Yeni dünya, yeni dostlar


Yeni dünya

Kasabayı arkalarında bırakmış ve altın şehre doğru yola çıkmışlardı. Bir süre boyunca konuşmadılar. Konuştukları zaman ise havadan sudan konuşuyorlardı. İkisi içinde gece gördükleri rüyalar oldukça önemliydi ancak o konudan konuşmak istemiyorlardı. Aslında yol boyunca konuşmamalarının asıl sebebi rüyaların etkisinden kurtulamamalarıydı. Şövalye atın üzerindeyken aslında geçmişinde yolculuk yapıyordu. Eski günlerin anıları zihnine dolaşıyor ve damarlarında geziniyordu. Unutabilse, hayatını kolayaştıracak anıları ile yüzleşiyor ve her şeyin zorlaştığını hissediyordu.

Lucian ise şövalyenin geçmişine doğru gitmişti. Ancak onun yolculuğu daha kısa sürmüş ve tekrardan şimdiye gelmişti. Dün gece şövalyenin hali onun aklından çıkmıyordu. Onu ağlarken görmüştü ve bunun sebebini merak ediyordu. Sormak istese de nasıl soracağını bilemiyordu. Cümleler, kelimeler, bildiği hitap kuralları aklından geçiyor ama hangisini seçeceğine karar veremiyordu.

Bir süre daha devam ettikten sonra öğle yemeği için durdular. Şövalye attan indi ve Lucian'ın inmesine yardımcı oldu. Aslında ikisi de fazla aç değildi ama uzun süre at üzerinde yolculuk yapmak yorucuydu. Çimenlerin üzerinde oturdular ve şövalye yiyecek bir şeyler çıkardı. Yemek esnasında Lucian konuşmak istedi ama ne söyleyeceğini bilmediği için konuşmayı başlatmak zordu.

En sonunda dayanamadı ve "dün gece huzursuz görünüyordun" dedi. Ağladığını söylemek istemiyordu aslında. Bu yüzden konuşmanın gidişine Falco'nun karar vermesini istedi.

"Evet, garip rüyalar gördüm," dedi şövalye sessiz bir şekilde.  Belli ki konuşmak istemiyordu.

"Uyandırmak istedim ama sonra vazgeçtim" Lucian daha fazla şey öğrenmek istiyordu. "Umarım kabus görmemişsindir."

"Yok, kabus değildi, geçmişimden bazı sahneler gördüm sadece," şövalye daha fazla konuşmak istemiyordu bu konuyu ve Lucian daha fazla uzatmak istemedi. Acaba ne görmüştü diye düşünmeye devam etti.

Konuşmanın devamında hava durumundan bahsettiler. Basık ve sıkıcı bir hava vardı aslında. İkisi de bu havadan pek hoşnut değildi. Lucian "biraz yağmur yağsa daha iyi olur" dediği zaman şövalye onayladı ve bir süre daha hava durumu hakkında konuştular.  Aslında bu konuşmalar ikisinin de kafasını dağıtmasına yardımcı olmuştu. Lucian yağmurda ıslanmayı ne kadar sevdiğinden bahsederken Falco zırhla yağmurun zor olduğu söyledi ve gülüşmeye başladılar. Lucian sıcak havalara zırhla nasıl dayanabildiğini sordu ve onu nasıl taşıdığını merak etti. Bunun üzerine şövalye alıştığını ve onun için sorun olmadığını söyledi.

Aslında ikisinin de gülmeye ihtiyacı vardı ve anın tadını çıkarttılar. Farkında olmadan ikisi de birbirini rahatlatıyorlardı. Bu yüzden ikisi de daha iyi hissettiler. Lucian kendi hayatı ile onun hayatı arasında bağlantılar kurmaya çalıştı. Aynı onun gibi kimsesi yoktu Falco'nun ve bu ona daha yakın hissetmesini sağlıyordu.

Bir süre daha sohbet ettikten sonra tekrardan ata bindiler ve yolculuklarına devam ettiler.

Yolculuğun devamı da aynı şekilde devam etti ancak bu sefer atın üzerinde daha fazla konuştular. Yolun devamı onlar için daha keyifliydi.

Bir süre daha devam ettikten sonra tekrar durdular ve bu sefer ikisi de acıkmıştı. Şövalye küçük bir ateş yakıp handan aldıkları etleri kızartmaya başladı. Daha sonra etler piştikten sonra onları yemeye başladılar. Bu sefer şövalye konuşmuştu "sende huzursuz oluyorsun uykunda" dediği zaman anlatma sırası Lucian'daydı. Ancak o anlatmak niyetindeydi.

"Geçmişim peşimi bırakmıyor gibi. Eski günleri görüyorum hep rüyalarımda. Köyde bana yapılanları unutamıyorum bu yüzden."

"Unutmak zordur, anladığım kadarıyla sende büyük zorluklar yaşamışsın. Ancak bu bir engel değil unutma yaşadıkların seni sen yapan şeyler. Ne kadar kötü olurlarsa olsun onları sahiplenmelisin. Geçmişinden kaçmayı kimse başaramadı şimdiye kadar."

"Geçmişten kaçmayı istemiyorum ama yine de hep yanımda olmaları zor geliyor.  Yine de yanımda olduğun için şanslıyım. Zaten sen olmasaydın ölmüştüm"

Lucian cümlesini bir gülümseme ile bitirdi. Şövalyeye duyduğu minnet çok büyüktü ve bunu her şekilde belli ediyordu.

"Ben yapmam gerekeni yaptım. Teşekkür etmene gerek yok."

Lucian başını sallayarak onayladı onu. Yemekleri bitmişti ve artık toplanma zamanı gelmişti. Şövalye bir taraftan eşyaları toplarken Lucian ateşi seyrediyordu. Ancak bu sefer ateşten kelebekler çıkmadı fakat yine de bazı gariplikler vardı.

"Ateşe bunu nasıl yapıyorsun?" diye sordu Falco belki de en çok merak ettiği buydu onun.

"Ben bir şey yapmıyorum. Dostlarım yapıyor, ben sadece onlardan istiyorum"

Falco için tam anlamıyla yeterli bir cevap değildi ancak daha fazla cevap alacağını düşünmüyordu bu yüzden daha fazla devam etmedi konuşmaya. Ata bindiler ve yolculuklarına devam etmeye hazırlandılar.

Onlar ilerlemeye başladıkları sırada arkalarından bir atlının hızlı bir şekilde yaklaştıklarını duydular ve ikisi de dönüp geriye doğru baktı.

Arkalarına baktıklarında kahverengi bir atın onlara doğru  son sürat geldiğini gördüler. Atın üzerinde bir kız vardı. Başta onun kim olduğu tanımasalar da atlı biraz daha yaklaştığı zaman handaki kız olduğunu anladı şövalye ve "handaki kız geliyor" dedi.

Onun yanlarına gelmesini beklediler. Kız geldiği zaman atını durdurdu ve "Sonunda size yetişebildim" dedi nefes nefese kalmış bir ses ile.

Kız kötü bir durumdaydı. Belli ki hiç mola vermemişti. Bunu atın durumuna bakarak söyleyebiliyorlardı. Kız konuşmaya devam etti "size yetişebilmek için saatlerdir durmadan at sürüyorum."

Aslında kızı tekrardan görmek ikisi için de şaşırtıcıydı. Onu tekrardan görmeyi beklemiyorlardı. Şövalye attan inerken Lucian'ın da inmesine yardımcı oldu. Bu esnada kızda kendi atından inmişti.

Konuşan Lucian oldu "neden bizi takip ettin?"

Kız biraz tedirgin bir şekilde "kaçmam gerekiyordu oradan" dedi ve yüzündeki tedirginlik biraz daha arttı.

Bu sefer şövalye söze girdi ve "neden kaçman gerekiyordu?" diye sordu.

"Hancı ile aram kötüydü benim ve bana hiç iyi davranmıyordu."

"Ne yapıyordu sana?"

"Ailem öldü ve bana hancı bakmaya başladı. Eski bir arkadaşıydı babamın ama ben büyüyünce bana bakışı değişmeye başladı. Handa işler iyi gitmiyordu ve ben büyüyünce gelenler benimle ilgilenmeye başladı. Hancıya para teklif ettiklerini biliyordum ama ben kabul etmiyordum. Fakat kaçmasaydım dayanamazdım daha fazla."

Kısa süren bir sessizlik olduğu sırada şövalye "yemek yedin mi diye sordu?" Kız hayır anlamında başını salladığı sırada şövalye çantasını açtı.

Bu esnada Lucian ve kız göz göze gelmişti. Kız gülümsemeye başladı ve Lucian aynı şekilde karşılık verdi. Bilmiyordu ne söylemesi gerektiğini. Bu yüzden sadece "senin için üzüldüm" diyebildi. Doğru kelime veya doğru cümle gibi şey var mıydı acaba? Sahi hangi kelime acıları azaltmaya yetebilirdi.

Şövalye çantadan çıkarttığı yiyecekleri kıza uzattığı sırada kız çok hızlı bir şekilde yemeye başlamıştı. O kadar hızlı bir şekilde yiyordu ki Lucian ona gülmeye başladı. Şövalye ile bakıştılar ve şövalye yapacak bir şey yok anlamında omuzlarını yukarıya kaldırdı. Lucian ise benim için sorun değil anlamında gülümsedi.

Kız yemek yerken ne kadar komik göründüğünü fark etti ve yemeğine bir an için ara verdi. Kendini açıklama yapmak zorunda hissetmişti "Hiçbir şey yemedim ben, size yetişebilmek için çabaladım hep."

Şövalye "sorun değil" dedikten sonra kız yemek yemeye devam etti. Bir süre sonra kız yemeğini bitmişti ve "tekrar teşekkür ederim" dedi. "Hayatımı kurtardınız."

Şövalyenin işi bu diye düşündü Lucian. O hayatları kurtarırdı hep. "Peki ne yapmayı planlıyorsun?" diye sordu kıza.

"Bilmiyorum hatta hiçbir fikrim yok. Başka bir şehre gidip yeni bir hayat kurmalıyım sanırım. Galiba hep böyle oluyor. Hana gelenler hep bundan bahsediyordu. Yeni bir hayat nasıl kurulur bilemiyorum ama yapabilirim sanırım."

"Yeni hayat kurmak zordur" dedi Lucian. "Sanırım önce eski hayatını geride bırakmak gerekiyor." Konuşurken bir yandan kendi geçmişini düşünüyordu. Kız yeni bir hayat kurmak için doğru yerdeydi kesinlikle.

"Bilmiyorum sadece kaçmak istedim o adamdan."

Şövalye ikisini izledi bir süre boyunca ve konuşmalarının arasına girmedi. Lucian başka biri ile konuşuyordu ve bu oldukça güzeldi. Ancak kızın da onlara katılmasının neler doğurabileceğini bilmiyordu.

İkisi yeni bir hayat kurma üzerine bir süre daha konuştular. Onların da ortak bir noktaları vardı ve bu yüzden kız ona ilgi göstermişti. Belki de bu yüzden peşlerinden gelmişti.

Daha sonra kız şövalyeye doğru dönüp "sizinle gelebilir miyim? diye sordu. O kadar masum bir ifade vardı ki yüzünde şövalye o ifadeyi gördüğünde Lucian'a doğru baktı. O ise başını gelsin anlamıyla salladığında "elbette gelebilirsin" dedi. Bir kişi daha artmıştı sayıları. Her şeyin bir sebebi vardır diye düşündü, kız onlara yük olmazdı. Onun gelmesinin de bir sebebi vardır elbette.

Konuşmaları bittiğinde atlarına bindiler. Sayıları bir kişi daha artmıştı ama bu yolculuklarının daha heyecan verici olacağı anlamına geliyordu. Lucian ise bu gelişmeden mutluydu ve altın şehre doğru yolculuklarına devam ettiler.

Resim: Vladimir Sorin

Yeni dünya, karmaşık rüyalar


Yeni dünya

Aslında şövalyenin gecesinin uzunluğu uykusuz kalması ile alakalı değildi. Aksine erkenden uykuya dalmayı başarmıştı. Bazen en uzun zaman rüyalarda geçerdi ve şövalye uzun bir aradan sonra rüya görüyordu. Odadaki diğer yatakta yatan Lucian'da rüyalar diyarında yolculuğa çıkanlardandı. İkisi de rüya görüyordu ve odada oldukça büyük bir sessizlik vardı. Birçokları bu kadar büyük bir sessizliğin kötü olduğunu söylerdi. Elbette bu söylem söylentiden ibaretti ancak yine de bu uyarıyı dikkate alan çok insan bulunuyordu.

Lucian yatağında kıvrılmış yatıyordu. Yan dönmüş ve bacaklarını karnına doğru çekmişti. Genellikle bu şekilde yatardı Lucian. Bunun sebebi korunmaya olan ihtiyacıydı belki. Belki de sadece savunmasızlığının bir parçasıydı uyku şekli. Aslındasebebi her ne olursa olsun bu onun uykusunu değiştirmiyordu. Gece boyunca uyuyor, uyuduğu süre boyunca rüya görüyordu. Rüyalarının büyük bölümünü hatırlamıyordu. Zaten hepsini hatırlasa nasıl başa çıkabileceğini de bilmiyordu.

O geceki rüyasında köylerinin orta yerinde bir grup çocuğun yanındaydı. Çocukların yaşları 16 ile 11 aralığında değişiyorlardı. Kendi aralarında oyun oynamak için buluşmuşlardı. Lucian ise onlarla oynayabilme umuduyla gitmişti oraya. Aslında kimse sevmezdi onu, oyunlarına da almazlardı.Fakat daha 12 yaşındaydı ve diğerleri o da oyun oynamak istiyordu. Yoksa evinde mutlu değildi, ailesini sevmiyordu, ailesi de onu sevmiyordu aslında. Bu yüzden çocuklarla oyun oynayabilmek, hiç olmasa bile onları izlemek onun için yeterliydi.

Bu yüzden onların yanına gitmişti ancak onu yanlarına almıyorlardı. Bu beklediği bir şeydi aslında ama ona bağırıp hakeret etmelerini hiç beklemiyordu. Onlarca çocuk etrafını sarmış ve onunla dalga geçiyorlardı. "Cadı" diyorlardı parmaklarıyla onu işaret ederlerken. "Hadi bizi kurbağaya çevir."

Dalga geçme bir süre daha devam etti. Fakat bir süre sonra çocuklardan birisi "cadıya ölüm" diye bağırdı ve yerden bir taş alıp Lucian'a doğru fırlattı. O taşın geldiğini görmemişti bile, taş hızlı bir şekilde sırtına çarptı ve Lucian öne doğru bir adım atmak zorunda kaldı. Sanki oradaki her çocuk ona taş atmayı bekliyormuş gibi yerden aldıkları taşları fırlatmaya başladı. Taşlar bedeninin her yerine çarpıyordu ve Lucian başını korumak için başını kollarının arasına almıştı.Ancak bu hareker onu korumaya yetmemişti ve çocuklar taş atmaya devam ediyordu. Her seferinde taşlar daha büyük bir şiddetle geliyordu ona doğru.

Taşların şiddeti o derece artmıştı ki bir süre sonra Lucian yere düştü çünkü artık ayakta duramıyordu. Aynı anda o kadar taş bedenine çarpıyordu ki artık ayakta duracak gücü kalmamıştı. Başı birkaç yerde yarılmış ve kanamaya başlamıştı. Ancak çocuklar durmamış, taş atmaya devam etmişti.

Lucian yerde yatmış ve iyice kapanmıştı. Kaçma itimali yoktu, gidecek bir yeri yoktu orada sadece çocukların insafa gelmesini bekliyordu. Ancak onların durmaya hiç niyeti yoktu. Onu koruyacak kimse olmadığını çok iyi biliyordu. Babasının onu görse izleyeceğini de çok iyi biliyordu. Bu yüzden yarım umudu yoktu onun. Herşeyden vazgeçtiği sırada içinden bir ses duydu "Seni yalnız bırakmayacağız" diyordu o ses.

Ses kısa bir zaman önce zihninde konuşmaya başlamıştı ve Lucian o sese arkadaşım diyordu. Neler olacağını görmek için başını bir parça yukarıya doğru kaldırdı ve bir süre boyunca aklından çıkmayacak bir görüntü gördü. Ona doğru gelen taşlar havada asılı kalmıştı. Bir an sonra taşlar havada durdukları yerden geldikleri yere doğru fırladı ve geldiklere doğru gittiler.

Taşlar etrafını saran çocuklara çarpmaya başladı ve çocuklar çığlıklar içinde kaçtı. O kadar hızlı bir şekilde koşuyordu ki çocuklar Lucian ne olduğunu anlamadan etrafında kimse kalmamıştı. Kaçan çocuklardan bazıları "cadı" diye bağırıyorlardı.

Bu esnada yatağından fırlayarak uyandı ve etrafına baktı. Gördükleri bir rüyaydı ve o rüya zihnini allak bullak etmişti. Yatağında doğrulup oturdu ve kendini sakinleştirmeye çabaladığı sırada etrafına bakıyordu.

Şövalye yandaki yatakta uyuyordu ve Lucian onu seyretti bir süre boyunca. Derin bir uykudaydı belli ki ve onun çığlık atarak uyanmasını duymamıştı bile. Huzursuz gözüküyordu rüyasında. Hatta gözlerinin kenarlarının ıslandığını görmüştü bu yüzden onu uyandırmak ve uyandırmamak arasında kalmıştı. Uykusunda ağlıyordu ki bu onun alışkın olduğu bir durumdu. Ne yapacağını düşündüğü sırada hiçbir şey yapmamaya kadar verdi. Acaba rüyasında ne görüyordu?

Şövalye ise rüyasında çok farklı bir yerdeydi. Orayı hatırlıyordu. Küçük bir kasabadan geçiyordu ve oranın meydanında dolanıyordu. Sokakta yürürken kötü giyinimli bir kadın görmüştü. Kızın yürüyecek bir hali bile yoktu aslında, tükenmişti. Ancak bunun ötesinde kızda farklı bir şey vardı. O kadar kötü durumda olmasına rağmen dik görünmeye çabalıyordu. Sanki hayata beni yıkamazsın mesajını vermek istiyordu.

Onun neyi olduğunu merak etti ve kızın yanına doğru yürümeye başladı. Yemyeşil gözleri vardı ve yüzü gördüğü herkesten daha güzeldi. Öyle birisi neden bu hale düşmüştü diye düşünmüştü. Kızın yanına vardığında "leydim iyi misiniz?" diye sordu.

Ancak kızın verdiği "teşekkür ederim" iyiyim cevabını duymadı bile. Sesi onun damarlarına işlemiş ve bir süre boyunca kalbinin atımını durdurmuştu sanki. Sanki kız dünyanın en güzel şarkısını söylemişti ona ve o şarkının etkisi ile büyülenmişti.

Şövalye kızın verdiği cevaptan yetinmemişti ve tekrardan sordu "hiç iyi görnmüyorsunuz. İsterseniz size yardımcı olmaktan zevk duyarım" Ancak kız aynı cevabı tekrardan verdi. O hep konuşmalı ve şövalye o şarkıyı hep duymalıydı. "Lütfen size yardım etmeme izin verin," dediği sırada kız otanmış ve başını öne doğru eğmişti. O kadar nazik birisi olabilir miydi acaba. Ondaki utanmayı ve yüzünün kızarmasına gördüğü zaman ona yardım etmesi gerektiğini anlamıştı.

Daha sonra kızı alıp kaldığı hana götürdü. Önce ona yemek söyledi, bir süredir yemek yemiyordu belli ki. Kız sürekli teşekkür ediyordu ve şövalye önemli değil diyordu. Daha sonra yemek bittikten sonra kızdan hikayesini anlatmasını istemişti. Başlarda çekingen olsa da evden kovulduğunu öğrenmişti onun. Babası öldükten sonra yalnız kalmıştı ve ev sahibine verecek parası yoktu. Ev sahibi ise ondan farklı isteklerde bulunduğunda onu reddetmişti ve kendini sokakta bulmuştu. Haftalardır sokakta yaşıyordu kız ve bu yüzden güçsüzleşmişti. Şövalye onun hikayesini dinledikten sonra hancıya oda parasını verdi ve kızı handaki bir odaya yerleştirdi. O gece hiç uyumadı, eğer aşk diye bir şey varsa. Şövalye o an aşkın ne olduğunu anlamaya başlamıştı.

...

Ertesi sabah Lucian uyandığı zaman şövalyeyi zırhını giymiş bir şekilde gördü. Dün gece gördüklerini anlatmadı ama. Nasıl anlatabilirdi ki ona uykusunda ağladığını. Birlikte hakvaltılarını yaptılar ve şövalye ona gitme vaktinin geldiğini söyledi. Lucian'ın toparlayacak bir eşyası olmadığı için çok hızlı bir biçimde hazırlandı. Odalarından çıkıp hanın ortasına geldikleri zaman şövalye hancıya olan borçlarını ödedi.

Handan çıkıp gidecekleri sırada Lucian garson kız ile göz göze geldi. Onda bir farklılık vardı ve onu ilk kez üzgün görmüştü. Bunu da şövalyeye söylemedi ve atlarının yanına gittiler. Daha sonra ata bindiler ve kasabı arkalarında bırakarak altın şehre doğru yola koyuldular. Lucian altın şehri merak ediyordu.

Zaman harabeleri, yaşamın doğuşu


Zaman harabeleri

Zamanda yolculuk yapmak sonsuz büyüklükte bir kuyuyu çıplak elle tırmanmak gibiydi. Hele kendisiyle birlikte bir de kızı taşıdığı için daha fazla yoruluyordu. Şimdiye kadar hiç yorulmamıştı aslında, her şey bir anda olmuştu ama şimdi ileriye gitmesi mümkün değilmiş gibi geliyordu. Ancak devam etti. Kolunu beline sardığı o kızı hatırladığı için devam etti. Onun köprünün kenarındaki o görüntüsü gözlerinin önünden gitmediği için devam etti. Onun düşmesine izin vermediği için devam etti. Yüzündeki çarpık gülümsemesi için devam etti.

Tekrardan yıkılmış şehre geldikleri zaman yaşlı adam parçalanmış bir binanın üzerinde oturup onları seyrediyorlardı. Ancak onlar başka hiçbir yere bakmadı. Adam kıza sarılmıştı ve kız kollarını adamın boynuna dolamıştı. Birbirlerinden başka hiçbir şeyi görmüyorlardı o anda. Kız konuşmak istiyor ama yapamıyordu. Erkek ise söyleyeceği bir tek kelimenin o anı parçalamaya yeteceğini düşünüyordu. Kız "neden?" diye sorana kadar bu sessizlik devam etti.

Erkeğin vereceği cevaplar ise aslında çoktu ama içlerinden bir tanesini seçemiyordu. "Senin ölmene izin veremezdim" diyebilirdi mesela veya "senin mutlu olman gerekir" de diyebilirdi ama bunlar hiçbirini yapmadı. Konuşmak bazı zamanlarda anlamsız olurdu. Hani sözcük içinden geçenleri anlatabilirdi? Hangi cümlelerle aktarabilirdi duygularını?

Bu sebeple konuşmadılar. Konuşmaya ihtiyaçları yoktu sanki. Daha sonra adam "çünkü benim gibiydin" dedi. Bu cevap üzerine kızın gözleri doldu, ağlamak istedi ama tuttu kendini. Ağlarken çirkin olduğu düşünüyordu ve bu yüzden o şekilde görülmek istemiyordu. Daha sonra kız "burası neresi?" diye sordu. "Buraya nasıl geldim?"

"Sorularının cevaplarını bilmiyorum ben. Buraya nasıl geldin veya ben seni nasıl kurtardım bilmiyorum ama burası gelecek, dünyanın sonu" adam konuşurken kızı kendine doğru biraz daha çekti. Yapabilse ona daha yakın olmak için her şeyi yapardı. Onu alıp zihninin içine yerleştirmeyi düşündü, ona evler, şatolar yapabilir beyninin en güzel yerine yerleştirebilirdi. Yapamadı ama bunları, gerek yoktu belki de.

Öyle bir andaydılar ki konuşmak yersizdi ve ikisi de bunun farkındaydı. "Sen olmasaydın ölmüştüm ben," dedi kız adamın gözlerinin içine bakarken. Öyle ki oraya baktığı zaman kendi yansımasını görüyordu. "Sen olmasaydın amaçsızdım ben" dedi adam ona konuşma hakkı doğunca. Bu esnada yaşlı adam yıkılmış binanın kenarına oturmaya devam ediyordu. Yüzünde büyük bir gülümseme vardı ve seyrediyordu hep yaptığı gibi.

Daha sonra sarılmayı bıraktılar ve kız etraflarına bakmaya başladı "demek dünyanın sonunda herşey yok olacak." Kız kendi kendine konuşur gibiydi ama adam onun sözlerini duydu ve "Herşeyin sonu burası" dedi. "Başka bir yarın olmayacak."

Yaşlı adam ise gözden kaybolmuştu. Sanki bir anda yok olmuştu ortadan. Eğer onu araştırsalardı adamın nereden geldiğini, aslında onun gerçek olmadığını anlayabilirlerdi ancak yapmadılar. Adam kızın elini tutuyordu ve kızın saçları esen rüzgarda dalgalanıyordu. Dünyanın sonunda hep aradığı şeyi bulmuştu. Onun için yaşam oradaydı aslında. Geçmiş, insanlar, şehirler, arabalar, cep telefonları anlamsızdı. Hayat aslında onun gözlerinin içine bakabildiğin oranda anlamlı oluyordu ve o ilk kez yaşadığını hissediyordu.

Bir süre boyunca konuştular. Kız adamdan yüzyıllar önce yaşıyordu adam ise başka bir yüzyıla aitti ve şimdi belki de binlerce yıl sonrasındaydılar. İkisi başka bir şekilde buluşamayacaklarını fark ettikleri zaman gülmeye başladılar. Hayat komik olmayan bir şakaydı ama ikisi de anlamışlardı o şakanın komik olan tarafını. Hayat ihtimalsizlikler üzerine kuruluydu. Nerede olasılıksızlık varsa eğer orada hayatın anlamında söz edilebilirdi. Ancak hayatın olasılıklarla ilişkisi bundan daha farklıydı. Her olasılıksızlığın gerçek olmasına izin verirdi hayat.

Bu arada ikisi yıkılmış bir binanın kenarına oturmuşlardı. Kız başını adamın omzuna yaslamış adam ise kolunu kızın beline dolamıştı. Adamın sormak istedikleri, kızın söylemek istedikleri olmasına rağmen konuşmadılar. Adam kıza köprüye neden gittiğini sormadı, kız ise hayattan neden kaçmak istediğini açıklamadı. Öyle bir yerdeydiler ki geçmişin anlamı yoktu artık. Yıkılmış bir şehrin içinde gökyüzüne baktılar. İleriye bakmak ikisi için de anlamlıydı artık. Gelecek onları çağırıyordu.

Aradan biraz daha zaman geçtikten sonra evlendiler. Düğünleri olmadı hiç, kimse düğünde oynamadı. Büyükçe bir pasta da kesmediler ama bunlara gerek yoktu. Kendilerine yaşanabilir bir ev buldular ve beraber yaşamaya başladılar. Daha sonra bir kızları oldu. İsmini "Güneş" koydular. Ondan birkaç sene sonra ikiz oğulları oldu. Onların adlarını da "Dolunay ve Günbatımı koydular. Çocuklar büyüdükçe hayatları daha fazla anlam kazanmaya başladı. Yıkılmış bir şehrin içinde yeni bir hayat başlıyordu.

Onlar farkında değildi aslında olanların ama dünyanın sonunda yaşamın devam etmesi için seçilmişlerdi. İkisi de bunun farkında değildi ama Milyarlarca insanın arasından onlar yaşamı devam ettirmek ile sorumluydu. Bir aile daha vardı o şehrin diğer tarafında. İleride bir gün karşılaşacaklardı ve çocuklarını da evlendireceklerdi. Bu şekilde nüfus geçen zaman ile birlikte artmaya devam edecekti.

"Dünyanın sonu" demişti yaşlı adamın gerçek olmayan görüntüsü ancak her son yeni bir başlangıçtı ve yeni bir dünya doğruyordu yıkılmış bir şehrin içinde. Hayat aslında ihtimalsizliklerin ihtimallere dönüşmesinin toplamından ibaretti.

Tomasz Alen Koperag

Zaman harabeleri, boşluğun çağrısı


Zaman harabeleri

Kız gözlerini kapattı. Daha fazla görmek istemiyordu dünyayı. Baksa etrafına, görse onun için değişen hiçbir şey olmuyordu. Bu yüzden bakmak veya görmek anlamsızdı. Gözlerini kapattığında köprünün parmaklıklarını tutan ellerini havaya doğru kaldırdı. Daha sonra iki kolunu yana doğru açtı uçmaya hazırlanan bir kuş gibi. Aslında nasıl kanat çırpması gerektiğini bilmiyordu. Kanatları olmadan nasıl uçabileceğini de bilmiyordu ama önemsemedi. Yüzünde sebebini bilmediği bir gülümseme oluştu. Belki kuşlar gibi uçabileceğinin düşüncesiydi onu güldüren belki de sadece içinde büyüyen o küçük hayalin etkisi ile gülümsemişti.

İleriye doğru küçük bir adım attı. Boşluk, önünde uzanıyordu. Boşluk onu çağırıyordu. Altında akan azgın nehrin sesini duyuyordu bu sırada. Nehir onu çağırıyordu, hiçlik onu çağırıyordu. İleriye doğru bir adım atmadan önce acele etmedi. Hayatında acele edecek hiçbir şey kalmamıştı. Hiçbir yetişmesi gerekmiyordu, asla geç kalmayacaktı her yere erken giden o. Gözlerini hiç açmadı, gözlerini açmaya ihtiyacı yoktu. Kollarını biraz kapattı bu esnada yüksek bir yerde aşağıya inmeye çalışan bir kartal gibi. Kanatlarını kapatmalı ve hızlanmalıydı daha fazla yükseğe çıkabilmek için. Bu fikrin eşliği altında tekrardan gülümsedi. Gülümsemek onun yapmayı unuttuğu eylemlerden birisiydi ve garip hissediyordu bu yüzden.

Daha fazla beklemek istemediğini fark etti ve ileriye doğru bir adım attı. Sağ ayağının altında artık hiçbir şey yoktu. Boşluk artık onu çağırıyordu. Artık önemi yoktu hiçbirşeyin ve boşluğun çağrısına karşılıksız kalmak istemiyordu daha fazla.

...

Tam bu esnada adam zamanın farklı bir noktasındaydı. Kızın köprüde tek başına durduğunu görmüş ve onun yanına gitmek istemişti. Köprünün kenarında olmanın nasıl olduğunu çok iyi biliyordu adam. Defalarca kez geçmişti o yoldan, defalarca kez beklemişti bir köprünün kenarında. Bu yüzden anlıyordu kızı, ne yapmak istediğini biliyordu ve ondaki kararlılığı görmüştü. Durması gerekliydi, onu durdurması gerekliydi. Bu yüzden "yapma" diye bağırdığı sırada kendi siyah bir karanlığın içinde bulmuştu.

Orada ne kadar kaldığını bilmiyordu. O kadar büyük bir boşluktu ki orası daha önce böyle bir ana tanıklık etmemişti. Hatta yazılan herhangi bir sayfanın o boşluğa tanıklık ettiğine bile inanamıyordu. Hiç bir şey yoktu sanki orada. Ne geçmiş, ne gelecek, ne de şimdiden yoksundu. Ancak bu yoksunluğunun farkında bile değildi. "Sonsuz bir hiçlik" demişti aklına düşen ilk cümle. Aslında hep istediği yerdeydi. Bunun için mutlu bile olmalıydı ama mutluluğu bilmediği için ona kavuşması olasılıkların dışındaydı.

Zamansız bir yerde bir süre sonra terimi kullanılmazdı ama eğer kullanılsaydı bir süre sonra kızın köprüden atladığını hatırladığı söylenebilirdi. Kızı hatırladıktan sonra duran zaman akmaya başladı. Sanki her şey geriye doğru gidiyor, sanki her şey eskiye dönüyordu. Evet kızın yanına gitmeliydi.

...

Kız iki ayağının boşlukta olduğunu hissettiği an gülümsedi. Hatta onu görenler olsaydı onun kahkaha attığını bile söyleyebilirdi. Gözlerini kapattı ve kanatlarını geriye doğru çekti. Artık hazırdı düşmeye, boşluk onu çağırıyordu.

Tam bedeni aşağıra doğru hareket ettiği zaman bir an durdu. Bedeninin etrafına bir kol dolandı ve onunla boşluğun arasına bir engel girdi. Ne olduğu anlamak için başını geriye doğru attığı sırada genç bir adam gördü. Yüzü kırışmaya başlamamış, saçları henüz beyazlamamıştı. Ancak saçları dökülmüştü bir parça. Adamın yaşıyla ilgili tahminleri bir kenara bıraktığı sırada üzerindeki tişörte baktı. Daha önce öyle bir şey görmemişti. Bu esnada adamın yüzündeki ifade onu tutmakta zorlandığını gösteriyordu. Sahi neden tutuyordu ki onu.

Adam beline kadar parmaklıkların dışında sarkıyor ve kızı yukarıya çekmeye çabalıyordu. Ancak neden bunu yapıyordu. Tekrardan boşluğa doğru baktı kız ama bu sefer gözlerini kapatmadı. Adam "tutun bana" dediği sırada kız "neden" dermişçesine yüzünü ekşitti. Neden ona tutuncaktı ki? Neden onu yukarıya çekmesine izin verecekti. Boşluk onu çağırıyordu.

Adam "tekrardan tutun bana" dediği sırada kız ona anlamaz gözlerle bakmaya devam ediyordu. Neden tutuncaktı ki ona. Adam onun boş bakışlarına aldırmadan konuşmaya devam etti "daha fazla tutamayacağım seni, lütfen tutun," dedi. Daha fazla tutamayacaksa bırakabilirdi onu, niye tutuyordu ki zaten. Boşlukla neden arasına giriyordu. Bir ara düşüncelerini söylemeyi düşündü ama bunu nasıl yapabileceğinden emin değildi.  Başını geri doğru atıp adama baktı tekrardan ve gülümsedi. Öyle bir andı ki kızın gülümsemesi adamın tüm bedenine işlemişti. "Eğer sen düşersen" dedi kısık bir sesle "peşinden gelirim senin."

Kızın bu cümleyi duyup duymadığını bilemedi hiçbir zaman. Kız ellerinden kayıp gidiyordu ve buna dayanacak gücü yoktu. Onun düşmesine izin veremezdi, gülümsemesi kalbini ele geçirdiği sırada ondan vazgeçemezdi. Ayaklarıyla kendini yukarıya doğru itti ve bacakları köprüden yükseldi. Daha sonra parmaklıkların üzerinden geçti ve düşmeye başladı. Kız ise adamın yaptığının şaşkınlığı içerisinde bakıyordu ona. "Seni kaybedemem" dedi adam. "Sensiz yaşamak istemiyorum".

Bu cümleyi duyan kız kollarını ona sarılmış olan adamın boynuna doladı. Boşluk onları çağırıyordu ve ikisi birlikte gürültüyle altlarından akıp giden nehre doğru yol alıyordu.

Aslında kız için olayları anlamlandırabilmek çok güçtü. Şimdiye kadar kimse onun için hiçbir şey yapmamıştı. Kimse onun için kendisinden vazgeçmemişti. Ancak o adam onunla birlikte düşüyordu. Eğer bir kitap olsaydı hayattı suya çarpma anları muhteşem bir son olabilirdi. Ancak hayatı bir kitap değildi.

Düşerken kız bir anda ağlama başladı. Adam onun gözyaşlarını gördü şiddetli bir acı dalgası bedenine vurdu. Adam kıza "yapma" dedi, "yapma bunu kendine." Kız üzgün bir şekilde başını iki yana salladı sanki elimde değil dermiş gibi. Adam ona daha sıkı sarıldı, bedeni kendi bedeni ile bütünleşmişti artık. "Yalnız olmana izin veremem" dedi daha sonra ve gülümsedi. Gülümsediği sırada gözlerini kapattı.

Tam bir an sonra ikisi yıkılmış bir şehrin eteğinde duruyorlardı. Anlamaz gözlerle etraflarına bakarlarken kızın yaşadığı şaşkınlığın büyüklüğü muazzamdı. Bir süre boyunca birbirlerine sarılmaktan vazgeçmediler. Daha sonra kız adama doğru baktı ve "neden?" diye sordu. Adam cevap vermeye hazırlanırken yıkılmış bir binanın üzerinde oturan bir ihtiyar gülümsüyordu.  

Zaman harabeleri, Yeni hatıralar

Zaman harabeleri


"Gerçek miydi yaşadıklarım yoksa herşey bir hayal miydi bunu bilemiyorum. Daha kötüsü ise geçmiş ve gelecek birbirinin içine giriyor ve ben nereye gideceği bilmiyorum. Çok fazla şey gördüm bu hayatta. İnandığım, güvendiğim birçok şey yok oldu. Kimse kalmadı geriye. Dünya bile yok olacakmış. Her şey bitecekmiş. Belki ben göremem dünyanın sonunu ama onun yok olacağını bilmek garip bir hüzün katıyor duygu durumuma," adam restorandan çıkarken kendi kendine konuşmaya devam ediyordu. Gördükleri, yaşadıklarının bir anlamı olmalıydı ama o anlamı bulamıyordu.

Zamanda yolculuk yapması nasıl mümkün olabilirdi. 86 mile çıkabilen bir arabası bile yoktu onun, geleceğe nasıl gidebilirdi. Bu düşünce ona deliliğin sınırlarında yol aldığını hatırlatmaya yetiyordu aslında. Hayal ile gerçek arasında geçen onca yılın ardından deliliğini kabul edebilmek onun için oldukça önemliydi. Ancak deliliğini kabul etmenin onun için kötü bir tarafı da vardı. Bundan sonra ne yapacağını bilemiyordu.

Evine doğru yol alırken yaşadıklarını yazmaya karar verdi ancak hangi sıra ile anlatması gerektiğini bilemiyordu. Yaşadıklarını anlatmaya kalksa ona satırların bile inanamayacağını düşünüyordu aslında. Eğer kendini cümlelere inandıramazsa ne yapardı ki. Satırlar bile ona inanmazken o nasıl inanabilirdi yaşadıklarının gerçekliğine. Durum böyle olunca evine geçtiği zaman yazmaya kalkışmadı bile. Zaten kafasının içinde dolaşan yeteri kadar düşünce vardı ve onlara daha fazlasını eklemeye niyeti yoktu.

Kendisini mantıklı düşünmeye zorluyor ve bu düşünceler onu gördüklerinin gerçek olmadığı söylüyordu. Aslında kavramsal olarak baktığında gerçekti gördüklerinin yanlış olmaması. Hayatı boyunca yanılmalarının bir istatistiğini yapmaya kalksa aslında hiçbir zaman gerçeği göremediğini fark ederdi.

Bu düşünce onu başka bir noktaya doğru götürüyordu ve o noktada gerçeği görmediğini mi yoksa kandırıldığı mı anlamaya çabalıyordu. Bir suçlu bulması gerekiyordu onun ve başkalarını suçlamak kolay bir yoldu ancak onlara inanan kendisiydi ve suçu üzerinden atamıyordu. Zaten bir suçlu bulsa bile değişen bir şey olmayacaktı.

Koltuğuna oturduğunda delirmiş olduğu konusunda hem fikirdi artık. Zaten delirmek başına gelebilecek en güzel şeydi. Bir diğer taraftan da tekrar o yıkılmış şehre gittiği zaman ne yapacağını düşünüyordu. Yaptığı hesaplara göre her gidişte orada daha fazla kalıyordu. Bu da ona orada daha fazla zaman geçirme imkanı tanıyordu. Yaşlı adama daha fazla soru sorması anlamına geliyordu hepsi. Daha fazla soru ise ona daha fazla soru olarak geri dönecekti. Anlamıştı bu oyunun mantığını, her cevap on soru olarak geri dönerdi. Zaten hayatın kuralıydı bu şimdiye kadar kaç cevap bulduysa o kadar yeni soru ile karşılaşmıştı.

Oraya nasıl gidebileceğini düşündüğü sırada kendini yine yıkılmış bir binanın enkazının üzerinde oturan yaşlı adamın yanında buldu. Bu yer değiştirmelere artık alışması gerekiyordu ama henüz yapamamıştı bunu. Yaşlı adam onu gördüğünde gülümsedi ve "hoş geldin" dedi. "Bende seni bekliyordum."

Birisi tarafından beklenmek farklı bir duyguydu. Uzun zamandır kimse beklememişti onu. Bu yüzden fazlasıyla alışkındı bu yalnızlıkla yaşamaya. "Hoş geldin" denmesini beklememişti aslında yine de hızlı bir "hoş bulduk" diyerek cevapladı yaşlı adamı. "Buraya nasıl geliyorum?" diye sordu belki aklındaki ilk soru bu değildi ancak en çok cevaba onun sayesinde ulaşabilirdi.

Yaşlı adam kısa bir kahkaha attı bu sorunun üzerine ve konuşmaya başladım "Kim bilir neden geliyorsun buraya. Belki zaman kırılıyordur, belki sen zamanda yolculuk yapıyorsundur. Önemli mi cevaplar veya alacağın cevaplar burada olduğun gerçeğini değiştirebilecek mi."

Aslında aldığı cevapların aklındaki soruları azaltması gerekliydi tabi bunlar hep teorideki bilgilerdi ve teorinin pratik ile arası pek iyi değildi. "Buraya bir tek ben mi geliyorum?" diye sorduğunda aslında tek olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Belki başkaları varsa onlarla da iletişim kurabilirdi.

"Senden daha önce bir kız geldi buraya. Şaşkındı, karmaşıktı ve ağlıyordu. Konuşmadık onunla, o kadar mutsuzdu ki konuşabileceğini sanmıyordum. Ondan başka kimse gelmedi. Sonuçta dünyanın sonundayız ve birilerinin gelmesi çok mantıklı değil."

Ağlayan bir kız gelmişti demek ki oraya mutluluğu bulamayanlar gidebiliyordu. Bir an için kendi geçmişini düşündü ve oraya gitmeden önceki halini hatırladı. Ölümle köşe kapmaca oynuyordu aslında. Baktığı köprüler ona dost görünmeye başlamıştı. Acaba kız da onun gibi mi hissediyordu? Eğer onun gibi hissediyorsa ne yapması gerekiyordu.

"Peki ya o kız hangi zamandan geldi?" diye sorduğunda yaşlı adam eliyle kırlaşmış saçlarını karıştırdı düşünür bir ifade ile "Eskiden sanırım, senden çok daha önceden. "Niye önemli ki senin için."

"Bilmiyorum sadece benim gibi birisinin daha olması farklı bir duygu."

"Evet, o da senin gibi. Buraya gelmeden önce bir köprüye doğru yürüyordu. Dost olmasını istediği bir köprüye."

Kafasındaki soru işaretleri artmıştı adamın ancak bu soruların cevaplarını aramaya çalışmıyordu. Ona benzeyen birisi daha vardı ve bu bilgi bile onun için yeterliydi. Bir anda karşısında seçenekler belirdi ve o seçenekler kayboldu. "Onun için ne yapabilirim" diye sorduğu zaman yaşlı adam elini havaya doğru kaldırdı ve gökyüzünde küçük bir pencere açıldı.

Pencerenin diğer tarafında kızın biri köprünün parmaklıklarına tutunuyordu. Siyah uzun saçları beline kadar iniyor, sanki beyaz tenini örtmeye çalışıyordu. Aşağıya doğru bakmıyordu kız, sanki ne kadar yüksekte olduğunun hiçbir önemi yoktu. Güzel yüzü göz yaşları ile ıslanmıştı ve yanaklarından yaşlar süzülmeye devam ediyordu. Kızı gören adam gökte açılan pencereye doğru bir adım attı ve yaşlı adam başını iki yana salladı "Ona bu şekilde ulaşamazsın."

Kız ellerini bırakıp atlamaya hazırlandığı sırada adam "onun için ne yapabilirim?" diyerek bağırdı. Sesi yıkılmış binaların arasında dolaştı bir süre ama yankılanmadı. Yaşlı adam ise onun omzundan tuttu ve "bunu sadece sen biliyorsun" dedi. Adam gözlerini kapattı ve kızın yanında olmak istediğini düşündü ama hiç bir şey olmadı.

Kız boşluğa doğru bir adım attığı sırada adam "hayır" diye bağırdı tüm gücüyle ve her yer karardı.

Resim: Alexander Kruglov


Zaman harabeleri, parçalanmış sokaklar


Zaman harabeleri, mutsuzluğun yolu

Uyumak ile uyanmak arasında farkların olmadığı zamanlar olurdu onun hayatında. Uyanık kalsa yaşadıkları en kötü kâbuslarını utandıracak ölçüde kötüydü. Uyusa, rüya göremezdi. Sonsuz bir boşlukta akıp giderdi zaman. Böyle olduğu zamanlarda ne uyuduğu için huzurlu ne de uyandığı için mutlu olabilirdi. Uyku ile uyanıklık arasındaki farklar sıfıra eşitlenirdi böyle zamanlarda. Bu yüzden tüm matematik işlemleri mantıksızlaşırdı.

Aslında hayat matematik işlemlerinden ibaret olmuştu. Hayatına giren kadınları toplayarak başarısını görebilirdi mesela. Ya da aylık kazancını başka sayılarla çarparak ne kadar değerli olduğunu anlayabilirdi. Ayrıldığı sokakları çıkartabilir ya da sahte bir şekilde parçalanabilirdi. Aslında kimse bilmezdi parçalanmayı. Parçalanmak kolay veya basit değildi. Yüreğinin bir yarısını bırakmaktı parçalanmak. Eksik yaşamaktı, sevdiğin birisi terk ederken senden parçalar almasıydı.

Kimse bilmezdi parçalanmayı. Kristal bir heykele sert bir şekilde vurulması gibiydi parçalanmak. O heykel gibi dağılmaktı parçalanmak ama kimse onu bilmezdi. Kendisi çok parçalandığı için kitabını yazabilirdi. Hangi sevginin hangi parçaları alacağını çok iyi bilirdi mesela. Hangi ayrılıklar kalbin hangi bölümüne nüfus edeceğini anlatabilirdi bu sebepten dolayı. Herhalde var olan tüm ayrılık çeşitlerini tatmıştı. Bu da var olan her şekilde parçalandığı anlamına geliyordu.

Sabah olup yatağından kalktığı sırada kumdan bir heykel gibi bölündüğünü düşündü. Aslında bu betimleme mantıksızdı çünkü daha fazla bölünemeyeceğine inanamıyordu. Bu sebepten dolayı eğer birisi onun hikâyesini yazmış olsaydı yazara fazlasıyla kızardı. Maddenin en küçük halindeydi o ve daha fazla bölünemezdi.

Yatağından kalktıktan sonra elini, yüzünü yıkamadı. Güzel elbiseler de giymedi üzerine. İşinin başlama saatine daha vardı ama hazırlanmaya çalışmadı. Gitmek istemiyordu iş yerine, gitmek istemiyordu eski hayatına. Kaçış yolunu bulmalıydı. O yolu bulsa, nereye gittiğinin hiçbir önemi kalmazdı. Belki bir yol bulur dünyanın merkezine doğru yolculuğa başlardı. Bu düşünce onu gülümsetmişti, hayat eski kitaplardaki gibi değildi.

Kötü duygular grafiğinde bir alt basamağa inmişti. O basamakta yol alırken bir yandan da önceki gün gittiği yeri düşünüyordu. Herhalde otuz saniye kadar kalmıştı orada. O başka bir diyara gittiği sırada bedeni yürümeye devam etmiş ve önündeki arabaya çarpmıştı. Demek ki gidişi tam anlamıyla gerçek değildi. Büyük ihtimalle yaramaz beyninin bir oyunuydu olanlar.

Beyninin o yaramaz bölümü ona oyun oynamayı çok severdi. Bazen karanlıkta yüzler gösterir, bazen ise onu hiçbir yere açılmayan bir kapıdan başka bir diyara davet ederlerdi. Bazen alevler içinde yanan kırmızı gözler görür, bazen ise o gözlerin onu takip ettiğine inanırdı. İş yerinden ayrılmasının sebeplerinden birisi de bunlardı. İş yerinde her yerde o kırmızı gözlerden vardı ve onlardan kaçması gerekiyordu.

Beyni ona bir oyun oynuyordu. Mevcut şartlar altında yapabileceği en mantıklı açıklama buydu. Eğer başka açıklamalara inanırsa bu delirdiği anlamına gelirdi. Beyni ona hep oyun oynardı zaten. Ne zaman birisini sevse bu beyninin oyunlarının suçu olurdu. Herhalde acı çekmesini istiyordu onun. Bu sevgi oyununu o kadar oynamıştı ki ona ne zaman başka birisine benzer duygular hissetmeye kalksa "bu da oyun nasıl olsa," diyerek boş veriyordu.

Sonuçta oyuncu bir beyni vardı ve onunla yaşamaya alışmıştı. Bunun yöntemi de onun gösterdiklerine inanmamaktı. Bu yüzden sevmeyi bırakmıştı. Başka birisine karşı hissettiği tüm duyguları da bir kenara atmıştı. Sevgi, öfke, üzüntü gibi duygular onun lügatında artık yoktu.

Rastgele bir pantolon ve rastgele bir gömlek giydi. Daha sonra elbiselerini rastgele bir ayakkabı ile tamamladı. Evden dışarıya çıkıp her şeyi tekrardan kontrol etmek istiyordu. Belki o diyara tekrar giderdi. Ancak bunu nasıl yapabileceğini bilmiyordu. Önemli de değildi.

Sokakta bir süre boyunca yürüdü, etrafındaki insanları umursamadı. Caddeyi karşıdan karşıya geçerken korna çalan arabaları duymadı bile ve kendini yıkılmış şehrin yakınlarında bulması fazla uzun sürmedi.

Bu sefer etrafına hızlı bir biçimde baktıktan sonra şehre doğru koşmaya başladı. Şehir fazla uzakta değildi ama ona yetişebileceğinden emin değildi. Sanki o şehirde keşfetmesi gereken bir şey vardı ve onu bulmalıydı. Şehre doğru yaklaştığı sırada yıkılmış bir binanın üzerinde oturan yaşlı bir adam gördü. Adamın beyaz saçları uzundu, beyaz sakalları ise göğsüne kadar uzanıyordu. Doktorunun ona verdiği gözlükleri takmadığı için çok detaylı göremedi yaşlı adamı. Ancak ona baktığını biliyordu.

"Hey sen!" diye bağırdığı sırada kendini tekrardan insanlarla dolu olan sokakta buldu. Yürüdüğü mesafeye bakacak olursa yaklaşık bir dakikadır o yıkık şehirde olduğunu anlardı. Ancak bunu umursamadı. O diyara tekrar gitmeli ve onunla tekrar konuşmalıydı.

Bunun için saatler boyunca yürümeye devam etti. Ancak ayakkabılarını aşındırmaktan başka bir işe yaramadı bu yürüme. Saat öğleyi bir hayli geçtiği sırada bir restorana girip yemek yemeye karar verdi. Kahvaltı yapmamıştı, ondan önce akşam yemeği de yememişti. Böyle giderse daha fazla yürüyemezdi bu yüzden yemek yemeliydi.

Sipariş ettiği yemek geldiği ve çatalı ağzına getirdiği sırada kendini tekrardan yıkılmış şehrin yanında buldu. Bu sefer yaşlı adamla konuşmalıydı. Daha hızlı koştu yaşlı adama doğru ve tekrarladı "Hey sen!"

Yaşlı adam ise ona doğru bakmaya devam etti ve üzerinde oturduğu yıkılmış binadan aşağıya atladı. Hiçbir şey söylemeden adama doğru yürümeye başladı daha sonra. Adam ise bu duruma şaşırmıştı "burası neresi?" diye sordu tedirgin bir biçimde.

Yaşlı adam gülümsedi bu sorunun üzerine "Dünyanın sonuna hoş geldin." Dünyanın sonu düşünmesi için oldukça büyük bir olguydu ancak etrafına bakıp şehrin halini gördüğü zaman dünyanın sonunda olduğuna inanabiliyordu. Gözleri bir parça açılmış ve etrafına daha şaşkınlıkla bakar olmuştu. "Herkes öldü mü?" diye sordu aynı şaşkın ve ne olduğunu anlamayan ses tonu içinde.

Yaşlı adam tekrardan gülümsedi "herkes mi? Herkes gitti." "Herkes öldü evet, bu yüzden burası dünyanın sonu.  Bir tek ben kaldım ama aslında bende yokum. Öldüm bende." Etrafındaki bilinmezlik kat sayıları artıyordu adamın. Böyle devam ederse bir süre sonra her şeyden şüphe edebilirdi. Yaşlı adamın nasıl sağ kaldığını sormak istedi ama gereksiz bir soruydu bu. Herkesin nasıl öldüğünü sormak istedi bu sorunun da cevabının önemi yoktu. Dünyanın sonunun neden geldiğini merak etti ama cevaplar anlamsızdı.

"Hangi zamandasın?" dedi tüm soruları bir kenara bırakarak. "Dünya ne zaman yok olacak." Adam güldü tekrardan "sen hangi zamana aitsin bilemem ama çok uzak değil inan bana."

"Peki ya dünya nasıl yok oldu?" diye sorduğunda adam yaşlı adam sağ elini kaldırıp adamı işaret etti. "Onu sen yok ettin. Senin gibiler yok ettiniz. Doğayı koruyacağınıza nükleer silah yaptınız. Bu da yetmedi daha güçlülerini yaptınız ve daha güçlülerini. Ancak hayır, dünya savaş yüzünden yok olmadı."

Yaşlı adam tekrardan yıkılmış binaya oturduğu sırada adam restorana geri dönmüştü. Tabaktaki yemeği bitirmişti ve karnının doyduğunu hissediyordu. Bu sefer daha uzun süre kalmıştı orada. Belki beş belki on dakikayı o diyarda geçirmiş. Gittiği yer gelecek miydi onun yoksa bir gelecek hayalinde mi yol almıştı. Zihninde o kadar çok soru vardı ki cevapları nasıl bulacağını bilmiyordu. Oraya tekrardan gitmeliydi. Nasıl yapacağını bilmiyordu ama oraya ne olursa olsun gitmeliydi. Belki de hep gitmek istediği kimsesiz yer orasıydı.

Resim: Miraccoon

Zaman harabeleri, mutsuzluğun yolu


İş yerinden çıktığında arkasına bile bakmadı, umursamadı neleri geride bıraktığını. Mesaisinin bitmesine saatler vardı ama o da umurunda değildi. Patronun arkasından söyleyeceklerini düşünmedi bile. Son zamanlarda bu hareketi sıklıkla yapıyordu ve sonucu ne olursa olsun katlanırdı. İşten atılmak, tekmeyi yemek veya başka argo sözcükleri umursamadı. Aslında bir zamanlar onun için önemliydi işi, çalıştığı yer, bulunduğu ortam, geçtiği sokaklar fakat bir anda bırakmıştı hepsini.

İnsanlar ipleri tutarmışçasına tutardı etrafındakileri. Bazı ipleri çok sever bileklerine bağlardı. Bazıları ise her an bırakacakmış gibi tutardı. İnsan sevdiklerini bırakmak istemez, onlara sıkıca tutunurdu. Öyle ipler olurdu ki derisinin içine sokmak isterdi onları. Öyle şeyler oldurdu ki insanın hayatında onlar kaldığı sürece kalan her şey gitse bile önemli değildi.

İş yerinden çıktıktan sonra karşısına çıkan ilk sokağa girdi. O sokağa girmesinin sebebi orada fazla insan olmamasıydı. Başkalarını görmek istemiyordu aslında. Yapabilse kimsesiz o diyara gidebilmek için tüm varlığını verebilirdi. Aslında kimsesizlik etrafında kimsenin olmaması değildi. Kimsesizlik içinde kimsenin olmamasıydı. Bu yüzden o kimsesizdi. Bazen durup yüreğini açar ve içine bakardı. Bir zamanlar yüreğinin içinde insanların olduğu hatırlıyordu ve bu hatırlama onun canını yakmaya yetiyordu. Şimdi yüreğini açmaya kalksa orada hiçbir şey göremeyeceğini çok iyi biliyordu.

Kimsesiz o sokakta yürürken kendi kendine konuşuyordu. Neler söylediğini duysa söylediklerine şaşar kalırdı ama ağzından çıkan kelimeler hep geride kalıyordu. Kelimelerden daha hızlı yürümeyi başarmıştı o esnada. Duysa söylediklerini, ağzından çıkanlara tanıklık etse belki çok farklı bir yol izleyebilirdi ama duymadı. Öyle bir andaydı ki neler hissettiğinin farkına bile varmıyordu. "Mutsuzluk aslında mutluluğun yokluğu. Mutluluğu bilmeyen bir insan asla mutsuz olamaz. O kadar acizim ki mutsuz bile olamıyorum."

Nadir de olsa yanından insanlar geçiyor ve ona garip bakıyorlardı. Birçok insan onun davranışlarına anlam veremiyordu. Üzerinde siyah takım elbisesi, siyah ayakkabıları, lacivert kravatı ve sakalsız yüzü ile tam bir iş insanı görünümündeydi. Ancak ona bakanlar sadece takım elbise giymiş bir deliyi görebiliyordu. Kendi kendine konuşması o kadar şiddetlenmişti ki karşısına uygun bir gölge çıksa onunla kavga edebilirdi. Ona bakanların anlayamadığı da buydu. Birçokları onun için mutsuz derdi ama o mutsuz bile değildi.

"Asıl anlayamadığım şey mutluluğu bulamam değil. Hayır, mutlu olamamam normal, hak etmiyorum onu. Mutsuzluğu da hak etmiyorum. Aptal fıkralara gülmeyi, saçma sapan kahkahalar atmayı da hak etmiyorum. Hayır, hayır ben aslında sadece," cümlesinin nasıl biteceğini fark ettiğinde durdurdu kendini. O cümleyi kurmak istemiyordu. O cümleyi kurarsa eğer hayattan bir beklentisi kalmaz son yaşama amacını da ilk çöp kutusuna atmış olurdu. Hayır, o yaşamak istiyordu.

Duvara doğru döndüğü sırada batan güneşi arkasına almıştı. Gölgesi ise karşısındaki duvara vuruyordu ve kendine bir sohbet arkadaşı bulmuştu. "Ölmek garip biliyor musun? Ölürsem eğer her şey biter. Öncesi, sonrası, yanisi hiçbir anlamı kalmaz. Bitmez nasıldır biliyor musun? Tükenmek gibi değil, bitmek. Hiç var olmamış gibi bitmek. Ben bitersem kimse hatırlamaz beni, silinirim. Silinmek güzel aslında, isterdim silinmeyi. Yok olmayı, hiç olmayı, bitmeyi isterdim. Ölüm garip, o kadar uzak ve o kadar yakın ki. Bir bıçağın sivri ucu kadar yakın ama bir gün doğumu kadar uzak. Ölmenin zamanı var mı? Ya çoktan kaçırdıysam o zamanı."

Gölgesi ile bir süre daha sohbet ettikten sonra tekrardan yola doğru döndü ve yürümeye devam etti. "Peki ya silsek tüm şarkıları? Peki ya unutsam tüm sözleri. Konuşmasam mesela, bir daha hiç konuşmasam. Ağzımı diksem mesela gece renginde bir iple. Gitsem ya şimdi, bir daha dönmesem. Hatta öyle bir gitsem ki gittiğim yere asla varamasam. Arafta kalsam, unutulsam." Kendi kendine konuşmaya devam ederken bir an durdu ve "Aptal" dedi "Aptal, unutulman için önce hatırlanman gerekir."

Eğer bir köprüden yürüseydi aşağıya atlamayı isteyebilirdi. Ancak o kadar emindi ki yürüdüğü köprünün kenarına asla erişemeyeceğinden bu fikri düşünmedi bile. Mutluluğun anlamını bilseydi eğer mutsuz olabilirdi ve o an istediği tek şey mutsuz olabilmekti. Birisi nasıl hissediyorsun diye sonra "mutsuzum" diyebilmek istiyordu yoksa mutluluk onun için fazla uzak bir hayaldi. O kadar uzağa gidebilecek gücü yokmuş gibi hissediyordu.

Herhalde hayatı boyunca yaşadığı en kötü andaydı. Her şeyi arkasında bırakmak istiyordu ve buna önce masasının üzerinde bıraktığı maaş çeki ile başlamıştı. O çeki yanına alsa gitse bir mağazaya, biraz mutluluk alamazdı. Mağazadan alabileceği hiçbir şey onun için yeterli olmazdı. Bu yüzden o çeke ihtiyacı yoktu. Sokaklara da ihtiyacı yoktu, insanlara da ihtiyacı yoktu, kendine bile ihtiyacı yoktu onun. "Gitmek gerek" dedi kendi kendine ve yürümeye devam etti.

Eğer hissettiği duyguları bir grafik ile anlatabilseydi o anda grafiğin en aşağı noktasında olurdu. Mutlak sonsuz bir karanlığın içinde yol aldığını gösterirdi bu grafik. Ancak o grafiği hiç çizemedi çünkü daha kötü olacağını biliyordu. Bu sebeple grafiğin en altında asla yer alamayacaktı.

Daha sonra yürümeyi bıraktı ve bir an için durdu. Neden durduğunu bilmiyordu neden yürüdüğünü bilmediği gibi. Durdu ve gözlerini kapattı. Süresini bilmediği bir zaman sonra serin bir rüzgâr hissetti ve gözlerini açtı. Çimenleri kurumuş bir çayırdaydı. İçinde bulunduğu şehir ise gitmişti. İleriye doğru baktığında yıkılmış bir şehir gördü. Gri bir gökyüzü şehrin üstünü örtüyordu. Binalar paramparça olmuştu. Sokaklardaki arabalar binaların altında ezilmiş, devasa gökdelenler yana devrilmişti.

Şehri gördükten sonra etrafına bakmaya başladı. Tüm ağaçlar kurumuştu, gökyüzünde uçan tek bir kuş bile yoktu. Hatta yuvalarına yiyecek götüren karıncalardan bile eser bulamadı. Hep gitmek istediği kimsesiz diyardaydı sanki. Yıkılmış binalara doğru yürümeye başladığı sırada bir anda kendini tekrardan şehrin içinde buldu. Sokağa park etmiş bir arabanın hemen yanındaydı ve arabanın alarmı çalıyordu. Arabaya çarpmış olmalıydı ama bunu umursamadı. O şehir neresiydi? Bedenini terk edip nereye gitmişti?

Yolun geri kalanında aklı hep gördüğü o şehirdeydi. Oraya nasıl gittiğini veya niye geri döndüğünü bilmiyordu. Bilinçsiz bir şekilde eve gitmek istediğinde karar kıldı ve evine doğru yürümeye başladı. Evine geldiğinde ayakkabılarını çıkarmadan içeriye girdi ve kendini salondaki ilk koltuğun üzerine bıraktı. Nereye gitmişti o ve o şehre ne olmuştu? Düşünceler zihnine tecavüz ettiği sırada fark etmeden koltuğu yumrukluyordu. Bilinmezliklerle dolu hayatı bir anda yok olmuştu sanki. Gördükleri gerçek miydi yoksa zihninin bir oyunu muydu? Eğer gerçekse oraya nasıl gitmişti? Eğer gördükleri zihninin bir oyunu ise bu delirdiği anlamına mı geliyordu?

Eğer gerçekten delirdiyse -ki ona göre en yüksek ihtimal buydu- belki de kendini bir yere kilitlemeli ve her şeyden uzaklaşmalıydı. Belki kendini bir akıl hastanesine kapattırırdı eğer onu alırlarsa. Akıl hastanesi için fazla deli olabilirdi. Sonuçta başvurmak için gittiğinde onlara ne diyebilirdi ki. Silinmeyi istemek, bitmeyi istemek bir akıl hastalığı mıydı? Büyük ihtimalle oraya giderse hiçbir şeyi olmadığını söyleyip onu geri gönderirlerdi. Akıl hastaneleri insanları sisteme kazandırmak için vardı ama o sistemi reddetmişti o maaş çekini almadığında. Bu yüzden onu akıl hastanesine almazlardı. Akıl hastanesi için fazla deliydi o.

Peki ya gördükleri gerçekse ne olacaktı? Oraya nasıl gidebilirdi tekrardan? Geri dönmemeyi nasıl sağlayabilirdi? "Ve sonra hiçbir şey olmadı işte. Hiçbir şey olmuyor zaten. Mutsuz bile olamayan bir insanın hayattaki varlığı nedendir bu sorunun cevabını birileri biliyor mu acaba? Sahi niye yaşıyorum ki ben. Gerçekten yaşadığımdan bile emin değilim. Baksana halime, yaşam dediğin yalandan o kadar uzağım ki. Yalanlara bile inanmayan bir insan ne yapabilir ki? Gerçeği yok ettik zaten onun yerine gelen yalanı da kabul etmiyorum. Eğer kabul etseydim mutlu olabilmek için cep telefonu alabilirdim. Eğer böyle olsaydı mutluluğun bir fiyatı olurdu ve mutsuzluk kimsenin satın alamayacağı kadar değerli olurdu. Ancak mutsuzluğu bilmeyen birisi mutlu olamaz ve mutlu olmayan birisi de mutsuzluğu bilemez. Sahi ben niye yaşıyorum?"

Kafasını duvara vurarak parçalamak istediği sırada bunu yapamayacağını fark etti. Uyumak belki de o günü bitirmek için en doğru yoldu. Fakat nasıl uyuyabileceğini bilmiyordu. Düşüncelerine dalmayı tercih etti. Belki düşüncelerinde boğulabilirdi. Ancak boğulmadı sadece birkaç saat sonra uykuya daldı. Gece rüyasında hiçbir şey görmedi. Ertesi sabah uyandığında ise o yıkılmış şehre tekrar gitmek istiyordu. Sahi o şehir niye yıkılmıştı?

Hayata dair dersler 7, bağlanmak

Hayata dair dersler

Farklı bir konudan bahsetmek istiyorum bugün sizlere. Son zamanların belki de en çok konuşulan konularından birisinin üzerine birkaç kelam etmek niyetindeyim. Konumuz bağlılık. Burada biraz kavramsal olarak bağlılık üzerine düşünmemiz gerekiyor. Sizden ilk talebim bu olacak. Nedir bu bağlılık, insan neden bağlanır gibi soruları tam bu an sormalıyız. Bu soruların cevaplarını bildiğinize inanıyorum bu sebepten dolayı düşünmeye davet ediyorum sizi.

Bağlılık konusu temelde bir insanın başka bir insana bağlı olma durumu anlamına geliyor. Sözlük anlamını verdikten sonra biraz bu bağlı olma durumu ile konuşmamız gerekiyor. Bir yere bağlı olduğunuzu düşünün. Ondan ipiniz izin verdiği ölçüde uzaklaşabilirsiniz. Eğer ipiniz uzunsa fazla uzaklaşır eğer kısa ise uzaklaşamazsın. Bir insana olan bağlılıkta benzer bir şekildedir. Eğer ona bağlılığınız kuvvetli ise ondan uzaklaşamazsınız. Her daim onun yanında kalmak istersiniz. Hatta ondan uzaktaki hayat sizin için çekilmez olur.

Bağlı olduğunuz insanı her zaman yakınlarında istersiniz. Bağlı olma durumunu bu şekilde anlatabiliriz aslında. Başka birisinin yakınlarında olma isteği şeklinde de açıklanabilir. Bağlılığın içinde sevgi vardır, saygı vardır ve onsuz yapamama duygusu vardır. Bunların hepsi bir araya geldiği zaman ortaya bağlılık adını verdiğimiz duygu çıkar.

Ancak günümüzde bağlılık kavramı bozulmaya başlamış durumda. Hep şikâyet ettiğimiz bir konudur bu "kimse bana bağlanmıyor" deriz mesela. "Herkes kolayca gidebiliyor." Bu aslında günümüzde bağlılığın önemi kaybetmemesinden kaynaklanır. Herkes kendisine bağlanacak birisini isterken birisine bağlanmaktan kaçınır. Aslında oldukça fazla bilinmeyenli bir denklem vardır ortada ve bu denklem ile ilgilenmeyiz biz.

Bu durumda bizi başka bir konuya "bağlanma sorunlarına" götürür. Bağlanma aslında insanın temelinde yer alan yalnız kalmama ihtiyacının bir ürünüdür. Bu sebepten dolayı hayatımızda birilerini isteriz. Yalnızlığa karşı verilen amansız savaşın bir sorunudur aslında bu istek. İnsan tek başına var olması için yaratılan bir canlı değildir. Bu sebepten dolayı yanında başka insanlara ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacın bir diğer adıdır bağlanmak.

Ancak bağlanmak bu kadar doğalken neden bağlanma sorunu isminde bir kavramı sürekli olarak duyuyoruz? Bu noktada sizi biraz daha düşünmeye davet ediyorum. Size bağlanma sorunu olduğunu söyleyenleri bir düşünün. Daha sonra kendinizi yine aynı çerçevede ölçün. Bir sonraki aşamada ise hangi zamanlarda bu sözleri duyduğunu hesaplamak var. Eğer bunları yaptıysanız cevaplara ulaşıyorsunuz demektir.

Bir kız tanımıştım ben. Birlikte çok güzel vakit geçiriyorduk. Bir gün bağlanma sorunu olduğundan bahsetti bana. Demek istiyordu ki "daha fazla yaklaşma bana. Bağlanamıyorum ben." Bunu söylemesi önemliydi benim için. Hele söylemeden gidenleri düşündüğüm zaman ona çok değer vermiştim. Ancak hangi sebep ona yaklaşmakta olan beni durdurup uzaklaştırmıştı. Evet, bu konuşmanın sonrasında uzaklaşmıştık birbirimizden. Sebepleri anlayabilmek için çok düşündüm ben.

Çok iyi anlaştığınız birisini hayatınızdan çıkardığınızı düşünün. Belki de onunla o kadar iyi anlaşıyordunuz ki birlikte çok mutlu olabilirdiniz. Ancak o sizi uzaklaştırmak istemişti. Bu durumun sebepleri üzerine çok kafa yordum ben. Bir insan neden mutlu olma fırsatını elinin tersi ile itebilirdi?

Düşündükçe cevaplara karşılaşmaya başladım. Cevaplar ise gerçek oldukça üzücüydü. Gelin bulduğum o cevapları inleyelim.

Öncelikli olarak bağlanmadan kaçan insanların geçmişinde yoğun bir acı çektiklerini fark ettim. O acıyı tekrar çekmemek için bağlanmak istemiyorlardı. Bağlanmak ve acı arasında doğru bir orantı kurmuşlardı zihinlerinde. Geçmişte bir kere bağlanmışlardı ve aynısının olması durumunda acının da tekrarlanacağını düşünüyorlardı. İşin sorun kısmı ise bu noktada ortaya çıkıyor. Kişi bağlanmaktan kaçmaya başlıyor ve her bağlanma ihtimalinden kaçıyor. Arkadaşımın bana yaptığı gibi aslında, evet o benden kaçmıştı. Ona sunduğum her şeye rağmen kaçmıştı hem de.

Ayrıca kişinin geçmişinde yaşadıkları ona o kadar zarar vermişti ki aynılarını tekrar yaşamak istemiyordu. Bunun aksine inanmaları için karşılarındaki kişiye güvenmek istiyorlardı ancak insanlara güvenemiyorlardı. Birisine güvenebilirseniz eğer onun canınızı yakmayacağınıza inanırsanız ona bağlanabilirdiniz. Bu sebepten dolayı bağlanmaktan kaçan insanlar aslında dış dünyaya karşı güvensizdirler. Bu güven eksikliği de bağlanma sorunu adı verilen olguya kapı açmaktadır.

Elbette yukarıda anlattıklarım sadece karşı tarafa değildir. Kişi aynı duyguları kendine karşı da hisseder. Kendine güvenemediği için başkasına da güvenemez. Acı çekmeye dayanamadığı için ihtimallerden kaçar. Unutmayalım bağlanmak kişi ile ilgilidir her şeyden önce. Karşınızdaki kim olursa olsun eğer siz bağlanmamak için uğraşırsanız bağlanamazsınız. Yani yazının başından beri hep bir kişinin üzerinden anlatımı sürdürüyorum ve bağlanma sorunu adını verdiğimiz sorunda bu kişi sebebiyle ortaya çıkmaktadır.

Sebepleri incelemeye devam edelim biz. Cesaretsizlik bir başka nedendir. Şöyle düşünün gerçekten dünyada farklı birisinin olduğunu bilirsiniz. O kişi sizin canınızı yakmayacaktır hatta sizi mutlu edecektir ama onu aramak için cesaretiniz yoktur. Cesaret geleceği pek düşünmemeyi gerektirir. Acı çekme ihtimalini umursamamak lazımdır cesaret edebilmek için. Eğer cesaret eksik ise kişi karşısına çıkan her ihtimalden kaçmaya başlar. Aynı arkadaşımın bana yaptığı gibi uzaklaşır. Belki de onu ben mutlu edebilirdim. Ona söz verdiğim gibi gerçekten onun iyiliği için uğraşabilirdim. Ancak aynı zamanda ona acı da çektirebilirdim. Hatta o kadar acı çektirirdim ki inandığı her şey yerle bir olurdu.

Belki de sahip olduğu son umudu parçalardım ben. Bu ihtimali göze alamamaktır aslında bağlanma sorunu. Bağlanma sorununu açıkça konuşmak gerekirse ben çok ciddiye almam. Bana göre bağlanma sorunu yoktur korkmak vardır. Acı çekmekten, tekrar yalnız kalmaktan korkmak vardır.

Çok önemli bir noktaya geldik şu anda. Bağlanmanın temelinde insanın yalnızlığını azaltması olduğunu söylemiştim. Şimdi ise yalnız kalmaktan korkulduğu için bağlanmaktan kaçıldığını söylüyorum. Burayı çok dikkatli dinlemek gerekiyor çünkü yalnız kalmamak için bağlanmak gerekiyorsa kişi bağlanmayı seçmelidir. Ancak bağlanmak kaçınmanın sebebi olarak yalnız kalmamak gösterildiği zaman bu tam olarak gerçeği yansıtmaz. Bu sebepten dolayı yalnızlık günümüzün en önemli sosyolojik sorunlarından bir tanesi olarak karşımıza çıkıyor.

Kişi bağlılıktan kaçarak aslında kendini yalnızlığa mahkûm ediyordur ancak bunun farkına varmadığı için de yalnızlıktan kaçışı bulamıyordur. "Oysa ben hep yalnızdım" cümlesinin sebeplerinden bir tanesidir bağlılıktan kaçmak.

Bakın bağlılık sorununu tanımlamaya çabalarken hep kaçmak kelimesini kullandım. Bu sebeple bağlılık sorunun varlığına inancım yoktur benim. Bu sebepten dolayı insanlar bağlanmaktan kaçar dedim yukarıdaki satırlarda.

Anlatımı başka bir örnekle devam ettirmek istiyorum. Benim üniversitede bir arkadaşım vardı ve bu arkadaşımla sıklıkla yalnızlık üzerine sohbet ederdik. Tahminime göre en az benim kadar yalnızdı. Bir gün ona göre olan bir kız ile tanıştı. Bana soranlara bunlar güzel bir çift olabilir diyordum. O kadar uygun gözüküyorlardı ki birbirlerine. Ben tam onlar için gelecek planları yaparken bir gün arkadaşım yanıma geldi ve ayrıldıklarını söyledi. Gerçekten çok şaşırmıştım. Onlardaki gibi bir uyum kolay kolay bulunmazdı. Neden ayrıldıklarını sorduğum zaman aslında bana bu yazıda anlattığım en temel konuyu söyledi "yalnızlık daha güvenli."

İşte bağlanmamaktan kaçılmasının en temel sebeplerinden bir tanesi karşımıza çıkıyor. "Yalnızlık daha güvenli" demek aslında arkadaşımın birisine bağlanmaktan korktuğu anlamına geliyordu. O korktuğu içinde kaçmıştı. Birisine bağlanmak için onun yanında kalmanız gerekir. En başta verdiğim ip örneğini düşünecek olursak eğer o ipe bağlı olmayı kabul etmek gerekir. Ancak eğer ipin varlığı reddedersek ve o ipe bağlı olmaktan kurtulmak istersek ipi kesmemiz gerekir. İlişkilerde sebepsiz yere o ipin kesilmesine ise kaçma diyoruz biz.

Ne kendimizi ne de etrafımızdakileri kandıralım biz. Bağlanma sorunu diye bir şey yoktur. Korkmak vardır ki korkmak son derece normal bir duygudur. Ancak "benim bağlanma sorunum var" diyerek onun arkasına saklanıp kaçma planları yapmak kişini korkuları altında ezilmesi anlamına gelmektedir.

Bağlanma sorunu aşılabilir mi diye sorabilirsiniz bana. Cevabım evet olur. Eğer kendinize güvenmeyi başarırsanız ve acı çekmenin aslında kötü bir şey olmadığının farkına varırsanız tekrardan bağlanabilirsiniz. Unutmayın ki kaçmak başka acıları doğurur ve kaçtığınız zaman sizinle birlikte kalan pişmanlıklar en kötüsüdür. Şu hayatta hiçbir şey pişmanlık kadar yaralayamaz diyerek sözlerimi bitirmek istiyorum.

Sağlıcakla kalın.

Yaşanmamış diyaloglar 7, kavuşma


Yaşanmamış diyaloglar

Onun yanımda olması çok garip. Onsuzluğa o kadar alışmışım ki şimdi ne yapacağımı bilemiyorum. Onun yokluğu her günüme o kadar işlemiş ki şimdi o yanımdayken garip bir boşluktayım aslında. Onsuz geçen günlerimi aradığım yok, sadece garip hissediyorum. Daha doğrusu yaşadığımın gerçek olmadığını düşünüyorum çoğu zaman. Zihnimde onu o kadar imkansız olarak görmüşüm ki şimdi yanımda olduğuna inanmakta zorlanıyorum.

Elini tutabiliyorum onun, sarılabiliyorum, sesini duyuyorum hayattan ne istediysem ben şimdi hepsine sahibim. Galiba bu sebepten dolayı bundan sonra ne isteyeceğimi bilemiyorum. Sahi daha başka ne isterim ki, o hep yanımda kalsın yeter. Yanımda kalmasına çok da gerek yok, o da gidebilir başkaları gibi. Başkaları hayatıma girdiği zaman beklentim yanımda kalmalarıydı bu yüzden gitmeleri sorun oldu hep. Ancak onun için durum çok farklı, beklentim sadece onu bir kere daha görebilmekti. İstediğim her şeye kavuştum aslında ben, başka bir şey istersem eğer terbiyesizlik etmiş olurum.

Şimdi yanımda uyuyor, hafif bir biçimde nefes alıp veriyor ve ben onu seyrediyorum. Uyumak istemiyorum, rüya görmek anlamsız geliyor. Ben zaten en güzel rüyanın içindeyim, bu rüyadan bir an bile olsun ayrılmak istemiyorum. Bu yüzden yaşadıklarımın gerçek mi yoksa bir rüya mı olup olmaması çok da umurumda değil benim. Söylediğim gibi gördüğüm en güzel rüyanın içindeyim. Rüyalar gerçeklerden daha güzel olabildiği için de rüya olarak kalsa bile benim için yeterli. Uyanmıyorum bu rüyadan, benim yeterli bu.

O uyanır diye ona dokunmaya korkuyorum aslında. Yoksa ona sarılmak isterdim. Yapabilseydim eğer onu alıp zihnime yerleştirirdim. Her zaman yanımda olurdu bu sayede, asla ondan uzaklaşamazdım. Ben yaşadığım kadar yaşardı o da, aynı bedeni paylaşırdık. Daha önce söylediğim gibi o kadar farklı duygular hissediyorum ki anlatamıyorum bunları. Kalbimi söküp ona vermek istiyorum. "Bu senin artık" demek istiyorum. "Onu sakla veya at önemli değil." Ondan başka kimseyi sevmek istemediğimi düşünüyorum şu an. Ondan başka kimseyi görmek istemiyorum. İki kişilik küçük bir dünyam olsun ve o dünyada sadece o yaşasın istiyorum.

Uyurken gülümsüyor, demek ki güzel rüya görüyor. Onun mutlu olmasını her şeyden daha fazla istiyorum ben. O mutlu olsun geri kalan hiçbir şeyin önemi yok benim için. O mutlu olsun varsın ben onun mutluluk hikâyesinde olmayayım. Yine de yeterlidir benim için.

"Hastane odasında genç bir psikolog hastanın yatağına yanına oturdu. Hasta haftalardır uyanmadığı bir uykudaydı. Geri gelmek istemiyordu, ne kadar uğraşmışlarsa da onun dünyaya dönmesini sağlayamamışlardı. Psikolog hastanın elini tutuyordu o esnada, 'lütfen geri gel' diyordu. 'Burada seni bekleyen onca şey varken neden hayallerde yaşıyorsun ki?'

Psikolog hastanın yanına her gün gidiyordu. Üzülüyordu aslında onun durumuna. Daha garibi ona bakışı, hiçbir şey söylememesi çok farklıydı. Aralarında kelimelerle anlatılamayan bir bağ oluşmuştu ve buna anlam veremiyordu. 'Ne olur geri gel' diyordu sürekli olarak. Sanki onu geri çağırabilirdi sözcükleri. Duyduğunu biliyordu ama görmezden geliyordu kelimeleri. Eğer onu ikna edebilirse onu geri getirebilirdi. 'Orada her ne yaşıyorsan eğer gerçek değil. Gerçek burada, benim yanımda. Lütfen gerçeğe dön'"

Sen yanımda yatıyorsun ya gerçek olamayacağını düşünüyorum. Ancak daha önce söylediğim gibi gerçek olup olmaman önemli değil. Seninle olduğum bir rüya sensiz geçen bir ömürden çok daha güzel benim için. Bazen çok düşünüyorum, sanki içindeki bir ses senin gerçek olmadığını söylüyor. Burası gerçek hastane değilmiş gibi ve gerçek sen sanki dışarıdaymış gibi ama sen orada uzaksın bana burada yanımdasın. Burada seninle beraber uyuyorum orada sen benim psikologumsun. Bunu kabul edemem ben.

"İlginçtir ki adam haftalar üzerine sesli olarak konuşmaya başlamıştı. Belki yaşadıklarının sahte olduğuna inanıyordu diye düşündü psikolog onun elini sıkıca tutarken. Daha sonra başını hastasının başına yaklaştırdı 'Geri dön lütfen. Yaşadıkların gerçek değil. Gerçek olan burası, gerçek olan benim. Burada seni bekliyorum.'"

İşte o ses yine konuşmaya başladı ama o ne söylerse anlamsız. Burada onunla beraberim, onun elini tutuyorum onunla konuşuyorum. Hangi cümleyi söyleyeceğimin hiçbir önemi yok. O beni anlıyor. Ben burada kalmak istiyorum.

"Adam konuşmaya devam ediyordu. Konuşurken mimikleri de değişmeye başlamıştı. Psikolog kız bu gelişmeden mutlu olmuş bir şekilde konuşmaya devam etti 'Ben buradayım, gerçek olan benim. Buraya dön, bana gel, seni bekliyorum ben.'

Sana gelmemi söylüyorsun, güzel söylüyorsun da sana nasıl geleyim ben. Sensizlik beni deli etti, akıl hastanesine kapatıldım. Evet, buradakiler gerçek değil biliyorum ama sensizlik o kadar tüketti ki beni buna daha fazla dayanamam ben. Ömrümü seninle geçirmek istiyorum ben, yanımdaki senin hayalin olsa ne değişir. Ben seninle kalmak istiyorum. Oraya dönersem eğer seni çok sevdiğim için gideceksin. Kimi çok sevdiysem gitti benden. Hoş hiçbirini senin kadar sevmedim. Senin için aklımı kaybettim, her gün seni gün bekledim. Sokaklarda yattım. Sen benim kim olduğumu bile bilmiyorsun ki. Seni o otobüs durağında gördüğüm an aşık olduğumdan haberin bile yok. Niye çağırıyorsun ki beni, burada en azından yanımdasın.

"Adamın anlattıklarını kız şaşırmış bir şekilde dinliyordu. 'Onu ben delirttim' dedi kendi içinden ve bir pişmanlık dalgası bedeninde dolaşmaya başladı. 'Birisi başka birini bu kadar sevebilir miydi gerçekten?' Adam onu durakta gördüğünü söylediği zaman adamı nerede gördüğünü hatırlamıştı. Bir süre boyunca bakışmışlardı ve kız içinden 'keşke gelip konuşsa' demişti. 'Eğer beni gerçekten çok seviyorsan ne olursa olsun yanımda olursun. Kaçmazsın benden, acı çekmiş olabilirsin ama bu devam etmeyecek. Ben gitmeyeceğim senden, seni terk etmeyeceğim asla.' 

Öyle bir andaydı ki kız adamın söyledikleri hayatı boyunca duyduğu en güzel sözcüklerdi. Kalbinin ritmi değişmeye başladı. 'Evet, onun deliliğinin sebebi benim ve onun tedavisi de benim' dedi kendi içinde oldukça yüksek bir sesle.  'Geri gel lütfen, ben hep yanında kalacağım'

Kızın bu sözleri üzerine adam gözlerini açtı ve ona sarılmış olan kızı gördü. Kız ağlıyordu ve o an onu ağlattığı için kendinden nefret etti. 'Senin için geldim' dedi ve kız onun boynuna sıkıca sarıldı. Daha sonra yanağından defalarca kez öptü. Adam ise şaşkın bir şekilde 'Ben seni çok sevdim' diyebildi sadece.

Daha kız adamın ellerinden tutup yatakta doğrulmasını sağladı. Birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. O kadar garipti ki gözlerinde birbirlerinin yansımalarını görmeleri. Sonra adam konuşmaya başladı 'Senden kaçtığım her an nefret ettim kendimden ama yaşamak için kaçtım. Çok sevdim ben seni, hayal edemeyeceğin biçimde sevdim. Hep seni aradım, seni bir kez daha görebilsem başka hiçbir şey istemezdim. Sonra akıl hastanesinde karşıma çıktın, beni tanımadın bile. Sonra kalkıp bana deliliğimin sebebini sordun. Sebebin sen olduğunu nasıl söyleyebilirdim ki. Bende kaçtım seni üzmekten. Üzülmene dayanamam ben, çok sevdim seni. Kelimeleri yetmeyeceği kadar sevdim. Tüm lisanlardaki tüm kelimeler çaresizdi sevgimi anlatmaya. Aşka ulaşmak için yandım ben, kavruldum, kül oldum. Bittim ben, tükendim.'

Kız ise ağlamaya başlamıştı hiçbir şey söylemeyip adama sıkıca sarıldı. Adam onun kokusunu içine çekti, ona dokundu. Mutluluğun anlamını o an anlıyordu adam. Kız daha sonra adamın kulağına 'merak etme' dedi. 'Seni asla terk etmeyeceğim.'

Ve sonsuza kadar mutlu yaşamak mümkün olsaydı eğer ikisi sonsuza kadar mutlu yaşayabilirdi. Aşka ulaşmak için yanmak, kavrulmak ve kül olmak gerekirdi çünkü aşk küllerden doğardı ve insanı yeni baştan şekillendirirdi.

Resim: AguaSixio

Find Us On Facebook