriye. Fenerbahçe başkalarının asla anlayamayacağı bir sevdadır.

Kupalar, şampiyonluklar boştur aslında. Seneye kazanırız der geçeriz önemli değildir. Sahada gerçek Fenerbahçe varsa hiçbir şey umurumuzda olmaz bizim. Çubukluyu giyen 12. adam olur koşarız sahanın içinde. Sahayı dar ederiz rakiplerimize.

Söylediğim gibi duygularla doluyum şu ana. Belki başka bir zaman yazsam bu yazıyı başka cümleler de kurabilirdim ama şimdi yapamıyorum bunu. Biz Fenerbahçeyi sevdik deriz hep ki bu sonuna kadar doğrudur. Dua ederim ben Allaha beni Fenerbahçeli yaptı diye. Kalan hiçbir şeyin önemi yoktur.

Biz sadece Fenerbahçeyi severiz. Öyle bir sevgidir ki bu birisi tanımlayabilse sözlüklere girip lisanları değiştirebilir.

Biz sadece Fenerbahçe’yi severiz ve asla ondan vazgeçmeyiz, asla yıkılmayız. Tüm dünya karşımıza geçse bile asla yıkılmayız ve asla vazgeçmeyiz.

Çünkü biz sadece Fenerbahçe’yi severiz.

Hiç kimsesi olmayan 2



Koyu yeşil renkteki ağaçlar gökyüzüne kadar uzanıyordu. Sonsuz sayıda ağaç vardı ve yaprakları birbirleri iç içe geçiyordu. Yan yanaydılar, o kadar sıkışıktı ki ağaçlar aralarından yürümek bile zor olabiliyordu bazen. Bu yüzden aşağıdan bakan birisi gökyüzünü göremiyordu. Bazen yoğun dalların arasından biraz mavilik gözükürdü ama hepsi bu kadardı. Ağaçlar birbirinin aynısıydı, aynı tür aynı yaş aynı boyut. Hatta dallarının sayısı bile aynı olabilirdi ve bu büyük ormanda hiç kuş sesi duyulmazdı.

Ormanda hiçbir hayvan yoktu. Hiçbir kuş ötmez, hiçbir kelebek uçmazdı. Kısacası hiçbir hayvan bulunmazdı orada. Etrafa saçılmış çiçekler vardı ama. Çiçeklerin olmadığı bir ormandan söz edilemezdi elbette. Aslında ormanın bir sakini vardı. Siyah saçlı bir kız ağaçların arasında dolaşırdı. Dolaşırken şarkılar söylerdi hep. Dans ederdi. Evet, o dans etmeyi çok severdi. Yürürken ayak tabanları yere değmezdi genellikle. Gülücükler dağıtırdı etrafına. Onun için birçok şeyin anlamı yoktu. Kocaman bir ormanda tek başına olmasını umursamazdı.

Gününün büyük bir bölümünü şarkı söyleyerek geçirirdi. Sürekli dolaşırdı ağaçların arasında. Gece olunca sırtını bir ağaca yaslar ve sabah olmasını beklerdi. Korkmasını gerektirecek hiçbir şey yoktu ormanında. Bunun rahatlığı altında huzurla uyurdu. Zaten gerçek anlamda hiçbir şey yoktu ormanda. Ancak önemsemezdi bunları.

Sabah uyandığında akan küçük bir derenin yanına gidip yüzünü yıkadı. Daha sonra yerden topladığı bazı bitkilerden yedi ve ağaçların arasında dolaşmaya başladı. Şarkılar söyledi hep. Yüzünde büyük bir gülümse açtı ve dans etmeye başladı. Dans ederken ağaçların toprağın dışında kalan köklerine basıp zıplıyor ve eğleniyordu.  Eğlenmesi için fazla bir şeye ihtiyacı yoktu onun.

Arada başını kaldırıp gökyüzüne doğru bakıyor ve onu göremeyince tekrardan başını eğiyordu. Yüzündeki gülümseme o anlarda kayboluyor ve bir süre daha gelmiyordu. Sıklıkla bakardı gökyüzüne. Onu yıllardır görmemişti belki de ve sadece onu tekrardan görmeyi istiyordu. Birçok şeyin eksikliğini kapatabiliyordu ama gökyüzünün yokluğu için yapabileceği bir şey yoktu. Gülümsemesi kaybolduğu zamanlarda bir mutsuzluk duygusu kaplıyordu ruhunu. O kadar derin bir duygu oluyordu ki bu atlatması kolay olmuyordu.

Bu yüzden ne zaman mutsuz olsa hep çiçekleri koklardı. Yere doğru eğilir ve güzel kokması gereken çiçeklere yaklaşırdı ama bunu yapmak da onu mutlu etmeye yetmezdi çünkü çiçeklerin hiçbiri kokmazdı. Bazen eski hayatını hatırlıyordu. Orada gökyüzünü görebilirdi ve çiçekleri koklayabilirdi. Eski hayatına dair başka bir şey hatırlamazdı çoğunlukla. Hatırlamak istediği zamanlar ise ormanın batısına doğru ilerlerdi.

Ormanın batısında ağaçların arasında yıkılmış binalar bulunurdu. Çok sayıda bina etraflarında büyüyen ağaçlar yüzünden yıkılmıştı. Bazı binalar tamamen parçalanmışken bazıları ise hala ayakta durabiliyordu. Onlar da yıkılmıştı parçalar halinde. Kiminin bir duvarı yokken kimisi ise yan yatmıştı. Ormanın bu bölümünü fazla sevmezdi çünkü yıkılmış binalar, onların kirlettiği çevreleri pek hoşuna gitmezdi onun.

Ancak oraya gitmekten hiçbir zaman vazgeçemezdi. Her gün gider ve bir süre boyunca orada dolaşırdı. Oraya gittiği zaman şarkı söylemezdi ama dans da etmezdi. Hatta çoğunlukla gülümsemezdi bile. Mutlu da olmazdı ama yine de giderdi. Çünkü oraya gittiği zaman geçmişini hatırladı ve geçmişini hatırlamaya ihtiyaç duyardı.

Binaların aralarında tanığı insanlar olurdu. Konuşmazlardı ama, hareket etmezlerdi. Onları kapattığı buzdan kafeslerin içinde kıpırdamadan dururlardı. Evet, insanları dondururdu o. Onları en güzel zamanlarında dondurur ve saklardı. Bunu yapmazsa eğer onlar hep giderdi. Hepsi terk etmişti zaten onu. O da hatıralarının arasından onların en güzel anlarını seçip dondururdu. Ormanın batısına sadece bu sebeple giderdi.

Konuşurdu hatıralarından dondurduğu arkadaşlarıyla. Dertlerini anlatır, sohbet ederdi. Hepsini tanırdı çünkü. Hepsine güvenirdi çünkü onların bozulmadan önceki hallerini görürdü orada. Bozulduktan sonra onu terk ediyorlardı hep. Ona yaralar vererek terk ediyorlardı hep. Sanki en büyük yarayı kim açacak gibi bir yarışa giriyorlardı. Sanki kazanana kağıt parçaları veriliyormuş gibi davranıyorlardı. Canını yakıyorlardı hep, üzüyorlardı onu. Parçalıyorlardı kalbini. Kim onu daha fazla kırabilirse sanki o dünyayı ele geçirecekti.

Bu sebepten dolayı hatıraları arasından en iyi olduklarını zamanları seçip alırdı. Bunu yapmazsa eğer tekrardan yakarlardı canını ve canının yanmasını hiç istemiyordu.

Donmuş arkadaşları arasında dolaştıktan sonra yüzündeki mutsuzluk ifadesi biraz daha artmıştı ve bunun için bir şeyler yapması gerekiyordu. Bu yüzden başka bir evrene gitti. Evet, o evrenler arasında yolculuk yapabilirdi.

Evrenlerin arasında çok fazla şey değişiyordu aslında. Ağaçlar değişiyordu mesela. Yaşları, boyları, kokuları her şeyi değişebiliyordu. Sonra bazı evrenlerde havanın sıcaklığı da değişiyordu. Çiçeklerin rengi de değişenler arasındaydı ama onlar da kokmuyordu. Sonra buzların içindeki arkadaşları da değişiyordu. Elbiseleri, saçları, sakalları, bakışları, gülümsemelerinin büyüklükleri hep değişenler arasındaydı.

Orası farklı bir yerdi ve oraya gidip farklılıkları görmek onun hoşuna gidiyordu. Ayrıca canının sıkılmasını da engelliyordu böylece. Çok sıkıldığı zamanlar arkadaşlarının yerlerini değiştirirdi veya onları yeni yıkılmış bir binadan kurtarırdı. Hayatına farklılık getirmek için yapardı bunları. Farklı ağaçların veya farklı çiçeklerin olmadı ya da farklı donmuş insanlar görmesi kendini aynılıktan kurtarmak için bir yöntemdi.

Başka bir evrene gitti daha sonra başka birine. Başka birkaç taneyi daha gezdikten sonra bir tanesinde durdu. Nereden orada durduğunu hiç bilmiyordu aslında. İçindeki bir ses ona durmasını söylemişti sanki ve onu dinleye karar vermişti. Ormanın batısında, yıkılmış binaların arasında dolaşırken yıkılmasına ramak kalmış bir bina gördü. Binayı ayakta küçük bir beton parçası tutuyordu. O parçayı çektiği zaman bina yıkılacaktı ve öyle de yaptı. Parçayı iki eliyle tuttu ve güçlüce asıldı.

İlk kez yapmıştı bunu. İlk kez etrafını değiştirmişti. Öne doğru devrilen bina hızlı bir biçimde ağaçlardan birisine çarptı. Daha sonra ağacın kabuğunda çatlaklar oluştu ve ağaç yana doğru eğildi. Her şey ağır çekimde oluyordu sanki. Binanın üst katları ise çatlağın üzerine yığılıyordu ve ağaç daha fazla eğildi çatlak büyüyene ve ağaç kırılana kadar.

Ağaç kıldığı ve binadan çıkan toz her yeri kapladığı sırada etrafına yıldırımlar düşmeye başladı. Çıkan ses yüzünden elleriyle kulaklarını kapatıyordu ama bu iş hiçbir işe yaramadı. Dakikalar, saatler boyunca düştü yıldırımlar. Sonra ormanda bir yangın çıktı ve etrafa yayıldı. Yıldırımlar düşmeye devam ederken donmuş arkadaşlarının eridiği gördü.

Onlara doğru koşup yangından uzaklaştırmaya çabaladıysa da bunu yapamadı çünkü yangın her yerdeydi ve ondan kaçabilecek bir yer yoktu. Buzlar eridikçe içindeki insanlar dışarı çıkmaya başladı. Ancak çıkarken parçalandılar hep. Bir arkadaşının kolunun kopmasını seyretti bir diğerinin ise bacağının. Bazılarının kolları ve bacakları hatta kafaları bile parçalandı. Bedenlerinden fışkıran kan etrafa saçıldı ve o çığlıklar atarken buldu kendini. Hiçbir şeyi yoktu aslında onun ama yine de onlarla mutlu olabilmeyi öğrenmişti. Fakat şimdi sahip olduğu hiçbir şeyi bile kaybediyordu.

Geçmişi gözlerinin önünde yok olurken onlarsız bir hiç olduğunu düşündü. Arkadaşları gidiyor, ormanı yanıyordu. Tükeniyordu yavaşça. Belki sadece gecikmiş bir yok oluştu yaşadığı. Belki de çok daha önce bitmeliydi her şey. Belki de kendini sahte yalanlarla kandırmıştı o güne kadar.

Dizlerinin üzerine çöküp dirseklerini toprağa dayadı ve ağlamaya başladı. Hıçkırıkları alevlerin seslerini bastıramadı ama. Çok uzun bir süre boyunca ağladı. Daha sonra omzunu birisinin tuttuğu hissetti ve ona bakmak için başını kaldırdı. Karşısında kısa siyah saçlı, siyah gözlü bir adam duruyordu. Kirli sakalı yüzüne yorgun bir ifade katmıştı. Kız hiçbir şey söylemeye fırsat bulmadan adam onun diğer omzunu da tuttu “Seni beklemekten hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim” dedi.

Tam o anda kız kendini şehrin ortasında buldu. Binalar yıkılmamıştı ve insanlar hala yaşıyordu.

Resim: Emilie Leger


Find Us On Facebook