Aşkın mezarı 9

Düşünme sırası yine değişmiş ve siyahlı adamın ona bıraktığı nota dönmüştü. Her şey nasıl değişebilirdi ki hiçbir şeyin değişmediği bir hayatta? 27 yıldır yaşıyordu kız ve şimdiye kadar en ufak bir değişiklik bile görmemişti. Değişikliğin nasıl bir şey olduğunu bile bilmiyordu aslında. Olağanın dışında olan bir olay diye düşündü, evet değişikliğin tanımı bu olmalıydı. Ancak kendine sürekli tekrar ettiği gibi hiçbir şey değişmiyordu ve bunu görebilen birisinin olduğuna inanmıyordu.

Kısa bir düşüncenin ve peşi sıra gelen soruların ardından tekrar aynı noktaya geliyordu "her şey nasıl değişebilirdi?" Bekle demişti ona siyahlı adam. Hep bekliyordu o neyi beklediğini bile bilmeden. Arabaların geçmediği bir yerde onu istediği yere götürecek bir araba bekliyordu o veya yanından geçen hiçbir araba onu istediği yere götüremezdi. Sahi nereye gitmek istiyordu o?

Zaten onun için nereye gideceğinin pek önemi yoktu en azından şimdilik yoktu. Önemli olan hayatının ne zaman değişeceğiydi. Ayrıca nasıl değişeceği de önemli bir konuydu. Elbette ona acı çektiren siyahlı adamın neden bu sefer ona farklı davrandığı da önemli bir noktaydı. Yoksa onu asla bitmeyecek bir beklentiye sokup daha fazla acı çektirmeye mi çalışıyordu. Bu soruların cevaplarını bilmiyor ve bilmediği her soru onu biraz daha derine sürüklüyordu.

Her halde o an en önemsiz sorulardan bir tanesi bacaklarının ve ellerinin neden kızarmış olduğuydu. En azından bu sefer duvar yerine bacaklarını yumrukladığı için şanslı hissediyordu kendini. Yoksa parmaklarının üst kısmı soyulacak, elleri ve duvarlar kan içinde kalacaktı. Neden bunları yaşıyordu bilmiyordu. Zaten bir sebebin olduğuna da inanmıyordu. Belki farklı olmanın bir bedeliydi yaşadıkları. Belki de farklı olan herkesin duvarlarla bazı yaşanmışlığı vardı. Farklı olan başka birisi var mıydı acaba sorusu zihninde fazla yer bulamayıp hızlı bir biçimde ortadan kaybolmuştu.

Ayrıca siyahlı adamın bıraktığı kağıtta beklemesi yazıyordu. Acaba beklemek kadar acı verici başka bir şey var mıydı diye düşündü. Zaten hep bekliyordu ama neyi beklediğini bilmiyordu şimdi ise bir farklılık bekliyordu ve beklemek en zor şeydi ona göre. Hele beklediğini bilmek oldukça yorucuydu.

Hala koltuğundan kalkmamasının sebebi elbette düşüncelerindeki yoğunluktu. Düşüncelerin ağırlığı olsa mesela koltuğu kırar, tabandaki duvarı parçalar ve arzın merkezine doğru yolculuğa başlardı. Şanslıydı ki düşüncelerin bir ağırlı yoktu yoksa uzayı bükebilir, zamanı paramparça edebilirdi.

Uzay ne kadar da garip geliyordu ona. Anlamaya çalışıyor, anlamak için uğraşıyor ama yapamıyordu. Ne zaman uzayı incelese onun sonsuz hiçliğine hayran kalıyordu. İçinde hiçbir şeyin olmadığı o kadar büyük bir boşluktu ki uzay anlamak mümkün değildi. Yıldızlar vardı, gezegenler vardı, karadelikler, süpersonavalar, amaçsızca gezinen astroitler ve bu kadar büyüklüğün içinde bir kum tanesi kadar bile olmayan bir gezegen ve sadece o gezegende yaşam vardı.

Düşündüğü zaman yaşamın sadece bu gezegende olması çok mantıklı değildi. Eğer başka bir gezegende yaşam varsa orada yaşamak istiyordu. Bir uzay gemisine binip milyarlarca ışık yılı öteye gitmek istiyordu. Aslında zamanı bükmeyi başarabilse mesafeleri kısaltabilirdi ama onu yapamadığı için milyarlarca ışık yılı uzağa gitmesi gerekiyordu. Elbette ömrü bu yolculuğun sonunu görmeye yetmeyecekti. Aslında ışık hızıyla yolculuk yapacağı için onun için zaman duracak ve ve o hiç yaşlanmayacaktı. Ancak ışık hızıyla yolculuk yapmak da mümkün değildi.

Durum böyle olunca koltuğundan kalkmıyordu. Nasıl olsa gidecek hiçbir yerin anlamı yoktu onun için. Zaten haftada 5 gün işe gidiyor ve yıldızları seyrediyordu. Kendini dinlediği o anı seviyordu ama geriye kalan zaman çok anlamsızdı. Ona kalsa uzayı sonsuza kadar seyredebilirdi. Bu yüzden evinin çatısındaki teleskop ile geceleri yıldızları seyrederdi. Yazılarındaki dünya da çok uzaklardaki bir gezegende geçiyordu bu yüzden.

Gece boyunca uyumazdı o. Uyumak anlamsızdı ona göre bu nedenle uyumazdı. Elbette bir noktaya kadar dayanabilir ve sonunda kendini uykuya bırakırdı. Aslında eskiden böyle değildi ama büyüdükçe uyumanın ne kadar anlamsız olduğunu fark etmişti. Uyumak hep kaçmak istediği bir hayattan kaçış yoluydu ama o yol elbette bitip geri döneceği için istemiyordu uyumayı. Hep uyumak isterdi mesela ve bir gün gün uyandığında her şeyin değişmiş olmasını düşlerdi.

Yine düşünceleri değişmek kelimesine ulaşmış ve siyahlı adamın bıraktığı not aklına gelmişti ve her şey tekrardan başlıyordu. Düşüncelerinden çıkmak için teleskobunun yanına gitmek istedi ama hava hala aydınlık olduğu için bu yapamazdı. Evindeki küçük teleskopla bunu yapmak pek mümkün değildi. Aslında kendini milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki bir gezegene gönderebilecek bir ışınlanma makinesi olsaydı onu kullanır ve giderdi ama bu da pek mümkün değildi.

Defteri alıp tekrardan mavi çimlerin yanına gitmeyi düşündü ama bunu yapacak kadar güçlü hissetmiyordu kendini. Hele oraya gittikten sonra tekrar siyahlı adamı görmeye dayanamazdı. Büyük ihtimalle damarlarında çok hızlı dolaşan güçsüz bir damara fazla baskı yapar ve oracıkta beyin kanamasından ölürdü. Ölmek bir kurtuluş muydu diye düşündü bir süre boyunca. Sonra hiçbir şeyin olmadığı bir yerden hiçbir şeyin olmadığı başka bir yere gitmenin işe yaramayacağını hatırladı. Ne işe yarayabilirdi ki? Hayatında nasıl bir değişiklik olabilirdi.

O tekrardan beklemeye başladığı sırada aslında ömrü boyunca hep beklediğini fark etti. O gün televizyonda bir futbol maçı vardı ve onu izlemeye karar verdi. Bir bardak kahve alırdı ve belki kısa bir süre düşünmeyi bırakabilirdi. Kahve bir işe yaramalıydı şimdiye kadar hiç işe yaramamış olsa da. Hayatında bir şeyler değişecekse bu kahveden başlayabilirdi ama tabi ki istediği gibi olmadı ve televizyonda insanlar bir yerden başka bir yere koşuştururken o düşünmeye devam ediyordu. Ne kadar da anlamsız bir oyundu. Oyunun tek amacı insanları aptallaştırmak olması ne kadar da acıydı ve televizyonu kapattı.






Share this

Related Posts

Previous
Next Post »

Find Us On Facebook