Yaşanmamış diyaloglar 6, teninin kokusu


Yaşanmamış diyaloglar 1, başlangıç
Yaşanmamış diyaloglar 2, bekleme
Yaşanmamış diyaloglar 3, kaybediş
Yaşanmamış diyaloglar 4, mutlu son
Yaşanmamış diyaloglar 5, hayaller

Şimdi size her şeyin çok eğlenceli, farklı olduğunu söyleyeceğim ama inanmayacaksınız bana çünkü ben kendime inanmıyorum. Burada hergün bir diğerinden daha farklı, çok eğleniyorum, burası çok güzel diyeceğim ona da inanmayacaksınız çünkü ben bile inanmıyorum söylediklerime. Kendi inanmadığım birşeyi size söyleyemem ben. Başkaları yapabilir bunu ama ben yapamam. Ben yalan söylemem, hiçbir zaman siyaha beyaz demedim. Bu renk metaforu ne kadar geçerli olur bilmiyorum ama genelde kötüye iyi demem ben. Bu da büyük bir sorun aslında. Her şeyin sahte olduğu bir sistemde ben kalkıp doğruları söylersem eğer beni akıl hastanesine kapatırlar çünkü akıl hastaneleri gerçekleri söyleyen insanların yeridir.

Eğer bir gün sizde kalkıp gerçekleri söyleyemeye başlarsanız sizi de buraya atmak isteyebilirler. Aramızda kalsın ama bu sistemde gerçeği söylemenin cezası büyük. Ancak ben burada gerçeği söylediğim için bulunmuyorum. Ben sevdiğim için buradayım, çok sevdiğim için cezalandırdılar beni. Sistem istiyor ki sevgiler gerçek olmasın böylece o daha fazla eşya satabilir. Sevginin satıldığı bir dünyada yaşıyoruz biz. Bu dünyada eğer hala gerçekten sevenler var ise onları da bir şekilde susturuyorlar. Sevgiyi öldürmek niyetindeler çok iyi biliyorum bunu. Kısmen de olsa başarıyorlar bunu. Belki hala benim gibi gerçek sevgiyi hissetmeye devam edenler vardır ama ben hiçbirisi ile tanışmadım. Varsın son savaşçısı olayım aşkın ve son nefesimi onun için vereyim.

Ancak ölmek gibi bir niyetim yok benim. O benim bu kadar yakınımdayken niye ölmek isteyeyim ki? Hayatım boyunca aradığım her şey bir adım uzağımda benim. Aslında istediğim herşeye sahibim. Neden onunla konuşmuyorum diye merak ediyorsundur, onunla konuşursam hayallerim dışına çıkarım ben. Hayal gücü fazla geniş birisi değilim ben, ufaktır dünyam. Eğer ona dokunursam, onunla konuşursam kaybolurum ben. Onun gözlerinin içinde kaybolur ve bir daha asla geri dönemem. Bir diğer taraftan ne söyleyeceğimi bilemiyorum.

Düşünsene o hep yanıma geliyor ve benimle konuşuyor. Elimi tutuyor sonra. O kadar mutlu oluyorum ki başka bir dünyaya gidiyorum. Yemyeşil bir düzlük ve her yerde çiçekler var. O kadar güzel kokuyor ki etraf böyle bir yerin gerçek olamayacağını düşünüyorum. Gökyüzünde hep gök kuşağı oluyor. Gece olsa mesela tüm galaksiyi görebilirim gökyüzüne baktığımda ama hiç gece olmuyor. Gece olmasını da istemiyorum. Sonra geriye, akıl hastanesine dönüyorum ve o gitmiş oluyor. Belki bu yüzden konuşamıyorum, bilmiyorum.

Artık bu odanın yansıması olan o yere daha sık gidiyorum. Söylemiştim daha önce orada kimse yok, sadece ben varım. Aslında orada çok mutluyum ben, kimsesizlik çok güzel. Etrafında gereksiz kimsenin olmadığını düşün mesela. Sana yönelttiler saçma sorular, anlamsız cümleler, kısaca hiçbir şey yok. Bunun hep hayalini kurduğunu biliyorum, geceler boyu hep bunu düşledin. Ben oraya gidebiliyorum işte. Psikoloji kitaplarında hep öteki dünyanın kötü olduğunu, oralarda canavarların olduğu söylerler. Onlara göre benim durumum bir hastalıkmış ama benim için öyle değil. Orası benim tek doğrum.

Eğer o olmasa yanımda asla geri dönmek istemem. Bu dünyada ne var ki? Günde iki kere ilaç veriyorlar bana, hiçbirini yutmuyorum. Hepsini yatağımın altında biriktirip gece olunca tuvalete atıyorum. Göya beni tedavi edecekler. Bir doktora "Aşkın tedavisi yoktur" dedim geçenlerde. Akıl hastanesine gideli beri ilk kez konuşmuştum. Belki ilaçların tesiri altındayken birşeyler söylemiş olabilirim elbette ama hiçbirini hatırlamıyorum. Niye öyle söylediğimi bilmiyorum ama konuştuğum için doktorun ne kadar mutlu olduğunu anlatamam. Bir hışımla odadan çıktı ve diğer doktorlara anlatmaya gitti. Zaten genç bir çocuktu, belli ki fazla heyecanlanmıştı. Aşkın tedavisi yoktur. Olsa bile hiçbir aşık tedavi olmak istemez. Aşkın ateşinde yanmak vardır ya hani, yanıp kavrulmak ister o ateşte.

Geçenlerde ben yine diğer tarafa gitmiş kimsesiz odamda tek başıma oturuyordum. Sonra bir anda kapı açıldı ve o geldi. Her zaman yaptığı gibi sandalyeye oturmadı ama. Bunun yerine yatağımın üzerine oturdu. O yatağa oturunca bende daha dik bir şekilde oturmaya karar verdim. Sonra elimi tuttu ve "ben geldim" dedi. O gelmişti. Bütünn bir gün bazen günler boyunca beklediğim o gelmişti. Dünyanın en mutlu insanı bendim. "Bana herşeyi anlatabilirsin" dedi ben konuşamadım. "Sorun değil" diyerek devam etti cümlesine. "Ben herşeyi biliyorum" dedi daha sonra ve ben kafamdan vurulmuşa döndüm. Bir kurşun geldi, şakağıma çarptı ve hiç durmadan yoluna devam etti sanki. O nasıl her şeyi bilebilirdi?

Ne söyleyeceğimi bilemediğim bir anda "ben hep seni sevdim" deyiverdim. Bunu nasıl yaptığıma inanmadım ama tek cümlem bu değildi. "Ben hep seni aradım. Seni ilk gördüğüm zaman aşkın ne demek olduğunu anlamıştım ben. Sonra günlerce bekledim seni ama sen hiç gelmedin. Sonrasını biliyorsun zaten." Kurduğun cümlelerin dudaklarımdan nasıl dışarıya çıktığı hiçbir zaman bilemedim. Aylarca tek kelime bile etmemiş ben şimdi cümleler kuruyordum. Belki terapileri işe yaramıştı ihtimal bile vermeme rağmen.

Elimi daha sıkı tuttu sonra. "Lütfen gitme" dedim ona. "Elimi tutan herkes gitti çünkü." "Ben herkes değilim" diyerek cevap verdi ve ona bir kes daha aşık oldum. Zaten geçen her saniyede ona bir kere daha aşık oluyordum ben. Sonra sarıldı bana. O an ölsem asla pişmanlık duymazdım. Onun kokusunu içime çektim ben, onu hissettim. Bende ona sarıldığım zaman onun bedenini hissettim, sıcaklığında yandım ben ama canım yanmadı.

Daha sonra sarılmamız bittiği zaman geriye doğru çekildi biraz ama hala bana çok yakın duruyordu. "Ben her şeyi biliyorum" dedi ve tekrar sarıldık. Bu sefer daha sıkı sarmıştı beni. Onu yanağından öptüm, bunun nasıl bir duygu olduğunu anlatamam size. Şimdiye kadar kurduğunuz tüm hayalleri birleştirin ve onu binle yok on binle veya bir milyar çarpın. Yine yeterli gelmez ama anlamanız için söylüyorum öyle bir duyguydu.

Daha sonra tekrardan geriye doğru çekildi. Bu sefer iki elimi birden tutuyordu. Daha sonra sol elimi bıraktı ve elini kalbimin üzerine koydu. "O senin" diyebildim sadece ve o gülümsedi. Gülümsemesi var olan her şeyden daha güzeldi. Öyleydi hayatınız boyunca gördüğünüz en güzel görüntüyü düşünün işte o, onun gülümsemesi yanında hiç kalırdı. "Onu çok iyi koruyacağım" kelimeleri çıktı dudaklarının arasından. "İstediği yap" dedim ona. "İstersen kez, parçala, doğra, yak, yık ama içinde sen ol. Yeter ki ona dokun, ne yapacağının ne önemi var ki."

Daha sonra konuşmamaya başladık. Sanki konuşmamıza gerek yoktu. Sanki tüm kelimelerin çok ötesindeydik biz. Sanki lisanlara ihtiyacımız yoktu. Saatler geçtikten sonra o yorulmuştu yanıma uzandı. Sonra bana sarıldı ve uykuya daldı. Ben uyuyamadım tabi. Sanki bir hayalmiş gibi kokusunu çektim içine. Yüz hatlarını ezberleme çabaladım. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki kalp krizi geçireceğimi sandım. Eğer öyle olsaydı en mutlu ölüm benim ki olurdu sanırım.

Daha sonra düşünceler tekrardan zihnimde dolaşmaya başladı. O gerçek miydi çünkü burası gerçek değildi. Gerçek doktorların olduğu, bana sürekli ilaçlar verilen o akıl hastanesiydi. Burası da sadece bana ait olan başka bir evrendi. Eğer o gerçekse burası da gerçekti. Ancak gerçek akıl hastanesindeydi. Ben buradayken bedenim oradaki yatakta yatıyordu.

Daha sonra gerçeğin veya hayalin benim için anlamı olmadığına karar verdim. O gerçek olsa veya olsa ne değişirdi ki. Onunla birlikteydim, ona dokunabiliyor hatta onunla konuşabiliyordum. Benim gerçeğim oydu ve ben kalan her şeye yalan dedim o an. Onun yanındaydım ve benden daha mutlusu olamazdım. Onun elini tutuyor, onun sesini duyuyordum ya başka bir şeye ihtiyacım yoktu benim.Yaşanmamış diyaloglar

Yaşanmamış diyaloglar 5, hayaller

Yaşanmamış diyaloglar 1, başlangıç
Yaşanmamış diyaloglar 2, bekleme
Yaşanmamış diyaloglar 3, kaybediş
Yaşanmamış diyaloglar 4, mutlu son

Akıl hastanesi garip bir yer. Her gün gelip bana ilaç veriyorlar. Onu gördüğüm zaman konuşmama yemini ettim ben ve yeminime bağlı kalıp konuşmuyorum. Yemin çok önemlidir, insan sözlerinin arkasında durmazsa eğer yok olur. Kimliği silinir, değeri sıfırlanır, yalancı olur, güvenilmez olur. Bunları istemiyorum ben, yalan söylemek istemiyorum. Zaten herkes boşyere yeminler ediyor, kimseye güvenemiyorsun. "Ben yanında olacağım" diyorlar mesela. Hatta daha ileriye gidip bunun için söz veriyorlar, yemin ediyorlar. Tabi bağlılık diye bir şey kalmadı artık, o sözleri söyleyenlerde herkes gibi gidiyor.

Evet, çok kişi gitti benim hayatımdan. Başlarda zordu ama alıştım sonra, herkese gidecekmiş gibi baktım hep. Fazla alışmadım, fazla bağlanmadım bu sebeple. Gitmeleri acı vermedi bana, üzülmedim diyemem ama acı çekmedim. Sonra da hissedememeye başladım. Sanki bir kurşun girse bedenime, çıkmasa hissetmeyecek gibiydim. Evet birçokları silahşörlüğe soyundu. Gitmeleri yetmezmiş gibi bir el ateş ediyorlar ama birşey söyleyeyim sizlere insan zamanla vurulmamayı da öğreniyor. İnanın bana bu öğrenme hiç güzel değil çünkü sonuçta hissedememeye başlıyorsun.

Konuşmama sözümden gelmiştim buraya devam edeyim. İyi insanlar buradakiler, benimle ilgileniyorlar. Sebebini bilmiyorum ama yapıyorlar. Sanırım dışarıdaki dünyayı benden korumak istiyorlar. Düşünsenize bu deli halimle salıverildiğimi. Vahşi bir aslan gibi saldırırım, durmam ki. Önüme ne çıkarsa deviririm hepsini. Belki yıkamam sistemi ama ona zarar verebilirim. Bunu önlemek için de beni akıl hastanesine kapattılar. Onların düzenini bozuyormuşum, doğrudur. Hiçbir zaman onlar gibi olmadım ben. Hiçbir zaman onlar gibi olmayı istemedim.

Akıl hastanesinde kaldığı zaman insan düşünmeye fırsat buluyor. Zaten ilaçlarımı da içmiyorum. İçermiş gibi yapıyorum ama içmiyorum. Ben aslında akıl hastası değildim ama aşık oldum ve aşkımdan delirdim. Aşık olduğum için buradayım ben, aşık olduğum için esir tutuluyorum.. Aşk yasaklanmıştı şehirde, sevgi herkesin unuttuğu bir kelimeydi artık ve ben bunların peşinden gittiğim için akıl hastanesindeyim. Aşk artık delilik ile eş değer, gerçekten seviyorsan akıl hastanesinde olmalısın. Yerin belli senin eninde ya da sonunda buraya geleceksin ve ben burada seni bekliyor olacağım hikayelerini dinlemek için.

Dışarıyı anlamak için içeri girmek gerekiyormuş. Etrafım duvarlarla çevrili olsa da buradan herşey daha rahat gözüküyor. Garip ama bir o kadar da gerçek. Niye bunları anlattığımı da bilmiyorum aslında sanırım düşünceler doldu zihnimde ve anlatmak istiyorum. Aşık bir adamın neden bunları sorguladığını merak edebilirsiniz. Haklısınız da çünkü hepsi aşk ile alakalı. Bu dünyadaki esen her rüzgar aşk ile alakalı. Aldığımız her nefes aşktan geliyor ama bunu bilmiyorum. Bu yüzden aşk başlığı altında her şeyi anlatabilirim ben ve hiçbiri yanlış olmaz. Biliyorum, garip!

Asıl konuma geri dönmek istiyorum. Evet, o. Anlatmak istediğim tek konu o. Sayfalarca, romanlarca gözlerini betimlemek istiyorum onun. Evet, o benim psikologum oldu. Haftada birkaç kere yanıma geliyor. Benimle konuşmaya çalışıyor ama ben cevap vermiyorum. Hala ona ne söyleyeceğimi bilemiyorum. O yanıma geldiğinde sanki tüm sözlükleri unutuyorum ben. Ben konuşmadığım için gitmiyor ama yanımda kalıyor. Şimdiye kadar kimse benim yanımda kalmadı, herkes gitti ama o gitmiyor.

Bir süre boyunca bakışıyoruz karşılıklı olarak, kalbim o kadar hızlı atıyor ki yerinden çıkacağını düşünüyorum ama yapmıyor. Ben cevap vermesem de o konuşmaya devam ediyor. Sesi çok güzel, cennetten kaçırılmış kayıp bir melodi gibi. Ona bir kez daha aşık oluyorum ben, onu bir kez daha seviyorum. Daha sonra "sen yine konuşmayacaksın anlaşılan" diyor ve elimi tutuyor. O an cennete gittiğimi düşünüyorum ben, ona dokunmak cennete dokunmak gibi.

Bu esnada kıpırdayamıyorum ama. Elini tutsam gidebilir çünkü konuşursam da gider, onu çok sevdiğimi söylersem de gider. Kural kitaplarında böyle yazılmış, birini çok seversen eğer o gider. Çok saçma bir kural olduğunun farkındayım ama yapabileceğim hiçbir şey yok. Belki gitmek istemez ama hayatın kural kitabında böyle yazılmış. Belki gerçek kitapta bu kural yoktur ama sistem kitabı değiştirdiği için artık var. Eskiden "seni çok seven birisini asla bırakma" yazıyordu büyük ihtimalle. Evet, ben yanlış zamanda doğmuşum. Aşkın olmadığı bir dünyada aşkı arıyorum.

Daha sonra o gidiyor ve ben odamda yalnız kalıyorum. Yeni bir şey keşfettim artık istediğim zaman bu odadan çıkabiliyorum. Nereye gittiğimi bilmiyorum ama aynı bu odaya benziyor. Sadece yanıma kimse gelmiyor, ilaç da vermiyorlar bana. O kadar kimsesiz ki orası hiç ayrılmak istemiyorum ama bana bir şey yapıyorlar ve geri dönüyorum. İlaç veriyorlar büyük ihtimalle. Beni geri getirmek için uğraşıyorlar hep. Belki de gerçekten deliriyorumdur çünkü çok psikoloji okudum ben ve bu yolculuklarımın bir ismi bile var. Önemli değil ama diğer dünya buradan daha güzel. Eğer burada o olmasaydı asla geri dönmek istemezdim ama onun için dönmem gerekiyor.

Zaten ne zaman geri dönsem o hep yanı başımda oluyor ve ben iyi ki gelmişim diyorum. Öbür tarafta kimse yok çünkü. Yalnızlık değil de onsuzluk zorluyor beni. Onu tekrar görebilmek için çektiğim onca çileyi düşündüğüm zaman şimdiki yaşadıklarım sorun bile değil benim için. O geliyor, elimi tutuyor ve ben her şeyi unutuyorum. İşin garibi ne biliyor musun ben onunlayken yaşadığımı hissediyorum.

Aşk ateşinde yanmak isteyen insan önce yalnızlıkta yanmalıydı. Yalnızlıktan geçmeyen kimse aşkı bulamaz demişlerdi. Şimdi ben hastayım ve o benim psikologum. Büyük ihtimalle beni konuşturmak için elimi tutuyor, önce güvenimi kazanması gerek ya benim herşey bu yüzden. Önemi yok ama aşk yalnızlığın bir başka halidir aslında. Eskiden ben tektim ve kimse hayatıma giremiyordu. Şimdi artık iki kişiyim, ikiyim ben. O da benimle birlikte, o da kalbimde yaşıyor. Aşk bu, gerçek sevgi bu. Aşk iki ayrı I'in birleşip bir II oluşturması değildir aslında aşk bir I'in çoğalarak iki olmasıdır.

Bunların hangisini anlatabilirim ki ona, cevabı biliyorum, sizde biliyorsunuz bu yüzden susmanın en doğru yol olduğunun da farkındasınız. Doğru kelimeleri bulursam konuşmak istiyorum ama o kelimeler artık yok bende. Tüm sözlüklerim silindi ve ben aşk haricinde hiçbir lisanı bilmiyorum. 

Not: Son olarak bu serinin isim annesi olan sevgili arkadaşım Rima'ya teşekkür etmek istiyorum. İyi ki varsın Rima.

Yaşanmamış diyaloglar 4, mutlu son

Yaşanmamış diyaloglar 1, başlangıç
Yaşanmamış diyaloglar 2, bekleme
Yaşanmamış diyaloglar 3, kaybediş

Her yerde onu görüyorum ve inan bana bu beni fazlasıyla zorlamaya başladı. Evet onu görmek gerçekten harika. Onu bir aç bile görmek için herşeyimi verebilirim ama o gidiyor. Gerçek olup olmadığından bile emin olamıyorum. Herşey çok garip. Onu ilk gördüğüm durak ve otobüsten indiği durak arasında mekik dokumama gerek kalmıyor çünkü onu her yerde görmeye başladım.

Otobüsle giderken yolda yürürken görüyorum onu sonra şöförü durmaya ikna ediyorum. Geçenlerde şöförün birisi ile kavga ettim. Kendimi kaybetmişim ve şoförün yakasına yapışmışım. Daha sonra otobüsteki diğer yolcular ayırmış bizi. Tabi kendime gelince şoförden özür diledim ve beni affetmesini istedim. Kendimi kontrol edememeye başladım ve bu hiç güzel değil. Eskiden zararım sadece kendimeydi ama artık etrafıma da zarar vermeye başladım.

Bir şekilde otobüsten inip koşmaya başlıyorum. Önüme geçen insanlara çarpıyorum çoğunlukla. O kadar acelem varki özür bile diyemiyorum. Geçenlerde adamın birisi ile kavga ettim. Biraz iri birisiydi ve attığım her yumruğun iki mislini o attı. Güzelce dayağımı yedim. Dayak yemek sorun değildi onu yakalayamamıştım ve bu benim canımı yakıyordu. O gün ne yaşadıysam yaşayayım onu yakalayamıyordum ve herşeyin üstünü örtüyordu. O an hayatımın en kötü gününü yaşamış oluyordum. Her seferinde hayal kırıklığım giderek büyüyordu aslında. En sonunda bütün hayal dünyamın parçalara bölüneceğini ve o parçaların bedenimi paramparça edeceğini düşünüyorum. Keskin bir hayalin kalbime saplanacağını düşünüyorum. Belki de benim sonum bu şekilde olacak. O benden kaçmaya devam edecek ve herşey bitecek.

Onun neden kaçtığını da anlamıyorum aslında. Niye kaçar ki benden? Onu çok sevmekten başka ne yapmıştım ben? Çok sevmek suç muydu acaba? Birisini çok sevdiğin zaman o gitmek zorunda mıydı hep? Hayatımı ona adadığımda o gelip herşeyi yok etmekle mi yükümlüydü? Bu soruların cevabını bulamıyorum. Sevmek şu hayattaki en güzel şeydi, eğer birisini gerçekten seviyorsan sen dünyanın en şanslı insanıydın. Sevilmekte bir o kadar güzel olmalıydı. Hoş şimdiye kadar beni o derece seven birisi olmadı ama tahmin edebiliyorum nasıl olabileceğini. Sevmek ve sevilmek garip kavramlar bunlar.

Çok seven bir insanın ne yapması gerektiğini düşünüyordum geçenlerde. Hayatımı ona adasam mesela veya onu bir kez daha görebilmek için haftalarca sokaklarda yaşasam çok sevmiş olur muyum? Sadece onu bir kere daha görebilmek adına kalan herşeyden vazgeçsem bunun adı sevgi olur mu? Yine sorular çıkıyor karşıma ve yine cevapları yok bende. Peki o olmadan onu sevebilir miyim ben? Yani onu görmemeye devam edersem eğer onu sevmeye de devam edebilir miyim? Tabi bu arada onu gerçekten sevip sevmediğimi de tartışmamız gerekiyor. Evet bedenimin kontrolünü eline aldı, zihnim zaten ona ait. Başka hiçbir şey düşünemiyorum. Damarlarımda dolaşıyor o, dünyamı kaplıyor, hayatım oluyor ve o benden kaçıyor. Onu çok sevmesem kaçmazdı belki. Belki de çok sevmenin bir sonucudur bu. Çok seviyorsan eğer onu kaybedersin.
Hayat çok sevmelere izin vermiyordur belki de, bilemiyorum.

Sonra onu sokakta görmeye başladım ben. Onu gördüğümü sandım ve yanına gittim ama başka birisiydi. Defalarca kez oldu bu, defalarca kez onu gördüğümü sandım. Yanına gittim sonra, ona yakın olmak istedim, onu görmek istedim, ona dokunmak istedim, bir kez olsun sesini duyablimek istedim onun ama hep yanıldım. Yanılmak çok kötü mahfediyor beni, tüketiyor. Aynı zamanda acı verici ve hayal kırıcı. Paramparça olmak deyiminin anlamını bu şekilde öğrendim ben. Eğer çok sevmeseydim ben görebilirdim onu. Belki konuşabilirdim bile. Eğer onu çok sevmeseydim hissetmezdim ben, yokluğu dünyamı kaplamazdı. Gölgesini aramazdım karanlıklarda ama ben çok sevdim onu.

Onu anlatmayacağım kadar çok sevdim ben. Bu satırları okuyorsun ve yaşadıklarımın gerçek olamayacağını söylüyorsun kendine çünkü sana çok sevmek hiç anlatılmadı. Önemli değil aslında sen beni yalancı san, sorun değil ki. Ben onu bulamıyorum kalan herşey anlamını yitiriyor bu sebepten dolayı.

Sonra bir gün ben yine onu yakalamak için koşmuştum. Nasıl oldu hatırlamıyorum ama bayılmışım. Gözlerim açtığım zaman beyaz elbiseli adamlar beni kaldırmaya çalışıyordu. Kendime bile gelemeden beni bir ambulansa koydular. Sonra hastaneye gittim ama bunların hiçbiri net değil. Sanki bir rüya görüyordum ben, anlamadım hiçbir şeyi. Benimle birşeyler konuştular bedenime serumlar bağlıyken sonra başka başka bir adam geldi. Bana bir ilaç verdiler ve ben uyudum.

Bilmiyorum ne kadar sonra uyandığımı. Beni yattığım yerde kaldırdılar ve tekrardan ambulansa bindirdiler. Daha sonra büyük bir binanın önünde durdu ambulans ve beni aşağıya indirdiler. Kocaman kapının üstünde "akıl hastanesi" yazıyordu. Beyaz önlüklü doktorlar sorular sordu bana. Ben eskiden akıllıydım dedim onlara beni o bu hale getirdi ama pişman değilim. Onun aşkı varsın beni deli etsin, çıkarsın atsın tüm aklımı. Onu çok sevdiğim için böyle oluyor dedim ben onu çok sevmeseydim böyle olmazdı.

Sonra bir gün beyaz önlüklü bir kadın girdi odama. O gelmişti. Düşünsene onu tekrardan gördüm ben. Gelince hemen doğruldum ben, ona baktım. Sorular sordu bana, sesini duydum onun. O an canımı seve seve verirdim ben hemde karşılığında hiçbir şey istemeden. Sorularına cevap veremedim ama konuşamadım. Ben senin yüzünden delirdim demek istedim ona ama yapamadım. Bunun yerine ona bakmaya devam ettim, elimi tuttu cennete gittiğimi zannettim. Hayallerimin çok ötesindeydim ben başka ne isteyebilirdim ki.

Bilmiyorum o beni tanıdımı. Tanısaydı bunu belli ederdi herhalde. Daha sonra konuşmamaya karar verdim deliliğimin sebebinin kendisi olduğunu öğrenmesi onu üzerdi. Onun üzülmesini istemiyordum ben ve susmaya karar verdim. Kimseyle konuşmadım hastanede ve onlar beni serbest bıraktı. Bir gün dayanamadım ve konuşmak istedim. Onun elini tuttum ve "sen hep gel" dedim. Geleceğini söylediğinde ben hayallerimde uzun bir yolculuğa çıktım. Onu sevdiğimi söylemedim ama onu üzemezdim ben. Başka bir beklentim de yoktu, mutluydum o dört duvar arasında.

Resim: Hilde Bugge

Yaşanmamış diyaloglar 3, kaybediş



Uyumak veya uyumamak arasında hiçbir fark yok. Aklımdan çıkmıyorsun bir türlü. Uyursam belki sensiz bir an geçiririm diye düşünürken uyuduğum zaman rüyalarıma konuk oluyorsun.  Bu yüzden hangisinin daha iyi olduğunu bilemiyorum.  Uyuduğum zaman seni görebiliyorum ama uyanıklığımda hayatım seni aramakla geçiyor. Gerçekliğini tartışıyorum bu sebepten ötürü. Acaba o durakta gerçekten görmüş müydüm seni? Bu sorunun cevabını araştırıyorum aslında ben. Gerçek olduğunu bilsem yeterli olur benim için. Yoksa akıl sağlığımdan şüphe etmeye başlarım. Zaten ona inancım oldukça azaldı eğer sen de gerçek değilsen halim ne olur bilemiyorum.

Her gün seni ilk gördüğüm yere gitmeye devam ediyorum. Sonra senin indiğin durağa gidiyorum ama gelmiyorsun sen. Gelmemen garip doğrusu, anlam veremiyorum. Etraftaki insanlara seni sormayı düşünüyorum ama nasıl soracağımı bilmiyorum. Anlatamam ki ben seni, nasıl anlatabilirim? Hangi cümlem yüzündeki tek bir gülümsemeyi betimleyebilir. Seni almamın bir yolu yok biliyorum. Seni satırlara aktarmaya çalışıyorum ama yapamıyorum. Gülümsemeni gördüğüm zaman içimde kopan fırtınaları, bayılacak gibi olmamı nasıl anlatabilirim.

Cevapsız sorularla o kadar haşır neşir oluyorum ki bildiğim doğrularım da yok oluyor. Seninle birlikte gerçek kelimesi anlamını yitiriyor. Rüyaların her şeyden daha değerli aslında. Anlam veremiyorum bu duruma.  Eğer rüyalarına gerçek dersem hayatımın kalan kısmını silmem, onlara yalan demem gerekir. Bunun ise çok sağlıklı olmadığını düşünüyorum. Sonra hiç uyanmak istemem ve bu delilik yolunda attığım büyük bir adım olarak tarihe geçer. Zaten bu yolda uzun mesafeler kat etmişken bir de rüyalarıma gerçek dersem kaybederim ben yolumu.

Bir diğer taraftan hayatın beni senden uzaklaştırmaya çabaladığını düşünüyorum.  Kendimi sana adayamıyorum bu yüzden. Düşünsene yapmam gereken şeyler oluyor. İstemeye istemeye, nefret ederek gitmem gerekiyor. Başka bir yere gidiyorum sonra. Gitmemek için elimden gelen her şeyi yapabilmeme rağmen çaresizim ve gitmem gerekiyor.  Eminim ki o zamanlarda sen seni beklediğim yerlerden geçiyorsun. Sanki hayat seni görmemi istemiyor ve bunun için her şeyi yapıyor. Kaderimmiş gibi yalnızlık hep aynı yerlerde dolanıyorum.

Sanki gideceğim her yer, atacağım her adım önceden belirlenmiş gibi ve ben bunun dışına çıkamıyorum. Mutluluğa açılan bir kapısın sen ama ben o kapıyı bulamıyorum. O kadar çaresizim ki bu yüzden. Her günüm ve her gecem aynı benim. Her saatim, her anım, her kâbusum da aynı. Hayatıma farklılık getirecek ömrüme ömür katacak olan sensin ama.. Cümlelerim hep "ama"larla bölünüyor artık.  Bölünmeyen, parçalanmayan bir tek cümle bile kuramıyorum.

Geçenlerde otobüsle evime dönüyordum ve bir an için seni gördüğümü zannettim. Oturduğumun koltuktan fırlayarak şoförün yanına gidip durmasını söyledim. Başlarda dinlemedi beni. Neden dinlemediğini bilmiyorum ama "sadece duraklarda dururum" gibi bir şeyler söyledi. İki elimle şoförün yakasına yapıştığım zaman durdu. Bu esnada bayağı ilerlemişti otobüs ve ben koşmaya başladım. Seni gördüğümü sandığım yere vardığımda gitmiştim. Durdum ve etrafımda bir tur döndüm. Her sokağı, yolda yürüyen her insanı inceledim ama hiçbiri sen değildin.

Daha sonra bacaklarımın bağı çözüldü bir an ve yere düştüm. Dizlerim yere o kadar sert vurdu ki kanamaya başladılar ama bunu önemsemedim. Kimse de umursamadı beni, yanımdan geçip gittiler? Yanıma gelselerdi ne değişirdi ki hastalığımı sorsalar onlara ne cevap verebilirdim?  Sensizliğin içini hangi cümlelerle doldurabilirim ben? Kimse anlamaz beni biliyorum, şimdiye kadar hiç anlamadılar.
Birkaç kere daha gördüğümü sandım seni. Ancak her biri aynı şekilde sonlandı. Her seferinde hayal kırıklığım artıyordu ama ben otobüsleri durdurmaktan vazgeçmiyordum. Ancak her seferde yere kendi etrafımda bir tur döndükten sonra yere düşüyordum. Bir keresinde birisi ambulansı aramış olmalı ki gözlerimi açtığım zaman kendimi hastanede buldum. Kollarıma serumlar bağlamışlardı ama hepsini söküp attım. Hastalığıma onlar bir çare bulamazlardı ki. Bana onu getiremedikleri sürece ne yapabilirlerdi ki benim için?

İşin garip kısmı ise gerçek ve hayalin iyice karışmasında yatıyor. O kadar çok gördüm ki seni ve o kadar çok hayal kırıklığına uğradım ki artık gördüklerime bile inanamıyorum. Eğer bu şekildeyse seni hiçbir zaman görmemiş olabilirim ve bu benim asla kabullenemeyeceğim bir düşünce. Hayat benden her şeyi alabilir ama en azından sen benimle kalsaydın. Fazla bir beklentim yok aslında bir kere daha görsem seni yeter. Nasıl olsa ben yine konuşamam ve yine uzaklaşırsın benden. Sonuç değişmez ama seni görmüş olurum. O gerçek derim kendime, en azından bunu yapabilirim. Fazlasında gözüm yok demiştim ya hani gerçekten yok. Nasıl olsa konuşamam, nasıl olsa ne söyleyeceğimi bilemem ben. Nasıl olsa yine hiçbir şey yapamam ama bir kere daha görmüş olurum.

Her şeyi bir kenara bıraktım en azından gerçek olduğundan emin olsam, bir hayalimsem benim işte buna dayanamam ve deliler koğuşuna koşar adımlarla giderim. En azından beni o delirtti derim. Aslında bu cümle de kulağa çok güzel geliyor. Sahi acaba kendimi bırakıp rahatça delirsem mi?

Resim: Delawer Omar

Yaşanmamış diyaloglar 2, bekleme


Yaşanmamış diyaloglar 1, başlangıç

Hep onu gördüğüm sokaklarda geçiyor ömrüm. Garip doğrusu iki tane durak arasında yaşamaya başladım. Önce onu ilk gördüğüm durağa gidiyorum ve onun gelmesini bekliyorum. Bir süre boyunca bekliyorum durakta ama gelmiyor. Daha sonra onun otobüsten indiği durağa gidiyorum ve bu sefer orada beklemeye başlıyorum. Yine gelmiyor ama ben ise sadece bekliyorum.

O gelecekmiş gibi yaşıyorum aslında hayatı ama onu tekrar görürsem ne yapabileceğimi bilmiyorum. Konuşabilir miyim onunla bilmiyorum. "Ben hep seni bekledim" diyebilir miyim ona. "Ben hep aradım seni ama hiç gelmedim" desem ne diyebilir ki bana. Dalga mı geçer yoksa güler mi? "İmdat sapık" diye de bağırabilir aslında. Hiçbir şeyi bilmiyorum. O kadar bilmiyorum ki bu bilinmezlik beni yollara düşürüyor.

İşin daha garip kısmı onun hakkında hiçbir şey bilmemem. Peki, ben niye böyle hissediyorum neden damarlarımda akmaya başladı o. Geçen zamanda o kadar fazla hikaye kurguladım ki onun için bir gün tekrar karşılaşsak mesela ona kim olduğunu sorsam, onun vereceği cevabı ben zaten kurguladım. Şaşırma ihtimalim bile yok. Peki, ben niye yapıyorum bunları? Neden bir anda gelip hayatımın tam ortasına yerleşti?

Sorularımın cevaplarını bilmiyorum. O kadar bilmiyorum ki bir tanesinin cevabını bulsam kendimin dünyanın en şanslı insanı olduğunu düşünürüm. Bu yüzden bekliyorum işte. Belki bir gün tekrardan karşıma çıkacak diye bekliyorum. Belki bir gün o karşıma çıkınca konuşabilirim diye bekliyorum. "Hayatta beklemenin bir sonu yoktur" demişti birisi bana ve onun ne demek istediğini şimdi anlıyorum. Sahi o niye bu kadar etkiledi beni?

Bir sabah kalkıp onu gördüğüm durağa gidiyorum. Saat o kadar erken oluyor ki kimse olmuyor benim yanımda. Garip bir yalnızlık bu. Belki o gelir diye kımıldayamıyorum. Bir an için başka bir yere gitsem ve o gelirse benim için çok büyük bir kayıp olur. Bu düşüncenin bile ağırlığına dayanamıyorum. Bu düşünce yüzünden eve gidemiyorum, eve gitsem ve o gelse dayanamam ben. Sokaklarda yatmak çok güzel bir yol gibi geliyor bana.

Ancak sokaklarda yatarsam eğer beni tekrar gördüğü zaman benim bir evsiz olduğumu düşünebilir. Bu düşünceye sahip olursa onunla konuşamam bile. "Onu aramak için o hale geldiğimi" nasıl anlatabilirim ona. Hiçbir açıklaması yok düşüncelerimin ve ben hiçbir çıkış yolu bulamıyorum.

Her gün yanımdan yüzlerce insan geçiyor. Bazıları bana garip bir şekilde bakıyor ancak bunun sebebini anlamıyorum. Sakallarım uzamıştır belki saçlarımı haftalardır düzeltmiyorum ama bir farklılık var bakışlarında. Beni sorguluyorlar sanki. Belki de beklediğim bu kadar net bir şekilde belli oluyordur bu yüzden garipsiyorlardır beni. Belli ki onlar hiç beklememiş, beklemenin nasıl bir şey olduğunu hiç bilmiyorlar. Birisi sorsa bana "onu beklediğimi" söylemek istiyorum ama kimse sormuyor. Belki birisi sorsa ve bana onu anlatmamı istese ben onu betimleyince tanıyabilirdi ancak kimsenin umurunda değilim. Sadece bana farklı bir gezegendenmişim gibi bakıyorlar, kimse anlamaya bile çalışmıyor.

Bazen yemek yemeyi unutuyorum. Durağın yanına bir simitçi geliyor ve ondan bir tane simit alıyorum. Her gün aynı zamanda simit alınca simitçi çocuk artık bir tane simit veriyor bana. Bir gün neden her gün orada olduğumu sorduğumda beklediğimi söyledim. Anlamadığı belliydi zaten fazla üstelemedi. Onun sorunu değildi bu ama yine de birisinin sorması iyi hissettirdi. Önemsendiğimi düşündüm bu zamanda. Sonrasında gariptir o çocuk bir daha gelmedi. Belki de beklemek ağır gelmiştir ona bilemiyorum.

Bütün bunlar olurken ben onu görsem ne diyeceğimi düşünmeye devam ediyorum. Bu düşünce beni hiç terk etmiyor. Gece uyurken rüyalarıma giriyor. Genellikle çığlık atarak uyanıyorum, onun olduğu rüyalarım bir anda kabusa dönüşüyor. Eve genellikle gece olduğu zaman en son otobüsle gidiyorum. Otobüs onun indiği duraktan saat 23.37de geçiyor. Yine de otobüse binmeyip onu beklemeye devam etmek istiyorum ama geri dönmem gerek. Yoksa evsiz olurum ve benimle konuşmaz hiç.

Düşünceler peşimi bırakmıyor ve ben beklemenin ne kadar zor olduğunu anlıyorum. Daha önce hiç bu şekilde hissetmemiştim. Tabi hissettiğim duygunun ne olduğunu hala bilmiyorum. Sanki içimdeki seslerden birisi bana "evet bak bu doğru kız" demiş gibi hissediyorum. Tabi o ses başka hiçbir şey söylemiyor. Söyleyecek bir şey yok zaten. Bir diğer taraftan o sesin benimle oyun oynadığını düşünüyorum. Benim acı çekmemiş üzülmemi istermiş gibi bir hali var onun. Sanki ben çaresiz bir biçimde beklerken o mutluluk kahkahaları atıyormuş gibi ama bu doğru ise eğer kendimi kandırıyorum ve beklememin bir anlamı yok.

Ancak bu düşünceyi de bir kenara atıyorum. Onda farklı olan bir şey vardı her ne kadar ne olduğunu bilemesem de yine ondaki farklılık yüzünden bekliyorum. Belki gülümserken gözlerini kısmasıydı beni etkileyen belki gülümsediği an ağzının kenarından gözüken dişiydi. Parmaklarındaki boğumlarda beni etkilemiş olabilir. Duruşu da çok güzeldi, o keskin kararlı bakışlarını nasıl anlatabilirim ki. Belki de bana olan bakışıydı beni bu derece etkileyen. Belki onunda söylemek istediği bir şey vardı ve ben onu bilmiyordum. Evet, onu her şeyden daha fazla merak ediyorum.

Geçenlerde doktora gittim sebebini bilmiyorum ama sanırım sokaklarda yaşamam beni kötü etkiledi. Bazı ilaçlar verdi, yeterli beslenemediğimi söyledi bana. Güldüm sadece "onun yokluğundan bir yudum içiyorum yetmez mi?" diye sordum. Elbette anlamadı ve bolca ilacın yanında birde serum verdi bana. Kimse anlamıyor. Kimse bilmiyor beklemeyi.

Beklemek şu hayattaki en güzel şeymiş ve ben bunu daha yeni anlıyorum. Onu görsem mesela ve bir şey söylesem. Konuşmasam, saçmalasam, anlamsız cümleler kursam. O da bana bakıp gülse. Onun gülümsemesini gördüğüm zaman ben yaşadığımı hissetsem. Sonra bunu ona söylesem ve o anlasa. Şu hayatta birisi beni gerçekten anlasa. Gökten üç tane elma düşse.

Bazen uzakta bir yerden beni izlediğini düşünüyorum. Aslında kötü bir düşünce bu çünkü beni görüp yanıma gelmiyorsa benden kaçıyor demektir ve benden kaçmasını istemiyorum. Bilmiyorum ne yapacağımı ama beklemek her şeyden daha güzel geliyor gözüme ve bekliyorum.

Bu gecede uyumalıyım eğer yapabilirsem. Belki tekrardan rüyalarıma konuk olur ve belki yarın görebilirim onu. Belki onu görünce söyleyecek bir söz bulabilirim. Belki işte hep belki. Söylemekten asla vazgeçemiyorum bu kelimeyi. Artık yarın olsun.

Resim: Emilia Wilk

Yaşanmamış diyaloglar 1, başlangıç


Yaşanmamış diyaloglar

Bir otobüs durağına doğru ilerliyorum yavaşça. Arabaların arasından geçiyorum, kimisi yol verirken kimisi beni görmüyor bile. Önemli değil onlar. Aslında hiçbir şeyin önemi yok. Eve dönüyorum, eve dönüp saklanmak istiyorum. O kadar amaçsızım ki yolun ortasında saatlerce beklemek istiyorum. Gitme veya kalma arasında hiçbir farkın olmadığı bir yerdeyim aslında. Hava sıcak, hatta fazlasıyla sıcak. Sevmem ben sıcakları bu yüzden gitmek daha sevimli geliyor gözüme. En azından evim daha serin olur en azından kimse olmaz etrafımda. Evet, eve gitmeliyim ben.

Caddeyi karşıya geçmem bitiyor sonunda. Durağa doğru ilerliyorum. Yanımdan geçen insanlara yol veriyorum. Beklemekle alakalı bir sorunum yok sonuçta. İnanmazsın ama hep bekledim ben. Beklentim de bitmedi hiç ben beklemeye devam ettim. Durağa vardığımda gölgeye sığınıyorum ben. Görünmemek, fark edilmemek istiyorum. Sokaklar bomboş olsun istiyorum aslında, kimse olmasın ve ben kimseyi görmeyeyim. Belki öyle olursa bekleyebilirim, gitmem gerekmez ama olmuyor tabi. Durağın gölgesine sığındığım zaman iki adım önümde bir kız duruyor ve o çok güzel.

Güzel kelimesinin tanımını değiştirebilecek kadar güzel aslında. Belki gördüğüm en güzel kız değil ama onun şarkısında beni etkileyen bir nota var ve ben onu bilmiyorum. Garip hissediyorum aslında. Kalbim daha hızlı atıyor, kanım damarlarımda daha hızlı akıyor. Heyecanlandığımda böyle olur hep. Bir süre sonra terlemeye başlarım. Henüz terlemedim ama ki bu güzel bir şey.

Niye böyle oldum ki ben. Bir an durup bana bakıyor. Tam gözlerimin içine bakıyor hem de. O an sol göğsümden içeriye giren bir okun varlığından haberdar oluyorum. Niye böyle oldum ki ben. Hiç tanımadığım, hiç görmediğim birisi beni neden böyle etkiledi. Bu duyguyu sıklıkla hissetmem ben. Yabancıyım tüm kelimelere. Bana bakıyor sonra gülümsüyor. Bu neyin işareti olabilir? Bana ne anlatmak istiyor olabilir? Bana mı gülümsedi yoksa aklına komik bir fıkra mı geldi? Beni çekici mi buldu yoksa tipime bakıp mı gülüyor? Çok fazla soru var ve fazla sorunun olduğu yerde cevapları bulamam ben.

Bu yüzden geriye doğru bir adım atıyorum. Onunla konuşma isteğimin azalması için yapıyorum bunu. Geriye doğru gidince bir süre daha bakmıyor bana. Onun yüzünü görmemek daha iyi hissettiriyor. Zaten konuşamam ben onunla. Yanına gitsem merhaba desem her şey değişebilir. O benden hoşlanmamış olabilir mesela ve soğuk bir cevap verebilir. İçimde biriktirdiğim tüm cümlelerde boğazıma kaçar ve ben orada boğulurum. Biter her şey. Sapık diye bağırabilir mesela güzel bir dayak yerim orada. Kendimi anlatamam kimseye, kimse anlamaz beni. Zaten o kimse denilen insanlar beni hiçbir zaman anlamadı. Benimle dalga da geçebilir mesela, belki bu hepsinden daha ağır olur. Al sök yüreğimi derim, yüreğimin değerini sorar bana.

Konuşamam ben, başka zamanda binlerce cümle kurabilirim ama o karşımda dururken konuşamam. Daha kötüsü onun kim olduğunu bilmiyorum. Bazı ipuçlarım var elbette ama bunların doğruluğundan emin değilim. Açık kahverengi uzun bir pantolon giyiyor. Paçaları ayakkabılarını örtüyor bu yüzden ben topuklu ayakkabı giyip giymediğini bilemiyorum. Üzerinde yine benzer bir tonda tişört giyiyor. Saçları koyu kahverengi ve uzun. Düzleştirmiş saçlarını ve ortadan ikiye ayırmış. Teni fazlasıyla beyaz demek ki o da güneşi fazla sevmiyor. Kulağında kulaklık var demek ki müzik dinlemeyi seviyor. Onun gözlerini görebilseydim bir kere. Güneş gözlüğü takıyor ve gözleri benim için çok büyük bir bilmece.

Üniversite okumuş olduğunu düşünüyorum hatta yüksek lisans bile yapmış olabilir. Hangi bölümü okumuştur acaba. Belki mimarlık belki görsel sanatlar, bilemiyorum. Ancak onda naif bir hava var, sanatçıymış gibi geliyor bana. Aslında onunla ilgili tahminler yapmak istemiyorum çünkü bu yapmak onun içimdeki varlığını arttıracak ve ben bunu istemiyorum. Sonra o gidecek çünkü içimde ne kadar büyük bir yeri varsa benim için o kadar büyük bir hayal kırıklığı olacak. Daha sonra geçtiğim her sokakta onu arayacağım ben evet bunu yapmamalıyım. Kesinlikle bunu yapmamalıyım hiç tanımadığım birisine bu kadar bağlanmamalıyım.

Durağa her otobüs yaklaştığında içinde bir korku oluyor o gidecek diye ama gitmiyor o. Bir süre sonra tekrar bana bakmaya başlıyor. Gözlüğünden dolayı nereye baktığını bilemiyorum aslında. Bir anda bütüm dünyam soru işaretlerinden oluşuyormuş gibi hissediyorum. Yine de güzel ama. İşin ilginç tarafı ise ondan daha güzel kızlar gördüm ben fakat hiçbiri beni bu şekilde etkilemedi. En alışık olmadığım durum bu benim. Niye böyle oldu ki, neden bir anda her yer onun hayalleri ile doldu? Sorular ve başka sorular.

Konuşsam mesela ona ne diyebilirim ki. Mesela "affedersiniz sizi sevmek istiyordum," diyemem. Ya da "acaba kalbimi alabilir misiniz?" diye sorsam kesin tokat atar bana. Hayat filmlerdeki gibi değil çünkü benim hayatım ise hiç değil. Neyse sorun hayatım değil önemli olan söyleyecek bir tek kelime bulamamam. Çok büyük acizlik o kadar büyük ki hissettiğim acizlik kendimi çaresiz hissediyorum. Neden konuşamadığımı anlatmak istiyorum ona. Utandığımı söylemek istiyorum. Bana baktığı her seferinde dünyanın merkezine gittiğimi sonra da oradan çıkamadığımı söylemeliyim. Tabi basit bir "merhaba" bile diyemediğim için bunları söyleme imkanım yok. Ona sormak istediğim binlerce soru var mesela ama onlarda içimde kalıyor hep.

Beklediğim otobüs geliyor erguvan renkli seviyorum o otobüsleri evimin yanına kadar gidiyor onlar. Evimin yakınına fazla otobüs gelmez benim. Ben otobüse doğru harekete geçmişken onunda ilerlediğini görüyorum. Belki aynı koltuğa otururuz belki ayakta yan yana dururuz. Bu düşünceler mutlu ediyor beni ve inceden terliyorum. Daha sonra en ön koltuğa oturuyor. Ben ise boş koltuk olmasına rağmen ayakta durmayı tercih ediyorum. Aslında yorgun olduğum için oturmam daha güzel olur ama yapmıyor. Onun birkaç adım arkasında bekliyorum. Onun hareketlerini izliyorum, duruşunu seyrediyorum. Bu hissettiğim duygunun adı her ne ise içimde giderek büyüyor. Hatta her yeri kaplıyor tüm düşüncelerim o oluyor.

Sonra bir durak yaklaşıyor ve ayağa kalkıyor. En korktuğum anlardan bir tanesi geldi işte, o gidecek. Şimdi ki en büyük soru onunla birlikte inmeli miyim? Eğer inersem ona ne söyleyebilirim? İnersem ve ona bir şey söylemezsem bu daha kötü olur. Düşünsene benden uzaklaşmasını seyrettikten sonra boş bir banka oturacağım ve bekleyeceğim. Bunu istemiyorum ayrıca zaman yavaşladı veya ben zamandan hızlı düşünüyorum.

Otobüs duruyor ve o kapıya doğru ilerliyor. Kapı yavaşça açılırken geriye doğru bakıyor bana bakıp bakmadığını anlamıyorum. Nefret ediyorum onun gözlüğünden. Ben hareket etmiyorum hiç ve o iniyor. Kapılar kapanıyor ve otobüs tekrardan ilerlemeye başlıyor. Kızıyorum kendime, çok fazla kızıyorum hatta. Kafamı yumruklamak istiyorum ama ona ne söyleyeceğimi bilemediğim için bastırabiliyorum kızgınlığımı. Ona "al sök yüreğimi" diyemem sonuçta daha onu tanımıyorum bile.

Yol boyunca hep onu düşünüyorum. Belki müzisyendir diye hayal ediyorum, keman çalıyordur belki. Sonra otobüs duruyor ve ben iniyorum. Eve doğru biraz daha yolum var ama eve gitmek istemiyorum. Ancak mecbur olduğum için yavaşça yürüyorum. Acelem yok hiçbir şeye, hiçbir şey umurumda değil aslında benim. Asfaltım üzerine yatmak ve öylece beklemek istiyorum. Her şey çok garip. Onunla konuşabilirdim mesela ve o bana cevap verebilirdi. Cevap verseydi onu tanıyabilirdim. Eğer o hayal ettiğim gibi çıkarsa ki bu çok düşük bir ihtimal onunla sohbet etmeye başlayabilirdik. Eğer sohbetimiz ikimiz içinde güzel olursa aramızda başka şeyler de olabilirdi. Ancak bunların cevabını bilmiyorum. Belki hiçbir zaman öğrenemeyeceğim ve o bir hikayemin kahramanı olarak kalmaya devam edecek.

Daha önce de benzer yazılar yazdım ve hepsini belki o okur ve kendini tanıyabilir hayali ile bitirdim. Ancak bu sefer onu yapmayacağım. Sonuçta o bu satırları okusa bile kendini tanıyamayacak ve aramızda hiçbir şey olmayacak. Belki başka okuyanlar kendilerini bulacak bu öyküde ama o olmayacak bu. Bunu biliyorum. Karamsarlığımın, hayata küsmüşlüğümün bir sonucu belki bu düşünce ama hayatın nasıl işlediğini biliyorum artık. Bu yüzden yazıyı farklı bir sonla bitirmek istiyorum. Belki bir gün onu tekrar görürüm ve o zaman söyleyecek kelimemi bulabilirim. Hiçbir şeyi bilmiyorum alsında, bunun bir önemi de yok.

Resim: Delawer Omar

Yeni dünya, mola



Sabah olduğunda şövalye yine erkenden uyanmıştı. Odanın penceresinden güneşin meşe ağaçları üzerinden yükselmesini seyretmiş ve düşünmüştü. İçinde garip bir huzursuzluk vardı ve ne olacağını bilmiyordu. İçindeki seslerden bir tanesi ona farklı bir yola girdiğini söylüyor ve bu düşünce onu rahatsız ediyordu. Özellikle o çocukla ne yapacağını bilemiyordu. Onun için bir işaretti sanki, yola nasıl devam edeceğini ona bakarak bulabilirdi. Ancak geleceğini küçük bir çocuğun eline bırakmak nedense onu biraz rahatsız ediyordu.

Lucian'ın uyanması yine öğle vaktini bulmuştu. Bu esnada şövalye odadan dışarıya çıkıp hancıya seslenmiş ve kahvaltı istemişti. Lucian'ın odada yalnız kalmasını istemediği için alt kata inmemişti. Genç garson kız kahvaltısını getirdiği sırada bir süre boyunca Lucian'ı seyretmişti. Hatta onun uyanması için tabakları masaya sertçe bırakmıştı ama Lucian istifini bozmamıştı hiç. Kız biraz üzgün bir şekilde gittiği sırada şövalye ağır bir şekilde kahvaltı yapmaya başladı.

Biraz peynir ve zeytin yedi, biraz ekmek biraz reçel. Çocuk uyandıktan sonra onunla beraber de yerdi biraz.  Kahvaltı ile birlikte gelen demlikten kendine biraz papatya çayı koydu ve demliği şöminenin yanına bıraktı sıcak kalması için. Lucian uyandığı zaman öğle olmasına birkaç saat kalmıştı. Mutsuz bir şekilde uyanmıştı.  Yüzü asıktı ve şövalye onun rüyasında neler gördüğünü merak etti ama sormadı. Zamanı geldiğinde anlatacaktı o en azından şövalye bu şekilde hissediyordu. Önce ona güvenmesi gerekliydi. Acelesi yoktu hiçbir şey için.

Lucian yatağından çıktığında önce lavaboya gidip yüzünü yıkadı daha sonra karışmış sarı saçlarını düzeltmeden masaya gelip oturdu. Günaydın dediler birbirlerine ve şövalye ona nasıl olduğunu sordu. Lucian sayende çok daha iyiyiyim diyerek cevapladı. Gördüğü kadarıyla bedenindeki morluklar hala belli olsa da azalmışlardı ve o daha rahat hareket ediyor gibiydi. Demek ki ağrısı da azalıyordu.

Kahvaltı bittikten sonra biraz havadan sudan konuştular. Lucian kasaba ile ilgili bazı sorular sordu ve şövalye hepsini cevapladı. Meraklı bir çocuktu o ve oldukça ilginç sorular soruyordu. Konuşmaları bitip ortalık sessizliğe büründüğünde Falco "hadi biraz dolaşalım" dedi. Lucian pek bir yere gitmek istemese de başıyla onayladı ve handan dışarıya çıktılar. Şövalye zırhının büyük bölümü giymişti, miğferini odada bıraktı ve kılıcını yanına aldı.

Handan çıkarken şövalye hancının yanına gidip bir şeyler söyledi, hancının da "elbette sizi her zaman bekleriz efendi şövalye" dedi güçlü ama neşeli bir tonda. Dışarıya çıkarken kız ve Lucian tekrardan bakıştılar ama Lucian onunla ilgilenmedi ve dışarıya çıktılar. 

Tekrardan sokaktaydılar ve etraflarından insanlar geçiyordu. Lucian'ın huzursuz olduğu çok rahat anlaşılabiliyordu. Ancak şövalyenin varlığı onu rahatlatıyor gibiydi. 

Kasabanın içine doğru ilerlerken şövalye oldukça dikkat çekiyordu. Herkes ona bakıyor ve yollarından çekiliyordu. Lucian biraz daha rahatlamıştı bu durumdan ötürü. Kasabanın içlerine doğru ilerlerken Lucian etraflarından geçen insanları inceliyordu. Herkes kendi halindeydi sanki, kimse onunla ilgilenmiyordu. Biraz daha ilerledikten sonra bir manavın yanından geçerken şövalye oradan bir tane elma alıp ona verdi. Lucian gülümseyerek teşekkür ettiği sırada nereye gittiklerini merak etti.

Dükkânların yanından geçtikleri sırada Lucian büyük bir şaşkınlık içindeydi. Elbiseler, eşyalar ve başka birçok şey dükkânlarda satılıyordu ve o şimdiye kadar hiç öyle yerler görmemişti. Onun için bambaşka bir dünyaydı orası ve şaşkınlık içerisinde izliyordu etrafını. Her şey fazlasıyla renkli, herkes fazlasıyla arkadaş canlısıydı ona göre. Dükkânların önünden geçerken satıcılar onlara sesleniyor ve içeriye girmeleri için ikna etmeye çalışıyordu.

Elbise satılan bir dükkânın önünden geçerken şövalye "hadi gel sana bir şeyler alalım" dedi.  Dükkâna girdikleri zaman satıcı hemen yanlarına geldi. "Hoş geldiniz efendiler. Size nasıl yardımcı olabilirim" dediği sırada şövalye Lucian'ı işaret ederek "onu giydirmeliyiz" dedi. Satıcı büyük bir gülümseme ile onları bir reyona götürdü ve elbiseleri göstermeye başladı.

Ancak Lucian hiçbiri ile ilgilenmiyordu. Bunun üzerine şövalye bir elbise seçti onun için. Kahverengi bir pantolon ve soluk yeşil bir gömlek birkaç tane düz tişört seçtikten sonra ona sordu ve başıyla onaylayınca elbiseleri almaya karar verdiler. Lucian soyunma dolabında elbiselerini giyerken şövalye parasını ödedi. Daha sonra dışarıya çıktığı zaman şövalye hafif bir biçimde gülümseyip "çok güzel oldu" dedi. Daha sonra o dükkândan ayrıldılar.

Şövalye ilerlerken arada durup insanlarla konuşuyordu. Genel olarak hayatın nasıl gittiğini, bir sorunları olup olmadığını soruyordu onlara. Lucian ise tüm bu konuşmalardan uzakta duruyor tek kelime bile etmiyordu. Daha sonra ise ilerlemeye devem ediyorlardı. 

Biraz daha ilerledikten sonra sokağın ortasında bir kalabalık gördüler ve yakından bakmaya karar verdiler. Orta yaşlı bir adam küçük bir çocuğa bağırıyordu. Onlar yaklaştığı sırada adam çocuğa vurmaya başlamıştı. Altı belki yedi yaşında olmalıydı çocuk. Elbiselerine bakıldığı zaman onun kötü durumda olduğu anlaşılabiliyordu. Lucian onları gördüğü zaman "Falco ona yardım edelim" demişti. Yüzünde büyük bir öfke belirdi bu esnada.

Adımlarını hızlandırıp yaklaştıkları sırada adam çocuğu yere atmış ve karnına tekme atmaya başlamıştı. Bunları gören Lucian'ın yüzündeki nefret ifadesi giderek büyümüş ve şövalyeyi çekiştirmeye başlamıştı. Onların yanına vardıklarında şövalye "durun!" diye bağırdı ve herkes bir an için ona baktı. "Çocuğu rahat bırak."

Adamın gözü öfkeden dönmüştü ve şövalyeyi dinlemedi "karışmayın bu işe" dediği sırada çocuğa bir tekme daha attı. Şövalye aralarına girmeden hemen önce rüzgârın hızlandığını fark etti. Adamın omuzundan tutup geriye doğru fırlattı "sana çocuğu rahat bırakmanı söyledim." Adam büyük bir öfkeyle yerinden kalktığı sırada yüzüne sertçe bir yumruk attı ve adam tekrardan yere düştü. Burnundan kan gelmeye başlamıştı ve etraflarında toplanan kalabalığın sayısı artmaya başlamıştı. 

Şövalye tekrardan "dağılın!" diye bağırdığı zaman insanlar uzaklaşmaya başladı. Ancak hala etraflarında çok sayıda insan vardı ve şövalye elini kılıcının üzerine koydu. Bunu gören insanlar uzaklaşmaya başladı ve şövalye yerde yatan çocuğu kaldırdı. Adam ise yerden kalkıp kaçarak uzaklaşmıştı.

Daha sonra şövalye çocuğun iyi durumda olduğunu görünce oradaki adamlardan birisine döndü. Onu daha önceden tanıdığı belliydi ve "bu çocukla ilgilen, karnını doyur. Yarın ona bakmak için döneceğim" dedi. Adam sessizce başıyla onayladı ve şövalyenin ona uzattığı altını aldı.

Bu esnada esen rüzgârlar sakinleşmiş ve Lucian'ın yüzündeki nefret ifadesi kaybolmuştu. "Bugünlük bu kadar macera yeterlidir sanırım" dediği sırada Lucian "evet gidelim burayı sevmedim" der ve hana doğru yolculuklarına devam ederler.

Hana doğru yolculuklarında artık herkes onlara bakıyordur ama şövalye bunu hiç umursadı. O kadar sert duruyordur ki baktığı insanlar yönlerini değiştiriyordu. Hana vardıklarında boştaki bir masaya oturdular ve kız yanlarına geldi kısa zaman içerisinde. Şövalye içecek bir şeyler istedi ve kız uzaklaştı.

Kız içecekleri getirdikten sonra bir süre boyunca konuşmadan oturdular. Daha sonra Lucian "neden hep böyle yapıyorlar?" diye sordu. Şövalye tam olarak ne diyeceğini bilmiyordu ancak onu cevapsız bırakamazdı "İnsanlar acımasız oldu artık. Bağışlamayı veya affetmeyi unuttular. Elbette içlerinde iyiler var ama kötüler de var. Kötüler her zaman var olacak."

Cevap Lucian için çok yeterli değildi ama daha fazla soru sormadılar. Bir süre sonra Lucian odaya çıkmak istedi ve şövalye ile yukarıya çıktılar. Odalarında konuşacakları fazla bir şey yoktu ama Lucian insanlardan uzaklaşmak istemişti. Herkes onlara bakıyor arkalarından konuşuyordu. Belli ki bugün o çocuğa yardım ederek fazla dikkat çekmişlerdi. Yine de şövalye bu durumdan rahatsız oluyor gibi gözükmüyordu. Hayran olunası biz özgüveni vardı ve Lucian için anlamı büyüktü bunun

Fazla konuşmadılar, belki de konuşmaya ihtiyacı yoktu ikisinin de. Lucian biraz uzanmak istediği zaman şövalye başıyla onayladı. Lucian yatağına yattığı sırada şövalye yemek masasına oturmuştu.

Hiçbir şey olmadan birkaç saat geçti. Lucian yatağında gözlerini kapatmış bir şekilde uzandı ama uyumadı. Şövalye ise düşünmeye devam etti kaldığı yerden. Bütün bu olanların bir anlamı olmalıydı ve o çocuk, onun önemi büyüktü sanki.

Lucian yatağından kalktığında ikisi de acıkmışlardı ve akşam olmaya yakındı. Birlikte alt kata indiler. Onları gören kız hızlı bir şekilde yanlarına geldi. Bu sefer konuşan Lucian olmuştu "yemek istiyoruz" dediği sırada şövalye ondaki bu değişikliğe şaşırdı. Belki sadece kızla iletişim kurmaya çabalıyordu belki konuşabilecek kadar güçlü hissediyordu kendini. Kız ona bakıp gülümsedi, güzel bir gülümsemesi vardı onun ancak Lucian pek etkilenmişe benzemiyordu.

Kısa bir süre sonra kız yemeklerle birlikte geldi. İki tabak et kızartması, yanında haşlanmış patates ve bolca salata vardı bu akşamki menülerinde. İkisi de konuşmadan yemeklerini yediler ancak Lucian tekrardan konuşmuş ve kıza "teşekkür ederim demişti." Acaba neydi bu gelişmenin sebebi.

Yemeklerinin ortasında ozan tekrardan geldi. Hanın ortasındaki koltuğuna oturdu ve gitarını çıkardı. Çalmaya başlamadan önce Lucian'a doğru bakıp başıyla selam verdi. Bu akşam ki şarkıyı bilmiyordu. "Çok uzun zaman önce küçük bir çocuk vardı" diyerek başlamıştı anlatmaya. "Onun kimsesi yoktu aslında. O kadar büyük bir yalnızlıktaydı onun yaşadıkları yalnızlık kelimesinin anlamını değiştirebilirdi." Ozan anlatmaya devam ederken sanki hep Lucian'a bakıyordu. "Küçük çocuk şehirler arasında dolaşıyordu evim diyebileceği bir yer bulabilmek umudu ile. Ancak hiçbir toprak parçası kabul etmiyordu onu.  Herkes düşmandı ona, herkes nefret ediyordu ondan." Ozan anlattıkça Lucian sözlere dalıp gitmişti. Şarkının kalanını duymamıştı bile. Onu anlatıyordu sanki ve bir şarkının içinde yer almak garip hissettirmişti.

Elbette şarkı onu anlatmıyordu. Az bilinen bir efsaneydi. O çocuğun büyüyüp ülkeyi ejderhanın elinden kurtarmasını anlatıyordu şarkı. Ancak bu Lucian’ın etkilenmesini engellememişti. Ozan şarkıyı bitirdiği zaman Lucian’a doğru göz kırptı ve Lucian elini havaya kaldırarak onu çağırdığını belirtti. Bir süre sonra ozan masalarına kadar gelmişti “umarım küçük beyimiz şarkımı beğenmiştir. Bu şarkıyı senin için çaldım,” dediği sırada Lucian’ın yüzünde büyük bir gülümseme yerleşti. “Teşekkür ederim, bizimle oturmaz mısın,” boş olan sandalyeyi işaret ettiği zaman ozan başını eğerek kabul ettiğini belirtti.

Üçünün konuşması Lucian’ın soru bombardımanı ile başlamıştı. Önce bütün o şarkıları nereden öğrendiğini sordu sonra küçük çocuğa ne olduğunu daha sonra şarkıların ne kadarının gerçek olduğunu sordu.  Ancak her cevaba başka sorularla karşılık veriyordu ve bir süre sonra ozan durmaksızın konuşmaya başladı. Öyle gözüküyordu ki Lucian’ın soruları bitmeyecekti. Ozanı biraz rahatlatmak isteyen şövalye ise elini kaldırıp garson kızı çağırdı. Onun gelmesi elbette ortamı değiştirecekti.

Kız geldiğinde onu çağıran şövalyeye değil Lucian’a bakmıştı. İkisi bir süre boyunca bakıştılar bu anı bozmak istemeyen şövalye ise hiçbir ses çıkarmadı. Ozan dayanamamış ve “bize içki getir” demişti. Kız başıyla onaylayıp masadan uzaklaşmaya başladığında yüzünde hafif bir üzüntü ifadesi oluşmuştu. Lucian ise tekrardan eski haline bürünmüştü. Kıza karşı bir şeyler hissediyor olmalıydı.

Kız tekrardan geldiği zaman bardakları dağıtırken Lucian’ın bardağını yanlışlıkla üzerine döktü ve içkinin bir bölümü Lucian’ın pantolonuna aktı. Özür dileyen kız hızlı bir şekilde bir bez çıkarıp masayı silmeye başladı sonra da Lucian’ın pantolonunu silmek istediğinde onu eliyle durdurdu “biraz ıslandım sadece, önemli değil”. Lucian ilk kez kızla konuşmuştu ve bu onun adına başka önemli bir konuydu.

Daha sonra masada nereden gelip nereye gittikleri konuşuldu. Ozan bir süre daha aynı kasabada kalacaktı. Ancak şövalye ertesi gün yola çıkmayı planlıyordu. Fakat ilerleyen zamanlarda aynı şehirde buluşacaklardı. Halk arasında altın şehir olarak bilinen şehirde buluşmak için sözleştiler ve ozan masadan ayrıldı.

Lucian ve şövalye masada yalnız kalmışlardı tekrardan. Etraftaki insanlar onları takip etmeye devam ediyordu. Bundan rahatsız olan Lucian “hadi yatalım” dedi ve şövalye ile birlikte masadan kalktılar. Merdivenlere doğru giderken kız Lucian’a yaklaştı ve eğilip kulağına bir şey söyledi. Şövalye ne söylendiğini duymasa da çocuğun yüzündeki kırmızılığa bakacak olursa neler olabileceğini anlamıştı. Ancak yavaşlamadan merdivenlerden yukarıya çıktılar. Lucian kendini yatağına attıktan bir süre sonra uykuya daldı ve şövalye için uzun bir gece başladı.

Resim: Joanna Beal


Find Us On Facebook