düş masalları II, şarkıdaki kız

Dönüşüyoruz aslında. Neye doğru dönüştüğümüzü bilmiyoruz ama insan olmadığından eminim. Giderek insanlıktan uzaklaşıyoruz ve insanlığa dair ne varsa silip atıyoruz. Sahip olduklarımızı bir kenara bırakıyoruz. Merhamet, masumiyet gibi kavramlar unutulup gidiyor. Komşusunun aç yatmasına izin vermeyen insanlık onun aç yatmasından zevk almaya başlıyor. Geçmişe dair olan her şey yalan adıyla betimlenip siliniyor hayattan.

Biz ise unutmaya dünden razı bir şekilde kabul ediyoruz sistemin sunduklarını. Görmesek dünya daha bir güzel olacakmış gibi davranıyoruz. Kapatıyoruz gözlerimizi. Yanımızdan oluk oluk kan boşalırken hiçbir şey yapmıyoruz. Aslında sistemi biz durdurabiliriz ama umurumuzda bile değil bu. Biz susuyoruz ve sistem kazanmaya devam ediyor. Sistem kazandıkça kendimizin de kazandığını zannediyoruz ama biz hep kaybediyoruz. İşin en kötü tarafı ise ne kaybettiğimizi bile bilmiyoruz.

Kendimizi kaybediyoruz bunun karşılığında üstü yazılı kağıtlar kazanıyoruz. Onların üzerine bir hayat kurmaya çalışıyoruz, olmuyor. Hayatı yanlış yerde arıyoruz biz, yanlış yöne bakıyoruz. Sevgi aşk, merhamet gibi kavramlara sırtımızı dönüyor. Üstü yazılı o kağıt parçaları hayatımız oluyor ve biz unutmayı seçiyoruz. Dönüşüyoruz biz ve dönüştüğümüz şey insandan daha yüce değil. Basitleşiyoruz ve günün biri gelince yok olacak. Hayatın sonu da tam burada başlayacak.

Gelin sınırların biraz dışına çıkalım ve farklı bir masal okuyalım ve aşkın gözyaşlarının bu masalda akmasını seyredelim.

...
Banyoda duruyor ve aynaya bakıyordu kız. İki elini lavaboya yaslamış ve başını hafif bir şekilde öne eğmişti. Kendisi karşısında güçsüz gibi hissediyordu o an. Mahçuptu, utanıyordu hatta kendisinin yüzüne bile bakacak hali kalmamıştı. Silip atmak istiyordu her şeyi.Başka birisi olmak gibi imkansıza yakın hayalleri vardı. Sıkılmıştı artık kendisi olmaktan. Aynaları parçalamak istiyordu kendisini bir daha görmemek için.

Gözlerine çektiği kalemler gözyaşları yüzünden akmıştı. Bu yüzden yanaklarından aşağıya doğru inen siyah çizgiler vardı. Sanki onlar büyük bir savaşın izleriymiş gibi silmek istemiyordu. Yaşadıklarını herkesin bilmesini istiyordu aslında ama kimsenin kendisini anlayamayacağını biliyordu. Bu yüzden önemli değildi hiçbir şey. Aynaya bakıyor ve o aynayı parçalamak istiyordu. Aslında nefreti kendisineydi ama bunun için yapabilecek bir şeyi yoktu.

Aynaya bakarken yumruklarını sıkmaya başladı. Tırnakları avuç içine bakıyor ve canını yakıyordu. Ancak o an çektiği acı bir ödüldü onun için. Acıdan zevk almaya başlamıştı ki bu onun için çok güzel bir gelişme değildi. Başka birisi gibi olmak istiyordu. Basit mutluluklarla amaçsız bir şekilde yaşamak niyetindeydi. Onun yaşadıklarını başka kimse anlayamıyordu. Belki fazla karışıktı yaşadıkları, belki fazla yanlıştı bilemiyordu ama başkalarının yaşadıklarını yaşaması gerekliydi mulu olabilmek için.

Başını yukarıya doğru kaldırdı. Gözlerinde kararlı ve keskin bir bakış vardı. Lavabonun kenarında bulunan makası aldı ve onu saç eliyle tuttu. Daha sonra saçlarına yaklaştırdı ve lavaboya bir parça saç düştü. Lavabo ağzına kadar saç dolana kadar devam etti. Uzun, dalgalı siyah saçlarının dökülmesine aldırmadı bile. Her geçen an kararlılığı artıyordu ve saçlarını kafa derisi gözükene kadar kısalttı. Artık bir erkek saçı ile pek bir fark kalmamıştı ve gülümsedi. Gülümsemesi çarpıktı, eksikti, kırılmıştı ama uzun zaman sonra bir gülümsemeydi ve bunun tadını çıkardı.

Saçını kesme işlemi bittiği zaman başını yıkadı, lavaboyu temizledi. Daha sonra daha hiç giymediği elbiselerinden giydi. Başka birisi olmak için hazırdı ve aynaya baktığı zaman başka birisini görüyordu. Aynaya dikkatli bakmadığı için böyleydi aslında. Dikkatli baksa göz bebeklerinin rengini değiştiremediğini fark ederdi. Biraz daha dikkatli baksa gülümsemesindeki sahteliği de fark edebilirdi. Ancak yapmadı, dikkatli bakmak istemiyordu. Herkes gibi olmak, yüzeyde yaşamak ve hissetmemek niyetindeydi.

Evinden dışarıya çıktı ve sokağa daha önce bakmadığı gibi baktı. Umursamadı ilk önce, yanından geçenlerin kimliğinin bir anlamı yoktu. Sanki yüzlerce kişinin geçtiği sokak bomboştu. Sadece kendisi vardı orada, sadece o önemliydi. Sanki o gitmiş başka birisi gelmişti. Kimin geldiğini bilmiyordu, kimin geldiğinin bir önemi yoktu. Herhangi birisi gibi olmak yeterliydi onun için. Sıradan, aynı olmak acı çekmemek demekse o acı çekmemeyi seçmişti. Yoksa bir kimliğin üzerinde yazan birkaç satırın herhangi bir anlamı yoktu. Farklı bir lisandaki bir kelimede yeterdi onu anlatmaya.

Sokakta yürürken basit bir şekilde etrafa baktı. Derinleri görmeyi umursamadı, konuşmaya kalksa çok sıradan cümleler kurardı. Sokakta biraz daha yürüdü ve bir mağazaya girdi. "Şok indirim" yazan cam onu çekmişti. Yeni kendisinin yeni elbiselere ihtiyacı vardı. İçeriye girdiği zaman içerisinin boş olduğunu fark etti. Bunun daha güzel olduğunu ve kendi başına alışveriş yapabileceğini düşündü. Tabi içeride kimsenin olmaması garip bir durumdu. İnsanların nereye gittiğini düşünürken bir anda arkasındaki kapı büyük bir gürültü ile kapandı.

Bir anda içini büyük bir korku kaplamıştı. Geriye dönüp bakmamak ile bakmak arasında sıkışıp kalmıştı sanki. Aslında en büyük sorun gördüğü ve bildiği bir bela ile görmediği bela arasındaki farklardaydı. O güne kadar hep arkasını dönüp bakmış ve tehlikeyi, sıkıntıları görmüştü. Şimdi yeni birisi olmak istiyordu ve içindeki kararsızlık bu sebeptendi. Dönüp baksa eskisi gibi olmaya devam ederdi bu yüzden dönmedi. İçindeki tüm isteklere rağmen yapmadı bunu. Başka birisi olacaktı artık.

Kısa bir süre sonra kemikli bir el omuzunu tuttu ve "hoş geldin" dedi kirli, karanlık bir ses ile. Sesi duyduktan sonra başını çevirdi ve bir kadın gördü. Uzun saçları gece kararı kadar siyahtı. Soluk beyaz bir teni vardı. Gözlerinde hiç ışık yoktu. Siyahın gerçek karşılığıydı belki onun gözleri ve sanki gelen her ışığı yok ediyordu. Kara bir delik gibi her şeyi hapsediyor ve tüketiyordu. Dokunuşu ise daha ürkütücüydü. Dokunduğu yerden bedenine doğru bir sızı yayılıyordu. Sanki damarlarında boz dolaşıyor gibi hissediyordu. Üşümek gibi değildi hissettiği sanki soğuk onun içindeydi.

Kadını gördüğü kısa bir anın ardından ondan uzaklaşmak için ileriye doğru hızlı bir adım attı ver sırtını döndü artık kadınla karşılıklı olarak duruyordu. Kadının yüzünde eğreti bir gülümseme vardı. Mutluluktan değildi o gülümseme hatta kadının mutluluğu bilmediğini bile düşündü. Bir insan nasıl mutluluğu bilmez diye düşünmedi bile. O an sorgulaması gereken en son şey buydu. Bunun yerine kadına bir şey söylemek istedi ama ne söyleyeceğini bilmiyordu. Şanslıydı ki düşünmek için fazla zamanı olmadı ve kadın konuşmaya başladı "Tekrardan hoş geldin. Kim olduğumu merak edeceksin, neden burada olduğumu, nasıl ne yapacağımı sorgulayacaksın. Merak etme hepsine cevap vereceğim. Sadece biraz durmanı ve düşünmeni istiyorum. Geçmişini düşün mesela. Annen baban nasıl öldü senin? Hatırlamaya çalış ama yapamayacaksın çünkü gerçeği bilmiyorsun. Düşünemediğin zaman komik oluyorsun farkındasındır umarım bunun. Şimdi ne yapacağımı söyleyeyim sana. Aynı annen ve baban gibi seni yok edeceğim ama onlara yaptığım gibi öldüremem seni. Böyle kısıtlamaları var hayatın masal dünyasında olsaydın öldürebilirdim ama gerçek dünyaya gelince bunu yapamıyorum. Önemli değil daha güzel bir şey yapacağım sana. Seni bir şarkıya hapsedeceğim hani o en sevdiği şarkı var ya onun içine gömeceğim seni. Oradan çıkamayacaksın ve o şarkıyı dinleyen herkesi hissedebileceksin. Tabi dinleyen kimse kalmadığı zaman öleceksin. Sen de çok sevdin değil mi? Şimdi uzatmanın anlamı yok hadi şarkının içine git."

...

Sanki sonsuz bir boşluktaydı kız veya boşluğun tamamı oydu. Her tarafa ulaşabiliyor, her tarafı hissedebiliyordu. Birisi sevgilisinden yeni ayrılmıştı ve bir şarkı dinliyordu. Şarkıyı dinlerken sanki yeni açılmış yarası derinleşiyor ve kızgın bir demir yaraya bastırılıyordu ama yara hiç kapanmıyordu. Başka bir yerde bir adam yalnızdı. O kadar yalnızdı ki gölgesi bile terk etmişti onu. Aynaya baksa kendini göremeyeceğinden korkuyordu. Kaybolmuştu yalnızlığının içinde ve kendini bulmak için hiç çaba sarf etmiyordu. Başka bir yerde başka birisi çektiği acıdan zevk alıyordu. Bedenine binlerce farklı iğne saplandığı hissediyordu. Sanki acı damarlarının içinde bedenini dolaşıyordu. Hayattan zevk alamayan bir insandı o ve artık acıdan zevk almaya başlamıştı.

Aslında o masal dünyasının prensesiydi. Kötü kraliçe annesini ve babasını öldürmeden önce ailesi onu sahte hatıralarla dünyaya göndermişti. Hayata bir türlü alışamamasının sebeplerinden birisi de buydu. Daha sonra kötü kraliçe ailesini öldürmüş ve prensesin peşine düşmüştü. Masal dünyasını ele geçirebilmek için prensesin de ölmesi gerekiyordu sonuçta ailesi ölünce masal dünyası ona kalmıştı. Şarkıya hapis edilince bir lanet yapılmıştı üzerine. Şarkıyı dinleyen herkesi hissedebilecek ve onların yaşadıklarını bilebilecekti.  Şarkıyı dinleyen kimsenin kalmaması durumunda ise ölecekti. Aslında bu lanetin bozulması için bir yol vardı. Aşk tüm lanetleri bozabilirdi ve onun laneti de aşkın dokunuşları ile bozulacaktı. Birisi o şarkıyı dinler ve kızı görürse, daha sonra o kıza aşık olup onun için yaşamaya başlarsa ve fedakarlık yaparsa kızı kurtarabilirdi.

Kız günlerce, haftalarca hatta aylarca o şarkıda kaldı. Şarkıyı dinleyen herkesin ne hissettiğini hissetti. Kimi zaman güldü ama çoğunlukla şarkıyı dinleyenlerle birlikte ağladı. Öyle bir şarkının içine hapsolmuştu ki dinleyenlerin hepsi acı çekiyordu ve onların çektiği acıların toplamını kız hissediyordu. Kimi zaman var olan tüm acıları çektiğini düşünürdü düşünmeye zaman bulabilseydi eğer. Kendini parçalara bölmüş, her parçasını farklı bir yere savurmuştu.

Bu esnada geçen günlere, haftalara, aylara aldırmadan insanlar şarkıyı dinlemeye devam ediyorlardı. Ancak azalan sayıda oluyordu hep. Aslında her geçen gün şarkıdaki kız ölüme bir adım daha yaklaşıyordu. Bu günlerden birisinde bir adam sokaklardan birinden geçerken mağazalardan birisinde o şarkıyı duydu. Adım atmayı bıraktı, ilerlemek istemiyordu. Nefes almadı bir süre boyunca. Dinlediği şarkıda öyle bir şey vardı ki ona aşık olmuştu. Sanki şarkının içinde gizlenen bir kız vardı ve yardım ister bir şekilde elini uzatmıştı. Ona dokunmayı çok istemişti o an. Gözlerindeki hüznü merak etmiş, ses tonunda yaşamak istemişti. Tüm doğruları ve yanlışları sevmek istemişti o an, onu tüm hatalarıyla kabullenmek ve gözyaşlarını silmek istiyordu. Birisini sevmek nasıl olurdu diye düşündü ve daha sonra o kızı sevmeyi hayal etti.

Şarkı bittiği zaman hayatında eksik olan kısa bir süre için tamamlandığını hissetti. Daha sonra hızlı adımlarla mağazanın içine girip çalan şarkının hangisi olduğunu sordu. Mağazanın sahibi bilmiyordu veya içeride çalışanlardan birisi. Bunun üzerine çalan radyonun ismini öğrendi daha sonra aradı. Şarkıcının kim olduğunu onlarda bilmiyordu ama şarkının ismini öğrenebilmişti. Hızlı adımlarla eve geçecek ve bilgisayarını açacaktı daha sonra. Şarkıyı araştıracak ama bulamayacaktı. Onu bulmak imkansızdı. Şarkı seni bulurdu eğer onu hak ediyorsan. Dinleyen herkesin acıları azalırdı mesela. Kız onlara sırdaş olurdu. Adam o gece uyumadı hiç. Ertesi sabah koltuğunda sızdı. Öğleye kadar uyudu daha sonra ama şarkıyı bulamadı. Kızın fazla vakti kalmamıştı ve acımasız zaman akmaya devam ediyordu.

Bir insan bir şarkı için yaşayabilir miydi veya bir şarkı aşk olabilir miydi?

Not: Sanırım o şarkı böyle bir şey olmalı Sonata arctica, Draw me

Not 2: Umarım onun gözlerini anlatabilmek için gereken cümleyi bulabilirim yoksa eksik kalır tüm satırlar.




Düş masalları 1, düşünce II. bölüm

düş masalları 1, düşünce ilk bölüm

Her şey farklılaşıyor aslında. Renkler kayboluyor, koku azalıyor. Gri bir dünya haline geliyor etrafımız ve biz bu dünyayı kabul ediyoruz. Sanki renkler hiçbir zaman var olmamış gibi düşünüyoruz. Kaybolan renkleri kimse aramıyor, kimse onlar için mücadele etmiyor. Umursamıyoruz onları. Aslında hiçbir şeyi umursamıyoruz. Tüketim çılgınlığına kapılmış giderken kendimi tüketiyoruz ama farkında bile değiliz. Bize kendimizi pazarlıyorlar bunu bile umursamıyoruz.

Bizi alıp başka bir şey haline sokuyor sistem. Kendimiz olmaktan vazgeçiyoruz parlak kutuları satın alabilmek için. Satın aldıktan sonra daha fazlası için daha fazla vazgeçişlerde buluyoruz. Artık kimse o eski aşklardan bahsetmiyor bile. Unutuyoruz ve unutmaya kendimizden başlıyoruz. Her şeyini kaybeden insanı düşünmüyoruz hiç. Aslında o insanın kendimiz olduğunu fark etmiyoruz bile. Renkler akıyor, gri her yere hakim oluyor. Bir süre sonra geriye gri bile kalmayacak ama önemsemiyoruz.

Renkler gidiyor demiştim ve bunun sorumlusu bizim. Suçluyu aramaya gerek yok çünkü suçlu belli. Düşünmeyi bıraktığımız, ezbere yaşamaya başladığımızda aslında biz sonun başlangıcındaki ilk adımı atmıştık. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, insanlar eskiden nasıl olduğunu bile hatırlamayacak.

Gelin evrenin parçalanmasını okuyalım ve hala zaman varken yapacak bir şeyler bulalım.

...

Adam anlatıcının gidişinin ardından kendini boşluğa bakarken bulmuştu. Daha önce susmayan Rima ise artık konuşmuyordu. Onun kızgın olduğunu biliyor, bedeninin derinliklerinde hissediyordu. Konuşsaydı eğer neler söyleyebileceğini tahmin edebiliyordu aslında. Onu vazgeçirmeye çalışacaktı. Bunun için çeşitli cümleler kurabilirdi ancak öyle bir andaydı ki cümlelerin anlamı yoktu. "Lütfen beni vazgeçirmeye çalışma, seni kırmak istemiyorum" dedi.

Ancak Rima daha fazla dayanamadı ve konuşmaya başladı. Sesi kızgın ve üzüntülüydü sanki kızmasının sebebi onu korumak istemesiymiş gibi "Benim için bunları yapma, kendini riske atma." Adamın beklediği bir cümleydi bu ve tahmin ettiğinden daha yumuşaktı. Aslında o bağırıp çağırmasını bekliyordu "Benim hiçbir amacım kalmamıştı bu hayatta ama şimdi var. Boşlukta sürükleniyordum ve uzun zaman sonra ilk kez bir şeye tutundum. Seni kurtaracağım ve sana bunu yapanlar cezasını çekecek."

Bu sözler üzerine Rima'nın sesindeki kırgınlık ortadan kayboldu "İşte bu yüzden vazgeçtim ben hep zarar veriyorum. Eskiden insanlara yardım eder onlara fikirler verirdim. Fikir verdiğim insanların hayatı değişirdi. Bir zamanlar taş devrinde bir adamın yanına gittim ve o bir kayayı oyarak tekerleği icat etti ama şimdi her şey farklı. Şimdi sadece zarar veriyorum. Kime fikir versem onun hayatı mahvoluyor. Fikirler laneti ile birlikte geliyor."

Bu sözler üzerine adam konuşmaya başladı. Sesindeki kararlılık dünyayı yerinden oynatabilecek güçteydi "İnsan karşılaştığı her şeyle baş edebilir demiştin bana. Zorluklar gelir ama her zorluk bir öğretmendir söyle lanet bunun neresinde. Böyle daha gerçekçi değil mi? Bir fikir düşer insanın zihnine ve o anda her şey değişir. Sen bana bir fikir vermedin, onu ben buldum ve sonuçlarına da katlanabilirim."

Bu sözler üzerine Rima sessizliğe büründü. Onun zihninin derinliklerine gittiğini çok iyi biliyordu. Aslında onun uzaklaşmasını istemiyordu. Ancak bu ona ne yapabileceğini düşünmek için biraz zaman tanımıştı. Elindeki kılıcı sıkıca tutarken ne yapabileceğini düşünüyordu ancak pek bir şey bulduğu söylenemezdi. Kılıcının ucunu yere değdirdi ve onu bir baston olarak kullandı bir süre. Nedense zihninde geçen düşüncelerin altında ezileceğini düşünüyordu. Daha sonra anlatıcının cebine bir şey koyduğunu hatırladı. O an bunu fark etmemişti karmaşanın arasında ama elini cebine attığı zaman bir kağıt parçası buldu. Kağıt parçasının üzerinde büyük harflerle "KAHİN" yazıyordu.


Kahini daha önce duymuştu aslında. Ancak duyduğu zaman pek inanmamıştı. Daha çok bir efsanedir diye düşünmüştü. Ancak şimdi o efsanenin yanına gitmesi gerekiyordu. İşin garip kısmı ise onu nasıl bulabileceğini bilmiyordu. Duyduğu hikayelere göre kahinin bir mekanı yoktu. Eğer onunla görüşmenizi isterse onu bulabilirdiniz. Yoksa onu milyonlarca yıl arasanız bile bulamazdınız.

Yani aslında mekanı olmayan birisini bulması gerekiyordu ki bunu nasıl yapacağına dair hiçbir fikri yoktu. Kısa adımlarla ilerlerken bir diğer taraftan kılıcına sarılmıştı sanki her an önüne birisi atlayacakmış gibi. Bu durum onu oldukça tedirgin yapıyordu. Daha önce hiç kılıç kullanmamış olması ise bu tedirginliğini arttıran sebeplerden birisiydi. Kendini çarpık bir hikayenin beceriksiz kahramanı gibi hissediyordu ki bu düşünce geçici bir süre için gülümsemesine sebep oldu. Sahi bazı zamanlarda ne kadar zordu gülümsemek!

O ne yapacağını düşünürken beyaz, büyükçe bir baykuş sessiz bir şekilde gelip hemen karşısındaki elektrik direğinin üzerine kondu. Baykuş gerçekten çok güzeldi. Bembeyaz tüyleri, sessiz uçuşu sanki gecenin içindeki bir parıltıymış izlenimi veriyordu. Bir süre boyunca baykuşa baktı ve bu esnada baykuşta onun gözlerinin içine bakıyordu. Daha sonra baykuş havalandı ve adamın etrafında birkaç tur döndü. Daha sonra ise sokakta ilerlemeye başladı. Adam ise yapacak daha önemli bir şey bilmiyordu ve baykuşu takip etmeye başladı.

Aslında masal için çok önemli noktalardan birisinden geçtiğini adam bilmiyordu. Öyle bir andaydı ki en ufak bir ümitsizlik veya en ufak bir vazgeçme girişimi masalı sonlandırabilirdi. Eğer bu masal biterse gelecek olan karanlığın gelişi çok daha hızlı olacaktı.

Baykuş karanlık sokaklara girdi ve adam onu takip etti. Nedenini bilmiyordu ama içindeki seslerden bir tanesi onu takip etmesini söylüyordu. Aslında o ses çok fazla konuşmazdı. Eğer konuşsaydı birçok yanlış karardan kurtulabilirdi. İnsanın içinde doğru yolu bilip konuşmayan bir ses vardı ve o anda o ses konuşmaya başlamıştı.

Baykuş ışıkların dışında kalan bir parkın içinde girdi ve gözlerden kayboldu. Adam onu takip edip parkın içine girdiği zaman eski bir bankta oturmuş bir adam gördü. Karşısındaki siyah bir cübbe giyiyor ve cübbenin kapüşonunu yüzünü örtecek şekilde kapatıyordu. Ellerini önünde birleştirmişti ve teni hiç görünmüyordu. Orada bir insanın mı yoksa bir kuklanın mı durduğunu anlamak güçtü. Adam bir adım daha attığı sırada siyahlı sol elini kaldırdı sol elinin parmaklarını onu çağırırcasına üç kez kapattı.

Aralarında fazla bir mesafe yoktu ve adam hızlı bir şekilde ilerledi. Karşısındaki kişinin cinsiyetini bile bilmiyordu o sırada ki bu önemsedikleri sıralamasında son sıradaydı. Siyahlının yanına yaklaştığı zaman onun aradığı kişi olduğunu anlamıştı. Gül kokuyordu ve bilmediği birçok koku aynı anda onun etrafında dönüyordu. Bu nedenle aldığı koku sürekli olarak değişiyordu. Adam "merhaba" dediği sırada kahin başını bile kaldırmadan "çok zor bir yoldan yürüyorsun, bunu bilmen gerek.Yoksa yok olursun."

Adam o an hiçbir şeye hazırlıklı değildi. Aslında oyunlar oynayabilir, onu konuşturmaya çalışabilirdi ancak bunların hiçbirini yapmak istemiyordu. "Ne yapmam gerekiyor" dedi kendinden emin ama kararsız bir şekilde. "Mücadele etmelisin" cevabını aldığı zaman çok şaşırmadı. Ancak kahin konuşmaya devam etti ki onun sesini duymasına rağmen cinsiyetinden hala emin olamıyordu "Onun yanına gidebileceğin bir araca ihtiyacın olacak ve onu kötü bir cadının evinde bulacaksın. Onu almak kolay olacak sanma. Kan dökülmek, can verilmek zorunda. Bu yüzden hazırlıklı ol. Her anlaşmanın bir bedeli vardır unutma benimle anlaşmanın da bir bedeli olacak. Zamanı gelince gelecek ve göz yaşını alacağım. Şimdi git, giderken dikkatli ol çünkü fazla zamanın kalmadı ve unutma kan dökülecek, can alınacak."

Kahin cümlesinin bitirdiği sırada sağ elini dışarıya çıkardı ve elinde tuttuğu küreyi yere fırlattı. Küre yere çarptığı anda etrafı sis kapladı ve adam önünü göremez oldu. Sis dağıldığı zaman tekrardan şehrin önündeydi. İlginç bir şekilde nereye gitmesi gerektiğini biliyordu. Sanki zihnine altın harflerle kazınmıştı cadının adresi ve hızlı adımlarla onun yanına doğru yürüdü.

Zihnindeki yere gittiği zaman devasa bir evin önünde buldu kendi. Evin etrafı yüksek duvarlarla çevrilmişti. İçeriye nasıl gireceğini düşünürken dış kapının açık olduğu fark etti. Binanın dışından bakıldığı zaman yeşil büyük ağaçlarla, çiçekli bahçelerle çevrili olan ev içeriye girdiği anda kuru ağaçlar ve ölü çiçeklerle çevrili bir hale gelmişti.

İçeriye doğru birkaç adım daha attığı sırada evin kapısında beyaz elbiseli bir kadının onu beklediğini gördü. Aralarındaki mesafe biraz fazlaydı bu yüzden onu detaylı bir şekilde göremiyordu. Sadece teninin ay ışığı altında parladığını fark ediyordu ki bu alışık olmadığı bir durumdu. Daha sonra o ilerledikçe kadında ona doğru ilerlemeye başladı. Aralarındaki mesafe azaldıkça kadının detaylarını görmeye başlamıştı. Onun güzelliğini anlatmak için yeterli kelimelerin var olmadığını düşündü. Siyah saçları beline kadar uzanıyor, yeşil gözleri nereden geldiği belli olmayan bir ışık tarafından aydınlatılıyordu. O bir kez gülümsese baharın geleceğine inanıyordu. Kadınla aralarındaki mesafe azalıp karşılıklı durduklarında kadın gülümsedi ve adamın yüreğinde çiçekler açtı "Hoş geldin ben de seni bekliyordum."

Adam şaşırıp kalmıştı ve oraya neden geldiği unutmuştu. Gözünü kadının yüzünden alamıyordu eğer yapabilseydi onun giydiği elbiseye dikkat eder ve onun bedeninin güzelliklerini keşfetmek isterdi. Ancak yüzüne bakmak bile yeterliydi onun için. "Beni tanıyor musun?" diye sordu kadına alacağı olumlu bir cevabı arzuluyordu. Kadın "Elbette, seni herkes tanıyor. Seni bekliyordum." dediği zaman bütün dünyalar onun olmuş gibi hissetti.

Daha sonra kadın kollarını adamın boynuna doladı ve adam kollarını kadının beline. Yüzleri birbirine yaklaştı yavaşça kadının dudakları adamın dudaklarına değdi ve birbirleri etrafında yavaşça gezindiler. Adam o an dünyanın dışına çıktığı hissetti sanki farklı bir evrende farklı bir sokakta geziniyordu. Kadını kendine doğru çekti ve dudakları birbirleri etrafında koşmaya başladı. Adamın kılıç tutmayan eli kadının bedeninde dolaşıyordu ve öyle bir andaydı ki tüm düşünceleri yok olmuştu.

Tam kendinden geçtiği ve kılıcını elinden bırakacağı sırada Rima'nın haykırışı adamın zihninde yankılandı "Hayır!" Adam kanının bedeninde yaptığı yolculuğu bir an için yavaşlattı ve oraya neden geldiğini hatırladı. Rima konuşmaya devam etti bu esnada "mücadele etmen gereken şey karşında şimdi." Adam çok kısa bir an için düşündü. Kahinin sözleri aklına geldi "kan akacak, can alınacak." demişti ona. Ya ölecek ya da öldürecekti. Kılıç tutan elini geriye doğru çekti ve biraz havaya kaldırdı. Daha sonra hızlı bir şekilde ileriye itti. Kılıç önce kadının karnına değdi ve daha sonra aynı hızlı midesinden içeriye girdi. Daha sonra adam onun ölümünden emin olabilmek için kılıcını yukarıya doğru kaldırdı ve kılıcın çeliği kadının kaburgalarını parçaladı.

Daha sonra adam kılıcı çekti ve diğer eliyle kadını geriye doğru itti. Cadının cansız bedeni sertçe yere düştü ve adam onun evine girdi. Ne aradığını biliyordu ve nerede olduğunu. Hızlı adımlarla evin içinde dolaştı ve bir kutunun içinden ahşaptan yapılma küçük bir kayık modeli aldı. O kayık kişinin zihninde, düşüncelerinin arasında dolaşmasına imkan veriyordu. Daha sonra kayığı iki eliyle birden tuttu ve kendini bir gölün kenarında buldu. Kayık ise gölün üstünde duruyordu.

Kayığa bindiği zaman kürek çekmeye başladı. Havada uçan bir kayığın küreğe neden ihtiyacı olduğunu anlamamıştı. Zaten kürek çekme hızından çok daha hızlı ilerliyorlardı. Kısa bir süre sonra ileride Rima'nın hilal şeklindeki evini gördü. Aslında bir evden ziyade hilal şeklinde bir ada gibiydi ve o adanın üzerinde birçok ev vardı ama onun dediğine göre şimdi orada sadece Rima yaşıyordu.

Tam hilal şeklindeki adaya yaklaştığı sırada kuvvetli bir rüzgar esti ve tekne alabora olup yere çakıldı. Adam geminin kırılmış tahtaları arasından çıktığı zaman bedenindeki derin kesiklere aldırmadan ayağa kalktı ve karşısında Rima'yı gördü.

Rima'nın saçları kırmızı, gözleri ise açık kahverengiydi. Gözlerine baktığınız zaman içindeki yeşil çizgileri görebilir, dikkatli bakarsanız eğer o çizgilerin içindeki meşe ağaçlarını fark edebilirdiniz. Bakmaya devam ederseniz eğer gözlerinin içindeki çiçek bahçesini görebilir ve hayran kalabilirdiniz. Bembeyaz bir teni ve çarpık bir gülümsemesi vardı. Gülümsemesinin çarpıklığı adamın kollarından akan kanı gördüğü içindi aslında. Onun bu hale gelmesinden kendinin suçlu olduğunu düşünmesi de önemli bir etkendi.

Adam onu gördüğüne çok sevinmişti. Zihninde yaşayan birisinin neye benzediği görmek iyi hissetmişti ama aynı zamanda kumsalın üzerinde parçalanmış bir şekilde yatan tekne gibi parçalanmış hissediyordu. Öyleydi ki sanki onun kırılmış ahşapları yüreğine saplanmıştı. "Başaramadım" dedi daha sonra. "Lütfen affet beni, seni yüz üstü bıraktım."

Rima bir şey söyleyeceği sırada adam hızlı bir şekilde ayağa kaklı ve “geri geleceğim” dedi. Nasıl yaptığını bilmiyordu, nasıl yaptığı umurunda bile değildi ve kendini tekrardan dünyada buldu. “Demek ki insanın zihnine yaptığı yolculuklar çok da zor değilmiş” diye düşündü. Tam nerede olduğunu anlamaya çabalarken siyah pelerinin içinde anlatıcıyı tekrardan gördü. Onu göreli ne kadar zaman geçtiğinin farkında bile değildi. Hatta hala dünyada olmaya alışamamıştı.

Siyah pelerinli anlatıcıya doğru birkaç adım attı ve “ne yapmam gerekiyor?” diye sordu. Konuşma sırası anlatıcıya gelmişti ve derinden gelen bir sesle konuşmaya başladı “tamda senden beklediğim gibi davrandın. Bunun için tebrik ederim. Aslında onu kurtarabileceğine inanmıştım ben ama olmadı. Ancak onu kurtarma şansın hala devam ediyor. Başka bir yol anlatacağım sana ama bu yol çok daha tehlikeli. Dilek perisine ulaşman gerekiyor. Bir dilek dileme hakkın olacak ve dilediğin şeyi alabileceksin ama unutma dileğinin yanında bir de lanet alacaksın. Lanetin ne olduğunu bilmiyorum ama onunla yaşamak hiç de kolay olmayacak. Dilek perisine ulaşman için sadece bunu istemen gerekiyor tüm kalbinle. Ben gidiyorum sana kolay gelsin.”

Anlatıcı gölgeler arasında kaybolduğu sırada adam onun söylediklerini düşünüyordu. “Lanet ne kadar kötü olabilir” diye düşünürken bir yandan da “ne kadar kötü olursa olsun asla vazgeçmeyeceğim” diyordu. Anlatıcının söylediği gibi yapıp gözlerini kapattı. Bir süre boyunca gözlerini açmadı. Gözlerini açtığı zaman karşısında gri bir elbise giyen sarışın bir kadın gördü. Gözleri kapalı bir günde bulutların aldığı renkteydi.

Kadın konuşmaya başladı “Dileğinin ne olduğunu biliyorum ve onu sana verebilirim ama unutma lanetten kurtulma yolu yok. Artık kimseye yardım etmiyorum bu yüzden ama düşünce perisi için bunu yapmam gerekiyor. Şimdi söyle kabul ediyor musun?” Düş perisi konuşurken adam bir şarkı dinlediğini düşündü. Sanki sihirli bir melodi vardı ve adam o melodinin içindeydi. O konuşmasını bitirdiğinde “kabul ediyorum” dedi kararlı bir tonda ve kendini tekrardan Rima’nın yanında buldu.

Dilek perisi ile konuşmuş ve gemiyi tamir edebileceğini öğrenmişti ama nasıl yapacağını bilmiyordu. Rima’nın yüzüne bile bakmadan dizlerinin üzerine çöktü ve yumruklarını sıktı. Tırnakları avuç içine geçmeye başlamıştı ve Rima buna dayanamayıp eğilip onun omuzunu tuttu. Daha önce kimse onun için çabalamamış, hiçbir şey yapmamıştı ve şimdi onun bu kadar mücadele etmesi farklı bir duyguydu. "Bunların hiçbirini yapmana gerek yoktu" dediği sırada adam onun yüzüne baktı ve "ben hiçbir şey yapmadım" dedi.

Öyle bir andaydı ki adam yanaklarından bir damla yaş süzüldüğü sırada kanlanmış olan eliyle teknenin tahtalarından birisini tuttu. Masalın kırılma noktalarından birisiydi bu. Hem kahin ile anlaştığı göz yaşını dökmüştü hem de yapması gereken fedakarlığı tamamlamıştı. Daha sonra kahin gelip o göz yaşını alacaktı çünkü hiç ağlamamış birisinin göz yaşı çok değerliydi. Adam tahtayı tuttuktan sonra bir anda tekne eski haline döndü ve havada yükseldi.

"Şimdi gidebiliriz" dedi adam olayların pek azını anlamış bir şekilde. "Şimdi benimle gelebilirsin."

Ancak Rima avuç içine bakıyordu. Yüzü asıldı ve "ben gelemem" dedi. "Yaptığın her şey için teşekkür ederim ama gelirsem güçlerimden vazgeçmem gerekir. Artık güçlerimizin bir laneti getirdiğini söylemiştim. Benim lanetimde bu. Gelirsem eğer güçlerimi kaybederim."

"Burada kalamazsın ama benimle gelmeli ve birlikte savaşmalıyız. Sen olmadan bir hiçtim ben, yoktum, eksiktim. Sen ise benim hep beklediğim o dost sesisin. Sen benim yalnızlığımın bitimisin beni bırakamazsın. Lütfen, sana yalvarıyorum benimle gel ve ne yapmak gerekiyorsa beraber yapalım."

Rima için çok zor bir karardı ama adama baktığı zaman aslında kararın çoktan verilmiş olduğunu fark etti. Kimse onun için hiçbir şey yapmamışken o adam onun için her şeyi göze almıştı. "Kararımı verdim" dedi "seninle geliyorum."

İkisi birlikte havada uçan tekneye bindiler ve hızlı bir şekilde yol almaya başladılar. Bir süre sonra her yer karardı ve bir an sonra kendilerini sokakta buldular. Adam geri geldikleri için mutluydu, kendini başarmış hissediyordu. Rima ise şaşkın bir şekilde gülümsüyordu. "Hadi gidelim" dediği sırada adam kılıcını tuttuğu elini biraz daha sıktı. Kılıçtaki cadının kanı yeni kurumuştu ve bu yolda tekrardan ıslanacaktı.

Anlatıcı ise onları uzaktan seyrediyor ve gülümsüyordu. Birinci masalın sonlanmasını sağlamıştı ve şimdi sırada başka bir masal vardı ve ona doğru yürümeye başladı.

Resim 1: Edgar Ramirez
Resim 2: Tomek Sętowski


düş masalları 1, düşünce

Bana aşkın öldürülebileceğini söyleseler inanmazdım. Bana göre aşk ölümsüzdü. Tabi bunlar eski düşüncelerdi ve her düşünce gibi onlar da değişebilirdi ve öyle oldu. Artık aşk tehlikede ve bunun için yapabileceğim hiçbir şey yok. Her şeyi parlak paketlerde satan sistem aşkı paketleyip satmak istiyor. Bunun içinde iki yol var. İlki onu ele geçirmek ki bunu yapamadılar ikincisi ise onu öldürmek.

Onu öldürdükten sonra ona istedikleri elbiseyi giydirip, istedikleri kutunun içine koyabilirler. Aşk sistemin önünde kalan tek engel ve onu yok etmek için saldıracaklardı. Aşksız bir dünya için uğraşacak ve karamsar düşüncemi maruz görün ama başaracaklardı. Evet, bu aşkın ölümle kalım arasında geçen hikâyesi ve bir sonucunun olabileceğini düşünmek bile beni korkutmaya yetiyor çünkü sistem hiç olmadığı kadar güçlü.

...

Adam evinde oturuyor ve düşünüyordu. Aslında düşündüğü şey kafasını duvarlara vurarak kırıp kıramayacağıydı. Zaten bir süre sonra bayılacağını ve duvarlara kafa atmanın hiçbir işe yaramayacağını çok iyi biliyordu. Bu yüzden duvarlara yaklaşmadı bile. Odanın içinde amaçsızca da dolaşmadı çünkü dolaşmak zaman geçirmeye yaramıyordu. Zaten zamanın geçmesini de istemiyordu. Sonuçta zaman ileriye hareket ederken değişen bir şey olmuyordu. Nasıl dünü ve bugünü birbirinin aynısı ise yarını da onlara benzeyecekti. Yarının farklı olmak için bir sebebi yoktu.

Her ne kadar düşünmek istemese de geçmişi eski bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. İsimler, yüzler, sesler yoktu. Bunun yerine duygular vardı ve duygular hepsinden daha acıtıcıydı. Sanki sürekli olarak kendi kanının tadına bakıyordu ve insanın kendi kanının tadı her zaman kötüydü. Ancak bunun aksine insan severdi kendine acı çektirmeyi, kanatmayı, yaralarına kızgın bıçaklar saplamayı çünkü insan kendisine başkalarının verdiğinden çok daha fazla zarar verebilirdi.

O ise kendine zarar vermenin doruklarında dolaşıyordu. Nasıl yükseklik arttıkça oksijen azalıyorsa ve oksijen azaldıkça düşünme zorlaşıyorsa insan kendine zarar verdikçe insanın mantıklı düşünmesi azalırdı. Acıyı sevmek diye bir kavram yoktu aslında, kimse acıyı sevmezdi. Ancak acıyla birlikte gelen düşünceler sevilebilirdi. Mesela eski bir sevgilinin gülümsemesi gibi. Onu hatırlamak acı verirdi, can yakar, kırıp parçalardı. Ancak hiçbir şey kalmadığında acı vermesine rağmen o gülümsemeye sarılırdı insan.

O, geçmişinde hangi hatıraya sarıldığı bilmiyordu. Daha doğrusu hangi hatırasına elini uzattıysa yüreğine bir hançer saplanıyor gibiydi. Bu yüzden delik deşik olduğunu hissediyordu. Eğer metaforlar gerçek olsa yerlerin kendi kanı ile kaplandığı konusunda ısrar edebilirdi. Aklından düşünceler geçiyor, aldatılışlarını hatırlıyor ve bu kadar aptal olduğu için kendine kızıyordu. "Nerede yanlış yaptığını" sormuyordu bile çünkü gelecek cevaptan korkuyordu.

İçinde biriken soruların cevaplarını bulamadığı için patlayacağını hissediyordu. Herhalde patlaması için gereken her şey vardı. Sahi insan sıkıntılarından patlar mıydı veya kalbindeki kanamalardan dolayı kan kaybından ölebilir miydi? İnsan kendi gözyaşlarından oluşan gölde boğulabilir miydi mesela. Bu konuları düşünürken o sevgilisinin gülümsemesini idam sehpası haline getirmiş ve başını onun altındaki kütüğe dayamıştı. Tek sorun hiçbir hatırasının cellâdı olmamasıydı.

Cevap almayacağını bildiği halde "neden" diye sordu ve hafif çatallı, güzel ve etkileyici bir kadın sesi "mızmızlanmayı kes" dedi. Sesin nereden geldiğini bilmiyordu. Oturduğu yerden kalktı ve olduğu yerde bir tur döndü, etrafta kimse yoktu. Ne diyeceğini bilmediği için bir tur daha döndü kendi etrafında ve kadın sesi konuşmaya devam etti "Daha kötü günlerinde oldu. Daha büyük acılar da çektin ama hepsi geçti. Neden acı çektiriyorsun kendine."

Ne diyeceğini bilmiyordu hala. Sesin kaynağını bulamıyordu. Dahası o ses sanki zihninin içinden geliyordu. Ne söyleyip ne yapacağını bilmediği halde yine de konuştu ne söylediklerinin bir önemi yoktu "çünkü daha fazla dayanamıyorum." Onun sözlerinin üzerine kadın sesi gülümsedi. Gülümsemesi ironikti ve onu duymak rahatsız etmişti. "Daha fazla dayanamayacağın şey neydi peki senin. Yaşadıkların mı yaşayacakların mı? Gördüklerin mi yoksa göreceklerin mi? Daha hiçbir şey bilmiyorsun. Öğrendiğin iki kelimeyi kullanarak hayatı açıklamayı deniyorsun ama yapamazsın bunu boşuna uğraşma"

Adam dönmeyi bıraktı ve tekrardan koltuğuna oturdu. "Sen kimsin" dedi daha sonra. Konuştuğu sesin kime ait olduğunu anlaması gerekiyordu yoksa yaşadıkları deliliğinin kanıtları listesine birinci sıradan girebilirdi. Derin bir nefes aldı. Daha sonra aldığı nefesi vermeden bir tane daha aldı ve ciğerlerindeki baskının arttığını hissetti. Kendi nefesini ne kadar süre tutarsa bayılacağını düşündüğü sırada gülümsedi ve nefesini verdi "Sanki geçmiş sürekli tekrar ediyor. İsimler, yüzler, sesler değişiyor ama her şey aynı kalıyor."

"Belki bunun sebebi senin değişmemendir. Sen aynı kaldıkça olayların değişmesini bekleyemezsin. Değişmezler, değişim önce sende başlamalı" kadının sesi biraz yumuşamıştı sanki. O başlangıçtaki sertlik azalmıştı. "Kimsin" diye tekrarladı artık kiminle konuştuğunu öğrenmeliydi.

"Ne önemi var ki kim olduğumun, nereden gelip nereye gittiğimin, en çok hangi rengi sevdiğimin. Kocaman bir evren varken ben zihnine hapsedildim. Yoksa isminin ne önemi var ki? Gidemiyor uzaklaşamıyorum. Bunu yapmak istediğimden emin değilim ama gitsem nereye gidebilirim bilmiyorum. Kendini kaybetmek kötüdür, başka birisine dönüşürsün kendini kaybedince. Lanetlendim ben ve koca dünyada senin zihnine hapsedildim" kadının sesinde bir tutam öfke ve bir tutam hüzün vardı. Kelimelerinin özlemle bulandığını düşündü ama garip bir şekilde özlediklerine karşı bir öfke vardı içinde ve bol miktarda karamsarlık. Sanki kaybettiklerini geri kazanamayacakmış gibiydi.

Ayrıca onun zihnine hapis olmak ne demekti bunu bilmiyordu. Hatta o an için merak ettiği tek şeydi ve hızlı bir şekilde "nasıl yani" dedi üç yaşındaki bir çocuğun merakı ile.

"Anlatması zordur bazı şeylerin" dedi kadın. "Anlatabilirsen de anlayamazlar seni. Öyle bir şey işte. Aşkı ele geçirmeye çalıştılar desem ve onlara karşı savaştığımızı eklesem sonra aşkın yara aldığını söylesem ve silinip unutulduğundan bahsetsem. Onunla birlikte bizimde yaralandığımızı söylesem daha sonra. Değiştiğimizden, dönüştüğümüzden bahsetsem. Eskiden kanatlarımız vardı bizim ve şimdi sizin deyiminizle süpürgeye biniyoruz."

Anladığı tek şey onun söylediklerini anlayamayacağı ile alakalıydı ve bu durum kendini kötü hissetmesini sağlamıştı. Kadının söylediği bir kaç kısa cümle aslında hiçbir şeyi açıklamıyordu. Bunun aksine zaten karmaşıklaşmış düşüncelerinin daha fazla karışmasına sebep oluyordu. Öyle bir durumdaydı ki hangi soruyu sorması gerektiğini bilmiyordu. Kısa bir soru seçmeliydi hatta tek kelimelik olmalıydı bu soru. Daha sonra soru sormaktan vazgeçti üç yaşındaki o çocuğun ses tonuna bürünerek "anlamadım" dedi. Sonuçta o an için hissettiği duygu buydu.

Bunun üzerine kadın kısa bir kahkaha attı "tahmin etmiştim ama anlatmam için çok ısrar ettin."

Bir süre boyunca konuşmadılar. Adam kafasını dağıtmak için televizyonu açtı ve rastgele bir kanalı izlemeye başladı. Ekranda nelerin döndüğünü fark etmiyordu bile. Onun için sadece kafasındaki sorular önemliydi ve onlarla uğraştıkça yenileri ortaya çıkıyordu. Bir kaç saat geçti bu şekilde ve adam kalkıp kendine çay demledi. Yanıldığını ve o kadın sesinin gerçek olmadığını düşündüğü sırada kendine demli bir bardak çay doldurmuş ve içmeye başlamıştı.

"Çok sıkıcı" dedi kadın. "İzleyecek başka bir şey bulamadın mı?" "Nasıl yani?" dedi adam ağzında bulunan bir yudum çayı püskürterek. "Evet, gördüğün her şeyi bende görüyorum. Zihninde olduğumu söylemiştim sana ne kadar çabuk unuttun" kadın konuşurken neşeli ve biraz alacı bir ses tonu vardı. Demek ki yaşadıkları bir hayal değildi. Zaten insan neden kafasının içinde yaşayan başka birisini hayal ederdi ki?

Daha sonra adam kanalları değiştirmeye başladı. Daha sonra bir dizide durdular ve beraber dizi izlemeye başladılar. Aslında adam için hepsi fazlasıyla garipti. Ancak o kadar şaşkındı ki yaşadıklarının gariplik ölçüsünü hesaplamaya gücü yetmiyordu. Zihninin içinde başka birisi vardı ve bu pek alışılan bir durum değildi. "Adın ne senin?" diye sorduğunda kadın sustu. "Buldum" dedi daha sonra "senin adın Rima olsun." Aslında düşünce perisi ile konuşuyordu ve bunun farkında bile değildi.

Adam onun nereden geldiğine geldiğine dair sorular sorsa da bunun önemi yoktu. O nasıl olsa cevap vermiyordu. Dahası onun nereden geldiği aslında birçok şeyi açıklayabilirdi ama bunun önemi yoktu. Yoksa isimler, şehirler veya ülkeler bazı zamanlarda anlamsız olurdu. Böyle zamanlarda eğer bunların üzerine düşerse var olan durumu kaçırırdı. İnsanların yaptığı en büyük hatalardan birisiydi aslında bu küçük bir resme bakıp kalmışken büyük resimde neler olduğunu göremezlerdi. Onun insan olmadığını biliyordu. Sürgün edildiğinin de farkındaydı. Bununla birlikte düşündüğü herşeyi bildiğini ve ondan bir şey saklayamayacağını da biliyordu.

Günler geçti daha sonra. Haftalar günleri takip etti. Aslında adam Rima ile iyi anlaşıyordu. Sohbet ediyor dertleşiyorlardı. Her ne kadar kötü olduğunu iddia etse de aslında o kadar kötü değildi. Sanki kırılmış, parçalanmış gibiydi. İnançları yok olmuş gibiydi bu nedenle kendine çok yakın hissediyordu onu. Bir diğer taraftan onun hakkında daha fazla şey öğrenmeye çalışıyordu. Bir keresinde Sonsuz büyüklükteki bir gölün içindeki bir hilal şeklinde bir ayın içinde yaşadığını söylemişti ona ki bunu hayal etmek bile çok güçtü. Anlamaya çalışıyor ama sıklıkla yapamıyordu.

Her şeyden sıkıldığı bir anda onu tekrardan hayata bağlayabilecek tek şey ile karşılaşmıştı. Yalnızlığı azalmıştı belki bitmemişti ama yalnızlık bitmezdi. Ne olursa olsun kiminle olursa olsun devam ederdi o. Bir diğer taraftan onu kurtarmak istiyordu. Her ne kadar halinden mutlu olsa da sonuçta kendi zihninde tutsaktı o ve bunun değişmesi gerekiyordu. Fakat nasıl yapacağını bilmiyor hatta ona izin vermeyeceği için konuşamıyordu bile. Belki konuşmaya gerek yoktu nasıl olsa düşüncelerini okuyabiliyordu ve aklından geçen her şeyi biliyordu.

Onu yaralayan birisi veya bir şey vardı ve onun ne olduğunu bulması gerekiyordu. Daha sonra onu nasıl kurtarabileceğini araştırmalı ve bunun için uğraşmalıydı. Aslında onun düşünce perisi olduğunu bilse birçok değişebilirdi. Hele onun birçok insanın hayatını değiştirdiğini öğrense kendi hayatını değiştirmesini isteyebilirdi. Ancak bunları bilse bile artık gücünün bir ters etkisi olduğunu da öğrenmesi gerekirdi. Ona hayatını değiştirecek bir fikir verebilirdi belki ama bu fikir aynı zamanda hayatını da mahvederdi. Mutlak iyi veya mutlak doğru kalmamıştı artık. Her şey iç içe geçmiş birbiri içinde harmanlanmıştı.

Bir gün Rima'ya bir şey söylemeden günler sonra dışarıya çıktı. Nereye gideceğini bilmiyordu ancak bir masalcı hakkında bir şeyler duymuştu. Eğer onu bulursa neler yapması gerektiğini öğrenebilirdi belki. Bu amaçla evden dışarıya çıktı. Sokakta ilerleyip köşeyi dönecekken siyah bir pelerin giyen bir adamla karşılaştı. Adam karanlık bir köşenin içinde saklanmıştı sanki. Görülmek veya fark edilmek istemiyordu. Adam eliyle onu çağırırcasına bir hareket yaptı. Bu esnada Rima çılgınlar gibi "oraya gitme sakın" diye bağırıyordu. Onun kendine yardım etmesine engel olmak istiyordu ama adam durmadı ve devam etti.

"Bende seni bekliyordum" dedi siyahlar içindeki adam. "Masal dünyasının gerçekle kesiştiği noktalardan birisin sen ve onu kurtarmak için sana ihtiyacım var. Baştan söyleyeyim yolun hiç kolay olmayacak. Düşünce perisini kurtarman gerekiyor bunu yapmak içinde onun yanına gidebilmen gerekiyor ve bunun için hayalden yapılmış bir tekneye ihtiyacın olacak. İlk olarak bu kılıcı al ileride yardımcı olacak sana. Başarılar dilerim." Adam cümlesini bitirdiği zaman geriye doğru bir adım attı ve gölgelerin içinde kayboldu.

Bu esnada adam yeni aldığı kısa kılıcı sıkı bir şekilde tutuyordu. "Söyle bakalım nereye gidiyoruz şimdi?" diye sordu ama Rima cevap vermedi. Onunda kendine ait savaşları olacaktı çünkü hilal şeklindeki evi denize batmaya başlamıştı.

Devam edecek...

Find Us On Facebook