Aşkın mezarı 5

Adam oturduğu yerden kalktı ve güneşi başını eğerek selamladı. Tekrar gelecek ve yine içindekileri anlatacaktı ama güneş yine cevap vermeyecekti. Zaten bir cevap beklentisi içinde anlatmıyordu yoksa güneşin ona cevap vermesi ihtimallerin çok ötesindeydi. Aslında güneş ona cevabını yakın zamanda görecekti ancak adam bundan habersiz bir şekilde sahil boyunca yürümeye başladı. Yeni uyanmaya başlayan şehir henüz sokaklara çıkmamıştı. Bu yüzden yalnızlıkta yolculuk yapmak onun için çok önemliydi. Nasıl olsa insanlar sokaklara geldiği zaman evine dönecekti ki bu  en fazla birkaç saat sürecekti. Bu yüzden yolculuğunu güzel planlamalıydı. Üzerindeki zaman baskısını hiç sevmiyordu. Her zaman gece olan kimsesiz bir yere gitmeliydi o ama hep olduğu gibi istekleri karşılıksız kalıyordu.

Güneşten istiyor cevap alamıyordu, aydan istiyor yine cevap alamıyordu, geceden veya ışıktan istemesi de sonucu değiştirmiyordu. Başka neyden isteyeceğini bilmediği için yapacak hiçbir şey bulamıyor aynı hayatına devam ediyordu. Normalin aksine ağır adımlarla ilerliyor, denizin tadını çıkartıyordu. Aslında bu yolculukları yapmasının tek sebebi evinin dışında yalnız kalmak istemesiydi yoksa evinde oturup avize ile göz göze gelmek istemiyordu.

Sahil boyunca yürüdü, banklarda oturdu ve denizi seyretti.Denizi her zaman onu rahatlatırdı. Denizin sonsuzluğuna dalar ve onu seyrederdi. Sonsuzlukta yok olmak isteyen birisi için deniz ne kadar da güzeldi. Ancak denizle konuşmadı. Denizle konuştuğu zaman onun göründüğü kadar sakin olmadığını görürdü ve denizin içindeki fırtınalara şahit olurdu. Bir keresinde yine sabah kalkmış ve denizle konuşmak için sahile gitmişti ama bir süre sonra büyük bir fırtına başlamıştı. Hatta öyle ki deniz onu kendine almak istemişti ki büyük dalgalar onu almaya çalışmıştı. Bu yüzden denizle konuşmak çok mantıklı değildi. Onunla konuşmayı çok fazla istemesine rağmen tek kelime etmemişti. Denizin öfkesi ile karşılaşmaya hazır değildi.

Biraz daha ilerledikten sonra çok eski bir ağaç gördü. Tahminine göre birkaç yüzyıllık olmalıydı o ağaç. Onun yanına geldiğinde köklerinin dibine oturdu ve başını ağacın gövdesine yasladı. Ne zaman dayanamayacak gibi hissettiğinde oraya gider ve ağacın onu sarmasına izin verirdi. "Acaba bir gün ağaç gerçekten beni saracak mi" diye düşündü. Ağaç onu sararsa eğer tutar ve toprağın içine çekerdi. Belki onun sayesinde yıllardır kurumuş olan bedeni tekrardan yaprak açardı. Bir ağacı yeşertmek için ölmek ne kadar da güzel bir düşünceydi onun için. Bir amacı yoksa ölmek de anlamsız diye düşündü, nasıl olsa yaşamın da bir amacı olmadığı için değişen hiçbir şey olmuyordu.

"Sen anlat bari ağaç, ben nerede yanlış yaptım? Neden ayak uyduramıyorum? Neden hiç bir yere ait hissedemiyorum ve neden içimde bu kadar büyük bir boşluk var? Sana da oluyor mu böyle? Aslında birbirimize çok benziyoruz. Senin de kurumuş dalların var benim de. Senin de kırılmış dalların var benim de. Biz nasıl eskisi gibi olabiliriz söyle lütfen. Nasıl tekrardan yeşerebiliriz? Eskisi gibi demek yanlış olur elbette çünkü ben eskiden de böyleydim. Nasıl normal olabiliriz daha doğru bir soru olur. Normal olmak istemiyorum sanırım ama bu şekilde olmak acı veriyor. Acılardan yaşamlar kurmayı da becerebildiğim söylenemez. Lütfen cevap ver ağaç ne yapmalıyım şimdi?"

Cümlesini bitirdiği zaman küçük bir kuş ötmeye başladı. Ağaç cevapları bu şekilde verirdi. Elbette kuşun ne demek istediğini anlamazdı ama kuşun sesindeki hüzün ağacın tepkisini anlatıyordu. Kuşu görebilmek için başını yukarıya doğru kaldırıp ağacın kırık dallarına baktı ama onu göremedi. Demek ki onu görmesinin zamanı gelmemişti. Acaba o zaman bir gün gelecek miydi diye merak etti.

"Ne demek istediğini anlamıyorum ağaç ama benim için üzüldüğün belli oluyor. Zaten bir tek sen üzülüyorsun bana. Ayrıca bir çıkış olmadığını da anlıyorum sözlerinden. Çıkış olsaydı sesin daha neşeli gelirdi değil mi? Demek ki bu acıları çekmeye devam edeceğim belki sonsuza kadar bu işkence ile yaşayacağım ama önemli değil. Alışmak istemiyorum ama yapacak başka bir şeyin yok. Kendine çok dikkat et ağaç, unutma sen çok önemlisin. En azından sadece benim için bile olsa çok önemlisin bunu sakın unutma."

Konuşmayı bitirdikten sonra bir süre daha yerinden kalkmadı. Bunun yerine gözlerini kapattı ve ağacın sıcaklığını hissetti. Bu sıcaklığı başka hiçbir yerde bulamadığı için tadını çıkardı o anın. Biraz daha zaman geçtikten sonra ayağa kalktı ve yolculuğuna devam etmeye hazırlandı. Önce uyuşan bacaklarının normale dönmesi için bir süre bekledi ve daha sonra yürümeye başladı. Gidecek hiçbir yeri yoktu onun ama önemli değildi. Yürümek iyi gelmeliydi ona.

Sahile geldiği zaman yürümeye devam etti. Zamanı giderek azalsa da daha bir saati vardı ve bu zamanı boşa harcamak istemiyordu. Biraz daha yürüdükten sonra yanından geçen bir adam dikkatini çekti. Bu evden çıktığından beri gördüğü ilk kişiydi. İşin garip tarafı ise onu tanıdığını düşünmesiydi. Başını çevirdiği zaman büyük bir şapka takan birisini gördü. Ancak onu nereden gördüğünü hatırlamıyordu. Onun uzaklaşmasını seyrederken bir an şapkalı adam durdu ve denize baktı. Yüzünün bir kısmını görmüştü bu sayede ama hala onu hatırlayamıyordu.Zihninin derinliklerinde yolculuk yaparken şapkalı adam yürümeye devam etti geriye bir çok soru bırakarak.

Hatırladığı kadarıyla geçen gece şapkalı bir adam görmüştü. Ancak o kargaşa anında onun yüzünü görememişti. Bu yüzden onu tanıması mümkün değildi. Aslında duruşu gördüğü kadarıyla ona benziyordu. Emin olması mümkün değildi. Geçen gece gördüğü adamsa eğer nasıl dışarı çıkmıştı çünkü siyahlı adamlar kimseyi bırakmazdı ve aldıkları adam tarihten silinip giderdi. Düşünmesi cevapları bulmaya yetmeyeceği için geri dönmeye karar verdi. O şapkalı adam kimdi ve neden onu tanıdığını hissediyordu. Bir açıklaması olmalıydı yaşadıklarının.



Share this

Related Posts

Previous
Next Post »

Find Us On Facebook