Hatıralarda yolculuk 2, zaman karmaşası



Hatıralarda yolculuk 1

Yürümekten yorulduğu zaman rengi sürekli değişen bir taksiyi durdurdu ve ona bindi. Onlarca yılda kaç kez değişmişti taksilerin rengi? Kaç kez farklı zamanlarda binmişti taksilere ve her seferinde yanında başkaları vardır. O ana kadar kaç kere bindiyse bir taksiye hepsini aynı anda yaşıyordu. Kız arkadaşlarıyla bindiği seferler, arkadaşları ile bindiği seferler, yalnız bindiği seferler hep gözlerinin önünden geçiyordu. Aynı zamanda taksicinin de yüzü değişip duruyordu. Sokaklardaki evler aynı hızla değişiyor, dükkanlar, binalar hep farklılaşıyordu.

Sanki parçalara bölünüyor ve her parçası geçmişin farklı bir bölümüne gidiyordu. Daha sonra o parçalara o geçmişte bir süre kalıyor ve daha sonra başka bir zamana gidiyorlardı. Aynı anda her yerde ve hiçbir yerdeydi sanki. Eski binalar ve yeni binalar, eski arabalar ve yeni arabalar hepsi yan yanaydı ve bunun olması mümkün değildi. Eğer zamanı kırılıp parçalanmadıysa yaşadıklarının bir anlamı olmalıydı.

Daha kötüsü sadece etrafı değişmiyordu. Düşünceleri de değişmeye başlamıştı ve bu daha kötüydü. Bir an eskiden zihninden geçen bir düşünceyi hatırlıyor, daha o bitmeden başka bir düşünce geliyordu. Babasının mezarlığında aklından geçenler dolaşırken etrafta bir yandan da sevdiği bir kadının onu aldatması zihninde dolaşıyordu. İkisi aynı anda aynı cümlenin içindeydi ve bu etrafının değişmesinden daha kötüydü.

Evine vardığında hem yalnız yaşadığı zamandaydı hem de bir zamanlar onunla yaşayan ailesinin olduğu zamanda. Bir koltukta babası bacak bacak üstüne atıp  eski tüplü televizyonu seyrediyor diğer koltukta ise sevdiği bir kız oturup daha yeni bir televizyona bakıyordu. Hem yıllar önce ölen babasını tekrardan görmek hem de onun yanında evlenme teklif ettiği o kızı görmek onun yere yığılmasını sağlamıştı.

Bir süre boyunca yerinden kalkamadı. O görüntüler değişmişti. Bir süre daha oturduğu yerde kaldı ama. Zordu babasını tekrardan görmek. Ayağa kalktığı zaman mutfağa bir bardak su içmek için gitti.  Evin eşyaları değişmeye devam ediyordu. Mutfağın yarısı eski halindeydi yarısı yeni. Ne yapacağını bilemeden su sebilinin yanına gitti. Tam tezgahtan bardağı alı su doldururken babası ile aynı trafik kazasında vefat eden annesini gördü ve elindeki bardak yere düştü.

Tekrardan yerde buldu kendini ve yere düşen bardağın parçaları tenine battı. Annesinin sesini duydu bir süre için ve hayatı daha fazla karıştı. Anlamıyordu bu karışıklığın sebebini. Tenini kesen cam kırıklarını umursamıyordu. Parmaklarından akan kan yere damlarken o annesinin olduğu yere takılıp kalmıştı.

Onları unutması mümkün değildi elbette ancak onları tekrardan görmek başkaydı. Zaten ailesi baktığı her yerde aldığı her nefesteydi ama onları tekrar görmek çok başkaydı. Hatırlamak gibi değildi yaşadıkları. Annesini gördüğü zaman "anne" diyerek bağırdı ve hastanedeki zamanları aklına geldi. Gittiği zaman babası ölmüştü çoktan ve annesi komadaydı. Yaşadıklarını anlatmak mümkün değildi ve anlamak onun için imkan sınırında değildi.

Ayağa kalkıp salona doğru yürüdü. Yürürken etrafı değişmeye devam ediyordu. Öyle ki koltuğun yanına vardığı zaman sanki evin içinden onlarca insan geçmişti. Kendini koltuğa bıraktığı zaman gözlerini kapattı. Eğer gözlerini kapatırsa göremeyeceğini düşündü ancak bu sefer de sesler başlamıştı. Geçmişte tanıdığı insanlar hep bir ağızdan konuşuyordu sanki. Her bir ses birkaç kelime söylüyor ve gidiyordu. Annesi "çaylar hazır" dediği zaman yerinden fırlamak ve onun yanına gitmek istedi ancak gerçek olmadığını biliyordu bunların.

Uyuyabilseydi her şey daha kolay olabilirdi ancak nasıl uyuyabilirdi ki. Zihni tamamen dolmuştu ve o şekilde uyuyabileceğini sanmıyordu.

Hayat anlamsızdı ama bunu kabul etmişti. Her şey gelip geçiyordu ama bunu da kabul etmişti. Etrafının oyunlarla dolu olduğunu veya herkesin yalancı olduğu da kabul ettikleri arasındaydı. En azından ileriye doğru bakarsa ve herkesten uzak durursa kaçabilirdi hayatından. Ancak o anda geçmişinin içine gömülmüştü sanki. Her yer, her şey, attığı her adım artık geçmişine aitti. Ancak o anda yaşıyordu ve bu ayrımı yapmak zorlaşmıştı.

Aslında geçmişe gidebilmeyi düşünürdü. Geçmişe gidip farklı seçimler yapabileceğini merak ederdi. Geçmişe gittiği zaman neleri değiştirebileceğini de merak ederdi. Hayatından memnun değildi ama pişman değildi yaşadıklarından. Tekrar yaşamak, baştan yaşamak, farklı yaşamak aslında istediklerinin arasında yoktu.

O anda da bunları düşünmeye çabalıyordu geçmişe ait düşüncelerinin arasından. Bir diğer taraftan da bir kıza attığı ilk mesaj, ilk seni seviyorum demesi, ilk yenilgisi, ilk ihanetine dair cümleler zihninde yolculuk yapıyordu. Bu sebeple bir konuya bağlı kalmak yorucuydu onun için. Ancak kaçması gerekiyordu ve kaçmak için kendine bir konu seçmeliydi.

Aslında en büyük karmaşaydı zaman. Yaşadıkları geçip bitiyordu yaşamadıkları ise bekliyordu onu. Geleceğinde ne olacağını bilmiyordu geçmişini bilmesine rağmen onlar gitmişti. Bir ay veya bir yıl önceye dönmesini mümkün değildi. Şimdi ise karışmıştı her şey. Arada daha daha önce hiç görmediği insanları görüyordu. Daha önce hiç duymadığı sesler ve cümleler duyuyordu. Geleceğimi görmeye başlamıştı yoksa akıl sağlığını iyice kayıp mı etmişti.

Delirmek böyle bir şeydi herhalde. Kendini kaybetmek, dünyayı kaybetmek ve yaşamı kaybetmek ile alakalıydı belki de. Eğer delirmenin tanımı bu ise artık geri dönülemeyecek bir noktadaydı. Eğer delirmemiş ise yaşadıklarının anlamı da yoktu.

Zaten neydi ki yaşamak onca yıl yaşamıştı ama yaşadıkları küle dönüşmüştü. Neyi kalmıştı ki geçmişinden? Neyi vardı ki yarınına taşıyabileceği. Aslında bir girdaptı zaman ve onu içine çekmeye başlamıştı.

Etrafında uçuşan hatıraları arasında yaşamak mümkün değildi sanki. Uyku ilaçlarından birkaç tane içti. Yapıyordu uyanık. Belki uyuduğu zaman normale dönebilirdi her şey belki de kaçması gerekiyordu hayattan. Her yerde anıları, her yerde geçmişi vardı ve kaçmalıydı.

Uyduğu zaman rüya görmedi. Görseydi de hatırlamayacaktı uyandığında. Aslında geçirdiği bir gün rüya gibiydi. Gerçek olamazdı yaşadıkları. Hep görmek istediği geçmişini görüyordu sürekli olarak, her yerde. Kurtulmaya çalışmıştı aslında. Unutmaya çok çabalamıştı. Ancak unutmak zordu. İnsan silip atamazdı yaşadıklarını. Bu yüzden çok yaşayan insan çok hatırlardı. İsimler, yüzler giderdi belki ama yara izleri hep kalırdı. İnsanın geçmişi de o yara izlerinden ibaretti aslında. Ne kadar fazla yarası varsa kişinin o kadar yaşamış sayılırdı. Bu yüzden yıllar anlamsızdı. İnsanın ne kadar yaşadığını yüreğindeki kesikler belirlerdi. Yüreğinde tek bir kesik bile yoksa ne anlamı vardı yaşadığı yılların sayısının.

İnsanı da yoran da buydu aslında. Ne kadar fazla yarası varsa o kadar zor olurdu yaşamak. Yaraları açanlara güvenmekte zorlanırdı sonra başka yaralardan kaçmak için kapatırdı kendini. Geçmişe kaçardı bazen. Aynı acıları tekrar ve tekrar hissederdi ama bu sayede yeni acıları olmazdı. Kendi yağında kavrulmak denirdi aslında bu duruma. Acılarının kaynağı olurdu insan. Kendisinden başka kimse ona acı çektiremezdi. Sonra kapatırdı etrafını. Kilitlerdi ona çıkan tüm kapıları. Yıkardı ona giden tüm yolları ve hissettiği duyguya yalnızlık adını verirdi.

Sabah uyandığı zaman kendini ailesi vefat ettikten sonra kaldığı odada buldu. Şaşırmış bir şekilde dışarıya çıktı yüzünü yıkamalıydı ayılmak için. Koridor onun çocukluk dönemine aitti. Duvarlar krem rengine boyanmış, eski lambalar tavanda asılıyor. Sonra banyoya gitmekten vazgeçip salona gitmeye karar verdi. Açıp kapattığı her kapının ardından içinde bulunduğu zaman değişiyordu. Salona vardığı zaman annesini siyah beyaz bir televizyonu izlerken buldu. Annesi onu gördüğü zaman "günaydın oğlum" dedi. Etrafına baktı daha sonra ve ne yapacağını bilemedi.

Annesiyle konuşursa ona cevap verir miydi yoksa bir hatırası mıydı tanıklık ettiği. "Sana da günaydın anneciğim" dediği zaman annesi gülümsedi ve "çay birazdan olur. Hadi biraz otur" dedi. Geçmişte miydi şimdi yoksa yaşadıkları bir hayal olmaya devam mı ediyordu. Gerçekten çayın demlenip demlenmediğini görmek için mutfağa doğru yürüdü.

Mutfağın kapısını açtı ve kız arkadaşlarından biri orada kahvaltıyı hazırlıyordu. Onun gömleklerinden birisini giymişti ve ona doğru dönüp gülümsedi "Günaydın sevgilim." Mutfaktan çıkıp tekrardan salona döndüğünde annesi artık orada değildi. Açtığı her kapı onu geçmişinin farklı bir noktasına götürüyordu. Bu sebeple salona geldiği zaman nerede olduğunu bilemedi.

Etrafta annesi veya babası yoktu. Renkli bir televizyon ve farklı mobilyalarla döşenmişti salon. Belki üç yıl öncesindeydi. Acaba neden dönmüştü bu zamana var mıydı yaşadıklarının bir mantığı. Sehpanın üzerinde bir mektup gördü ve açık okumaya başladı. Evlenme teklifini reddeden kızın mektubuydu bu.  En azından ona bir ayrılık mektubu yazacak kadar iyi niyetliydi. O mektup canını yaksa da yüreğini söküp atsa da yine de önemliydi.

Mektubun tamamını okumadı. Bunun yerine yatak odasına gidip üstünü değiştirmeye karar verdi. Gitmeliydi o evden. Odasına girdiği zaman yine başka bir zamandaydı. Dolabı değişmiş etrafa saçtığı elbiseleri farklılaşmıştı. Bir pantolon geçirdi üstüne ve on yıllar öncesinden kalan bir gömlek. Daha sonra yatak odasından çıkıp salona geçti ve oradan dış kapıya doğru yürüdü.

Yıllar öncesinden gelen bir çift ayakkabı aldı kendine ve dış kapıyı açtı. Karşısında eski evlerinin bahçesi duruyordu. Annesi bahçedeydi ve ektiği sebzeleri suluyordu. On yıllar öncesindeydi belki de. Annesi daha gençti, yüzü bile kırışmamıştı. Başını iki yana salladı ve geriye döndü. Katlanamıyordu gördüklerine. Tekrardan salonundaydı ve kapıyı tekrardan açtı.

Bu sefer sokağa çıkmıştı ve yürümeye başladı hangi zamanda olduğunu bile bilmeden.

Resim: Alexander Zavarin

<a href="http://www.bloglovin.com/blog/5653259/?claim=57eazr5mdu4">Follow my blog with Bloglovin</a>

Hatıralarda yolculuk 1

Sıradan bir güne uyanmıştı adam. Bir süredir yaşadığı her gün aynıydı ve o günde bir farklılık olmasını beklemiyordu. Zaten nasıl bekleyebilirdi ki geçmişine dönüp baktığı zaman hep aynı hatıralarla karşılaşıyordu. Belki isimler, yüzler, renkler değişiyordu ama olaylar ve sonuçları hep aynı kalıyordu. Bu yüzden yeni günlerden bir beklentisi kalmamıştı artık.

Beklentisiz yaşamak zordu ama alışmıştı. Sabah uyandığında bir şeyler atıştırdı ve evden çıktı. Biraz dolaşması gerekiyordu. Aslında ne evin içinde ne de dışarıda onun için bir şey yoktu ama yine dışarıya çıktı. Beklentisiz bir şekilde yürümeye başladı daha sonra. 

Geçtiği sokakların, karşılaştığı insanların da anlamı kalmamıştı artık ama yine de yürümeye devam etti. Etrafına bakmadı yürürken, yanından geçen insanlara dikkat etmedi. Bir zamanlar işe gidiyordu ancak daha sonra ondan da vazgeçti. Yaşamak için fazla bir şeye ihtiyacı yoktu. Çalıştığı dönemlerde bir ev almıştı kendine ve biraz birikimi vardı. Bir süre daha yeterdi ona. Zaten fazlasında gözü yoktu. Zamanı geldiğinde ne yapacağına karar vereceğini düşünüyordu.

Sokakta yürürken düşünüyordu hep. Evde olduğu zamanlarda da düşünüyordu ama sokağa çıkmanın düşünmesini azaltacağını düşünürdü ki asla bu düşüncesi gerçek olmazdı. Düşünceler zihninde dolanmaya devam ediyordu. Sanki sokakta değil de düşünceleri arasında dolanıyordu ve bu durumdan hoşlanmıyordu. Keşke düşünmesini engelleyebilecek bir ilaç olsaydı da düşünmeyi bırakabilseydi. Ancak bu isteğinin de bir karşılığı yoktu ve düşünmeye devam etti.

Geçmişi peşini bırakmıyordu onun. Yaptığı hatalar o günü kaplıyordu ve sanki şimdinin anlamı kalmıyordu. Böyle olunca aldığı nefes boşa gidiyormuş gibi hissediyordu. Zordu kimsesiz olmak, zordu onun gibi yaşamak. Zordu yalnızlığı.

Benzer bir günde benzer bir yolculuğa daha çıkmıştı. Hayatına giren insanları ve onların nasıl terk ettiğini düşünüyordu. Bu düşüncelerinin içinde isimler yoktu, yüzler yoktu sadece herkesi aynı görüyordu artık ve bu sebeple amaçsız yaşıyordu. Yeni birisi ile tanışmaya ihtiyacı yoktu onun. Sonuçta değişen bir şey olmayacaktı. Her sokak aynıydı onun için.

Sokakta yürürken bir kızın yanından geçti. Kim olduğuna bakmadı bile ancak bir koku hissetmiş, geçmişinden gelen tanıdık bir koku gelmişti burnuna. Eski bir kız arkadaşının parfüme aitti o koku ve geçmişinin derinliklere gitti tekrardan. Oysa o zamana kadar geçmişini düşünmeden durabilmişti. Fakat o andan itibaren geçmişin sokaklarında yürüyordu. O kızla yaşadıkları aklına geldi sonra onu bir kenarda bırakıp gidişi. Özlem değildi hissettiği duygu sadece hatırlamak vardı kaçmaya çalıştıklarını ve hatırlamak zordu.

Bir süre daha hatıralarının aynı sokağında yürümeye devam etti. Yüzleşmek ile alakalı değildi içinde bulunduğu durum yüzleşeli çok zaman olmuştu. Yine de o yürümeye devam etti. Bir kafenin önünden geçerken başka birisi ile alakalı başka bir hatıranın içinde buldu kendini. Bir kıza onu sevdiğini söylemişti benzer bir yerde. Kız ise sessiz kalmış ve bir süre tepki vermemişti. Sonra ise iznini istemişti ve gitmişti. Sevmenin nesi bu kadar korkutucuydu? İnsanlar sevilmekten neden bu kadar çok korkuyordu?

İşte bunu anlayamıyordu bir türlü. Kimi sevdiyse gitmişti. Bu yüzden sevmemeye çabalamıştı insanları ancak bu sefer neden sevmediği sorun olmuştu ki o sadece sevmiyor taklidi yapıyordu. Öğrenememişti insanların ne istediğini, anlayamamıştı onları. Ya onlar ne istediklerini bilmiyordu ya da onların isteklerine karşılık veremiyordu. Zaten vazgeçmişti insanların isteklerini karşılamaya çabalamaktan. Bu sebepten dolayı yalnızdı o. Bu sebepten dolayı kimsesizdi. 

Biraz daha yürüdükten sonra başka bir hatıra ile karşılaştı. Kaçmak için çok çabaladı ondan. Düşünmemeye zorladı kendini ancak başarısızdı ve farklı bir sokakta yürüyordu artık. Pişman değildi yaşadıklarından sadece sebepleri anlamaya çabalıyordu.

Biraz daha yürüdü ne yöne gittiği bilmeden. Sonra bir köprünün üstüne geldi ki o köprü başka hatıralara bir kapı açmıştı ve kendini o kapıdan geçerken buldu. Sonuç hep aynıydı. Günbatımını seyrediyordu o hatırada. Kıza sarılmıştı ve kız hep onunla kalacağına yemin ediyordu. Tabi ki yalandı sözleri ilk fırsatını bulduğu zaman gitmişti o da. Neden gittiğini söylememişti bile. Neden onu terk ettiğini anlatmamış sadece gitmişti.

Belki de lanetlenmişti o. Asla mutlu olamama lanetine tutulmuş bu sebepten dolayı herkesi kaybetmişti. Sorun da buradaydı aslında yaşadıkları kayıplar mıydı yoksa o insanlar her şekilde gidecek miydi bilemiyordu. Zaten dönüp baktığı zaman hiçbir şeyi bilemiyordu.

Bilememek belki de en zor yoluydu yaşamanın. Sebepsizce yaşadığını hissediyordu böyle zamanlarda. Amaçları olduğunu düşünse de aslında amaçsız olduğunu söylüyordu içindeki sesler. Biraz daha yürüdükten sonra artık nerede olduğunu bilmiyordu. Bir kuyumcu mağazasının önünden geçti ve belki de en zor hatırası ile yüzleşirken buldu kendini.

Bir yüzük almıştı ona. Ona hayatını onunla birlikte geçirmek istediğini söyleyecekti. Lüks bir lokantaya gitmiş ve yüzüğü vermişti. Ancak kız yüzüğü gördüğü zaman hiçbir şey söylemeden ayağa kalmış ve gitmişti. Evlenmek değil miydi bu hayattaki en kutsal şey? Neden kaçıyordu insanlar? Neden herkes gidiyordu ondan? Anlamıyordu insanları.

Etrafı hatıraları ile çevrilmişti artık ve kaçamıyordu. Zaten kaçmanın bir yolunu da bilmiyordu. Söküp atmalıydı belki beyninin o bölümünü. 

Geçmiş etrafını o kadar sarmıştı artık hangi zamanda olduğunu karıştırmaya başlamıştı. Günlerden neydi, hangi ayda veya yıldaydı bilmiyordu. Sanki tüm zamanları aynı anda yaşıyordu. Bazen çocukluğuna gidiyor bazen ise gençliğini hatırlıyordu. Öyle bir yerdeydi tüm zamanlar iç içe geçmişti ve onları birbirinden ayıramıyordu. Sanki kaybolmuştu zamanda. Ona hep küçük gelen dünya artık kocamandı. Daha da kötüsü geçmişte gezinirken yaşadıklarını değiştiremiyordu. Sanki gördüğü her şey ona yaşadıklarını hatırlatıyordu.

Nereye baksa farklı bir anı ile karşı karşıya geliyor ve çaresiz bir şekilde değiştirmeye çalışıyordu. Ancak mümkün değildi geçmişi değiştirmek. Bu esnada telefonu çaldı. Onu birisi arıyordu ama telefonun ekranında yazan isim sürekli değişiyordu. Telefonu açtığı zaman kiminle konuştuğunu bilemedi. Dahası telefondaki her kimse ona ne söylediğini de bilemedi. Kiminle konuştuğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Ne söylediğinin farkında bile değildi.

Kelimelerini geçmişindeki konuşmalarının arasından seçiyordu. Karşı taraftan gelen sesleri duymuyor ve onun yerine eskiden cümleler yerleştiriyordu. Bu şekilde ne kadar konuştuğunu fark etmedi. Ancak bir süre sonra telefonuna baktığında aramanın bitmiş olduğunu gördü. Sahi kimdi onu arayan. Acaba gerçekten telefonu çalmış mıydı yoksa küflenmiş bir hatıra mıydı onu arayan. Sahi geçmişindeki birisinin onu araması mümkün olabilir miydi.

Yol geçen hanı


Kendimi anlamak için geçmiş zamana doğru yolculuklara çıkıyorum ve geçmişteki hallerimi şimdi ile kıyaslayarak kendimi anlamaya çabalıyorum. Aslında zor bir eylem bu, şimdinin şartlarını geçmişe yüklediğim zaman elbette ki yaşadıklarımı yaşama nedenlerim ortadan kalkıyor. Ancak başka türlü geçmiş davranışlarımın sebebini anlayamıyorum. Şimdiki mantığımın ötesinde şeyler yaşadığım için önce o mantıksızlığın mantığını anlamam gerekiyor. Evet fazlasıyla kafa karıştırıcı, evet benim kafam karışık.

Şimdi biraz duralım ve eski ile şimdiyi karşılaştıralım. Eskiden büyük bir han gibiydim ben. Bu metaforu kullanmak istiyorum çünkü han aslında benim geçmişime uyan en uygun betimleme.  Kısa bir şekilde bir hanı incelemek gerek. Han yolcuların uğrak yeridir. Yolcular gelir, dinlenir, karınlarını doyurur ve hanı erk ederler. Bende benzer bir şekildeyim aslında. İnsanlar geldi, dinlendiler, yaralarını sardılar ve gittiler.

İnsanların gelmelerinin çeşitli sebepleri vardı. Ben onların nasıl iyileşeceğini biliyordum hep. Bu noktada kendimi bir parça şifacıya benzetebilirim ama bunu yapmak istemiyorum. Gerek yok, bunu yaparsam kendimi olmadığım biri gibi göstermiş olurum. Hayatımdan çok insan geçti benim. İnsanlar geldi ve yüreğimde bir süre konuk oldular. Sonra işleri bittiği zaman ise gittiler. Bazıları giderken vahşi batı filmlerinde olduğu gibi yıktı yaktı etrafı ama onlar gittikten sonra ben tekrar onardım. Duvarlarda izler kaldı elbette, bazı masalar kırıldı. Ancak her seferinde ben elimden gelen tüm çaba ile onardım etrafı çünkü gitmeyecek birisini bekliyordum ben.

Bu beklentim aslında biraz bencilceydi ve yanlış kurgulanmıştı. Şöyle ki han olup isteyen herkesin içeriye girmesini sağlayınca onların etrafı yıkması kaçınılmaz olurdu. Bu yüzden herkesi içeriye almadım ben sadece belirli özellikleri taşıyanları kabul ettim. Elbette bu özelliklere karar veren ben olduğum için sıklıkla yanıldım. Hatta yanılacağımı bildiğim halde onları içeriye aldım. Emindim onların beklediğim kişi olmadığından ancak bunu umursamadım. "En fazla bir kaç masa kırar, etrafı yakarlar" dedim. Nasıl olsa tamir etmeyi öğrenmiştim ya bu yüzden önemsemedim.

Ancak her şeyi tamir edemeyeceğimi düşünmedim hiç. Kırılan masaların yerine yenisini yaptım ama ya yanan duvarlar, kırılan pencereler ne olacaktı. Her şeyi tamir edemiyordum ben bu yüzden eksildim hep. Ben eksildikçe insanlar daha özensiz oldular ve ben tamir etmekten yorulmaya başladım. "En fazla biraz daha parçalanırım" dedim ve yine boş verdim. Sonra bazıları çıktı ve içeriden eşyaları çalmaya başladı. Onların kırılması veya yanması sorun değildi çünkü tamir etmeyi biliyordum ben ama çalındıkları zaman ne yapabilirdim?

Düşünsenize birisi geliyor ve hayallerinizi çalıyor. Onların yerine ne koyabilirsiniz? Gece ile mi doldurursunuz yüreğinizi. Ben böyle yaptım ve hırsızlar haricinde kimse gelmez oldu. Artık insanlar etrafı yakıp yıkmayı umursamıyorlardı bile. Durum böyle olunca han artık çalışamaz hale geldi ve ben hanı kapatma kararı aldım. Daha kötüsü ise gelenlerin neler yapacağını hep bildim ben. Kimin hırsızlık yapacağını bildim, kimin etrafı yıkacağını da bildim ancak bir acaba sorusu hep vardı ve cevap için bekledim. Ancak hiç yanılmadım.

Kapıları kapattım ilk önce. Daha sonra pencerelere tahta çiviledim kimse içeriye giremesin diye. Sonra zincirledim tüm kapıları. İçeriye olan tüm yolları kapattım. Artık kimse gelemeyecekti ve ben daha fazla eksilemeyecektim. Ancak bu durumun bir kötü tarafı vardı. Artık ben de dışarıya çıkamıyordum.

Artık kimse yerleri kirletemiyordu. Artık kimse içeride şarkı söyleyemiyordu. Artık kimse etrafı yakıp yıkamıyordu. Eskiden insanlar gelip yerleri kirletirlerdi ve ben daha sonra temizlerdim. Eskiden insanlar masaları kırardı ama ben tamir eder, gerekirse yeniden yapardım. Ancak elinizde malzeme olmazsa tekrardan yapamazsınız bir şeyi. En fazla parçaları birleştirip bir bütün oluşturmaya çalışırsınız ancak 3 masadan bir tane yapabilirsiniz. Bu durumun adı eksilmekti ve ben daha fazla eksilemiyordum.

Çok güzel demeyin çünkü orada tek başına olmak çok da güzel değildir. Hatta yalnızlığın anlamı o kimsesiz handa yaşamaktır. Kendi içine hapsolup dışarıya çıkamamaktır. Durum böyle olunca bu sefer etrafa ben zarar vermeye başladım. Kırdım tüm masaları çünkü hepsi geçmişten izler taşıyordu. Yaktım her şeyi çünkü hepsinde hatıralar vardı. Böylece içinde yaşadığım alan giderek kötüleşti ve ben artık tamir edemiyordum.

İnsan kendini kendinden koruyamaz derler ya hani işte ben bu sözün ne kadar doğru olduğunu anladım. Kocaman bir han düşünün ve o terk edilmiş. Yanmış, kapıları zincirlerle çevrilmiş. Kimse gelmez tabi oraya.

Sanırım yalnızlığımın nasıl bir şey olduğunu anlatabildim size. Peki neden hala içeridesin diye sorabilirsiniz. Bunu sormakta haklısınız da ki cevabı tam olarak bilemiyorum. Ancak dışarıda ilgimi çeken hiçbir şey yok. Dışarıdaki insanları tanıdım ben ve onların neler yapabileceğimi gördüm. Onlar gelip istedikleri kadar kalırken ben karşılığında hiçbir şey istemedim. Onlar etrafı yakıp yıkarken de bir şey istemedim. Neden onların yanına döneyim ki bir daha?

Tek bir ihtimal var ve burayı tamamen yakmamı da o ihtimal engelliyor. Eğer birisi gelir ve zincirleri kırarsa ve içeriye girerse. Siyah perde ile kapattığım camları açarsa ve içeriye tekrardan güneş ışığı gelmeye başlarsa. Hatta o gelip etrafı toparlamama yardım ederse neler olur bir düşünsenize. Ben düşünüyorum ama cevabı bulamıyorum. Bulamıyorum çünkü onun gelmeyeceğini biliyorum. O zaman tekrar başa dönüyor ve aynı soruyu tekrarlıyorum "neden yakıp yıkmıyorum o hanı?" Cevap aslında çok basit ve söylemesi bir o kadar da zor "ama ya o bir gün gelirse."

Var olmayan bir ihtimalin peşinden koştuğumu biliyorum ama imkansız için yaşamayacaksak ne anlamı kalır ki hayatın. Şimdi sonucunu bildiğim bir ihtimal var "evet o gelmeyecek" ancak söyleyin bana gerçekleşmeyecek olsa bile o ihtimal için yaşamaz mı insan?

Resim: Aquasixio


Yeni dünya, altın şehre doğru


Yeni dünya

Bir süre daha ilerlemeye devam ettiler. Bu arada fazla konuşmuyorlardı. Hem aralarına yeni birisi katılmıştı hem de yolculukları planlarının dışına çıkmaya başlamıştı. Durum böyle olunca şövalye tedirgin olmuştu. O kız neden yanlarına katılmıştı gibi sorular zihninde dolaşıyordu. Onun katılmasının nasıl sonuçları olacaktı? Atı çalmış olmalıydı peki ya bu sorunu nasıl düzeltecekti gibi sorular onu oldukça yoruyordu.

Aslında yardım isteyen kimseye sırt çevirmemişti şimdiye kadar ve bu kız içinde geçerliydi. Bu sebepten dolayı başı sıkça belaya girse de yine de aldığı eğitim bunu söylüyordu. Hatırlıyordu daha gençken akademide çok sevdiği bir öğretmeni ona "asla yardım isteyen birisini yüz üstü bırakma" demişti. O günden beri de herkese yardım etmeye çalışıyordu. Yaşama amacının parçalarından birisiydi yardım etmek.

Kız ise tedirgindi çünkü hiç tanımadığı iki insanla beraberdi. Her ne kadar ikisine güvense de içindeki seslerden birisi onu hep hata yapmakla suçluyor ve kimseye güvenmemesi gerektiğini söylüyordu. O ikisini de tanımıyor olmasına rağmen kendini güvende hissediyordu. Garip bir duyguydu aslında bu şövalyeye bakıyor ve onun yardımcı olacağını düşünüyordu. Lucian'a bakıyor ve onun yüzündeki masumiyeti görüyordu. Çoğunlukla sert bakışların arkasına gizlenmişti o masumiyet ancak ona dikkatli baktığı zaman görebiliyordu onu.

Lucian'ı seyretmek farklıydı. Ne zaman kendisine baksa okunduğunu hissediyordu. Sanki zihninden geçen tüm kelimeleri biliyormuş gibi davranıyordu bu yüzden o baktığı zaman farklı şeyler düşünmeye zorluyordu kendini. Belki de onun böyle bir yeteneği yoktu ancak o çocukta farklı olan bir şeyler vardı ve kız onların ne olduğunu merak ediyordu. Mıknatıs gibiydi sanki onu kendisine doğru çekiyordu.

Lucian ise aralarında en rahat olanıydı. Gülümsüyor  ve etrafı hayranlıkla seyrediyordu. Kalabalık bir ormandan geçiyorlardı ve Lucian o kadar yoğun bir orman görmemişti hiç. Onun yaşadığı köy daha kurak bir bölgeydi, fazla ağaç görülmezdi orada. Bir diğer taraftan da mutluydu ki mutluluk onun yeni tanıştığı bir duyguydu. Yanında tanıdığı ve değer verdiği insanların iki tanesi bulunuyordu. Zaten o insanların sayısı ikiydi ama bunu umursamadı.

İnsanları sevmeye başlıyordu ve bu oldukça farklı bir duyguydu. Herkesten nefret ederken bir anda insanlara bağlanmaya başlamıştı. Kızı pek tanımasa da şövalyeye çok güveniyordu. Onun hayatını kurtarmış ve yaşamasını sağlamıştı. Onun sayesinde gülebilmişti yıllar sonra. Kız ise farklıydı biraz daha ona yakınlaşmak için gösterdiği çabalar yüzünden ilgisini çekmişti. Şimdiye kadar kimse onunla yakın olmak için uğraşmamıştı. İnsanlar için cadıydı o, büyücüydü bu yüzden ondan hep uzak durmuşlardı. Aslında her şey yeni geliyordu ona. Sanki eski hayatını bırakmış ve tekrardan doğmuş gibiydi.

Bir süre daha ilerledikten sonra durmaya karar verdiler. Hepsinin karnı acıkmaya başlamıştı ve biraz dinlenmek iyi gelirdi onlara. Büyük bir meşe ağacının altına kamp kurmaya karar verdiler. Akşam yaklaşıyordu ve şövalye akşam yolculuk yapmak istemiyordu.

Lucian kız ile birlikte odun topladıktan sonra onları kamp alanının hemen önünde biriktirdiler. Daha sonra kız şövalyeden aldığı çakmak taşı ile odunları tutuşturdu ve küçük ateşleri yanmaya başladı. Ancak ikisi de bu işte acemi oldukları için ateş bir türlü güçlenemiyordu. Şövalye ise onları uzaktan izliyor ve gülümsemesini durduramıyordu.

Bir süre daha seyrettikten sonra şövalye yaklaştı ve ateş ile ilgilenmeye başladı. Ateşte bir sorun yoktu ama büyük odunları alta koydukları için yanamıyordu. Bu esnada anlatıyordu "önce küçük çalıları tutuşturursunuz ve sonra büyükleri atarsınız. Böylece ateş daha hızlı bir şekilde alevlenir."

Ateş yandıktan sonra şövalye çantasındaki etlerden çıkardı ve kurumaya başlayan ekmeklerden birkaç tane aldı. O ateşte etleri kızartmaya başladığı sırada Lucian ve kız birbirini seyrediyordu. Sanki bakışları birbirine düğümlenmişti. İkisi de bu anı bozmak istemiyordu her ne kadar o anın ne anlama geldiğini bilmeseler de yine de garip bir duygu vardı içlerinde.

"Senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum," dedi kız konuşma açmaya çalışır bir şekilde. "Benim hakkımda bilmeni gerektirecek bir şey yok ki. Sıradan bir çocuğum," diyerek cevapladığı sırada kız araya girdi "Bence sende çok fazla şey var. Sırlar kutusu gibisin." Sonra gülüştüler Lucian kutu gibi açılma düşüncesini komik bulmuştu. Daha sonra kıza ismini sormaya karar verdi ona bir şekilde seslenmesi gerekiyordu ve beraber yolculuk yapıyorlar ismini bilmek önemliydi "Bu arada adın neydi senin?"

Aslında kız bu soruyu çok daha önce sormasını istemişti ancak geç de olsa sorduğu için mutluydu "Rima benim adım ve sende Lucian olmalısın. Handayken kulak misafiri olmuştum da."

"Evet, sorsaydın söylerdim aslında. O da Falko" cümlesinin sonunda şövalyeyi işaret etti ve daha sonra "Falko adı Rima'ymış" dedi. Şövalye ise gülümseyerek başını salladı ve et pişirmeye devam etti.

Yemek pişene kadar konuştular. Rima her gün handa olduğunu anlatırken Lucian ise anlatacak konu bulmakta zorlanıyordu. Böyle zamanlar kızın konuşmasına izin vermek ve ona sorular sorarak konuşmaya devam etmesini sağlamak daha iyi bir yöntemdi. Onun anlatacak onca şeyi varken Lucian ne anlatabilirdi ki?

Etler piştiği zaman şövalye onları yanına çağırdı ve yemeye başladılar. Yemek sırasında kız "Etler güzel olmuş ama baharatı eksik. Bundan sonra yemekleri ben yaparım" dedi. Yemek yapmayı bilen birisinin olması ikisi içinde oldukça güzeldi. Şövalye zaten yemek yapmayı fazla sevmezdi ve sadece kendine yetecek kadar yemek yapabilirdi. Lucian için ise en kötü yemek bile güzeldi.

Yemekler bittikten sonra ikisi de şövalyeye teşekkür etti ve sofranın kaldırılmasına yardımcı oldular. Kız hep Lucian'ın yanındaydı. Yanında oturuyor, yanında yürüyor ve yanında konuşuyordu. Onun için farklı bir yakınlaşmaydı bu. Gölgesi ile bile o kadar yakın olmamıştı şimdiye kadar. Ancak bu yakınlık onu rahatsız etmiyordu aksine garip bir sıcaklık yayıyordu kız.

Yemek bittiği sırada hava kararmaya başlamıştı bu yüzden ateşe biraz daha odun atıp onun güçlenmesini sağladılar. Daha sonra hava soğumaya bağladığı için ateşe yakın oturdular. Kız yine Lucian'ın yanındaydı şövalye ise onun diğer tarafında biraz daha uzakta oturuyordu.

Bu akşam kız anlatıyordu ve handaki hayatını anlatmaya başladı. Gelip giden müşterilerden en çok sevilen içeceğe kadar birçok detayı paylaştı onlarla. Kaba olan müşterileri hiç sevmediğini ancak nazik olanlarla iyi anlaştığını anlattı. Ancak yaptığı işi hiç sevmiyordu. Kimsesiz kaldığı için mecburdu o işi yapmaya. Zaten kalacak yer ve yemek karşılığında çalışıyordu ve para almıyordu. Bu yüzden işini hiç sevmiyordu. Hatta ona sorsalar başka her işi severek yapardı.

Kız konuşmayı seviyordu belli ki hele onu sıkılmayan, en azından belli etmeyen, bir grubun karşısında konuşmak keyif vericiydi. Bir diğer taraftan kendini beraber yolculuk edecekleri insanlara tanıtmak istiyordu. Bu sayede onların güvenini daha hızlı kazanabilirdi yoksa yolculukları çok sıkıcı olurdu ve kız sıkılmak istemiyordu.

Uyumadan önce nöbet tutma sırasını belirlemeleri gerekiyordu. İlk nöbeti şövalye aldı. Kız ikinci nöbeti almak istediği zaman şövalye karşı çıktı ancak kız fazla ısrarcıydı ve kabul etti. Lucian ise son nöbeti aldı. İlk kez nöbet tutacaktı ve bu onun için yeni bir deneyimdi.

Şövalye sırtını ağaca vererek oturduğu sırada kız ve Lucian örtünün üzerine uzandılar. Daha sonra yorganlarını üstlerine çekip uyumaya başladılar. Kız yine Lucian'a yakın olmak istemişti ancak Lucian aralarına belirli bir mesafe koymuştu. Onlar uykuya daldıkları sırada şövalye yıldızları seyrediyordu.

Resim: Aquasixio

Find Us On Facebook