Yeni dünya, yolculuk




Birkaç saat boyunca devam ettiler yolculuklarına. Lucian hayatı boyunca daha önce hiç ata binmemişti ve oldukça heyecanlı hissediyordu. Hatta hayatı boyunca onun kadar büyük bir at da görmemişti. Yol boyunca fazla konuşmadılar. Lucian ne söyleyeceğini bilmiyordu. Bazen sorular soruyor bazı ağaçların veya hayvanların cinslerini öğrenmek istiyorlardı. Şövalye yakınlardaki bir kasabaya gideceklerini söylemişti. Orayı daha önce duymuştu. Küçük bir kasabaydı ama arada bir yerde olduğu için ticaret oldukça yoğun olurdu orada. Mesela onların köylerine bazı yiyecekler o kasaban gelirdi. Hatırladığı kadarıyla kasabanın ismi “Sonbahar Gazelleri”idi. Ancak bu bilgiyi şövalyeye sorma zahmetine girmedi bile. 

Öğrendiği kadarıyla 8 saate yakın bir yolculuk yapmaları gerekiyordu. Hayatı boyunca hiç köyünden bu kadar uzağa gitmemişti. Zaten küçük bir ambarda hapis hayatı yaşadığı için pek bir yere gittiği bile söylenemezdi. Bu düşünce aklına düştüğünde bir öfke dalgası zihnini kaplamaya başlamıştı. Her geçen gün büyüyen öfkesi yavru bir geyiği görene kadar devam etti. Eğer o geyiği görmese ve “şuna bak ne kadar güzel” demese öfkesi kontrolü ele geçirebilirdi. Ancak bunun yerine “yavaşlayalım biraz onu izlemek istemiyorum” dedi ve şövalye atı durdurdu. Geyik onların varlığından habersiz bir şekilde otlamaya devam ediyordu. Lucian ise şövalye onu gördüğünden beri ilk kez bu kadar çocuksu görünüyordu.

“Onun yanına gidebilir miyim?” diye sorduğunda yüzündeki çocuksu ifade iyice belirginleşmişti. Geyiğin yanına gitmek ve onu sevmek istiyordu belli ki ancak şövalye konuşmaya başladığında heyecanı azaldı ve yüzündeki gülümse biraz küçüldü “ona doğru yaklaşırsan hemen kaçmaya başlar üzgünüm.” “Yine de ben denemek istiyorum” dediği sırada acemi bir çaba ile kendini attan aşağıya attı. Biraz dengesiz bir düşüş olsa da bir süre sonra ayağa kalkmayı başardı ve sessiz adımlarla geyiğe doğru ilerlemeye başladı. Birkaç adım ve sonra birkaç tane daha. Geyiğe biraz daha yaklaşmıştı ki kuru bir dal parçasına bastı ve dalın kırılma sesini duyan geyik koşmaya başladı. O kadar güzeldi ki Lucian onun gibisini görmemişti hiç. Çok güzel ve çok masumdu.

Bu esnada şövalyede onun peşinden attan inmişti. Lucian’ın yanına vardığında elini omuzuna koydu ve “sana söylemiştim” dedi gülümseyen bir ifade ile. “Biliyorum ama onu daha yakından görmek istedim. O kadar güzeldi ki kendimi tutamadım. Belki gitmezdi, kaçmazdı belki” dediği zaman yüzündeki o masum çocuk ifadesi tekrardan ortaya çıkmıştı. “Ben çok yoruldum sanırım. Biraz dinlensek olur mu?” Lucian bu esnada karnının acıkmaya başladığını fark etmişti. Cümlesini bitirdiğinde şövalye onu başıyla onayladı ve atındaki sırt çantalarından bir tanesini indirmeye başladı.

Lucian ise onu seyrediyordu. Çimlerin üzerine bağdaş kurarak oturmuştu. Şövalye çantayı yere koyduktan sonra etraftaki küçük çalıları toplamaya başladı. Daha sonra çakmak taşını kullanarak küçük bir ateş yaktı. Lucian ise yerinden kalkıp ateşin yanına oturdu. Bir süre boyunca konuşmadılar. Şövalye başka bir tavşan yakalamak yerine çantasındaki kurutulmuş etleri ve peksimetleri çıkardı. Birlikte yemeye başladılar daha sonra. Lucian için onlar bile büyük bir ziyafetti. Yıllarca sadece yaşamaya devam edebilmek için yemek yediği için kurutulmuş etler bile onun için ziyafetti. 

Yemekleri bittikten sonra Lucian teşekkür etti ve sessizce oturmaya devam etti. Falco’da konuşmadı hiç, onu seyretmek istiyordu. Biraz geriye oturdu ve Lucian’ı seyretmeye başladı. Ateşe dalıp gitmişti sanki. Başka bir tarafa bakmıyordu, başka hiçbir şey umurunda değildi onun. Kendinden geçmişti, yüzünde öyle bir ifade vardı ki sanki hayatının en mutlu anını yaşıyordu. Şövalye anlam veremiyordu yüzündeki mutluluğa. Bir süre sonra ateşin değişmeye başladığını fark etti. Rüzgar esmemesine rağmen ateş hareket ediyordu. Sanki sözleri bilinmeyen bir şarkıda dans ediyordu alevler.

Bir süre sonra alevden kelebekler gördüğü zaman Lucian ile alakalı soruları cevaplara bir adım daha yaklaştı. Ateş üzerinde benzer şeyleri yapabilen insanları görmüştü daha önce ancak Lucian çok küçüktü. Onların hepsi yıllarca eğitim aldıktan sonra alevler üzerinde kontrol sahibi olabilirdi. Ancak Lucian çok küçük ve kimseden eğitim almamıştı. Hatta köyde yaptıklarını düşündüğü zaman tanıdıklarının hiçbirisi o kadar yetenekli değildi.

Onunla alakalı özel olan bir şey vardı ve bunun ne olduğu bilmiyordu. Sanki onu karşısına tanrısı çıkarmıştı, ona yardım etmesi gerekiyordu. Çocuğa bakıyor ve düşünüyordu ama bir süre sonra düşünmekten vazgeçti. O anlamasa bile bir sebebi vardı her şeyin ve mücadele etmeyi bıraktı.  Nehrin akışına bırakmalıydı kendini.
Güneş gökyüzünün en üst noktasına ulaşmış ve inişine başlamıştı. Hava kararmadan Sonbahar Gazelleri’ne ulaşmak istiyorlarsa yola çıkmalılardı. “Lucian” dediği sırada o sanki çok güzel bir rüyadan uyandırılıyormuşçasına irkildi ve dönüp ona baktı. Sanki o hayalden uyandırıldığı için üzgün ve mutsuzdu. “Hazırsan yolculuğa devam edelim.”

Lucian “tamam” dediği zaman tekrardan ata bindiler ve yolculuklarına devam ettiler. Kasabaya varana kadar bir sürede daha devam etmeleri gerekiyordu. Kasabaya yaklaştıkları zaman ormanın sınırlarından dışarıya çıkmaya başlamışlardı. Önce evler gördüler daha sonra gördükleri evlerin sayıları giderek arttı. Lucian ise evleri gördükçe huzursuzlaşıyordu sanki. Tekrardan insanları görmek ona iyi gelmiyordu belli ki. Şövalye “Merak etme sana bir şey yapmazlar” dediği zaman Lucian başını çevirdi ve “o yüzden endişelenmiyorum” dedi. “İnsanları sevmiyorum ben, onları görmek huzur bozucu.”

Kasabanın sınırına vardıklarında Lucian biraz daha sıkı tutunmaya başlamıştı. Yanlarından geçen insanlara kötü bir şekilde bakıyor ve yüzünde onlardan nefret ettiğini gösteren bir ifade oluşuyordu. Kasaba gördükleri kadarı ile iki katlı binalardan oluşmuştu. Bazı binalar oldukça eskiydi ama yenileri de gözden kaçmıyordu. Kasaba göze çok hoş gelen bir yapıya sahip değildi ancak kendine özgü bir güzelliği vardı. Binaların hepsinin birbirine benzemesi bir bütünlük oluşturuyordu. Bahçelerde bolca bulunan çiçekler ise kasabaya bir güzellik katıyordu. İnsanlar da köyündekilere benzemiyorlardı. Birçoğu gülümsüyor, birbirleri ile şakalaşıyor ve eğleniyorlardı.

Kendi köyünde hiç böyle olmazdı. Herkes mutsuzdu orada, kimse birbirini sevmez Lucian’dan ise nefret ederdi. İnsanların yüzündeki gülümsemeyi gördüğü zaman onlara olan nefreti azaldı. Gülümseyebilen birisi kötü olamazdı sonuçta. Şövalyeyi gören bazı insanlar ona selam veriyordu. O ise selamlarına karşılık veriyordu. Belli ki daha önce oraya gitmişti. Bir süre daha devam ettikten sonra büyükçe bir binanın önüne geldiler. Bina iki katlıydı ama büyüklüğü diğer binaların üç veya dört katı kadardı. Önce şövalye attan indi ve Lucian’ın inmesine yardımcı oldu. Daha sonra ahıra doğru ilerlemeye başladılar. At ise onları takip ediyordu ki bu Lucian’ı oldukça şaşırtmıştı. Atı ahıra bağladıktan sonra Lucian’a doğru dönüp “hadi içeriye geçelim” dedi. Güneş batmaya başlamış, gökyüzü puslu bir kızıla bulanmıştı.

Binadan içeriye girdikleri zaman Lucian’ın tahmin ettiği gibi büyükçe bir handaydılar. İçeride birçok masa vardı ve bu masaların neredeyse yarısı doluydu. İçeriye doğru yürüdükleri sırada genç bir kız karşılarına çıktı. 15 veya 16 yaşında olmalıydı kız. Kızıl saçlarını başının arkasından toplamıştı. Parlak yeşil rengindeki gözleri ise dikkati üzerine çekiyordu. “Hoş geldiniz” dedi “bu taraftan lütfen.”

Birlikte kızı takip ettiler ve kız onları bir masaya götürdü. Masaya oturdukları zaman şövalye yemek istediklerini söyledi. Kız oldukça neşeliydi, etrafa gülücükler dağıtıyordu. Şövalye bu konuyu fazla önemsemedi ancak Lucian kıza oldukça uzun bir süre boyunca baktı. Kız uzaklaştığında şövalyeye döndü ve bir süre boyunca bakıştılar. Daha sonra şövalye konuşmaya başladı “burası güzel bir handır, rahat ederiz. Hem bu arada güzel yemekler yeriz ve dinleniriz. Sonra devam ederiz. Nasıl olsa yetişecek bir yerimiz yok.”
Lucian gülümsemeye çalışırken başıyla onayladı onu. Onu dinlemek istiyordu ama dikkati başka bir yöne kaymıştı çoktan. Hanın ortasında bir adam elinde gitarıyla şarkı söylüyordu. Anlattığı şarkı büyük felakete aitti ve tam iyiyle kötünün savaşması bölümündeydi. Lucian bu şarkıyı iyi biliyordu aslında. Şarkı iki tarafın savaşmasını anlatıyordu. Sonra on yıllarca süren savaş bir sonuca bağlanmayınca tanrılar da cepheye inmişti. Savaşta yaşanan kahramanlıkları anlattığı sırada durdu ve herkese teşekkür etti. Handaki insanların bir bölümü onu alkışlarken bir bölümü ise devam etmesi gerektiğini söylüyordu. Ancak ozan onları dinlemedi. Gülümser bir şekilde masanın üzerinde duran şapkasını alıp başına geçirdi ve üst kata çıktı.

Bu esnada kız istedikleri yemekleri getirmişti. Yemekleri masaya koyarken Lucian şaşırmış bir şekilde onu seyrediyordu. Daha sonra kız uzaklaşırken tekrardan onu takip etmeye başlamıştı. Bu durumu fark eden şövalye dayanamadı ve “bir şey mi oldu?” diye sordu. Lucian ise yüzündeki üzgün ifade ile ona doğru döndü “bir şey olmadı aslında. Sadece onu tanıdığım birine benzettim” dedi.

Şövalye isterse anlatabileceğini söylediğinde ise ifadesiz bir tondan konuşmaya başladı “benim yanımda bir tek o vardı. Başka kimsem yoktu benim ve bu yüzden onu öldürdüler. Aldılar onu ellerimden” Soruları cevaplarını bulmaya bir adım daha yaklaşmıştı ancak Lucian’ı daha fazla zorlamak istemedi. “Hadi yemeklerimizi yiyelim” dediği sırada Lucian çoktan büyük bir pirzolayı yemeye başlamıştı. Onun bu hareketindeki çocuksuzluk ve yağlanan ağzı şövalyenin gülümsemesini sağladı. Birlikte yemeklerini yediler. Yemek bittikten sonra kız tekrardan gelip tabakları götürdü. Lucian ise bu sefer onu takip etmedi ama yüzünde hafif bir hüzün vardı. Fazla konuşmadılar bu süre içerisinde. İkisi de ne söylemeleri gerektiğini bilmiyordu bu yüzden sessizlik onlar için oldukça güzel bir sığınaktı. Arada şövalye içecekleri bitti zaman yenisini sipariş ediyordu. Garson kız ise aynı gülümseme ve mutluluk ile bardaklarını getiriyor ve gidiyordu. Bir süre önce ondan bakışlarını alamayan Lucian ise kız bakmıyordu bile. Sanki o benzerlik tamamen kaybolup gitmişti. En son siparişi getirdiği zaman şövalye yemeğin ne kadar olduğunu sordu ve kızın söylediğinden biraz daha fazlasını verdi. Kız bundan oldukça mutlu olmuşçasına teşekkür etti ve Lucian’a dönüp tekrardan gülümsedi. Lucian ise o esnada kıza bakmadığı için bu güzel gülümsemeyi görmedi. Görseydi de ne yapacağını bilmiyordu aslında.

Masadan kalkıp merdivenlerden yukarıya doğru çıktılar. Odalarında iki tane yatak vardı ve Lucian duvar tarafında olanı seçti. Pencereye yakın olmak istemiyordu. Pencereye yakın olmak onun için güvensizlik demekti. Şövalye zırhını çıkartırken Lucian başını yastığa koymuş ve uykuya dalmıştı. Onun bu kadar hızlı uyumasını yorulmuş olmasına bağladı şövalye ve yatağına uzanıp onu seyretmeye başladı. Acaba neydi onun gerçek hikayesi?

Yeni dünya, küçük hayaller

Yeni dünya

Aslında Lucian gece boyunca güzel bir uyku çekememişti. Sık sık uyanmış ve kendi etrafında dönmüştü. Ne gördüğünü hatırlamasa da kâbuslar gördüğünü biliyordu. Uykusunun sekteye uğramasının en temel sebebiydi gördüğü kâbuslar. Etrafına baktığı zaman şövalyeyi nöbet tutarken görüyordu. Önce mezar kazmaya başlamış daha sonra etrafa saçılan cesetleri o çukurlara gömmüştü. Daha sonra cesetler için dua etmeye başlamış ve ruhları için af dilemişti. Lucian için anlamsızdı bu ayin. Onlar kötüydü ve böyle bir saygıyı hak etmiyorlardı. Ancak şövalye aynı fikirde değildi ve onları önemsemişti.

Lucian anlamamıştı neden böyle yaptığını. Onlar ölmüştü sonuçta. Zaten dünyada kötü olup ona acı çektirdikleri için onlar da acı çekmeyi hak ediyorlardı. Gömülmek onlar için bir lütuftu. Daha fazla acı çekmeliydi onlar. Hele kötü insanlar kolaylıkla ölümün merhametli kollarına kavuşurken onun hala yaşıyor olması ona rahatsızlık veriyordu. “Neden yaşıyordu ki o halde, neden şövalye onu kurtarmıştı” gibi soruları takip eden yüzlerce başka soru doldu zihnine. Sonra biraz uyudu ve tekrar uyandı. Tekrar uyandığında şövalye gömme işini bitirmiş ve bir meşe ağacına yaslanmıştı. Onunla konuşmak istemesine rağmen rahatsız etmek istemediği için sustu. Bir süre sonra uykuya yenik düştü ve kendini başka bir kâbusun içinde buldu.


Yıllarca yaşadığı ambarın içindeydi o. Fareler yine etrafında dolaşıyor ve ona eşlik ediyordu. Zaten farelerden başka kimsesi yoktu. Her ne kadar onu yemeye çalışsalar da yine yalnızlıktan daha iyiydi onların dostluğu. Hava soğuktu, dışarıda neredeyse onun boyunda kar vardı. O ise üzerindeki ince giysiler yüzünden üşüyordu. Nereden bulduğunu hatırlamadığı bir çakmak taşını kullanarak ateş yakmayı başarmıştı. Ancak ateşe atacak bir odunu olmadığı için onu canlı tutmak oldukça zordu. 

12 yaşında olmalıydı. Ailesi onu evden kovalı fazla uzun zaman olmamıştı. O zamanlar hala ailesi ona yiyecek veriyordu. Elbette ona verdikleri yiyecekler bahçedeki köpeğe verdikleri ile aynıydı ama bunu sorun yapmıyordu. Hava o kadar soğuktu ki ateş bile yanmakta zorluk çekiyordu. Rüzgâr ambarın tahtaları arasından esiyor ve kemiklerinin derinliklerine kadar üşümesini sağlıyordu. Öleceğini düşünüyordu sıklıkla. O zamanlar bile ölüm ona güzel geliyordu.

Aradan biraz zaman geçip gözleri kapanmaya başladığı sırada garip bir duygu hissetmişti. Sanki birisi onun adını sayıklıyordu ama etrafında kimse yoktu. Birisi onunla konuşmaya çalışıyordu sanki. Sanki o birisi ateşin güçlenmesini sağlamıştı. Hatta o kadar güçlenmişti ateş neredeyse ambarın çatısı alev alacaktı. Bunun nasıl olduğunu anlamadı ama. O gece ateşin ısısıyla değil bir dostun sıcaklığıyla ısındı. Kimsesi olmayan birisi için o dost vazgeçilmezdi.


Uyandığı zaman sabah olmuştu. Uykusuz geçen bir gecenin yorgunluğunu üzerinde hissediyordu. Kuşların cıvıltıları her yerde yankılanıyordu. Onlar için neşeli bir gün olmalıydı. Ormanın iç taraflarına baktığı zaman uzaklarda dolaşan geyikleri görebiliyor ve onların güzelliklerine hayran kalıyordu. Gökyüzünde fazla bulut yoktu ki bulutsuz bir gökyüzünün onun için anlamsızdı. Şövalye ise ateşin kenarında yemek pişiriyordu. Karnından gelen gurultular ona ne kadar acıktığını hatırlattığı sırada hızlı bir biçimde ayağa kalktı. Bu sefer hareket edince canı fazla yanmamıştı ki bu onun için oldukça güzel bir gelişmeydi. Şövalyenin yanına yaklaştığı sırada “günaydın” dedi.

Aynı şekilde karşılık verdiğinde şövalye Lucian hemen onun yanına oturdu. Tekrardan tavşan pişiriyordu ve tavşan oldukça lezzetliydi.  Aslında güzel bir gündü. Geride bıraktığı hayatından sadece bedenindeki morluklar kalmıştı ve bu rahatlamasını sağladı. Şövalye “daha iyi misin?” diye sorduğunda başını sallayarak onayladı sözcükleri. “Senin sayende çok daha iyiyim” dediği sırada şövalye onun gözlerinde daha önce görmediği mavi bir ışığı gördüğüne yemin edebilirdi.

“Önemli değil” dediğinde şövalye, Lucian “senin gibi insanların yok olduğunu düşünürdüm hep. Büyük felaket sırasında hepinizin bu dünyayı terk ettiğine inanmıştım. Yanıldığımı bilmek gerçekten çok güzel” diyerek devam etti konuşmasına. Şövalye ona doğru daha detaylı baktı ve onun büyük felaket hakkında neler bildiğini merak etti. İnsanların genelde fazla bilgisi olmazdı o konuda. “Merak etme benim gibi insanlar hala var belki sayıları azaldı ama yok olmadılar. Zaten büyük felaket her şeyin sonu değildi. Aslında hiçbir şey bitmedi” dediği zaman Lucian gülümsedi ona bakarak. “Ancak dünya yerle bir oldu. O kadar büyük bir savaş varmış ki o savaşa katılan herkes birkaç dakika sonra ölüyormuş. Hatta öyleymiş ki ölüm her yeri kaplamış ve savaşın uzağında olanlar bile sırayla ölüyormuş. Kötülüğün iyiliği yok etmek için savaştığını okumuştum daha önce ancak iyilik de kötülüğü yok etmeye çalışıyordu ve sonra dünya parçalara bölündü” şövalyeye bilgili olduğunu göstermek istiyordu aslında. Onun gözünde küçük bir çocuk gibi görünmek istemiyordu.

Şövalye ise onun anlattıklarını dikkatle dinlemiş ve anlattıklarından çok fazlasını bildiğini fark etmişti. Konuşurken kelime seçiyordu belli ki. Yaşından daha büyük cümlelerle konuştuğu belliydi onun ve anlatırken yüzündeki ifadesizlik bütün olanlara tarafsız kaldığını gösteriyordu. “Ancak kötülük kazanacak sonunda çünkü iyi olduğunu düşünenler aslında kötü. Aslında hepsi acımasız hepsi vahşi. Kötülüğün kazanması için savaşmasına gerek yok aslında elbette bir gün her bedeni ele geçirecek. Benim gibi başkaları da var demiştin ama daha ne kadar var olacaklar. Kaç nesil daha dayanabilecek iyilik” bu sözleri söylerken ise ateşin derinliklerine dalmıştı. Geçmişini düşündüğü çok belliydi. Onun yaşadıklarını yaşayan birisinin iyiliğe inanmaması çok normaldi. Ancak şövalye ona iyiliği gösterebileceğini düşündü. İyiliği görürse eğer fikirleri değişebilirdi.

“Merak etme sen iyilik asla yok olmayacaktır. Zordur bizim yolumuz ve kötü daha kolaydır ancak iyi her zaman kazanır.” Şövalye konuşurken uzun bıyıklarıyla oynuyordu düşünceli bir şekilde. Bir eliyle ateşin üzerindeki tavşanları çevirirken diğeri ile kılıcının kabzasını tutuyordu. Bir süre boyunca konuşmadılar Lucian kendini daha fazla ortaya çıkarmak istemedi şövalye ise onu zorlamak niyetinde değildi. Tavşanlar piştikten sonra ikisi de yemeklerini yedi, konuşmadılar. Yemek bittikten sonra Lucian teşekkür ettiğini söyledi şövalye ise onun sözlerine karşılık önemli olmadığını söyledi.

Bir süre sonra Lucian “hep ben anlattım biraz da seni dinlemek istiyorum” dedi ve şövalye anlatmaya başladı “Adımın Falco olduğunu söylemiştim zaten. Bir beyaz kurt şövalyesiyim.” Lucian beyaz kurt kelimesini duyunca bildiğini göstermek için başını salladı. Ancak yine de hikâyesini dinlemek istiyordu. “Beyaz kurtlar sınırlarda görevlidir hep. Şövalyeliğe bağlıdırlar. Hatta merkez yozlaştığı için şövalyeliği onlar ayakta tutarlar. Birçoğu resmi olarak şövalye değildir. Merkezden sürgün edilirler ve daha sonra uzak diyarlara giderler. Onların bazıları bu sürgünü kabul edemez ve ayrılır. Beyaz kurtlar o ayrılanlardır” konuşmasını sonlandırmaya yakın zırhının sol omuzundaki kurt işlemesini gösterdi gururlu bir şekilde.

Lucian “Peki ya neden sürgün edildin Falco?” diye sorduğunda şövalye gülümsedi bu çocuk fazla meraklıydı. Bir an için durdu Falco, bir süre için geçmişini düşündü ve kederli bir tondan konuşmaya başladı “Bir köyde isyan çıkmıştı. Halk artan vergilere karşı isyan ediyordu. Birliğimle beraber oraya gittik, görevimiz isyanı bastırmaktı. Karşımızda sadece bir grup köylü vardı ama liderimiz silahlarımızı çekmemizi emretti. Korkunç bir görüntüydü. Bir gurup masum köylü karşımızdaydı ve silahlarımızı çekmiştik. Daha sonra liderimiz ele başlarını öldürmemizi emretti. Ben hareket etmedim, edemedim. İnsanların karşımda kılıcçtan geçirilmesini izledim. Küçük bir çocuğun boğazının kesilişini gördüm ben. O gün 27 insan öldü. Sonra şövalyelerin karşısına geçtim ve durmalarını söyledim. Beni dinlemediler ve onlarla savaştım. Sonra yargılandım ve sürgün edildim. Zırhımdaki işaretlerini söküp attım ve yerine bu kurdu işlettirdim.” Şövalye anlatırken geçmişe gitmişti ve konuşurken yumruklarını sıkıyordu. Sanki öfkesi tekrardan karşısına çıkmıştı ve bedenini ele geçiriyordu. 

Onu o şekilde gören Lucian biraz geriledi ve şaşkın gözlerle Falco’ya baktı. Yaptıklarını fark eden Falco ise ayağa kalkıp “iyi hissediyorsan gitmemiz iyi olur” dedi. “Ağaç köklerinde uyumak pek rahat değil.” Lucian başıyla onayladığı zaman şövalye eşyalarını toplamaya ve atının üstüne yerleştirmeye başladı. Lucian ise onu seyrediyordu. Karşısındaki şövalye normal birisi değildi ve ondan öğrenecek çok şeyi vardı.

Falco’nun yardımıyla ata bindikten sonra ilerlemeye başladılar. Lucian “nereye gidiyoruz” diye sorduğunda Falco “kim bilir” diyerek cevapladı kahkaha ile karışık bir tonda. Sürgün edilmiş bir şövalyenin yanındaydı artık ve onun yanında hiç olmadığı kadar güvende hissediyordu.

Resim: Jason Engle



Yeni dünya, küçük yalnızlıklar

Yeni dünya, küçük yaralar
Yeni dünya, Lucian'ın doğuşu


Karanlık bir yolda yalnız başına yürüyordu Lucian. Uzun bir zamandan beri kimseyi görmemişti etrafında. Aslında neden yürüdüğünü bilmiyordu. Nereye doğru gittiğini de bilmiyordu ama önemsemedi bunları. Etrafında hiçbir şey yoktu belki de sonsuz bir boşluktaydı. Nereye gittiğini önemsemediği, rotasını bilmediği bir zamanda yürümeyi bırakmak istedi. Dursa mesela, hiçbir yere gitmese, hayatı bir kenara bıraksa ve öylece dursa. Sanki her şey onunla birlikte duracakmış gibi beklese. Asla gelmeyecek bir yarını beklediği gibi beklese ama. Hiç sahip olmadığı mutluluğu beklediği gibi beklese sanki ona ulaşmak mümkünmüş gibi sanki elini uzatsa ona dokunacakmış gibi beklese.

Ancak onun bekleyecek hiçbir şeyi yoktu. Dursa mesela, hayat da onunla beraber dursa. Akmasa, zamanı durdurabilse mesela. Herkesi durdurabilse, her şeyi durdurabilse. O yaşamayı istemediği için her şey bıraksa yaşamayı veya vazgeçseler ondan. Hayat bıraksa onun yakasını ve sonunda başarabilse ölmeyi. Nefes alıp vermek yaşamak değildi aslında. Belki de yaşamak gülümsemekti, mutlu olmaktı belki. Sevmekti, sevilmekti aslında. Onu kimse sevmiyordu ve sevdiği tek varlık elinden alınmıştı. Yaşamanın ne anlamı kalmıştı ki, dursa o, bir daha hiç hareket etmese. Ölümdü belki de isteklerinin sözlüklerdeki karşılığı.

Bir sure daha oturduktan sonar tekrar ayağa kalkmaya karar verdi. Bunu neden yaptığını bilmiyordu aslında. Belki hala içinde bir parça umut kalmıştı belki içinde içinde büyüttüğü nefret onu kontrol etmeye başlamıştı. Belki de sadece bedeni artık küçük bir intikam ateşiyle yanıyordu. Belki de damarlarında artık nefret akıyordu.

Karanlığın içinde biraz daha yürüdükten sonra kendini yıkılmış bir evin içinde buldu. Orayı çok iyi biliyordu. Kaçmıştı bir gün herkesten ve o unutulmuş taş eve saklanmıştı. Gitmek istiyordu aslında, herkesi bırakıp çok uzaklara gitmek istiyordu. Ancak kaçamıyordu o, gidemiyordu uzaklara. Öyle bir hayatı vardı ki onun gölgesinden daha yakın duruyordu ona. Kaçtıysa bulunurdu o. Bulunduğu zaman cezalandırılırdı. Kemikleri kırılabilirdi mesela onun veya günlerce aç bırakılabilirdi. Hatta eski bir ambara kilitlenip orada kurumuş buğdayları yemek zorunda da kalabilirdi. O hep cezalandırılırdı ama sebebini bile bilmeden. Niye diye sormak onun hakkı değildi. Yaşıyordu ve onun ölmesi gerekiyordu.

Duvardaki taşlardan birisinin yerinden oynadığını fark ettiğinde onu hareket ettirmek istedi ancak o kara taşa dokunduğu zaman ev yıkılmaya başladı. Önce o hiçliğe gitti anlam veremeyen bir şekilde etrafına baktı. Daha sonra bir daha geçti ve kendini tekrardan şövalyenin yanında uzanırken buldu.

Yattığı yerden doğrulmak istedi ama yapamadı. Bedenini bir acı dalgası kapladı ve şiddetli bir şekilde inledi. Onun sesini duyan şövalye yanına geldi hızlı bir şekilde ve acele etmemesini söyledi. Elini göğsünün üzerine koydu ve “endişe etme yanında ben varım” dedi. Bu duyan çocuk hareket etmeyi bırakarak tekrardan uzandı. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki nerede olduğu ne yaptığını bilmiyordu. Onu neden öldürmediklerine dair hiçbir fikri yoktu. Bir ormanın içindeydi ve şövalye hemen yanındaydı. Beyaz zırhını çıkarmamıştı hiç. Kılıcı belinde asılı durmaya devam ediyordu.

Ağaçlara baktığı zaman ormanın oldukça içlerinde olduklarını fark etti. Ağaçlar neredeyse gökyüzüne kadar uzanıyordu, ağaçlara bakarak her birinin yüzlerce yıl yaşadığını tahmin edebilirdi. Toprağın üzerinde küçük çiçekler vardı ve yer yer çimle kaplanmıştı. Çiçeklerin ormanın içinde sıklıkla bulunduğunu biliyordu. Bu bilgilerden yola çıkarak köyden oldukça uzakta olduğunu tahmin etmişti.

Bu esnada şövalye kamp için yaktığı küçük ateşin yanında bir şeyler pişiriyordu. Lucian’ı sakinleştirdikten sonra tekrardan ateşe dönmüştü. İki tane tavşanın derisini yüzmüştü daha sonra onları ateşin üzerine koyup pişirmeye başlamıştı. Lucian uyandığında burnuna tavşanın lezzetli kokusu geldi ve o an ne kadar acıkmış olduğunu fark etti. Yerden destek alarak oturur vaziyete geçti ve şövalyeye doğru eğildi. Daha sonra onun omuzunu tutarak ondan güç aldı. İsminin ne olduğunu söylemişti acaba, hatırlayamaması ne kadar kötüydü.
Şövalyenin omuzunu tuttuğu zaman başını çevirip ona doğru baktı ve “daha iyi olduğu görüyorum. Güzel bir haber bu” dedi gülümser bir şekilde. Bu açıdan baktığı zaman onu daha detaylı inceleyebiliyordu. Yüzünde çizikler oluşmaya başlamıştı demek ki orta yaşlara yakındı. Siyah saçları omuzlarına kadar uzanıyordu. Siyah gözleri biraz derindeydi sanki. Sürekli düşünüyormuş gibi bir havası vardı. Bakışları sert ve keskindi. Yüzünde ve boynunda savaş yaraları vardı. Ancak bunlardan rahatsız olmuyor hatta onları gururla taşıyor gibiydi. Bıyıkları çenesine kadar iniyor ve çenesinden aşağıya doğru biraz daha devam ediyordu.

Şövalyeyi bir an boyunca inceledikten sonra karnından gelen gurultular ile tekrardan tavşanın pişmesini izlemeye başladı. Tavşanın pişmesi fazla uzun sürmedi. İlk tavşanı alıp Lucian’ın önüne koydu ve yanına bir parça peksimet bıraktı. Lucian gözü dönmüşçesine tavşana saldırdığı sırada şövalye ona bakıp kısa bir kahkaha attı. Bu anda Lucian ona doğru bakıp utangaç bir şekilde boynunu eğdi ancak şövalye başını iki yana sallayarak önemsiz olduğunu belirtti. Sanki yıllardır hiç et yememişti o. Aslında böyle olmuştu ailesi onu ambara kapattığı için et oldukça lüks bir yemekti ona göre.

Yemeği bitirdikten sonra Lucian elini karnınızın üzerine koydu duyduğunu belirtmek için. Daha sonra gülümser bir şekilde şövalyeye dönüp teşekkür etti. Bir süre boyunca bakıştılar. Daha sonra şövalye Lucian’a dönüp “sana neden saldırdılar?” diye sordu.

Lucian bir süre boyunca sustu, hiçbir şey söylemedi. Yüzü hayalet görmüş gibi beyazladı bir anda. Daha sonra şövalyeye baktı ve ona borçlu olduğunu düşündü. Daha sonra konuşmaya başladı “çünkü benden nefret ediyorlar.”

Şövalye için bu cümle çok açıklayıcı değildi ve ondan neden nefret ettiklerini sordu. Lucian konuşmaya çok istekli değildi aslında. Konuşmaya başladığı zaman şövalye şaşırmıştı “Çünkü benden korkuyorlar. Yıllarca işkence yaptılar bana. Daha küçük bir çocuktum ambara kapattılar beni. Geceleri fareler ısırdı beni, aç bıraktılar. O kadar nefret ediyorlardı ki benden yapabilseler öldürebilirlerdi. Sebebini bilmiyorum ama öldürmediler. Kimsem yoktu benim.” Son cümlesini söylerken yüzüne bir acı ifadesi yerleşti. Konuşmak için yutkundu sonra gözlerinin etrafında biriken yaşları sildi.

Şövalye onu dinlerken gördüklerini aklından geçiriyordu. Özellikle bütün köyü kaplayan o yangını unutması pek mümkün değildi. Sonra köylüler saldırdıklarında onlara çarpan kayalar vardı. Bunların hepsinin bir açıklaması olmalıydı ve “o yangını sen mi çıkarttın?” diye sordu. Lucian gururlu bir şekilde cevap verdi sözleri kısa ve keskindi “evet.” “Onları nefretlerinde yakmak istedim.”

- Ancak seni öldüreceklerini biliyordun
- Ölümden korkmuyorum ki ben, o şekilde yaşamaktansa ölmeyi yeğlerim
- Kimsen yok muydu peki senin?
- Yoktu, arkadaşlarım vardı sadece benim. Onları da kimse bilmez, kimse göremez.
- Kimse göremez derken?
- Onları kimse görmedi hiç. Sadece ben gördüm, sadece ben bildim.

Çocuk cevapları seri bir şekilde verdikten sonra bir süre boyunca durdu şövalye. Ezbere konuşuyordu sanki. Bu şekilde gerçekleri öğrenebilme ihtimali yoktu. Özellikle çocuk her soruyu hızlı ve kısa cümlelerle cevaplayınca ondan bir şeyler öğrenme ihtimali yoktu. Onunla yaptığı kısa konuşma aklına başka sorular getirmişti. Ancak o sorular biraz daha bekleyebilirdi özellikle çocuk hala kendini toparlayamamışken onun üstüne gitmenin anlamı yoktu.

“İstersen biraz daha uyu sen” dediğinde çocuğun yatmasına yardımcı oldu. Bandajlarını kontrol etti kanama var mı diye ama kanama olmadığını gördüğünde mutlu bir şekilde onun yatmasına için yalnız bıraktı. Ateşle oynamaya devam ederken akşam vakti yaklaşıyordu. Zihninde soruları dolaşırken yanında kıvrılıp uyuyan çocuğa baktı. O yangını o çıkartmış olamazdı, yüzündeki masumiyete baktığı zaman onun karıncayı bile incitemeyeceğini düşünürdü. Ancak konuştuğu vakit cümlelerindeki soğukkanlılık ve gözlerindeki o nefret ona bakışını değiştiriyordu. Peki o kadar büyük bir yangını nasıl çıkartabilmişti ve orada olanların bir açıklaması var mıydı?

Bir süre sonra şövalye sırtını ağaca yasladı ve gözlerini kapattı. Zihninde sorular dolaşırken aklını onlardan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Gece uzundu ve orman tehlikelerle doluydu. Tetikte olmalıydı.

Resim: Aquasixio 

Yeni dünya, küçük yaralar

Yeni dünya, Lucian'ın doğuşu

Güneş batalı uzun zaman olmamıştı. Şövalye atını durdurup bir ağaca bağladı. Kucağında taşıdığı baygın çocuğu attan indirip başka bir ağacın gövdesine yasladı. Daha sonra onun yaraları ile ilgilendi bir süre boyunca. Ciddi bir yarası yoktu aslında ancak tüm gövdesi morarmıştı. İnsanların ona saldırma biçimini aklından çıkartamıyordu bir türlü. Onların gözlerindeki öfke kolayca unutulabilecek gibi değildi. Çocuğa neden o şekilde davranmalarının sebeplerini merak ederken bir yandan da çocuğun yaralarını bandajlamakla meşguldü.

Karnında derin bir kesik vardı ve onunla özel olarak ilgilenmesi gerekiyordu. Çantasından çıkardığı bir merhemi yaraya sürerken çocuk acı çektiğini belirtircesine hareket etmeye başladı. Ancak uyanmadı. Daha sonra o merhemden diğer yaralarına da sürdüğünde çocuk acı çekmeye devam etti. Merhemi sürdükten sonra bandajlama yapmaya başladı. Sol omuzunda çıkık olabilirdi ve onu yerine taktı. Bu esnada çocuk kesin bir çığlık atmasına rağmen yine de uyanmadı. Onun zayıf bedeni için fazlaydı yaşadıkları ve şimdi güçsüzlük içinde titriyordu bedeni.

Çocukla ilgilenmesi bittiğinde onun kalın bir örtüyle örttü ve ateş yakmak için etraftan çalı toplamaya başladı. Yeteri kadar çalıyı topladıktan sonra ateşi çocuğa yakın bir yere yakmaya karar verdi. Bu sayede biraz olsun ısınabilirdi. Cebinden çakmak taşını çıkarttı ve birkaç kere sürttü sonra çıkan alevle küçük bir çalıyı tutuşturdu. Daha sonra o çalıyı alıp diğerlerinin üzerine koydu. Kısa bir süre sonra ateş yanmaya başladı ve ateşi daha büyük dallarlarla besledi. Sırtını ağaca yasladığında kılıcının kınını çıkartıp kucağına koydu. Her ihtimale karşı bir eli kılının kınında diğer eli ise kılıcın sapındaydı. Düşünceler içerisinde uzanırken bir yandan da çocuğun hırıltılı soluk alış verişlerini dinliyordu.

O çocuk ne yapmış olabilirdi ki o kadar acımasızca saldırmışlardı üzerine. Nasıl bir suç bir çocuğu ölüme göndermeye sebep olabilirdi. Yanında baygın yatan çocuğa baktığı zaman onun yüzündeki masumiyete hayran kalıyordu. Nasıl bir güç bir çocuğun yüzündeki masumiyeti silmek istiyordu. 15 veya 16 yaşında olmalıydı çocuk. Henüz sakalları çıkmamıştı, büyümemişti belli ki. Çocuktu o daha, niye öyle davranmışlardı. O yetişmeseydi öldüreceklerdi onu, acı çektirerek yavaşça öldüreceklerdi. Sanki onun kanıyla yıkandıklarında tüm günahları affedilecekti. Sanki onun kanı dünyadan pislikleri temizlemeye yetecekti. Anlaması mümkün eğildi.

Şövalye düşünmeye devam ederken bir yandan da etrafındaki sesleri dinliyordu. Baykuşlar ötüyor ve karanlık ormana gizemli bir hava katıyorlardı. Saat gece yarısını geçmişti çoktan. Ormanda gece hâkimdi ve sessiz avcılar ölümcül bir av içerisindeydi. Ateşin vahşi hayvanları uzak tutacağına inanıyordu ancak her ihtimale karşı kılıcını elinden bırakmıyordu. Sebebini bilmediği bir tedirginlik vardı içinde ve bu tedirginliğin sebebi yanında yatan çocukla yakından alakalıydı.

Çocuk inlemeye başladığı zaman şövalye yerinden kalkıp çocuğun yanına geçti. İnliyor ve olduğu yerde hareket ediyordu. Merhemin onun kanına işlediğinin bir göstergesiydi bu ve bu çocuk için oldukça güzeldi. İyileşebileceğinin bir ipucuydu bu hareketlilik ve şövalye belirsiz bir şekilde gülümsedi. Çocuk gözlerini açtığında şövalyeye doğru boş bir bakış attı. Sadece bakıyordu sanki, göremiyordu belki de veya anlayamıyordu gördüklerini. Çocuğun kendine gelememesinin bir göstergesiydi bu hareket ve onun iyileşebileceğine dair güçlü bir kanıttı.

Çocuk ise gözlerini açtığında karşısında zırhında ateşin yansıması olan şövalyeyi gördü. Bir süre boyunca nerede olduğunu anlamadı fakat daha sonra onu kurtaran şövalyenin yanında olduğunu anladı. Sebebini bilmediği bir huzur kapladı içini ve tekrardan gözlerini kapattı. Gözlerini kapatması onun için kolay değildi aslında. Gözlerini kapattığında görüntüler gelmeye başlıyordu. Hayatından parçalar sahneler halinde önünden geçiyor ve ona geçmiş acıları tekrardan yaşatıyordu.

Bir ambarın içindeydi çocuk. Fareler etrafında dolaşıyor ve o uyuduğu sırada ona saldırıyorlardı. Bu yüzden uyumaması gerekiyordu onun. Uyuduğunda canını yakıyorlardı. Günlerdir hiçbir şey yememişti. Eğer yapabilse farelerden birisini öldürüp onu yemeye başlardı ama yapamıyordu. Gece çok soğuk oluyordu ama soğuktan da kaçabilecek bir yolu yoktu. Anlamı yoktu yaşamasının. Ailesi onu boş bir ambara kilitlemişti ona hiçbir şey vermeden. Eğer insan kendi kendine ölebilseydi eğer orada ölmekten mutluluk duyardı çocuk. Daha on üç yaşındaydı ama hayat ona büyümesi gerektiğini söylüyordu. Büyüyemediği için gidemiyordu oradan.

Başka bir sahnede güzel bir kızın ona yemek verdiğini görüyordu. Eğer aşk gerçek ise o kıza âşıktı. Ambarın tahtalarının arasındaki bir boşluktan veriyordu ona yemeği. Eğer o kız olmasaydı açlıktan ölebilirdi. Eğer o kız olmasaydı konuşmayı unutabilirdi. Kız yanına gelip onunla konuşuyordu hep. Bir süre kaldıktan sonra gidiyordu çünkü yasaktı onun yanına gitmek. Kızın ailesi ona yardım ettiğini öğrenseydi kıza cezalar verirdi. Bu yüzden çocuk kızın yardımını istemiyordu. Onun başı belaya gireceğine açlıktan ölmeyi yeğlerdi. 

Sahneler değiştiği zaman yaşlı bir adam vardı yanında. Köye yeni gelmişti belli ki. Çocukla özel olarak ilgilenmiş ona okumayı öğretmişti. Sonra ona kitaplar vermişti. Ailesiyle kavgalar etmişti ve bu sayede çocuğun yaşadığı ambarın kilitleri açılmıştı. Artık dışarıya çıkabiliyordu ancak dışarıyı sevmiyordu o. Herkes ondan nefret ediyordu. Herkes onun ölmesini bekliyordu ama o sebebini bilmediği bir sebepten dolayı devam ediyordu yaşamaya. Daha sonra yaşlı adam ona kitaplar verdi. Evrenin yaratılışını anlatan, tanrılardan bahseden kitapları bir çırpıda okudu. Yaşlı adam ailesine her ne söylediyse artık çocuktan daha fazla korkuyorlardı. Hatta haftada birkaç kere önünde bir kap yemek bile bırakılıyordu.

Çocuk baygın bir biçimde yatıp kendi dünyası içinde yolculuklar yaparken sabah olmuştu. Şövalye fazla uyumamasına rağmen ayağa kalkıp sönmüş ateşi tekrardan canlandırmaya çalışıyordu. Çocuğun yaralarına baktığı zaman kanamasının azaldığını gördü ve bu gelişmeden dolayı mutlu oldu. Ateşler içerisinde yanıyordu ve alnına ıslak bir bez koydu. Daha sonra tüm vücudunu ıslattı ateşini biraz düşürebilmek için. Enfeksiyon kapmış olmalıydı ve bedeni direniyordu. Çantasından çıkardığı bazı otları karıştırarak bir çay hazırladı ve o çayı çocuğun ağzına yavaşça döktü. Daha sonra onun için hazırladığı başka bir karışımdan biraz içirdi. Beslenmesi gerekiyordu onun yoksa bedeni güçsüz kalırdı ve savaşı kaybederdi. Çocuğa zarar gelmesini asla istemiyordu hele ki sorularının cevaplarını sadece ondan alacağını bildiği sürece.

Sabahın saatleri ilerlerken çocuk tekrardan gözlerini açtı ve “neredeyim?” diye sordu gırtlağından çıkan kısık bir sesle. Çocuk doğrulmaya çalıştığı sırada şövalye onu tuttu ve “kıpırdama dinlenmen gerekiyor. Güvendesin merak etme şimdi sadece dinlen” dedi. Bu sözleri duyan çocuk hafifçe gülümsedi ve tekrardan uykuya daldı. Hareket edebilmesi oldukça güzel bir gelişmeydi. Şövalye bunu öğrendiği zaman mutlu bir şekilde gülümsedi ve yere bağdaş kurup oturdu. Daha sonra bir elini kılıcının üzerine koyarak dua etmeye başladı. Avuç içi kılıcının keskin yüzündeydi ve hafifçe bastırıyordu elini. “Eğer yanlış bir şey yapıyorsam tanrım bir işaret ver bana ve kes elimi” cümlesini bitirdiği zaman avuç içini kılıcın keskin yüzü üzerinde hareket ettirdi ve daha sonra avuç içinde hiçbir kesik olmadığını gördü.

Tam kendine bir kahvaltı hazırlayıp yemek üzereyken ormanın içinden gelen gürültüler duymaya başladı. Kahvaltıyı bir kenara bırakıp ayağa kalktı. Bir süre sonra karşısında onlarca silahlı adam karşısında duruyordu. “Ne istiyorsunuz” diye bağırdı şövalye emredici bir tonda ve karşıdan cevap geldi “çocuğu istiyoruz.” Şövalye “onu alamazsınız” dediği zaman adamlar kılıçlarını çektiler ve şövalye de aynı şekilde karşılık verdi.

Adamlar kılıçlarını çektikten sonra şövalyenin etrafını sardılar. Şövalye ise sırtını çocuğa vermişti. “Gidin buradan” diye bağırdığı zaman bazı adamlar bir adım geriye attılar fakat diğerleri hareket etmeyince tekrardan oldukları yere döndüler. Daha sonra adamlar saldırmaya başladı. Şövalye gelen darbeleri kılıcıyla geri çeviriyor dirsek ve yumruk darbeleri ile ona saldıranları yere düşürüyordu. Sadece savunuyordu şövalye, herhangi bir şekilde saldırmıyor ve kılıcını kullanmıyordu.

“Sizi son kez uyarıyorum” dedi bir süre sonra. “Ya gidin ya da sonunuzla yüzleşin.” Adamlar onu dinlemeyip saldırdıkları zaman kılıcını ona doğru savuran bir adamın hamlesinden geriye doğru küçük bir zıplama yaparak kurtuldu. Daha sonra adamın kılıcıyla çizdiği yayın hemen altından kendi kılıcını savurdu ve karnını boydan boya yardı. Daha sonra ona sol yanından saldıran birisinin kılıcına yukarıdan vurarak aşağıya doğru eğdi ve kılıcının kabzası ile onun suratına vurdu. Yüz kemiklerinden gelen çatırtı sesini duyduktan sonra tekrardan kalabalığa doğru döndü.

Geriye 8 kişi kalmıştı ve onlarla uğraşmak oldukça yorucu olacaktı. Her ne kadar arkasını korumaya çalışsa da artık bunu yapamıyordu. Düşmanları etrafını çevrelemişti ve hepsi aynı anda saldırıyordu. Avantajlı olduğu nokta ise adamların bazıların deneyimli savaşçılar olmamasıydı. Onları kolaylıkla atlatabiliyordu.

Ön tarafındaki üç kişi ile aynı anda savaşırken arkasındaki adamlardan birisi ona doğru hızlı bir biçimde yaklaştı. Tam kılıcını kaldırıp şövalyenin sırtına saplayacağı sırada çocuk gözlerini açtı ve hızlı bir şekilde etrafına baktı. Daha sonra sağ elini hafifçe havaya kaldırıp “lütfen dostlarım yardım edin” dedi. O cümlesini tamamladığı sırada birkaç tane kaya parçası havalandı ve şövalyeye saldıran adamlara çarptı. Çocuk tekrardan bayıldığı sırada olan bitene şaşıran şövalye başka bir adamın boğazını kesti. Hala ayakta kalanlar şaşkınlık içinde kılıçlarını yere bırakarak kaçmaya başladı. Şövalye ise onları kovalamadı. Kaçan birisine saldırmanın onun yemininde yeri yoktu.

Tekrardan çocuğun yanına dönüp yere oturdu ve onun ayılmasını bekledi. Birkaç saat boyunca çocuk hiç kıpırdamadı. Sadece hafifçe nefes aldı ve aralarda inledi. O birkaç saat geçtikten sonra çocuk tekrardan gözlerini açtı hemen yanında duran şövalyeye baktı. “Teşekkür ederim” dedi daha sonra şövalyenin gülümsemesini gördüğünde.

“Önemli değil” dedi şövalye. “Benim adım Falco, senin ki ne?” Çocuk hafifçe başını kaldırıp bir süre boyunca düşündü sanki ismini hatırlamak istermişçesine. Daha sonra “Lucian” dedi. “Ama genelde bana şeytan derler.”

Şövalye “memnun oldum, hadi biraz daha dinlen” dediğinde Lucian gözlerini tekrardan kapattı ve kendini bir başka hatırasının içinde buldu.

Devam edecek

Find Us On Facebook