Düş masalları 1, düşünce II. bölüm

düş masalları 1, düşünce ilk bölüm

Her şey farklılaşıyor aslında. Renkler kayboluyor, koku azalıyor. Gri bir dünya haline geliyor etrafımız ve biz bu dünyayı kabul ediyoruz. Sanki renkler hiçbir zaman var olmamış gibi düşünüyoruz. Kaybolan renkleri kimse aramıyor, kimse onlar için mücadele etmiyor. Umursamıyoruz onları. Aslında hiçbir şeyi umursamıyoruz. Tüketim çılgınlığına kapılmış giderken kendimi tüketiyoruz ama farkında bile değiliz. Bize kendimizi pazarlıyorlar bunu bile umursamıyoruz.

Bizi alıp başka bir şey haline sokuyor sistem. Kendimiz olmaktan vazgeçiyoruz parlak kutuları satın alabilmek için. Satın aldıktan sonra daha fazlası için daha fazla vazgeçişlerde buluyoruz. Artık kimse o eski aşklardan bahsetmiyor bile. Unutuyoruz ve unutmaya kendimizden başlıyoruz. Her şeyini kaybeden insanı düşünmüyoruz hiç. Aslında o insanın kendimiz olduğunu fark etmiyoruz bile. Renkler akıyor, gri her yere hakim oluyor. Bir süre sonra geriye gri bile kalmayacak ama önemsemiyoruz.

Renkler gidiyor demiştim ve bunun sorumlusu bizim. Suçluyu aramaya gerek yok çünkü suçlu belli. Düşünmeyi bıraktığımız, ezbere yaşamaya başladığımızda aslında biz sonun başlangıcındaki ilk adımı atmıştık. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, insanlar eskiden nasıl olduğunu bile hatırlamayacak.

Gelin evrenin parçalanmasını okuyalım ve hala zaman varken yapacak bir şeyler bulalım.

...

Adam anlatıcının gidişinin ardından kendini boşluğa bakarken bulmuştu. Daha önce susmayan Rima ise artık konuşmuyordu. Onun kızgın olduğunu biliyor, bedeninin derinliklerinde hissediyordu. Konuşsaydı eğer neler söyleyebileceğini tahmin edebiliyordu aslında. Onu vazgeçirmeye çalışacaktı. Bunun için çeşitli cümleler kurabilirdi ancak öyle bir andaydı ki cümlelerin anlamı yoktu. "Lütfen beni vazgeçirmeye çalışma, seni kırmak istemiyorum" dedi.

Ancak Rima daha fazla dayanamadı ve konuşmaya başladı. Sesi kızgın ve üzüntülüydü sanki kızmasının sebebi onu korumak istemesiymiş gibi "Benim için bunları yapma, kendini riske atma." Adamın beklediği bir cümleydi bu ve tahmin ettiğinden daha yumuşaktı. Aslında o bağırıp çağırmasını bekliyordu "Benim hiçbir amacım kalmamıştı bu hayatta ama şimdi var. Boşlukta sürükleniyordum ve uzun zaman sonra ilk kez bir şeye tutundum. Seni kurtaracağım ve sana bunu yapanlar cezasını çekecek."

Bu sözler üzerine Rima'nın sesindeki kırgınlık ortadan kayboldu "İşte bu yüzden vazgeçtim ben hep zarar veriyorum. Eskiden insanlara yardım eder onlara fikirler verirdim. Fikir verdiğim insanların hayatı değişirdi. Bir zamanlar taş devrinde bir adamın yanına gittim ve o bir kayayı oyarak tekerleği icat etti ama şimdi her şey farklı. Şimdi sadece zarar veriyorum. Kime fikir versem onun hayatı mahvoluyor. Fikirler laneti ile birlikte geliyor."

Bu sözler üzerine adam konuşmaya başladı. Sesindeki kararlılık dünyayı yerinden oynatabilecek güçteydi "İnsan karşılaştığı her şeyle baş edebilir demiştin bana. Zorluklar gelir ama her zorluk bir öğretmendir söyle lanet bunun neresinde. Böyle daha gerçekçi değil mi? Bir fikir düşer insanın zihnine ve o anda her şey değişir. Sen bana bir fikir vermedin, onu ben buldum ve sonuçlarına da katlanabilirim."

Bu sözler üzerine Rima sessizliğe büründü. Onun zihninin derinliklerine gittiğini çok iyi biliyordu. Aslında onun uzaklaşmasını istemiyordu. Ancak bu ona ne yapabileceğini düşünmek için biraz zaman tanımıştı. Elindeki kılıcı sıkıca tutarken ne yapabileceğini düşünüyordu ancak pek bir şey bulduğu söylenemezdi. Kılıcının ucunu yere değdirdi ve onu bir baston olarak kullandı bir süre. Nedense zihninde geçen düşüncelerin altında ezileceğini düşünüyordu. Daha sonra anlatıcının cebine bir şey koyduğunu hatırladı. O an bunu fark etmemişti karmaşanın arasında ama elini cebine attığı zaman bir kağıt parçası buldu. Kağıt parçasının üzerinde büyük harflerle "KAHİN" yazıyordu.


Kahini daha önce duymuştu aslında. Ancak duyduğu zaman pek inanmamıştı. Daha çok bir efsanedir diye düşünmüştü. Ancak şimdi o efsanenin yanına gitmesi gerekiyordu. İşin garip kısmı ise onu nasıl bulabileceğini bilmiyordu. Duyduğu hikayelere göre kahinin bir mekanı yoktu. Eğer onunla görüşmenizi isterse onu bulabilirdiniz. Yoksa onu milyonlarca yıl arasanız bile bulamazdınız.

Yani aslında mekanı olmayan birisini bulması gerekiyordu ki bunu nasıl yapacağına dair hiçbir fikri yoktu. Kısa adımlarla ilerlerken bir diğer taraftan kılıcına sarılmıştı sanki her an önüne birisi atlayacakmış gibi. Bu durum onu oldukça tedirgin yapıyordu. Daha önce hiç kılıç kullanmamış olması ise bu tedirginliğini arttıran sebeplerden birisiydi. Kendini çarpık bir hikayenin beceriksiz kahramanı gibi hissediyordu ki bu düşünce geçici bir süre için gülümsemesine sebep oldu. Sahi bazı zamanlarda ne kadar zordu gülümsemek!

O ne yapacağını düşünürken beyaz, büyükçe bir baykuş sessiz bir şekilde gelip hemen karşısındaki elektrik direğinin üzerine kondu. Baykuş gerçekten çok güzeldi. Bembeyaz tüyleri, sessiz uçuşu sanki gecenin içindeki bir parıltıymış izlenimi veriyordu. Bir süre boyunca baykuşa baktı ve bu esnada baykuşta onun gözlerinin içine bakıyordu. Daha sonra baykuş havalandı ve adamın etrafında birkaç tur döndü. Daha sonra ise sokakta ilerlemeye başladı. Adam ise yapacak daha önemli bir şey bilmiyordu ve baykuşu takip etmeye başladı.

Aslında masal için çok önemli noktalardan birisinden geçtiğini adam bilmiyordu. Öyle bir andaydı ki en ufak bir ümitsizlik veya en ufak bir vazgeçme girişimi masalı sonlandırabilirdi. Eğer bu masal biterse gelecek olan karanlığın gelişi çok daha hızlı olacaktı.

Baykuş karanlık sokaklara girdi ve adam onu takip etti. Nedenini bilmiyordu ama içindeki seslerden bir tanesi onu takip etmesini söylüyordu. Aslında o ses çok fazla konuşmazdı. Eğer konuşsaydı birçok yanlış karardan kurtulabilirdi. İnsanın içinde doğru yolu bilip konuşmayan bir ses vardı ve o anda o ses konuşmaya başlamıştı.

Baykuş ışıkların dışında kalan bir parkın içinde girdi ve gözlerden kayboldu. Adam onu takip edip parkın içine girdiği zaman eski bir bankta oturmuş bir adam gördü. Karşısındaki siyah bir cübbe giyiyor ve cübbenin kapüşonunu yüzünü örtecek şekilde kapatıyordu. Ellerini önünde birleştirmişti ve teni hiç görünmüyordu. Orada bir insanın mı yoksa bir kuklanın mı durduğunu anlamak güçtü. Adam bir adım daha attığı sırada siyahlı sol elini kaldırdı sol elinin parmaklarını onu çağırırcasına üç kez kapattı.

Aralarında fazla bir mesafe yoktu ve adam hızlı bir şekilde ilerledi. Karşısındaki kişinin cinsiyetini bile bilmiyordu o sırada ki bu önemsedikleri sıralamasında son sıradaydı. Siyahlının yanına yaklaştığı zaman onun aradığı kişi olduğunu anlamıştı. Gül kokuyordu ve bilmediği birçok koku aynı anda onun etrafında dönüyordu. Bu nedenle aldığı koku sürekli olarak değişiyordu. Adam "merhaba" dediği sırada kahin başını bile kaldırmadan "çok zor bir yoldan yürüyorsun, bunu bilmen gerek.Yoksa yok olursun."

Adam o an hiçbir şeye hazırlıklı değildi. Aslında oyunlar oynayabilir, onu konuşturmaya çalışabilirdi ancak bunların hiçbirini yapmak istemiyordu. "Ne yapmam gerekiyor" dedi kendinden emin ama kararsız bir şekilde. "Mücadele etmelisin" cevabını aldığı zaman çok şaşırmadı. Ancak kahin konuşmaya devam etti ki onun sesini duymasına rağmen cinsiyetinden hala emin olamıyordu "Onun yanına gidebileceğin bir araca ihtiyacın olacak ve onu kötü bir cadının evinde bulacaksın. Onu almak kolay olacak sanma. Kan dökülmek, can verilmek zorunda. Bu yüzden hazırlıklı ol. Her anlaşmanın bir bedeli vardır unutma benimle anlaşmanın da bir bedeli olacak. Zamanı gelince gelecek ve göz yaşını alacağım. Şimdi git, giderken dikkatli ol çünkü fazla zamanın kalmadı ve unutma kan dökülecek, can alınacak."

Kahin cümlesinin bitirdiği sırada sağ elini dışarıya çıkardı ve elinde tuttuğu küreyi yere fırlattı. Küre yere çarptığı anda etrafı sis kapladı ve adam önünü göremez oldu. Sis dağıldığı zaman tekrardan şehrin önündeydi. İlginç bir şekilde nereye gitmesi gerektiğini biliyordu. Sanki zihnine altın harflerle kazınmıştı cadının adresi ve hızlı adımlarla onun yanına doğru yürüdü.

Zihnindeki yere gittiği zaman devasa bir evin önünde buldu kendi. Evin etrafı yüksek duvarlarla çevrilmişti. İçeriye nasıl gireceğini düşünürken dış kapının açık olduğu fark etti. Binanın dışından bakıldığı zaman yeşil büyük ağaçlarla, çiçekli bahçelerle çevrili olan ev içeriye girdiği anda kuru ağaçlar ve ölü çiçeklerle çevrili bir hale gelmişti.

İçeriye doğru birkaç adım daha attığı sırada evin kapısında beyaz elbiseli bir kadının onu beklediğini gördü. Aralarındaki mesafe biraz fazlaydı bu yüzden onu detaylı bir şekilde göremiyordu. Sadece teninin ay ışığı altında parladığını fark ediyordu ki bu alışık olmadığı bir durumdu. Daha sonra o ilerledikçe kadında ona doğru ilerlemeye başladı. Aralarındaki mesafe azaldıkça kadının detaylarını görmeye başlamıştı. Onun güzelliğini anlatmak için yeterli kelimelerin var olmadığını düşündü. Siyah saçları beline kadar uzanıyor, yeşil gözleri nereden geldiği belli olmayan bir ışık tarafından aydınlatılıyordu. O bir kez gülümsese baharın geleceğine inanıyordu. Kadınla aralarındaki mesafe azalıp karşılıklı durduklarında kadın gülümsedi ve adamın yüreğinde çiçekler açtı "Hoş geldin ben de seni bekliyordum."

Adam şaşırıp kalmıştı ve oraya neden geldiği unutmuştu. Gözünü kadının yüzünden alamıyordu eğer yapabilseydi onun giydiği elbiseye dikkat eder ve onun bedeninin güzelliklerini keşfetmek isterdi. Ancak yüzüne bakmak bile yeterliydi onun için. "Beni tanıyor musun?" diye sordu kadına alacağı olumlu bir cevabı arzuluyordu. Kadın "Elbette, seni herkes tanıyor. Seni bekliyordum." dediği zaman bütün dünyalar onun olmuş gibi hissetti.

Daha sonra kadın kollarını adamın boynuna doladı ve adam kollarını kadının beline. Yüzleri birbirine yaklaştı yavaşça kadının dudakları adamın dudaklarına değdi ve birbirleri etrafında yavaşça gezindiler. Adam o an dünyanın dışına çıktığı hissetti sanki farklı bir evrende farklı bir sokakta geziniyordu. Kadını kendine doğru çekti ve dudakları birbirleri etrafında koşmaya başladı. Adamın kılıç tutmayan eli kadının bedeninde dolaşıyordu ve öyle bir andaydı ki tüm düşünceleri yok olmuştu.

Tam kendinden geçtiği ve kılıcını elinden bırakacağı sırada Rima'nın haykırışı adamın zihninde yankılandı "Hayır!" Adam kanının bedeninde yaptığı yolculuğu bir an için yavaşlattı ve oraya neden geldiğini hatırladı. Rima konuşmaya devam etti bu esnada "mücadele etmen gereken şey karşında şimdi." Adam çok kısa bir an için düşündü. Kahinin sözleri aklına geldi "kan akacak, can alınacak." demişti ona. Ya ölecek ya da öldürecekti. Kılıç tutan elini geriye doğru çekti ve biraz havaya kaldırdı. Daha sonra hızlı bir şekilde ileriye itti. Kılıç önce kadının karnına değdi ve daha sonra aynı hızlı midesinden içeriye girdi. Daha sonra adam onun ölümünden emin olabilmek için kılıcını yukarıya doğru kaldırdı ve kılıcın çeliği kadının kaburgalarını parçaladı.

Daha sonra adam kılıcı çekti ve diğer eliyle kadını geriye doğru itti. Cadının cansız bedeni sertçe yere düştü ve adam onun evine girdi. Ne aradığını biliyordu ve nerede olduğunu. Hızlı adımlarla evin içinde dolaştı ve bir kutunun içinden ahşaptan yapılma küçük bir kayık modeli aldı. O kayık kişinin zihninde, düşüncelerinin arasında dolaşmasına imkan veriyordu. Daha sonra kayığı iki eliyle birden tuttu ve kendini bir gölün kenarında buldu. Kayık ise gölün üstünde duruyordu.

Kayığa bindiği zaman kürek çekmeye başladı. Havada uçan bir kayığın küreğe neden ihtiyacı olduğunu anlamamıştı. Zaten kürek çekme hızından çok daha hızlı ilerliyorlardı. Kısa bir süre sonra ileride Rima'nın hilal şeklindeki evini gördü. Aslında bir evden ziyade hilal şeklinde bir ada gibiydi ve o adanın üzerinde birçok ev vardı ama onun dediğine göre şimdi orada sadece Rima yaşıyordu.

Tam hilal şeklindeki adaya yaklaştığı sırada kuvvetli bir rüzgar esti ve tekne alabora olup yere çakıldı. Adam geminin kırılmış tahtaları arasından çıktığı zaman bedenindeki derin kesiklere aldırmadan ayağa kalktı ve karşısında Rima'yı gördü.

Rima'nın saçları kırmızı, gözleri ise açık kahverengiydi. Gözlerine baktığınız zaman içindeki yeşil çizgileri görebilir, dikkatli bakarsanız eğer o çizgilerin içindeki meşe ağaçlarını fark edebilirdiniz. Bakmaya devam ederseniz eğer gözlerinin içindeki çiçek bahçesini görebilir ve hayran kalabilirdiniz. Bembeyaz bir teni ve çarpık bir gülümsemesi vardı. Gülümsemesinin çarpıklığı adamın kollarından akan kanı gördüğü içindi aslında. Onun bu hale gelmesinden kendinin suçlu olduğunu düşünmesi de önemli bir etkendi.

Adam onu gördüğüne çok sevinmişti. Zihninde yaşayan birisinin neye benzediği görmek iyi hissetmişti ama aynı zamanda kumsalın üzerinde parçalanmış bir şekilde yatan tekne gibi parçalanmış hissediyordu. Öyleydi ki sanki onun kırılmış ahşapları yüreğine saplanmıştı. "Başaramadım" dedi daha sonra. "Lütfen affet beni, seni yüz üstü bıraktım."

Rima bir şey söyleyeceği sırada adam hızlı bir şekilde ayağa kaklı ve “geri geleceğim” dedi. Nasıl yaptığını bilmiyordu, nasıl yaptığı umurunda bile değildi ve kendini tekrardan dünyada buldu. “Demek ki insanın zihnine yaptığı yolculuklar çok da zor değilmiş” diye düşündü. Tam nerede olduğunu anlamaya çabalarken siyah pelerinin içinde anlatıcıyı tekrardan gördü. Onu göreli ne kadar zaman geçtiğinin farkında bile değildi. Hatta hala dünyada olmaya alışamamıştı.

Siyah pelerinli anlatıcıya doğru birkaç adım attı ve “ne yapmam gerekiyor?” diye sordu. Konuşma sırası anlatıcıya gelmişti ve derinden gelen bir sesle konuşmaya başladı “tamda senden beklediğim gibi davrandın. Bunun için tebrik ederim. Aslında onu kurtarabileceğine inanmıştım ben ama olmadı. Ancak onu kurtarma şansın hala devam ediyor. Başka bir yol anlatacağım sana ama bu yol çok daha tehlikeli. Dilek perisine ulaşman gerekiyor. Bir dilek dileme hakkın olacak ve dilediğin şeyi alabileceksin ama unutma dileğinin yanında bir de lanet alacaksın. Lanetin ne olduğunu bilmiyorum ama onunla yaşamak hiç de kolay olmayacak. Dilek perisine ulaşman için sadece bunu istemen gerekiyor tüm kalbinle. Ben gidiyorum sana kolay gelsin.”

Anlatıcı gölgeler arasında kaybolduğu sırada adam onun söylediklerini düşünüyordu. “Lanet ne kadar kötü olabilir” diye düşünürken bir yandan da “ne kadar kötü olursa olsun asla vazgeçmeyeceğim” diyordu. Anlatıcının söylediği gibi yapıp gözlerini kapattı. Bir süre boyunca gözlerini açmadı. Gözlerini açtığı zaman karşısında gri bir elbise giyen sarışın bir kadın gördü. Gözleri kapalı bir günde bulutların aldığı renkteydi.

Kadın konuşmaya başladı “Dileğinin ne olduğunu biliyorum ve onu sana verebilirim ama unutma lanetten kurtulma yolu yok. Artık kimseye yardım etmiyorum bu yüzden ama düşünce perisi için bunu yapmam gerekiyor. Şimdi söyle kabul ediyor musun?” Düş perisi konuşurken adam bir şarkı dinlediğini düşündü. Sanki sihirli bir melodi vardı ve adam o melodinin içindeydi. O konuşmasını bitirdiğinde “kabul ediyorum” dedi kararlı bir tonda ve kendini tekrardan Rima’nın yanında buldu.

Dilek perisi ile konuşmuş ve gemiyi tamir edebileceğini öğrenmişti ama nasıl yapacağını bilmiyordu. Rima’nın yüzüne bile bakmadan dizlerinin üzerine çöktü ve yumruklarını sıktı. Tırnakları avuç içine geçmeye başlamıştı ve Rima buna dayanamayıp eğilip onun omuzunu tuttu. Daha önce kimse onun için çabalamamış, hiçbir şey yapmamıştı ve şimdi onun bu kadar mücadele etmesi farklı bir duyguydu. "Bunların hiçbirini yapmana gerek yoktu" dediği sırada adam onun yüzüne baktı ve "ben hiçbir şey yapmadım" dedi.

Öyle bir andaydı ki adam yanaklarından bir damla yaş süzüldüğü sırada kanlanmış olan eliyle teknenin tahtalarından birisini tuttu. Masalın kırılma noktalarından birisiydi bu. Hem kahin ile anlaştığı göz yaşını dökmüştü hem de yapması gereken fedakarlığı tamamlamıştı. Daha sonra kahin gelip o göz yaşını alacaktı çünkü hiç ağlamamış birisinin göz yaşı çok değerliydi. Adam tahtayı tuttuktan sonra bir anda tekne eski haline döndü ve havada yükseldi.

"Şimdi gidebiliriz" dedi adam olayların pek azını anlamış bir şekilde. "Şimdi benimle gelebilirsin."

Ancak Rima avuç içine bakıyordu. Yüzü asıldı ve "ben gelemem" dedi. "Yaptığın her şey için teşekkür ederim ama gelirsem güçlerimden vazgeçmem gerekir. Artık güçlerimizin bir laneti getirdiğini söylemiştim. Benim lanetimde bu. Gelirsem eğer güçlerimi kaybederim."

"Burada kalamazsın ama benimle gelmeli ve birlikte savaşmalıyız. Sen olmadan bir hiçtim ben, yoktum, eksiktim. Sen ise benim hep beklediğim o dost sesisin. Sen benim yalnızlığımın bitimisin beni bırakamazsın. Lütfen, sana yalvarıyorum benimle gel ve ne yapmak gerekiyorsa beraber yapalım."

Rima için çok zor bir karardı ama adama baktığı zaman aslında kararın çoktan verilmiş olduğunu fark etti. Kimse onun için hiçbir şey yapmamışken o adam onun için her şeyi göze almıştı. "Kararımı verdim" dedi "seninle geliyorum."

İkisi birlikte havada uçan tekneye bindiler ve hızlı bir şekilde yol almaya başladılar. Bir süre sonra her yer karardı ve bir an sonra kendilerini sokakta buldular. Adam geri geldikleri için mutluydu, kendini başarmış hissediyordu. Rima ise şaşkın bir şekilde gülümsüyordu. "Hadi gidelim" dediği sırada adam kılıcını tuttuğu elini biraz daha sıktı. Kılıçtaki cadının kanı yeni kurumuştu ve bu yolda tekrardan ıslanacaktı.

Anlatıcı ise onları uzaktan seyrediyor ve gülümsüyordu. Birinci masalın sonlanmasını sağlamıştı ve şimdi sırada başka bir masal vardı ve ona doğru yürümeye başladı.

Resim 1: Edgar Ramirez
Resim 2: Tomek Sętowski


Share this

Related Posts

Previous
Next Post »

Find Us On Facebook