Yeni dünya, Lucian'ın doğuşu


Hava kapalıydı. Gri bulutlar gökyüzünü kaplamış, rüzgâr yağacak yağmurun habercisiymiş gibi esiyordu. Uzaklarda şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyordu. Köyü çevreleyen dağlara bakan herkes düşen yıldırımları görebilirdi. Hatta gözleri keskin olanlar o tepelere düşen yıldırımların farkına varabilirdi. Yağmur bulutları henüz köye ulaşmamıştı. Ancak insanlar yağmurun geleceğinin farkındaydı ve köyün büyük bölümü evlerine çekilmişti. Sokaklarda olanlar ise adımlarını hızlandırıp kendilerine bir sığınak arıyorlardı.

Aslında güneş gökyüzünün zirvesindeki yerini yeni terk etmeye başlamıştı. Çiçeklerin açmaya yeni başladığı aylardaydı zaman. Kelebekler henüz kozalarından çıkmamıştı ve küçük çocuklar onları kovalamaya henüz başlamamıştı. Herkes bir kenara doğru koşarken genç bir çocuk köyün meydanına doğru yürüyordu. Üzerindeki elbiseler parçalanmıştı onun. Sarı saçları kirden birbirine karışmıştı. Kimse onun yüzündeki acı ifadesinin farkında değildi. Veya tenindeki yaralardan akan kanı kimse görmüyordu. Hele kollarındaki yanık izleri kimsenin umurunda değildi.

Bakışları sertti çocuğun, acımasızdı. Yüzünde o kadar büyük bir nefret vardı ki yapabilse tüm dünyayı yok edebilirdi. Dişlerini sıktığı ağzının kenarından akan kandan belliydi. Yürürken hafifçe topallıyor ve sık sık düşme tehlikesi atlatıyordu. Bazı insanlar onun yürüdüğünü fark etti ama dönüp bakmadılar. Yaşlı bir kadın onu gördü ve küçümser bir ifadeyle başını çevirdi. Birkaç tane genç çocuk ise onu görünce yuhalamaya ve taş atmaya başladı. Ancak o yavaşlamadı bile. Atılan taşlar ona ulaşmadan yere düştü ve çocuklarda evlerine gitti bunun üzerine.

O köyün merkezine doğru ilerlerken köyün arka taraflarında “yangın var” diyen bir ses yükseldi ve o sese doğru bakan herkes gökyüzüne doğru yükselen alevleri gördü. Birçok insan hayatları boyunca bu kadar büyük bir alev görmemişti. İlk başta insanlar birbirlerine baktı ne yapacağını bilemez bir şekilde ve daha sonra kovalara su doldurup ateşin olduğu tarafa doğru koşmaya başladılar. Bu esnada çocuğun yüzünde bir gülümseme belirdi. Yapabilse eğer kahkaha atabilirdi.

Yürümeye devam ederken yanından insanlar geçti. Hiçbirini umursamadı ama. Bazıları koşuşturma esnasında ona çarpıp yere düşmesini sağlıyordu ama bunu umursamadı. O ayağa kalkıp yürümeye devam ederken alevler yayılıyordu. İlk başka bir evde başlamıştı yangın daha sonra çok kısa bir zaman içerisinde başka bir eve sıçramıştı. Evlerin arasında mesafeler olmasına rağmen bu şekilde olmuştu. Tahtadan yapılan evler ise çok hızlı bir şekilde kurban olmuştu alevlere. Çocuk ilerlerken ateş gökyüzünde dans etmeye ve etrafa yayılmaya başlamıştı. Zaman hızla ilerlerken alevler köyün yarısını kaplamayı başarmıştı bile.

Bir süre sonra insanlar koşuşturmayı bıraktı. Yapacak hiçbir şeyleri yoktu ve alevlerden uzaklaşmaya başladılar.  Sahip oldukları her şey gözlerinin önünde yok oluyordu. Evleri ateşlerin altında kalıyor, ahırlarındaki hayvanların acı dolu çığlıkları her yeri kaplıyordu. Bu esnada bir ahırın girişi parçalandı ve üzerinde alevler olan bir at onlara doğru koşmaya başladı. Hayvanın dayanacak gücü kalmamıştı. Derisi kabarmıştı ve alevler içerisinde kavruluyordu. At insanların yanından geçerken bazıları bu görüntü karşısında donakalmış, kıpırdayamıyorlardı.

Özellikle çocuklar ömürleri boyunca böyle bir görüntüye şahit olmadıkları için ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Bazı evlerin içinden çığlıklar yükseliyor, kadınlar durdukları yerde ağlıyor ve erkekler “kaçın buradan” diye bağırıyordu. Alevlerin içindeki bir evden yaşlı bir kadını çekiştirerek çıkarttı birkaç adam ve bir battaniyeyle ateşi söndürmeye çalıştılar. Ancak ateş hiçbir şekilde sönmüyordu ve kadın çığlıklar içerisinde kıvranıyordu. Adamlar bir tanesi başını diğer tarafa doğru çevirdi yaşlı kadının tüm derisi kabarmaya başladığında. Daha sonra başka bir adam belinde sallanan kılıcını çıkartıp kadının göğsüne sapladı ve hep beraber uzaklaşmaya başladılar.

Herkes korkmuş koşuştururken çocuk gülümsüyordu. Köyün merkezine vardığında durdu ve sırtını dönüp insanları izlemeye başladı. Kısa süreli bir kahkaha attıktan sonra kollarını havaya kaldırdı ve “ona yaptıklarınızın acısını çekeceksiniz” diye bağırdı. Tam o anda kuvvetli bir rüzgâr esmeye başladı. O kadar kuvvetli esiyordu ki rüzgâr insanlar yürümekte zorlandı. Yaşlılar yere kapaklandı rüzgârın gücü altında, kuşlar etrafa savruldu. Alevler ise rüzgâr ile birlikte daha geniş bir alanda dans etmeye başlamıştı. Daha fazla ev ateşin kollarına kavuşurken insanlar daha hızlı koşmaya başladı.

Kasabanın merkezine yaklaştıkları sırada bir kadın çocuk ile göz göze geldi ve “hepsi onun suçu, yakalayın” diye bağırdı tüm gücüyle ve o anda köyün erkekleri çocuğa doğru koşmaya başladı. Çocuğun yanına vardıklarında hiçbir soru sormadılar. Onun yanına ilk gelen kişi omuzlarından tuttu ve çenesine sert bir yumruk indirdi. Çocuğun güçsüz bedeni bu yumruk karşısında dayanamadı ve yere kapaklandı. Daha sonra başka bir adam yere düşen çocuğun karnına tekme attı. Çocuğun ağzından kan fışkırdığı sırada o gülüyordu.

Başka bir tekme ağzını hedef aldı ve bazı dişleri parçalandı. Sonra bir adam çocuğu havaya kaldırıp yere fırlattı. Taş zemine çarpan çocuk kısa bir miktar yükseldikten sonra tekrardan yere düştü. Herkes sırası ile ona darbeler indirirken o gülümsüyordu. Ona hayatındaki en mutlu anın ne zaman olduğunu sorsalar kesinlikle o an olduğu sorarlardı. Gözlerini açık tutmak oldukça güçleştiği sırada evler tüm köyü kaplamıştı ve o sadece gülümsüyordu sanki çektiği acının hiçbir önemi yokmuş gibi. Dudaklarından birkaç kelime döküldü ama kimse onun ne dediğini anlayamadı. Kimsenin umurunda da değildi zaten.

Çocuğun ağzından akan kan miktarı artarken insanlar ona vurmaya devam ediyorlardı. Arka tarafta toplanan kadınlar ise “öldürün onu” diyerek tempo tutuyorlardı. Herkesin gözünden öfke akıyordu ve öfkenin dokunduğu her yer alevlerle kaplanıyordu. Bir an için bir sessizlik oldu ve herkes çocuğa baktı. Adamlardan bir tanesi çocuğu havaya kaldırdı ve başka bir tanesi kılıcını çekti. Çocuk yarı baygın bir şekilde etrafına bakıyordu. Dayanacak gücü kalmamıştı onun ama bu umurunda bile değildi. Başarabilseydi eğer kahkaha atabilirdi ancak bunun yerine birkaç kere öksürdü.

Kadınlar ve erkekler aynı tempoda “öldür” diye bağırırken alevler gökyüzü kaplamıştı. Sanki bir an sonra tüm köyün üzerine inecekmiş gibiydi yangın. Adam kılıcını havaya doğru kaldırdı “bu kasaba senden çok çekti şeytan. Artık senden kurtulma zamanı geldi” diye bağırdı. Çocuğun yüzündeki gülümseme ise biraz daha arttı. Sanki hayatı boyunca bu anı beklemişti, gözlerini kapadı ve derin bir nefes aldı. Daha sonra “yanına geliyorum” dedi içinden ve mücadele etmeyi bıraktı.

Garipti hayat, birçok insan onun garipliğini anlayamazdı. Aslında hayatın kimsenin bilmediği bir kurgusu vardı. İnsanlar kendi ömürlerini yaşarken hayat planlar yapardı. Onun planları etrafında dönerdi her şey. Eğer hayat bir can almak isterse alırdı ama eğer hayat birisinin yaşamasını isterse buna kimse engel olamazdı. O gün orada olanlar hayatın planları dâhilindeydi bazılarına göre. Bazılarına göre ise sadece rastlantılardan ibaretti.

Kılıç tutan adam tam kılıcını çocuğun boynuna doğru indireceği sırada arkadan güçlü bir erkek sesi “durun” diye bağırdı. Öyle bir sesti ki bu insanlar nefes bile almadı o anda. Sesin geldiği tarafa doğru bakanlar bembeyaz bir atın üzerinde beyaz bir zırh giyen bir adam gördüler. Adamın zırhı sanki o karanlık havada parlıyordu. Gökyüzünde yükselen alevlerin yansıması onun zırhına düşüyor ve zırhtan yansıyordu. Alevden bir zırh giymiş gibiydi sanki şövalye tekrar bağırdığında herkes durdu. Adam elindeki kılıcı yere indirdi.

Şövalyenin zırhındaki işlemeler birçoğunun aklını başından almıştı. Hiçbiri hayatı boyunca bir şövalye görmemişti ve onların içlerinde büyük bir korku oluştu. Şövalyeliği bilen bazıları biraz daha detaylı incelemişti ve zırhın sol omuz parçasındaki kurt desenine dikkat etti ve biraz daha gerilediler. Şövalye “çocuğu yere bırakın ve uzaklaşın” dediğinde yavaşça çocuğu yere bıraktılar ve onun etrafından uzaklaştılar.

Bu esnada çocuk yarı açık gözlerle şövalyeye bakıyordu. Şövalye hiçbir şey söylemedi ve etrafına baktı. Alevleri seyretti bir süre boyunca ve rüzgârın onların etrafında daireler oluşturacak şekilde döndüğünü gördü. Bu esnada toprak hareket ediyordu sanki ve sular çocuğa doğru akıyordu. Şövalye tekrardan “açılın” diye bağırdı atını şaha kaldırdığı sırada ve çocuğa doğru yaklaştı. Onun yanına vardığı zaman atından hızlı bir şekilde indi. Ayakları yere değdiği sırada zırhından çıkan ses etrafta yankılandı bir süre boyunca. Elini çocuğun boynuna koyarak nabzını kontrol etti ve hala attığını görünce onu tek eliyle havaya kaldırdı ve sırtına attı.

Çocuğun gözleri çoktan kapanmıştı ne olduğunu bilemez bir halde. Şövalye onu atına yüklediği sırada etrafına bir kez daha baktı. Bu gördükleri bir işaret olmalıydı. Ne yapması gerektiğini düşündü kısa bir süre sonra. Ateş, toprak, hava ve su o diyarda hiç göremediği ama efsanelerde anlatılan bir birliktelik içindeydi.

Çocuğu ata yerleştirdikten sonra kendi de üzerine bindi ve köye son bir kez bakarak atını çevirdi ve geldiği yoldan geri döndü. Çocuk oradan uzaklaştığı anda alevler bir anda söndü, rüzgâr esmeyi bıraktı. Herkes şaşkın bir şekilde şövalyenin uzaklaşması izlerken o bunları umursamadı ve ilerledi.

Devam edecek.

Hayata dair dersler 6, mutluluk

Hayata dair dersler

Bu akşam konu olarak mutluluğu seçmek istedim. Sonuçta herkes ondan bahsediyor, onun peşinde koşuyor ama kimse onu tam olarak elde edemiyor. Belki çok yanlış yerlerde, çok yanlış zamanlarda arıyoruzdur onu. Belki sadece mutluluğun anlamını bilmiyoruzdur. Gelin hep beraber mutluluk üzerine düşünelim biraz ve onu neden bulamadığımızı sorgulayalım.

Önce mutluluğu tanımlamak gerekir. Türk Dil Kurumu mutluluğu bu şekilde tanımlamış "Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu." Özlemlere ulaşılmanın sonucunda ortaya çıkan bir duygu olarak gösteren TDK aslında bir açıdan doğru söylemektedir. Mutluluk için özlemlerin giderilmesi gerektiğini söyler. Yani özlemi bir ihtiyaç olarak görürsek mutluluk o ihtiyacın giderilmesidir. Özlediğimiz birisini karşımızda gördüğümüz zaman bu tanıma göre mutlu oluruz. Ancak TDK'nın tanımında bir sorun vardır bana göre. O sorun ise mutluluğun oluşması için bir sürekliliğin olması gerektiğinden bahseder. Bana göre mutluluk için bir şeyin sürekli olması gerekmez.

Bu noktada biraz daha farklı bir mutluluk kavramımın olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu bölüme daha sonra geçmek istiyorum. TDK'nın yaptığı tanımı okuduğumuz zaman düşünmemiz gereken soru mutluluğu neden bulamadığımız olmalıdır. Hep beraber düşünelim özlemlerimiz giderilmiyor mu bizim? Başka bir soru daha soralım nelere özlem duyuyoruz. Sevgi bir özlem kaynağıdır mesela, sevgiye yoğun bir özlem duyulabilir. Anlaşılmak başka bir özlem kaynağıdır, insanlar bizi anlamazsa mutluluktan bahsetmek oldukça zordur. Yakınlarımızda başka birilerinin olması da genelde mutluluk kaynağı olarak geçer. Hele bu insanlar bize yakınsa ve samimiysek onlarla geçirilen zaman mutluluk verebilir. Aynı zamanda yakınınızda birisinin olmasına duyduğunuz özlem de aynı şekildedir. Mutlu olabilmek için bu özlemimizin giderilmesini bekliyoruz.

Biraz daha derinleştirelim bu özlemleri. Mesela insan eğlenceyi özleyebilir. Eğer çok sıkıcı bir hayatı varsa o kişi eğlenmek isteyebilir. O kişinin eğlendiği anda mutlu olabileceğini varsayabiliriz bu noktada. Benzer bir şekilde yalnız olma ihtiyacı da bir özlem kaynağıdır. Eğer insanın etrafı gürültü ile doluysa ve bir süre boyunca kafasını dinlemek için yalnız kalmak isteyebilir. Hatta bu istek için insanlar tatile bile gidiyorlardır. İstekleri yerine getirildiğinde kişinin mutlu olduğunu söylemiştik daha önce. Ayrıca evlenmek, çocuk yapmak, başarılı olmak, sınıfı geçmek de başka özlem kaynaklarıdır. Birisini özleyebiliriz daha önce söylediğim gibi. O yanımıza geldiği zaman mutlu da oluruz. Peki mutluluğun karşılığını bulabilmek bu kadar basitken biz neden onu bulamıyoruz?

Mutluluğun ne demek olduğu anlattım yukarıda ama bu anlatımımı sözlük tanımı üzerinden yaptım. Demek ki sözlükte yazan tanım onu anlamamız için yeterli değilmiş. O zaman biraz daha derine inelim. Yazımın başında mutluluğun tanımını bilmiyor olabileceğimden bahsetmiştim. Daha doğru bir anlatım ile aslında mutluluğu fazla büyütüyor olabiliriz. Mesela yukarıdaki örneklerde sevdiğimiz birisinin yanımıza gelmesinin mutlu olmamız için yeterli olabileceğini söylemiştim. Ancak eğer o insanın yanımıza gelmesi bize yetmiyorsa, ondan başka bir şeyler de bekliyorsak mutlu olma ihtimalimizi de azaltmaz mıyız? Ya da sevgi örneğini verdiğim zaman birisinin bizi sevmesini değil de çok sevmesini istediğimizi düşünün.  Elbette çok kelimesinin ne kadar büyüklükte olduğunu bilmediğimizi de hesaba katalım o zaman birisinin bizi sevmesinden nasıl mutlu olabiliriz. Anlaşılmak konusuna gelince neden bizi daha fazla anlamıyor demeye başladığımız noktada aslında mutlu olma şansını da elimizde kaçırıyoruz. Bu noktada dikkat çekmek istediğim bir şey var o da mutluluğun kaçmasının tek bir kelime ile alakalı olması.

Bana göre mutluluğu hep daha fazlasını istediğimiz için kaçırıyoruz. Beni daha fazla sevsinler ya da daha iyi anlasınlar gibi ucu açık cümleler kurdukça aslında kendi mutluluğumuz üzerinde oyunlar oynamaya başlıyoruz. Biraz düşünelim bir insan başka bir insanı ne kadar sevebilir diye ve bu sevgiyi hangi ölçü birimleri ile ölçebiliriz. Şunu söylemek istiyorum ki biz mutluluğu ucu açık olaylara bağladığımız sürece o ucu açık özlemin giderilmesi de aynı oranda zorlaşacaktır. Kimse beni çok sevmiyor demek yerine beni seven insanlar var demek arasında çok büyük farklar vardır. Ayrıca bu şekilde söylendiği zaman aslında yukarıda bahsettiğim çok sevmeyi de bulabilme şansımız artar.

Başarılı olmak bir özlem kaynağıdır demiştim. Hemen hemen tüm insanlar başarılı olabilmek ister. Başarılı olduğu zaman ise mutlu olur. Teoride bu kural bu şekilde işlerken pratikte durum oldukça farklıdır. Üniversite sınavını kazanmak bir başarıdır, okulu dereceyle bitirmek de aynı. Sonra güzel bir işe girmek, terfi almak, evlenmek, ev almak da başka başarılardır. Ancak eğer hep bir sonraki başarıyı düşünerek hareket ederseniz aslında elinizin altında olan başarınızdan mutlu olma ihtimalini de kaybedersiniz.

Biraz örneklemek gerekirse bundan yıllar önce bir kız tanımıştım. Nedense onu oldukça detaylı hatırlıyorum. Sıklıkla görürdüm onu ama onu hiç yüzü gülümser bir şekilde görmemiştim. Hep somurturdu o. Her zaman bir şeylerden şikayet eder bana asla başarılı olmadığını söylerdi. Asla kimsenin onu sevmediğini ve kimsenin onu anlamadığını tekrar ederdi. Bu düşüncelere inandığı için de aslında mutlu olamıyordu. Onunla uzun sayılabilecek bir süre boyunca konuştum. Üniversiteyi kazanmıştı mesela ama istediği bölümü kazanamadığı için kendini başarısız olarak görüyordu. Onu seven arkadaşları vardı ama aklı onu çok sevecek bir erkekteydi. Ancak bildiğim kadarıyla onunla ilgilenen erkekler vardı ve birini tanıyordum ki kızı gerçekten seviyordu. Kimsenin onu anlamadığı söylemi ise aslında gerçekle örtüşmeyen bir durumdu. Bu durumları ona uzun uzun anlatmaya çabaladım hep ancak beni dinlemiyordu. Mutsuzluğu onun için o kadar vaz geçilmezdi ki onun içinde acı çekmekten kendini alı koyamıyordu.

Başka bir örnek yine bir kız ile alakalı. Onun gerçekten çok büyük sorunları vardı. Çok yakın bir arkadaşım olduğu için ve sıkıntılarını anlatacak başka birisi olmadığı için hep bana anlatırdı sorunlarını. Gerçekten çok önemli sorunlardı ve benim söyleyeceğim hiçbir şey o sorunu düzeltemezdi. Ancak ona "her şey güzel olacak" dediğimde ağlamaklı gözleri bir ışıkla parlar ve gülümsemeye başlardı. Onun mutlu olması bu kadar kolaydı. Çok büyük olayların olmasına gerek bile yoktu onun için. Ufacık bir umut ona yeterliydi. "Herşey güzel olacak" cümlesini defalarca kez kullandım ve o her birinde tekrardan mutlu oldu. Ben onun kadar kolay mutlu olamıyordum. İşin garibi ben onun kadar gerçek mutluluklara ulaşamıyordum.

Sonra düşündüm bunu nasıl yapıyor diye. Hatta fazlasıyla düşündüm. Gerçeği söylemek gerekirse çıkmaz bir sokaktı benim için çünkü onun formülünü bulamıyordum. Bir gün yine onunla konuşurken bana hiçbir beklentisi olmadığı söylemişti. O an kafamdaki tüm sorular cevaplandı ve beklentileri olmadığı için mutlu olabildiğini anladım.

Bu arada bende çok derin olaylar yaşadım. Birçoğu canımı yaktı, üzdü veya parçaladı beni. Ancak bu olaylarda beklentilerimi azaltmaya başladım. Birisi beni çok sevmese ne olabilirdi ki? Ya da en büyük başarılara imza atmasam ne olurdu? Nefes alıyordum ve bu benim için mutluluk vericiydi. İşte işin sırrı buradaydı. Nefes alıyordum ve bunun için mutlu oluyordum. Sürekli nefes alabildiğim için sürekli mutlu olma şansına sahiptim. Birilerinin beni çok sevmesini beklemiyordum mesela. Beni seven insanlar vardı ve bu yeterliydi. Herkesin beni sevmesine de gerek yoktu. Anlaşılmak noktasında ise beni anlayan insanlar vardı. Daha fazla anlaşılabilmek için kendimi daha iyi anlatmalıydım. Ancak anlaşılabildiğim için mutlu olabiliyordum.

Daha sonra mutluluğun beklentileri düşük tutmak ile alakalı olduğunu fark ettim. Ne kadar az beklentim olursa onlara ulaşma ihtimalim de o kadar artıyordu.

Hadi bir örnek daha vereyim. Bir zaman bir kızdan hoşlanıyordum. Hatta benim için gerçekten önemliydi. İnternet üzerinden tanışmıştık ve hiç buluşmamıştık. Bir gün İstanbul'a geldi ve buluşma ihtimalimiz ortaya çıktı. Eğer o gün çok büyük bir beklentilerle oraya gitseydim mutlu olma ihtimalim gerçekten çok azalırdı. Bunun yerine sadece onun tanıdığım gibi olmasını bekledim. Bunun aksi yönünde bir düşüncem olmadığı için de yüksek bir ihtimaldi. Sonra buluştuk onunla ve hayatımda geçirdiğim en güzel günlerden birisiydi. Aramızda fazla bir şey olmadı ama olmasına da gerek yoktu aslında. Harika bir gün geçirmiştim ve o gün belki ileride başka olaylara kapı açacaktı ama bunun da önemi yoktu. Çok güzel bir gün geçirmiştim ve bu mutlu olmam için yeterliydi.

Mutluluk konusunda anlatacaklarım şimdilik bu kadar dostlar. Elbette daha söyleyecek çok şeyim var ama şimdilik burada bırakmanın en iyisi olacağını düşünüyorum. Unutmayın beklentilerinizi düşük tutarsanız mutlu olma ihtimaliniz de o oranda artar. Bir kaç kelime bile her şeyi değiştirebilir.

Resim: István Sándorfi

Gözlerindeki evrenler


Adam sahil boyunca bir aşağıya bir yukarıya yürüyordu. Adımları yavaştı ve etrafına bakıyordu. Etrafından geçen küçük kuşlara selam veriyor ve yürümeye devam ediyordu. Sabahın erken saatlerindeydi. Sokaklar fazlasıyla boştu. Etrafına bakmak bu yüzden hoşuna gitmiyordu onun. Bu yüzden sahilde bir banka oturdu ve denize doğru baktı. Düşünceler zihninde büyük bir savaş içerisindeydi ve o bu savaştan kaçmaya çabalıyordu.

Kulaklıklarında yüksek sesle bir şarkı çalıyordu. Aslında çalan şarkıları değiştirebilseydi belki daha iyi hissedebilirdi. Ancak telefonunu çıkarıp şarkıyı değiştirebilecek gücü bulamıyordu kendinde. Kolunu kaldırmak bile onun için oldukça zor bir eylemdi. Nefes almanın ne kadar yorucu olabileceğini hiç düşünmemişti bile. Bir süre boyunca gözlerini kapatmaya karar verdi. Belki gözlerini kapatırsa zaman daha hızlı hareket edebilirdi. Belki yeteri kadar isterse zamanı ileriye alabilirdi.

Elbette bu düşünceleri sadece kendini o an içinde oyalamak için vardı. Yoksa zamanda hareket edemeyeceğini çok iyi biliyordu. Hatta o şekilde düşünmeye devam ettikçe zaman algısının daha fazla yavaşlayacağını da biliyordu. Zaman ilerledikçe etrafındaki insanlar kalabalıklaştı. Diğer banklar doldu ve onun yanına oturmaya başladılar. İki tane ihtiyar adam oturdu önce. Daha sonra genç bir çift geldi. Onlarla biraz konuştu ve fotoğraflarını çekti. Daha sonra onlarda gitti sonra genç bir kız gelip oturdu yanına ve sonra o da gitti.

Orada ne kadar zamandır beklediğini bilmiyordu ve ayağa kalktı. Tekrardan sahilde yürümeye başlamasının zamanı gelmişti. Sahil boyunca daha fazla insan vardı artık ve daha fazla insan etrafının keyfini çıkartıyordu. O ise etrafındaki insanları umursamadı. Hatta onlarla karşılaşmamak için defalarca kez yolunu değiştirdi. Düşünceleri zihninde bir savaş içerisindeyken onun tek bir kelime bile söyleme imkanı yoktu.

Aslında birisini bekliyordu o. Bu yüzden saate bakmıyordu çünkü saate baktığı sürece onun hareket etmeyeceğini biliyordu. Şarkılar bile ağır çekimde çalıyordu sanki. Beklediği kişiyle uzun zaman önce tanışmıştı.  O kadar muhteşemdi ki o onun gerçekliğinden emin olamıyordu bir türlü. Hiç onun gibi birisi ile karşılaşmamıştı. İmkanları ve imkansızlıkları hesapladığında ve hayatını düşündüğünde onun da gerçek olmadığı fikrine inanabiliyordu. Onun gerçek olmaması gerçek olma ihtimalinden çok daha kuvvetliydi. Belki sadece çok güçlü bir hayal kurmuştu ve o hayal içinde yaşamıştı uzun bir süre boyunca.

O kadar güçlü bir hayal olmalıydı ki hiçbir şekilde gücünü kaybetmemişti. Hatta yaşanan onca şey varken giderek daha da güçlenmişti. Düşünüyor ve düşünüyordu ama düşünmesi onun hiçbir işine yaramıyordu. Gerçek ve hayalin ayrımını yapması gerekiyordu orada ama bunu nasıl yapabileceğini bilemiyordu.

Ona "gözlerinde evrenler var" demişti bir süre önce ve şimdi ilk kez onun gözlerini görecekti. Bir insanın gözlerinde evrenler olmazdı aslında. Bu yüzden bu cümle gerçek olmamalıydı, hayal bile olamazdı belki de. Bir insanın gözlerinde nasıl evrenler olabilirdi ki?

"Onun tenine bir kez olsun dokunsam romanlar yazabilirim" diye yazmıştı eskimiş bir kağıdın üzerine. Gerçekten ona bir kez olsun dokunmak romanlar yazmasını sağlayabilir miydi? Elini bir kez olsun tutsa mesela veya bir kez olsun gülümsemesini görse neler hissederdi? Hayaller ile gerçekliği karşılaştırmak her zaman zordu. Hele yaşadıklarının hayal mi yoksa gerçek mi olduğunu bilinmediği zamanlarda daha da zor olurdu. İnsan neye inanacağını bilemezken neye inanmaması gerektiğine dair hiçbir fikri olmazdı. İşte böyle zamanlarda o insan için gerçek yok olurdu eğer hayallere fazla yaklaşırsa.

Tekrardan aynı banka oturduğu sırada saate baktı ve günler geçmiş gibi hissetmesine rağmen oldukça kısa bir zamanın geçtiğini fark etti. Aslında gerçeklerle hayalleri karşılaştırmanın anlamsız olduğu biliyordu. Onun için hayaller hep gerçeklerin yerini almıştı. Hele o hayaller uğruna hikayeler yazmak istediği birisi ile alakalıysa işi çok daha zordu. Beklemekten başka yapabileceği bir şey yokken kurduğu tüm hayallerinin gözlerinin önünde geçmesini seyretti. Sanki büyük bir panayırdaydı ve geçit törenini seyrediyordu. Bu esnada çalan şarkı bu düşüncelerine güç katıyordu ve bir süre sonra artık sahilin kenarında değildi.

Panayırı seyretti bir süre boyunca. Sonra her hayali, o hayalin nasıl oluştuğunu, yaşadığı olayları düşündü. Daha sonra panayırın kapıları kapandı ve dışarıya çıkma ihtimali ortadan kalktı. Zaten dışarıya çıkmak istemiyordu. Hiçbir yere gitmek istemiyordu. Yüzünde ufak bir gülümseme oluştuğu sırada bunun da farkında değildi.

Panayırın o neşeli havası bozulmaya başladığı sırada hayallerin kaybolduğunu fark etti. Artık sıra kötü düşüncelerdeydi. Onları umursamadı ama aklı hala gözlerinin önünden geçen hatıralarındaydı. Işıklar sönmüştü ve karanlıktı artık ama o küçük bir mum yakmış ve onun etrafına oturmuştu. Rüzgar çok hızlı esiyordu ve o mum defalarca sönme tehlikesi ile karşılaştı ancak o buna izin vermedi. Orası hayallerinin yeriydi ve karanlık olamazdı. Gerçekleşmeyen hayalleri vardı onun ama hayallerin gerçek olmasına gerek de yoktu. Belki de o şekilde güzeldi hayaller. Onlara ulaşamadığı ölçüde değerliydi onun için.

Telefonu çalmaya başladı zaman hızlı bir biçimde ayağa kalktı. Arayan oydu ve geldiğini söylemişti. Onun yanına doğru yürüdü önce sonra onu gördü. Yanına yaklaştı elini sıktı. Ne yapacağını bilemedi bir süre boyunca onu gördüğü zaman her şeyi unutmuştu. Konuşmayı unutmuştu mesela, tüm kelimeler gitmişti zihninden. Onun tenine dokunuyordu ve aklından romanlar geçmeye başladı. O kadar fazla cümle oldu ki zihninde hareket edemeyeceğini düşündü.

Tam o sırada onun gözlerinin içine baktı ve orada evrenler gördü. Sonra her şey karardı ve evrenlerin arasında gezinmeye başladı. Oraya nasıl gittiğini bilmiyordu. Orada ne yapacağını da bilmiyordu. Gezegenlerin arasında süzülürken bir şeyi bilmesine de gerek yoktu aslında. Hep oraya gitmeyi hayal etmişti aslında. Hep o gezegenleri görmeyi amaçlamıştı. Farklı bir boyuttaydı o. Zaten bu yüzden gerçek olduğuna inanmakta zorlanıyordu. Zaten bu yüzden hayallerinin içinde bu kadar büyük bir alanı işgal etmişti.

Daha sonra gezegenleri dolaşmayı başladı. Her gezegendeki farklı meyvelerden yedi. Her birinin tadı hayatı boyunca yediği her şeyden çok daha iyiydi. Hayatı boyunca orası gibi bir yerle karşılaşmamıştı. Farklı hayvanlar vardı ve onlarla oyunlar oynadı. Başka lisanlar öğrendi orada kaldığı süre boyunca. Ağaçtan evler yaptı, bahçeler yaptı. Daha sonra şehirler yaptı o gezegenlerde. Aslında sadece onun gözlerinin içindeydi ama bunun hiçbir önemi yoktu. Başka bir dünyaydı orası ve kesinlikle geri gelmek istemedi.

Birden kendini bir otobüs durağında buldu. Yanında kimse yoktu ve etrafına bakındı onun nereye gittiğini anlayabilmek için. Onu göremeyince üzülmeye başladı, boğazına bir yumru oturdu, canı yandı. Sonra onu mor renkli bir otobüsün içinde gördü. Gülümsedi. Demek ki yaşadıklarının hepsi gerçekti ve onun gözlerinin içinde evrenler vardı.

Otobüsün arkasından uzunca bir süre boyunca baktı ama hiçbir şey değişmedi. Umurunda değildi bazı şeylerin değişmesi. Onun gözlerin içinde evrenler vardı ve o evrenlerde yolculuk yapmıştı. Başka neyin önemi olabilirdi ki zaten.

Hayata dair dersler 5, yabancılaşma

Hayata dair dersler

Bu gün sizlere başka bir konudan bahsetmek istiyorum "yabancılaşma." Hani hep duyarız insanın kendine yabancılaşması veya insanın çevreye yabancılaşması diye. İşte bu günkü anlatacaklarım bu yabancılaşma kavramı olacak.

İlk yabancılaşmayı biraz açıklamam gerekiyor. İnsan nasıl yabancılaşır veya yabancılaşmak ne demektir isterseniz önce bunlardan konuşalım. İlk önce yabancılaşma kavramı üzerinden gidelim. Kişinin bulunduğu ortama ayak uyduramaması gibi bir tanım yapabiliriz aslında. Hatta en güzeli bir örnekle anlatalım bu durumu. Diyelim ki liseden mezun oldunuz sonra üniversiteye gittiniz. O da bittikten sonra işe girdiniz çalıştınız ve liseden bir arkadaşınız bir anda karşınıza çıktı. Aradan onca sene geçmiş ve artık siz onu tanıyamıyorsunuz. Bir yerde oturdunuz ve sohbet etmeye başladınız. Karşınızdaki insan liseden hatırladığınız kişi değildir artık. Konuştukça karşınızda farklı bir insan olduğunu görürsünüz. Siz o insana yabancısınızdır artık.

Yabancılaşmada bu şekildedir aslında. Etrafınızdaki insanların yabancı olduğunu düşünürsünüz. Onların hiçbirini tanımadığınızı hissedersiniz. Hani bazen deriz ya "ben onu hiç tanıyamamışım" diye. İşte yabancılaşma da buna benzer. Bir zamanlar arkadaşlarınız olduğu düşünün. Sınıf arkadaşları, üniversite arkadaşları, aile veya iş arkadaşları. Onları tanıyamadığınızı düşünün. Yıllarca sizin en yakın olan arkadaşınızın bir anda başka biriymiş gibi davrandığını düşünün. İşte yabancılaşma böyledir. O arkadaşınız size yabancılaşmıştır ve artık onu tanıyamazsınız.

Hani ikili ilişkilerde oldukça sık rastlanan bir durumdur ya bir gün erkek gelir ve kıza artık onu tanıyamadığını söyler. Kız da aynı duyguları hisseder veya hissetmez önemli değildir. Önemli olan erkeğin dünyasında kızı tanıyamamasıdır. Onu tanıyamamasının sebebi yabancılaşmaktan başka bir şey olamaz. Bir zamanlar arkadaşlarım vardı ve bunlar uzun bir süre boyunca beraberdiler. Daha sonra aralarına biraz mesafe girmişti ve uzaklaşmışlardı birbirinden. Aradan biraz daha zaman geçtikten sonra ise tekrar yakınlaşmaya çabalamışlardı. Burada çok önemli bir şey oldu ikisi de birbirinden farklı olaylar yaşadı ve farklı şeyleri deneyimlediler. Öyle oldu ki ikisi de hayatlarında farklı yönlere gittiler. Tekrardan birleşmeyi denediklerinden bir süre sonra artık birbirlerini tanıyamadıklarını fark ettiler. Buna benzer bir örneği mutlaka çevrenizden görmüşsünüzdür. İnsanlar artık birbirlerini tanıyamaz hale gelirler yabancılaşmanın içinde ve birbirlerinden uzaklaşırlar.

Bundan bir süre önce bir kız ile tanışmıştım. Bana söylediği bir cümleyi asla unutamadım. Bana "Ben bu dünyaya ait değilim" demişti. Bu sözün üzerine çok düşündüm ben. Bir insan neden dünyaya ait olmadığını hisseder diye çok kafa patlattım. Bu sürede de kız hakkında daha fazla bilgi edinmeye çabaladım. Onun hakkında daha fazla şey öğrendikçe ne demek istediğini daha iyi anlıyordum. O etrafına yabancılaşmıştı. Artık yaşadığı ev onun değilmiş gibi hissediyordu. Gittiği okul veya konuştuğu insanlar sanki ona ait değillermiş gibiydi. Onların hepsine yabancılaşmıştı. Onun hakkında çok fazla bilgi öğrenmeme izin vermedi ama yabancılaşma süreci hakkında bir şeyler öğrenebilirdim. Geçmişinde yaşadığı bazı deneyimler onu etrafından uzaklaştırmıştı ve o kendi içinde başka bir dünya kurgulamıştı. Bu dünya içinde kaldığı sürece etrafından uzaklaşmış ve onlarla olan bağlarını zayıflatmıştı. Bu onun yabancılaşmasının asıl nedeniydi.

Bu örnek aslında bize yabancılaşmanın sadece insanlara karşı olmadığını da gösteriyor. Çevreye karşı da yabancılaşabilir insan. Etrafına, okuluna, şehrine, ülkesine karşı yabancılaşmak mümkün. Kültürüne yabancılaşmış birçok insan tanıdım şu güne kadar. Kültürünüze yabancılaştığınızı bir düşünün. Artık hiç bir gelenek, kural, örf veya adet sizin için bir anlam ifade etmiyor. Daha kötüsü onların yerine koyacak başka bir şey de bulamıyorsunuz. Evet, çok büyük bir boşluk oluşuyor kişinin dünyasında. Aslında yabancılaşmanın her türlüsünün sonucunda ortaya çıkabilecek bir durumdur boşluk hissi.

Düşünün ki bir anda arkadaşlarınızı kaybettiniz. Onların sizin içinizde bir yeri vardı ve o yer onlar gidince boşaldı. Artık hayatınızda arkadaş konumunu doldurabilecek kimse kalmadığında kendini o boşluğa bakarken bulabilirsiniz. Yabancılaşma bu boşluğun oluşmasına sebep olur ve yabancılaşma durumu ortadan kaybolmadıkça o boşlukta ortadan kaybolmayacaktır.

Kişi başkalarına veya etrafına karşı yabancılaşabileceğini anlattım yukarıda. Ancak yabancılaşmanın içlerinden bir çeşidi var ki bana sorarsanız aralarında en önemlisidir o. "Kendine yabancılaşma" evet insan kendine yabancılaşabiliyor. Yine bir zaman önce yakın bir arkadaşım vardı ve bir gün sohbet ederken bana kim olduğunu sordu. İnanın bana sorulabilecek en zor sorulardan birisidir bu. Çünkü ona cevap olarak kimliğini anlatmanız gerekiyor. Elimden geldiği kadar ona kim olduğunu anlattım. Ancak verdiğim cevaplar onun için yeterli değildi ve bana bir soru daha sordu "acaba ben gerçekte anlattığın kişi miyim?" Bu soru daha zordu çünkü ben onu anlattığım biçimde tanımıştım. Yardımsever birisiydi, iyi bir insandı, biraz içe dönüktü, başkalarına karşı soğuktu. Ancak daha sonra onun kendini bulamadığını fark ettim ve bu bulamama durumu onun kendinden uzaklaşmasını sağlamıştı. Mesela dinlediği bir müzik vardı ama onu neden dinlediğini bilmiyordu. O dönemde bir kız arkadaşı yoktu ama önceki kız arkadaşlarının hayatına neden girdiğini bilmiyordu. Bir zamanlar bir kızı sevmişti ama o kızı neden sevdiğinden haberi yoktu.

İnsanın kendine yabancılaşmasının sonuçlarını o an fark ettim ben. Diğer yabancılaşmalar evet bir boşluk yaratırdı ancak onlar kısmen de olsa kapatılabilirdi. Ancak kişi kendine yabancılaştığı anda tüm dünyaya da yabancılaşmış anlamına geliyordu ve onun üstünü kapatmak mümkün değildi. Kişi eğer kendine yabancı ise aynı ölçüde arkadaşlarına, ailesine, ülkesine de yabancılaşmış oluyordu ve inanın bana bunun üstünü örtecek bir örtü yoktu. Bu durumdan kurtulmanın tek bir yolu vardı ve o yol kişinin kendisi ile barışmasıydı.

Daha sonra ben o arkadaşımla konuşmaya devam ettim ki bu dönemde bende kendime yabancılaştığımı hissediyordum. Yaptıklarım için sebepler arayıp, etrafımdaki her şeyi sorguluyordum. Aslında birçok olayı ben sebepsiz olarak yapmıştım ve bu sebepsizliğin bir mantığı yoktu. Yani o olayları yapmamın veya yapmamamı kendime hiçbir şekilde açıklayamıyordum. Yine çok kullanılan bir metafor vardır. O metaforda kişi aynaya baktığı zaman kendini tanıyamaz. İşte o insan kendine yabancılaşmıştır. Aynaya bakar ve karşısında bir yabancı görür. Sonrasında o hayatını yaşamaz ve her şeyi bir yabancı yapar. O yabancı işe gider, insanlarla konuşur ve kalan her şeyi de yapar. Ancak bunları bir yabancı yaptığı için gerçekten kopuş durumu gittikçe artar.

Bana en kötü yabancılaşmayı sorsalar kişinin kendisi ile yabancılaşması olduğu söylerim çünkü kişi kendini tanıyamadığı sürece onun bir geri dönüşü yoktur. Belki de günümüzün en önemli sorunlarından birisidir bu. Birçok insan yaşıyor ve bir şeyler yapıyor ama bunları neden yaptıklarını asla bilmiyor. Bir gün olup da sebepleri sorguladıkları zaman o sebepleri bulamıyorlar ve kendilerini bahsettiğim boşluğun içinde buluyorlar. Bu yüzden de etrafımızdaki bir çok insanın mutsuz olduğunu görüyoruz. Sanki hayatlarından önemli bir şey alınmış gibi yaşıyorlar. Sanki bedenlerinden kendileri söküp alınmış gibi davranıyorlar. Bunun tek bir sebebi vardır ve o sebebin ismi "yabancılaşma"dır.

Bunun önüne geçmek için yapılması gereken en önemli davranış kişinin kendisini sevmesidir. Doğrularıyla ve yanlışlarıyla kişi kendini gerçekten severse işte o zaman kendi varlığını kabul edebilir. Ayrıca etrafını da sevmesi gerekir ki onları oldukları gibi kabul edebilsin. Lise arkadaşı örneğine geri dönecek olursak eğer o buluşmada kişi karşısındaki insanı eski hali ile yargılayacağı yerde karşısında gördüğü kişi olarak yargılasaydı o boyutta bir yabancılaşma yaşamayacaktı ve o buluşmadan hayal kırıklığı ile ayrılmayacaktı. Sonuçta kendisi de lisede olduğu kişi değildir artık.

Yabancılaşma belki de günümüzün en büyük sorunlarından bir tanesi ve hemen herkes bir şekilde bu duyguyu hissediyor. Dikkat edilmesi gereken nokta ise bu duygunun ne sıklıkla hissedildiğindedir. Eğer yabancılaşmayı çok sık hissediyorsanız neler olduğunu düşünmenizin vakti gelmiştir ve kendinizi tanıma zamanıdır.



Hayata dair dersler 4, affetmek


Hayata dair dersler 1, İletişim
Hayata dair dersler 2, kurallar
Hayata dair dersler 3, kabulleniş

İnsanların en zor yaptığı eylemlerin bir listesini tutsak affetmek açık ara birinci olur. Affetmeyi büyük ihtimalle kabullenmek takip eder ki onu geçen yazıda anlatmıştım. Bu yazıda affetmenin neden bu kadar zor olduğunu ve affedebilmenin öneminden bahsetmek istiyorum.

Affetmek dediğimiz zaman aslında bir bağışlama eyleminden bahsediyor. Affetmek "seni yaptıkların için bağışlıyorum" diyebilmektir. Ancak aynı zamanda affetmek içinde yapılanları unutmak veya görmezden gelmek gibi bir eylemi barındırmaz. Yani birisini affettiğiniz zaman onun yaptığı eylem her ne olursa olsun o eylem yüzünden oluşan zararları bir bakıma görmezden gelmiş oluyorsunuz. Ancak bu sırada o eylem yapıldığı için oluşan zararları ortadan kaldırmıyorsunuz.

Affetmek belki de dünyanın en basit ve en karışık olan eylemidir. Bunu en iyi örneklerle açıklayacağıma inanıyorum. Örneklere geçmeden önce söylemek istediğim bir kaç söz daha var. Öncelikli olarak affetmenin neden önemli olduğundan bahsetmek istiyorum. Affetmek kurtuşmaktır aslında. Yaşananlar her ne ise onları üzerinizden atmaktır. İnsan affetmediği süre boyuca o olayları yaşamaya devam eder. Kişi olayları sürekli olan içinde taşıdığı için de mutsuz olur. Hatta o kadar büyük bir yükü sırtlanır ki affedemediği için de sırtındaki yük her zaman daha da büyür.

Affetmek aslında kişinin geçmişini bir kenara bırakmasıdır. Ancak kesinlikle kişinin yaptıklarını unutmak değildir. Hadi bir örnek verelim bu konu üzerine. Bir kızımız olsun ve erkek arkadaşı onu aldatsın. Normal şartlar altında bu yorucu bir deneyimdir ve kızımız bu olaydan oldukça kötü etkilenir. Kızgındır, kendini suçlu hisseder, isyan ediyordur ve uykusu kaçmıştır belki de. Kızımız eski erkek arkadaşını affedemez. Bu yüzden de onun yaptıkları her zaman zihnindedir. Bundan sonra yaşadığı tüm hayatı boyunca o hatıralar önünde engel olarak çıkar. Affetmek bu noktada devreye girer. Kız eğer erkeği affederse bu tekrar onunla birşeyler yaşayacağı anlamına gelmez. Affetmek aslında daha çok içsel bir eylemdir. Kız erkeği affettiği zaman aldatmayla alakalı olan eylemlerle bağını koparır. Artık yaşadıkları onun için bir engel değildir ve onları arkasında bırakabilir.

Bir başka örnekte ise bir erkeğimiz olsun ve en yakın arkadaşı onu yüz üstü bıraksın. Hatta öyle olsu ki ikisi aralarındaki diyalogu bitirsin. Bu olayın kahramanımız üzerinde etkileri elbette vardır. Hele onu yüz üstü bırakan kişinin en yakın arkadaşı olduğunu ekleyelim. Bu deneyim onun hayatı boyunca etki eder, insanlara güveni sarsılır. Çok derin bir yara almıştır çünkü ve artık herkes ona zarar verecektir. Bu durumda affetmek tekrardan eski arkadaşı ile samimi olmaya çabalaması anlamında değildir. Daha çok "sen bana bunları yaptın ama ben seni affediyorum. Senin hatıralarımın arasında bu şekilde olmanı istemiyorum ama bu tekrardan hayatıma gireceğin anlamına gelmiyor." şeklindedir.

Bu tarz bir affediş daha önce de söylediğim gibi  kişiyi o olayın yükünden kurtarır. Düşünün ki bu tarz bir olayla karşılaştığınız zaman sırtınıza biraz yük alıyorsunuz. Ancak bu tarz durumlar sürekli karşınıza çıkmaya devam ediyor ve bir süre sonra bu ağırlığın altında yürüyemez hale geliyorsunuz. Affetmek sırtınızdaki bu yükleri azaltmaya yarayan yegâne eylemdir. Başka bir şekilde azaltmak mümkün değildir aslında. Unutmaya çalışırsınız ancak olaylar bilinçaltınıza işlemiştir. Günümüzde birçok insan affetmeyi unuttu ve geçmişini peşlerinde taşımakla meşgul.

Affetmek aslında "her şeyi yaptın, bana acı çektirdin ama sen artık yaptıklarından sorumlu değilsin" demenin bir çeşididir.

İnsanların en zor yaptığı eylemlerin bir listesini tutsak affetmek açık ara birinci olur. Affetmeyi büyük ihtimalle kabullenmek takip eder ki onu geçen yazıda anlatmıştım. Bu yazıda affetmenin neden bu kadar zor olduğunu ve affedebilmenin öneminden bahsetmek istiyorum.

Affetmek dediğimiz zaman aslında bir bağışlama eyleminden bahsediyor. Affetmek "seni yaptıkların için bağışlıyorum" diyebilmektir. Ancak aynı zamanda affetmek içinde yapılanları unutmak veya görmezden gelmek gibi bir eylemi barındırmaz. Yani birisini affettiğiniz zaman onun yaptığı eylem her ne olursa olsun o eylem yüzünden oluşan zararları bir bakıma görmezden gelmiş oluyorsunuz. Ancak bu sırada o eylem yapıldığı için oluşan zararları ortadan kaldırmıyorsunuz.

Affetmek belki de dünyanın en basit ve en karışık olan eylemidir. Bunu en iyi örneklerle açıklayacağıma inanıyorum. Örneklere geçmeden önce söylemek istediğim bir kaç söz daha var. Öncelikli olarak affetmenin neden önemli olduğundan bahsetmek istiyorum. Affetmek kurtulmaktır aslında. Yaşananlar her ne ise onları üzerinizden atmaktır. İnsan affetmediği süre boyuca o olayları yaşamaya devam eder. Kişi olayları sürekli olan içinde taşıdığı için de mutsuz olur. Hatta o kadar büyük bir yükü sırtlanır ki affedemediği için de sırtındaki yük her zaman daha da büyür.

Affetmek aslında kişinin geçmişini bir kenara bırakmasıdır. Ancak kesinlikle kişinin yaptıklarını unutmak değildir. Hadi bir örnek verelim bu konu üzerine. Bir kızımız olsun ve erkek arkadaşı onu aldatsın. Normal şartlar altında bu yorucu bir deneyimdir ve kızımız bu olaydan oldukça kötü etkilenir. Kızgındır, kendini suçlu hisseder, isyan ediyordur ve uykusu kaçmıştır belki de. Kızımız eski erkek arkadaşını affedemez. Bu yüzden de onun yaptıkları her zaman zihnindedir. Bundan sonra yaşadığı tüm hayatı boyunca o hatıralar önünde engel olarak çıkar. Affetmek bu noktada devreye girer. Kız eğer erkeği affederse bu tekrar onunla bir şeyler yaşayacağı anlamına gelmez. Affetmek aslında daha çok içsel bir eylemdir. Kız erkeği affettiği zaman aldatmayla alakalı olan eylemlerle bağını koparır. Artık yaşadıkları onun için bir engel değildir ve onları arkasında bırakabilir.

Bir başka örnekte ise bir erkeğimiz olsun ve en yakın arkadaşı onu yüz üstü bıraksın. Hatta öyle olsu ki ikisi aralarındaki diyalogu bitirsin. Bu olayın kahramanımız üzerinde etkileri elbette vardır. Hele onu yüz üstü bırakan kişinin en yakın arkadaşı olduğunu ekleyelim. Bu deneyim onun hayatı boyunca etki eder, insanlara güveni sarsılır. Çok derin bir yara almıştır çünkü ve artık herkes ona zarar verecektir. Bu durumda affetmek tekrardan eski arkadaşı ile samimi olmaya çabalaması anlamında değildir. Daha çok "sen bana bunları yaptın ama ben seni affediyorum. Senin hatıralarımın arasında bu şekilde olmanı istemiyorum ama bu tekrardan hayatıma gireceğin anlamına gelmiyor." şeklindedir.

Bu tarz bir affediş daha önce de söylediğim gibi  kişiyi o olayın yükünden kurtarır. Düşünün ki bu tarz bir olayla karşılaştığınız zaman sırtınıza biraz yük alıyorsunuz. Ancak bu tarz durumlar sürekli karşınıza çıkmaya devam ediyor ve bir süre sonra bu ağırlığın altında yürüyemez hale geliyorsunuz. Affetmek sırtınızdaki bu yükleri azaltmaya yarayan yegâne eylemdir. Başka bir şekilde azaltmak mümkün değildir aslında. Unutmaya çalışırsınız ancak olaylar bilinçaltınıza işlemiştir. Günümüzde birçok insan affetmeyi unuttu ve geçmişini peşlerinde taşımakla meşgul.

Affetmek aslında "her şeyi yaptın, bana acı çektirdin ama sen artık yaptıklarından sorumlu değilsin" demenin bir çeşididir. "Artık seni özgür bırakıyorum ve benim hatıralarımda daha fazla yerin olmayacak" demektir affetmek. Kişi affettiği zaman gerçekten de özgürleşebiliyor. Bunu ben hem kendi hayatımda hem de etrafımdaki insanlardan duydum. "Kuş gibi rahatım artık" cümlesi en çok duyduğum ve duymaktan en çok keyif aldığım sözlerden birisidir. Özellikle birçok insanın affetme sürecinde ufak da olsa bir payım olduğu için bu konuda deneyim sahibiyim.

Üniversitede kardeşim dediğim bir arkadaşım vardı ve bana çok büyük bir kazık attı. Hatta ona olan güvenimi sıfırladı ve sonra arkadaş çevreme olayları çarpıtıp yanlış bir şekilde anlattı. Çok sıkıntılı zamanlardı defalarca kez büyük bir kavganın eşiğine geldik. Daha sonra benim okulum bitti ve biz bir daha hiç görüşmedik. Fakat aradan yıllar geçtikten sonra bir arkadaş buluşmasında karşılaştık. Selamlaştık onunla, elini sıktım. Arada mesafe vardı ama onu affetmiştim ben. Yaptıklarının sonucu olarak onunla bir daha asla yakın olmadım hatta o günden sonra bir daha asla konuşmadım. Ancak onu tekrardan görmek benim için üzücü veya sinirlerimi yıpratıcı bir deneyim olmadı çünkü onu affetmiştim ben. Yaptıkları geçmişte bir yerlerde kalmıştı ve hatıralarımı şimdiye taşımıyordum.

Başka bir örnek ise çok yakın olduğum bir çift ile alakalı. Bunlar uzun bir dönem sevgili olduktan sonra ayrılmışlardı ve yıllarca hiç konuşmamışlardı. Daha sonra ikisi de kendi hayatlarını yaşamaya başlamış ve başka insanlarla görüşmüşlerdi. Ancak işin garibi ikisi hala birbirlerini seviyorlardı. Bu durumda bana ise onları birleştirmek veya tamamen ayırmak kalmıştı ve ikisi ile de konuşmaya başladım. Affetme de burada oldu çünkü ikisi de yıllarca farklı hayatları yaşamıştı birbirlerine karşı hatalar yapmışlardı. Affetmek ikisinin de birbirlerinin yaptıkları eylemleri hoş görmelerini sağlamıştı. Bu sayede tekrardan birlikte oldular ve daha sonra evlendiler.

Söylediğim gibi affetmek "yaptıkların artık benim için bir yük olmayacak" demenin bir diğer yoludur ve günümüzde affetmek bu kadar imkânsızlaştığı için mutsuz bir toplumun içinde yaşıyoruz. Herkes güvensiz, katı ve sert. İnsanların birbirlerine olan soğukluğu da bu sebepten kaynaklanıyor. Aslında affetmek dünyanın en kolay eylemi ama dünyanın en zor eylemiymiş gibi yapılmıyor.

Affedemediğimiz ölçüde de hayattan tat alamıyoruz. "Seni affediyorum, artık yaptıklarını düşünerek hayatımı mahvetmeyeceğim" demek aslında çok kolay ama bunu bir türlü söyleyemiyoruz.

Geçen yazılarımda erkek arkadaşı onu tek ettikten sonra hayata küsen bir kızdan bahsetmiştim. Aslında o noktada affedebilmeyi başarsaydı o kadar acı çekmeyecekti. Ancak affetmeyi başaramadığı için yıllar boyunca acı çekti.

Aslında affetmek dünyanın en güzel olayıdır. Daha fazla affedebildiğimiz günlerin dileği ile.

Resim: Aquasixio


Find Us On Facebook