düş masalları II, başka bir dünya

Sistem kendine köleler isterdi ve bu kölelerinin aynı olması için çalışırdı. Aynı olan köleler aynı şekilde yönetilebilirdi. İnsanlar aynı olduğu sürece onları istediği yere çekebilir veya istediği ürünü satabilirdi sistem. Zaten yıllarca bunu sağlamak için uğraşmış, insanların kimlikleri ağır ağır silmişti. Kimliksiz bir toplum sistemin devamı için en önemli unsurdu.

Bir diğer taraftan sistem kendisine uymayanları dışlardı. Hala düşünenlerin veya hissedenlerin sistemin içinde bir yeri yoktu. Bu yüzden sisteme ayak uyduramayanlar dışlanır ve onun sunduğu kolaylıklardan faydalanamazdı. Kural çok basitti "mutluluk sistemin tekelindeydi artık." Sadece mutluluk değil diğer duyguları da ele geçirmişti sistem. Ağlamak istediğinizde hangi mendili kullanacağınıza o karar verirdi veya mutsuz olduğunuzda alışverişe çıkmanızın sebebi oydu.

Sistem insanları kullanırdı acımasızca. Onlardan beslenir ve onları içi boş kuklalara çevirirdi. İnsanların tüm kanını emerdi sistem. Daha sonra duygularını öldürür ve onların kültürleri ile bağlarını koparırdı. Bu şekilde insan amaçsızlaşır, bildiği her şeyi unuturdu.

Gelin sisteme ayak uyduramayan bir kızın masalını dinleyelim ve görelim onun neler yaşadıklarını.

...
  
Solgun beyaz ışık küçük odanın duvarlarını aydınlatıyordu. Odadaki makinelerden birisinden gelen ritmik bir sesin haricinde fazla bir ses yoktu. Kimse konuşmak istemiyordu aslında. Sanki bir sessizlik bulutu odayı kaplamış ve ilk konuşan tüm kuralları çiğneyecekti. Metal bir yatağın yanında iki adam duruyordu. Bunlardan birisi beyaz bir önlük giymişti ve dikkatli gözlerle bakıyordu yanındaki adama. Diğeri ise siyah bir pelerin giymişti ve üzerindeki elbise birçok yerinden yırtılmıştı. Yırtıkların arasından tenindeki kesikler görülebiliyordu.

"Hastanın nesi oluyorsunuz?" diye sordu beyaz önlüklü olanı. Diğeri ise "Hiçbir şeyi olmuyorum ama onu duydum ve merak ettim. Durumu nasıl?" diye sordu. Beyaz önlüklü için cevaplaması zor bir soruydu bu. Aslında cevabı biliyor, onu nasıl anlatacağını kurguluyordu ancak yine de onun için zor bir cevaptı bu. Cevabın gecikmesinden yatakta yatan kızın durumunun iyi olmadığını çıkardı adam. Bu beklediği bir durumdu. 

Kısa bir gecikmenin ardından beyaz önlüklü olanı anlatmaya başladı "Şu anda bir sağlık sıkıntısı yok ama uyanmıyor. Neden uyanmadığını bilmiyoruz. Buraya gelmesine sebep olan tüm sorunlar düzeldi ama uyanmıyor." Beyaz önlüklü cümlesini bitirdiğinde yanındaki adam biraz kızla yalnız kalmak istediğini söyledi. Bunun üzerine önlüklü olan başını eğerek onayladı ve dışarıya çıktı.

Adam o gittikten sonra bir süre boyunca kıza doğru bakmadı. Onun için oldukça zordu aslında neler olduğunu biliyor ama hiçbir şey yapamıyordu. "Çaresizlik böyle bir şey olmalı" dedikten sonra kızın yanına eğildi ve onun elini tuttu. Kendi pis eliyle onun elini kirletmek istemediği için önce elini gömleğine sildi. Daha sonra kıza doğru biraz daha eğildi ve başını kulağına doğru yaklaştırdı "uyan Yıldız. Senin yokluğunda kimse yolunu bulamıyor. Dünyanın sana ihtiyacı var. Lütfen uyan. Uyandığında yanında olacağım senin merak etme." Cümlesini bitirdikten sonra adam kızdan uzaklaştı ve önce odayı ardından binayı terk etti.

...

Bu esnada kız çok farklı bir dünyada yaşıyordu. Yemyeşil bir tepenin üzerindeydi kız. Kollarını iki yana açmış ve gökyüzüne bakıyordu. Güneşin parlak ışınları bulutların arasından geçiyor, rüzgâr hafif bir biçimde esiyordu. Orada üşümek veya terlemek mümkün değildi. Olduğu yerde dönüyor ve etrafını seyrediyordu. Büyük ağaçların dallarında kuşlar çeşitli şarkılar söylüyor, farklı melodiler birleşip büyük bir senfoni halini alıyordu. O şarkıyı duyan birisinin mutsuz olma ihtimali yoktu. Şarkı mutluluğa giden yol adını taşıyor ve onu dinleyen kız saf mutluluğu hissediyordu.

Bu esnada onun beyaz köpeği hemen yanında duruyor, yanına konmuş kuşlarla oyunlar oynuyordu. Birbirinin arkadaşıydı onlar, oradaki her şey arkadaştı. Herkes birlikte hareket ediyor ve asla yalnız kalmıyordu. Kızın diyarında yalnızlık sözlüklerden dışlanmış bir kelimeydi. Oradaki kimse onun anlamını bilmez, bir kez olsun cümle içinde kullanmazdı. Cümlelerin kabul etmediği birçok kelime bulunurdu orada. Mesela "hüzün, mutsuzluk, ayrılık" gibi kelimeler varlığını yitirmişti. 

Tepenin üzeri çiçeklerle kaplanmıştı. Her renkten, her türden çiçekler yeşil çimenin üzerine serpilmişti. Aralarından yürüyen birisi her birisinin kokusunu ayrı ayrı alabilir ve onlara hayran kalabilirdi. O ise bütün o muhteşemliğin tam ortasında etrafa gülücükler dağıtıyordu. Yanaklarındaki gamzeler çiçeklerden bile daha güzeldi. Güneş gözlerine vuruyor ve onun gözlerini çimenlerin yeşiline buluyordu. Mutluluğun anlamını çok iyi biliyordu o. Yaşadıkları mutluluktu onun.

Zaman ilerleyip güneş batmaya hazırlandığında tepeden aşağıya doğru inmeye karar verdi. Bayırdan inerken kuşlar onun etrafında dans ediyor her yeri şarkıları ile süslüyorlardı. Tepeden indiği zaman güneş batmaya başlamıştı. Gökyüzünün aldığı renkleri izledi bir süre boyunca. Kırmızının çeşitli tonları ve mavi renk muhteşem bir uyum içinde bütünleşmişti. Gökyüzünde bir renk cümbüşü vardı o an. 

Güneş yavaşça karşıdaki tepelerin ardında kaybolduktan sonra sırada ayın doğması vardı. Bu yüzden olduğu yerde yarım tur döndü ve beklemeye başladı. Beklemesi fazla uzun sürmedi. Kısa bir süre sonra ay parlak beyaz gövdesi ile gökyüzünde yükseldi. Ay yükseldiğinde gökyüzü yıldızlarla kaplandı. Sanki bir çöldü gökyüzü ve her kum tanesi küçük bir yıldızdı. Hava kararmış olmasına rağmen etrafı ayın ışığı ile aydınlanıyordu.

Bir süre daha bahçede durdu, çimlerin üzerine oturdu. Kuşlar etrafında dönüyor, onu bir an bile boş bırakmıyordu. Başka bir şey istemiyordu zaten. O an sahip oldukları onun için yeterliydi. Daha uyuması gerektiğini fark etti ve küçük tahtadan evine doğru yürüdü. Kapıyı açıp içeriye girdiği zaman üzerindeki giysileri çıkardı. Daha rahat elbiselerini giyip yatağına uzandı. Kuşlar onun için şarkılarını değiştirmiş, uyku şarkıları çalmaya başlamıştı.

Gözlerini kapattıktan sonra uykuya dalması çok uzun sürmedi. Güzel, sıkıntısız bir rüya gördü ve güneşin ilk ışıklarıyla birlikte uyandı.  Kuşların güne başlama şarkısını dinledi yatağında oturup. Gözlerini kapattı ve etrafını saran huzuru kokladı. Daha sonra evden çıkmaya karar verdi. Dışarıya çıktığında köpeğinin onu beklediğini gördü ve bir süre boyuna onunla oynadı. Etrafa baktığı zaman uzaklarda kurdu gördü. Kurt ona yaklaşmaz uzaktan takip ederdi. Korurdu onu ve ona güvenirdi kız. Kurdun varlığı kızın rahat bir uyku uyumasını sağlardı bu yüzden onu uzaklarda görmek iyi hissettirmişti.

Kurt ile bir süre bakıştıktan sonra kız gülümsedi. Gülümsemesi o kadar güzeldi ki o gülümseyince etraf biraz daha aydınlandı, güneş biraz daha yükseldi. Daha sonra kahkahalar atarak koşmaya başladı ve tüm kuşlar onun peşinden geldi. Kuşlarla bir yarışa girmişti ve bu yarışta kimin kazanacağının hiçbir önemi yoktu. Uzun bir süre boyunca koştular ve bir derenin yanına geldiğinde durdular.

Kız ayaklarını serin suyun içine soktu ve deredeki balıkları gördü. Sanki balıklar o görsün diye yüzeyde geziniyordu. Bir süre sonra balıklar etrafında dönmeye başladı. Elini suya sokuyor ve onları seviyordu. Biraz daha suda kaldığı sırada balıklardan birisinin ters yüzdüğünü fark etti. Onun neden öyle yüzdüğünü öğrenmek için elini uzattığında hareket etmediğini fark etti. Balık ölmüştü ama onun dünyasında kimse ölmezdi. Hiçbir şey bozulmaz veya eskimezdi. "Balık neden ölmüştü?" "Ne yanlış gidiyordu?"


Sudan çıktıktan sonra çimenlerin üzerinde düşünceli bir şekilde yürümeye başladı. Biraz ilerledikten sonra yerde kurumuş bir çiçek gördü. Onun dünyasında çiçekler kurumazdı. Hiçbir şey eksilmez, sadece artardı. Biraz daha ilerledi ve kurumuş başka bir çiçek daha gördü. Daha sonra ise bir başkasını. Bahçedeki tüm çiçekler hızlı bir şekilde kurumaya başlayınca koşmaya başladı. Uzaklaşmak, cennetine geri dönmek istiyordu.

Ancak o koştukça ağaçlardaki yapraklar kurumaya ve dökülmeye başladı. Onun dünyasında yapraklar kurumaz, ağaçlar ölmezdi. Çok kısa bir zaman sonra etrafındaki tüm çiçekler solmuş ve tüm ağaçlar kurumuştu. Korkuyordu. Korktuğu şey kaçtığı hayatına geri dönecek olmasından başka bir şey değildi aslında. Burası farklıydı, burada kötülük yoktu. Her şey iyiydi onun dünyasında ama şimdi kötülük onun dünyasına geliyordu.

Dizlerin üzerine çöktü ve etrafa korkudan açılmış gözleri ile bakmaya başladı. Kaçtığı her şey onu buluyordu ve kaçacak başka bir yeri yoktu. Bir anda havada uçan kuşlar olduğu yerde durdu. Tam böyle bir şeyin nasıl olabileceğini düşündüğü sırada havada duran kuşlar geçen bir andan sonra düşmeye başladı. Gökyüzünde hiç kuş kalmamıştı ve hepsi yerde cansız bir şekilde yatıyordu. Kuşlar düştükten sonra tüm çimler o an kurudu. Etrafta yeşil olan ne varsa hepsi yok oldu. Maviden başka bir renk olmayan gökyüzü koyu gri bulutlarla kaplandı.

Kızın dünyası yok olurken arkasından köpeğinin acı içinde haykırdığını gördü. Dönüp baktığında köpeği üç tane sırtlan ile mücadele ediyordu. O pis, kötü yaratıkların onun dünyasında işi yoktu. Sırtlanlar köpeğinde yaralar bırakırken o acılar içinde savaşmaya devam ediyordu. Bedeninden akan kan kurak zemine damlıyor ve yerde kırmızı bir iz bırakıyordu.

Gözlerini köpeğinden kenara doğru kaydırdığında başka bir sırtlanın kendisine doğru yaklaşmakta olduğu gördü. Ağır adımlarla ilerliyor, ön ayaklarını geriye doğru atıp sırtını dikleştiriyordu. Koşmaya başlamadan hemen önceki andaydı kız ve o koşmaya başladığı zaman yapacak hiçbir şeyi yoktu. O bir an çok hızlı geçti kıza düşünme zamanı bile vermeden ve sırtlan koşmaya başladı. Kız kendini korkudan geriye doğru fırlattığı sırada sırtlan ise onun üzerine doğru zıplamıştı. Ancak o havadayken ona çarpan bir şey yan tarafa düşmesini sağladı.

Kurdu gelmişti. Havadaki sırtlana çarpıp onun düşmesini sağlamıştı. Daha sonra dişlerini onun boynuna geçirip ve boğazını parçaladı. Ancak bu zafer fazla uzun sürmedi. Yanlarına gelen sırtlanlar kurdun etrafını sardı ve savaşmaya başladılar. Kurt ne zaman bir saldırı hamlesi yapsa arkasından gelen bir pençe derisini kesiyordu. O tarafa doğru döndüğü zaman ise başka bir pençe isabet ediyordu. Bir süre devam ettikten sonra saldırmamaya başladı kurt.

Bu şekilde olunca kendini daha iyi koruyabiliyordu. Ancak ağzından salya akan sırtlanlardan bir tanesi kıza doğru döndü ve ona doğru yürümeye başladı. Yüzünde pis bir sırıtış vardı sanki "bu dünya artık bizim" dermiş gibiydi ve kız öfke duyduğunu hissetti. Ateş olsaydı eğer tüm dünyayı yakabilirdi o anda. 

Sırtlan acelesi yokmuşçasına yaklaşıyor ve anın tadını çıkarıyordu. Kız ise o yaklaştıkça geriye doğru adımlar atıp uzaklaşmaya çalışıyordu. Ancak fazla uzaklaşamadı. Sırtını bir ağaca dayadığı sırada sırtlan hemen yanına kadar gelmişti. Artık sona geldiğini anladı kız. Kaçtığı her şey onu bulmuş ve köşeye sıkıştırmıştı. Daha fazla kaçamazdı artık, son çok yakındı.

O esnada arka taraftan bir uluma duydu kız ve sırtlanla birlikte o yöne doğru baktı. Kurt parçalanmış, kana bulanmış bir şekilde onlara bakıyor ve kırmızı dişlerini gösteriyordu. Sırtlan bu görüntü karşısında geriye doğru bir adım attı. Savunmasını kurgulaması gerekiyordu artık. Kurt ise arkasında diğer sırtlanların cansız bedenlerini bırakıp yaklaşıyordu. Gözlerindeki öfke kızın hissettiği kadar büyüktü ve sırtlanın üzerine zıpladı.

Ancak başka sırtlanlarda geliyordu ve kış koşmaya başladı. Tüm gücüyle koştu. Artık o dünyada yaşamak istemiyordu. Sahip olduğu her şey yok olmuştu ve biliyordu ki kurt çok dayanamazdı. Geriye dönüp bakmadı bile, bakmayı düşünemeyecek kadar korkmuştu. Bir süre sonra etrafındaki her şey silinmeye başladı ve kız kendini siyah bir boşlukta buldu. Geri dönme zamanı gelmişti artık. Gözlerini kapatıp açtığında beyaz bir odada makinelere bağlı bir şekilde yatıyordu.

İlk anda nerede olduğunu hatırlamadı. Hatta hatırlaması oldukça uzun zaman aldı. Koluna bağlı olan hortumu çıkardı ilk önce. İğnenin dirseğine girdiği yerden ince bir kan akmaya başladı. Bu esnada kollarının morarmış olduğunu gördü. Daha sonra bileğindeki makineye bağlı olan bir parçayı çıkardı ve göğsünün üzerinde duran yuvarlakları da. Onları çıkarttığı zaman ritmik bir ses çıkaran makine tek ve son derece tiz bir ses çıkarmaya başladı.

Odaya beyaz önlüklü insanların doluşması fazla uzun sürmedi. Hepsi onun etrafında toplanmış ve şaşkın gözlerle izliyorlardı. Kimisi koluna bir alet takıp onu şişiriyor kimisi gözlerine ışıklı bir cihazla bakıyordu. Ne olduğunu anlaması biraz zaman aldı ama daha sonra "ben iyiyim" diye bağırdı. Odaya giren beyaz önlüklüler bir anlığına durdu ve kız bu fırsattan yararlanarak ayağa kalktı. "Elbiselerim nerede benim?"

Hastaneden çıkması çok kolay olmadı. Beyaz önlüklüler onu makinelere bağlama konusunda ısrar ediyordu. Öğrendiği kadarıyla bir kaza geçirmiş ve komaya girmiş ve yaklaşık bir yıl boyunca o komada kalmıştı. Bu yüzdendi uyandığı zamanki şaşkınlığı. Her şey o kadar üst üste gelmişti ki ne hissedeceğini veya ne düşüneceğini bilemiyordu. Ağzındaki kekremsi tat kırılan hayallerinden geliyordu. 

Hastaneden çıktıktan sonra ne yapacağını düşündü. Unutmuştu bu hayatı. Saat gece yarısını geçeli uzun zaman olmuştu ve güneşin doğuşuna daha çok zaman vardı. Öyle ki güneşin bir daha doğmayacağını düşünüyordu. Evine gitmeye karar verdi ve bir taksiye bindi. Eve gittiği zaman bir yıl içinde neler olup bittiğini öğrenmek için televizyonu açtı. "Bu da sahte" diyerek kanalları değiştirdi. Haber kanallarına geldiği zaman ise vahşet haberlerini gördü. Her yerde katliam yapılıyordu. İnsanlar ise acımasızca öldürülüyordu. "Neden geri döndüm ki?" diye sordu kendine. Hep kaçtığı, geri dönmek istemediği yerdeydi ve sadece uyumak istiyordu o pis dünyada ve uyudu zamanın geçmesine izin vererek. 

Resim: Aquasixio, Tomasz Alen Kopera

Düş masalları II, bir sonbahar masalı 2. bölüm


Kız nefes nefese kalmış bir şekilde eski bankın üzerine oturmuş başını avuçlarının arasına almıştı. Gözyaşlarına hâkim olamıyor, yanaklarından süzülen yaşlar toprak zemine düşüyordu. Ne yapacağını bilemiyordu o anda. Tırnaklarını kafasına geçiriyor ve o hafif acıdan zevk alıyordu. Her şey neden yanlış gidiyordu hayatında veya neresinde yanlış yapmıştı ömrünün bilemiyordu. Ümitleri tükenmişti bu yüzden kendini boş hissediyordu. Yaptıkları, gördükleri ona ağır geliyordu artık. Bir insan her zaman yanlış yapamazdı ama o bu konuda oldukça başarılıydı.

Ağlamaya devam ederken her şeyin parçalanmasını istiyordu. Aynı onun gibi paramparça olmalıydı dünya. Asla birleşmemek üzere ayrılmalıydı. Her şey tamken onun yarım olması canını yakıyordu. Aslında kızgındı. Öfkesi sadece kendine değil hayata karşıydı aynı zamanda. Canını yakan kendisiydi ve kendisi bunun cezasını çekiyordu. Ancak tek suçlu kendisi değildi, hayatında aynı oranda suçu vardı. Bu yüzden kendisi ile birlikte hayatında parçalanmasını istiyordu.

Zaman geçtikçe yumruğunu sıkıyor ve tırnakları kafa derisine daha fazla batıyordu. Bunun önemi yoktu ama. Öyle bir andaydı ki hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. Bu esnada üzerinde olduğu bank bir çatırtı ile kırıldı ve bir anda kendini yerde buldu. Bank paramparça olmuştu ve şaşkın bakışlar altında kendini yerde bulmuştu. Öfkesi giderek arttığında bankın parçalarını etrafa fırlatmaya başladı. Ancak bu onun rahatlamasını sağlamıyordu.

Bir süre sonra durdu ve dizlerinin üzerine çöktü. Kendine sorduğu soru "neden ben" ile "neyi yanlış yaptım" arasında gidip geliyordu. Bir süre daha kıpırdamadan durdu. Ne gözyaşları tükeniyor ne de acısı diniyordu. Bu şekilde devam edemeyeceğini anladığı zaman ayağa kalktı ve yürümeye başladı. Nereye gideceğini bilmiyordu zaten bunun önemi yoktu.

Çarpık adımlarla yürüyordu. Gecenin bir vakti olduğu için onu gören kimse yoktu. Zaten gören birisi olsaydı da değişen bir şey olmayacaktı. Bir süre boyunca yürüdü. Yürürken öfkesini kendinden başka bir yöne yönlendirmek istedi ama yapamadı. O kadar kızgındı ki kendine yapabilse kendini bırakıp gidebilirdi. Kendini bırakıp gitme fikri ona çok güzel gözüktü bir an için ve bu hayalin etkisiyle gülümsedi. Onu gören birisi olsaydı yüzündeki o çarpık gülümsemeyi değil acı ifadesini görürdü. Sanki ciğerleri tıka basa dolmuştu ve nefes bile alamıyordu.

Sokakta ilerlemeye devam ederken her şeyin yıkılmasını istemeye devam ediyordu. Tam büyük bir bina ile karşı karşıya geldiği sırada bir anda binanın olduğu yere çöktüğünü gördü. Önünde kocaman bir şekilde duran bina o anda yok olmuştu sanki. Onun yerini bir toz bulutu almıştı. Bir süre boyunca ne olduğunu anlamaya çalıştı ancak yapamadı. Her şeyin yıkılmasını istemişti ve istekleri gerçek oluyordu. Önce bank daha sonra ise bina.

Ne yapacağını bilemeyen bir şaşkınlıkla yürümeye devam etti. Binanın yıkıntılarını geride bıraktı. Biraz daha ilerledikten sonra biraz daha uzaktaki başka bir binanın daha yıkıldığı gördü. Aynı toz bulutu tekrardan etrafını kaplamıştı. Ancak o yürümeye devam etti. Bir şehir yıkılıyordu aynı onun gibi parçalara bölünüyordu.

Yürümeye devam ettikçe başka binalarda yıkıldı. Onları da umursamadı ama yürümeye devam etti. Şehrin parçalanıyor oluşu daha iyi hissetmesini sağlamamıştı veya öfkesi bir an olsun bile azalmamıştı. Hatta giderek artmıştı. Her şeyin yıkılmasını istiyordu o an ve başka binalar yıkıldı ve başkaları.

Biraz daha ilerledikten sonra gökyüzüne bakmaya başladı. Beyaz bulutlar ay ışığında parlıyordu ve onlarında yok olmasını istedi. Daha sonra bulutlar teker teker aşağıya doğru düşmeye başladı. Sanki kocaman beyaz pamuklar yere düşüyor ve düştüğü zaman yok oluyordu. Beyaz bulutlar yıkılan binalardan yayılan toz dumanına karışıyor ve önünü görmesini engelliyordu. Ancak o durmadı ve yürümeye devam etti. Zihninde yer eden yeni soru ise bunları kendisinin mi yaptığıydı.

Yıldızlardan ne kadar rahatsız olduğunu düşündüğü sırada gökyüzündeki tüm yıldızlar bir anda dökülmeye başladı. Kısa bir anın ardından gökyüzü simsiyah olmuştu. Sadece olanlara rağmen parlamaya devam büyükçe bir dolunay vardı. Gözlerini kısarak ona baktı ve ay yavaş yavaş parlaklığını kaybetmeye başladı. Yürümeye devam ederken baktığı ağaçlar kuruyor, gördüğü çiçekler soluyordu.

Biraz daha yürüdükten sonra bir gül bahçesi ile karşılaştı. Daha doğrusu orası bir zamanlar gül bahçesiydi çünkü tüm güller kurumuştu. Çiçeklerin bile yalancı olduğu bir dünya ona çok sahte geliyordu. Bu yüzden tüm gülleri koparmaya karar verdi. Her gülü koparırken dikenleri tenine batıyordu ama bunu önemsemedi. Hissettiklerinin yanında o acı neydi ki. Bahçedeki tüm gülleri kopardı ve hepsini bir çöp kutusunun içine attı. Böyle çok daha güzeldi.

Daha sonra hayallerini aldı, topladı ve buruşturup aynı çöp kutusuna attı. Şimdiye kadar hiçbir işe yaramamışlardı bundan sonra onlarsız yaşayabilirdi. Daha sonra hayallerinden vazgeçen herkes gibi amaçsız kaldığını düşündü bir süreliğine. Her şey yıkıldığında geriye kalanların anlamı yoktu, yıkılanların anlamı da kalmamıştı. Anlamı olanları kendi elleriyle öldürmüştü aslında. En güçlü hayallerinin boğazına sarılmış, onlar nefessiz kalana kadar sıkmış ve bırakmıştı. Daha sonra hayallerinin cansız bedenlerinin yere düşmesini seyredip onlar için ağlamıştı. 

Gözyaşlarından seller olup tüm dünyayı sular altında bırakabilirdi eğer istediği kadar ağlamayı başarabilseydi. Saatlerdir ağlıyordu ama bu onun için yeterli değildi. Yapabilseydi gözyaşlarından bir göl yapıp onun içine atlardı ama bunu yapamadı. Dahası yıkılmış bir şehrin içinde yürümeye başladı. Artık başka bir yerdeydi, bildiği hiçbir şey kalmamıştı geriye. Sanki eskiye dair her şey silinmiş ve yeniden inşa edilmişti. Ancak bu konuda başarısız olmuş ve sadece koca bir şehri yıkmıştı. 

Yürümeye devam ederken aklındaki tüm soruların kaybolduğunu fark etti. Eskiden soruların cevapları yoktu ama şimdi sorular da silinmişti hayatından. Durum böyle olunca kendini büyük bir boşluğun içinde hissediyordu. İçine evrenleri alsa da asla dolmayacak bir boşluktu yüreğinin sol yanında yer alan.

Yürümeye devam ettiği zaman bir binanın kenarına terk edilmiş eski eşyalar gördü. Bordo renkli, yırtılmış bir koltuk, siyah bir askılık ve ekranı kırılmış eski bir televizyon terk edilmişti. Onların onun hiçbir anlamı yoktu. Onlar ve kendisi arasında bir bağlantı da kurmadı çünkü o terk edilmiyordu. Her zaman terk eden oydu. Çatlamış bir boy aynası fark ettiğinde ona bakmaya karar verdi. O anki halini görmek istiyordu. Neye dönüştüğünü bilmesi gerekliydi.

Ayna baktığında siyah saçlarının dağıldığını, göz kaleminin gözyaşlarıyla birlikte aktığını ve yanaklarından aşağıya siyah çizgiler bıraktığını gördü. Birisi onu görse bitap haline acır ve birkaç metal para fırlatırdı ama onu kimsenin acımasına ihtiyacı yoktu. Bu yolu kendisi seçmişti ve sonuçlarına katlanabilirdi.

Bir süre daha ayna ile göz göze geldi ve aynadaki yansıması ona göz kırptı ve şeytani bir şekilde gülümsedi. Yansımanın hareket etmesine şaşırdığı sırada acaba o hareketi kendisinin mi yaptığını düşünüyordu. Bunu anlamak için aynaya el salladı ama yansıması kıpırdamadı. Bunun aptalca bir şaka olup olmadığını anlamak için etrafına baktı ama kimseyi göremedi. Aynadaki yansıması sol elini havaya kaldırıp işaret ve serçe parmağını açıp kapattı birkaç kez. Bu onu çağırdığı anlamına geliyordu ve kız aynaya birkaç adım yaklaştı.

"Ne yaptığını zannediyorsun" dedi yansıması. Sesi sert ve acımasızdı. Öyle ki o konulunca kolundaki tüyler dikleşti içindeki ürperti dalgası ile. "Neden kendine acı çektiriyorsun." Tam cevap vereceği sırada yansıma konuşmaya devam etti "Sen burada acı çekerken, dünyanı paramparça ederken başkaları mutluluk kahkahaları atıyor. Sen kendine eziyet ediyorsun. Kendine gel demeyeceğim sana. Kendine gelemiyorsan bana dönüş." 

Aynadaki yansıma aynadan dışarı çıkmaya başladı. Dışarıya çıktığı zaman kızı omuzlarından tuttu "Sana acı çektirenler mutlu bir şekilde yaşıyor ama sen eksiliyorsun hep ve bir gün gelecek geriye bir sen kalmayacak. Böyle devam etmez değişmelisin, acımamalısın. Bana dönüşmelisin ve geçmişindeki her şeyi kuru bir çöle gömmelisin bir daha bulunmasın diye."

Cümlesini tamamladığı zaman yansıması kayboldu ve kız ağlamıyordu. Bakışları hiç olmadığı kadar keskindi. Öyle ki bakışlarıyla bir insanı ikiye bölebilirdi o anda. Daha kararlı adımlar yürümeye başladı. Artık etrafındaki yıkılmış şehrin onun için bir anlamı kalmamıştı. Biraz daha devam ettiği zaman bankta gördüğü kadınla karşılaştı ki o masalın kötü kraliçesiydi. 

Kadının yanına geldiği zaman onun yüzündeki ince, acıtıcı gülümsemeyi gördü ve aynı şekilde karşılık verdi. "Hoş geldin" kadın konuştuğu zaman ise başını eğerek onu selamladı ve "Şimdi ne yapıyoruz" diye sordu.

Tam bu esnada kızın arka tarafından bir erkek sesi duydu "Lütfen gitme." Sesi duyunca ne olduğunu şaşırdı. O ses terk ettiği adama aitti ve onu takip etmişti. Yüzünü ona döndü ve o an yürümekte olan adam yürümeyi bıraktı. Hatta geri dönmeyi bile düşündü ama yapmadı. Kızın yüzünde öyle bir ifade vardı ki korkması için fazlasıyla yeterliydi."Ne işin var burada?" diye sordu kız sert ve acımasız bir ses tonuyla. Sesindeki tüm merhamet alınmıştı sanki. Onu hiçbir zaman o şekilde görmemişti adam.

Adam yine de kıza doğru yürümeye devam etti. Kızın yanına yaklaştığı zaman konuşmakta zorlanıyordu "Neden gittin benden?" Kız cevabı vermeden önce çarpık bir şekilde gülümsedi. Adam o gülümseme karşısında kanının donduğunu hissetti. "Çünkü sen yalancısın. Sevgi diye bir yalanın arkasına sığınmışsın. Sevgi öldü, aşkı ben gömdüm. Onun mezarını kendi ellerimle kazdım. Sen de herkes gibisin ve onlar kadar değersizsin."

Adam konuşmak anlatmak istedi ama söyleyeceği tüm kelimelerin boş olduğunun farkındaydı. Kıza kitaplar yazsa, romanlar anlatsa hiçbir anlamı olmayacaktı. Kız ise kahkaha atmamak için tutuyordu hiç o kadar iyi hissetmemişti. Bu esnada kız zihninde kraliçenin sesini duydu "Ne yapman gerektiğini biliyorsun."

Kız sol eliyle adamın omuzunu tuttu onun şarkın bakışları arasında. Daha sonra sağ elini sol kaburgasına sapladı. Adam kesik bir acı çığlığı attı kısa bir an için. O an hala etrafta olan kuşların hepsi havalandı ve başka bir yere doğru uçmaya başladı. Adam bir acı çığlığı daha attığı zaman kız elini adamın omuzundan çekmişti. Sağ kolunu adamın göğsünden çıkarttığı sırada ise adamın cansız bedeni yere düştü.

Adamın kalbini elinde tutan kız ona bir süre için baktı. Kalp ise son bir kez daha kan pompaladı içindeki kanı etrafa saçarak. Elindeki kalbe baktı ve onu ne yapacağını bilemedi kız. Daha sonra sırtını dönüp kraliçeye ile göz göze geldi. Onun hissettiği duygu mutluluk olamazdı. Mutluluk o kadar kötü bir şey değildi. Hissettiği duygu zevkti, hazdı.

Aşk kalpte saklıysa onun tadını merak etti kız ve elinde tuttuğu kalbi ısırdı. Ağzına dolan kan tadını hiç sevmedi ama ağzındaki kanı tükürdü ve elindeki kalbi geriye doğru fırlattı. Kraliçe ise "hadi gidelim buradan daha yapacak çok işimiz var" dedi ve yürümeye başladılar yıkık bir şehrin sokaklarında.

Bu masalda aşk ölmedi. Durdurmak için ne kadar uğraşsam da ona yapılanları engelleyemedim. O an tüm dünyada aşk parçalandı. Onun sol kolunu ve sol bacağını kestiler. Bu yüzden bir daha asla yürüyemedi. Sağ gözünü oydular ve bir daha asla eskisi gibi göremedi. Bu yüzden aşk hep eksiktir günümüzde. Parçalanmıştır, bölünmüş ama asla toplanmamıştır. Hiçbir şey bitmedi ama savaş çok büyük ve aşk hiç olmadığı kadar büyük bir tehlike altında.

Not: Söylenecek söz kalmaz bazen

Resim: Delawer Omar


düş masalları II, bir sonbahar masalı

Sistem insanların unutmasını isterdi. Kimliklerini, tarihlerini ve değerlerini unutmaları için çabalardı. Kimliksiz insan sistem tarafından kolaylıkla kontrol edebilirdi. Ancak kişi kimliğini bilirse mücadele ederdi ve sistemin mücadele edenlere karşı yapabileceği bir şey yoktu. Onları öldürebilirdi ama öldürdükçe sayıları artardı. Bu yüzden onları kandırması gerekiyordu. İnsanlara akıllı olduğu iddia edilen cihazlar verip kimliklerini unutturmak ana amaçtı. 

İnsanlara yalan hayatlar sunardı sistem. Balon köpüğünden mutlulukların peşinden koşmalarını sağlardı. Daha sonra aradıkları her şeyi kâğıt parçaları ile alabildiklerini anlatırdı onlara. Sistem kimlikleri kaybetmek için çabalardı ve insanlar bunu bilmez kendilerine sunulan yalanlarla mutlu olduklarını zannederdi. Aslında canları yanardı ve bu yangını bastırabilmek için daha fazla yalan satın alırdı. Daha fazla yalan ise kimliklerini daha fazla kaybetmelerini sağlardı.

İnsanlar da kimliklerini severek verirdi sisteme. Düşünmeden vazgeçerdi kendilerinden. Düşünmeyen insanların daha mutlu olduğunu söylerdi sistem ve insanlar bunun için her şeyi yapabilirdi.

Gelin aşkın kanın akmaya başladığı bu masalı birlikte okuyalım ve onu kurtarmak için çalışalım.

...

Otobüs ağır ağır otogara doğru yanaştı. Durduktan sonra insanlar karmaşık bir sıra ile birbirlerini ezip gitmek istercesine otobüsten indiler. En son o indi. Diğerleri gibi yanında götürdüğü valizlerini almadı veya etrafa heyecan dolu gözlerle bakmadı. Bunun yerine küçük çantasını omzuna astı ve etrafına baktı. Otobüsten indiği zaman bir süre boyunca hareket etmedi. Bunun yerine nasıl yürüdüğünü hatırlamaya çalıştı. Nasıl ilerliyordu, nasıl adım atıyordu gibi sorular zihninde dolaştı. "Gitmek" dedi daha sonra "insan nasıl giderdi kendinden?"

Orada bekleyerek hiçbir şey yapamayacağını fark ettiğinde önünde durduğu otobüs hareket etmek istiyor şoför kornaya basıyordu. Bu yüzden birkaç adım attı ve daha sonra birkaç adım daha. Hala otogarın içindeydi ve bekliyordu. Neyi beklediğini kendisi bilmiyordu aslında ama bekliyordu. Beklemek ona acı vermesine rağmen, beklemek onu olduğu yere çivilemesine rağmen bekliyordu. Ne yapacağını bilemedi bir süre boyunca. Nereye gidebileceğini düşündü ama cevaplara ulaşamadı.

Ağzında acı bir tat vardı. Sanki o tat damarlarında dolaşan bir zehirdi ve zaman geçtikçe onu aşağıya çekiyordu. Ağzındaki tadın gitmesi için biraz su içti, bir tane çikolata yedi. Ancak bunlar işe yaramıyor, o kekremsi tattan kurtulamıyordu. Otogarda hiçbir şey yapmadan bekledikten sonra gitmeye karar verdi. Nereye gideceğini bilmiyordu, nasıl gideceğini bilmiyordu ama beklemek istemiyordu daha fazla. 

Yavaş adımlarla otogardan çıktı, biraz yürüdü. Neden o şehirde olduğunu bilmiyordu. O otobüse neden bindiğine dair düşünceler kafasının içinde dolaşıyor ama hiçbirine tutunamıyordu. Bir düşüncenin başı bir diğerinin ise sonu vardı ve onları birleştiremiyordu. Orada olmak için birçok sebebinin olduğunu biliyordu sadece. Düşüncelerinin içinde belirli olan tek bir cümle bulunuyordu "korkaksın sen."

O ses doğruyu söylüyordu aslında, korkuyordu. Terk edilmekten korkuyordu bu yüzden önce o terk ediyordu. Yalnız kalmaktan korkuyordu mesela onu kendi seçiyordu bu nedenle. Güvenmekten korkuyordu aldatılmak istemediği için. Çaresizlikten korkuyordu geleceği bilmediği için ve kendisinden korkuyordu hiç güvenmediği için. Aslında o şehirde bulunmasının sebebi korkularıydı. Korktuğu zaman kaçardı o ancak korkularının sebebi kendisi olduğu için kaçmak işe yaramazdı.

İnsan kendisinden nereye kadar kaçabilirdi. Kendisi olmaktan ne kadar vazgeçebilirdi veya kendisinden kaçan kişi nereye gidebilirdi? Hangi şehir, hangi sokak, hangi ev kabul ederdi onu veya o nereye ait hissedebilirdi kendini. Kendisinden kaçan insanın gidecek hiçbir yeri yoktu. Her yer aynıydı onun için. İçinde kendisinin bulunduğu tüm şarkılar yalandı artık. Geçtiği tüm sokaklar çarpık, kokladığı tüm çiçekler zehirliydi artık.

Bu şehre daha önce çok gelmişti. Uzun bir süre boyunca yaşamış, içindeki tüm sokakları öğrenmişti. Ancak o gün şehre gittiği zaman her şey ona farklı geliyordu. Sanki hiçbir yeri bilmiyordu. Sanki insanları hiç tanımamıştı. Farklı bir şarkı gibiydi o şehir ve daha önce oraya hiç gitmemişti. Şehrin neden böyle olduğunu sokaklar boyunca yürürken. Daha sonra cevaplara ulaşamayacağını anladığı zaman düşünmek için başka bir konu aradı. Zihninin çekmecelerini açıp içindeki her şeyi dışarıya atmaya başladı kaybettiğini arayan herkes gibi. Ancak yaptıkları sadece karmakarışık olan zihnini daha da karıştırmaya yaradı.

Aslında küçük bir şehirdi orası. İnsanlar birbirlerini tanırlardı, yani onu da tanımaları gerekiyordu. Ancak tanıdığı insanlar yerlerinde yoktu. Onların yerine başkaları gelmişti. Sanki eski binaların yerine başkaları yapılmıştı ve bu yüzden kendini başka bir şehirde hissediyordu. Bazı sokaklar bile yer değiştirmişti sanki. Bu yüzden defalarca kez kayboldu.

Daha sonra bu yeni şehrin onu yorduğunu fark etti ve evine geçip dinlenmek istedi. Evini zor da olsa buldu. Ancak evi de eskisi gibi değildi. Duvarların boyası değişmişti mesela, evdeki eşyalar ve o çok sevdiği koltuğu artık yoktu. Onların yerine başka eşyalar gelmişti. Elbise dolabındakiler tamamen değişmişti mesela. Farklı bir şehirdeydi sanki o veya yanlış hatırlıyordu her şeyi. Sanki asla gerçek olmayan hatıralara sahip olmak gibiydi. Bilinci silinmiş ve yeniden yüklenmiş gibi hissediyordu. Bu yüzden isminden bile emin değildi o anda.


Evine geldiği zaman onun da farklılaşmış olduğunu gördü. Eşyaları değişmiş, eşyalarının yerleri değişmişti. Hatta duvarda asılı duran eski fotoğraflar bile değişmişti. O fotoğrafları ne zaman çektirdiğini bile bilmediği için sanki baktığı kişi kendisi değilmiş gibi hissediyordu. Ait olmadığı bir şehirde ait olmadığı bir evde bulmuştu kendini ve sebeplere dair tüm bilgileri silinmişti sanki.

Kız yorulduğunu fark ettiğinde koltuğa uzandı ve gözlerini kapattı. Belki hissettiği duygular yorgunluktandır diye düşündü. "Uyanınca geçer" dedi kendine ve uykunun sokaklarında dolaşmaya başladı. Sıklıkla rüya görürdü o, gördüğü rüyalar genellikle anlamsız olur veya onları ilişkilendiremezdi yaşadıklarıyla. Ancak o gün gördüğü rüya fazlasıyla anlamlıydı. O adamı terk edişini görmüştü. Ona geri geleceğim diyerek asla dönmemesini yaşamıştı. Onun son sözlerini duymuş ve yaşadığı çaresizliği hissetmişti. Gitmek bir güç müydü yoksa zayıflığın kendisi miydi diye sordu kendine. İnsan mutluluğu terk eder mi? 

Yoksa insan aslında acı çekmek için mi gelmişti dünyaya. Bu yüzden mutluluktan kaçardı. Mutluluk bir parça yalandı insanların gözünde. Kız da böyle düşünüyordu ve adamdan gitmesinin sebebi buydu. Onu sevdiğini biliyordu. Onu çok sevdiğinden emindi ve bunlar gitmesinin sebepleriydi. Gitmezse eğer zincirlenmiş gibi hissederdi. Sanki birisi onu alıp küçük bir kafese kapatmış gibi olurdu ve bundan kaçması gerekirdi. Gitmesinin sebebi buydu, acı çekmesinin sebebi de buydu. Bu yüzden asla mutlu olamayacağını düşünüyordu.

Adamın son sözlerini tekrar ve tekrar görüyordu rüyasında "sadece kalmanı istedim." Bu sözleri tekrar duymak ise çektiği acının büyüklüğünü arttırıyordu. Eğer acının büyüklüğünü gözyaşları ile ölçmeye kalksaydı acısının okyanuslar kadar büyük olduğunu söylerdi. Bu yüzden uyandığında gözlerinin kenarlarının ıslak olduğunu fark etti. Yastığının üzerinde küçük su lekeleri oluşmuştu. Ağladığını kabul etmedi ama. Kabul etseydi eğer geri dönmesi gerekirdi. Pişman olduğunu kabul etseydi eğer adamın yanından asla ayrılmaması gerektiğini söyler ve kendini durmaksızın suçlardı.

Uyandığı zaman ilk önce koltuktan kalktı. Daha sonra ayılmak için yüzünü yıkadı. Aynadaki kendisiyle bir süre boyunca bakıştı. Artık ona benzemediğini fark etti. Başka birisiydi sanki o. Yüzündeki çizgiler, gözlerinin etrafındaki anlamsızlıklar. Söyleyemediği kelimeler aynaya bakarken etrafında dolaşıyordu. Sabunluğu sağ eline aldı ve aynaya fırlatmak için havaya kaldırdı. Daha sonra bu fikirden vazgeçti ve sabunluğu yere bıraktı. Sabunluk mermer zemine çarpınca ince bir ses çıkardı ve kız banyoyu terk etti.

Evde kalmasının bir anlamı kalmamıştı artık ve tekrardan dışarıya çıktı. Amacı aynı kalan bazı şeyleri bulabilmekti. Koca şehrin bir anda değişmesi mümkün değildi ve sokaklarda dolaşmaya başladı. Ancak yanıldığını anlaması fazla uzun sürmedi. Sokaktaki arabalar bile daha önce hiç duymadığı bir markaydı. Tamamen yabancıydı o şehre. Bu yabancılık onu rahatsız ediyordu. Ara sokaklardan birisine girdi ve oradan başka bir taneye. Amacı küçük bir parka gidip biraz oturmaktı ancak gittiği yerde bir park yoktu.

Dahası oraya nasıl gittiğini de karıştırmıştı. Hiç bilmediği bir şehrin hiç bilmediği bir yerindeydi ve kaybolmuştu. Yön bulma duyusuna güvenirdi her zaman ve ona güvenmeyi tercih etti. Birkaç sokaktan geçti, sonra başka birkaç tanesinden. Ancak geldiği yoldan daha fazla gitmesine rağmen nerede olduğunu bilmiyordu. Böyle olunca bir an için durdu ve yumruğunu sıktı. Bu esnada dişlerini sıkıyor ve karşısına çıkan ilk şeye saldırmak için hazırda bekliyordu. Ancak hiçbir şeyler karşılaşmadı ve öfkesini başka bir zaman için saklamak zorunda kaldı.

Biraz daha yürüdükten sonra duvara takılmış bir yön işareti gördü üzerinde "düş panayırı" yazıyordu. O panayıra gitmeye karar verdi en azından biraz eğlenebilirdi ki o an en çok ihtiyaç duyduğu şey eğlenmekti. Biraz işaret edilen yöne doğru ilerleyince büyük ışıklarla aydınlatılmış bol renkli bir panayır alanına geldi. Kocaman kapıdan geçerken kapının üstündeki düş panayırı yazısına dikkat etti. İçeriye girdiği zaman içerisinin şaşırtıcı bir biçimde boş olduğunu fark etti. Ancak yinede içeriye doğru yürümeye devam etti. Merak etmişti orayı.

Üzerinde farklı yazılar yazan odalardan oluşuyordu panayır. Girdiği zaman ilk olarak yanılsamalar yazan bir oda ilgisini çekti ve kapıyı açıp içeriye girdi. Kapıyı içeriye girdikten sonra kapandı. İçerisi zifiri karanlıktı. Daha sonra arka tarafından bir ışık yandı ve dönüp ona baktı. Bir aynada kendisini görüyordu ancak bu normal bir ayna değildi. Bazı aynalar görüntüyü bozardı ve bu sayede aynaya bakınca kafasını kocaman görebilirdi. Karşısındaki ayna da bunlardan birisiydi ve bu ona oldukça eğlenceli gelmişti. Daha sonra ışık söndü ve başka bir yerde tekrardan yandı. Oraya dönüp baktığında aynada başka bir yansımasını gördü. Daha sonra ışık söndü ve yandı. Oraya baktığında başka bir yansımasını gördü. Aradığı eğlence buydu işte.

Ancak bir süre sonra aynadaki yansımalar sadece görüntüyü bozmamaya başladı. Bunun yanında görüntünün kendisi de değişiyordu. İlk başta aynadaki yansımasında kendini üzgün olarak gördü. Ne kadar gülümsemeye çabalasa da yansımadaki üzgün ifade değişmiyordu. Daha sonra başka bir yansımada kendini acımasız, gaddar bir bakışla buldu. Sonra kendini ağlarken gördüğü zaman içi parçalanmaya başladı. Aynaya baktıkça parçalandığını ve bölündüğünü hissediyordu. Sanki yüzündeki parçalar dökülüyor ve onları yerlerine koyamıyor gibiydi. 

Daha sonra bedeni de değişmeye başladı. Yüzündeki ifadelere uygun bir şekle bürünüyordu bedeni. Ağladığı zaman dizlerinin üzerine çöküyor ve avuç içleriyle gözlerini kapatıyordu. Öfkeli olduğu zaman sağ elinde kanlı bir bıçak tutuyor ve kan parmaklarından aşağıya doğru akıyordu. Daha fazla dayanamayacağını düşündüğü zaman hızlı bir şekilde dışarıya çıktı. Kalbi çok hızlı çarpıyordu ve sakinleşmek için derin nefes almaya başladı.

Biraz sakinleştikten sonra dolaşmaya devam etti. Yankılar isimli bir odanın yanında durdu ve içeriye girdi. İlk başta hiçbir şey yoktu daha sonra "merhaba" dedi ve sesi yankılanmaya başladı. Sanki yüksek bir dağdan boşluğa doğru bağırıyormuş gibiydi ve bu oldukça eğlenceliydi. "Nasılsın" dedi ve kendi sesinin yankılanmasını dinledi. Daha eğlenceli bir hale gelebilirdi. "İyi misin?" diye sordu ve gelen cevap onun kanını dondurdu "iyi değilim." Bu cevabı beklemiyordu, bir çeşit oyun oynanıyordu ve ne olduğunu bilmiyordu.

"Neden iyi değilsin" diye sorduğunda yansıması ona "çünkü karşılaştığım tek gerçeği terk ettim" cevabını verdi. Kız "ama gitmen gerekiyordu" dediği zaman "gitmek kaçmaktı aslında ve ben korkağın tekiyim. Bütün acıları çekmeyi hak ediyorum" sesini duydu. "Başka çarem yoktu ama" cümlesi yansımanın sesinde biraz daha derin bir hüzün oluşmasını sağladı "Korkaksın sen. Seni gerçekten seven tek kişiyi yüz üstü bıraktın. Öldürseydin daha iyiydi onu, sökseydin yüreğini. Alıp atsaydın kuytu bir köşeye ama gitmeseydin."

Yansımanın son sözleri kendini daha kötü hissetmesini sağlamıştı. Eğer mümkün olsaydı kendini yerin yedi kat altına gömebilirdi. Nefretinin kaynağı kendisiydi aslında ve kendisinden nefret eden herkeste olduğu gibi anlamı kalmamıştı hayatın. Yürüyecek gücü kalmamıştı ama durmak da istemedi. Üzerinde "hayal odası" yazan başka bir oda gördüğünde oraya son bir şans vermeye karar verdi. Nasıl olsa daha kötü olamazdı.

İçeriye girdiği zaman kendini yeşil çimlerle kaplı bir arazide buldu. Etrafında rengârenk çiçekler vardı ve arazinin ortasında mavi panjurlu bir ev duruyordu. Hayallerindeki gibiydi. Beyaz, kabarık tüylü köpeği evin etrafında koşturuyor rengârenk kuşlarla oyunlar oynuyordu. Eve doğru yürürken "hayallerini mahvettin" diyen acımasız bir ses duydu. Ses bir kadına aitti. Bu esnada eve doğru yürüyen kendisini gördü. Kendisi elinde bir balyoz tutuyordu ve balyozla evin duvarına vurmaya başladı. Ev parçalanana kadar devam etti vurmaya. Daha sonra köpeğini boğazından tuttu ve havaya kaldırdı ve sıkmaya başladı. Köpek hareket etmeyi bırakınca onu da bir köşeye fırlattı. Daha sonra o adam kıza doğru yaklaştı ve bir şeyler söyledi. Ancak kız onu duymamış gibiydi. Elini adamın göğsüne soktu ve avucunu sıktı. Elini çıkardığı zaman adamın kalbi onun avuçlarındaydı. Adam kıpırdamadan yere doğru düşerken kendisi gülümsüyordu.

Kız ağlamaya başladı ve dışarıya çıktı. Uzun bir süre boyunca hiç düşünmeden koştu. Yorulduğu zaman eski bir bankın üzerine oturdu. Başını avuçlarının arasına aldı ve ağlamaya devam edebilir. Canı daha ne kadar yanabilirdi ki?


düş masalları II, şarkıdaki kız, ikinci bölüm


Öğle vakti gelmemişti ve adam uyanmamıştı. Aslında huzursuz bir uyku çekiyordu. Yatakta sürekli olarak dönüyor ve uykunun en derin noktasına geçemiyordu. Bu yüzden rüya görmesi mümkün olmuyordu. Aslında o pek rüya görmez, görse bile hatırlamazdı. Bu yüzden uykuyu kayıp olarak algılardı. Yaşamının boşa geçen zamanları olarak düşünür ve mümkün olduğu kadar az uyurdu. Ancak diğer taraftan uykusundan aldığı zamanı başka bir yere yönlendiremezdi. Uyanık kalacağı zamanda bir şey bulamaz ve hiçbir şey yapmadan otururdu.

Aslında onun düşünmek için fazladan zamana ihtiyacı olurdu. Bu zamanda hayatını sorgular, geçmişiyle yüzleşirdi. Bu sorgulamalar onun için acı verici olurdu genellikle. Severdi kendini sorgulamayı. Bu şekilde büyüyebileceğine inanırdı. Onun büyümek zamanın geçmesiyle akalı değildi. Kişi yaşadıklarıyla büyürdü ve o aynı şeyleri tekrar ve tekrar yaşadığı için daha hızlı büyürdü. Ona göre büyümenin en önemli aşamasıydı yalnızlık. Yalnızlıktan geçmeyen kimse büyüyemezdi. Kimsesizlik ve yalnızlık arasında farklar olurdu hep. Gerçek yalnızlık kişinin kendini terk etmesiyle ortaya çıkardı.

Bilinçaltında bütün bu düşünceler dolaşırken bir de o şarkı gelmişti aklına ve diğer tüm düşünceler kaybolmuştu. Bir insan bir şarkıya aşık olabilir miydi diye düşünmüştü uyumadan önce ve cevabı bulamadığını fark etmişti. Birçok sorunun cevabı vardır aslında hayatta. Cevaplara bir şekilde ulaşabilirdiniz. Ancak cevapları olmayan bazı sorular vardı ve onların cevaplarına erişmek oldukça güçtü.

Adam huzursuz uykusundayken aslında bom boş bir karanlığın içindeydi. Rüya görememesi de bu sebeptendi. Karanlığın kaybolması gerekirdi rüyanın olabilmesi için ancak o karanlığın tam merkezindeydi. Öyle ki karanlıkta hareket etse bunu kanıtlayacak hiçbir kanıt bulamazdı. Daha sonra etraf değişmeye başladı. Önce ağaçlar gördü. Sonra bu ağaçların altına yeşil bir çimenlik serildi. Daha sonra mavi gökyüzü ortaya çıktı ve en son bulutlar geldi. Ancak güneş gelmedi, gökyüzüne baktığında onu göremedi.

Neden orada olduğunu bilmiyordu adam. Aslında hiçbir şeyi hatırlayamıyordu. Sadece bir şarkıyı aradığını hatırlıyordu ama sebebini bilmiyordu. Bir şarkıyı nasıl bulabilirim diye düşündü uzun çimlere basarak yürürken. Yürümesinin ne zaman başladığını veya ne kadardır yürüdüğünü bilmiyordu. Bu yüzden sonsuzdan beri yürüyormuş gibi hissediyordu. Yanından geçtiği ağaçların hepsi birbirine benziyordu sanki. Bastığı çimler sanki bir diğerinin aynısıydı. Öyle bir yerdeydi ki her yer başka bir yerin kopyası gibiydi.

Bu yüzden uzunca bir süre boyunca yürüdü. Bir çıkış bulmak için yürüdü, uzaklaşmak için yürüdü, farklılaşmak için yürüdü ama yapamadı. Daha sonra neden orada olduğunu düşündü. Yürümesi ile durması arasında ne kadar fark vardı. "Bir şarkıyı arıyorum" dedi kendine. "O şarkıdaki kıza aşığım ben." Bunu söyledikten sonra etrafı farklılaşmaya başladı. Demek ki ilk önce hatırlaması gerekiyordu. Üzerinde hiçbir taş olmayan bir tepeye tırmandı. Yol yeşil çimenle kaplanmıştı. Nedense sürekli yürümesine rağmen hiç yorulmuyordu.

Tepeye tırmandığı zaman büyükçe bir ev gördü. Ev beyaz taşlardan yapılmıştı. İki katlıydı ve hiç penceresi yoktu. Bir evin neden penceresi olmadığını düşünürken içeriden gelen bir şarkıyı duydu. İşte o aradığı şarkıydı. Bir süre boyunca evi çevreleyen duvara yaslanıp şarkıyı dinledi. Şarkıyı dinlerken aşkın nasıl bir şey olduğunu anlıyordu. "Demek ki onun hakkında söylenen her şey yalanmış" dedi kendinden geçmiş bir şekilde.

İçeriye girebilmek için evin etrafında bir süre boyunca dolandı. Duvarlar onun boyundan yüksekti ve tırmanması oldukça güçtü. Büyükçe bir demir kapı vardı ama kapı kilitliydi. Ayrıca kapının etrafında bir zil bulunmuyordu. İki seçeneği vardı. İlkinde duvara tırmanıp içeriye girecek ikincisinde ise bekleyecekti. Acelesi yoktu onun o şarkı sürekli olarak çalıyordu ve başka bir yerde olmayı istemiyordu. Bu sebeple beklemeye karar verdi. "Zaten aşk aceleye gelmez asla" dedi kendine ve yapabileceği tek şeyi yapıp bekledi.

Ne kadar beklediğini bilmiyordu ama birkaç kez gece olup tekrar sabah olmuştu. O şarkıyı duyduğu sürece geri gitmek istemiyordu. Vazgeçmek gibi bir niyeti yoktu hiç ve hiç beklemediği bir anda kapı açıldı. Kapının arkasında, eve doğru ilerleyen yol boyunca hızlı adımlarla yürüdü. Evin kapısı açıktı ve kapıdan içeriye girdi. Daha sonra sesin geldiği yöne doğru ilerledi ve bir kapıdan içeriye girdi. O hayalini gördüğü şarkıdaki kız tam karşısındaydı ve "aşk bu" dedi sessiz bir şekilde. Aşkı aramakla geçen onca yılın ardından sonunda onu bulmuştu.


"Senin için geldim" dedi kıza doğru bakarak. O an yüzünde nasıl bir ifade olduğunu bilmiyordu ama öyle bir ifadeydi ki kız gülümsedi ve her yer karardı. Adam gözlerini açtığında bilgisayar koltuğunda buldu kendini ve bilgisayarında o aradığı şarkı çalıyordu. Gördüklerinden emin olmak ve uyumadığını anlamak için başını iki yana yasladı. Uyuduğunu zannetmiyordu. Eğer uyuyorsa bu gördüğü en güzel rüya olabilirdi. Hızlı bir biçimde cep telefonunu bilgisayara bağladı ve şarkıyı telefonuna attı. Daha sonra taşınabilir sürücüsünü bağlayıp bir kopyasını ona attı.

Koltuğa uzanıp şarkıyı dinlemeye başladı. Gözlerini kapattığı zaman şarkının içindeki kızı görebiliyordu. Kısa kesilmiş siyah saçları vardı ve uzun boyu. Kız gülümsemiyordu şarkıda, üzgündü. Sanki parçalanmış gibiydi. Yere oturmuş ve asla gelmeyecek bir yarını bekliyormuş gibiydi. Onu tanımlamak için kullanabileceği ilk kelimelerden bir tanesi "umutsuz" olurdu onun güzelliğine atfedilen kelimeleri yok sayarsak ki onların sayıları bir hayli fazlaydı. Hayatında ilk kez "güzel" kelimesinin anlamını bulmuş gibiydi. Onun hüznüne bile aşık olmuştu.

Onu görmek hep aradığı hayatı bulmak gibiydi. O an fark ediyordu ki onsuzluğun hiçbir anlamı yokmuş ve yaşadıkları ona ulaşmak için araçmış sadece. O kıza doğru bakarken kız bir anda başının yönünü değiştirip ona doğru baktı ve gülümsedi. O gülümseme için her şeyi yapabilirdi aslında. "Bunun için yaşamışım" dedi kendine. Bir süre boyunca bakıştılar ki bunun nasıl olduğunu bilmiyordu. Bilmesinin de bir önemi yoktu. Sanki bir sihir yapılmış ve neler olduğunu örenirse o sihir bozulabilecekmiş gibi hissediyordu ve bu duygu damarlarına dolaşan küçük bir miktar korkuya sebep olmuştu. Hayatını yeni bulmuşken kaybetmek korkutucuydu.

O şarkıyı güvene aldığını düşünürken kapısı uzun uzun çaldı. Başlarda pek uzun sürmese de kapısı çalmaya devam ediyordu. Pek misafiri olmadığı için kimin geldiğini merak etmişti. Yalnız başına yaşayan birisiydi o ve kimse ziyarete gelmezdi. Kesin satıcıdır diye düşündü kapıya kadar olan kısa yol boyunca. Kapıyı açtığı zaman ise karşısında bir adam gördü. Adam siyah bir gömlek giymişti ve siyah uzun saçlıydı. Kollarına baktığı zaman birçok kesik gördü ve adamın sağ elinde ucu kırmızılaşmış bir kılıç duruyordu. Saçı ve sakalı birbirine karışmıştı ki bunlar kendine dikkat etmediğini gösteriyordu.

Kapı açıldığı zaman adam konuşmaya başladı "şarkıyı bulacağını biliyordum. İnanmıştım sana ancak bu daha bir başlangıç. O kız ölmek üzere. Eğer bir gün onu dinleyecek birisi kalmazsa ölecek ve dinleyenlerin sayıları giderek azalıyor. Bunun üzerine adam "ben dinlerim onu" dediği zaman kapıdaki adam anlatmaya devam etti "bir gün elektrikler kesilecek ve şarkıyı dinleyemez hale geleceksin. Sonra o ölecek. Onu kurtarmak istiyorsan sana yapman gerekenleri anlatayım. Kaf dağına gitmen gerekiyor. Bunun için bir kapıyı bulman gerekiyor. Ancak o kapı herhangi bir yerde değil senin zihninde. Onu açabilmek için gerçekten istemelisin. Unutma sen artık bir masal kahramanısın ve sadece bu yüzden bile farklısın. Gerçekten istersen her şeyi başarabilirsin. Daha sonra dağın en tepesinde bir tane kapı var. O kapı ile kızın yanına gidebileceksin. Sonra onu alıp çıkacaksın. Kolay gibi görünse de o yol büyük tehlikelerle dolu ve bunları aşman gerekiyor."

Anlatıcı masallara müdahale etmeye başlamıştı eskiye göre. Aslında bunu yapmasının sebebi aşkın daha fazla zarar görmesine engel olmaktı ancak neler yapabileceğini bilmiyordu. Cümlesini bitirdikten sonra sırtını döndü ve merdivenlere doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Bunun sebebi ise masallara fazla müdahale etmek istememesiydi. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki adam tam bir şey söylemeye hazırlandığı sırada anlatıcı kaybolmuştu.

Bir süre boyunca açık kapıdan karanlık koridora baktı. Her şey o kadar hızlı ilerliyordu ki ne yapacağına dair hiçbir fikri yoktu. Şarkıdaki bir kıza aşık olmuştu ve şimdi Kaf dağına gitmesi gerekiyordu. Bir şeyi gerçekten nasıl isteyeceğini bilmiyordu. Sistem ona öğretmemişti bunu. Tüm istekleri geçiciydi aslında, telefon, araba ev veya sevgili. "Keşke anlatıcıya bunu sorsaydım" dedi ve kendine kızmaya başladı. Yarım yaşamanın getirdiği bir alışkanlıktı yarım yaşamak. Ancak bu yarım hayatta çok önemli olmuyordu günün sıradan koşuşturmacasının içinde.

Salona dönüp koltuğuna oturdu. Başını avuçları arasına alıp düşünmeye başladı. "O nasıl masal karakteri oluyordu?"dan başlayan sorular "Kaf dağına nasıl giderim"e kadar uzanıyordu. Zihnindeki bir kapıyı nasıl açabilirim diye sorduğu sırada aşkın her kapıyı açabilen bir anahtar olduğunu fark etmemişti. Uzun bir süre boyunca bekledikten sonra koltuğundan kalktı ve salonun kapısını kapattı. Daha sonra Kaf dağını düşünerek açtı ama hiçbir şey olmadı.

Bunun üzerine aynı işlemi tekrarladı ama başaramadı. Daha sonra neyi gerçekten istediğini düşünmeye başladı. Şarkıdaki o kızı istiyordu bu yüzden müziğin sesini açtı. Kapıyı tekrardan kapatıp açtığında sanki bir an için serin bir esinti hissetmişti. Tekrar ve tekrar denedi ta ki içindeki umutlar teker teker kırılana kadar. Daha sonra onu istiyorum diye geçirdi içinden. Hayatı boyunca başka bir şeyi o kadar istememişti ve kapıyı açtığında kendini karlarla kaplı bir dağın eteklerinde buldu.

Kaf dağına gelmişti ve tırmanmaya başladı. Önce birkaç saat boyunca tırmandı. Daha sonra yorulmaya başladığı sırada biraz daha tırmandı ve biraz daha. Ona sorarsan günler boyunca tırmandı. Yükseklere çıktıkça kar kalınlığı artıyor ve tırmanmak zorlaşıyordu. Başlarda bir yamaçtan yukarıya doğru yürürken daha sonraları kayalara çıplak elleri ile tırmanmaya başladı. Bu tırmanışlarda ayakları defalarca kez kaydı ve düşme tehlikesi atlattı ama vazgeçmedi.

Aldığı mesafe arttıkça yolculuğunun tehlikesi de aynı oranda artıyordu. Neredeyse her adımının bir öncekinden daha zor olduğunu söyleyebilirdi. Ayrıca çok yoğun bir soğuk vardı. Hareket etmeyi bırakırsa orada donacağını düşünüyordu. Hatta öyle ki dinlenmek için kısa bir süre durduğu zaman parmaklarını hissedemediğini fark etmişti. Etrafına baktığı her yerde kar vardı. Karın yüksekliği kimi zaman boynuna kadar geliyor ve hareket etmesini daha da zorlaştırıyordu. Birçok kez başaramayacağını düşündü bu süreç boyunca, geri de dönemezdi artık. Öyle kayalıklara tırmanmıştı ki oralardan inmesi mümkün değildi. 

Dağın kenarında dar bir patika yoldan ilerliyordu yavaşça. Yolun bazı yerleri parçalanmış ve kırılmıştı. Buralardan geçmesi için sırtını dağa yaslaması ve yana doğru yürümesi gerekiyordu. Aslında neredeyse dağın zirvesine gelmişti. Biraz daha dayanabilse zirveye ulaşabilir ve oradan kızın yanına gidebilirdi. Tam bu sevinci yaşarken arkasından bir el omuzuna dokundu. Onun kim olduğunu görmek için yüzünü çevirdiği sırada çenesine sert bir yumruk isabet etti ve kendini yerdeki karın içinde buldu.
O doğrulmaya çalıştığı sırada karşısındaki kişinin bir adam olduğunu gördü. Ancak başkalarına pek benzemiyordu. Ten rengi eski, bakır bir kabın rengine benziyordu ve bu rengi daha önce hiç görmemişti. Gözleri yeşilin sarıya çalan bir tonundaydı ve sesi onun bir insan olmadığını söylüyordu. Aslında bunlar onun en normal özellikleri olarak görülebilirdi. Boyu onun boyunun bir buçuk katı kadardı ki o kendinin uzun olduğunu düşünürdü. Fazlasıyla iri ve korkutucuydu. Dahası aynı oranda çirkindi. O kadar gürültülü nefes alıp veriyordu ki sanki bir heyelan oluşacaktı onun yüzünden.

Adam yattığı yerden kalkmaya çalıştığı sırada karnına sert bir tekme isabet etti ve onu birkaç metre uzağa fırlattı. O acımasız adamın hiç acelesi yoktu. Adam yerden kalktığı sırada onu boğazından tuttu ve kalın pardösüsünün altıdan kılıcını çıkardı. Daha sonra adamı tek eliyle havaya kaldırdı ve kılıcını sapladı. Kılıç sağ omuzundan içeriye doğru girdi. Adam kılıcın bedenindeki yolculuğunun her anını hissetti. 

Daha sonra adam hissettiği acının etkisiyle onu tutan el ile savaşmayı bıraktı ve adamın kulağına doğru bir yumruk savurdu. Kulağına gelen darbe ile sarsılan acımasız adam elindekini yere bıraktı. Bir an için kurtulmuştu ama kılıç hala omuzundaydı. Elini kılıcın kabzasına doğru uzattı ancak kabza oldukça uzaktaydı ve ona erişemiyordu. Bununla uğraşmadı bile. Kılıcın keskin yüzeyinden tuttu ve sıkmaya başladı. Kesilen elinden akan kan kılıcın üzerinden akıyor ve yerdeki beyaz karın üzerinde ince, kırmızı izler bırakıyordu. 

Kılıcı omuzundan çıkardığı zaman karşısındaki yaratık gülümsedi ve ona doğru gelmeye başladı. Bunun üzerine adam eğildi ve yerden bir avuç kar aldı. Daha sonra karı yaratığın yüzüne doğru attı. Bu hareketten dolayı bir an için tökezleyen yaratık o an için savunmasız kalmıştı. Adam sağ elinde tuttuğu kılıcı adamın sol yanına doğru sapladı. Kılıç yaratığın bedenine doğru girerken o acı içinde haykırdı. 

Bunun üzerine adam yaratığı olanca gücüyle uçuruma doğru itmeye başladı. Ancak yaratık hala direniyordu ve bu direnci kırabilmek için kılıcı çekip sol bacağına sapladı. Artık onu itmek daha kolaydı ve onu uçurumdan aşağıya doğru itti. Kütlesinin etkisiyle oldukça hızlı düşüyordu. O an aşağıda bulunan sivri bir kayaya doğru ilerlediğini gördü ve daha sonra o sivri kaya onun cansız bedeninin içinden geçiyordu. Bedeninden akan koyu kırmızı kan ise kayanın etrafını kaplamıştı.

Adam derin bir nefes aldıktan sonra yerden bir avuç kar alıp omuzuna koydu. Kanamayı bir parça durdurabilirdi böylece. Aynısını sol eline de yaptıktan sonra ilerlemeye devam etti.

Tepeye vardığında geçmesi gereken kapıyı gördü ve hızlı adımlarla ona doğru ilerledi. Tam kapıyı açacağı sırada yerde bir kağıt gördü ve kağıdı aldı. Kağıdın üzerinde "her ödül bir laneti beraberinde getirir" yazıyordu. 

Kapıdan geçtikten sonra karşısında kızı görmüştü. Adam "senin için geldim" dediği sırada kız anlamaz bir edayla "nasıl" diye sordu. Adam konuşmaya devam etti "şarkıda seni gördüm ve aşık oldum. Hayatım oldun sen, her şeyim oldun. Seni kurtarabileceğimi öğrendiğim zaman artık yolum çizilmişti benim. Hadi gidelim buradan." Bunun üzerine kız "ama nasıl gideceğiz geldiğin kapı artık yok." dedi üzgün ve şaşırmış bir tonda. Adam sırtını dönüp baktı ve ne yapacağını bilemedi. Daha sonra tekrardan kıza döndü ve uzun bir süre boyunca bakıştılar.

Onlar o şarkıdan asla çıkamadılar. Dünyanın en güzel aşk şarkısının içindeydiler ama şarkıyı kimse dinlemedi. Aşkı anlatan tek şarkıydı ancak hiç dinleyeni yoktu. İnsanlar aşkı bu şekilde unuttular. İnsanlar aşkı bu şekilde reddettiler. Aşkı bilenler varsa onlar bir süre daha inanmaya devam ettiler ancak onlardan sonra aşk tüm şarkılardan silindi. Aşkın şarkılardan silinmesi ise sonun başlangıcıydı. Şarkılarda aşk olmadığı zaman hayatın hiçbir anlamı kalmazdı. Onun yerini anlamsız sözler alır ve hayattaki her şey yok olurdu.

Aşk önce şarkılardan gitti. İnsanlar cinselliği aşk zannetti ve şarkılar hep bundan bahsetti. İnsan şarkılara inanırdı, şarkılar yalancı oldu bu yüzden. İnsanlarda onlara inanmak istedi çünkü cinsellik kolaydı, acıtmazdı. Geçici bir haz için var oluş amaçlarını reddetti herkes. İnsan aşık olmak için gelirdi bu dünyaya ve aşık olamayan her insan bir kayıptı. Aşk şarkılardan gittikten sonra dünya yok olmaya başladı. İşte bu sonun başlangıcıydı.


Find Us On Facebook