Son yolculuk 16

Biraz hızlı anlattığımı düşünebilirsin. Bir anda hikayeye başlayıp bir anda bitirdim ve bunları bilerek yaptım. Çünkü aradaki detayların çok önemi yok. 3 ay 5 gün ve 14 saat boyunca görüştük onunla ki kendisine oyuncu diyebiliriz. Ona numara vermeye gerek yok çünkü duygusal bir bağ yoktu aramızda. Olmasını çok istememe rağmen yoktu. Aslında oyun oynamayı bıraksaydık belki de güzel bir birlikteliğimiz olabilirdi ama onun bana söylediği sözle "oyun oynamadığım zaman çıplak gibi hissediyorum" cümlesindeydi bizim durumumuz.

İkimizde çıplak olmak istemiyor ve üstümüze katlarca koruma kalkanı yapıyorduk. Aslında ikimizinde oynamadığı bir an olmuştu ve o an bizim için ayrılık sebebi oldu. Hatırlıyorum bir kış günüydü ve sava soğuktu. O akşam görüşmemizdeki amaç birbirimizin kalelerini fethetmenin bir yolunu bulmaktı. Ancak farklı bir şey olmuştu. İkimizde fallara inanmayacak kadar biliyorduk hayatı ancak adettendir falcıya gidilir ve ikimizin birlikteliği hakkında bir şeyler söylemesini beklersin. Falcı da istenilen sözleri söyleyince sevinir ve "ne güzel çiftiz" dersin.

Bizde adettendir diyerek bir falcıya gittik. 60 yaşlarında sarışın bir kadın vardı. Önce o baktırmak istedi ve falcının karşısına oturdu. Falcı kartları karıştırdıktan sonra ilk kartı açtı ve yana doğru dönüp bana baktı. "Sen de karşıma otur" dedi bana "bu fal ikinize ait olan tek şey olacak" dedi daha sonra. Şaşırdım ben sonuçta oyunlarla da olsa ilerleyen bir ilişkim vardı. Sonra falcıyı dinleyip oyuncunun yanına oturdum. Adettendir böyle zamanlarda yanındakinin elini tutarsın ama biz yapmadık.

Falcı kartları açtıkça bizim ortak bir yolumuz olmadığını anlattı. Hatta abartıp bizim birlikteliğimizin evrenin yok olmasına sebep olabileceğini bile söyledi. Biz ise birbirimize bakmıyorduk bile çünkü onun ne kadar haklı olduğunu biliyorduk. Bizim birbirimizi sevmediğini söylediğinde bir bıçak almak ve falcının gırtlağına saplamak istedim çünkü gerçekler canımızı yakmıştı. Söylediği bir şeyi asla unutmam ki o söz sonraları benim hayat felsefem halini almıştı. "Asla kazanamayacağın bir oyunu oynama" demişti bana ve ben oyuncuyla olan oyunu kazanamayacaktım. Kimse kazanamayacaktı o oyunu ve aramızdakiler bu yüzden bitti.

Ben ömrüm boyunca hiç keşke demedim ama oyuncu keşke cümlesine oldukça yaklaşmıştı. Keşke oynamasaydık diyebilirdim ama bu ihtimal ikimizin de önündeydi ve biz oynamayı seçmiştik. Keşkeler anlamsızdır bu yüzden. Ben seçimimi yaparım ve sonucuna katlanırım. Kimisi buna kadar der, kimisi ise kısmet. Benim kader algım da farklı olduğu için şu an bunları konuşmak istemiyorum.

Bir süre sonra oyun oynamak istemedim ama nedense karşıma gelenlerin hepsi oyunlarla geliyordu. İşin kötü tarafı o kadar oyun görmüştüm ki hamleleri biliyordum. Karşımdaki kişi bir hamle yapmayı düşünürken ben o hamlenin sonucunu biliyor ve sonuca göre hamlemi, hamleme göre onun hamlesini ve onun hamlesine göre oyunun sonunu kurguluyordum. Bu yüzden oyunlar ilk hamlede bitmeye başladı.

Hayatımda geçici yer işgal etsin diye soktuğum insanlar artık hayatıma giremiyordum ki bu esnada üniversite son sınıfa kadar gelmiştim. Çevremdeki insanların sayısı iyice azalmış hatta sıfıra inmişti. Bazı hocalarla hayat üzerine yaptığımız sohbetler vardı ve onlar beni ayakta tutuyordu. Ayrıca sisteme olan nefretim iyice artmıştı. Onun da benden nefret ettiğini biliyordum. Bu yüzden her zaman yoluma engel koymaya çalışıyordu ama ben bir şekilde onu yenmeyi başarıyordum. Evet üstüme iftira atıp o yıllarda tutuklamaya çalıştı beni ama ben masumdum ve masumiyetimi kanıtladım.

Sistem karşıtlarını törpülemek için önce hapse atar. Eğer kişiler hala akıllanmamışsa onları akıl hastanesine gönderir ve ona deli damgasını vurur. Delileri kontrol etmek kolaydır çünkü ve sistemi kurduğu hayatın içinde delilere yer yoktu. Ben bunların hepsini görmeye başlamıştım ve gördükçe cümlelerimin içinde daha fazla yer alıyordu bu kavramlar. Üniversite ödevlerim, bitirme tezlerim başka yerlerde yaptığım konuşmalarda hep sistemi eleştiriyordum ve evet o dönem birkaç yerde konuşma yapmışımdır.

Oyunlara geri döneyim yoksa konu çok farklı yerlere gidecek ve ben asla susmayacağım. Bir süre sonra sıkılacağını ve gideceğini biliyorum bu arada. Hatta şimdiden bu deli niye dinliyorum bile diyebilirsin saygı duyarım. Saygı duymak çok garip bir kavram. Sen etrafındaki insanlara saygı duyarsın, onların haklarını korursun, seversin, sayarsın ama onlar aynılarını yapmaz. İstedikleri yere gitmen için ezip geçerler seni. Sen oyunları bil yada bilme son hep aynı olur. Oyunları bilirsen ezilmeden önce kenara kaçabilirsin. Kurtulursun belki ama bunu her zaman yapamazsın çünkü koskoca bir sistem sana karşıdır ve sen tek başına sistemi yenemezsin veya sistem yenemeyeceğini düşünmeni ister.

Bu konuda da çok fazla anlatacaklarım var ama hepsinin sırası gelecek. Önce neden akıl hastanesine kapatıldığımı anlatmak istiyorum. Zaten bu bölüm benim hikayemin en eğlenceli tarafı. Evet ben aşık oldum ve aşkım o kadar büyüktü ki beni akıl hastanesine kapattılar.

Son yolculuk 15

Gerçeklik tartışmasından kafanın karıştığını görüyorum. İçinden bir ses anlattıklarımın yalan olduğunu söylüyor. O sesi dinlersen eğer anlattıklarımın gerçekliğini yok edebilmek için beni deli diye yaftalayacaksın. Bana deli sıfatını yapıştırdığın andan itibaren söylediklerimin hiçbir anlamı kalmayacak. Ben burada evrenin sırrını bile anlatsam senin için bir delinin kelimelerinden ibaret olacak ve bana akıl hastanesini layık göreceksin.

Merak etme daha önce akıl hastanesine gittim ben ki bunu da ilerleyen zamanlarda anlatmak istiyorum. Şimdi de anlatabilirim ama şimdi anlatırsam eğer yolum oraya nasıl düştüğünü anlamayacaksın. Bu yüzden hikayeme devam edeyim ben.

Oyunlardan konuşuyorduk hatırlarsan ve sana oyunları öğreteceğimi söylemiştim. Bu sebeple geçmişimdeki başka bir anıyı anlatmak istiyorum. Bu sefer fark olarak oyunlar tek taraflı olmayacak. Üniversitedeydim yine ve yaz tatili gelmiş bende geziyorum tek başıma. Tek başıma olmayı sevdiğimi söylemiştim galiba. Tek başıma az insanlı yerlere gidip dalgaları izlemeyi severdim ve küçük bir deftere bir şeyler karalamaya bayılırdım. Hayata izler düşerdim böylelikle. Dönüp bakmazdım ama baktığım zaman neler yaşadığımı hatırlamak istiyordum. Öyle ki tek bir düşünceyi bile kaybetmek istemiyordum.

Neyse kafelerden birisindeyim yine. Daha doğrusu hep gittiği o kafedeyim. Yine nargile içiyorum ve hayata dair bir şeyler yazıyorum. Benden biraz ileride bir kız oturuyor ve bana baktığını fark ediyorum. O an yazdıklarım daha önemli benim için ve onu umursamıyorum. Aslında güzel bir kız. Kahverengi uzun saçları var ve bakışları sanki seni delip geçmek istiyor gibi. Söylediğim gibi onunla ilgilenmiyordum. Sadece arada gözüm ona doğru kayıyor ve bana baktığını görüyordum.

Biraz zaman geçti ve kız yerinden kalktı. Çantasını aldı ve üstünü giyindi. Onu önemsemediğimi söylemiştim daha önce. Yanımdan geçerken gözlerimin içine baktı ve o an iç organlarımın benden alındığını hissettim. Ancak o gitti, ben yerimden bile kıpırdamadım.

Fazla zaman geçmedi ve garson çocuk geçerken "abi kağıt düşürmüşsün" dedi bana. Kağıt düşürme ihtimalim yoktu benim ama yine de eğilip yere baktım ve yerdeki kağıt parçasını aldım. Kağıdı açtığımda üzerindeki yazı beni oldukça şaşırtmıştı "sahilde bekliyorum seni." Hiç beklemediğim bir hamleydi bu. Hatta bu kadar kesin bir hamle yapacak bir kız gibi gelmemişti bana. Ancak hesapladığım tüm hamlelerin dışına çıkıp benim oyunumda öne geçmişti. Durum böyle olunca onun oyununa göre oynamaya karar verdim. Acaba benden daha iyi bir oyuncu olabilir var olabilir miydi?

Sahile gittiğimde kızın banklardan birisinde oturup denize baktığını fark ettim. Yanına yaklaştığımda hafifçe gülümsedim ve "kağıdınızı unutmuşsunuz" dedim. Oraya onun için gelmediğimi belli edecek ama bu yalana kimseyi inandıramayacaktım. Onun bu noktada yapabileceği birkaç hamle vardı. Daha doğrusu red edebilir veya kabul edebilirdi. O kabul etmeyi seçti ve yine hamle listemde oldukça gerilerde olan bir şey söyledi "daha önce dinlemediğim bir hikaye var sende."

Bunun çok iddialı bir hamle olduğunu biliyordum. Kumarda tüm paranı oyuna yatırman gibiydi sanki ama bir diğer taraftan yüzünde oldukça masum bir ifade vardı. Aynı zamanda onun yüzündeki acı ifadesini de gördüm. Benim ona yardımcı olabileceğimi anlamıştı ve bu yüzden beni çağırmıştı ama oyun bu kadar basit olamazdı. "Hangi hikayeyi sakladığımı bilmiyorum" dediğimde gülümsedi ve "öğrenmek isterim" dedi. "Aradığım bazı cevaplar o hikaye saklı belki."

İddialı hamlelere devam ediyordu ve ben onun attığı topları geri çeviren bir tenisçi gibi oynuyordum oyunu. Amacım sayı yapmak değildi. Bir diğer taraftan oyunu nereye götürmek istediğini merak etmiştim. Bu yüzden yanına oturdum ve neden acı çektiğini sordum. Hafifçe gülümsedi ama bir an için susmayı tercih etti. Demek ki bu hamleyi beklemiyordu ancak o kısa anın ardından konuşmaya başladı. "Her şey sahte" dedi bana yüzünde duygusuz bir ifade ile. Hamle sırası tekrardan bana geçmişti. O hamlelerini keskin bir biçimde yapıyor oyunu yumuşatma görevi bana düşüyordu. Sanki tüm denizleri ateşe vermek istiyor gibiydi.

Gülümseyerek "belki ben bile sahteyim" dedim. Söylemek istediğimi hemen anlamıştı. Cümlemin içinde yatan gizli cümlede "her şey sahteyse neden bana anlatıyorsun" vardı ve hemen karşı hamlesini yaptı. "Çünkü seni tanımıyorum ve bir daha asla görmeyeceğim" dedi. Yani oyunun süresini belirlemiş oldu. Bunu yapmasının iki sebebi olabilirdi bunlardan ilki bana süreyi söyleyerek sınırları belirtmek istemesiydi. Diğeri ise süreyi belirterek benim onu uzatmak için çalışmamı sağlamak için olabilirdi ki bana göre ikisi de eşit ihtimaldeydi.

Oyun oldukça eğlenceli bir hal almıştı ve ben çok keyif alıyordum. Ters bir hamle yapmak istedim ve "demek tüm acılarını bırakıp gideceksin" dedim. "Bana ne olduğunun önemi yok zaten. Hiçbir hasta ambulansının şoförünün neler yaşadığını merak etmez zaten." Ters bir hamle yapmıştım ve onun bu hamleye hazırlığı ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu gösterecekti. Ancak öyle bir şey yaptı ki onunla alakalı tüm düşüncelerim değişti. Elimi tuttu ve "acımı bırakmak istemiyorum ki. Yakalım acılarımızı" dedi.

Yani beraber acılarımızdan kurtulacaktık ancak bunun nasıl yapacağımız belli değildi. Farazi bir söylemdi ve tek amacı konuyu değiştirmekti. Hamle sırası bana gelmişti ve oyuna duyguların eklenmesi gerektiğini düşündüm "ikimizde yanarız o ateşte" dedim. "Bütün bir şehir yanar."

Ateş kelimesini kullanırken aşk ateşine vurgu yaptığımı anlayacak kadar oyunları biliyordu. Ayrıca şehrin yanması kavramı ile ateşin büyüklüğünü göstermiş oldum. Oyun oynamayı çok istiyordu belli ki ve elimi iki eliyle tuttu. Bana doğru eğildi ve başını omzuma yasladı. Bu hamlenin anlamı kesinlikle "kendimi senin yanında güvende hissediyorum" değildi. Onun yerine "konuşmak istemiyorum çünkü beni hamle kaçırmaya zorluyorsun" demekti.

Şimdi benim sıramdı ve başını ona doğru çevirip saçlarını kokladım. İşin garibi parfümünü tanıyordum onun. Sonbahar çiçekleri aroması vardı parfümünde. Hüzün vardı içinde ve parfümünün ismini söyledim. Başını omzumdan kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. O an gözlerinde daha önce görmediğim bir ışıltı gördüm. Bu ışıltının iki anlamı olabilirdi. Bunlardan ilki oyundan çok keyif almıştı ve bu gözüne yansıyordu. Diğeri ise benden hoşlanmıştı veya onu etkilemeyi başarmıştım. Ancak ikinci ihtimalimin gerçek olmadığını düşündüm çünkü o başarılı bir oyuncuydu.

İki tane usta oyuncu karşılaştığı zaman iki şansları vardır. İlkinde oyun oynamaya devam edecekler ve onunun sonunda ikisi de kazanamayacaktı. Bu yüzden oyunu yarım bırakıp gideceklerdi. İkincisinde ise oyun oynamayacak ve belki çok farklı, gerçek bir ilişkileri olacaktı. Biz görüşmeye devam ettik onunla. Hatta bir gün neden oynadığımızı sordum ona. Verdiği cevap o kadar üzücüydü ki hissettiğim duyguyu anlatamam. Elimi tutuyordu o zaman ve ben onu sevmeye başladığımı bile söyleyebilirdim. "Ben sadece oyunları biliyorum" dedi. "Onlarsız ne yapabilirim ki?"

İşin acıklı tarafı benim de aynı durumda olmamdı ve bir süre sonra ikimizde kazanamayacağımızı anladığımızda oyunu bitirdik. Şimdi oyun oynamanın neden kötü olduğunu söylediğimi anlıyorsundur. Oyunların kazananı değil kaybedeni vardır ve oyun oynayan her zaman kaybeder.



Son yolculuk 14



Durum böyle olunca kendimi sürekli olarak parçalayıp sürekli olarak toplamaya çalışmakla geçiyordu yaşamım. Her gün yeni bir şeyler öğreniyor ve eski bildiklerimi pekiştiriyordum. Başlarda oyunlarda beni yenmeye yaklaşanlar oluyordu ama zamanla tüm hamleleri önceden sezmeyi öğrenmiştim ve istediğim zaman oyunun kontrolünü karşı tarafa veriyor gibi davranıp oyunu arka plandan gizlice yönetebiliyordum. O kadar detaylı ve güzel kurguluyordum ki oyunları tanıdığım hiç kimse beni yenemezdi. Bazen acaba öyle birisinin gerçekte olup olmadığını merak etmiyor değildim aslında.

Hayatı oyunlardan ibaret görüyordum o zamanlar. Herkes bir kalıp davranışın ürünüydü ve bu davranışı bilerek herkesi kontrol edebilirdi insan. Daha doğrusu herkesi bir süre için kontrol edebilirdi. Bu süre de karşındaki insanın ihtiyaçlarının değişmesi ile alakalıydı. Sistem insanı taklit edip tüketicilere istediklerini sunabiliyordu ama insanın sistemi taklit etmesi oldukça güçtü. Aynı sebepten dolayı karşımdakinin ihtiyaçlarını sürekli karşılayamıyordum. Daha doğrusu bunu istemiyordum da çünkü kendime biçtiğim hayatta insanların sürekli değişmesi gerekiyordu.

Hayatı istediğim gibi yaşıyordum aslında.  Her ne kadar dışarıda geçse de zamanım onun çok daha fazlasını kendi içimde geçiriyordum. Dışarıdaki hayat bana istediklerimi sunmuyordu ama kendi içimde yaşadığım hayat istediğim gibiydi. Tabiki benim dünyamda pembe bulutlardan eser yoktu. Onun yerine her zaman kapalı olan gri bulutlar ve asit yağmurları vardı. Parlak, canlı renkler yoktu mesela. Hatta kimi zaman bazı renklerin kaybolduğunu bile söyleyebilirdim. Grinin tonları vardı, siyah ve beyaz vardı. Ayrıca her tonun içine bulaşmış az miktarda renk vardı. Mavimsi gri veya yeşilimsi koyu gri gibi renklerden oluşuyordu dünyam.

Biraz karışık anlattığımın farkındayım ancak başka türlü geçmişimde yaşadıklarımın hayatımı nasıl değiştirdiğini anlatmam mümkün değil. En iyisi oyunlardan devam edelim. Hatta daha iyisini yapıp sana örnekler vereyim. Böylece daha iyi anlayabilirsin.

Bundan yıllar önce ben hala üniversiteye devam ederken bayan bir arkadaşımla Beykoz'da bir kafede oturup sohbet ediyorduk. Çok büyük bir kafe değil ve bu yüzden masalar birbirine oldukça yakındı. Arkadaşım güzel bir kızdı, karşı tarafı etkilemeyi başarabilirdi görünüşüyle. Aramızda duygusal anlamda bir olay yoktu ama onun arkadaşlığına değer veriyordum sadece. O gün üzgündü biraz. Çok da önemli olmayan sorunları vardı ve benden oyunları öğrenmek istemişti. Oyunları öğrenirse acı çekmeyeceğini düşünüyordu. Ona da sana yaptığım uyarıyı yaptım ve anlatmaya başladım.

Bu esnada bizim oturduğumuz masanın hemen yanındaki masada 3 tane kız oturuyordu. İşin garip tarafı bir tanesi bana bakıyordu. Arkadaşıma gülümseyerek yaklaştım ve izle ve öğren dedim. Bir oyunun başlangıcındaydım. O kız bana karşı ilgi duymuştu ve benimle arkadaşımın arasındaki ilişkiyi merak ediyordu. Onu biraz kıskandırmak iyi olur diye düşündüm ve arkadaşımla biraz daha samimi konuşmaya başladım, arada elini tuttum. Bir diğer taraftan da davranışlarımın kızın üzerindeki etkilerini ölçüyordum.

Onun elini tutmamdan pek hoşlanmamış gibiydi. Böyle olunca onun uzaklaşmaması için geri çekildim ve telefonumla mesaj gelmiş numarası yaptım. Sanki telefonuma gelen mesaj beni üzmüş gibi davrandım ve arkadaşıma hararetli bir şeyler anlatmaya başladım. Yüzümden öfkeli olduğum belli oluyordu. Kız benim ilişkide olduğum birisiyle mesajlaştığımı düşünmüştü ve onunla aramda sorunlar olduğunu düşünmesini sağlamıştım. Oyunun devamı daha eğlenceliydi çünkü o noktada oyunumun içine girmişti.

Telefonumu oturduğum koltuğun üzerine fırlattım yazdığım bir mesajın ardından oysa kimseye mesaj göndermiyordum. Daha sonra bitti dermiş gibi ellerimi iki yana açtım ve çarpık bir şekilde gülümsedim. Bu hareket benim yeni ilişkilere açık olduğumu gösteriyordu. Daha sonra aşk hakkında konuşmaya başladık arkadaşımla. Aşk hakkındaki düşüncelerimle beni tanıma isteğinin iyice artmasını istemiştim. Öyle ki aşkla alakalı olan fikirlerim arzulanmamı sağlamalıydı. Bu esnada kızın tavır ve davranışlarından onun içe kapalı birisi olduğunu anlamıştım ve duygusal yapısından emin olmuştum. Ben aşkın büyüklüğünden, ölümsüzlüğünden bahsettikçe onun gözlerinin içi gülüyordu.

Artık oyunun en son aşamasına gelmiştim. Aşk ile alakalı bölümü güzel bir biçimde bitirdikten sonra yalnızlıktan konuşmaya başladım. Yalnızlığımı anlatmakta hiçbir zaman zorlanmadım ben. Hele yalnızlığımı aşkın yokluğu ile birleştirerek anlattığımda kızın bana ilgisinin iyice arttığını hissettim. Öyle bir an geldi ki oyundaki yapılacak hamle sayısı azalmıştı ve ben kısık sesle konuşmaya başladım. Beni dinlediğinden emindim ve ona dinlemeye devam etmesi için harekete geçmesini söylüyordum ve o arkadaşlarını bırakarak arkamdaki masaya oturdu daha yakın olabilmek için.

Oyunun sonu gelmişti ve oyun tam anlamıyla planladığım ve istediğim gibi gelişmişti. İlk andan itibaren sürekli olan kızı ölçmüş ve onun gelecek hareketlerini tahmin etmiştim. Yüzlerce farklı hamle kurgulamış ve içlerinden en uygun olanlarını seçmiştim. İşte bunları yaptığın zaman iyi bir oyuncu olabilirsin ama daha önce de söylediğim gibi iyi bir oyuncu olmak değil oyun oynamamak gerekiyor.

O kızla olan oyunumun sonunu merak ettiğini görüyorum. Daha önce de söylemiştim oyunların kazananı yoktu ve o gün kimse kazanmamıştı. Kız arkama oturduktan sonra ellerimi iki yana açıp "işte oyun böyle oynanır" demiştim. Bunu duyan kız ise yerinden kalkıp bir daha bana bakmamıştı. Arkadaşım neden böyle yaptığımı sorduğunda "oyunların kazananı yoktur" demiştim. Ne demek istediğimi anlıyor musun? O kızla konuşabilir, buluşabilir, ileride bir şeyler yaşayabilirdim ama bunların hiçbiri gerçek olmayacaktı. Gerçeğin peşinde koşan bir insan için sahte olan her şey değersizdi. Belki kız bu süreçte yaşananların gerçek olduğunu düşünecekti ki bunu sağlayabilirdim ama ben sahte olduğunu bilecektim. Sahtelikle yaşadığım için kendime kızacaktım sonra.

Hala beni anlamadığının farkındayım. Bu yüzden söyle anlatayım sana. Köprünün kenarında yanımda duruyorsun ve etrafımızda yüksek binalar ışıklarını gökyüzüne saçıyor. Ancak bu görüntü bir yanılsama da olabilir. Mesela devasa bir resim yapılmış ve senin önüne koyulmuş olabilir. Sense yeteri kadar yakınlaşamadığın için aradaki farkı göremiyor olabilirsin. Başka bir örnek vereyim sana. Bir pipo resmi var ve resmin altında "bu bir pipo değildir" yazıyor. O kızla yaşadıklarım pipo resmiydi ve ben onun pipo olmadığını biliyordum.

Evet anlamaya başladın. Başka bir şey söyleyeyim sana etrafındaki her şey o pipo resmi ve hiçbiri gerçek değil. İstersen gerçek olmayanlardan konuşalım biraz ve bunu hayatımdaki başka örneklerle açıklayayım sana.

Son yolculuk 13


2'nin gidişi ile birlikte hayatıma başka insanlar girdi. Onların hayatıma almamın tek bir sebebi vardı acımı azaltmak. Ancak acıyı azaltmaya çalışırken yeni acılarla karşılaşmıştım. İnsanlar benim hayatıma giriyor ve sorunlarına çözüm buluyordu. Daha önce söylediğim gibi insanlara yardımcı olabiliyordum ben. Onları anlıyor ve bir çıkış yolu gösteriyordum. Ancak ben bunları yaparken karşı taraftaki insanlar sadece kendisini düşünüyordu. Yaraya yama yapmaya çalışıyordum ben ama bazı yaralar yama tutmuyordu. Daha doğrusu bir yarayı kapatmak için başka bir yerimi kesmem gerekiyordu. Böyle olunca bir sürü yaram oluyordu benim.

O esnada hayatıma girenlerin önemi yok aslında. Sadece doğru kelimeyi kullanmayı öğrenmiştim ve tek bir kelime ile inanların bana yaklaşmasını sağlıyordu. Aynı zamanda insanları hızlı bir biçimde tanıyabiliyordum. Analiz yeteneğim güçlenmişti ve bu oyunlarda bana kolaylık sağlıyordu. Hamleler planlıyor ve her hamle bitimine göre yeni hamleler planlıyordum. 6 hamle sonrasını planladığım zamanlar olmuştu. Her hamleme göre karşı tarafın olası hamlelerini hesaplıyordum ve her olası hamleye göre yeni hamleler kurguluyordum. Taşlar olmadan oynanan bir satrançtı benim oyunum.

Herkesin bir hamle sayısı olurdu. 3,5,9 veya 17 sayının önemi yoktu çünkü her oyun aynı şekilde bitiyordu; ayrılıkla. Elbette benim oyunum oynandığı için tüm ilişki denemelerimi bitiren ben oluyordum. Doğrusunu söyleyeyim kimse benden ayrılmadı. Ayrılmak istediler ancak bunu önceden bildiğim için ayrılığın oluşmasını ben sağlıyordum. Şimdi bana birkaç soru sorabilirsin. Bu sorulardan ilki neden bu yolda yürüdüğüm ile alakalı olacaktır. Hemen cevaplayayım sorunu. Çünkü hayatımda insanların olmasının beni yalnızlıktan uzaklaştıracağını düşünüyordum. Evet dünyanın en saçma düşüncesiydi bu.

Bir diğer soru ise bu şekilde canımı daha fazla yakmamla alakalı olabilir. Canımı yakmak istiyordum çünkü acı bana her şeyden daha gerçek gibi geliyordu. Sahte bir hayatı yaşamaktansa gerçek olan acıyla birlikte olurdum. Yalnızlığın göbek adım olduğunu düşünüyordum. Aradığın bir şey var ve yaşamdaki tek amacım onu bulmak. O aradığın şey mutlak yalnızlığının son bulması anlamına geliyordu ama en ufak bir ip ucun bile yoktu. Ne aradığını bilmeden yaşamaya çabalıyordun.

Anlattıklarım sana tanıdık geliyor biliyorum. Belki çok belki az da olsa bunları hissettiğini de biliyorum. Hatta hissettiğinde kaçtığını ve kendini kandırdığını da biliyorum. Anlatması zor iki şey vardır hayatta. Bunlardan birisi mutluluk diğeri ise acıdır. İnsan ikisini de anlatmakta zorlanır. Mesela acı çekmemle alakalı hisselerimi anlatmak için şehirdeki tüm binalar yıkılmış gibiydi, tüm renkler silinmiş ve hayat siyah beyaz bir fotoğraf halini almıştı, nükleer bir savaştan sağ çıkan tek canlı kadar yalnız hissediyordum desem ne kadar anlayabilirsin ki? Daha da ileriye gidip bulutların döküldüğünden, yıldızların kaybolduğundan bahsetsem mesela ya da içtiğim bir bardak suyun boğazımdan aşağıya doğru inerken geçtiği her yeri yaktığından bahsetsem? Dünyamın kimsesizliğinin üzerine defalarca kez vurgu yapsam ne değişir ki? Ne kadar anlayabilirsin beni bir düşün.

Acımın bir çaresi olmalıydı ve bir taraftan onu arıyordum. Uzun zaman boyunca aradım. Bende herkes gibi mutlu olmak, anlamsızca yaşamak istiyordum. Ancak herkes kavramından nefret ettiğimden ötürü bu gerçek olamıyordu. Aynıların dünyasında ben farklı olmaya çalışıyordum. Mutlaka bu konuyu işleyen bir resim, fotoğraf görmüşsündür. Bu fotoğrafın bir anlamı olmaz ama eğer onu yaşamıyorsan. İnsan yaşamadığını anlayamaz derler ya hani ben bu söze inanırım. İşin garip kısmı ise ben o kadar çok şey yaşıyordum ki herkesi anlayabiliyordum.

Dünyadaki herkesi duyabildiğini düşün ama seni duyan kimse yok. Bağırıyorsun, haykırıyorsun ama hiçbir şey değişmiyor. Aynı şekilde sen herkesi görüyorsun ama kimse seni görmüyor. Ağlamak istiyor ama yapamıyorsun.

Bu esnada ne aradığımı bulmak için çok uğraştım. Kitaplar okudum, tarihi araştırdım. İnsanın neyi aradığını anlamaya çabaladım. Başarılı olamayınca insanın neden aradığını araştırdım ama o da sonuç vermedi. Yani bir şey arıyordum ama neyi aradığımı veya neden aradığımı bilmiyordum. İçimde kocaman bir boşluk vardı ve o boşluğu doldurmanın derdindeydim. Ancak insan o boşluğa çimento dökemiyor. İşin kötü tarafı ise boşluğun her geçen an artmasındaydı. Eğer kara delik kavramı gerçek ise o deliğin kalbimde olduğunu iddia edebilirdim.

O zamanlar farkında değilim ama hayatıma giren her yeni insan ile boşluk giderek büyüyordu. Bu esnada aradığıma en yakın kavram olarak aşk'ı bulmuştum ve aşkı araştırmaya devam ediyordum. Eski hikayeleri okuyor ve aşkı tanımlamaya çabalıyordum. Bir diğer taraftan aşk'ın gerçekliğinden emin olmam gerekiyordu ve bunun için etrafıma bakıyordum. Sistemin aşkı ele geçirmeye çalıştığını biliyordum ve onu paketleyip satmak istediğinden haberdardım. Bu nedenle aşk başlığı altında sunulan hiçbir şeye inanmıyordum.

İnsan aradığı şeyi bulacağına inanmadığı zaman durumu daha vahim oluyor. Ancak İstanbul'u fetheden Fatih gibi ya ben aşkı bulacaktım ya da o beni alacak demiştim. Bu söz ne kadar kararlı olduğumu gösteriyordu aslında. Ancak kendime acılardan bir zindan inşa etmiştim dışarıdaki hayatımda gülüp eğlenirken aynı zamanda kendimi ebedi bir işkenceye bırakmıştım. Belki de gülmemin sebebi çektiğim acılardan aldığım zevkti bilemiyorum. Kendi psikolojimin derinliklerine o kadar inemedim. Zaten en zor şeylerden birisi insanın kendi otopsisini yapmasıydı ve benim otopsilerim iç organlarımı parçaladıktan sonra hep yarım kalıyordu.

Son yolculuk 12

Elbette onun isminin bir önemi yoktu.  Sadece oyunları öğrenmemi sağlamıştı ve bu benim için oldukça önemliydi. Artık kendimi geliştirme dönemim başlamıştı. Gerçeği söylemem gerekirse bu dönemde hayatıma çok fazla insan girdi ama onlarla bir ilişkim olmadı. Aramızdaki iletişimi bir noktaya taşıyabiliyordum ancak bir noktadan sonrasını devam ettiremiyordum.  Bunun sebebini çok araştırdım ben. Hatayı nerde yaptığımı anlamak için uğraştım.  Daha sonra iletişimin neden bittiğini araştırmaya başladım. Bulduğum sonuç ise oldukça ilginçti. Bitme sebebi bendim. Daha doğrusu ben bitmesini istiyordum.

Bu noktada oldukça ilginç bir durum ortaya çıkıyor ki bunu fark etmek benim için şaşırtıcıydı. Onların hiçbiri benim aradığım insan değildi. Peki ben kimi arıyordum ki bulamıyorum? İşte bu sorunun e cevabını bilmiyordum ve aramaya devam ettim.

İlk başlarda sanki aradıkları etrafımdaki birisindeymiş gibi düşünüyordum ama öyle değildi. Bir diğer taraftan içinde olduğum yalnızlığı azaltabilmek adına etrafımda sürekli insanların olmasını sağlıyordum. Bunu yapmak benim için sorun olmuyordu aslında. İnsanların ne için hayatında olduğunu bilirsen onlara istediklerini vererek hayatında tutabiliyordun. Tabi benim hayatıma girenlerin neredeyse tamamı sorunları olan kişilerdi. Benden istedikleri de onlara yardımcı olmamdı. Ancak bu anlaşmada sorun benim bir isteğimin olmamasındaydı. Böyle olunca onlar isteklerini karşılarken ben yalnızlığımda kavrulmaya devam ediyordum. Oysa ben sadece yalnızlığımı azaltmak istemiştim.

Daha önce söylediğim gibi hayatıma çok fazla insan girdi. Ancak düzenli bir ilişki yaşamadım diyebilirim. Zaten düzenli ilişkinin ne anlama geldiğini bilmem. Ele ele tutuşup sokaklarda yürümek midir ilişki denilen şey bilemiyorum. Eğer böyle ise ben hiç ilişki yaşamadım. Her zaman var olanın ötesinde bir şeyler istedim ben. İstediklerim çok sıra dışı şeyler değildi aslında ancak basit istediklerim karşılığını bulamıyordu.

Şimdi gelelim neler istediğime. Anlattığım zaman eminim ki komik gelecek ama bunları bile bulamadım ben. En başta güzel bir sohbet istedim. Bunun yanında çok iyi bir arkadaşlık olsun dedim. Sevginin olmadığı bir ilişki olmaz zaten bunların üstüne bir de sevgi ekleyelim. Bunları arıyordum ben aslında. Saatler boyunca bir kitaptan, bir filmden veya bir şarkıdan konuşmak istiyordum. Onun sesini duyduğum zaman şarkıların anlamını kaybetmesini istiyordum. Gözlerinin içine baktığım zaman hayatı anlamak da istiyordum. Bunları söylediğim zaman aradığımı neden bulamadığımı anlamış olabilirsin. Anlamadıysan cevabı hemen vereyim "çünkü çağımızda aşk yok. Aşkı öldürdüler."

Aşkı öldürdüler dediğimde gözlerinin şaşkınlık içinde açıldığını görüyorum. Bunu bilmiyor olabilirsin. Seni de aptal bir cep telefonu ile kandırıyorlar olabilir. Hoşlanma ile sevgiyi, cinsellik ile aşkı karıştırıyor da olabilirsin. O zaman bir soru sorayım sana ve eğer sorunun cevabını bulabilirsen hayatının değişeceğini garanti ederim. Aşık olduğun zaman herşeyinin o olduğunu söylerler. Ancak aşk bu kadar basit değildir. Aşk onu çok sevmektir. Ayrıca onun en iyi arkadaşın olmasıdır aşk, ona her şeyini anlatmak istemendir. Onu anlatacak cümle bulamamamdır aynı zamanda. Onu anlatan şiirler romanlar yazmak isteyip bir gülümsemesine beste yapmak istemendi aşk. Onun tenine bir kez olsun dokunmanın ötesinde başka bir beklentinin olmamasıydı. Şimdi soruyorum sana "Sen hiç aşık oldun mu?"

Sen düşünürken ben anlatmaya devam etmek istiyorum. Sana oyunları anlatacağımı söylemiştim. Bunu yapma sebebim oynadığın oyunların hepsini kazanmanı sağlamak değil sonuçta oyunların kazananı yoktur. Bunu yapmamın sebebi oyunlardan uzakta yaşamanı sağlaman. Onları bilirsen eğer onlardan uzakta daha gerçek bir hayat yaşayabilirsin. Eğer bilmezsen hayatındaki hiçbir şeye gerçek diyemezsin. Gerçeğin peşinde geçirir ömürünü insan. Eğer başka bir şeyin peşinde koşuyorsa o insan kandırılmıştır, sistemin kölesidir. Şimdi düşün yeni çıkan bir telefonu almak için borca giren insanların sayısını ve o telefonu hayatlarının en önemli şeyiymiş gibi görenleri bir hesapla.

Hayatın temelinde vardır oyunlar. Küçük bir bebek bile oynar mesela. Bir bebeğin ağlamak için 3 temel nedeni vardır. Acıkmıştır, tuvaletini yapmıştır ve gazı vardır. Ancak bunların dışında bir nedenle daha ağlar. O neden ilgi istemesidir. Çocuk bilinçsizce, ne yaptığının farkına bile varmadan ilgi çekmek için ağlar. İşte insanlar büyüdükçe bunu bilinçli olarak yapmaya başlarlar. Hiç merak etme örneklerle anlatacağım bunları sana. Örnekleri yaşadığım ilişki benzeri şeylerden vereceğim hiç canını sıkma.

Üniversiteye başladıktan kısa bir süre sonra yeni bir arkadaş gurubuna dahil olmuştum ben. Güzel vakit geçiriyorduk onlarla. Şakalaşıyor, eğleniyor, oyunlar oynuyorduk. Samimi, sıcak bir ortamdı aslında. Tabi bu arkadaş gurubunun içinde bayan arkadaşlar da vardı. Ancak onlar hiç ilgimi çekmedi benim. Ancak aralarından bir tanesi vardı ki onun yakınlarında olmak beni mutlu ediyordu. Zaten o dönemlerde yaşadığım bazı sorunlardan ötürü oldukça kötü bir psikolojik dönemlerden geçiyordum. Merak etme sağlıkla alakalı kötü bir dönem geçirdim. Detaylandırmayacağım zaten, bilmene de gerek yok.

Bu kızla ben giderek yakınlaşıyorduk ve onu gördüğüm zaman kalbim kan pompalama işini daha ciddiye almaya başlıyordu. Gariptir ama aramızda çok farklı bir bağ oluşmuştu. Neredeyse tüm vaktimizi beraber geçiriyorduk. Aslında bu açıdan bakarsan her şeyin güzel gittiğini düşünebilirsin. Ancak gerçek böyle değildi. Onun bir erkek arkadaşı vardı. Ancak erkek arkadaşı ile sorunlar yaşadığı için benim yanımda duruyordu. Onun yanımda durmasının tek bir sebebi vardı. Erkek arkadaşı onu anlayamazken ben anlayabiliyordum. Tek bir sebep neleri yapabiliyor bir düşünün. Birisinin sizi gerçekten anladığını düşünürseniz yapacağınız iki hareket vardır. Bunlardan ilki o kişiye yakınlaşmak, ikincisi o kişiden kaçmaktır. Yakınlaşmanın sebebini bilirsin elbette ama ben kaçmanın da sebebini söyleyeyim sana. Çünkü seni şimdiye kadar kimse anlamamıştır ve birisinin anlamasından korkarsın.

Hikayeyi çok fazla uzatmak istemiyorum. Bu esnada ben internette yazılar yazılar yazıyordum. Tabi çok belli etmeden kıza ithaf edilen yazılar oluyordu bunlar. O anlıyordu yazdıklarımı. Ne zaman benden uzaklaşmaya çalışsa yazdığım bir yazıyla onu kendime çekebiliyordum. Bu esnada erkek arkadaşından duygusal anlamda çok karşılık alamadığını anlamıştım. Doğal olarak ona hissetmek istediği duyguları sunuyor ve onu duygularla etkiliyordum. Onun hayatına hiç giremeyebilirdim belki de ancak onu anlamam ve öğrendiklerime göre hareket planımı oluşturmam onun hayatının içine girmemi sağlamıştı.

Tabi o kızla aramızda daha fazla bir şey olmadı. Ben zaten kötü bir dönemden geçiyordum ve onunla yaşadığım bu karışık durum acı çekmemi sağlıyordu. Hatta o kadar acı çekiyordum ki ne uyumak ne de uyanmak istiyordum. Elimde gelse zamanı durdurur ve öylece kalırdım. Hayatıma güzellik getirmesi gereken insanın sadece acı vereceğini öğrendiğim zaman onu hayatımdan çıkardım. Şimdi sorularının cevaplarına gelelim. Evet onu sevdim ben. Evet onun benim olmasını istedim. Ancak devam etseydim onu elde edebilirdim ki ihtimal dağarcığında yüzde 90 olarak görüyorum bunu. Onun hayatıma girmesinin sebebinin zaten kötü bir dönemden geçmeme bağlıyorum. Ben kötü bir dönemden geçiyordum ve beynim başka bir şeyle ilgilenmemi istiyordu bu yüzden en uygun kızı seçti ve onunla bir şeyler yaşamamı sağladı. Burada önemli olan birkaç nokta var. Bunlardan ilki benim beynimin bu tarz manyaklıklar yaptığı ve canımı sıklıkla yaktığıdır. İkincisi ise beynimin bu durumlarda başıma büyük belalar ve acılar çektirdiğidir. Sonuncu olarak o zamanlar oyunları öğrenmeye yeni başlamıştım ve o kız çok yardımcı oldu. En iyisi biz ona 2 diyelim belki ileride tekrar ondan bahsetmek isteyebilirim.

Son yolculuk 11

Gerçek kendimi bulduğumu fark ettim bu dönemde. Ortak ilgi alanlarını paylaşabildiğim birileri vardı ve bu bana doğru yolda olduğumu hissettiriyordu. Bir diğer taraftan bu durum bana yalnız olmadığımı gösteriyordu. Yani bu koca dünyada benim gibi başkaları da vardı ve bu düşünce mutlak yalnızlığı düşünen birisi için oldukça anlamlıydı. Ejderhalar ile alakalı bir kitaptaki bir büyücüden saatler boyunca konuşabildiği zaman insan farklı bir dünya oluşturmaya başlıyor. Ancak benim zaten kendime ait bir dünyam olduğu için onu başkaları ile paylaşmam anlamına geliyordu ve bu benim için ilkti.

Sıkıcı, anlamsız ve boş geçen ömrüm dershanede anlam kazanmış gibiydi. Sürekli ders çalışıyordum ve arta kalan vakitlerde saçma sapan konulardan bahsetmeye başlıyorduk. Daha önce de söylediğim gibi benim için oldukça farklı bir süreçti bu.

Daha sonra sınava girdim ve istediğim puanı alamadım ama bu benim üniversiteye girmeme engel olamadı. Düşünsenize tüm geleceğiniz bir sınava bağlı ve o esnada başınıza nelerin gelebileceğini bilmiyorsun. Öğrencilerden birisi hastalansa, bayılsa, kussa, yoldan geçen bir araba sürekli korna çalsa, kaza olsa sınavın mahvolabilir ve o sınavın tekrarı yok. Bu saçma sistem üzerine fazla durmak istemiyorum aslında çünkü anlatmak istediğim başka saçma sistemler var. Sınav sistemi büyük sistemin çok küçük bir parçası.

Üniversite benim kendimi bulduğum, kendim olduğum, tamamlandığım yerdi aslında. Sınırların dışına çıkabildiğim, özgürleştiğim, serbestçe düşünebildiğim bir yerdeydim ve üniversitedeyken mutluydum. Evet mutluluk alışık olmadığım bir kelimeydi benim. Bu sebeplerden ötürü üniversite yıllarımın hayatımdaki etkisi çok büyüktür. Bunun en önemli sebebi tanıştığım insanların kendimi geliştirmeme yardımcı olmalarıydı.

Ancak bir diğer taraftan o yıllar kendim olmam için oldukça önemliydi. Hatta geçmişten gelen pratik bilginin uygulamaya dönüştüğü zaman bile diyebilirim. Üniversite bir çok insan tanıdım öncelikle bunu söylemeliyim.  Ancak çok fazla arkadaşım olmadı. Daha doğrusu insanlar o kadar derinime inmedi.

Birçok insan birlikte güldüğü başka insanlara arkadaşım der ama gerçek böyle değildir. Arkadaş birlikte uüzüldüğün kişidir.  Arkada,  dost ve herhangi bir kişi arasındaki  farkları felsefi olarak anlatma niyetinde değilim çünkü kuracağım  cümlelerin anlamı olmayacaktır.

Bu sebeple anlatıma geri dönmek istiyorum. Teorik bilginin uygulamaya dönüştüğünden bahsetmiştim.  Bu hikayeyi anlatırken iki tane arkadaşım hatta dostum olduğunu söylemeliyim. Daha önceki tanımıma dönecek olursam onlar benim kötü günümde de yanımda olanlardandı. Bir diğer taraftan üniversite benim oyunları öğrendiğim yerdi.  Oyunları da anlatacağım ama oyunları tavsiye eettiğimi sakın düşünme. Oyunların kazananı yoktur ve bu yüzden ben hep kaybettim.  İnsanları kaybetmek değilde  umudunu kaybedince insanın başka bir şeyi  kalmıyormuş. Ne demek istediğimi anlayacaksın merak etme.

Oyunlarla ilgili çok şey öğrendim ben.  Oyunlarla ilgili deneyimlerini detaylandıracagım ama biraz yavaş gitmek istiyorum. Ancak beni köprünün kenarına yaklaştıracak oyunlar olduğunu söyleyebilirim.

Tekrar hikayeme dönecek olursam üniversite benim için oldukça farklı bir yerdeydi. Çok fazla insan yoktu etrafımda ama her zaman birkaç kişi olurdu. Ancak onların bana yetmediğini düşünürdüm. Canım eğlenmek istediğinde onlarla otururdum ama canım yalnız olmak istediğinde ki genelde böyle olurdu,  kendi köşeme çekilirdim. Başarılı bir öğrenciyim ama sadece ders çalışmazdım. Daha çok her anımı değerlendirmek isterdim. Kimseye çok güvenmedim orda.  Sen hep böyleydi diyebilirsiniz ama ben değişmiştim.  Artık gölgelere saklanan o çocuk değildim ve garip biçimde kendime güvenim yerine gelmişti.

Farkında olmadan bir arayışa geçmiştim ben. Ne aradığımı da bilmiyordum. Hatta o dönemlerde aradığımı bulabileceğim gibi bir yanılgıya düşmüştüm. Oysa ne aradığını bilemeyen insan onu asla bulamazdı. Samanlıkta iğne arayan onu bulabilirdi belki ama aynı samanlıkta ne aradığını bilmeyen asla bulamazdı. Ben de aynı konumdaydım. Önümde kocaman bir dünya vardı ve ben içinde çok yalnızdım. Bekliyordum neyi beklediğimi bilmeden.

Hayatım eksikti sanki. Ben ne kadar gezsem, eğlensem, yesem, konuşsam o eksiği her zaman hissediyordum. O zamanlar o eksiği başkalarıyla doldurmayı düşündüm. Arkadaşlar bu iş için biçilmiş kaftandı. Ayrıca hayatıma karşı cinsten birilerini dahil etmeliydim. Kendime güvenimin geldiğini söylemiştim ya hani bu güveni kullanmanın zamanı gelmişti. İlk sınıfta bir kızdan hoşlanmıştım. Sevmemiştim belki ama onu görünce kanımın daha hızlı aktığını hissedebiliyordum. Konuşuyor, sohbet ediyor, geziyorduk aynı zamanda ama duygularımı ona anlatamıyordum.

O kadar sıradan konulardan konuşuyorduk ki hiç konuşmamayı yeğlerdim ama böyle olursa onun sesini duyamazdım. Sesi iyi hissetmemi sağlıyordu bu yüzden sürekli konuşuyorduk. Bir gün daha fazla dayanamayacağımı anladım ve konuşmaya karar verdim. Öyle bir heyecan vardı ki içimde sanki yüreğim yerinden fırlayacak, ben milyon parçaya bölünecektim. Yanına gittim ve konuşmak istediğimi söyledim. Ondan hoşlandığımı söylediğimde beni arkadaş olarak gördüğünü söyledi. Çok duyduğum bu cümleyi ilk kez deneyimliyordum. Beni öldürebilirdi o an. Nefes alamadığımı hissettim. İşin garip kısmı hissettiğim gibi yere yıkılmadım. Aksine gözlerimi hafifçe kıstım ve teşekkür ettim.

Beklemediği bir hamleydi bu ve bocaladığını gördüm. Gülümsedim ve ondan uzaklaştım. Bir süre boyunca çok az konuştum onunla. Konuşmak için yanıma geldiğinde ise fazla ilgilenmedim. Ona karşı hissettiğim duygular bir anda bitmişti. Bunun sebebi ise bana bildiğim bir oyunu oynamaya kalkmıştım. Ondan hoşlandığımı biliyordu o ve beni hayatının bir yerinde tutarak egosunu tatmin etmeye çalışıyordu. Ancak kendimi geri çekince oyuncağını kaybettiği anladı ve bana yaklaşmaya çabaladı. Ancak bu oyunu sonlandırmıştım ve o bir daha yanıma yaklaşamadı. Daha doğrusu arkadaşım olarak kaldı.

Oyunları öğrenmeye onunla başlamıştım ben ve ilk öğrendiğim oyun "kaçan kovalanır"dı. Kaçtığınız sürece birisi mutlaka kovalar seni. Ayrıca sana bildiğim oyunları da öğreteceğim oyunları oynama diye.

Son yolculuk 10

Bir şekilde bitti lise. Ne öğrendiğimi sorsanız cevap veremezdim belki ama o dönemde çok şey kazandım ben. Kazandım diyorum çünkü öğrenmek için uğraşan bendim. Her zaman yaptığım gibi liseyi bitirdiğimde herkesi arkamda bıraktım. O halimi bilen kimse olsun istemiyordum hayatımda. Bu isteğimin sebebinin ise daha güçlü olmaya çalışmam olduğunu düşünüyorum. Her aşamadan sonra ben daha da güçlenmiştim. Aynı her bölümün sonunda güçlenen bir oyun karakteri gibi ilerliyordum.

Elbette her okulu bitirdiğimde oradaki herkesi hayatımdan çıkarınca hiç arkadaşım olmuyordu benim. Yalnızlığım devam ediyordu anlayacağın ama ben okuldayken de yalnız hissettiğim için bir önemi yoktu bunun. Üniversite sınavına hazırlanma dönemi başlamıştı. Ancak neden bu sınava hazırlanmam gerektiğini bilmiyordum. Hatta garip bir biçimde kendimi kötü hissediyordum sınav yüzünden. Düşünsenize tüm geleceğinizi birkaç saate ve çözeceğiniz sorulara bağlıyorlar. Doğrusunu söylemek gerekirse ben bunu kabul etmedim.

İlk sınav kötü geçti ve üniversiteye giremedim. İkinci denememde aynı stresi tekrar çekmek istemediğim için çalışmaya başladım. Bu dönemde ilginç bir şey oldu ve beni anladığını düşündüğüm bir arkadaşım oldu. Anlaşılmanın ne kadar farklı bir duygu olduğunu öğrendim ben ve hayatımın en güzel dönemi diyebilirim bu zamana. Sohbet ediyor, anlamsız şeylerden konuşuyor ve geziyorduk ki bunlar benim daha önce yapamadığım şeylerdi. Hayatın farklı bir yönünü öğrenmeye başlamıştım.

Hatta hayattan zevk almaya başladığımı bile söyleyebilirim. İlk kez kendime yakın birisini bulmuştum ve bu gerçekten çok güzeldi. Benim somurtkan olmayan, eğlenceli tarafımı ortaya çıkarmıştı ve onu dışarıya yansıtabildiğim için mutluydum. Bu dönemde insanları nasıl etkileyebileceğim konusunda önemli şeyler öğrendim. Hala anlayışlıydım ve insanların dertlerini dinliyordum ancak bunu az insana yaparsanız diğerleri duyar ve onlarla ilgilenmeniz için size yakınlaşır.

İnsanların bana gelmesi gerçekten kendime güvenimi arttırmıştı. Ayrıca okulun o saçma tek düzeliğinden kurtulmak daha fazla kendim olma imkanı tanıyordu. Kendim olduğum zamanlar daha özgür olduğumu hissediyordum. İstediğimi yapabiliyor, istediğimi düşünebiliyordum. Bunu söylemem ilginç gelmiş olabilir hemen açıklayayım. Sistem düşünmeyen, ezbere yaşayan insanlar ister. Bu nedenle özgürce düşünebilmek bu dönemde kazandığım en büyük şeydi.

Daha önce söylediğim gibi kendimi bulmak adına benim için önemli bir süreçti bu. Mesela ilk dersaneye gittiğim dönemde kendime hala güvenemiyordum ve kendimi yansıtamıyordum. Mesela o dönemde aynı sınıfta olduğum bir kız vardı ki ismini hatırlamıyorum. Bu nedenle ona bir sayı vermeye gerek yok. Güzel bir kızdı ve aynı sınıftaydık. Daha sonra ben bir üst sınıfa geçtim ve o geride kaldı ama hala konuşuyorduk. Mesela bir gün beraber ders çalışırken benim koluma sarılıp başını omzuma yasladı. Nasıl bir duygu olduğunu anlatamam. Tek bir kelime bile söyleyemedim ben. Tabi dershane bittiğinde o da gitti hayatımdan. Belki konuşabilseydim, söyleyebilseydim en azından telefon numarasını alsaydım bir şeyler olabilirdi ancak bunların hiçbiri olmadı.

İşin garibi onu yeterli bulmamamda sorun vardı. Güzel bir kızdı hatta bana bakmaması gerekecek kadar güzeldi ancak yine de o yeterli gelmemişti. Demek ki benim güzellikten başka aradığım şeyler vardı ve onları bulmam gerekiyordu. Zaten insan ne aradığını bilmediği sürece onu bulamazmış ya hani bende bulamıyordum. Hatta geniş zamanda konuşmak gerekirse aradığımı bulamadım ben.

Zaten ben geçmiş zamanda konuşmayı hiç sevmem çünkü geçmişi değiştiremez insan. Bir arkadaşım vardı lisede çok kötü zamanlar geçirmişti ve geçirdiklerinin etkisini azaltabilmek adına onları değiştirmeye çalışmıştı. Bunun içinde olayların sebeplerini değiştirmişti. Mesela alkolik olup onlara eziyet eden babasının bunları yapma sebebini onun dertli hayatı olduğunu söylemişti kendine ve inandırmıştı. Ancak geçmiş bu şekilde değişmezdi. Aslında iyi birisiydi o ama dediklerimi dinlemedi ve kendi yolunda ilerledi.

İnsanları etkilemeyi seviyordum. Hele onları değiştirmeye bayılıyordum. Oldukça zor bir yolculuktu bu ama kendime bir mücadele olarak gördüğüm için benim için sorun olmuyordu. Seviyordum insanlarla uğraşmayı belki kendi istediğim gibi bir hayat yaşamak için içindeki insanları değiştirmeye karar vermiştim. Böylece herkes benim istediğim gibi olacaktı. Kendi dünyamı yaratmaya çok daha küçükken başlamıştım ve büyüdükçe var olan dünyayı değiştirmeye karar vermiştim.

Elbette o zamanlar insanları değiştiremeyeceğimin farkında değildim. Daha doğrusu birisi kendisi istemediği sürece değişmezdi. Onları değişmeye ikna edebiliyordum ama değişim isteklerini uzun süreli yapamıyordum. Bu noktada karşıma iki seçenek çıkmıştı ya onların çektikleri sıkıntının uzun sürmesini sağlayacak ve değişmeye mecbur bırakacaktım ya da sıkıntılarını azaltıp onları serbest bırakacaktım. Elbette o yaşlarda bu seçimlerin farkında değildim ama insanları sevdiğim için onların acı çekmesine dayanamıyordum. Şimdi düşünüyorum da hayatım boyunca bu kararı verdiğim için oldukça mutluyum ki bu durum benim için büyük sorunlar doğuracaktı ve hepsini ileride anlatacağım.

Son yolculuk 9

Ben ne kadar kaçmaya çalıştıysam o kadar kirlendim aslında. Belki sıradan bir hayatım vardı ama bu hayattan görmem gerekenden fazlasını görmüştüm. Düşünüyorum da benim bildiklerimi başkaları bilmiyordu. Eğer bilseydiler benim gibi düşünmeleri gerekirdi. Ancak bu duru söz konusu değildi. Bunun sebebinin ise görmek ile alakalı olduğunu düşünüyorum. Çok sık anlatılan ve artık anlamsız hale gelen bir cümle vardır "herkes bakabilir ama göremezler" diye. İşte ben o cümledeki gören kişilerdendim ve gördükçe öğreniyordum hayatı.

Elbette hayatı görerek öğrenmek çok doğru bir öğrenme biçimi değildir. Yaşamak gerekir ama ben yaşamıyordum. İlişkinin nasıl yaşanacağını bilmiyordum mesela ama bir diğer taraftan ilişki kavramının ne kadar anlamsız olduğunu öğrenmiştim. Sanki bir zorunlulukmuş gibi yaşanıyordu ve bu yaşananların içinde duygulara yer yoktu. Aşk kavramı anlamını kaybetmişti sanki. Belki de bu yüzden zevk alamıyordum yaşamdan.

Geriye dönüp baktığımda kavramların arasında sıkışıp kaldığımı hatırlıyorum. Kafamdaki en önemli sorulardan bir tanesi doğrunun ne olduğu ile alakalıydı. Herkesin yaptığı mı doğruydu yoksa doğru insanlardan bağımsız bir kavram mıydı? Herkesin yaptığı doğru ise ben yanlış yapıyordum ve bu yüzden başkaları gibi davranıp doğru yapmalıydım. Ancak başkalarının yaptıkları bana yanlış geliyordu. Hissettiğim duygunun karşılığı "arada kalmışlık" olmalıydı. İnsan bilerek yanlış yapamaz derler ve ben bu yüzden başkaları gibi olamıyordum.

İşin garibi ise bu arada kalmışlığımda fikir danışacağım kimse yoktu. Başkalarından fikir alabilir insan ve bu sayede doğrulara daha kolay ulaşabilir. Ancak benim hayatımda böyle birisi yoktu ve kendime sormak zorunda kalıyordum hep. Bu tarz sorulara verdiğim cevaplar sürekli değiştiği için kendi içimden çıkamıyordum bir türlü. Okulu sevmiyordum, dersleri sevmiyordum ve insanları sevmiyordum. Düşündüğüm zaman o yıllarda kendimi de sevmediğimi fark ediyorum.

Kendini sevemeyen insan hiçbir şeyi sevemezmiş bu hayatta. Bende aynı şekilde hiçbir şeyi sevemiyor, yaşamdan keyif alamıyordum. O zamanlar daha çok küçüktüm ve yaşadığım hayat bana ağır geliyordu. Düşünüyorum da bu ağırlığın en büyük sebebi hayatın bana sundukları ile yetinmememdi. Gençliğimde kilolu bir çocuk olduğumu söylemiştim bu yüzden okul serserileri hep benimle uğraşırlardı. Beni konuşmada yenemeyecekleri içinde fiziksel güç kullanırlardı. Evet hiç dayak yemedim ama itilip kakıldığımı söyleyebilirim.

Bunların hiçbirinin bir önemi yoktu aslında etrafıma bakıyor ve insanların ne için yaşadıklarını anlamaya çalışıyordum. Bunu anlayamadığım için hayat bana çok anlamsız geliyordu. Bir çok insan para için bazıları fiziksel tatmin için bazıları kabul görmek için yaşıyordu. İlginçtir ki bunların benim için zerre kadar önemi yoktu. Ben anlaşılmak için yaşıyordum o zamanlarda. Ben hep anlaşılmak için yaşadım zaten ama anlayan hiç olmadı. Sen bile anlamaz gözlerle bakıyorsun yüzüme. Anlattıklarım umurunda bile değil biliyorum.

Hep kullanılmaya çalışıldım ben çünkü hiçbir gruba ait olamayan ve kendine yer bulmaya çalışan birisiydim. Bu nedenle beni kullanmaya çabaladılar. Zaten hayatı öğrenmem de bu noktada oldu beni kullanmaya çalışanları kullanmaya başlamam önemli bir gelişmeydi. Hayatı zor yoldan öğrendim ben. Karanlık bir sokakta kitap okurken o karanlık sokakta yaşadım ben. Böylece okuduklarımı yaşayarak deneyimliyordum ve bunların hepsi gelişmemi sağlıyordu.

Durum böyle olunca kirleniyordum ben. Hayatın pis oyunlarını öğreniyor ve onları yaşamadan kirletiyordum kendimi. Çok ince bir ayrım var bu noktada. Ben hayatı yaşayarak kirlenmedim. Ben öğrenerek kirlettim kendimi. Anlamak benim tenimi kaplayan balçıktı ve anlamayı iyi biliyordum. Bu nedenle başlarda beni kullanmaya çalışan insanların yerini kendilerini bana anlatmaya çalışanlar almıştı. Bende onları dinliyor, sorunlarını çözüyor ve onların beni korumasını sağlıyordum. Ben amacıma hizmet ediyor ve kendimi geliştiriyordum. Bir diğer taraftan insanlar onları dinlememin devam etmesi için beni koruyorlardı. Güzel bir anlaşmaydı ve ben karlı çıkıyordum.

Hatırlıyorum da bir kıza aşık olan bir çocuğun kızı elde etmesini sağlamıştım ve bundan dolayı bana borçluydu. Bu borcunu da lise kabadayılarından birisi ile kavga ederek ödemişti. Hep duygusal bir çocuk oldum ben bu nedenle duyguların nasıl olduğunu biliyordum. Duyguları bilen insan birçok şeyi bilmiştir aslında. Bilmek hayattan zevk alabildiğim tek şeydi ve o zamanlarda birçok kişiden daha fazla biliyordum ben.

Aslında o dönemler bir kızdan hoşlanıyordum ben. İsim vermek istemiyorum ben bu yüzden ona 1 diyelim. İsimlerin anlamsız olduğuna inanıyorum ben. Ondan çok hoşlanıyordum ama konuşamıyordum. Adımı sorsa cevap bile veremiyordum ona. Tabi bir diğer taraftan ne söylemem gerektiğini, nasıl söylemem gerektiğini biliyor ve onu o kadar iyi tanıyordum ki konuşabilsem onu elde edebilirdim. Ancak konuşamıyordum. Konuşamamın sebebi ise kendime olan nefretimdi. En kötüsü de buydu aslında. İnsan kendini sevmeli, ne olursa olsun sevmeli.

Neyse birkaç kez yakınlaştım onunla ama konuşamayınca anlamı olmuyor bunun. İçimde büyüyen bir duygu vardı ve o duygu bana acı çektiriyordu. Saçma sapan hayatımda her gün pişman olduğumu da ekleyin. Konuşamadığım için pişmandım ve bu durum kendime olan nefretimi arttırıyordu. Tabi hiçbir şey olmadı aramızda. Lise bitti ama yıllar tekrar gördüm onu. Neler yaşadığımı zamanı geldiğinde anlatırım. Şu an başka şeyler anlatmak istiyorum size.


Son yolculuk 8

Beklentisiz yaşamak güzeldi aslında. En azından hayal kırıklığı olmuyordu ancak her ne kadar beklentisiz olduğumu söylesem de bir tek beklentim vardı "anlaşılabilmek." Ancak o beklentimden çok uzaktaydım. İnsan beklentilerine ulaşamadığı zaman mutsuz olurmuş ve beklentisini gerçekleştirebilmek için çabalarmış. Benim sorunum ise beklentime nasıl ulaşabileceğimi bilmememdeydi. Bu yüzden boşuna yaşıyormuş gibi hissediyordum kendimi.
Aslında o günlere dair çok anım yok benim. Belki bunun sebebi kendi dünyalarımda gerçekten daha vakit geçirmemdi. İşin garibi hayal de kurmuyordum. Kimsenin olmadığı bir diyara gidiyor ve karanlık bir köşede tek başıma oturuyordum. Bu sayede bana dair tüm beklentileri yok edebiliyordum. Daha öncede söylediğim gibi hayata dair her şey bana sahte ve yapmacık geliyor bu yüzden onları reddediyordum. Derslerime çalışmamam, arkadaş edinememem de bu sebeptendi. Sistemin bana sunduğu hiçbir şeyi kabul etmek istemiyordum. Bir diğer parçam ise yalnızlıktan kaçıyor ve insanlara yakınlaşmak istiyordu ama yapamıyordum bunu.

Bu dönemde de beraber dalga geçtiğimiz bir arkadaşım vardı beni. Uzun boylu ve oldukça iri yapılıydı. Hayatla dalga geçmeyi severdi. Böyle olunca benimle de iyi anlaşıyordu ve kafası çalışan birisiydi. Onunla zaman geçirmek güzeldi. Bir çocuk daha vardı, hani en arka sıraya oturup hiç konuşmayanlar vardır ya onlardan birisiydi işte. O çocuğu daha fazla severdim ama ben. Onun sessizliğini kendime benzetirdim. Bir gün bahçede oturmuş aramızda konuşuyorduk. Ona neden konuşmadığını sorduğumda bana "beni anlayacak kimse yok" demişti. O kadar canımı yaktı ki bu cümle kendimi yüksek bir yerden atmak istedim. Bende o kimselerden birisi değildim ve bu çok kötüydü.

Düşünsenize insanları beni anlamadığı için eleştiriyordum ama ben bile onları anlamıyordum. Bu sözünden sonra onunla daha fazla yakınlaştım. Benden çok farklıydı aslında ama yalnızlık adında o kadar büyük bir ortak noktamız vardı ki aramızdaki bağları tek başına örmüştü bile. Bu yüzden lisedeki arkadaşımın kim olduğunu sorsalar onun adını verirdim ben.

Ayrıca o yaşlar kişinin kendini bulduğu, kararlarını verdiği ve yolunu çizmeye başladığı yıllardır ve bende bunları yapıyordum. O zamanlar bilmiyordum ama aldığım kararlar geleceğimi şekillendirecekti. Şu anda olduğum kişi bir anda ortaya çıkmamıştı. Geçen yılların her anı benim oluşmama kat sağlamıştı aslında. Bu yüzden kişinin kendisini tek bir kelime ile anlatmasına karşıyımdır. Ben onca şey yaşamışken sen benden kendimi anlatmamı istiyorsun. Sana onlarca cümle, kitaplar söyleyebilirim ama benden tek bir kelime duymak istiyorsun. Amacın beni bir kelimenin içine sıkıştırıp bir kenara fırlatmak farkındayım.

Seninle bir sorunum yok benim. Sonuçta bir şekilde yanımda duruyor, beni dinliyorsun. Bu bile seni tüm diğer insanlardan daha önemli yapıyor. Sanırım bu cümle bile durumumu açıklamaya yetiyor aslında. Herkesi karşıma aldım ben. En başta sistem karşıma geçti. Onun anlaşamayınca tüm insanları sana karşı kolayca çevirebilir. Hakkında birkaç yalan haber, birkaç iftira ve bir anda bitersin. Kimse adını hatırlamaz senin. Biraz düşün sistem bunu kaç kişiye yaptı şimdiye kadar? Kaç kişiyi yok etti hayattan. Şaşırdığını ve gözlerinin büyüdüğünü fark ediyorum merak etme sana bir zarar gelmeyecek.

Hala uyanma dönemindesin sen. Bazı şeylerin yanlış gittiğini fark ettin ama henüz farkında değilsin. Bu yüzden korkma sen sistem için bir tehdit değilsin hatta onun için bir ödülsün. Uyanmaya başlayınca canın yanmaya başlayacak ve sistem bunu görüp sana pahalı oyuncaklar sunacak. Bu oyuncaklarla seni oyalayacak ta ki şüphelerin ortadan kalkana kadar. Sonuçta sistem senin acı çekmen faydalanacak ve seni daha fazla kullanmış olacak. Ancak sen beni köprünün kenarında gördün ve yanıma geldin. Daha sonra hikayemi dinlemek istedin. Eğer bu yolda devam edersen büyük şeyler başaracağına inanıyorum.

Tekrar hikayeme dönecek olursak ki nerede kaldığımı hatırlamıyorum bile, liseyi sevmedim ben. Tek bir anını bile sevmedim. Bir tek o kız vardı ama konuşamadığım için anlamı yoktu bunu. Senin de konuşamadığın zamanlar oldu mu acaba? Hani kelimeleri sıralayarak cümle yapamadığın zamanlar veya kelimelerin saçma sapan bir şekilde sıralandığı ve anlamlı bir kelime kuramadığın zamanlar oldu mu? Ya da "seni seviyorum" demek yerine "şu havalar ne kadar soğuk gidiyor" dediğin zamanlar yaşadın mı? Bunları yaşamadıysan beni anlayamazsın bu yüzden yaşadığını var sayıyıorum.

Her şey garipti. Şu hayattaki en kötü şeyin hissettiklerini söylememek olduğunu anladım ben. Sonra o kelimeler birleşip bir gece vakti boğazını sıkabiliyor ve sen uyuyamıyorsun. Uyuyamamak değil sorun. Düşüncülerden kaçamıyorsun ya işte bu canını yakıyor senin. Konuşamadığın her an eksiliyorsun aslında. Sanki kumdan oluşmuşsun gibi her adımında dökülüyorsun veya tüm dünya bir ateş ve sen her adımında onun içine daha fazla gidiyorsun. Canın yanıyor, canın ve bunların hepsi sadece konuşamadığın için oluyor. Yoksa o zamanlarda konuşsam veya konuşmasam çok bir şey değişmezdi. Ancak o kelimeleri içinde taşıdığı sürece insanın hayatı çekilmez oluyor.

Benim o zamanki hayatıma dair ufak tefek fikirlerin oluştu gibi. Benim anlattıklarıma bakarak özgüvenimin olmadığını düşünebilirsin ki bunda sonuna kadar haklısın. Kendini tanımayan insanın özgüveni olmazmış ve ben kendimi tanımıyordum. En kötüsü de bu aslında insan neden var olduğunu bilmeli. Hayata dair amaçları olmalı. Gitmek istediği bir yol, arzuladığı bir gelecek olmalı ama bende bunların hiçbirisi yoktu. Ben hayatı hiç anlamamıştım. Her şeyin okuduğum kitaplardaki gibi olmasını istiyordum. Kitaplar daha gerçekti yaşadıklarımdan ve bu yüzden ben kitaplarda yaşamak istiyordum. En azından çektiğim acılar gerçek olurdu.

Konu hep gerçeklik tartışmalarına geliyor. Hayatım boyunca da böyle oldu hep. Hissettiğim duygular olurdu ve ben onların ne kadar gerçek olduğunu sorgulardım. Sevdiğim insanlar olurdu ve ben onların gerçekliğini sorgulardım. Acı çekerken onun gerçekliğini sorgulardım. Gerçek olmayan hiçbir şeyi hayatımda istemedim ben. Sistem ile aramızdaki en büyük fark buradaydı. Ben gerçekleri isterdim sistem ise onların bir taklidini verirdi. Bir pipo resminin üzerinde yazan "bu bir pipo değildir" yazısı gibiydi her şey.

Elbette o yaşlarda bu kadar derin düşünmüyordum ancak gerçeğin peşinde koştuğumu hatırlıyorum. Gerçek arkadaşlar, gerçek bir sevgi gibi kavramların peşine düşmüştüm. Bunların peşinde olmasaydım eğer hayatım çok farklı olabilirdi. Olasılıkları düşünüyorum, sonra olasılıklara göre gelecek hikayeleri yazıyorum ve hayatımın ne kadar farklı olabileceğini görüyorum. En basiti eğer gerçeği aramasaydım o yıllarımı yalnız yaşamazdım. Kız arkadaşım olabilirdi mesela. Arada elini tuttuğum, konuştuğum, sohbet ettiğim birisi olabilirdi. Ancak ben o dönemlerde gerçekten sevdiğim birisinin olup olmadığını sorguluyordum. Ondan da bu yüzden uzaklaştım zaten. Bunun aksini düşünsem gidip konuşabilirdim belki.

Çocukluğuma dönecek olursak eğer o zaman kendime güvenim yoktu. Küçük, şişman bir çocuktum ben. Hayattan alamadığım keyfi yemeklerden almaya çalışıyordum. Bu da yapay bir yöntemdi ve aynaya baktığımda gördüğüm kişiyi sevmiyordum. Kişi ilk önce kendini sevmeli. Neye benzediği veya nasıl göründüğüne bakmadan sevmeli hatta. Daha sonra kendini güzelleştirmeli ama dışsal bir güzellikten bahsetmiyorum ben. Kişi içini güzelleştirmeli. Ben düşüncelerimi güzel tutmaya çalışıyordum dünyayı kirli görsem de ben temiz kalmak istiyordum. Belki de bu yüzden kaçmıştım hayattan.

Ancak dünyanın kiri kurtulabilecek bir şey değildi. Damarlarında yayılan kötü bir virüs gibi mutlaka kanına girer ve seni ele geçirirdi. Her geçen gün daha fazla kirlenirdin ve en sonunda görünmemeye başlardın. Sistem böyle insanlar istiyor. Kirli, yaralı ve aynı insanlar yaratmaya çalışıyor. Fakat o insanı o kadar güzel pazarlıyor ki herkes onun yerinde olmak için çalışıyor. İnsan kirli olsa da daha parlak elbiseler giyip daha gösterişli bir hayat yaşayabiliyor. Para, pul, mal, mülk değil insanların peşinde olduğu şey. Herkes şöhreti istiyor, onu arzuluyor, onun için yaşıyor. Televizyon şöhret pazarlayan yarışmalarla dolu ve insanlar oralara çıkıp ünlü olmak istiyor. Hayatın böyle daha güzel olacağını zannediyorlar ama o hayatın nasıl olduğunu bilmiyorlar. İnsanların zihinlerine yerleştirilen bir filtre var ve bu sayede daha parlak, şaşalı görebiliyorlar şöhretin yollarını. Parlak olan şeyler insanların ilgisini çekermiş ya hani aynı bu şekilde. Ancak şöhretin dünyası insanların düşündüğü gibi değil ve oraya gidenler de mutsuz oluyor.

Son yolculuk 7

Son yolculuk 

Pişman olmak kötü bir duygudur ve onu hiç sevmem. Belki de en az sevdiğim duygudur. Diğer tüm duyguları sahiplenirken onu bir köşede bırakırım. Evet hiç pişman olmadım ben. Attığım tüm yanlış adımları sahiplendim çünkü bütün o yanlışlar beni ben yapıyordu. Bu yüzden pişmanlık bana çok uzaktaydı. Bir gün zamanda yolculuk yapmanın bir yolunu bulursam eğer geçmişimde hiçbir şeyi değiştirmek istemememin sebebi de aslında bu. O yıllar benim için çok zordu. Etrafımda kocaman bir dünya vardı ve o dünyanın içinde bir yerde yalnız oturuyordum. Kendime bol gölgeli bir köşe bulmuştum ve oradan çıkmıyordum.

510 milyon kilometre karelik bir dünyada yaşıyordum ama dünya bana yetmiyordu. Bu yüzden okuduğum ansiklopedilerde hep diğer gezegenleri merak ettim ben. Oralara gitmek istiyordum aslında. Oralara gidip başka bir hayata atılmak istiyordum. Yeni bir hayata atılmak için istediğime dikkat edin. Sanırım bu yalnızlığımın büyüklüğünü açıklamaya yetecektir. İşte bu yüzden kendime yeni evrenler yarattım ben. Sadece hayal gücümde gidebildiğim, insanların farklı davrandığı ve kendimi yalnız hissetmediğim bir dünya düşledim hep.

Bu sürecin bebekliğimden başladığını söylemiştim aslında ben. Daha önce de söylediğim gibi ilk hissettiğim duygulardan birisiydi yalnızlık. Yalnızlık seni anlayacak kimsenin olmaması değildi aslında. Yalnızlık senin kendini anlayamamandı ve ben o zamanlarda çok yalnızdım çünkü kendimi anlayamıyordum. Kendini anlayamayan insan hiçbir şeyi anlayamazmış Bu nedenle oldukça uzun bir süre etrafımda olan biteni anlayamadım ben.

Ömür denilen şey kişinin kendini keşfetme yolculuğuymuş aslında. Kendini anlamasına yardımcı olan şeyler iyi anlamasına katkı sağlamayanlar ise kötüymüş. Yaşadıklarımdan öğrendiğim birkaç şey var benim bunlardan en önemlisi "her gün en güzel gündür" sözü var. Her ne kadar sıkıntılarla dolu olsa da acı çekiyor olsak da onların bile bir güzelliği var. Acı çekmeyen insan kendini bulamaz, hayatı anlayamazmış.

Yine konudan uzaklaştım. Bunu sıklıkla yaptığımı biliyorsunuz artık. Ben konuya geri döneyim tekrardan. Orta okul bittiği zaman ben hep yaptığım gibi o defteri kapattım. Tanıdığım herkesi orada bıraktım ve devam ettim. Bunu neden yaptığımı inanın hiç bilmiyorum. Sanki insanlar bir yükmüş gibi onları sırtımda taşımıyordum. Yanımda da getirmiyordum. Ayrılıklara dair bir inancım vardı aslında benim. Ben her ne kadar hayatı esnek yaşamaya çalışsam da bazı sınırlarım, keskin çizgilerim vardı. Sanırım ayrılıklarda bunlardan birisiydi. Hayatım boyunca böyle kaldı hep. Ayrıldığım bir insan bir daha asla hayatıma giremedi.

Hayatımda insanların olmasını isterken bunu yapmam oldukça ilginç aslında. Hele iyi anlaştığım, güldüğüm insanlara bunu yapmam daha ilginç. Daha önce söylediğim gibi sanki insanlar bir yüktü ve ben onlardan kurtuldukça özgürleşiyordum. Bu yüzden benim hiç eski arkadaşım olmadı. Bir diğer ihtimal ise benim kendi geçmişimden kaçma isteğimin olmasında yatıyor. Her bir aşamada insanları geride bırakıyorum ve o zamana kadar yaşadıklarımda onlarla birlikte geride kalıyordu. Kendi geçmişimden bu kadar kaçmam garip doğrusu.

Aslında benim canım yanıyordu. Dışarıya belli etmesem de var oluşum temel noktalarından birisiydi acı. Seni anlamayan bir dünyada yaşadığını düşün ne kadar mutlu olabilirsin ki bu dünyada? Kaçtığım şey belki de canımın yanmasıydı. "Kaçarsam eğer acılarımı geride bırakabilirim" diye düşünmüşümdür büyük ihtimalle.

Orta okuldan sonra lise gelmişti sıra. Orayı da en az öncesi kadar sevmedim. Ancak büyüyordum ve etrafım da aynı ölçüde değişiyordu. Ancak sessiz , sakin birisi olarak lise bana çok uygun değildi. Orada her şey çok hızlı olup bitiyordu ve ben bu hıza yetişemiyordum. Onlarla aynı yaşta olsam da çocuk gibi görüyordum onları. Sanki aramızda onlarca yaş vardı da bizi aynı yere kapatmışlardı. Dersler zaten saçma olmaya devam ediyordu. Sistem 2 kere 2'nin 4 ettiği konusunda ısrarcı olmaya devam ediyordu ama ben bunu ısrarla reddediyordum. Tabi bunu kabul etmeyince sistemin dışında kalıyor insan.

Ancak bir diğer tarafı ise benim sistemin içine girmeye çalışmamdı. Sanki orada çok bir şey varmış gibi bende orada olmak istiyordum. Bunun için kendimden vazgeçmeye bile hazırdım. Başkaları ile aynı konuları konuşabilmek için kendi hayallerimi bir kenara attım. Sanırım yalnızlıktan o kadar korkuyordum ki etrafımda insanların olmasını istiyordum. Tabi daha sonra o insanları da geride bırakacaktım ben. İnsanları kullanıyorum aslında ben. Bunu herkes yapıyor ama itiraf edebilecek kadar cesur değiller. Ben itiraf ediyorum ama ben insanları kullandım. Bunu hep yaptım ama inanın bana bu onların yaptıklarının yanında gözükmez bile.

Her geçen zaman okula olan tahammül seviyem azalıyordu. Belki başkaları gibi öğretmen dövmedim ben veya okulu yıkmadım ama tüm aykırı hareketlerin arkasında mutlaka bulundum. Genellikle harekete geçirecek cümleyi söylerken buldum kendimi. Sonra etrafımda olaylar olurken keyifli bir şekilde izledim. Bu dönemde öğrendiğim yeni bir yeteneğim vardı artık. Etrafımı, insanları değiştirebiliyordum. Mutsuz birisini mutlu yapabiliyordum mesela ama bir diğer taraftan mutlu birisini mutsuz da yapabiliyordum. Bunları sadece doğru anda söylenmiş birkaç kelime ile yapabilmem daha güzeldi.

Aslında bu özelliğimi kazara buldum. Üzgün bir arkadaşımla konuşuyordum. O yaşlara göre büyük sıkıntıları vardı onun. Biraz konuştuktan sonra yüzünün eski neşeli haline geldiğini fark ettim. Çok fazla bir şey söylememiştim ona. Sadece doğru zamanda söylenmiş bir kaç kelime hepsi o kadar. Bazen insan duymak istemediklerini duymaya ihtiyaç duyar ve bunu yapan ben oluyuordum genellikle. Doğru kelime kullanmanın ne kadar önemli olduğunu anlamıştım ve bu kelimeyi bir çok farklı amaçla kullanabiliyordum. Hayatın hep arka planında kalmıştım ben ama artık arkadan ipleri elinde tutan kuklacı rolünü üstenlemeye başlamıştım. Bu özelliğimi kötü bir amaç için asla kullanmadım. Ben hiçbir zaman insanları kullanıp atan birisi olmadım ancak bu özelliğimi fark etmem kendime güvenimi yerine getirmişti.

Ben her zaman  insanların mutlu olmasını isterdim ve bu yüzden hep bu uğurda çabaladım. Bu durum ise beni sırdaş konumuna yükseltti. Hala arkadaşım yoktu ama etrafımdaki insanların sayısı artmıştı. Aslında insanlar beni sıkıntılarını çözmek için kullanıyordu ama bende onları yalnızlığımı azaltmak için kullandığım için sorun olmuyordu. Bazı insanlar bana çok yakınlaştı bu dönemde. Bazılarına karşı duygular büyüttüm içinde ancak gemiler limana sadece fırtınada sığınırdı. Hava düzelince limanı terk ederlerdi. Bu yüzden hayatıma gelen herkes bir süre sonra gitti.

Bir diğer taraftan deneyimsiz bir lise öğrencisiydim ben. Bir kıza ondan hoşlandığımı söyleyebilmemin imkanı bile yoktu. Bu yüzden onların anlaması gerekiyordu ancak onlar bunu hiçbir zaman anlamadı. Ben insanların fırtınalı havalarda sığındığı bir limandım. Sadece o yıllarda küçük bir limandım ama zaman geçtikçe büyüdüm. Daha fazla gemi aynı anda sığınabilir hale geldi. Konuşamamak çok garip bir duygudur. Onun yanında durursun, gözlerinin içine bakarsın, kalbin o kadar şiddetli atıyordur ki sadece onun gürültüsünü duyarsın ama konuşamazsın. Havadan, sudan, aptal matematik sınavından konuşursun ama içinden geçeni söyleyemediğin için hayatı yakalayamazsın. Hep bir adım geriden gelirsin sen. Bu yüzden yakalayamazsın hayatı. Biliyorum, kendimi tanıdığım kadar seni de tanıyorum.

İnsanlar üzerinde bıraktığım bu etki aslında mutluluk vericiydi. İnsanların gülümsemesini sağlayabiliyordum ve benim için mutluluğun anlamı buydu. O zamanlar bilmiyordum tabi insanları anlamanın ne kadar önemli olduğunu. Bu yüzden insanları dinleyen ve onlara yol gösteren kişi konumundaydım. Ancak onların hayatlarına, düşünme biçimlerine, duygularına müdahale etmeyi öğrenememiştim. Bunu yapmak istediğimi hatırlıyorum ama. Hatta bunu sadece onun bana biraz daha yakın hissetmesi için yapmak istiyordum. Siyah saçları vardı ve yuvarlak bir yüzü. Ayrıca baktığı zaman iyi hissediyordum kendimi sanki ondan bana zarar gelmeyecekmiş gibiydi. Belki de bu yüzden ilgimi çekmişti ama zaten liseye giden bir çocuktum. Hayattan çok fazla beklentim yoktu benim.

Son yolculuk 6

Galiba bu yüzden hep gittim ben. İnsanlardan, sokaklardan hatta şarkılardan bile gittim. İnsanlar garipti onların hayatında kalamayacağımı anladığım zaman gittim. İnsanlar hayatlarına kimseyi kabul etmiyorlar artık. Yalnızlıktan dem vurup yüreklerinin kapılarını kapatanlar yine onlar. Çok kapının önünde sabahladım ben. Açılmalarını bekledim onların ama beklemek boşunaymış. Olmayacak dualara çok amin dedim ben ve bu şekilde anladım gerçeğin bazen neden önemli olduğunu.

Beklemek ulaşmaktan daha keyifliydi benim için bu yüzden hep zor yollarda yürüdüm. Gitmek diyordum en son olarak oradan devam edeyim en iyisi. Ben hep gittim. Ancak ben kalarak gittim. İnsanlara kalacağımı gösterdiğim zaman onlar beni gönderdi ama hep giden ben oldum. Önümde bir kapı vardı başlangıçta. Sonra onun arkasına duvar örüldü ve başka bir tane. Ben kapıyı açtım, duvarları tırmandım, göletlerden geçtim sadece bir yüreğin içine girebilmek için. Ancak bu kadar uğraşmama rağmen hep kovuldum. İnsan kalplerine kimseyi almıyorlar ve her şeyi yüzeysel yaşıyorlar. Buna rağmen kalpleri kapattıkları zindanda çürüyüp gidiyor ama farkına bile varmıyorlar. Gün geliyor sevmek istiyorlar ama bunu yapamayacaklarını o an anlıyorlar.

Benim hikayem böyle aslında. Kalmak isteyen ama giden birisiyim ben. Gidiyorum çünkü insanları anlıyorum artık. Ne zaman kılıçlarını çıkaracaklarını iyi biliyorum. Sorun kavga etmek veya korkmak değil. Kılıcın tenimi kesmesi hiç değil sadece savaşlardan kalan bir yorgunluk var bende. Gururla gösterdiğim yaralarım var. İnsan sonunu bildiği bir şeyi yaşamak istemezmiş benimki de öyle bir durum. Yoksa zordur beni oyunlarda yenmek.

En iyisi çocukluğuma döneyim ben. İlk okul bitince başka bir okula başladım. Yeni bir okul ve yeni dersler vardı. Biraz da büyüyor olmanın verdiği kendine güvenmişlik vardı. Ancak okul tam istediğim gibi değildi. Yaşıtlarımdan daha kiloluydum ve boyum daha kısaydı. Hatta bizim sınıfta yaşça büyükler vardı ve ben onların yanında çocuk gibi kalıyordum ki öyleydim. Böyle olunca biraz daha uzaklaştım ancak bu sefer derslerden de uzaklaştım. Artık onların işime yarayacağına inanıyordum.

Bu yüzden kendime yeni bir dünya inşa ettim. 4 yaşında okumaya başladığım Jules Verne kitaplarını tekrardan okudum. Artık daha gerçek hayallerim vardı benim ve astronot olmaktan vazgeçmiştim. Her zaman hayalimdir uzaya çıkmak ama bunu yapamayacağımı anlamıştım artık. Bir süre boyunca büyüyünce ne olmak istediğimi bilemedim ben. Sanki fırtınalı bir denizdeki küçük bir kayıktım ben. Fırtına beni nereye sürüklerse oraya gidiyordum ama bunu bilmeme rağmen ne kürek çekmekten ne de kayığa dolan suyu atmaktan asla vazgeçmiyordum. Asla yılmıyordum ben. Belki vazgeçersem kendim olmayı bırakırım diye korkuyordum o zamanlar.

Bu açıdan baktığım zaman yaptığım her hareketin mantıklı olduğunu görüyorum. O zamanın şartları altında düşünürsek eğer hiçbir zaman kendi mantığımın dışına çıkmamışım. Elbette başka birisi olayları sorgulasa büyük ihtimalle yaşadıklarımı saçmalık olarak görebilir ancak bu yapılan en büyük hatadır. Herkesi kendi şartlarına göre yargılamak gerekir. Çok zengin bir insanın çok fakir bir insana elbiselerin çok kötü demesi gibidir. Herkesi kendi standartlarında incelemek gerekir.

Hastalıklı ve kendi başıma büyümüş bir çocuktum ben. Hayata birkaç adım önde başlamıştım. Durum böyle olunca yaşıtlarım ile ilişki kurmakta zorlandım hep çünkü onlar bana basit geldi. Kendimden büyükler ile de iletişim kuramadım çünkü onların lisanını bilmiyordum. Bu yüzden arada kaldım ben. Ne şimdideydim ne de gelecekte. Bu yüzden zamanı hiçbir zaman anlamadım ben.

Beni hayattan uzaklaştırabilecek her şeyi yapmaya başladım böylece. Kitaplar güzel bir yoldu ama yeterli değildi bu yüzden tüm vaktimi bilgisayar oyunlarıyla geçirmeye başladım. Şanslıydım ki bu zamanımda yanımda olacak iki tane arkadaşım vardı. Birisi ile çok samimiydik, hemen hemen tüm vaktimi onunla geçiriyordum. Diğer arkadaşım ise işine geldiği zaman bize katılıyordu. Garip ama o çocuk benim yalnızlığıma ortak olabilmişti. Bunu yapmak isteyen çok insan oldu ama pek azı bunu başarabildi. Bu yüzden o arkadaşın yeri benim için hep ayrıydı.

Bir diğer taraftan orta okul zamanı ergenlik çağının başlangıcında olan bir zamandadır ve zamanda beni ilişkilerden soğutabilecek kadar pis şey gördüm. Hepsini anlatmayacağım elbette ama insanın içine yerleşen cinsellik arzusunun nasıl kölesi olabildiğini gördüm ve insanlardan ayrılmaya asıl burada başladım. "Onlar ne aşkı biliyor ne de sevmeyi" dediğimi hatırlıyorum. Daha sonra onların olduğu yerde bulunmam dediğimi de hatırlıyorum. Her şey o kadar basit geliyordu ki bana vazgeçmiştim birçok şeyden.

Bu vazgeçişler sonucunda kendi dünyamın içine iyice girdim. Ayrıca yine kendimden büyük başka arkadaşlar edinmiştim hem de bu sefer aramızdaki yaş farkı çok daha fazlaydı ama sorun değildi benim için. Artık onlarla aynı lisanda konuşabiliyordum. Özellikle bazı konularda kendimi daha fazla geliştirdiğim için bu alanlarda uzmanlaşmaya başlamıştım. Yine de tam olmuyordu bu çünkü onların gözünde çocuktum. Elbette o yıllarda çocuktum ben ama kimse yüreğimin daha yaşlı olduğunu fark etmiyordu.

Ben daha bebekken annemin bana insanları anlattığını hatırlıyorum. İyisiyle, kötüsüyle insanlar hakkında bilgi verirdi hep bana. Belki de insanlara olan merakım bu zamanlarda ortaya çıktı. Her zaman onları anlamaya çabaladığımı biliyordum. Ancak bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Birçok noktada onlardan farklıydım, konuşacak bir konu bulmakta bile zorlanıyordum ama neden onları bu denli tanımak istiyordum? Belki bunun sebebi onları kendime benzetmekti veya onları anlayıp onlara benzemek istiyordum. İkinci ihtimal daha doğru olabilir aslında onlara benzersem yalnız olmazdım ve yalnızlık benim ilk hissettiğim güçlü duygulardan birisidir. Daha önce söylemiştim ama tekrar edeyim yalnızlığa karşı verilen bir savaş benim ömrüm.

Ailem benim bu durumumdan endişe ediyordu aslında. Evet iki tane arkadaşım vardı ve birisi ile çok yakındım ancak başka hiçbir şeyi umursamıyordum. Okulu zorla bitirdiğimi söylesem yalan olmaz herhalde. Nedenini çok iyi biliyorum çünkü çalışmıyordum. En başta zorla giydirilen takım elbiseden nefret ediyordum. O zamanlarda bile ötekileştirme çalışmalarının bir ürünü olduğunu düşünüyordum. Bendeki farklılıkları yok etmek için başkaları ile aynı görünmem gerekiyordu. Kabul edelim insanları tek tipleştirmek istiyorsanız başvuracağınız ilk yöntemlerden birisidir bu. Askerliği düşünün neden herkesin elbisesi aynıdır? Aynı seviyedeki insanlar aynı elbiseyi giyersiniz çünkü bu sizin konumunuzu gösterir. Oysa biz askeriyede değildik ama aynı sistem geçerliydi.

Elbisenin aynı görünmemesi için elimden gelen her şeyi yapıyordum. Kravatımı tam sıkmıyor, gömleğimi dışarıya çıkarıyor veya farklı renkte çorap giyiyordum. Ancak bunların hiçbiri üzerimdeki o elbiseye olan nefretimi gideremiyordu. Zaten ilk okul yıllarından kalma bir bir nefretim vardı ve bu giderek artıyordu. Sistem bana uygun bir okul bulmak yerine beni de herkes gibi yapmaya çabalamıştı. Böyle olunca da ben akıntıya karşı yüzmeye çalışan birisi gibi debelenip duruyordum. O zamanlar bilmiyordum ancak o yıllarda yaşadıklarım geleceğimi derinden etkileyecekti. Bunu bilseydim de aynı şeyleri yapardım. Bunu söyleyebilmek belki en büyük kazancım benim.


Son yolculuk 5

Okul hayatım garipti benim. Derslerimde hep başarılı oluyordum ama çalışmıyordum. Okulda anlatılanların zerre kadarını umursamıyordum aslında. Sanki anlatılanlar hiçbir işime yaramayacak gibi hissediyordum. Öyle değil mi ama? Eğitim sistemi bir sürü gereksiz bilgi ile dolu. 2 kere 2'nin 4 ettiğini anlamakla o kadar meşgul ki sistem nasıl iyi insan olunur konusu anlatılmıyor hiç. Ancak kötü olmak anlatılıyor durmaksızın. Eğitim sistemi kötü insanların başarı hikayeleri ile dolu aslında.

Konumuza dönelim garip bir çocukluk yaşadım ben. Arkadaşım yoktu ama oyun oynadığım insanlar vardı. Ancak fiziksel olarak onlar kadar güçlü olmadığım için oyunlarda başarılı olamıyordum. Oyunlarda başarılı olamayan birisinin arkadaş edinme ihtimali yok ile aynı seviyedeydi ki yok seviyesindeki bir ihtimal çoğunlukla gözden kaçabilir. Hatırlıyorum da bir adam tanımıştım. Sahil kenarında şehir ışıklarına bakarken "benim mutlu olma şansım yok" demişti. Onun yüzüne baktığımda gerçekten şansının olmadığını gördüm. Mutluluğu bilmiyordu o. Birçok insan mutluluğu bilmiyor. Kendilerini yalanlarla kandırıp mutlu olduklarını söylüyorlar. Yeni bir telefon alıp mutlu olmaz insan. Mutluluk insanın kendisi ile alakalı değildir. Aksine mutluluk başkaları ile alakalıdır. Mutlu olmak için başkalarına hediye almalı insan.

Yok garip bir ihtimal düzeyidir ki hayat bana o seviyenin de kandırmaca olduğunu öğretti. Ne zaman "şansım yok"u içeren bir cümle kursam hayat bana o şansımı gösterdi ama ben tutunamadım. Herhalde benim beceriksizliğim bu, benim salaklığım, yeteneksizliğim. Bir kelebeği avuç içinde tutmak gibi aslında. Eğer fazla sıkarsanız onu öldürürsünüz eğer az sıkarsanız kaçıp gider. Ben ise onu öldüreceğimin korkusu ile avucumu kapatamadım bile. Ben hep burada kaybettim aslında. Gitmekle kalmak arasında bir yere oturdum ve ne gidebildim ne de kalabildim.

Hatırlamak zor aslında. Hem aradan uzun yıllar geçmiş hem de hatırlamanın çok bir faydasını görmedim. Eskiden hiçbir şeyi unutmazdım ben. Hatta biraz abartarak söylemek gerekirse o anki gibi hatırlardım. Ancak hatırlamak can yakmaktan başka bir işe yaramıyor günümüzde. Hatırladıkça sisteme ayak uyduramıyorsun mesela. Sistem unutmanı istiyor senin, unutmazsan kendini dışlanmış buluyorsun. En büyük aşkını hatırlamayı sürdürürsen başka birisi nasıl gidebilir hayatına? Sistem başkalarının girmesini istediği için sen hatırlayamıyorsun işte. Yazın çıkan aptalca şarkılar gibi hayat, hiçbir anlamı yok ama seni eğlendirebiliyor. Bu kadar basit, yaşıyorsun işte.

Konudan konuya neden atladığımı bilmiyorum aslında. Normalde sevmem bunu ama sevmediğim şeyleri yapmayı alışkanlık haline getirmişim. Bu yüzden lafı fazla uzatmadan geçmişe geri döneyim ben. Okuldayken yalnız olduğumu söylemiştim ama durum tam olarak öyle değildi. Arkadaşlarım vardı ama onların hepsi büyüktü benden. Ancak yaşça küçük olduğum için onlarla aramızda fark vardı. Belki ben uzay gemilerinden bahsedebiliyordum ama onların dünyası bana göre değildi. Büyümek onların lisanında konuşmak istiyordum ama yapamadığım için mutsuz oluyordum. Ne şimdideydim ne de gelecekte. Zamanın bir köşesinde sıkışıp kalmıştım ben.

Büyüdükçe onların dünyasının çekici olmadığını anladım. Hatta dünya giderek kirlenmişti. Bu yüzden çözüm küçülmekti. Herkes büyürken ben küçülmeliydim ki dünyayı tekrardan o eski masumiyeti ile görebileyim. Ancak hayatı hep ters yolda giderek yaşayan ben büyümeyi tercih ettim. Çok net hatırlamasam da o zamanlar sistemi yenmeye ve dünyayı temizlemeye karar verdiğimi hatırlıyorum. 8, 9 yaşındaki bir çocuğun neden bu kadar büyük bir hedefi olduğunu bilmiyorum. Karşıma böyle söyleyen bir çocuk çıksa "manyak mısın olm sen, git oyuncaklarınla oyna" derdim ama insan bunu kendisine söyleyemiyor. Hele geçmişine bunu söylemek mümkün olmuyor pek.

Hatırladığım çok fazla şey yok aslında. Her şeyi hatırlamak gereksiz bir yük aslında bu yüzden unuturuz bazı şeyleri. Sadece önemli olanları hatırlarız. Bu yüzden o zamana dair bir çok şeyi unuttum ben. Bir tane kız vardı ilk okul zamanımda. Onu beğendiğimi hatırlıyorum, duruşuyla, gülüşüyle, bakışıyla güzeldi bana göre. İsmini hatırlamam mesela ama ilk hoşlandığım kız olduğu için onu ayrı bir kenara koydum. Bir anlamı yok aslında bunun ama bir taraftan kendi kendimin otopsisini yaptığım için önemli noktalar. Ayrıca o zaman hissettiğim duygunun masumiyetini unutmak istememem. Birçokları bunu unuttuğu için kaybediyor.

O zamanlar çocuktum daha bu yüzden aşkın anlamını bilmezdim ama yabancı bir şarkı dinlemiştim ve aşk böyle bir şey olmalı demiştim. Sözlerini anlamıyordum zaten anlamama da gerek yoktu. O kadar masum, o kadar temizdi ki şarkı aşkı masumiyet ile özdeşleştirmiştim zamanında. Sonraları bunun düşündüğüm gibi olmadığını acı bir şekilde öğrendim. Aslında aşk benim o zaman düşündüğüm gibiydi sadece aşk artık yoktu. Bu yüzden o küçük halimin kendi aşk tanımı çerçevesinde aşık olduğunu söyleyebilirdim. Ancak konuşamadım tabi ki. Böyle bir huyum vardır ve bazen söylemem gereken sözleri söyleyemem. Belki aradığım kelimeleri bulamamamdır bu sorunun sebebi. Zaten o zamanlar hissettiğim duyguyu tanımlayamıyordum bile sadece onu gördüğüm zaman kalbim daha hızlı çarpmaya başlıyordu ve istemsizce terliyordum.

Daha önce söylediğim gibi çok fazla arkadaşım yoktu. Daha doğrusu çok fazla insanı hatırlamıyorum. Bir tane arkadaşım vardı ama. Beraber oyunlar oynardık. Okulun duvarına tırmanıp kaçar ve daha sonra ön kapıdan içeriye girerdik. Bir tane evin çatısına çıkar ve güvercin beslerdik. Bunun haricinde başka bir anı kalmadı zihnimde. Demek ki benim için oldukça önemli deneyimlerdi o zamanlar. Gariptir aslında bir çocuğun yalnız kalması. Daha da garibi o yalnızlığımı doldurmaya çalışmam ve benden büyüklerin yanına gitmem. Yalnızlıkla çok uğraştım ben ve onu çeşitli yollarla uzaklaştırmaya çalıştım. Aslında yalnızlığa karşı verilen bir savaştı benim ömrüm.

Pek sevmesem de okul benim için kendimden uzaklaşma yeriydi. Bu yüzden onu sevdiğimi bile söyleyebilirim. Hatırlamasam da o zamanlar kendimden korkuyordum ki yalnız kalmamaya çalışıyordum. Söylediğim gibi okul aslında bana hiçbir şey öğretmedi sadece 2 kere 2'nin 4 ettiğini söylediler ama ben zaten bunu biliyordum. Bu yüzden derslerde sıraya ters oturan çocuktum ben. Belki de hayat ile olan anlaşmazlığım bu dönemde başlamıştı. Hep herkesten başka bir yöne baktım ben. Herkesin doktor, öğretmen olmak istediği bir dünyada ben astronot olmak istedim çünkü bu dünya bana yetmiyordu ve kaçmak istiyordum. Yıllar sonra düşündüğüm zaman vardığım en net sonuç bu oluyor.

Kaçmak ve gitmek arasında büyük bir fark var aslında. Kaçmak, sıkılmışlığı, bezginliği ve bıkkınlığı da içinde barındırır. Gitmek ise daha geniştir, sebepleri belli değildir. Kaçmanın içinde korkmak olur genelde. Bu açıdan baktığımda korktuğumu söyleyebiliyorum. Belli bir şeyden korkmadığımı hatırlıyorum ama. Sanırım korkumun sebebi insanlar ve yalanlardı. Uzaya gidebilseydim ben orada kimse yalan söyleyemeyecekti bana. Ayrıca dünyanın bana boş geldiğini de hatırlıyorum. Geçen zamanım hep o boşluğu doldurmaya çalışmakla geçti ama yapamadım. O kadar büyük bir boşluktu ki içime evrenler soksam içine yine dolmazdı.

Find Us On Facebook