Son yolculuk 30

Yıkılmış bir şehrin tam merkezindeydim ben. Ne zaman sahil kenarında bir banka oturmak istesem yıkılmış bir banka oturuyordum. Ya şehirdeki tüm banklar yıkılmıştı ya da ben özellikle yıkılmışları seçiyordum bilemiyorum bunu. Ayrıca sahile gitmeye devam ettim ben. Sahile gidip bir güvercinin ayağına bağladığım mektupla uçmasını izliyordum. Her gün yapıyordum bunu, her gün ona bir mektup gönderiyordum ve her mektup aynı satırlarla başlıyordu "Dönmeyenim"

Her şeyi bırakıp gitme isteğimin arttığı dönemlerdeydim. Bir insan ne kadar uzağa gidebilir diye düşünüyordum bu esnada. Kişinin kendinden kaçabileceği bir yer olmadığını çok iyi biliyordum. O zaman en uzak yer neresiydi. En uzak yere gitmek için milyarlarca ışık yılı uzaktaki bir yere mi gitmek gerekirdi. Bu düşünceyi doğrulamak için uzay yolculuğu mümkün olmadığı için emin olamıyordum. Ancak bildiğim bir şey vardı ki kendimden kaçma imkanım yoktu.

Hafızamı sildirebilirdim mesela eski bir filmdeki gibi ama bunu yapmayı da kabul edemezdim. Hafızamı silmek onu silmek anlamına gelirdi ve onsuz yaşamak istemiyordum. Unutmak benim kabul edemeyeceğim bir seçenekti ve durum bu şekilde olunca çaresiz kalmıştım. İnsan çektiği acıyı hiç sever mi sence? Ben seviyordum ama. Onun içinde olduğu her cümleyi seveceğime söz vermiştim ya varsın onun olduğu cümleler tenimi kessin, canımı yaksın.

Ben bir taraftan da yaşama tutunmaya çalışıyordum ki yaşama tutunmak gökyüzünden düşerken bir buluta tutunmaya çalışmak gibiydi ve ben hep düşüyordum. Belki bulutlara tutunmaya çabalasam başarabilirdim en azından ihtimali vardı ama çabalamıyordum. Bir insan ne kadar düşebilirdi ki? Dünyanın merkezine kadar gidebilirdi mi mesela veya evrenin merkezine ulaşabilir miydi? Oraya vardığı zaman evrenin yaratılışını izlerken demli bir çay içebilir miydi mesela?

Sorular soruları doğuruyordu ve cevaplar teker teker ortadan kayboluyordu. Cevabı olmayan sorular tarafından esir alınmıştı zihnim ve hayatta hiçbir sorunun cevabının olmadığını düşünüyordum. Dream Theater, Answer Lies Within isimli çok sevdiğim şarkısında pes etmemek gerektiğinden ve korkmamak gerektiğinden bahseder. Aynı şarkı cevapların olayların içinde yer aldığını söylerdi ama hiç cevabım yoktu bölüm. Benim hiç cevabım olmamıştı. Sorulardan oluşan bir insandım ve sorulardan oluşan herkes gibi ait hissedemiyordum.

Bütün bunların yanında çok gerekliymiş gibi güçlü görünmeye çalışıyordum. İçimde kopan fırtınaları kimsenin bilmesini istemiyordum. Kimseye anlatmak istemiyordum yaşadıklarımı. Hele "boş ver be abi" ile başlayan cümleleri duymak bile istemiyordum. İnsanlar yaşadıklarını unutmak için boşvermeyi seçerdi. Böylelikle tüketmeye devam edebilirlerdi. İnsanlar sadece tüketim mamullerini değil başka insanları, doğayı ve hatta dünyayı da tüketirlerdi. Ben ise böyle bir tüketime karşı çıktığım için acı çekiyordum yoksa acının geçmesi çok kolaydı. "Boşversem" geçerdi her şey.

"Boşvermeyi" kabul etmeyince bana acı çekmek düşmüştü bende acıma sarıldım yalnızlığın ağlarına yakalanmış herkesin yaptığı gibi. Onun ağlarından kurtulmak elbette mümkündü ama başka bir yerde başka bir zamanda yine aynı ağa yakalanırdı insan. Bir balıkçının ağına yakalanan bir balık ne kadar özgür hissediyorsa o kadar özgür hissederdi insan. Yalnızlıktan çıkmanın tek bir yolu vardı ve o yol aşktan geçerdi. Kalan her bir an yalnızlıktı aslında.

Okul, dersler, ev, Beykoz ve nargile arasında geçmeye devam ediyordu ömrüm. O kadar büyük bir acı vardı ki içimde herkes kaçıyordu benden. Bir süre boyunca bakıştığım kızlar anlımda yazan yalnız ibaresini gördüğünde arkalarına bile bakmadan kaçıyordu. Kimsenin olmasını istemiyordum ama ne önemi vardı ki ben kendimde olmayınca başkalarının varlığının. Tek bir kelime bile yazmak istemiyordum zaten istesem bile yazamayacağımı düşünüyordum. Giderken kelimelerimi de almıştı. Tüm cümlelerimi çantasına koymuştu ve onları ilk çöp kutusuna atmıştı. Yoksa neden saklasın ki bana dair cümleleri? Ne önemim vardı ki şu hayatta?

Odasının bir kenarına attığı takta bir kukla olmak istiyordum. Arada bir yanına aldığı, sohbet ettiği ve sonra başka bir kenara attığı. Zaten bir kukladan farkım yoktu insanlar işleri bittiği zaman beni bir kenara atarlardı. Sonra başka birisi alır ve yine aynı son. Ben kimseyi atmadım ama herkes kendi isteğiyle gitti hayatımdan. Belki bir durak belki liman olmamdan kaynaklanıyordu bu belki de sadece duraklamanın yasak olduğu bir yoldum ben. Sadece bozulan araçlar durup tamir edilince gidiyorlardı. Demek ki o da gittiğine göre onu da tamir etmiştim ve bu düşünce yüzümde küçük bir gülümsemenin belirmesi için yeterliydi. Gerçekten gülümsemeyeli ne kadar zaman olmuştu merak ettim bir süre boyunca. Sonra gülümsemelerimin sayısını merak ettim ve aklıma her düştüğümde gülümsediğimi fark ettim. En azından gerçekti gülümsemem.

Uyumak daha güzeldi benim için en azından onu görebiliyordum. Tabi onu bir kabusun içinde görsem bana yeterli geliyordu. Freud'a sorsam yaşadığım sorunun ayrılığı kabul edememle ilgili olduğunu söylerdi. Ona göre ayrılığı kabul edemediğimden dolayı önemli bir depresyonun içine düşmüştüm. Bu durumdan kurtulabilmem için bir süre akıl hastanesine kapatılmalı ve tonla ilaç almalıydım. Nevrotik bir durumum olduğu için topluma zararlı bir bireymişim ben. Ancak Freud'a hiçbir zaman inanmadığım için onun söylediklerinin hiçbir önemi yok benim için. Carl Rogers'la konuşsam mesela onun yokluğunu kabullenmem gerektiğini söylerdi. Bir insanın varlığı ve yokluğu ince bir çizgidedir derdi bana. Bir insanın varlığına alışmak ne kadar kolaysa yokluğuna alışmak da o kadar kolay olmalıydı. Ancak ben onu bulmak için yaşadım, o gittikten sonra nasıl yaşarım dediğimde bir süre susar ve tekrar onu bulmak için cevabını verirdi.

Benim çektiğim acı sorun değildi ama o acı çekiyorsa buna dayanamazdım ben. Çektiğim acının sebebini bulmuştum ben "Eğer o acı çekiyorsa." Ona mutlu ol bile diyemedim. Onun mutlu olduğunu görene kadar acı çekmeye devam edecektim.


Son yolculuk 29

O gittikten sonra ise kocaman bir boşluğun içinde buldum kendimi. Sanki devasa bir kara delik beni içine çekmiş ve ben orada varlığımı kaybetmiştim. Kara delik içine çektiği her şeyi yok ederdi. Hatta bazı düşüncelere göre kara deliğe giren madde farklı bir formatta dışarıya çıkabilirdi. Peki ben bir kara deliğe düştüğüme göre ne olarak dışarıya çıkacaktım bilmiyordum. Eskisi gibi olamayacağımdan emindim ama. Sanki o giderken kalbimi söküp almıştı ve ben artık farklı birisiydim.

Dümyamdaki tüm renkler bir anda solmuştu. Siyah beyaz bir fotoğraftı artık benim hayatım. Mesela mevsimlerden kış olmamasına rağmen kar yağmaya başlamıştı. Büyük bir patlama olmuş gibi etrafımdaki tüm binalar yıkılmış ve ben ıssızlığın ortasında tek başıma kalmıştım. Yalnızlığın çölünde yürüyordum artık ve kurtulmak gibi bir umudum kalmamıştı. Kendimi kumlara bırakmak ve orada can vermek istiyordum.

Bir diğer taraftan o geleceğini söylemişti. Ancak ne zaman geleceğini söylememişti. Hatta konuşmasından söylediklerine inancı olmadığını anlayabiliyordum. İki ihtimalim vardı ya onu beklemeye devam edecek ya da kendimi kumlara gömecektim. Tabi ki onu beklemeyi seçtim ben. Kor ateşlerden oluşan bir çölde yürümek gibiydi onu beklemek. Ateşler tenimi yakıyor, beni parçalara ayırıyordu ama yürümeye devam etmem gerekliydi. Yürüdükçe canım yanmaya devam edecekti ama ondan vazgeçemezdim.

Ağlamanın acıyı azalttığını söylerler onlara hiç inanamadım. Belki bu yüzden hiç ağlayamadım ben. Düşünsene ağladığımda hangi yaralarım kapanacaktı? O kadar yara açmıştı ki bende sokakta görenler cüzzamlı sanabilirdi. Ağlasam ne değişecekti? Okyanuslar kadar ağlasam ne olacaktı? Biraz rahatlarsın diyebilirsin ama deme bence sana inancım kalmaz sonra. İnsanın hayatta bir şeylere inanması gerekiyor sonuçta. Bırak sende onlardan birisi olarak kalmaya devam et.

O gittikten sonra eve gitmedim. Eve gitmemin hiçbir amacı yoktu. Yapabilseydim olduğum yerde kalırdım ve onu beklerdim. Sahilde bir bankta uyudum ve sabah olunca tekrar hünkara geçtim. Belki gelir dedim kendime ama o gelmedi. Ertesi gün de eve gitmedim ve bir sonraki gün. Bu şekilde bir hafta geçince Hünkar'dakiler beni eve getirdi. Ben eve gitmek istemiyordum ki, ben sadece onu istiyordum. Eve gittiğim zaman bir hafta boyunca evden çıkmadım. Onun olmadığı bir dünyayı kabul etmek istemiyordum.

Bu bir hafta bir aya çıktı ve ben evden dışarı çıkmamaya başladım. Büyük ihtimalle delilik oranım giderek artıyordu. Ancak üniversite devam ettiği için ve son dönemimde devamsızlıktan kalmamak istediğim için evden çıktım. Sakallarım uzamıştı, giyinime özenmiyordum. Kimse beni tanımamıştı aslında. Bazıları neyim olduğunu soruyordu ama ben açıklayamıyordum. "O gitti" diyemiyordum kimseye.

Dersler fena değildi. Onlara odaklanmak zor olsa da bir şekilde başarabiliyordum. Küçük de olsa bir mutluluk veriyordu bu başarı bana ama üzerimde pek bir etkisi yoktu. Çok kötü hissediyordum ve okulun psikologuna gitmeye karar verdim. Dayanamıyordum daha fazla o "geleceğim" demese başka planlar yapabilirdim ama o geleceğini söylemişti. Ona da inanmıyorsam şu hayatta neye inanabilirdim ki?

Okulun psikologuna gittiğimde bir süre sorunlarımı anlattım o ise dinledi. Hiçbir şey söylemedi ama o dönemde tekrar sanrı görmeye başlamıştım ve sanrılarım "yatağımın yanında yatan cesetlere" kadar gelmişti. Ancak bunu kabul etmek istemiyordu. Onun nasıl psikolog olduğunu gerçekten merak ettim. Sahi neyi biliyordu ki o kalkmış ondan yardım istiyordum. Sanırım 7 seansa katıldım onunla ve sonrasında bir daha gitmedim. Oraya ben yardım istemeye gitmiştim ama benimle psikoloji ekolleri üzerine tartışmaktan işini yapmıyordu.

Bir çıkış yolu arıyor ama bulamıyordum. Freud'a sorsam bana kabullenme sorunlarım olduğu söyler ve bu çocukluğuma bağlardı. Ancak onun gidişini kabullenmiştim ben. Hatta onu ilk gördüğüm andan itibaren gideceğini biliyordum. Sahip olduğum tek hayali kaybetmiştim ve canımın yanma sebebi buydu. Onun yerine başka bir hayal koyamazdım. Başkaları gibi elmalı bir telefon alıp onu en büyük hayalim yapamazdım ben. Fazlasıyla gerçekçiydim ben ve başkaları gerçeği zerre kadar umursamıyordu.

Kaybolmuştum ben. Belki evimizi veya okulumu bulabiliyordum ama kaybolmuştum. Gittiğim yerlerin bir anlamı olmuyordu benim için. Kendi içimden çıkamıyordum bir türlü. Çıkmak da istemiyordum çünkü içimde o vardı ve ondan bir an bile uzaklaşmak istemiyordum. Ondan uzak bir hayatı kabul sınırımın çok ötesinde. İnsan ne olmadan yaşayamaz diye soruyorlar ve genellikle su, hava gibi cevaplar veriyorlar. Benim için ise yaşamam için ona ihtiyacım vardı. Onsuz yaşayabilirdim ama kayboluşumun geçmesi mümkün değildi.

Nasıl oluyor da bir anda gelip gittiğinde hayatımı alt üst edebiliyordu? Beni ona bağlayan şey neydi gerçekten? Gülüşü mü yoksa gözleri mi veya kelimeleri miydi onda hapis olmamın sebebi? Belki de ondan önce kurduğum hayallerimle örtüşmesi olabilirdi bu neden. Onu hayalimdeki kıza benzettiğim ve hayalimdeki kızı bulduğumu düşünmem de olabilirdi ama bunu kabul edersem onu reddetmiş olurdum. Günümüzde birçok insan böyle yapar ve yaşadıklarını reddeder. Böyle yapınca acı çekmez mesela ama yanmak değil miydi aşk? Eğer yanmaksa neden ateşten köşe bucak kaçıyorduk? Canımız o kadar değerliydi ki en ufak bir acıya tahammülümüz yoktu.

Ona giden tüm yollar kırılmıştı ve ben yeni bir yol yapamıyordum.

Son yolculuk 28

Tabi ben gerçeklik sorguları ile düşüncelerimi karıştırmaya çalışırken bu onun gittiğini değiştirmiyordu. Gidişindeki şüpheler ise zihnimin büyük bölümünü kaplamaya devam ediyordu. Ayrılık vaktinin geldiğini anlayabilirdim ben. Bunu olay akışındaki boşluklara bakarak yapardım ve onunla yaşadıklarımı düşündüğüm zaman boşlukların sayısının ne kadar çok olduğu görebiliyordum. Kendimi onun gidişine hazırlamam gerekiyordu ama bunu yapmak istemiyordum. Onu bulduktan sonra kaybetmek en kötü kabusumdan bile daha beterdi. İşin kötü tarafı ise bana gideceğini söylese ona gitme diyemezdim.

Sen hiç birisini bu kadar sevdin mi? Onun iyiliği için kendinden hiç vazgeçtin mi? Onun için neler yapabilirsin bir düşün. Dünyayı karşıma alırım gibi beylik laflar söyleyebilirsin elbette bana kalsa dünyayı yakarım ama biraz gerçekçi olalım ve düşünelim. Bir insan yapabileceğin en büyük şey onun için mutluluğundan vazgeçmektir. Onu o kadar seversin ki mutluluğu devam etsin diye ağlamaya razı gelirsin. Sevgi böyledir işte boş ver şimdi sistemin yaptığı sevgi tanımlarını biraz gerçeğe gidelim.

Onun gidebileceğini hissetmiştim. Buz yanığını bilir misin mesela? O kadar soğuktur ki soğuk bedenini yakmaya başlar. Onun gitme ihtimali de aynıydı. Beni buzdan bir gezegene atmış ve yanmaya bırakmıştı. Belki gitmez diyordum kendi kendime ama bu sözlerime inanmakta zorlanıyordum. Onun gideceğini bir anda bastıran yağmurlardan anlamıştım. Yağmurdan nasıl anladığımı da sorabilirsin cevabım ise "yalnızlık yağıyordu" şeklinde olur eğer bu soruyu sorsaydın. Düşen damlalar yüreğini acıtmaya başladıysa o zaman yağmur değil yalnızlık yağardı. Yalnızlığın damlalarından seni hiçbir şemsiye koruyamazdı inan bana. Ben çok ıslandım o yağmurda ama o an fırtınanın tam merkezindeydim.

Hayallerimi toplayıp bir gemiye koymalı ve denize açılmalıydım. Nuh'un gemisi gibi son kalan hayallerimi korumak için onları bu hayattan kurtarmalıydım. Belki de onları da gömmeliydim düşlerimin mezarlığına. Oraya yiten düşlerimi gömerdim hep ama düşlerim hala yaşarken gömmek belki daha iyi bir yöntemdi benim için. İnsan niye bir gülü kurutur diye düşündün mü hiç? Düşündüğünü sanmıyorum pek hemen açıklayayım sana insan kırmızı bir gül alır çünkü kırmızı gül aşkın sembolüdür. Onu kurutur gül kurumasın diye. Kurumuş bir gül yıllarca saklanabilir ve o kaldığı sürece aşk hiç bir zaman ölmez.

Ölmeyen aşk var mıdır diye sorabilirsin meraklı olduğunu düşünüyorum ve cevabım "evet" olur. Aşk dediğin zaten ölmez kişiler ölse de o yaşamaya devam eder. Zaten hikayeler bu yüzden vardır ve hikayeler anlatıldıkça aşk devam eder. Bu yüzden sistem hikayeleri de ele geçirdi. Yeni aşk hikayelerinin basitliğine hiç bakma bile. Dostoyevski okumayı dene mesela veya biraz Mevlana oku aşkın ne olduğunu anlamak için.

Arada neler yaşadığımın çok önemi yok. Eve gittim tekrar Beykoz'a geldim. Ayrılık yağmurları yağmaya devam ediyordu ve bu yağmurlar ruhumu acıtıyordu. Ben daha erken gidip nargileyi söyledim. İlginçtir o bile hüzün doluydu. Havalardan mıdır bilemiyorum ama aldığım her soluk hüzün kokuyordu. Zaman yavaşlamadı çünkü zaten yavaş akıyordu. O yanımdan ayrıldıktan sonra zaman yavaşlamıştı ve bir daha hızlanmamıştı. Onu daha fazla görmem için zamanın bir hediyesiydi bu sanki. Oysa ben zamanı durdurmak istiyordum. Bir fotoğraf karesinde kalmak ve onu hep görmek istiyordum.

Aslında kukla olmak istiyordum ben. Onun evinde bir köşeye koyduğu, canı sıkıldığı zaman sohbet ettiği tahta bir kukla olmak istiyordum. "Sonata Arctica, The Boy Who Wanted to be a Real Puppet" dinlerken hep bunu düşündüm. Onu her gün gördüğümü düşün, hep yanında olduğumu, bana bir isim verdiğini ve yanından hiç ayırmadığını. Başka ne isteyebilirim ki diye düşünürken yazdığım eski bir hikaye aklıma geldi ve gülümsedim. Gülümsemek o kadar zordu ki bunu yapmak tüm enerjimi alıp götürmüştü.

Yanıma geldiğinde karşıma oturdu. Gülümsemeye çalıştığı belliydi ama bunu becermekte zorlanıyordu. Biraz martılardan, havadan sudan konuştuk. Simitle beslenen etçil martı konusunda biraz gülüştük ama fırtına yakındı hissediyordum. Bir süre sonra fırtınanın içine balıklama atlamaya karar verdim ve "Neden gidiyorsun?" diye sordum. Konuşmak, onun gideceği ile yüzleşmek bedenime milyonlarca zehirli iğnenin saplanması gibiydi.

"Nereden biliyorsun?" diye sordu bana şaşkınlık içinde. Belli ki konuyu nasıl açacağını bilemiyordu ve hazırlıksız yakalanmıştı. "Ayrılık yağıyor" diyerek cevapladım "hava hüzün kokuyor." "Gitmem gerekiyor. Nereye veya neden gideceğimi boş ver. Tek istediğim şey yanında kalmak ve bir kelime daha konuşabilmek iken gidiyorum. Lütfen beni affet."

"Seni affetmek mi? Hayatımın en güzel günlerini yaşattın bana yaşamımın bir amacı olduğunu öğrendim. Peşinden koştuğum hayalin gerçek olduğunu öğrendim. Neden veya nereye gittiğini sormayacağım çünkü sormamı istemiyorsun. Sadece şunu bil senin bir kez gülümsemen için ben her şeyden vazgeçerim. Sen gidince can yanacak ama en azından acım gerçek olacak. Sen gidince hayata küseceğim ama en azından sevgim gerçek olacak."

"Ne olur böyle söyleme. Gitmek kalmaktan daha zormuş bunu anladım ama mecburum gitmeye. Aradığım hey şeyi burada bırakmak zorundayım ve sensiz yaşamaya çalışmalıyım." dediğinde hızlı bir şekilde araya girdim ve konuşmaya başladım "Mutlu olmandan başka bir dileğim yok benim. Belki de aşmamız gereken çöl mesafelerdi ve o çölü aşınca duygularımız aşk adını alacaktır."

"Geri geleceğim ama ne zaman bilmiyorum ama ne olursa olsun geri geleceğim. Konuşmak çok zor geliyor bana. Gitmek ölüm benim için. Yanımda olduğun için teşekkür ederim ve verdiğim tüm acılar için özür dilerim." dedi. Sözleri bir yarayı kızgın demirle deşmesi gibiydi sanki. Onu üzemezdim ben bu yüzden gitme demedim. Gitme deseydim eğer daha çok acırdı canı. Onu canı acırsa ben yaşayamazdım bu yüzden "seni bekleyeceğim" dedim. "Seni ölene kadar bekleyeceğim."

O masadan kalkıp uzaklaşırken "seni benden alan sistemi yok etmeden bu canı vermeyeceğim" dedim ve sözümü kanımla imzaladım. O gittikten sonra kendimi bir parça toprağa gömmek kalmıştı. Sahi onsuz nasıl yaşabilecektim ben?


Son yolculuk 27

O gittikten sonra tekrardan Hünkar'a geçtim. Onun bir anda gidişi canımın yanmasına sebep olmuştu. Belki bu yangın için bir sebep yoktu ama geçmişten öğrendiğim bazı şeyler vardı ve onlar bana tedirgin olmamı söylüyordu. Elbette o sesler bana kanat çırpmamamı söylüyordu. Onları dinlersem hiçbir zaman uçmayı öğrenemezdim. Bu yüzden onları dinlememeye çabaladım. Zihnimde on binlerce düşünce geçiyordu ve bunların yüzde 99.8 kadar kötü düşüncelerdi. Ben o düşüncelerin arasında yolumu bulmaya çabalıyordum.

Hünkar'a geçtiğimde insanlarla selamlaştık, ayak üstü sohbet ettik. Nargile istediğimi söyledim. Kendime gelmemi sağlayacak sert bir şeyler içmem gerekiyordu ve Nahkla kapiçuno ve biraz lezzet katsın diye üzüm istedim. Benim zevkimi bildikleri için güzel bir nargile geleceğinden emindim. Onunla geçen buluşmada oturduğumuz masaya geçtim belki onun kokusu kalmıştır diye havayı kokladım bir süre. Daha sonra kulaklıklarımı taktım ve müzik dinlemeye başladım. Hangi şarkının çalması gerektiğini bilmediğim için rastgele bir şarkı seçtim. Çalan ilk şarkının "Demons&Wizards, Down Where i am" olması çok ironikti özellikle hayatın merkezinde yaşayan ben için. Bir gülümsemenin nasıl can yaktığından bahsederdi bu şarkı. "Gülümsemeler hançerlerden daha fazla can alır" dedim kendime.

Nargilem geldiğinde derin derin içime çektim onu. Dumanın havada kaybolmasını seyrettim. Acı çektiğim belli olmuş olmalı ki sıklıkla yanıma gelip sorunun ne olduğunu sordular bana. Herhalde yüzünden düşen bin parça deyimini aşmış ve parçalanmaya başlamıştım. Eksiliyordum onsuz. Hala onun adını bilmemem de bütün bu acıların üstüne baharat olmuştu. Gözlerinin rengini bilmiyordum mesela. Yeşil veya maviydi veya ikisinin karşımıydı ancak karışımın hangi oranda olduğunu bilmiyordum. Yüzde kaç yeşil veya mavi vardı? Saçları ne renkti mesela? Siyah diyebilirdim saçlarının rengine ama siyahın tonlarını nasıl adlandıracaktım. Gülümsemesinin çok güzel olduğunu söylerken gamzelerinde saklanan acıları ne yapacaktım. O hiç gerçekten mutlu olmamıştı ki. Benim gibiydi o, aynı elmanın iki farklı yarısıydık biz. Bir kere bölündükten sonra birbirimize dikseler bizi ne kadar işe yarardı?

Bu esnada insanın hayallerine nasıl ulaşabileceğini sorguluyordum ben. Ünlü psikologlar da etrafıma toplanmış notlar alıyordu. Bu sefer Carl Rogers'da katılmıştı aralarına. Aramızda kalsın ama en çok onu severim. Düşüncelerime en yakın onu bulurum sonuçta. Ben her ne kadar notlarını görmek istesem de buna izin vermiyorlardı. Kağıtlarına neler yazdıklarını merak ediyordum. Hastalığımın adı neydi benim bilmiyordum. Aşk hastalığının bir ilacı var mıydı diye sorduğumda gülüştüler. Cevabını bildiğim sorular sormamın cevaplardan korktuğum anlamına geldiğini söyledi Freud. Peki ya "bildiklerim yanlış ise" dediğimde Jung sözü aldı ve doğrularımı kaçmak için yanlışlamaya çalıştığımı söyledi.

Kendi sağlık durumumu sorgulamaya devam ediyordum. En yakın olduğum hastalık şizofreniydi. Şizofreni insanın olmayan şeyleri görmesi, duyması veya hissetmesi olarak adlandırılabilirdi. Bu durumları daha önce yaşadığım için nasıl olduğunu biliyordum. Mesela odama yıldırımlar düşerken veya gölgeler beni çağırırken onların gerçek olmadığını biliyordum. Peki ya o ne olacaktı? O gerçekti benim için, hiçbir hayalin gerçek olamayacağı kadar gerçekti. Ancak onu benden başka kimse göremiyordu. O benim zihnimde büyüdü, gelişti ve artık zihnimde mi yaşıyor diye düşündüm. Bu soruyu sorduğumda psikologlar cevap vermediler. Aşkın en güzel hali aynı zihinde iki kişi olmak değil midir diye sorduğumda kağıtlarına birkaç kelime daha yazdılar. Ben onu tanımadan önce sevdim dediğimde yüzleri asıldı ve bana üzgün gözlerle baktılar.

Sürekli kendisi ile kalan insanların genel sorunuydu bu. Kendileri ile uğraşmaları yetmez yaralarını da tedavi etmeleri gerekirdi. Ancak genellikle insan kendini tedavi etmek yerine yeni yaralar açardı. Benim durumum da farklı değildi. Yara izlerimin büyük bölümünü kendim yapmıştım. Bu yüzden onları gururla taşırdım. Kendimi vurdum derdim hayal kırıklığının kapısına geldiğimde. Kendi hayallerimi ben kırardım nasıl hayatıma giren herkesten ben gittiysem kendi hayallerimi ben kırardım. Freud bu durumu "ağır yalnızlık" olarak adlandırsa da bence yalnızlık bir hastalık değildi. Bende ki durum ise daha çok kendi kendine yetememe durumuydu. Tek kişilik bir hayat sürdürüyordum evet ama bu hayat bana yetmiyordu. Sıfır ve birlerden oluşan bir sayı sisteminde ikiyi arıyordum durmaksızın.

Şu hayatta beklemek en iyi yaptığım işti benim. Asla gelmeyecek bir treni yıllarca beklemiştim. Kimsesiz bir tren garına oturmuş ve raylardaki sesleri dinlemiştim. Tren gelirse eğer raylarda sesini duyardım. Bu yüzden kulağımı soğuk raylara yaslayıp günlerce kıpırdamadım. Başka bir sürü tren var diyebilirsin ve neden onlara binmediğimi sorabilirsin bana. Cevabım çok net aslında "onların hiçbiri benim istediğim yere gitmiyor." Bir sonraki sorun nereye gitmek istediğim olabilir eğer bu soruyu sorarsan cevap vermekte zorlanabilir ve sadece "hayallerime" derim. İnsan hayallerine nasıl gidebilir diye sorarsan cevap veremem sonuçta hayallerime giden yolu bulabilmiş değilim.

Belki ben de diğer herkes gibi elmalı bir telefon hayal etseydim ona ulaşmam çok kolay olurdu ancak sistemin sundukları bana hiçbir zaman yeterli gelmedi. Daha doğrusu sistem sahtelikler üretirdi. Daha önce de anlattım taklit ederdi sistem. Duyguları taklit eder ve taklitleri gerçek niyetine satardı. Ancak gerçek satılmazdı. Gerçeğe ulaşırdın, gerçek için çabalardın, mücadele ederdin. Ter ve gözyaşı olmadan insan gerçeğe ulaşamazdı günümüzde çünkü sistem gerçeği dünyanın merkezine gömmüştü ve sen ona ulaşmak için dünyanın merkezine yolculuk yapman gerekirdi.

Son yolculuk 26

Banka otururken onu düşündüm hep. Bir taraftan İstanbul boğazını seyrediyordum bir diğer taraftan ise müzik dinliyordum. Olabileceğim en güzel yerlerden birisindeydim. Onun geleceğini biliyordum ve bu anımın mükemmel olmasını sağlıyordu. Kamelot, Haunting çalıyordu o esnada "seni tekrar bulacağım" diyordu şarkı ve ben kendi içimden tekrar ediyordum. Bir sonraki şarkı Poets of Fall'dan gelmişti. Love benim çok sevdiğim bir şarkıdır. Şimdiye kadar hep eksikti şarkı ama onu tanıdıktan sonra tamamlanmıştı.

Şarkılar değişmeye devam etti. Saat 13.30'u gösterdiğinde omuzumda bir el hissettim ve kim olduğunu görmek için baktım. Karşımdaydı, güneş ışığı gözlerinden yansıyor ve ona bir kez daha aşık olmamı sağlıyordu. "Burada olacağını biliyordum" dedi ve yanıma oturdu.

Uzun bir süre boyunca hiçbir şey söylemedik. Ne söyleyeceğimizi bilemiyorduk sanki. Bu söyleyeceklerimizin azlığından değil kelimelerin sayısının yeterli gelmemesinden kaynaklanıyordu sanki. Karşımızda İstanbul gibi kusursuz bir güzellik dururken biz birbirimize bakıyorduk. Alışık olmadığım bir durumdu. Bir süre sonra çantamı açtım ve içinden resmini çıkarttım ve ona doğru uzattım. Resmi gördüğü zaman şaşırmıştı. Geçmişini hatırlamıştı ve yüzünde oluşan acı kırışıklarını gördüm. Bir süre boyunca tabloyu inceledikten sonra "bunu tekrar görebileceğimi hiç düşünmemiştim teşekkür ederim" dedi. "Yıllarca sahibini aradım" dedim. "Her yerde, her köşede, her karanlıkta aradım hep. Bulamadıkça döndüm ve onu seyrettim. Tabloyu çizeni daha fazla merak ettim her geçen anda."

Ben cümlemi bitirdiği zaman o koyu mor rengindeki çantasını açtı ve içinden bir sayfa çıkardı. İki tarafı yazılıydı sayfanın ve bana uzattı. "Bu senin olmalı" dedi. "Yazıyı yazanın kim olduğunu sürekli aradım ben. Ancak kimse gelmiyordu ve ben de resmi yapıp bankın üzerine bıraktım. Gece olduğunda eve gittim ertesi gün geldiğimde resmin alındığını gördüm. Çöpçü almıştır dedim. Sana ulaşabileceğine dair inancım çok zayıftı." "İhtimalsizliklerin içinde bir ihtimal yarattık kendimize. Hayat inananların yanındadır derler hep. Biz birbirimize inandık birbirimizi hiç tanımamış olmamıza rağmen. Düşünsene seninle karşılaşabilmemin gerçekleşmesi için gerekli olan olasılığı. Bir gün uzaylıların dünyaya gelip biz dostuz demeleri kadar düşüktü." dedim ve karşılıklı gülmeye başladık. O an fark ettim ki ben gülmeyi hiçbir zaman öğrenememiştim.

Mektubumu elime aldığımda hızlı bir biçimde yazdıklarıma göz gezdirdim. Gözyaşlarımın düştüğü satırları bile çok iyi bildiğim için yazdıklarımı hatırlamam güç olmadı. Ezberlemiştim onu, tüm satırlarını yüreğime kazımıştım. Hatırlamama gerek yoktu ama tekrardan görmek hüzünlendirmişti beni. Hüzünle karışık bir mutluluğun içindeydim. Onunda aynı durumda olduğunu bildiğim için bir süre daha konuşmamaya devam ettik. "Bu senin" diyerek mektubu ona uzattığım zamana kadar devam etti bu sessizlik. Daha sonra o elindeki resmi bana uzatarak "bu senin" dedi. İkimizde başka bir şey söylemeden mektubu ve resmi aldık. "Seni tanımadan önce ben bu resmi yapan kişiyi sevmiştim" dediğimde "Bu satırları yazanı bilmiyordum ama o bana kimsenin olmadığı kadar yakındı. Duygularımı tek bir kelimeyle anlatamadım hiç ve duygularım zaman geçtikçe azalmak yerine arttı."

Birbirimizden ayrı geçen yıllarımızı takas ediyorduk sanki. Onsuzluğu anlatmam mümkün değildi aynı şekilde aynı duygular onun için de geçerliydi. Öyle bir andaydım ki tüm geçmişim silinmişti sanki. Daha önce de söylediğim gibi yeniden doğmuştum ben. Ben onda yeniden doğmuştum ve aşka dair okuduğum tüm satırlar o an anlam kazanmıştı.

Bir diğer taraftan bir elmanın iki farklı yarısı sözü içimden geçiyordu. Bir elmanın farklı yerde yaşayıp farklı acılar çeken iki farklı yarısıydık biz. İkimizin de üzerinde yara izleri vardı, artık aynı elmanın iki parçası değildik biz. Bir araya gelsek yine bir elma oluşturabilir miydik yoksa bir elmanın iki yarısı olarak mı kalırdık bilemiyorum. İnsan tüm geçmişini silebilir miydi bilmiyorum ama onunlayken geçmişin zerre kadar önemi yoktu. Peki ya elmayı ortadan ikiye ayıran o keskin bıçak ne olacaktı? Onu seyrederken zihnimin derinlerinde bu düşünceler dolaşıyordu ama gülümsüyordum. O benim karşımdaydı ve gülümsüyordu. Diğer şeylerin ne önemi olabilirdi ki?

Yaşadıklarımızı anlatabilecek bir kelime bulmakta zorlanıyordum. Duygularımı adlandıramıyordum. En ufak bir darbesiyle yüreğimi parçalara bölebilirdi. Bu kadar savunmasız olmam korkutuyordu beni. Ancak güveniyordum ona ve bu kadar hızlı güvenmem başka bir soru işaretiydi. Ancak ben tüm soruları bir kenara bırakarak yangına balıklama atlıyordum. Yüreğim parçalansa, can kırıkları tenimi kesse ne önemi vardı ki en azından gerçek bir acı çektim diyebilirdim. "Ben gerçekten sevdim" yazabilirdim tüm satırlara veya "aşkı buldum" diyebilirdim karşılaştığım herkese.

Ancak sistem aşkı bulan veya onu arayan insanları sevmezdi cep telefonlarını aşk diye pazarlamaya başladığından beri. Aşkı arayan insan cep telefonlarını aşk diye almazdı. Bu yüzden telefon satışları düşerdi ancak sistem aşkı ele geçirdiğinde onu istediği kılığa sokabilirdi. Bir dondurmanın"hazzın" karşılığı olması da bu nedenleydi. Haz almak isteyen dondurma alıyordu. Aşkı yaşamak isteyen cep telefonu satın alıyordu ancak aşkın devamlılığı için her yeni modeli alması gerekiyordu. Ancak bizim aramızdaki aşktı. Kitaplara aşkın tanımı olabilecek bir aşktı bu yüzden sistem bizden nefret ediyordu. Ona karşı gelebilir, sonuna kadar mücadele edebilirdim ama sistem kazanmanın bir yolunu bulurdu.

Sistem için ne kadar tehdittim bilemiyorum ama sıranın bana geleceğinden emindim. Bunu bana taktığı çelmelerden sırtıma sapladığı hançerlerden biliyordum. Onunla bir araya gelsek sistem zarar göreceğinden korkuyordu belki de. Bu yüzden onunla otururken telefonu çaldı ve gitmesi gerektiğini söyledi. Uzun bir süre boyunca sarıldık. Ertesi gün görüşmek üzere sözleşip uzaklaştı o. Ben onu seyrederken insanların arasında kayboldu. Bu sistemin bir oyunumuydu bilmiyorum ama aşkın yaşamasına izin vermezdi sistem. Nerede aşk ateşi alevlenmeye başlarsa o ateşi yok ederdi.

Onun gidişine alışkındım ben. Geri döneceğini bildiğim için yokluğu acı vermiyordu. Sadece onsuz geçen zaman anlamsızdı. Hayatımı onunla geçirdiğim zaman ve diğerleri olarak ikiye ayırmıştım ve onsuz geçen zamanın bir anlamı yoktu.





Son yolculuk 25

"Aşk" demişti. "Zamanı gelince yaşadıklarımız aşk olacak." Duyabileceğim en güzel sözlerdi ama en acı verici sözlerdi aynı zamanda. Aşk olması için zamanı gelmemişti daha. Bunca yıldır beklemişken daha fazla beklemem gerekiyordu. Beklemenin acısı bedenimi kaplama başladı. Gülümsemeye çabalıyordum ama acı çektiğimi görmüş olmalı ki elimi tuttu. "Merak etme" dedi "o gün gelecek." Beni aynı anda öldürüp tekrar hayata geri getirmişti. Bunu neden yaptığını bilmiyordum ama beni istediği gibi öldürebilirdi. Kalbimi kör bir bıçakla sökebilirdi mesela veya şakağımı 9mmlik bir kurşun delip geçebilirdi. "Beni istediğin gibi öldürebilirsin" demek istedim ona ama tuttum kendimi.

Ancak vakit ayrılığı gösteriyordu ve o gitmek istediğini söyledi. "Gitme" demek istedim. "Hep benimle kal" cümlesi geçti aklımdan ama söylemedim. İçimde bir korku vardı çünkü kimse gitme dediysem hepsi gitti benden. Ona da söylersem o da gidebilirdi bu yüzden sustum. "Yarın aynı saatte buluşuruz" dedi gülümseyerek ve elimi tuttu. O elimi tuttuğu zaman tüm düşünceler kayboluyordu ve üzgün suratım bir anda gülümsemeye başladı. Açtığı yaraları bir anda iyileştirebiliyordu. "Yarın bir sürprizim olacak" dedim o giderken ve onun gidişini izledim. Hünkar'dan çıkışını izledim ve daha sonra Beykoz'a doğru yürümesini. İçimden bir ses neden onu takip etmediğimi söylüyordu ama o sesi dinlemedim. Bir gün daha beklerdim geçen bir ömrün yanında bir günün ne önemi vardı ki.

O gittikten sonra birkaç saat daha yerimden kalkmadım. İçimdeki yazma isteğini anlatamam ama yazmadım. Beykoz sahili seyrettim, gün batımını izledim. Geçen gemilere el salladım sonra, uçan kuşlarla selamlaştım. Sokağa çıkıp Newton'un yaptığı gibi bağırmak istiyordum "aşkı buldum" diye. Ancak bunu da yapmadım. Anlatırsam kaybolacağından korktum. Onu içimden hiç çıkarmak istemedim. Hayatla hiç karşılaşmasın istedim. Sonra eksilirdi belki de duygularım. Bunun yerine içimde büyüyen duygu tohumlarının önce ağaçlara daha sonra ormana dönüşmesine izin verdim.

Saat gece yarısına yaklaştığı sırada artık Hünkar'ın kapanma zamanı gelmişti ve benim gitme zamanımı gösteriyordu. Elimde olsa hiç gitmez aynı yerde onu beklerdim ama bunu yapmadım. Bir diğer ilginçlik ise onunla olduğum süre boyunca kimsenin bizi görmemiş olmalarıydı. Oradakilere onu sorduğumda görmediklerini söylediler. Onun gerçekliğine dair sorgular tekrardan zihnime doluştu. Ben daha onun adını bile bilmiyordum. Telefon numarasını almamıştım. Sanki bunların hiçbir önemi yokmuş gibi çünkü onun geleceğini biliyordum ve Green Carnation dinleyerek eve döndüm. Özellikle Alone şarkısını defalarca kez dinledim. Yalnızlığın bir sonu varmış dedim kendime ve ben yalnızlığın bittiği anı geride bırakmıştım. Kendini yalnızlığa adayan birisi için sıra dışı bir durumdu bu.

Eve geçtiğim zaman elbiselerimi çıkartıp yatağıma uzandım. Uyumak istiyordum artık ve belki rüyamda onu bile görebilirdim. Onun hayali ile rüyalarıma daldığım zaman çok fazla rüya görmedim. Sadece onunla bir yerin üzerinde ayakta duruyor ve birbirimize bakıyorduk. Daha sonra yer yüzü parçalanmaya başladı ve biz ayrılmak zorunda kaldık. O benden uzaklaşırken ona ulaşmak için ileriye doğru zıpladım ancak ona ulaşamadım ve boşluktan aşağıya doğru düşmeye başladım. Karanlığın içinde yüzyıllarca düştüm sanırım ve sonra uyandım. Uyandıktan sonra rüyayı onu kaybetme korkumla açıkladım. Freud böyle söylerdi eğer rüyamı ona anlatma fırsatım olsaydı. Ancak o bunu çocukluğumda yaşadığım ayrılıklara bağlardı. Adler'e anlatabilseydim o da benzer bir açıklama yapardı. Ancak Adler ayrılıkları yakın zamanda yaşadığımı ve bu ayrılıkların etkisinin geçmediğini söylerdi. Bu düşünceler eşliğinde ünlü psikologlarla konuşma şansına eriştim. Evet deliliğin sınırına yaklaşıyor olmalıydım. Ancak ben yine de çay demledim. Çayımızı içerken okey oynamak istediğimi söyledim ama kabul etmediler ve gittiler. Delilik ile aramdaki mesafe bir adımın altına düşmüştü sanki.

Onun gerçekliğini mi yoksa kendi deliliğimi mi sorduladığıma karar veremiyordum. Onunla buluştuğumda yavaşlayıp hızlanan zamanı, onu benden başka kimsenin görmemesini başka türlü nasıl açıklayabilirdim. Sanki o paralel bir evrendeydi ve biz yabancı dizilerdeki gibi bir yarıktan geçerek birbirimizin yanına geliyorduk. Zaman sanki etrafımızda bükülüyordu. Zamanın ışık hızına yaklaştıkça yavaşladığı kuramını düşündüğüm zaman ve çekim gücünün ışığın hızında etkisi olduğunu düşündüğümde bizden yayılan muazzam bir güç olmalıydı. Işık hızlandıkça yavaşlıyorsa biz duruyorduk onunla. Evren hareket ederken biz duruyorduk bu sayede zaman yavaşlıyordu.

Psikolojik değerlendirmelerimin ve ortak bir kararla deli olduğumun tescillenmesinden sonra kahvaltımı bitirdim. İnterneti açtım ve gazetelere bir göz gezdirdim. Yalanın gerçek niyetine satıldığı bir yerdi gazeteler. Yalan gerçeğin üstünü örtmeye başladığında insanlar da gerçeği unutmaya başlar derdi Jean Boudrillard ve ben bu söze yürekten inanırdım. Mesela sistem aşkı öldürdü. Gerçek ortada kalmayınca aşkı arayan insanlara elmalı cep telefonu sattı. Gerçeğin yok olduğu bir çağda yaşıyorduk ve gerçeği bulmak imkansıza yakın bir hale gelmişti.

Saat 12'ye yaklaştığında evden çıktım. Sahile kadar yürüdüm. Yolda biraz eskiler dinlemek istedim Scorpions, Steelhearth dinledim. She is gone çalarken onun gidişini düşündüm ve gidişini engellemek için her şeyi yapabileceğimi fark ettim. Sahile ulaşmam 20 dakika kadar sürmüştü. Toplamda 2 kilometre yol yürümüştüm. Daha sonra durakta bekleyip gelen ilk otobüse bindim. Saat 1'e yaklaştığında Beykoz sahilindeydim. Hünkara gitmek için daha erkendi bu yüzden sahilde oturmaya karar verdim. Mektubumu bıraktığım, onun resmini gördüğüm banka oturdum ve bekledim. Onu beklemek bile güzeldi kalan her şeyden.


Son yolculuk 24

Anlatmak istediğim çok şey vardı ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. İşin güzel tarafı ise onun da aynı şekilde olmasıydı. Gözlerinden geçen cümleleri görebiliyor ama okuyamıyordum. Oralarda neler yazdığını merak ediyordum. Birimizin konuşmayı başlatması gerekiyordu ve bu kişi ben oldum "çok güzelsin" dedim ona. Gülümseyerek "sende öylesin" dedi. "Öyle değilim" diyerek karşılık verdim. "Eksiğim ben, bir yanım eksik, kalbim yarım atıyor, gözlerim eksik görüyor."

"Benim kadar eksik olmasın" dediğinde sustum ve kendimi bir parça geri çektim. O ise konuşmaya devam etti "Hiç şehrin yıkıldı mı senin veya gök kuşağının siyaha büründüğünü hiç gördün mü? Bulutlar gökyüzünden döküldü mü hiç veya tüm ağaçların kuruduğuna, tüm yaprakların döküldüğüne hiç şahit oldun mu? Sorularıma evet diyerek cevap vereceksin biliyorum ama sen hiç uzayda başıboş gezen bir gök taşı gibi hissettin mi?" "Evet" dedim. "Daha çok sonsuz büyüklükteki evrendeki içinde hiç yaşam bulunmayan güneşe en uzak gezen gibi hissettim."

"Kazanamayacağımız bir yarışa girmeye hiç gerek yok bence." dediğinde gülümsedi ve aynı şekilde karşılık verdim. "Cümlelerimdin sen benim "dedim daha sonra. "Sessizliğim, yalnızlığım ve umudumdun. İlk yazdığım öyküm, kullanmaktan asla bıkmadığım cümlemsin." İyice coşmuştum ben bu kadar büyük konuşmak çok faydalı değildi ama kendime engel olamıyordum. O tüm hayatım olmuştu ve bunu anlatmayı bir kenara bırak kabullenmem bile mümkün değildi. Sen şimdi anlattıklarımın gerçek olmadığını düşünüyorsun. Bunu bakışlarında görebiliyorum ama bir ömür boyunca kandırıldıktan sonra ilk kez gerçek ile karşılaştığını düşün. Sana hep yalan söylediler, kullandılar, saçma oyuncaklarla oyaladılar, aptal yerine koydular. Kızıyorum ama sana. Karşı koymadığın için kızıyorum. Diğerleri gibi sisteme köle olduğun için kızıyorum. Duygularını telefonlarla değiştirdiğin için kızıyorum. Aşkı öldürdüğün için kızıyorum ama şu an hatalarını telafi etmek istiyorsun merak etme nasıl yapacağını anlatacağım sana.

Onun elimi tuttuğu andan bahsediyordum galiba. Dur oraya daha gelmedim her şeyi hızlıca anlatmamı istiyorsun ama neler yaşadığımı anlaman için hepsini dinlemen gerekiyor. 1000 sayfalık bir kitabı iki cümle ile özetlememi ve o cümleleri duyunca kitabı okumuş olmayı istiyorsun ama kusura bakma bu mümkün değil.

"Biliyorum" dedi bana. Nasıl bilebilirdi ki bunu? Hiçbir yerde yayınlamadığım, kimseye okutmadığım bir yazıyı nasıl bilebilirdi. Düşünüyor ama bulamıyorum. Sormaya da cesaret edemiyordum. Onun gerçekliğine dair sorular bir anda zihnime dolaştı. Bilmesinin tek yolu zihnimin bir ürünü olmasıydı ki bu acı verici bir düşünceydi. Bir süre sonra dayanamadım ve nasıl bildiğini sordum. Verdiği cevap ona bir kez daha aşık olmamı sağlamıştı. Evet aşıktım ben. Bu duyguların başka bir açıklaması olamazdı.

"Bir gün deniz kenarında otururken bir kağıt buldum ve onu okumak istedim. Okuduğum zaman şaşırmıştım doğrusu. Beni hiç tanıyamayan birisi beni nasıl bu kadar güzel anlatabilirdi. Kağıdın üzerinde herhangi bir isim yoktu. Bu yüzden onun kim olduğunu hep merak ettim ama hiç bulamadım. Bende o yazının bir resmini yaptım ve aynı bankın yanına bıraktım. Belki o görür ve bir şansımız olur diye ama her gün oraya tekrar bakmama rağmen başka bir yazıyı hiç görmedim. Var olduğuna inanmadığı birisini ne kadar kovalayabilir ki insan? Kaç yıl bekleyebilir veya kaç yalnızlık aşabilir? Aşk için delinmesi gereken dağ yanlızlık mıydı aslında bilemiyordum ama o dağı nasıl deleceğimi de bilmediğim için bir daha o bankın yanına gitmedim. Beklemeye devam ettim tek bir soru sorabilmek için."

"Sorunun cevabını ben vereyim o zaman. Öyle bir haldeydim o kıza ulaşmak istiyordum. Bunun için ihtimalsizlikleri yaracak bir ihtimal yaratmak istedim. Bir mektup yazıp denize atmak gibiydi belki de ama virgülün solunda kaç tane sıfırın olduğunu bilemediğim bir ihtimale güvendim. Dayanabilmem için bir ihtimale sarılmalıydım ve mektubu şişenin içine koyup denize attım. Mektubu niye yazdığıma gelince hayata küstüğüm bir rüyada seni gördüm. Konuştuk bana beklememi söyledin. Bir gün buluşacağımızı da ekledin sözlerinize. Olasılıkları hesapladığım zaman seni bulma ihtimalimin son derece düşük olduğunu fark ettim ve virgülün sonundaki bir sıfırı silmek için o mektubu yazdım belki sana ulaşır diye."

Cümlemi bitirdiğimde gülümsemesi biraz daha büyümüştü. Ancak gözlerinde hüzün vardı. Demek ki ben konuşurken o geçmişini düşünüyordu aynı benim yaptığım gibi. Neyi düşündüğünü bilmiyordum ama mektubumu okumasını, çizdiği resmi, duygularını tekrardan yaşadığını görebiliyordum. Ancak hatırlamasına rağmen gözlerindeki hüzün göz bebeklerinin tamamını kaplamıştı. "Acaba kimin için daha zordu beklemek?" dediğinde bir süre boyunca düşündüm. Onu beklerken hayattan ne kadar koptuğumu, küstüğümü, kendimi yalnızlığa gömdüğümü nasıl anlatabilirdim. Hele onsuz geçen her bir anın aslında yaşanmamış olduğunu nasıl söyleyebilirdim.

Bunları söylemek ile söylememek arasında kaldığım sırada bana her şeyi anlatmamı söyleyen bir bakış gördüm gözlerinde. Anlatırsam eğer bir yarışa girmiş gibi görülebilirdim ki bunu istemiyordum ama ona karşı koymam da mümkün değildi ve sorusunu cevapladım ama uykusuz gecelerimden, yazdığım yüzlerce sayfadan bahsetmedim. İnsanlarda onu aradığımı, bulamadığım zaman ona ihanet ettiğimi düşündüğümü ve kendi kabuğuma çekildiğim konularını açmadım bile. O biliyordu ama beni tanıdığı için değil kendini tanıdığı için biliyordu. Aynıydık sanki.

O ise biraz daha hüzünlenmişti. "Üzgünüm" dedi. "Sana yaşattığım tüm acılar için özür dilerim." "O acılar seni bulmamı sağladıysa ben onlara acı demem, sarılırım. Ben hiç acı olarak düşünmedim. Sana ulaşmam için yaşamak gerekenler dedim onlara. Mecnun olabilmem için aşmam gereken dağlardı onlar. Sen bir kere gülümsedin ve tüm yaralarım kapandı. Yüreğimde çiçekler açmaya başladı" dedim ve gülümsedi tekrardan. Konuşmaya başladığında söyledikleri acının sözlükteki karşılığıydı "o dağı delmedik daha ama zamanı gelecek ve o zaman duygularımıza aşk adı verilecek."





Son yolculuk 23

Onunla aynı şarkıda aynı duyguları hissetmiştik. Hammerfall, always will be'ye yaptığı yorum inanılmazdı. Konu Kamelot, Hunting'ge geldiği zaman cevabı bir kurşun etkisiyle zihnime çarptı. "O şarkıda ben kendimi buldum" dedi. "Mecnun ile Leyla vardı o şarkıda. Asla bitmeyen bir uğraş ve asla yılmayan birisi. Kavuşamadığım her şeyi anlatırdı o şarkı. Ulaşmak isteyip ulaşamadıklarım, zaman zaman pes etme isteğim ama tam vazgeçecekken tekrardan ayağa kalkmamı anlatır." Aynı soru bana sorulsa herhalde aynı cevabı verebilirdim. Tek bir fark olurdu ki o farkı ona "Haunting seni ilk gördüğüm şarkıdır" dedim ona ve anlamaya çalışan gözlerle baktı.

Ben tam anlatmaya başlayacakken elini kaldırıp sözümü kesti. Ufacık bir hareketi bile keskin bir kılıç edasıyla indi cümlemin üzerine. "Bu gün kendimi anlatmak istiyorum" dedi ve şimdi dinleme sırası bendeydi. Onu tanımak en çok istediğim şeydi ve şimdi o fırsata kavuşmuştum.

"Eksik bir şarkı gibiydim ben. Belki sadece tek bir nota vardı ama eksikliği hep yaşıyordum. Hiç bir şarkı yeterli gelmiyor hiçbir yere ait hissedemiyordum kendimi. Yakın arkadaşım olmadı hiç. Hiçbir zaman kahkahalarda boğulmadım. Hiç zaman gözyaşlarımda ıslanmadı tenim. Bir şey eksikti ve ben onu bulamıyordum. Ben büyüdükçe içimdeki boşluk da büyüdü. O boşluktan kaçabilmek için bir yere sığınmam gerekiyordu ve resmi seçtim. Kendi dünyamı resimde anlatabiliyordum ve bu benim için inanılmaz bir duyguydu. Uzun zamandır ilk kez huzurlu hissediyordum. Başka insanlar anlamasa da, resimlerimi kargacık burgacık çizgilerden ibaret görseler de benim için önemi yoktu. Sana bir resmimi göstermek istiyorum."

Telefonunu çıkardı ve ekranının üzerine birkaç kez dokundu. İşte benim sınavım şimdi başlıyordu. Eğer resmini anlayamazsam hiçbir şansım olmayacaktı. Bu yüzden anlamak zorundaydım. İçimdeki korku biraz daha büyümüş, heyecandan ellerim titremeye başlamıştı. Telefonu bana uzattığında sol elimi uzatarak aldım onu. Hafifçe gülümsedim sonra ve "teşekkür ederim" dedim. Neden teşekkür ettiğimi sordu zaman "seni tanımama izin verdiğin için" dedim. Gülümsedi, bahar onun gülümsemesiyle gelir mevsimler onun duygularına göre değişirdi.

Telefonu aldığım zaman ekranını kendime doğru çevirdim  ve gördüğüm resim karşısında bir süre boyunca nefes alamadım. Ne söyleyebileceğimi o an bilmiyordum ama sebebini bilmememe rağmen "gerçeği görmüşsün" dedim. "Neden yıktın tüm şehri?" Resimde bir kadın yıkılmış bir şehrin ortasında duruyordu. Yüzünde hafif bir tebessüm, gözlerinde ise gözyaşları vardı. Ağlamamak için gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu sanki. Yüzündeki ifadede anlaşılamamayı gördüm ben, yalnızlığı hissettim. Tüm ağaçlar kurumuştu mesela ama o elinde kırmızı bir gül tutuyordu. Resimdeki tek renkli olan şeydi o gül. Gül ise gerçeklerin olmadığı bir yerde kendi gerçeğine tutunmayı simgeliyordu. Çünkü gülü iki eliyle birden tutuyordu ve kendi içindeki gerçekler haricinde hiçbir şeye tutunamadığını gösteriyordu. Resmin arka tarafında küçük bir köpek vardı ve bu onu koruyan birisinin olduğunu gösteriyordu. Ancak köpek uzaktaydı ve daha yavruydu. Bu ise onu koruyanın da korunmaya muhtaç olduğunu gösteriyordu. Aslında o köpeği oraya kendisinin yerleştirdiğini düşündüm. Aslında gerçekte onu koruyan birisi yoktu ve bu düşüncenin eşliğinde onun yalnızlığına tanık oldum.

Daha sonra düşüncelerimi ona anlattım. Şaşırdığını gözlerinin büyümesinden anlamıştım. Aynı zamanda yüzündeki tebessüm bir parça daha büyümüştü. Bu düşüncelerimde başarılı olduğumu gösteriyordu. Onunla bakıştıktan sonra tekrardan resme baktım. Bu sefer daha ince detayları inceliyordum. Yerde iki tane kurumuş yaprak vardı ve gökyüzünde renkleri birbirine karışmış bir gökkuşağı. Kurumuş yaprak kendini nasıl gördüğünü gösteriyordu ve bu yaprağın iki tane olması kendisi gibi başka birisinin de olabileceğini simgeliyordu. Ancak iki yaprak arasındaki mesafe onların ayrı olduklarını gösteriyordu. Gökkuşağı ise renklere yüklediği anlamı ifade ediyordu.

Onu kelime kelime anlıyordum ve tanıdığım kişiyi daha çok sevmeye başlamıştım. Acaba insanın yüreği bu kadar sevgiyi kaldırabilir mi diye düşünürken ona resimde gördüğüm detayları anlatmaya başladım.Anlattıklarım onu şaşırtmışa benziyordu ancak tek kelime söylemedi. Bir süre boyunca sessiz bir biçimde bakıştık ve ardından konuşmaya başladı "bu resmi anlayan tek insansın. Teşekkür ederim."Sözleri benim için inanılmaz bir mutluluktu. Cümlesini gülümsemesi ile sonlandırmıştı ve ben o an yaşamın ne demek olduğu anladım. Sanki evren onun gülümsemesi için yaratılmıştı. O gülümsemeyi sürdürdükçe kötülük asla kazamayacaktı.

Ben hala resmi inceliyordum. Mesela yerlere saçılmış taş sayısını saydığımda 71 olduğunu gördüm. Aslında benim beklediğim bir durumdu bu. 71 bir asal sayıydı ve asal sayıların kendinden başka böleni yoktu. Başka birkaç sayıyı daha saydığımda hepsinin asal sayı olduğunu gördüm. Sadece bir tane iki vardı o da kuru yapraklardaydı. "Asal sayıları benim kadar seviyorsun" dedim gülümseyerek."Nereden anladın" diyerek cevapladı. Sesi o kadar güzeldi ki beni farklı diyarlara götürmüştü. "Açık olan şeyleri nereden anladığımı söylememe gerek yok sanırım. Bu resimde her şey o kadar net ki"

"Daha önce söylediğim gibi kimse bu resmi anlamadı. Herkes yıkılmış binaları gördü ama o kızın elinde tuttuğunun kırmızı bir gül değil umut olduğunu söylemedi." dediği zaman "büyük ihtimalle umudunun aşk olduğunu da anlamamışlardır" diyerek karşılık verdim. "Resmin o kadar tanıdık ki bana yıktığım tüm şehirleri gördüm orada. Yaktığım hayallerimi, gömdüğüm umutlarımı. Tek olmanın zorluklarını hiç ağlayamamanın nasıl hissettirdiğini."

"Bunu nereden anladın?" diye sorduğunda "açık olan bir şeyi anlamak çok kolaydır eğer bakmayı bilirsen. Ben telefon ekranında bir resme bakmadım. Resimde yatan cümleleri araştırdım. Yalnızlığı kabullenmeye çalışmanı ve bunun sana verdiği acıyı hesapladım. Daha sonra acıyı hissetmeye çalıştım, nefesim kesildi, gökyüzündeki yıldızlar döküldü, renkler kayboldu. Dünya üzerinde tek başıma kaldım ve kimsesizliği hatırladım. Söylediğim gibi resminde kendimi buldum ben."

"Anlamanı istemiştim aslında. Anlaşılma isteğini bilirsin, dünyada tek başına olmadığını hissetmek istersin. Çünkü seni anlamayan insanın bir değeri yoktur bu yüzden dünya nüfusu bir anda 8 milyardan 1'e iner. Tek başına dolaşırsın boş sokaklarda ve isyan edersin seni anlamaya bile çalışmayan bu sisteme. Onca yıl sonra anlaşılmak sanki yeniden doğmak gibi."

"Aynı şarkıda aynı duyguları hissedip aynı cümleleri kurduğum birisini anlamamam mümkün değildi aslında. Seni anlamak için çabalamıyorum sadece kendime bakıyorum ve orada seni görüyorum. Aynı yalnızlıkta büyümüşüz birbirimizi hiç görmeden." Ağzımdan çıkan cümlelere inanamıyordum. Başka bir insana karşı kullandığım en güçlü cümlelerdi bunlar. Cümlelerimin devamını getiremeyeceğimi hissettiğimde sustum ve onun gözlerinin içine baktım. Onun gözlerine bakmak yeni bir güneşin doğuşunu izlemek gibiydi sanki.

Son yolculuk 22

Onun gelme zamanı yaklaştığında nargilemi söyledim. Onun ne seveceğini bilmediğim için kara üzüm ve elma istedim. Benim sevdiğim bir nargileydi ama onun ne seveceğini bilmiyordum. Onun hakkında neyi bildiğimi söyleseler verecek cevabım yoktu. Duruşunu biliyordum, üzerindeki zerafeti, bakışlarındaki derinliği, kelimelerindeki şarkıyı biliyordum. Ayrıca ona dair bazı tahminlerim de vardı. Mesela yaralarının bir kısmını görmüş olabilirdim. Bunu çekingen duruşundan, söylediği az sayıdaki kelimeden veya bakışlarını kaçırmasından anlayabiliyordum.

Ancak onun hakkında bildiklerim oldukça sınırlıydı ve onun hakkında daha fazla şey öğrenebilmek için her şeyimi verebilirdim. En sevdiği şarkıyı bilmiyordum mesela veya hangi şarkıda gözlerinin dolduğunu, hangi şarkıları sevmediğini bilmiyordum. Şarkılar çok önemliydi benim için. Mesela Dream Theater, Hollow Years'ın ondaki anlamını bilmiyordum. O şarkıyı bilip bilmediğini bile bilmiyordum. Acaba o da Eagles, Hotel California'yı ilk dinlediğinde bu şarkı aşktır demiş miydi? Ben ilk dinlediğimde 6 yaşımdaydım sanırım ve bu şarkı aşk olmalı demiştim. O zamanlar aşkın ne olduğunu bile bilmiyordum ama Hotel California benim için hep aşk oldu. Aşkı hissetmek için onu dinledim ve her defasında aynı duyguyu hissettim. Mesela hayatımda 2 varken bir şarkıyı dinliyordum ve ikisini özdeşleştirmiştim. Daha sonra 2 hayatımdan çıktı ama ben o şarkıyı dinlemeye devam ettim. Şarkının anlamlarının içinden ona dair olan bölümleri çıkardım ve geriye duygular kaldı. Birçok insan şarkılara bakış açımı anlayamazdı ama belki o anlayabilirdi. O anlarsa yeniden bahar gelir, yüreğimde tekrardan çiçekler açabilirdi.

Neden bunları anlattığımı sorabilirsin ki sana verecek birkaç cevabım olurdu eğer sorsaydın. Bunlardan ilki beklemenin benim için ne anlama geldiğini anlaman olurdu. İkinci hissettiğim heyecan ve korkuyu hissetmen olurdu. Üçüncüsü ise onun gelişini anlattığım bölümü uzun tutarak senin de heyecanlanmanı istemem olurdu. Benim neler hissettiğimi başka türlü anlatamam. Duygularımı kelimelerle ifade etmekte zorlandığımı daha önce söylemiştim. Bir tek duygumu anlatmak için kitaplar yazsam bile yeterli olmuyordu benim için.

O gelmeden 5 dakika kadar önce nargile geldi. Ben onu açana kadar onun kafeye doğru yürüdüğünü gördüm. Nargilenin marpucunu bir kenara bırakarak ayağa kalktım ve onu beklemeye başladım. Onu görebilmek için en köşedeki masaya oturmuştum ve böylelikle yolu görebiliyordum. Tam vaktinde gelmişti demek ki dakikalara önem veriyordu. Ben ise hep erken giderdim. Yolculukları sevmezdim ben onun yerine bir yerde durup beklerdim. Beklemek ulaşmaktan daha güzel olur bazen sadece acı verir beklemek ama eğer benim gibi acı çekmeyi seviyorsan beklemekten daha güzel bir şey bulamazsın.

Onu gördüğüm anda zaman yavaşlamıştı. Ağır adımlarla ilerliyor saçları esen rüzgarda dalgalanıyordu. Beni görmemişti ama yukarıya bakmıyordu. Yukarıya bakmamasının çok fazla nedeni olabilir ancak bu nedenlerin hiçbirini ona yakıştıramıyorum. Birisi eğer yukarıya bakmıyorsa o mutsuz demektir ve ben onu mutsuz eden hayatı yakmak istiyordum. Onu seyrederken bir sorunu olduğu düşündüm. Yüzündeki o ince gülümseme artık yoktu. Onu mutsuz eden sebepleri düşündüm ve o an onun yaralarına tanıklık ettim. Kaç yarası olduğunu bilmiyordum veya yaralarının sebeplerinden haberdar değildim. Daha kötüsü ise o yaraları nasıl iyileştireceğimi bilmiyordum. Bu bilinmezlik beni orada öldürebilirdi eğer öğrenme şansım olmasaydı.

Tahminime göre kafenin girişine ulaşması için 17 adım atması gerekiyordu. Daha sonra üst kata çıkması için 19 basamak tırmanmalı ve benim yanıma gelmesi için 13 adım daha atması gerekiyordu. Zamandaki yavaşlamayı hesapladığımda bütün yolculuğun 7 yıl 11 ay 3111 gün ve 601 dakika sürecekti. Olsun önemi yoktu ben beklerdim. Bir ömür beklemişken zamanın ne önemi olabilirdi ki benim için.

Hünkar'ın girişine 11 adım kaldığında yüzünde hala gülümseme yoktu. Acaba beni görmek onu heyecanlandırmıyor muydu diye sordum kendime. Bu soru zihnime 9mmlik bir kurşun edasıyla çarptı. Daha sonra kurşun beynimi parçalayarak ilerledi ve kafatasımdan ayrılmadı. Beynimi paramparça ettikten sonra kalbime indi ve yaralı olan yüreğimi parçaladı. Onun yokluğu acı veriyordu evet ama korkusu her şeyden beterdi.

3 adım kaldığında yüzündeki ifade hala değişmemişti ve içimdeki endişe ile korku karışından çıkan yangın büyüyordu. Yanmak sorun değilde onun üzgün olmasına dayanamazdım. Acılar arasında tercih yapmak gibiydi sanki. Öyle birisiydi ki o onu gördüğüm andan itibaren yüreğimde depremler vardı. Yalnızlığa dair inşa ettim tüm binalar, tüm şehirler yıkılmıştı ve ben enkazın altından çıkamıyordum enkaz altında kalmak kaderimmiş gibi.

Kapıdan içeri girdiğinde heyecanım artmıştı. Daha önce de zamanın yavaşladığına veya hızlandığına tanık olmuştum. Hatta kendimce geçmişe ve geleceğe yolculuk etmişliğimde vardı ama o an zaman kavramını tamamen kaybetmiştim. Saatler durmuş, kuşlar kavada asılı kalmıştı. O merdivenleri çıkarken ayak seslerini duyamıyordum. Sanki tabanları yere değmeden yürüyordu. Bekledim ve bekledim. Ayakta kalmam mucizeydi sanki.

O merdivenleri çıkıp beni gördüğü zaman gülümsedi. Onun gülümsesmesi için dünyaları yakardım. Onu gördüğüm andan sonra zaman hızlandı ve yanıma gelip "merhaba" dedi. Sesini tekrar duymak mutluluktu benim için.

Daha sonra karşıma oturdu ve bir süre boyunca konuşmadık. İnanmazsın ama Hotel California çalıyordu ve daha da inanamayacağın bir şey söyleyeyim sana "bu şarkıyı çok severim" dedi bana. "Aşktır bu şarkı" diyerek karşılık verdim ve gülümsemesi biraz daha arttı. Demek ki aynı şarkıda aynı şekilde bakıyorduk. Bir süre boyunca şarkılardan konuştuk ve ortak birçok şarkımız olduğunu öğrendik. Sonata Artica, Shy'ı sorduğumda ise gülümsedi ve tabi ki biliyorum dedi. "Beni anlatıyor bu şarkı" diyemedim, zaten söylememe gerek yoktu zaten o biliyordu. Sanki o detaylı özgeçmişimi okumuş ve sonrasında hayatımı anlatan romanları da bitirmişti. Hakkımdaki herşeyi bildiğini düşündüm ki bu tarifi imkansız bir duyguydu.




Son yolculuk 21

Onun gidişini izlemek acı vericiydi aslında. Bunca yıl bekledikten sonra gitmesi beni parçalara ayırmıştı. Ancak yarın buluşacağımızı söylemesi içimi rahatlatıyordu. Kafede biraz daha oturdum ve daha sonra eve geçtim. Aklımda sadece o vardı bu yüzden hiç konuşmadım.Bir koltuğa oturdum ve yerimden kımıldamadım. Çay demlemedim, yemek yemedim veya balkona çıkmadım. Bunların yerine sadece düşündüm evet ertesi günü düşündüm hep. Bir diğer taraftan onun gerçekliğini sorgulamaya devam ediyordum acaba benim hastalıklı beynim onu var etmiş olabilir miydi. Cevapların önemini kaybettiği sorulardı bunlar ama sormaktan vazgeçmiyordum.

O gerçekse sorun yoktu ama gerçek değilse sorunlar bar demekti. İşin ilginç tarafı ise onun gerçek olup olmadığını anlamamamdı. O gerçek değilse ne değişir diye düşündüm. Eğer gerçek değilse onun geçirdiğim zaman tüm hayatımdan daha anlamlıydı. Böylelikle bir gerçeklik sorgunun içinde buldum kendimi. Gerçek neydi ki veya ben neye gerçek derdim. Gerçeği anlamak için görmek, işitmek veya dokunmak yeterli miydi ya da beynim bütün bunları canlandırabilir miydi. Sanrılarımı düşündüğüm zaman beynimin bu canlandırmayı yapabildiğini düşündüm ancak o sanrılarımdan farklıydı. Bir diğer taraftan hayatın gerçekliğini sorguluyordum. Elimde olsa ondan öncesini silip atabilirdim ve onu gördüğüm an ben doğdum diyebilirdim. Kimliğimdeki doğum tarihimi değiştirebilirdim mesela. Geri kalanların bir önemi yoktu benim için.

Ben seni gördüğümde doğdum diyebilirdim mesela veya sen kalbimin atma nedenisin de diyebilirdim. Bunları söylemem başlangıçta doğru olmazdı ancak oyunlara dair her şeyi silip atmıştım. Oyunsuz yaşamın ne kadar gerçek olduğunu fark ettim ve oyunlarda harcadığım her ana lanet ettim. Ancak yaşadıklarım beni ona ulaştırmıştı bu nedenle lanet etmekten vazgeçip geçmişime teşekkür ettim. "Beni ben yaptığınız ve ona ulaştırdığınız için teşekkür ederim" dedim hayatıma girip çıkan herkese ve bunu yazı defterime yazdım. Yazmak önemliydi. Yazan insan unutmazdı ve ben bu nedenle unutmadım. İnsanları unuttum ama insanların bir önemi yoktu ama duygularımı hep hatırladım. Onları unutursam eğer hayattan ders almamış olurdum ve yaşamım anlamını kaybederdi.

Ona kuracağım en doğru cümleyi bulmak için saatler harcadım. Elbette o cümleyi bulamadım. Sanırım hissettiklerimi anlatabilmek için yeni bir lisan bulmam gerekiyordu. Eskiden kendi lisanımı oluşturmaya başlamıştım aslında. Duygularım kelimelerle pek örtüşemiyordu bu nedenle kendi kelimelerimi oluşturuyordum. Mesela kelimelerde "mutlu, mutsuz, üzgün, neşeli" duyguları anlatılabiliyordu ancak "mutlu olmam gerekirken mutsuzum" yada "yüreğimin yangınlarında kavruluyorum ama bundan mutlu" oluyorum gibi duyguları anlatabileceğim bir kelimem yoktu. Ona karşı hissettiğim duyguların ise karşılığını bulmaya hiç uğraşmadım zaten bulsaydım ve ona söyleseydim beni anlamayacaktı. Mesela ona bilmediği bir kelime söylesem ama bu kelimede hiç sessiz harf olmasa. Anlayamazdı, onun anlaması için o tek kelimeyi anlatan onlarca cümle kurmalıydım tabi bu kelimeyi neden söylediğimi anlatabilmek için bir o kadar daha cümle kurmam daha gerekecekti.

Uzun bir süre boyunca  uyumadım. Sabah yaklaştığı sırada koltukta uyuya kalmışım. Tabi fazla uyuyamadım. Rüyamda hep o vardı ama her zaman olduğu gibi rüyalarımı hatırlamadım. Sadece onu gördüğümü biliyordum. O tekrar görmek mutlu uyanmamı sağlamıştı. Hayattan hiçbir beklentisi, korkusu olmayan ben onu kaybetmekten korkuyorum. O zamanlarda kafamdaki en büyük soru onun gelmeyeceğine dairdi ve ben bunu düşünmektense bir yanardağa girmeyi girmeyi tercih ederdim. Onu bulmuşken kaybettiğimi düşünsene. Ben düşündüm ve zaten uzaklaştığım hayatta bana dair hiçbir şey kalmıyordu o gittikten sonra. "Yeni tanıştığım bir insan giderken nasıl bana dair her şeyi alabilirdi" onsuz ne yapardım acaba ben. Elbette bundan önce ne yaptıysam aynılarını yapmaya devam ederdim ama buna inanmıyordum. Hep mücadele ettim ben hayat bana çelme taktıkça, ben düştükçe ayağa kalkıp devam ettim ama o gittikten sonra ayağa kalma isteğim kalmayabilirdi. Oturur ve beklerdim zaten ben en iyi beklemeyi bilirdim.

Ben bu düşüncelerin arasında yoğrulurken sabah olmuştu. Fazla uyuduğumu söyleyemem ama uykuya ihtiyacım yoktu. Onun haricinde kalan her şey anlamını kaybetmişti. Uyandıktan sonra duşumu aldım ve kahvaltıyı hazırlamaya başladım. Aslında kahvaltıyı geçiştirip Hünkar'a gitmek istedim ancak benim için çok önemli bir gün olacaktı ve iyi beslenmeliydim. Ayrıca 3'e daha çok vardı ve oyalanmam gerekiyordu. Bu yüzden çay demledim kendime. Sanırım 7 bardak çay içtim. Tabi çayı demli içtiğim için ilk demlik bitti ve ben ikincisini demledim. Ne zaman kendimi kontrolüm azalırsa çay içerim ben. Çay kendimi bulmamı sağlar. Çayı demli ve şekersiz içerim çünkü çayın tadını almak isterim. Hayattan tat almayı bu kadar isteyen birisinin benim yaşadıklarımla karşılaşması çok büyük bir ironidir aslında. Benim hayatımda bu ironilerin birleşmesinden oluşmuştu.

Eğer o gerçekse, sorunlu beynimin bir ürünü değilse benim için her şey çok daha farklı olabilirdi. Onunla buluşmayı beklerken zaman geçmiyordu. Saniye iki ileri bir geri yapıyordu. Zamanın yavaş akmasına çok alışkın olmadığım için evde geçirdiğim zaman geçmiyordu. Oysa ben kendimi beklemeye alışık olarak nitelendirir "biz en iyi beklemeyi bilirdik" deyip duruyordum. Bu nedenle saat 12.00'ı gösterdiği sıralarda evden çıktım. Belki dışarıda zaman daha hızlı geçebilirdi.

Hünkar ile evimin arası yaklaşık olarak yarım saat sürüyordu. Otobüs durağına doğru yavaşça ilerledim daha sonra boş bir otobüs bekledim. Aslında ayakta veya oturmam arasında hiçbir fark yoktu. Böyle zamanlarda hedef odaklı olduğumu düşünüyordum ancak benim için yolculuk odaklıydı. Ona kavuşmadan önce yaşadığım her an altın değerindeydi benim için. Daha önce binlerce kez geçtiğim yolda daha önce hiç fark etmediğim detayları görüyordum. Agaçların dalları veya yoldaki kediler, kıyıya bağlanmış eski bir tekneyi görebiliyordum. Demek ki görmek için yaşamak gerekiyordu.

Saat 12.30'a yaklaştığında Beykoz Sahiline inmiştim yani onun gelmesine 2 saat 30 dakika kalmıştı. Biraz sakinleşmek için bir bankta oturmaya karar verdim. Beykoz sahilini oldum olası sevmişimdir. Onu beklediğim için ayrı bir güzel geliyordu bana. Fatih köprüsüne bakıyor, geçen gemileri seyrediyor ve İstanbul'a bir kez daha aşık oluyordum. Hep sorduğum bir sorudur İstanbul kadar sevebileceğim birisini bulup bulamayacağım ancak o gün bulduğumu hissediyordum.

Saat 13:00'a geldiğinde Hünkar'a geçmeye karar verdim. Yıllardan beri çok sevdiğim bir yerdir orası. Hem İstanbul'u doyasıya seyredip hemde düşüncelere kolaylıkla dalabiliyordum. Kimi zaman boğuluyordum düşüncelerin arasında ama bunun önemi yoktu benim için. Hünkar'daki insanlarla da aram çok iyiydi. Bir süre boyunca gitmesem beni arayıp sorarlardı. Özkan abi ve Erkan abi işletir orası ve ikisiyle de aram çok iyidir ve çok severim onları. Böyle olunca da Hünkar Mahfili benim vazgeçilmez durağım halini almıştı.

Kapıdan içeriye girdiğimde selamlaştık ve yeni nargile tütünü var mı diye sordum. Nargileyi hemen alıp almama konusunda kararsızdım bu yüzden hemen söylemedim. Üst kata çıkıp denizi gören bir yere oturdum ve çay söyledim. O an çayı ne kadar sevdiğimi tekrardan hatırladım. O gelene kadar 7 bardak çay içtim. Onun gelme zamanı yaklaştıkça zaman tekrardan yavaşladı. O gelene kadar zaman yavaşlayacaktı ama o geldikten sonra zaman hızlanmaya başlayacaktı. Tabi tüm bu düşünceler onun gelmesi üzerine kurulmuştu ve o gelmezse bir evrenin yıkılmasına şahit olacaktım. O parçalanmanın merkezinde ben olacaktım. ve dünyanın merkezine kadar yuvarlanıp bir daha çıkamayacağımı çok iyi biliyordum. Ben ise bekledim. Zaten beklemek en iyi yaptığım şeydi.




Aşkın mezarı 23

Bir süre daha bekledi orada. Bu sürede oturduğu yerden hiç kalkmadı. Nefes alması gerekiyordu. Ellerine baktığı zaman yangının koyu renkli dumanının onları kapladığını görüyordu. Ayrıca teninin bazı bölümleri kızarmıştı ve canı yanıyordu. Ancak hissettiği acıyı umursamadı. Ev ise arkasında yanmaya devam ediyordu. Tahminine göre bir süre daha yanmaya devam edecekti ama sönmesini beklemeye niyeti yoktu. Siyahlı adamlar gelmeden önce eve gitmeliydi ve yürümeye başladı.

İçindeki heyecan değişmiş o eski kağıt parçasında neler yazdığına dair duyduğu meraka dönüşmüştü. Bu nedenle yorgunluğu artmasına rağmen eve dönüşte daha hızlı yürüdü. Keşke ışınlanmak mümkün olsaydı diye geçirdi içinden. Zaman kaybetmezdi böylelikle ancak ışınlanma henüz bulunmamıştı ve eve kadar yürümesi gerekiyordu.

Şanslıydı ki eve ulaştığında sabah yaklaşıyordu ve sokaktaki insanlar çoktan gitmişti. Onu fazla gören olmamıştı bu nedenle. Evine vardığında ilk iş olarak koltuğa oturdu ve çantasını açıp okumaya başladı.

"Duvarları yumruklamaktan yorulmuştu adam. Kısılıp kaldığı o zindandan çıkmanın bir yolunu bulmalıydı. Yoksa tüketirdi kendini. Bir süre sonra kendi etini yemeye başlardı. Daha fazla dayanacak gücü kalmamıştı. Bir çıkış yolu bulmalıydı hayatta. Yoksa tüm kemiklerini kıracak ve mutluluğu önemsiz bir son bekleyecekti.

Tüm umutlarını teker teker mezarlıklara gömdükten sonra yüreğinde açılan boşluğu hiçbir şeyle dolduramıyordu. O kadar büyük bir boşluktu ki evren bir gün yok olmak istese onun yüreğine gidebilirdi. Var olan en büyük kara delik onun içindeydi. Sahip olduğu her şeyi, hissettiği tüm duyguları yok ediyordu. Duyguların olmadığı bir hayat anlamsızdı. Anlamı olmayan bir hayat yaşamaya değmezdi.

Duvara yumruk attığı sağ elinin derisi soyulmuş kanamaya başlamıştı. Beyaz duvarında da kan lekeleri tasarıma tat katmıştı. Evin her tarafına yapmak lazım diye düşündü elini bir bezle sararken. Fazla kan kaybetmesinin bir anlamı yoktu sonuçta yine evi kendisi temizleyecekti. Bu yüzden bir süre koltuğunda oturdu, acı bir kahve içti. Belki acı kahve onu gördüğü kabustan uyandırabilirdi. Belki eskiden rüya görüyordu ve gördüğü o rüyadan uyanmıştı. Belki onun hayatı yaşamı komik olmayan bir şakaydı ve hayat ona kahkahalarla gülmekteydi.

Koltuğun üzerinde oturmuş düşünmeye çabalarken düşüncelerindeki boşluğun büyüklüğü karşısında hayrete düştü. Zihninde iki kelime yan yana gelmiyordu cümle kurmak bir yana. Bu yüzden boş gözlerle duvarı seyrediyordu. Bir akvaryum almayı düşündü en azından renkli balıkları seyrederdi. Ancak akvaryum alsa balıkların fazla yaşamayacağını çok iyi biliyordu. Kendine bakmayı beceremezken başka bir canlı ile nasıl uğraşabilirdi ki?

Günler sonra evden çıkmaya karar verdiğinde amacı biraz uzaklaşmaktı sadece. Farklı olayların beklentisine girmekten çok uzaktaydı. Hayat hep aynıydı, her gün bir diğerinin tekrarıydı. Aynı günü yeniden yaşamaktan ibaretti her şey. Daha doğrusu birkaç farklı gün vardı ve onlar sonsuz bir döngü içerisinde hareket ederlerdi. Başkaları için belki daha fazla sayıda gün vardı. Ancak onun için o sayı birden daha büyük değildi. Bu yüzden nerede olursa olsun, nereye giderse gitsin değişmezdi yaşadıkları. Belki yaşadıkları bir parça değişebilirdi ama hissettikleri hep aynı kalıyordu.

Evden çıkmadan önce aynaya baktı ve kendinden nefret etti. Acaba kaç ay önce tıraş olmuş, en son ne zaman saçlarını taramıştı? Bu yüzden aynaları da sevmezdi, kendine hiç tahammülü kalmamıştı. Kendini boğmak için bir kaşık suya ihtiyacı kısa bir süre önce yok olmuştu. Belki ölçeklendirebilmek için bir kaşığa ihtiyacı olabilirdi ama bundan da emin değildi.

Evden çıktıktan sonra nereye gitmesi gerektiğini düşündü. Şehrin sokaklarında dolaşmak istemiyordu. Şehrin dışına da çıkmak istemiyordu. O an bulunduğu yerde sonsuza kadar durmak istiyordu. Birisi gelip onu balmumu ile kaplayıp bir heykele dönüştürse oldukça memnun olurdu. Şehrin sokaklarında dolaşırken şehirden de nefret ettiğini fark etti. Yüzünde sahte bir gülümsemeyle yanından geçen insanlardan da nefret ediyordu. Bu sebeple uzaklaşması gerektiğini anladı.

Şehrin biraz dışında eskiden gittiği bir park vardı. Daha doğrusu bir tepeydi orası. Bir taraftan şehre yüksekten bakarken diğer tarafta yemyeşil çimler görülürdü. Güney yönünde ise deniz gözükürdü. Orayı çok severdi, ne zaman mutsuz hissetse oraya gider ve kendini değil doğayı dinlerdi. Doğa ona çok fazla şey anlatırdı. Kuşlar şarkılar söyler, bulutlara bakıp hayvanat bahçesini ziyaret ederdi. Hem orada fazla insan olmazdı ki o anda en çok ihtiyacı olan şeydi.

Parka doğru giderken gökyüzü ile aynı renkte bir uçan balon aldı. Onu serbest bırakıp yükselmesini seyredecekti. Rüzgarla beraber yaptığı yolculuğa gıpta edecekti daha sonra. Parka vardığında biraz dolaştı. Köklerinin üzerine oturduğu ağaçların yanından geçti. Yalnızlığını kazıdığı çınarlara gülümsedi. Kazıyacak bir sevgisi olmadığı için o da hep hüznünü aktarmıştı ağaç gövdelerine. Daha sonra balonunun ipini sıkıca tuttu. Vedalaşması gerekiyordu onunla. Belki yüzlerce başka balon olsa onlarla beraber uçabilirdi. Belki bir gün bunu deneyebilirdi.

Onun bir umuda ihtiyacı vardı. Soluk alması için nedenleri olmalıydı. Yoksa tutardı nefesini, bir daha hiç almaz ve bayılırdı. Umudu bulamazdı insan sonuçta pazarda satılmıyordu o. Hoş sattığını iddia edenler vardı fakat şehirde yalan satmak artık bir meziyet sayılmıyordu. Bir fikir geldi aklına. İhtimalleri hesaplayınca çıkan sonucun imkansızdan milyarda bir daha imkânlı olduğunu görünce yapmaya karar verdi. Bir mektup yazacaktı ve onu balonuna bağlayacaktı. Sonra balonu serbest bırakıp o mektubun gitmesi gereken yere gitmesini bekleyecekti Milyarda bir oranında bir ihtimal bile başka bir günü beklemek için yeterli olacaktı onun için. Mektubu yazıp balonuna bağladı ve sonra onu serbest bıraktı. Balonun ondan uzaklaşması seyretti daha sonra. Milyarda birlik bir ihtimal yeterli olmalıydı.

Balon yolculuğuna devam etti. Sokaklardan geçti, sürekli yön değiştirdi. Nereye gitmesi gerektiği belli değildi. O mektubun kimse yazıldığı bilinmiyordu. Milyarda birden daha büyük bir ihtimal vardı ve belki doğru yere gider ve doğru insana ulaşırdı. Doğru insanın kim olduğu da bilinmiyordu. Balonu küçük bir çocuk buldu. Mektubu açtı ama okuma bilmediği için evlerinin önünden geçen bir kıza okutmak istedi.

Küçük çocuk balonu uzattığında kızın yüzünde bir gülümseme belirdi. Havada uçan bir balonla gelen bir mektup ilgisini çekmişti ve okumaya başladı “Yaptıklarıma bir bak. Sana mektup yazıyorum. Kim olduğunu, nerede olduğunu bilmeden yazıyorum hatta. Belki sana ulaşır diye umut ediyorum. Hayatım boyunca hep seni aradım ben. Bu yüzden hep kayboldum. Sensiz bir ömür yaşamak istemiyorum. Ancak cümlemin içindeki belkinin ihtimali o kadar zayıf ki başka bir kelime kullanmam gerekiyor ama o kelimeyi bilmiyorum. Bu mektubun sana ulaştığını düşünmek istiyorum ve bu mektubu okurken kendini tanımanı. Tabi diyebilirsin ki beni hiç anlatmadın ki nasıl tanıyacağım kendimi. Bu yüzden biraz senden bahsetmek istiyorum. Gözbebeklerinin içinde saklı kocaman bir evren var mesela senin. Bir gün onlara bakabilirsem eğer başka galaksiler görebilirim mesela. Başka gezegenler vardır ve her birini keşfetmeyi isterim. Siyah saçlarından bir keman yapılabilir mesela. O keman şimdiye kadar yapılmış en güzel keman olur. Kokun tüm gülleri kıskandırmaya yeter mesela. Belki insan olmaması gereken bir melektin sen. Ancak kazara insan oldun ve sonra hep üzüldün. Bazı güller hüzün kokar bilir misin? Onlar gibisin sende. Hiç kimse seni anlayamadı biliyorum. Yapayalnızın ve üzgünsün. O kadar çok kırıldı ki hayallerin, hayal kurmayı unuttun biliyorum. Kimseye güvenemiyorsun. İpekten bir koza ördün kendine ama kelebek olamayacağını düşünüyorsun. Sonra bende kalıp sana mektup yazıyorum. Söylediğim gibi bu mektubun sana ulaşma ihtimali yok denecek kadar az. Yine yazıyorum ama çünkü bir umuda ihtiyacım var. O umut olmadan ben yaşayamam. Dikkat et kendine ve seni hep bekleyeceğimi unutma. Asla vazgeçmeyeceğim senden.”

Kız mektubu okuduktan sonra bir süre boyunca nefes alamadı. Tekrar ve tekrar okudu. Gökyüzünden uçarak gelen bir mektubun onu anlatması ne kadar düşük bir ihtimaldi. Sanki birisi gelip onu yıllarca tanıdıktan sonra beş farklı cümle ile anlatmak istemişti. Tamamen yabancı bir insanın bilmesi çok farklı hissettirmişti. Mektubun üst tarafında bir yazıyordu. İkinci bir mektup olmalıydı belki. Bir kâğıt aldı ve onun üzerine iki yazdı. Daha sonra kendi çocukluğuna bir mektup yazmaya karar verdi. Onu ne kadar özlediğinden bahsetti ve sonra balona bağlayıp rüzgâra bıraktı.

Balon önce yaşlı bir adama ulaştı. Kızın mektubunu okurken geçmişini hatırladı. Daha sonra vefat eden eşine bir mektup yazıp gökyüzüne gönderdi. O mektubu yeni sevgili olan bir çift buldu. Başka bir çifte tavsiyeler yazdılar. Onların mektubu ilkokula giden bir çocuğa ulaştı. Ayda yaşamak istediğini anlattı çocuk. Mektup yalnız bir adama ulaştığında o da yalnızlığı anlattı cümlelerinde. Şiirler yazıldı daha sonra, resimler yapıldı ve en sonunda tekrardan kıza ulaştı.

Kız balonu aldığında tamamen başka bir yerdeydi. Aceleci bir şekilde mektubu açtı ve okumaya başladı. Birisi umutsuzluğundan bahsetmişti. Bu esnada gözü sayfanın üstündeki sayıya takıldı “153” yazıyordu. O balon tam yüz elli üç insanın arasında bir bağ olmuştu. Çok farklı bir duyguydu. Dünya ne kadar da küçük diye düşündü o an. İmkansız ne kadar imkânlı. Daha sonra başka bir mektup yazmaya başladı “Düşünsene 153 kişiye ulaştı bu balon. Onların arasında bir aracı oldu ve şimdi tekrardan bana geldi. İlk mektubunu okurken bana yazılmış olduğunu düşünmedim. Beni anlattığını hissettim ama bana olduğunu hiç düşünmedim. Çünkü imkânların dışındaydı o mektubu bana yazman ve balonun bana gelmesi. Olasılık diye bir ders görmüştüm üniversitede bu yüzden biliyordum imkânsızlıkları. İlk gönderdiğin mektubu defalarca kez okudum inan bana. Beni nasıl anlatabildiğini düşündüm hep. Tabi gözlerimde evrenler saklı değil ama ben yine de kendimi buldum. Sonra o balon dönüp dolaşıp tekrardan bana geldi. Bende sana bir mektup yazmak istedim. Eğer bana yazdıysan ve mektup bana geldiyse belki senin için yazdığım mektup sana ulaşır. İşin komiği ne biliyor musun, yokluğunu hep hissettim ben.”

Balon tekrardan uçmaya başladı. Rüzgarla şekillendi yolculuğu, tepelerin üzerinden geçti ve tekrardan başladığı yere döndü. Adam balonu gördüğünde çok şaşırmıştı. Aradan günler geçmesine rağmen hala uçabiliyordu. Balonu yakaladıktan sonra üzerindeki mektuba baktı. Onun yazdığı satırlar değildi. Daha sonra sayfanın üst köşesindeki sayıyı gördü “154” yazıyordu. Yüz elli dört kişiye ulaşmıştı balonu.

Hayretler içinde kalmış bir şekilde mektubu okumaya başladı. Ona ulaşmıştı. Tüm ihtimalsizlikleri bir kenara bırakıp ona ulaşmıştı. Hayatla kumar oynayıp milyarda bir ihtimali seçmişti. O an ne kadar doğru bir şey yaptığını düşünüyordu. Belki de bir amacı vardı yaşamının. O gerçekse eğer bir şekilde ulaşabilirdi. O gerçekse eğer soluk almasının bir sebebi olabilirdi. Mektubu tekrar ve tekrar okurken omzuna birisinin dokunduğu hissetti.

Dönüp baktığında karşısında siyah saçlı bir kız duruyordu. “Merhaba” dedi kız “balonun sana ulaşacağını biliyordum.” Erkek tam daha fazla şaşıramayacağını düşündüğü sırada daha fazla şaşırmış buldu kendisi. Söyleyecek bir kelime yoktu. Kız ilk mektubunu ona uzatırken gözlerinin içine baktı. Saklanmış evrenleri gördü daha sonra. “İlk bana geldi balon sonra bende bir şeyler yazıp gönderdim. Bayağı bir dolaşmış ve sonra tekrardan bana geldi. Beni yazdığı düşündüm satırlarında eğer bende sen yazarsam sana gelirdi” gülümsüyordu kız. O gülümserken adam kalbinde çiçeklerin açtığını hissetti. Bir süre boyunca bakıştılar sonra bolca güldüler. Geçmişlerinden hiç bahsetmediler. Ortak bir geleceğe doğru bir yol açılmıştı önlerinde ve o yolda yürümek istediler. Daha sonra olasılıksızlığın nasıl bir ihtimal yaratacağını anlatan bir yazdılar, balona bağlayıp rüzgâra bıraktılar. Balon uzaklaşırken gülümsüyorlardı.

Ve aşk asla gerçekleşemeyeceğini düşünülen bir ihtimalin peşinden koşmaktı."

Yazının başlarında adamın neler hissettiğini anlamıştı sonuçta o da duvarları yumruklamış, defalarca kez duvarları kanıyla boyamıştı. Ancak devamında neler olduğunu anlayamıyordu. İçindeki boşluğun kaybolmasını anlatıyordu yazı ama o boşluğun neden kaybolduğunu anlamak onun için çok zordu. Kız ile karşılaştığı için olabilirdi ama yazıda başka bir şey vardı. O erkek ve kadının sevişmekten başka bir şey yapamadığını öğrenmişti ama yazıda sevişmenin ötesinde bir şey vardı ve hep onu aramıştı farkına bile varmasa da.

Hele aşk diye bir kelime vardı onu daha önce hiç duymamıştı. Neydi ki aşk? Hissedilen duygunun adı mıydı? Eğer öyleyse o duyguya ne olmuştu ki onu hiç bilmiyordu. Cevapları öğrenemeyeceğini düşündüğü sırada içindeki boşluğun dolmaya başladığını hissetti. Belki bunun sebebi yeni hissetmeye başladığı o duyguydu. Belki de o duygunun boşluğunun dolmasıydı bilemiyordu ama daha fazla tamamlanmış hissediyordu. Neydi aşk, onun hakkında hiçbir şey bilmemesine karşın onu bu şekilde etkileyebiliyordu? Hikayede anlatılan olay son derece gerçek dışıydı ama bir balonun o kadar uzun bir katedip sonunda tekrar geri gelmesi acaba olasılıklara inanmasını mı gerektiriyordu. İmkansız olasılıklar gerçekten de imkanlı olabilir miydi?


Find Us On Facebook