Aşkın mezarı 10

Saatlerdir oturuyor olmasından dolayı bacakları uyuşmuştu. Her na kadar kahve yapmak için ayağa kalkmış olsa da tekrar oturduğu için değişen pek bir şey olmamıştı. Düşüncelerinin ağırlığı belki de tonlarca olsa da ayağa kalkması gerekiyordu ve oldukça zorlanarak da olsa ayağa kalktı. Evinde biraz dolaşması onu kendine getirebilirdi en azından bacaklarındaki kaslara yeterli miktarda kan ulaşırdı ve kendisi rahatlayamasa da bedeni bir parça da olsa normale dönebilirdi.

Evi büyük değildi. Bir tane oturma odası vardı ve bir tane yatak odası. Salonun küçük bir bölümünde yemek pişiriyordu. Zaten bütün evler onunki gibiydi. Herkes tek başına yaşadığı için evin küçük olması sorun olmuyordu. Zaten gece eğlenceleri bir günlük olduğu için daha büyük eve ihtiyaç yoktu. Bu yüzden evlerin neden bu kadar küçük olduğunu sorgulamadı bile. Onun için o kadar önemsiz bir konuydu ki düşünmeye bile gerek duymadı. Düşünmesi gereken daha önemli konular vardı ama onların ne olduğunu bilmiyordu.

Oturma odasının etrafında birkaç tur attıktan sonra pencerenin önüne geldi ve sokağa baktı. Şehrin griliğini görmesi ile tekrar geriye dönmesi eş zamanlı olmuştu. Şehri görmeye tahammülü bile kalmamıştı onun. Küçük adımlarla yatak odasına doğru gitti. Bir yatak ve bir elbise dolabından başka bir şey yoktu odasında. Birde kitaplarını içinde barındıran kitaplığı vardı. Fazla kitabı yoktu ama bulabildiği tüm kitapları alırdı ve genellikle hepsi uzayla alakalı olurdu.

Kitapların kapaklarına hızlıca göz gezdirdikten sonra gözlerini kapattı ve bu odaya ne zaman gelse yaptığı şeyi tekrar etmeye başladı. Kitaplıktaki tüm kitapları teker teker indirdi önce. Daha sonra sayfalarını hızlıca değiştirdi. Kitaplıktaki tüm kitaplar bittikten sonra kitaplığının arkasına ve yatağının altına baktı. Aramalarından memnun olmamış bir şekilde elbise dolabını açtı ve karıştırmaya başladı. Küçük bir kağıt nasıl ortadan kaybolabilirdi.

O kağıdı hep saklamak istemişti. Günlerden bir gün 7 veya 8 yaşındaydı. Çocuk evlerinden birisinden kaçmış ve sokakta dolaşmaya başlamıştı. Genelde çocuklar sokakta dolaşmadığı için insanlar ona farklı bakmıştı ama şanslıydı ki hiçbirisi siyahlı adamları çağırmamıştı. Sokakta dolaşırken bir adamın sokağın kenarında durmuş bir şeyler söylediğini fark etmişti. Elbette adamın ne söylediğini merak etmişti ve ona doğru yürümeye başlamıştı.

Adamın yanına yaklaştığında adamı elindeki bir kağıttaki bir şeyi okuduğunu görmüştü. Adamın okuduğu şeyleri daha önce hiç duymamıştı. O kadar farklıydı ki onun anlattıklarını bilmediğini anlamıştı. Öyle bir şey vardı ki yazıda kalan her şeyi unutmasını sağlamış ve onu başka bir diyara götürmüştü. Sonrasında siyahlı adamlar gelmiş ve o adamı almışlardı. Ona dair hatırladığı tek şey kahverengi bir şapkasının olduğuydu.

Adamı kollarından tutup götürürlerken şapkalı adam onunla göz göze gelmiş ve elindeki kağıdı onun önüne doğru atmıştı. O ise ayakkabılarını bağlayacakmış gibi yapıp yere eğilmiş ve kağıdı almıştı. Yerden aldığı kağıdı cebine saklamış ve oradan hızlı bir şekilde uzaklaşmıştı. Gidecek bir yeri olmadığı için çocuk evine gitmişti. Tek başına bir çocuk dışarıda yaşayamazdı en azından çocuk evinde diğer çocuklar ile birlikte olurdu.

Gece olduğunda uyumamış ve dışarıdan gelen loş ışık altında yazıyı okumuştu. Ne yazdığını hatırlayamıyordu aslında çünkü onu bulduktan 4 yıl sonra kaybetmişti ve ezberlemeye fırsat bulamamıştı. Daha doğrusu o yaşlarda ezberlemek aklına gelmemişti. Kaybedene kadar her gece yazıyı tekrardan okuyup anlamaya çalışıyordu ancak orada yazanlar anlam sınırının çok ötesindeydi.

Sadece birkaç cümleyi hatırlıyordu o yazıda "Biz en çok beklemeyi severdik" bunlardan birisiydi. Bir diğeri ise "Şimdi hiç görmediğim bir sokağın hiç bilmediğim bir yerindeyim ve beklenen gelmediği sürece tüm sokaklar aynı gelir insana" yazıyordu. Bu cümleleri unutmamıştı, unutamazdı zaten. Yazıyı ilk bulduğu andan itibaren beklemeye başlamıştı. Belki yazıyı yazan neyi beklediğini de yazsaydı o da bilebilirdi. Bu yüzden neyi beklediğini bilmeden bekliyordu o. Özellikle son yıllarda bekleme hayatının en önemli parçası olmuştu.

Teleskobuyla gökyüzüne bakarken de beklerdi o. Daha önce görmediği bir şey görmeyi bekliyordu ama içinde olduğu durum bundan çok ötedeydi. Neyi beklediğini bilmiyordu o ve bu yüzden bekledi şey her ne ise onu gördüğü zaman tanıyamamaktan korkuyordu. Bu korku onu bitiriyor, diğerlerinden ayrı bir noktaya sürüklüyordu. Geride kalanların en ufak bir beklentisi olmadığını çok iyi biliyordu bu yüzden onlarla paylaşacak hiçbir şey bulamıyordu. Her şey anlamsız geliyordu ona.

O yazıyı bulma arayışı yine başarısızlıkla sonuçlanmıştı. İşin kötü tarafı ise onu nerede kaybettiğini bilmemesiydi. Belki o yazıyı bulsa bazı soruları cevaplanırdı ama o sorularla yaşamaya devam ediyordu. Hatta sorular her geçen gün artıyordu. Artan soruların cevaplarının olmaması ise onu çıkmaz bir yola sürüklüyordu.

Tek başına yaşamaya çalışıyordu. Aslında herkes tek başınaydı ama onun konumundaki farklılık cevaplara ulaşabilmesi için başka birisinin yardımını gerekli kılıyordu ama kimsenin ona yardım edemeyeceğinden emindi. O kadar emindi ki kimse ile konuşmuyor ve onları yok sayıyordu. Kimse ile konuşmadığı zaman daha iyi yaşadığını fark etmişti. Böylelikle insanlardan uzakta, defteriyle ve avize ile sohbet etmeye başlamıştı. Defteriyle arası güzeldi ama avize onu çok sorguluyordu. Bazen dayanamıyor ve evinin ışıklarını kapatıyordu onu susturmak için.

Share this

Related Posts

Previous
Next Post »

Find Us On Facebook